SOHBETİN ADI: AMİLÜSSALİHAT
TARİHİ: 09.01.1998
Yüce Rabbimize sonsuz hamd ederiz ki bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere bizleri bir araya getirdi. Bugünkü konumuz; kavramlardan amilüssalihat.
Nedir amilüssalihat? Biz insanlar Allahû Tealâ tarafından yaratılmışız. Mutlu olmak için yaratılmışız. Mutluluğumuzsa nefsimizin önce tezkiyesine bağlıdır; bu, bizi cennet saadetine ulaştırır. Sonra da tasfiyesine bağlıdır; bu da bizi dünya saadetine ulaştırır.
İşte bu dünya saadetinin standartlarının son noktasında bizim varacağımız makam, salâh makamıdır; salihlerden biri oluruz. Öyleyse salihlerden biri olmak, salâh makamının sahibi olmak bu konuyla alâkalı mı? Evet, salihat kelimesi ıslah olmanın standartlarından bir tanesidir. Islahın son noktası, salâhtır; ıslah olmanın tamamlanması hâli.
Demek ki bozuk olan bir şeyler var. Bu bozuk olan şeyleri, yanlış olan şeyleri, kötülüğe dönük olan şeyleri düzgün ve hayra dönük hale getirmek hepimizin üzerinde Allahû Tealâ’nın dizayn ettiği bir vazifedir. Bu vazifeyi yerine getirmekle mükellefiz.
Öyleyse Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de geçen birçok kişi için “Onlar, salihlerdendi.” diyor. Bir defa bütün peygamberler mutlaka salihlerdendi yani salâh makamının sahibiydi. Bütün sahâbe, sahâbe adını verdiğimiz kişiler salâh makamının sahibiydi, salihlerdendi; amilüssalihatlarını tamamlamış durumda olanlar; ıslahatı tamamlamış durumda olanlar.
Bir nesnede ıslahat varsa orda evvela bozukluk vardır. Bu bozuklukların ortadan kaldırılması, yok edilmesi ve düzgün işler hale getirilmesi, güzele döndürülmesi, en güzele döndürülmesi işlemine ıslahat denir. İşte bu ıslahatın sonunda nefsin ıslahı vardır. Kur’ân-ı Kerim boyunca ruhun ıslahatına dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Allahû Tealâ insan ruhunu en üst seviyede yaratmış. Bu yarattığı şey (ruh) yaratıldığı an, programlandığı an Allahû Tealâ’nın bütün güzelliklerini kapsıyor; programlandığı an ahsendir. Ahsen olmanın standardı Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen bir özelliğin sahibi olmak demektir. Ruhumuz programlandığı an ahsendir. Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirir, yasak ettiği bir fiili işleme imkânı ve ihtimâli yoktur. İşte bu, mükemmelliğin timsalidir. Bu sebeple ruh Allah’ın Zat’ından gelmiştir, tekrar Allah’ın Zat’ına kusursuz, eksiksiz; 99 açıdan mükemmel olarak geri dönecektir. O’na lâyıktır; Allah’a lâyıktır.
Hangi insanı düşünürseniz düşünün; 100 bin kişiyi öldüren bir kanlı katil düşünün; fırınlara sokmuş insanları, yakmış. Böyle bir insanın da ruhu aslında hiçbir suça iştirak etmemiştir. O her zamanki gibi bütün bunlara karşı çıkmış ama şeytan ve nefs, vücutlarına okumuş ve o kişiyi cehennemin en dip noktasına atacak hale getirmişler. Ama ruh, hiçbir zaman sahip olduğu vasıflardan ödün vermez. Sahip olduğu vasıflardan asla fedakârlıkta bulunmaz. İnsan ruhu mükemmeli temsil eder. Onun için Allah’tan gelmiştir ve Allah’a geri dönecektir.
Konumuz ıslahatsa, konumuz amilüssalihatsa konumuzun içinde ruhun ötesinde başka bir mahlûk var; işte bu mahlûkun adı; nefstir. Allahû Tealâ diyor ki:
95/TÎN-4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).
Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.
“Biz, nefsi bir ahsen-i takvim içinde yarattık.”
Ne demek bu? Nefsi ahsen-i takvim içinde yaratıyor Allahû Tealâ yani bir takvim içinde, bir zaman parçası içinde ahsene dönüşebilecek bir özellikte. Nefsimiz ahsen mi? Asla. Daha yaratıldığı an %100 karanlıklardan ibaret. Muhtevası, 19 afetten oluşuyor. Bu 19 afet, nefsin %100’ünü teşkil ediyor ve bu 19 afetin her birisi karalıklarla temsil ediliyor. Kapkaranlık bir kalple dünya hayatına başlıyoruz ve her geçen gün şeytana açık olan kapıdan şeytan, devamlı karanlıklarını nefsimizin kalbine daha çok dolduruyor, daha çok dolduruyor. Bunun iki sonucu oluyor:
1- Nefsimizin kalbi giderek daha çok kararıyor.
