}
Mürşidi Olmayan Dalâlettedir (04.12.2000) 04.12.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100075

SOHBETİN ADI: MÜRŞİDİ OLMAYAN DALÂLETTEDİR
TARİHİ: 04.12.2000


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir aradayız. Bir ramazan gününün gecesi. Güzel bir gece. Bu yıl, aynı yılın içinde 2. defa ramazan yaşamayı nasip ettiği için Allahû Tealâ'ya sonsuz hamd ve şükrederiz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, görülüyor ki Allahû Tealâ her şeyi en güzel standartlarda yaratmış. Yeni bir mutluluk gecesi, yeni bir kalp kalbe gönül gönüle oluş,
bir ramazan sohbetinde beraberlik. Ne zaman sizlere bir sohbet yapsam, bundan çok büyük bir haz duyduğumu söylemek istiyorum sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

İşte bu akşam da sizlere “Mürşidi olmayan kişinin dalâletten kurtulması mümkün değildir.” konusunda bir şeyler söylemek istiyorum. Biliyorsunuz ki mürşidlere öfke, mürşidlere kızgınlık bütün boyutlarıyla devam ediyor. Ama gelin görün ki Allahû Tealâ da mutlaka mürşide ulaşılması lâzımgeldiğinden bahsediyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın emri son derece açık. Mâide Suresi 35. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“vebtegû ileyhil vesîleten: O’na (Allah’a) ulaşmaya vesileyi (kim size vesile olacaksa o vesileyi) isteyin; ibtigâ edin.” diyor Allahû Tealâ. Kimden? Allah’tan tabiî. Nasıl? Hacet namazı kılarak. Bu isteğe “istiane” diyor Kur’ân-ı Kerim. Ve istianenin; mürşide ulaşmanın, mürşidi Allahû Tealâ’dan istemenin yolunu Allahû Tealâ Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde anlatıyor:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.


“vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn: Allah’tan sabırla ve hacet namazıyla, namazla (bu namaz hacet namazıdır) istianeyi isteyin. Bu zor bir iştir. Büyük bir iştir. Kebiretün bir iştir. Ama huşû sahipleri için zor değildir.” diyor Allahû Tealâ.

Kimmiş bu huşû sahipleri? Tarif ediyor Allahû Teala:

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn: O huşû sahipleri ki onlar, ruhlarını Allah’a mülâki kılacaklarına, ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına yakîn hasıl ederek kesin şekilde inanırlar. Ölümden sonra da ruhlarının Allah’a rücû edeceğine (tekrar Allah’a geri döndürüleceğine) gene yakîn hasıl ederek inanırlar.”

Öyleyse istiane söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’tan istiane istemek. Fâtiha Suresinde ne diyorduk? Hepimiz, 5 vakit namaz kılan bir kişi normal standartlarda en az 40 tane Fâtiha okur ve 40 defa “ihdinas sırâtel mustakîm: Beni Sıratı Mustakîm’e ulaştır.” der. Ama ondan evvel ne söyler acaba? “iyyâke nestaîn: Yalnız Senden istiane isteriz.”der. Sevgili kardeşlerim, her namaz kılan insan eğer 5 vakit namazını kılıyorsa sünnetleriyle beraber, bu kişi her gün 40 tane Fâtiha söylüyor. Her Fâtiha’da Allah’tan istiane isteyen, “Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.” diyen bu kişi, bu insanların %90’dan fazlası “Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.” ifadesini hiçbir zaman yerine getirmeleri mümkün olmayan insanlardır. Hiçbir zaman mürşidlerine ulaşmayacaklardır. Hiç bir zaman ruhları vücutlarını bu sebeple terk etmeyecektir. Hiçbirisinin ruhu, onlar ölmeden evvel Allah’a ulaşmayacaktır; ulaşamayacaktır. Oysaki hepsi her gün tam 40 defa Allahû Tealâ’ya: “Yarabbi! Bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştır.” diye dua ediyorlar. Hiçbir zaman ulaşmaları mümkün değil.
 
Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN 112: Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).

Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.


“Bütün insanların üzerine zillet damgası vuruldu. Ama Allah’ın ipine ve insanlardan bir ipe sarılanlar hariç.” diyor Allahû Tealâ açık ve kesin bir şekilde.

Nasıl Sıratı Mustakîm Allah’a ulaştıran bir ipse, insanlardan da biri Allah’a ulaştırmak yetkisinde. İşte Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesi:
 

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


“ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ: Biz insanlardan (onlardan) imamlar kıldık. Emrimizle insanları hidayete erdirsinler.” diye.