2- Nefsimizin kalbi giderek daha çok sertleşiyor.
İşte kalbi yumuşatacak ve onu karanlıklardan kurtaracak olan bir tek çare var, temel silah bir tane, adı; zikir. Ne olur zikir yaparsak? Zikir yaptığımız zaman Allah’ın İsmi’ni tekrar ederek bu işlemi yaparız. “Allah, Allah, Allah” diyerek Allah’ın İsmi’ni tekrar etmek suretiyle zikir müessesesi gerçekleşir. Allah’ın İsmi’ni kullanmak demek bir şifreyi, bir kodu kullanmaktır. Bu kod, mutlaka Allah’ın katından o kişinin; Allah katında hiçbir değişiklik geçirmemiş bir insan olduğunu düşünüyoruz, böyle bir insanın göğsüne Allahû Tealâ en az iki 2 nur gönderir; rahmet ve fazl. Eğer bu kişi mürşidine ulaşırsa üçüncü bir nur daha gelir; salâvât. Rahmet, fazlı taşır. Rahmet, salâvâtı taşır. Rahmet, fazl ve salâvât; üç gurup nur oluşturur mürşidine ulaşmış olan bir kişide.
İşte Allah’tan gelen bu nurların, nefsin o kapkaranlık dünyasına ulaşması yetmez; o kalbin içine girerek kalbin içine yerleşmesi; işte nefs tezkiyesinin standardı budur. Hareket tarzı budur; oluşması budur. Nefsimizin kalbindeki karanlıkların adım adım yok edilerek, yerine îmân kelimesinin etrafında fazl adı verilen faziletlerin bu karanlıkların yerini alması, nefsimizin kalbinin müzeyyen olması, süslenmesi, aklanması ve saf olması, hâlis olması; işte bunu gerçekleştiren işlemin adı amilüssalihattır. Islah edici amel anlamına geliyor. Islah edici işlem anlamına geliyor. Islahını tamamlayan bir insan, ıslahı tamamlanmış anlamına salihlerden birisi olur; ıslahı tamamlanmış.
İşte nefsimizin kalbinde ıslahın (amilüssalihatın) başlayabilmesi, nefsinizin kalbinde 7 tane işlemin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilersek, işte o zaman Allahû Tealâ üzerimizde Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Bu tecelli meyvelerini hemen verir. Birincisi, Allah’ın irşad makamıyla insanların arasındaki hicab-ı mesture adlı gizli perdeyi, görünmez perdeyi ortadan kaldırmasıdır. Bu perde ne yapar? İrşad makamından nefret ettirir. Şeytan, bu perdenin arkasına gizlenerek irşad makamını en kötü standartlarda göstermeye çalışır. Sevgiyi yok eder. Zaten sevgi oluşmamıştır; bu perde var olduğu sürece oluşması mümkün değildir, nefret hislerini yerleştirir.
Sonra, kulaklarımızda vakra vardır. Bu vakranın çıkarılması ve Allah’a davetin bizim tarafımızdan işitilmesi söz konusudur. Allahû Tealâ, 2. işlem olarak bunu yapar. Bu iki işlemin kalbimizle bir alâkası yok. Biliyorsunuz kulak duyar, zihin işitir, mânâya varır yani. Ama kalp idrak eder, kendisine mâl eder. İşte önemli olan kalptir. Önemli olan kalpteki işlemdir. Bu kalpteki işlem son derece önemlidir ve doğduğunuz andan itibaren nefsinizin kalbinde sadece ekinnet vardır. Ekinnet varsa, irşada müteallik olan hususları; başlangıçta Allah’a ulaşmaya dair olan hususları, sonra nefsinizin tasfiyesine ait olan hususları hiçbir zaman idrak edemeyiz. Nefsimizin kalbinde ekinnet varsa bu ekinnet devamlı olarak bize engel olur ve nefsimizin afetleri, bizi bütün hayatımızda kontrol altında tutar.
İşte kalp şartlarının, 7 tane kalp şartının 1. si; nefsimizin kalbinden Allahû Tealâ’nın bu ekinneti alması. Ne zaman alır? Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilersek yani âmenû olursak. İşte Allahû Tealâ bu ekinneti alır, 1. işlem.
2. si; Allahû Tealâ ekinnetin yerine ihbat koyar. Bu ihbat müessesesi, Allahû Tealâ’nın bir kompüter tekniğidir ki bu teknik, bizim kalbimizin irşada müteallik bütün standartları idrak etmesini sağlar. İdrake mâni olan ekinneti alıyor Allahû Tealâ, idraki sağlayan, kalbimize idraki yerleştiren, oturtan yeni bir sistem koyuyor. İşte bu sistemin adına “ihbat” diyor Kur’ân-ı Kerim.
3. sü; Allah, kalbimize ayrı istikamette bir başka şekilde ulaşır. Bu, farklı bir kompüter sistemidir. Ne yapar? Yaptığı iş, kalbinizin Allah’la ilişkisi olan kapısını; nur kapısının şeytana dönük konumdan (aşağı dönük konumdan) alınarak Allah’a dönük konuma getirmektir. Böylece kalbimiz Allah’a dönük birisi oluruz. İşte Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Onlar gaybda Rahmân’a saygı duyanlardır. Huşû duyanlardır. Onların kalbi Allah’a dönmüştür.” diyor.
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
Kalbin nur kapısının şeytana dönük konumdan Allah’a dönük konuma gelmesi; biliyorsunuz nefsimizin kalbinde iki tane kapı var. Allahû Tealâ diyor ki Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
Allahû Tealâ diyor ki: “Allah âmenû olanların; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin; îmân sahiplerinin dostudur. Onların kalplerini zulmetten nura çıkarır (Allah’ın nur kapısından gönderdiği nurlarla o kişinin nefsinin kalbi pir-ü pak olur). Ama kim de tagutla ilişki halindeyse, şeytan ve onun avenesi ile işbirliği halinde ise onlar da tagut tarafından nurdan zulmete ulaştırılırlar (nefslerinin zulmet kapsından içeri giren karanlıklar onların kalplerini hem sertleştirir hem de karartır daha çok karartır).”
İşte bu karanlık ve sertleşmiş kalplere Allahû Tealâ, “Kasiyet bağlamış kalpler.” diyor. Kararmış ve sertleşmiş anlamına geliyor. Ne zaman nefsimizin kalbinde Allah’ın nurları tamamen nefsimizin kalbini doldurursa, işte o zaman biz hâlis oluyoruz. Hâlis olmamız, nefsimizin kalbinin tamamen pir-ü pak olmasını sağlıyor. Ve hâlis olmanın bir adım ötesinde dışımızın da pir-ü pak olması söz konusu. Başımızın üzerinde bir nur oluşuyor; salâh nuru. Ve tamamen ıslah olmuş bir nefs oluyoruz. Islah hem içerde ıslah, bütünleşmek; Allah’ın nurlarının tamamîleşmesi hem de dışarıda ıslah. Başımızda Allah’ın salâh nuru mutlak aydınlığı sağlıyor. Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, bu hedeflere ulaşmak.
Demek ki nefsimizin kalbi başlangıçta, daha doğarken kapkaranlık. Bütün afetler içerisinde, %100 karanlıklardan oluşuyor. Dikkat edin, Allah’ın nurları yukarıdan aşağı doğru inzal edilir, indirilir. Şeytanın karanlıkları ise aşağıdan, gayya kuyusundan yukarı doğru çıkar. Zemin kattan aşağı doğru olan 7 katın sonunda iblis var. Oradan gönderilen sistem, yalnız karanlıklardan oluşur. Sadece nefsinizin kalbini karartmaya çalışır iblis. Her türlü kötü düşünceyi nefsimizin kalbine ulaştırır, nefsimizin kalbini giderek daha çok karanlık hale getirmeye çalışır. Ve bütün bu karanlıklar aşağıdan yukarı doğru çıkar. Dikkat edin, zülmanî ilimlerle uğraşanlar; mesela transandantal meditasyon yapanlar; onlara sorun ne hissediyorsun diye. “Aşağıdan, ayaklarımdan bir şeylerin yukarıya doğru çıkıp, kalbime ulaştığını hissediyorum.” diyor. Çünkü şeytan, karanlıklarını aşağıdan yukarıya gönderiyor. Ama Allah’ın nurlarıyla uğraşanlara sorun, onlar diyorlar ki: “Yukardan bir şeylerin inip kalbime dolduğunu hissediyorum.” İşte Allah’ın nurları yukarıdan aşağı iner. Bunun için de Allah’ın kapısının (Allah’ın nurlarının kalbimize gireceği kapı) mutlaka yukarı dönmesi lâzım. Başlangıçta o da aşağı dönük konumda. Şeytanın kapısı zaten kalbimizin alt boyutunda, Allah’ın kapısı üst boyutunda ama aşağı dönük. İşte bu üst boyutundaki aşağı dönük kapıyı Allah’a dönük hale getirme işlemi için Allah, nefsimizin kalbine bir kompüter sistemiyle ulaşıyor, 3. İşlem.