İşte her devirde mevcut olan devrin imamlarından bahsediyor Allahû Tealâ. Ve onun alt seviyesindeki bütün mürşidlerden.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, neden bahsediyoruz dikkatle bakın! Allah’ın indinde bütün insanlar için bir ihsan müessesesi var. Bu ihsan mutlaka ni’mete dönüşmeli. İhsanın ni’mete dönüşmesi, bir ni’met olan devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip yerleşmesiyle tahakkuk etmesi söz konusu. İşte Allahû Tealâ onu söylüyor: “Biz, insanlardan imamlar kıldık. Emrimizle insanları hidayete erdirsin diye. Emrimizle insanların ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırsınlar diye.”

“Biz, insanlardan imamlar kıldık.” diyor Allahû Tealâ. Bunlar peygamber olmayan, nebî olmayan resûller, imamlar. Devrin huzur namazının imamları.

Öyleyse Allahû Tealâ diyor ki:

36/YÂSÎN 20: Ve câe min aksal medîneti raculun yes’â kâle yâ kavmittebiûl murselîn(murselîne).

Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!" dedi.


“Sokağın öbür tarafından gelen o mü’min kişi dedi ki: Ey Kavmim! Bu resûllere tâbî olun.”

Allahû Tealâ buyuruyor:

19/MERYEM 43: Yâ ebeti innî kad câenî minel ilmi mâ lem ye’tike fettebi’nî ehdike sırâtan seviyyâ(seviyyen).

Ey babacığım, muhakkak ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir! Öyleyse bana tâbî ol. Seni, Sıratı Seviye’ye (düzgün, seviyeli, Allah’a ulaştıran yola) hidayet edeyim (ulaştırayım).


“Hz. İbrâhîm dedi ki: ‘Baba, bana sana vahyedilmeyen şeyler vahyediliyor. Bana tâbî ol ki seni irşada ulaştırayım.”  

Bakara Suresi 256. âyet-i kerime:

2/BAKARA 256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.


Allahû Tealâ diyor ki: “Dînde zorlama yoktur. İrşad yollarıyla gayy yolları birbirinden kesin şekilde ayrılmıştır. İrşada ulaştıran, Allah’a ulaştıran yollarla, gayy yolları birbirinden kesin şekilde ayrılmıştır. Beyan edilmiştir. Tebeyyün etmiştir. Kim tagutu (insan ve cin şeytanları) inkâr ederse, devre dışı bırakırsa, onlara tâbî olmaktan kendini kurtarmak üzere harekete geçerse ve o zaman o kişi âmenû olur, Allah’a ulaşmayı diler.”

Ve Allahû Tealâ buyuruyor ki âmenû olan kişiler için (Allah’a ulaşmayı dileyen kişiler için): “Onlar Allah’tan kopması mümkün olmayan en sağlam kulba yapışırlar.”

Kehf, ashab-ı kehf mağaraya sığındıkları zaman Allahû Tealâ’ya diyorlar ki: “Bize bir mürşid tayin eyle ve senin ilm-i ledûnunu bize öğretsin. Hz. Musa (A.S) bir peygamberdi. Ama Allahû Tealâ’ya dedi ki: “Senin ilm-i ledûnunu öğretmek üzere bana bir kişi tayin eder misin Yüce Allah’ım?” Allahû Tealâ da biliyorsunuz ona Hızır (A.S)’ı tayin etti.

Sevgili kardeşlerim, insanlık tarihi boyunca Âdem (A.S)’dan başlayan bir öğretim müessesesi kıyâmete kadar devam edecektir. Bu bir gönüllü olgudur. Kişi dilerse irşad makamına ulaşır (irşada ulaşır), dilerse ulaşmaz. Öyleyse her şey kişinin dileğine bırakılır. Sevgili kardeşlerim, her zaman bir öğreten, bir öğrenen iki grup insan şimdiye kadar var olmuştur. Bundan sonra da kıyâmete kadar gene var olmaya devam edecektir.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, Allahû Tealâ’nın dizaynı son derece açık. Diyor ki: Hiçbir kavim yoktur ki hiçbir devrede orada bir hidayetçi olmasın. Bütün kavimlerde hidayetçi vardır.”

“kulli kavmin hâd.” diyor Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 7. âyet-i kerimesinde:

13/RA'D 7: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihî, innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).

Ve kâfirler derler ki: “O’nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).


“Biz, bütün kavimlerde nezir beas ederiz.” diyor. “Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz.” diyor. Aynı kişiler. Hidayetçiler (hidayete erdirenler). Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim boyunca hep hidayetçilerden bahsediyor.
 
Öyleyse basamaklara baktığımız zaman;
 
1. basamakta, olayları yaşıyoruz. 2. basamakta, değerlendiriyoruz. Allah’a ulaşmayı dilersek, kurtuluşa da ulaştık demektir. Allah’a ulaşmayı diliyoruz; 3. basamaktayız. Allah Rahmân esmasıyla tecelli ediyor; 4. basamaktayız.  5. basamakta, kulaklarımızdaki vakrayı alıyor.  6. basamakta, irşad makamıyla aramızdaki hicab-ı mestureyi alıyor. 7. basamakta, nefsimizin kalbindeki ekinneti alıyor, yerine ihbat koyuyor ve âmenû oluyoruz. 3. basamakta âmenû oluyoruz. Bir kaç dakika sonra 7. basamağa ulaştırıyor Allahû Tealâ. Biz de âmenû olanların sahip kılınacağı şekil şartlarına kavuşuyoruz.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ hidayet müessesini üzerimize farz kılmış. Bir insanın hidayete adım atması, mürşidine ulaştığı gün gerçekleşir. Mürşidine ulaşabilmesi için âmenû olan kişiye, Allah’ın ona doğru on adım atması söz konusudur. O kişi Allah’a ulaşmayı diledi, kendine düşeni yaptı; bir adım attı. Sıra Allah’ta. Ne yapmıştı? Rahmân esmasıyla tecelliye başlamıştı; 4. basamak. Kişinin irşad makamıyla arasında bulunan hicab-ı mestureyi almıştı, basar hassasındaki gışaveti almıştı; 1. ve 2. yardımı Allahû Tealâ’nın. O kişinin kulaklarındaki vakrayı; 3, işitme hassasındaki mührü almıştı; 4. yardımı. Kişinin kalbindeki ekinneti almıştı; 5, kalbin mührünü açmıştı; 6 ve kişinin kalbine (ekinneti aldığı kişinin kalbine, nefsinin kalbine) ihbat koymuştu; Allah’ın 7. yardımı. Sonra Allahû Tealâ o kişinin kalbine ulaşıyor. Kalbinin nur kapısını (Allah’ın kapısını) şeytana dönük konumundan Allah’a dönük konuma getiriyor; 8 ve 9. yardımlar. O kişinin göğsünden kalbine nur yolu açıyor; 10. yardım. O kişiyi huşûya ulaştırıyor; 11. yardım. Ve o kişiye mürşidini gösteriyor; 12. yardım, 12. ihsan.
 
Kişi ne yaptı? Allah’a ulaşmayı diledi. Allah’ın ona 12 ayrı yardımda bulunması sadece bir dilek üzerinedir; Allah’a ulaşmayı dilemek. O kişi bu 12 tane ihsanın sahibi olur. Bu 12 tane ihsanın sahibi olan kişi ancak mürşidine ulaşır. Allah’ın sözü var Hacc-54’de:

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


“Kim âmenû olursa (Allah’a âmenû olursa), Allah onları mutlaka Sıratı Mustakîm’e yani mürşidine ulaştırır.”

Allahû Tealâ Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesinde velî mürşidden bahsediyor; “veliyyen murşidâ.” diyor.

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa, o zaman o kişi dalâletten kurtulur. Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa, o zaman o kişi hidayete erer. Kim de dalâletteyse, orada kalmışsa, o kişi için bir velî mürşid, evliya mürşid bulunmaz, yoktur.” diyor Allahû Tealâ. Bulunmayan ne? “Velî mürşid” ifadesi.

Daha hâlâ birçok kişi; “Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ mürşidlerden hiç bahsetmiyor.” diyor. Burada açık ve kesin bir şekilde hem mürşidden bahsediyor Allahû Tealâ (Kehf-17’de) hem de bu mürşidin evliya olduğu kesin.
 
Sevgili kardeşlerim, mürşid hidayet içindir. Mürşide ulaşmadan kimsenin dalâletten kurtulup, hidayete adım atması mümkün değildir. Öyleyse hidayet nedir? 3 ayrı hidayetten bahsediyor Kur'ân-ı Kerim; ruhumuzun hidayeti, fizik vücudumuzun hidayeti ve nefsimizin hidayeti. 3’ü de ayrı ayrı hidayetler.

Allahû Tealâ ruhumuzun hidayetinden bahsediyor. Âli İmrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


”innel hudâ hudallâh: Muhakkak ki Allah’a ulaşmak hidayettir. Muhakkak ki hidayet, Allah’a ulaşmaktır.”

inne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâh: Allah’a ulaşmaktır.
(Ruhun hidayeti).

Bakara-120:

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


“inne hudallâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah’a ulaşmak var ya işte o hidayettir.”

“Muhakkak ki” diyor. Her seferinde kesinleştirmiş Allahû Tealâ, ruhun hidayetinin ne olduğunu. Ruh, Allah’a ulaşması 11 defa farz kılınan bir varlıktır. Mutlaka ölmeden evvel Allah’a geri dönmesi gerekir; aklını kullanan bir insan için. Veya geri dönemez; kişi evliya olamadan, kurtuluşa ulaşamadan dünyadan çeker gider.
 