4. sü; nefsinizin nur kapısı Allah’a dönüyor; 4 işlem.
Bütün bunlar ıslahat için yapılıyor yani salihat için yapılıyor; nefsimizin kalbini ıslah etmek üzere, bütün kötülüklerden temizlemek üzere, bütün yanlışlıklardan temizlemek üzere, nefsin muhtevasını bozan bütün negatif faktörleri pozitif hale getirmek üzere, ruhun hasletleri haline getirmek üzere. İşte bu minval üzere iç dünyamızda 4 işlem vuku buldu. Allahû Tealâ;
* Ekinneti kaldırdı; 1.
* Yerine ihbat koydu; 2.
* Yeni bir sistemle bize ulaştı; 3.
* Ve nefsimizin kalbindeki şeytana dönük olan kapıyı, şeytana dönük olan Allah’ın kapısını Allah’a dönük hale getirdi; 4.
5. işlem; nefsinizin kalbinden göğsünüze bir yol açmak. Bu şart mıdır? Şarttır. Neden şarttır? Biz normal standartlarda mürşidimize ulaşmadan evvel zikir yapıyorsak yaptığımız zikir boyunca Allah’ın katından gelen rahmetle fazl göğsümüze gelir; ama göğsümüzden iç dünyamıza giremez. Çünkü göğsümüzden kalbimize bir yol açılmamıştır. Açılmayınca göğsümüze kadar gelen Allah’ın nurları, göğsümüzden tekrar Allah’ın katına geri döner. Devamlı bir nur akımı olur zikir boyunca ama iç dünyamızı aydınlatamaz. Peki, böyle bir nur akımının faydası nedir? Böyle bir nur akımı, biz anî üzüntülere düşersek, üzüntüler büyük de olsa bu üzüntüleri Allah’tan gelen bu nurlar yok eder. Dünyadaki 20.10… ne kadar inanç varsa hepsinden daha tesirli bir şifa unsurudur zikir. Yaptığınız zaman, ne kadar büyük olursa olsun derdiniz Allahû Tealâ o problemleri sizden alır, huzura kavuşturur.
Öyleyse Allah’ın yaptığı 5. işlem neymiş? Bu 5. işlem; göğsümüzden kalbimize bir nur yolunu açmak. İşte Allahû Tealâ, nefsimizin kalbinde ekinnet bulunduğunu İsrâ Suresinin 45. âyetinde anlatıyor:
17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
Diyor ki: “Habîbim, sen Kur’ân-ı okuduğun ve Allah’ın İsmi’ni tek tek zikrederek onlara anlattığın zaman onların arasında bulunan o insanlarla senin arana görünmez bir perde koyarız; hicab-ı mesture. Seninle münafıklar arasında hicab-ı mesture adlı bir perde vardır. Onların kulaklarında vakra vardır. Seni duyarlar kulaklarında ama işitemezler. Zihinleri, senin onlara anlattığın hidayet üzere olan şeyleri anlamaz. Onların kalplerinde ekinnet vardır; senin söylediklerini idrak edemezler. Ve sen sözlerini bitirdiğin zaman nefretle oradan uzaklaşırlar.”
İşte kimin kalbinde bu karanlıklar söz konusuysa o kişinin kalbinde ekinnet vardır; irşada müteallik şeyleri idrak etmeye engel olur. O kişinin kulağında vakra vardır. İrşad makamıyla arasında hicab-ı mesture (görünmez perde) vardır. Allahû Tealâ ekinneti alıp ihbat koyduğunu Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde veriyor, diyor ki:
22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.
“Biz onların kalbindeki ekinneti alıp yerine ihbat koyarız. Onlar, âmenû olanlardır. Onları biz mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız.” diyor. “Niçin yaparız bunları? İrşad makamının yalnız Allah’tan aldığı şeyleri söylediğine, bütün sözlerinin Allah’ın sözü olduğuna inandıkları için.”
Öyleyse Allahû Tealâ’nın söylediği bu muhtevaya bakın, Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesi bu büyük hakikati anlatıyor bize. Kalplerindeki ekinnet alınmış kişilerin, yerine ihbat konulmuş. İşte bundan sonra (Allahû Tealâ ekinneti alıp ihbatı koyduktan sonra), Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesi gereğince Allah, bize yeniden bir şeylerle ulaştığını söylüyor:
64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
“ve men yu'min billâhi yehdi kalbehu: Kim Allah’a âmenû olursa onun kalbine ulaşırız.” diyor Allahû Tealâ, “Bir kompüter sistemiyle ulaşırız, bir kompüter sistemiyle ulaştırırız, bir sistem ulaştırırız.” Niçin? Kaf Suresinin 33. ayet-i kerimesinde sonucu veriyor:
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
“Onlar gaypda Rahmân’a huşû duyanlardır. Onlar kalpleri Allah’a dönük olanlardır.”