Sevgili kardeşlerim, ruhumuzun hidayeti, ruhumuzun Allah’a ulaşmasıdır. Bu hidayetin nasıl gerçekleşeceğini Allahû Tealâ, Fâtır-18’de şöyle ifade etmiş:

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


”fe men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî ve ilâllâhil masîr: Kim nefsini tezkiye ederse, o kendisi için bu nefs tezkiyesini yapmış olur. Ve ruhu Allah’a döner, Allah’a ulaşır.” Yani “Ruhu hidayete erer, nefsi de tezkiye olur.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, nefsin tezkiyesinden bahsediyor Kur’ân-ı Kerim. Ve bakıyoruz ki, o da bir hidayet. Mâide-105’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

5/MÂİDE 105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


yâ eyyuhellezîne âmenû: Ey âmenû olanlar.
aleykum enfusekum: Nefsleriniz üzerinizedir.

“Nefslerinizin sorumluluğu, nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize farzdır. Siz, hidayete adım attıktan sonra dalâlette olanlar, size bir zarar veremezler. Sonra hepiniz Allah’a döndürüleceksiniz.” diyor.

Ama görüyoruz ki nefsi tezkiye etmek yoluyla insan hidayete eriyor. Bu, nefsin hidayeti. Başka bir yerde daha bahsediyor mu Allahû Tealâ? Tabiî bahsediyor. Diyor ki Zumer-23’de:

39/ZUMER 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


“zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd: İşte bu, Allah’ın hidayetidir. Kimi dilerse, onu bu hidayete ulaştırır. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için de hidayetçi yoktur. Dalâlette olanlar için hidayetçi yoktur.” diyor Allahû Tealâ.
 
Zumer Suresinin başlangıcında Allahû Tealâ diyor ki: “allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâhi, zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin.”
 
Allahû Tealâ, bütün insanlardan bahsediyor. Ve onların hidayete ermesi söz konusu. Bu hidayetin nefs tezkiyesi yoluyla gerçekleştiğini, Allah’ın ikişer ikişer salâvât-rahmet ve salâvât-fazl isimli 2 grup nur gönderdiğini yazıyor. Bu nurların o kişiye yani o kişinin kalbine ulaşarak, o kişinin hem cildini hem de tüylerini ürperttiğini söylüyor. Böylece kişiyi huşû sahibi yaptığını söylüyor. Sonra Allahû Tealâ’dan gelen bu nurlarla kişinin kalbinin temizlendiğini, titrediğini ve yumuşadığını söylüyor Allahû Tealâ. Allah’ın zikriyle olduğunu, hepsini söylüyor. Allah’ın zikriyle biliyorsunuz ki, Allah’ın katından salâvâtla rahmet gelir ve salâvâtla fazl gelir. Bunlar da kişinin kalbinin iç dünyasında bu değişiklikleri yaparlar.

Sevgili öğrenciler ve dinleyenler, izleyenler; öyleyse Allah’ın gönderdiği bu nurlarla, nefsimizin kalbini tezkiye ederiz. İşte tezkiyenin nurlarla olacağını Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde buyuruyor Allahû Tealâ:

24/NÛR 21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ehadâ: Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerimize olacak (yani kalbimize ulaşacak), o zaman nefsimizi tezkiye edebiliriz. Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesiyle bir paralellik görülüyor. Paralellik, açık ve kesin.

57/HADÎD 16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği şeyle (nurla) o kişinin kalbinde huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, görülüyor ki huşûnun oluşması ve daha sonra nefsin kalbinde nurların toplanması, kişinin hidayetine sebebiyet veriyor. Zumer-23’te de Allah’ın ikişer ikişer bir şeyleri katından aşağı doğru indirdiği, bu şeylerin o kişinin kalbine ulaştığı, o kişinin kalbinde huşûya sebebiyet verdiğini anlatıyor Allahû Tealâ, gene Hadîd Suresi’nin 16. âyet-i kerimesine paralel olarak. Ve böylece nefsin tezkiye olduğunu, “İşte bu Allah’ın hidayetidir” diye kişiyi nefs hidayetine ulaştırdığını ifade ediyor.

39/ZUMER 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


Bir de fizik vücudun hidayeti var. Allahû Tealâ Nahl-36’da diyor ki:

16/NAHL 36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz. O kavimlerde yaşayan insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bütün kavimlerde resûl beas etmek.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda herkes için en güzel şey, hedefe ulaşmak. İşte bütün kavimlerde resûl beas eden Allahû Tealâ niçin bu resûlü beas ediyormuş? Diyor ki: “O kavimlerde yaşayan insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye Biz her kavimde resûl beas ederiz.”

“Şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye.” İşte bu da fizik vücudun hidayeti; şeytana kul olmaktan kurtulmak, Allah’a kul olmak. Allahû Tealâ bu konuda neler söylüyor Allah’a kul olmak sözünde: “ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn: Biz insanları ve cinleri başka bir şey için değil, bize kul olsunlar diye yarattık.” diyor.
 

51/ZÂRİYÂT 56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.

Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.


Ve Allahû Tealâ, ezelde Allahû Tealâ’nın bütün insanlardan yemin, misâk ve ahd aldığını söylüyor. Ve ahdimizin, fizik vücudumuzu Allah’a kul etmek olduğunu ifade ediyor. Diyor ki Allahû Tealâ:
 

36/YÂSÎN 60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN 61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.


“Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden ahd almadım mı?”

Elest bezmindeki ahdden bahsediyor; “Elestu birabbikum günü Ben, sizlerden ahd almadım mı? Şeytana kul olmayacaksınız diye. Çünkü şeytan sizlere apaçık bir düşmandır. Ve Ben, sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir.” diyor Allahû Tealâ.

Ve En’âm Suresi 152. âyet-i kerimesi:

6/EN'ÂM 152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


“ve bi ahdillâhi evfû: Allah ile olan ahdinizi ifa edin (yerine getirin).”

Ra’d-20:

13/RA'D 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


“ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar, Allah ile olan ahdlerini ifa ederler.”

Öyleyse Allah’a verilmiş bir ahdimiz var. Bu ahd, fizik vücudumuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olması şeklinde dizayn edilmiş.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, gördük ki ruhumuzun hidayeti söz konusu. Ruhumuzun bizden ayrılarak Allah’a doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuk yapması, Allah’ın Zat’ına ulaşması ve Allah’ın Zat’ında ifna olması (yok olması) hali. Sonra? Fizik vücudumuzun hidayeti söz konusu. Fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan %50’den daha fazla kurtulacak. Bu, başlangıcı konunun. En sonunda Allah’a %100 teslim olup tam kul olacak Allahû Tealâ’ya. Allah’ın Zat’ına ulaşması söz konusu değil. Ama Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi olması gerekiyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bütün insanlar için söz konusu olan şey, 3 hidayeti de tahakkuk ettirmek. Fizik vücudun son hidayeti; fizik vücudun Allah’a teslim olmasıdır. Ruhun son hidayeti; ruhun Allah’a teslim olmasıdır. Nefsin son hidayeti (hidayetinin sonu); Allah’a teslim olmaktır.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, 3 ayrı hidayet söz konusu Kur’ân-ı Kerim’de. İşte bu hidayetlere adım atmak demek, dalâletten kurtulmak demek; hidayete adım atmak, hidayete başlamak. 3 vücudumuzun da hidayete ermesi asıl. Hidayetin başlangıç noktası dalâletten kurtulduğumuz noktadır.
 
Bir insan mürşidine ulaşmadıkça dalâletten kurtulamaz. Allahû Tealâ bize 12 tane yardım eder demiştik; bizi mürşidimize ulaştırmak için. Mürşidimizi gösterir bize. Sonra biz o mürşide ulaşırız, önünde diz çöküp tövbe ederiz. Ve “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullah” deyip el öperiz. Ne oldu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Tâbî olduk. Tâbiiyet müessesesi gerçekleşti. Ama tâbî olmadan evvel ne oldu? Allah’a ulaşmayı diledik. Allah bizim üzerimize tam 12 tane yardım gerçekleştirdi. 12 tane ihsanda bulundu bize. Yetmez! Mürşidimize ulaştığımız, önünde diz çöküp tövbe ettiğimiz an 7 tane daha yardımı var. Ama bunlar artık ni’met.

Bir insanın aldığı ihsanların ni’met hüviyetine dönüşmesi, o kişinin mürşidine ulaşmasıyla mümkündür. Ulaştığı anda başının üzerine (tövbe ettiği anda) devrin imamının ruhu gelir ve yerleşir. Bu, o kişinin hayatta aldığı ilk ni’mettir. Böyle bir ni’met kişinin başının üzerine gelip yerleşmedikçe o kişinin Allah’tan aldığı her şey sadece ihsandır. Hiç birisinin ni’met olması mümkün değildir.


Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, 7 tane ni’mete de bakalım. Mürşide ulaştığımız zaman Allahû Tealâ bize 7 tane de ni’met veriyor.

1. ni’met: Mürşidin ruhunun başımızın üzerine gelip yerleşmesi. Mu’min Suresi 15. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Onların üzerine, başlarının üzerine ni’met veririz. Onların başlarının üzerine katımızdan bir ruh göndeririz. Bu ruhla onları destekleriz.” diyor.

Peki, bu ruh bir ni’met midir? Evet. Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


“Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz. O kavimlerdeki insanların üzerinde ni’met olsunlar diye. Mü’minler oluştursunlar ve mü’minlerin başlarının üzerinde ni’met olsunlar diye.” diyor Allahû Tealâ.

İşte böyle bir dizayn söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Bir insan mürşidine ulaştığı anda devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir, yerleşir. “Onların başlarının üzerine katımızdan ruh göndeririz. Onları bu ruhla yed ederiz, destekleriz. Onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor Allahû Tealâ. Yani kalbimizin içine îmân yazılması için, başımızın üzerine mutlaka devrin imamının ruhu gelmesi lâzım; tövbe merasiminin neticesinde. Eğer Allah’a ulaşmayı diliyorsak, Allah bize doğru 12 adım atmışsa, 12 yardımını göndermişse mutlaka bu hedefe ulaşırız. Ulaştık. Allah’ın 1. ni’meti; devrin imamının ruhu başımızın üzerinde. 2. ni’meti kalbimizle alâkalı. Kimin başının üzerine devrin imamının ruhu gelirse, Allahû Tealâ, onun kalbinin mührünü açıyor;1, kalbinin içindeki küfür kelimesini dışarı alıyor; 2, kalbin içine îmânı yazıyor; 3.

Mucâdele Suresi 22. âyet-i kerimesi:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


2 ni’met oldu. Allah’ın 3. ni’meti; Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre, o kişinin bütün günahlarını Allah sevaba çevirir.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


4., 5., 6. ni’metler; nefs tezkiyesine nefsimizin başlaması (hidayete başlaması), ruhumuzun vücudumuzdan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkması (hidayete başlaması), fizik vücudumuzun şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlaması. Şeytanın emirlerinin eskiden hepsine itaat ederken, şimdi itaat etmemeye başlaması ve 7. ni’met, irademizin afetler karşısında güçlenmeye başlaması.

Ve o güne kadar her bir derecemize 1’e 10 veren Allahû Tealâ, o günden itibaren 1’e 100 vermeye başlıyor. Bu 1’e 100’ü, 1’e 700’e kadar da çıkartıyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler; ayrıca Allahû Tealâ salâvât ve rahmet isimli 2 nurun ötesinde salâvât ve fazl isimli 2 nur daha gönderiyor bize.

İşte mürşide ulaşmak; işte 7 tane ni’met ve dalâletten kurtuluş. Kim mürşidine ulaşırsa o, mutlaka dalâletten kurtulur. Kim ulaşmazsa, ulaşmak istemezse o hiçbir zaman dalâletten kurtulamaz. Kur’ân-ı Kerim’de tam 10 âyet-i kerime, mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. Bayezid-î Bestâmî Hazretleri diyor ki: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” “Hiç böyle saçma şey olur mu?” diyor sevgili âlimlerimiz. Allahû Tealâ da: “Hiç saçma değil, konunun aslı bu.” diyor şunu söyleyerek: “Biz şeytanı mü’min olmayanlara dost kılarız.”

Gördük ki kişi mürşidine ulaştığı zaman mü’min oluyor; kalbine îmân yazıldığı için. Ondan evvel kalbinde küfür yazılı. O kişi mü’min değil. Kalbinde îmân yazılı olan bir kişinin durumuna giremez. O kişinin kalbinde küfür yazıyor. Küfür yazıyorsa, kalbinde küfür olan mânâsına o kişiye “kâfir” diyor Kur’ân-ı Kerim. Kişinin kalbinde îmân yazıyorsa, kalbinde îmân yazılı olan anlamına o kişiye “mü’min” diyor Allahû Tealâ. Ve ancak kişi mürşidine ulaşıp da devrin imamı başının üzerine geldiği takdirde (ilk ni’meti aldığı takdirde) 3 kalp ni’meti birden veriliyor o kişiye ve kalbin içine Allah îmânı yazar. Kişi mü’min olur.

10 âyet-i kerime, mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor.

1- Kasas-50:

28/KASAS 50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habîbim! Eğer senin davetine icabet etmezlerse (yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: Bana tâbi olun ki sizi Allah’a ulaştırayım), tâbî olmazlarsa, davetine icabet etmezlerse o zaman onlar, kendi hevalarına (nefslerinin afetlerine) tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına tâbî olursa onlardan daha çok dalâlette olan kim vardır?”

Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Sen onları Allah’a çağır. Sen onları tâbî olmaya çağır.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) de çağırıyor. Tâbî olmaya çağırıyor. Ve bu bir davet ama davete icabet etmeyenler var.
 
Davete icabet etmeyenlerin durumunu söylüyor Allahû Tealâ: “Habîbim! Onlar eğer senin davetine ‘Bana tâbî ol’ davetine uymayıp da sana tâbî olmazlarsa bil ki onlar sana değil, nefslerinin afetlerine tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi nefsine tâbî olursa, onlardan daha çok dalâlette olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.
 