İşte kalbimizi Allah’a döndürmek üzere, 4 işlem böylece tamamlanıyor. 5. işlem, En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre dizayn ediliyor.
6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.
fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm: Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı (hidayete erdirmeyi) dilerse onların göğsünü teslime açar.
Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allah’ın teslime açmaktan muradının ne olduğunu görüyoruz.
39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
“Sadece Allah’ın, göğüslerini teslime açtıklarının kalbine Allah’ın nurları ulaşabilir.”
Allah’ın nurlarının ulaştığı kişilerin sadece göğüslerinin teslime açılan kişiler olduğunu görüyoruz. Göğsün teslime açılması, İslâm’a açılması demek; göğüsten kalbe bir nur yolu açılması ve Allah’ın göğse gelen nurlarının bu yoldan kalbe ulaşması anlamına geliyor. 5. işlem göğsümüzden kalbimize bu nur yolunun açılması. Bu safhada ne olur? Amilüssalihat başlar mı? Huşû başlar. Nefsimizin kalbine gelen rahmetle fazl beraberce göğsümüze gelir; göğsümüzden kalbimize ulaşır ama kalbimiz mühürlüdür. Mühürlü olduğu için rahmetle fazl normal standartlarda içeri giremezler. Ama rahmet çok hafif bir şekilde içeriye sızabilir. İşte bu sızıntı, nefsimizin kalbinde nefs tezkiyesini değil ama huşû adlı bir müesseseyi gerçekleştirebilir. Burada nurlardan sadece bir tanesinin kalbinize girmesi söz konusu. İşte Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesi bundan bahsediyor.
57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği şeyle yani nurla huşû oluşması zamanı hâlâ gelmedi mi?” diyor Allahû Tealâ.
Kişi, zikir yapacak. Bu zikir, Allah’ın katından nurlar değil bir nur indirecek. Gelen iki tane nurdan bir tanesi kalbe giremeyecek demek bunun mânâsı. Çünkü Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim boyunca ne zaman Allah’tan gelen nurlardan bahsederse çift kelimesi kullanmış; “Çift çift gelir.” diyor. İsim veriyor; “Rahmetle fazl.” “Çift çift gelir.” diyor, isim veriyor; “Rahmetle salâvât.” Rahmet adı verilen müessese, bir kargo uçağı gibi salâvâtı ve fazlı yüklenir, kalbe götürürler.
İşte kalbimizdeki işlem. Nefs tezkiyesi 27.10… için Allah’ın nefsimizin kalbindeki mührü açması lâzım. 6. işlem; Allahû Tealâ nefsimizin kalbindeki mührü açıyor. 7. işlem; kalbin içine îmânı yazıyor. İşte Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi:
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
“Onların başlarının üzerine Allah’ın katında eğitim görmüş olan Allah’ın katından bir vazifeli ruh göndeririz. Kimin üzerine böyle bir ruh gönderirsek, onların kalbinin içine îmânı yazarız.” diyor Allahû Tealâ.
Kalbimizin içine Allah’ın îmânı yazması için başımızın üzerine gelen bu ruhun mutlaka gelmesi lâzım. Başımızın üzerinde bu ruh yoksa, asla Allahû Tealâ’nın kalbimizdeki mührü açması, kalbimizin içine îmânı yazması söz konusu değil.
Peki, kalbimizde mühür mü var? İşte Allahû Tealâ Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde bu büyük hakikatten bahsediyor. Diyor ki:
45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
“Habîbim, o nefslerinin heva ve heveslerini kendilerine ilâh edinenleri (mürşidlerine ulaşamamış olup da dalâlette olup, kendilerine heva ve heveslerini ilâh edinenleri) görmüyor musun? Allah onları, onların ilimleri üzerine dalâlette bırakır. Onların kalpleri mühürlüdür.” diyor.
İşte bu mühürlü olan kalplerin mührünün açılmamasının sebebi, o kişilerin Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesine uygun hareket etmemesi. Ne diyor Allahû Tealâ?
28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.
“Habîbim, eğer senin davetine icabet etmezlerse bil ki onlar, heva ve heveslerine tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine tâbî olmazsa ve kendi hevasına tâbî olursa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?”
İşte bizi dalâletten kurtaracak olan şey, heva ve hevesimize tâbî olmaktan kurtaracak olan şey mürşidimize tâbî olmamız. Çünkü bu noktadan itibaren heva ve hevesimizi azaltan bir seyir takip etti işlemler. Giderek nefsimizin kalbi yani nefsimiz ıslah oluyor.
Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, kalplerin mühürlü olduğunu söylüyor. Hangi kalpler? Mürşidlerine ulaşamamış olanların kalpleri. Eğer o insan mürşidine ulaşmış olsaydı ne olacaktı? Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesine göre heva ve hevesine değil mürşidine tâbî olacaktı. O zaman da heva ve hevesine tâbî olmadığı için aslında heva ve hevesin biteceği yeni bir konuma girmesi demek bu. İşte bu konum, nefsin kalbindeki mührün açılması halidir. Ne yapar kişi? Hep karanlıklarda kalır, hiçbir zaman kalbine Allah’ın nurları ulaşamaz. Zaten Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insanın mürşidine ulaşması hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü bunlar zaten mürşide ulaşmayı akıllarına bile getirmezler, hatta mürşide inanmazlar da. “Kitabın içinde mürşid yoktur.” derler.
Öyleyse insanların heva ve heveslerine tâbî oldukları nokta, mürşidlerine ulaşamadıkları sürece. Ne zaman mürşidlerine ulaşırlarsa onlar, heva ve heveslerine tâbî olmaktan yani dalâletten kurtuluyor. Dalâlette olmanın ifadesi, heva ve hevesine tâbî olmak. Hidayette olmanın ifadesi, kalp açısından mürşidine tâbî olmak. Ve Allahû Tealâ, Tâhâ Suresinin 123. âyet-i kerimesinde açıkça söylüyor, diyor ki:
20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”
“Hadi oradan hepiniz aşağı inin, birbirinize düşman olarak. Size hidayetçilerimiz gelecek. İçinizden kim o hidayetçimize tâbî olursa sadece onlar, dalâletten kurtulurlar.”
Hidayetçiye tâbî olan kişi dalâletten kurtulur ve hidayetçiye tâbî olduğu için de dalâletten kurtulduğu için de nefsinin kalbi artık mühürlü değildir. Allahû Tealâ, o mührü bu âyetler gereğince açmıştır. Mührü açmış ve kalbin içine Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre îmânı yazmıştır. Bu noktada olduğunu nerden biliyoruz? Çünkü Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır. O kişiye, senin Allah’a ulaşma günün; yevm’et telâkın geldi demesi için, onun ihtarını yapması için.”
İşte mürşidimizin ruhu başımızın üzerine ancak mürşidimize ulaştığımız zaman gelir, yerleşir. İki işlem vardır, mürşidimize ulaştığımızın ifade edildiği temel 2 işlem. 1. işlem, o merasimin, tövbe merasiminin, yemin merasiminin yapılabilmesi için o mürşidimiz kendi mürşidimizse mutlaka bütün melekler orada hazır bulunurlar. Bir tek kişi tövbe etsin; arşı tutan bütün melekler orada hazır bulunurlar. Yetmez, zamanın halifesinin ruhu da mutlaka oradadır. Hangi mürşid tövbeyi verirse versin, aslında emri zamanın halifesinden alır ve zamanın halifesi o tövbeyi yaptırır. Tövbeyi yapan mürşid, alışılmış olan aynı şeyleri tekrar eder ve tövbe işlemi tamamlanır.
Öyleyse bu tövbe işleminin tamamlanmasında ne var? Arkasında bütün melekler var. İşte Allahû Tealâ gelen ruhun 1. açıklamasını yapıyor, arşı tutan meleklerle alâkalı bir ifade kullanıyor: “Arşın sahibi olan.” diyor. “Arşı tutan bütün meleklerin sahibi olan Allah.”
2. işlem; o kişinin bütün günahlarının sevaba çevrilmesidir. “Ve dereceleri yükselten.” diyor. Negatif derecelerin; nakıs derecelerin pozitif derecelere yani zahid derecelere dönüşmesi hali. İki işlemin de varlığını Allahû Tealâ bu ifadelerle anlatıyor. Ondan sonra ruhun asıl görevini söylüyor: “Allah’a ulaşma gününün geldiğini ihtar etmek için.”