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu noktadan itibaren ne olur? 2. âyete geçiyoruz. Allahû Tealâ Tâhâ-123’de buyuruyor ki:

20/TÂHÂ 123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


“Hadi hepiniz oradan aşağı inin; birbirinize düşman olarak. Size hidayetim gelecek. Kim hidayetçime (yani o hidayeti getirene) tâbî olursa, onlar (sadece onlar) dalâletten kurtulurlar. Ve onlar, şâkî de olmazlar.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler; bütün insanlar için söz konusu olan şey bu hidayete ulaşmaktır. Eğer hidayetçiye tâbî olmazsa kişi şâkî oluyor. Gideceği yer cehennem oluyor. Ama hidayetçiye tâbî olursa, sadece onlar şâkî olmuyorlar. Onlar salihler. Onlar, Allah’ın cennetine girecek olanlar; hudâyeye tâbî oldukları için.

Öyleyse açık açık görülüyor ki tâbî olan mutlaka hidayete erer. Ve 3. noktaya ulaşıyoruz. Bu noktaya, 3. âyete baktığımız zaman şunu görüyoruz. Allahû Tealâ Kehf-17’de diyor ki:

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa o kişi o zaman hidayete erer. Kim de dalâletteyse onlar için bir hidayetçi yoktur.

Aslında Allahû Tealâ bu âyette Kehf-17’de; “Kim de dalâletteyse dalâlette olanlar için bir velî mürşid, evliya mürşid bulunmaz.” buyuruyor.

Öyleyse kişi, Allah’a ulaşmayı dilemiyor, dilemezse hiçbir zaman bir evliya mürşide ulaşıp da tâbî olamaz. Olmak gereğini duymaz. Kaldı ki eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa bir mürşide ulaşsa bile kurtuluşu yoktur. Çünkü kalbinde Allah’a ulaşma dileğinin görülmesi mümkün olmadığı için o kişinin dalâletten kurtulması hiçbir zaman mümkün değildir. Kalbinin içine küfür kelimesi alınıp îmân kelimesi hiçbir zaman yazılmayacaktır. Çünkü Allah’ın o noktaya ulaştıracak olan yardımları 12 tane yardımı mürşide ulaştıktan sonraki 7 yardımla beraber (19 yardımı) hiçbir zaman o kişiye ulaşmayacaktır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, öyleyse bakalım 4. âyet-i kerimede Allahû Tealâ ne söylüyor? Câsiye-23:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habîbim! O nefslerini kendilerine ilâh edinenleri (nefslerinin hevalarını kendilerine ilâh edinenleri) görüyorsun.” Ne diyor Allahû Tealâ? Nefslerini, nefslerinin afetlerini kendilerine ilâh edinenler. Bu insanların tarifi hangi âyette idi? Allahû Tealâ diyordu ki Kasas-50’de:

“Eğer senin davetine (sana tâbî olma davetine) icabet etmezlerse, onlar sana tâbî olmazlar, kendi hevalarına tâbî olmaya devam ederler.” İşte burada da hevalarına tâbî oldukları için, hevalarını kendilerine ilâh ettiklerine göre hevalarına tâbî oldukları kesin. Öyleyse bunlar mürşidlerine tâbî olmayanlar. Allahû Tealâ diyor ki: “Onların hepsi dalâlette bırakılır. Kendi ilimleri üzere dalâlette bırakılır bu insanlar. Biz onları, onların ilimleri üzere dalâlette bırakırız.” 4. grup insan, mürşidlerine tâbî olmadıkları için dalâlette. Not koyuyor Allahû Tealâ altına: “Onların kalpleri mühürlüdür.”

Ve Cuma Suresinin 2. âyet-i kerimesi (bu, 5. âyet-i kerime oluyor):

62/CUMA 2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


”Bütün kavimlerde, Allah ümmîlerin içinde resûl beas eder. O kavimlerdekilere Allah’ın âyetlerini okusunlar diye, onların nefslerini tezkiye etsinler diye, onlara kitap öğretsinler diye ve onlara hikmet öğretsinler diye. Bu resûle tâbî olmadan evvel, onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” diyor. Tâbî olmadan evvel herkes dalâlet içinde sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

6. âyet-i kerime, Âli İmrân-164:

3/ÂLİ İMRÂN 164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


“Biz bütün kavimlerde resûl beas ederiz. O kavimdeki insanların üzerine ni’met olsunlar, onları mü’min kılsınlar diye; mü’minlerin üzerine ni’met olsunlar diye.” diyor. Yani kim tâbî olursa, tâbî olduğu an kalbinin içine îmân yazılır. O kişi mü’min olur. Ama başının üzerinde ni’met vardır; devrin imamının ruhu. Sonra Allahû Tealâ görevlerini sayıyor onların:  
“Allah’ın âyetlerini okusunlar diye o insanlara. Onların nefslerini tezkiye etsinler diye. Onlara kitap öğretsinler diye. Onlara hikmet öğretsinler diye. Bu resûllere tâbî olmadan evvel, onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” diyor Allahû Tealâ; 6. âyet.