yevm’et telâk; mülâki olma günü. Ve görüyoruz ki Allahû Tealâ, 7 tane işlem yapıyor kalbimizde. 6. işlemi, söylediğimiz âyetler gereğince kalbimizin kapısını açmak. 7. işlemi de Mucâdele Suresinin 22. âyetine göre başımızın üzerine mürşidimizin ruhu geldikten sonra kalbimizin içine Allah, îmân kelimesini yazıyor. Yazarsa ne olur? Önemi ne bunun? Îmân kelimesi son derece önemli bir konu. Çünkü îmân kelimesi çekim merkezi, cazibe merkezidir. Neyi çeker? Allah’ın fazl isimli nurlarını çeker. Allah’ın katından gelen ama aslında ruhumuzun hasletlerini temsil eden, faziletler adıyla anılan bu fazıllar, 35.40... fazilettir; gelirler nefsimizin kalbine. Îmân kelimesi, nefsimizin kalbindeki karanlıklar olmasa bu nurların hepsini kendisine çekebilecek kuvvettedir, çekim alanı vardır. Ama ne yazık ki karanlıkların da bu çekim alanında tırnak gibi bir karşı güçleri var. İşte Allahû Tealâ bu karşı gücün yok edilmesi istikametinde yeni bir nur gönderiyor kalbe, mürşide ulaştıktan sonra. Bu nurun adı, salâvât. Salâvât isimli nurun nefsin kalbindeki görevi, karanlıkların îmân kelimesinin çekim gücünü azaltmasına mâni olmak. Bu sebeple rahmetle fazl gönderiyor Allahû Tealâ; fazl, nefsimizin kalbinde îmân kelimesinin etrafına yerleşsin, ruhun kalbinin bütün özellikleri nefsimizin kalbinde de oluşsun diye. Bir de rahmet ve salâvât gönderiyor; bu işlem gerçekleşebilsin diye. Karanlıkların îmân kelimesinin çekim gücüne, atraktivitesine, azaltmasına mâni olmak için. Ve nefsimizin kalbinde bir işlem başlıyor. Nefsimizin kalbine zikirle gelen rahmet, fazl ve salâvât göğsümüze geliyor evvelâ, göğsümüzden şifreli yolu takip ederek (açılmış yolu takip ederek) kalbimize ulaşıyor. Kalbinizin mührü açılmış. Hareketli hale gelmiş mühür. Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât; 3 gurup nur mührün üzerine baskı yapıyor. Ve mührü kalbin alt tarafına doğru sürüyor. Ve bu mühür en aşağıda bulunan, kalbimizin en alt boyutunda bulunan zülmanî kapıya ulaşıyor, o kapıdan devamlı karanlıklar gelirse mühür orayı kapattığı için o karanlıklar artık nefsimizin kalbine giremiyor. Ne kadar süre? Zikir yaptığımız süre. Zikir yapmaya devam ettiğimiz sürece nefsimizin kalbine karanlıkların girmesi mümkün değil.
Peki, ne oluyor? Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât nefsimizin kalbinden içeriye giriyor, nefsimizin kalbini tamamen dolduruyor. İşte burada salâvât kendisine düşen görevi yapıyor. Kalpteki karanlıklar îmân kelimesinin çekim gücünü azaltmasına imkân vermeyecek bir şekilde. Allah’tan gelen salâvât, karanlıkların gücünü azaltıyor. Böylece îmân kelimesi nurları kendisine çekebiliyor, fazlı kendisine çekebiliyor ve etrafında onları yerleştirmeye başlıyor. İşte o nurlar yani fazıllar nefsimizin kalbinde yerleştikçe aslında ruhumuzun hasletleri yerleşmeye başlamış olur, faziletler yerleşmeye başlamış olur. Yerleştiği kadarında ruhun bütün standartları hâkimdir.
%7 nur birikiminde Nefs-i Emmare’yi tamamlarız. Nefsimizin %93’ü hâlâ karanlıktır. Hâlâ şeytanın tesiri altındadır. Hâlâ kötülüğü emretmektedir. Ama %7 kurtarılmış bölgedir. O %7 nur, ruhumuzun hasletleriyle paralel bir davranış biçimi gösterir. İşte burası ıslah olmuş alandır; %7 nur nefsimizin kalbinde. Sonra zikrimizi devam ettiriyoruz. Allah’tan gelen nurlar geliyor göğsümüze, kalbimize, kalbimizden içeri giriyor; kalbimizin içinde temizliğe devam ediyor. İkinci bir %7 nur birikimi, Nefs-i Levvame’yi tamamlıyoruz. Nefsimizin kalbinde artık %14 nur birikimi gerçekleşmiştir. Nefsimizin kalbinin %14’ü ruhumuzla aynı paralelde çalışmaktadır. Sadece hayrı talep etmektedir. Geri kalan %84 gene karanlıktır. Gene kötülükleri temsil etmektedir. Gene onlar, akıldan devamlı olarak şerri talep etmektedirler. Islah olmuş alan %14’e ulaşıyor. Bu arada vücudumuzdan ayrılan ruhumuz, Allah’a doğru yaptığı seyr-i sülûk adlı yolculuğumuzda Nefs-i Emmare’yi tamamladığımızda (%7 nur birikiminde) 1. gök katına ulaşır. İkinci bir %7 nuru tamamladığımızda 2. gök katına ulaşır.