7. âyet, Ahkâf -32. Allahû Tealâ diyor ki:

46/AHKÂF 32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.


“Onlar, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar? Oysaki Allah’tan başka dostları yoktur. Şeytan hiçbir zaman onlara dost olmaz. Ve onlar, Allah’ın davetçilerine tâbî olmadıkları için apaçık bir dalâlet içindedirler.” diyor Allahû Tealâ.

Nahl-36, 8. âyet-i kerime:
 

16/NAHL 36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz. O kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler. Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu.”

Tâbî olmuşlar, hidayete ermişler. Tâbî olmamışlar, üzerlerine dalâlet hak olmuş. Allah’ın hak emrini dinlemedikleri için.

9. âyet-i kerime, Zumer-23:

9/TEVBE 23: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû âbâekum ve ihvânekum evliyâe inistehabbûl kufre alâl îmâni, ve men yetevellehum minkum fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).

Ey âmenû olanlar! Îmâna karşı (îmânın üstüne), îmândan üstün tutarak şâyet küfrü severlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin. Ve sizden kim onlara dönerse işte onlar, onlar zalimlerdir.


“Allah, nurlarını ikişer ikişer Kitab’a ve onun içindeki sözlere benzer bir şekilde indirir. O kişinin derisini, cildini ve kalbini (bu) Allah’tan gelen bu bir çift (iki çift) nur, huşû sahibi kılar. Tüyleri ve derileri ürperir. Sonra onlar, huşû sahibi olurlar. Gelen bu nurlar onların nefslerinin kalbinin yumuşamasına ve aydınlanmasına, titremesine sebep olurlar.”

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, “İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki Allah bununla (bu hidayetiyle) kullarından dilediğini hidayete erdirir. Kim de dalâletteyse, onlar için bir hidayetçi yoktur.” diyor Allahû Tealâ.

Kul dilemiyorsa, Allahû Tealâ hiçbir zaman hidayetçi tayin etmeyecektir. Zaten tayin etse de bir işe yaramaz. Çünkü kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, 7 şahidin huzurunda kalbindeki Allah’a ulaşma talebinin mevcut olmadığı tespit edilecektir. O kişiye hiçbir işlem yapılmaz.

Ve 10. âyet-i kerime, A’râf -186:

7/A'RÂF 186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Allah kimi dalâlette bırakırsa, onlar için bir hidayetçi yoktur.”

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Allah onları dalâlette bırakır. Onlar için bir hidayetçi yoktur. Allah onları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır.” Yani Allahû Tealâ’nın bu dizaynda yaptığı şey budur. Onlar dalâlettedir ve dalâlette kalacaklardır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir muhteva içerisinde dalâlette olan insanlar, gördük ki 10 âyet-i kerime gereğince mürşidlerine ulaşmayan insanlardır. Onlar, hiçbir zaman mürşidlerine ulaşmayacaklar (mürşidleri de zaten olmayacak) ve ebediyyen dalâlette kalacaklardır.

İşte Fâtiha Suresine baktığımız zaman, dalâlette olanların Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmadıklarını görüyoruz. Tabiatıyla mürşidlerine de tâbî olmadıklarını görüyoruz. Allahû Tealâ: “ve lâd dâllîn.” diye bitiriyor. Daha evvelki âyetten çıkardığımız da “Dalâlette olanlar da onlar, Sıratı Mustakîm üzerinde olamazlar.” diyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim bir kesin vakıadan hareket ediyor. Allah’ın davetçilerine (hidayetçilere) tâbî olmayanlar hiçbir zaman hidayette olamazlar. Onlar mutlaka dalâlettedirler. Dalâletten kurtulabilmenin bir tek yolu vardır; mürşide tâbî olmak.

Sevgili kardeşlerim, bu akşam da burada sözlerimizi inşaallah tamamlıyoruz. Bir ramazan akşamı daha bir güzelliği beraber yaşamanın huzuru ve mutluluğu içerisinde 1 saat geçirmiş bulunuyoruz. Bir saatlik bir zaman süresinde Allahû Tealâ bizlere bir güzelliği, bir mutluluğu üst boyutlarda yaşattığı için O’na sonsuz hamd ve şükrederek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Can dostlarım, gönül dostlarım, hepinizin hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek inşaallah sözlerimizi burada bitiririz.
 
Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M I H R