Böylece görüyoruz ki Allahû Tealâ’nın İndi’nde nur birikimi devamlı bir vetiredir; eğer amilüssalihata ehilsek, bu işlemi yapıyorsak. Amilüssalihat, ancak söylediğimiz şartlar altında gerçekleşebilir. Amilüssalihatın bir başka ismi tezkiyet-ün nefstir. İşte Allahû Tealâ Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde şöyle söylüyor:
24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
“ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa yani nefsinizin kalbinden içeriye girip de orada yerleşemezse içinizden hiç biriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.”
İşte nefsinizin kalbine gelen Allah’ın rahmetinin ve fazlının nefsimizin kalbinden içeri girmesi ve salâvâtın da nefsinizin kalbinden içeri girmesi ve fazlın nefsinizin kalbinin içinde yerleşmesi işlemi, nefsin tezkiyesidir. Yoksa bu; nefsinizin kalbine bunlar girmiyorsa, özellikle fazl giremiyorsa, îmân kelimesinin etrafında yerleşemiyorsa o nefste bir amilüssalihat işlemi mümkün değildir, nefsi ıslah edici bir amel işlenemez.
Öyleyse görülüyor ki nefsin kalbine gelen Allahû Tealâ’nın nurlarının nefsinizin kalbinde bir işlevi var. İşte bunun adı, bu işlemin, bu işlevin adı; fenomenin adı amilüssalihattır; nefsi ıslah edici amel işlemektir.
Nefs-i Emmare, Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde anlatılıyor:
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
Hz. Yûsuf Allahû Tealâ’ya diyor ki: “Yarabbi, Ben nefsimi beraat ettiremem çünkü nefsim bana şerri emrediyor.”
Nefsimizin kalbinde şerri emreden bir kademe var. İşte bu %100 şerrin emredildiği yer; Nefs-i Emmare (Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesi). Sonra ikinci %7 nur birikimi, Nefs-i Levvame adını alıyor. Kıyâme Suresinin 2. âyet-i kerimesi:
75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
“O levvame nefse kasem ederim.”
Kişi burada nefsini levm ediyor, kınıyor. Çünkü yaptıklarından utanç duyuyor ama istemediği halde nefsi ona bunları yaptırıyor. Bu sebeple nefsini kınıyor ve pişmanlık duyuyor yaptıklarından. Burası, Nefs-i Levvame. Ruhumuz, Nefs-i Emmare’de 1. gök katına yükseliyor. Mürşidimize ulaştığımız anda ruhumuz bizden ayrılıp Sıratı Mustakîme ulaşıyor ve Nefs-i Levvame’de de 2. gök katına ulaşıyor. Devam ediyoruz zikrimizi yapmaya, nefsimizin kalbinde amilüssalihat devam ediyor. Ve bir %7 daha nur birikimi ile Nefs-i Mülhime’ye ulaşıyoruz. Şems Suresi 8. âyet-i kerime:
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
“O nefse Allah’ın takvası ve şeytanın fücuru ilham edilir.”
Artan zikirle nefsimizin kalbine Allahû Tealâ’nın nurları gelmeye devam ediyor. Ve %7 nur birikimi ile birlikte Nefs-i Mutmainne’yi tamamlıyoruz. Fecr Suresinin 27. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
“Ey mutmain olan nefs.”
Artık doyuma ulaşıyoruz. Ruhumuz da 4. gök katına ulaşıyor. Dördüncü %7 nur var. Şu andaki duruma baktığımız zaman nefsimizin kalbinde %28’lik bir kesim, ruhumuzun bütün özelliklerine sahip. Nefsimizin özellikleri hâlâ %72’de devam ediyor. Nefsimizin kalbinin %72’si hâlâ tüm negatif faktörlerin sahibi, bütün aksiyonları negatif. Bütün aklımıza ulaşan talepleri negatiftir. Ama artık nefsimizin kalbinin %28’i şerri istemiyor. Ruhun bütün özelliklerine sahip olmuş, fazıllar gelmiş yerleşmiş oraya, orasını işgal etmiş ve sadece hayrı talep ediyorlar hepsi.
İşte böyle bir dizayn içerisinde nefsimizin kalbindeki güzellikler yavaş yavaş birikime devam ediyor. Ve bir %7 daha nur birikiminde Allah’tan razı oluyoruz. Mutmainne kademesinde 4. gök katına ulaşan ruhumuz, radiyede Allah’tan razı olduğumuzda 5. gök katına ulaşıyor. Allah’tan razı oluyoruz. İşte bu rıza müessesesi; Allah’tan razı oluş bizi artık nefsimizin kalbinin yarısından daha fazlasının nurla dolacağı noktaya yakınlaştırıyor. Ve ruhumuz 5. gök katına yükseliyor. Burası, Nefs-i Radiye’dir; Allah’tan razı oluyoruz. Ve bir %7 daha nur birikimi; Allah’ın zikriyle nefsin kalbine gelen nurların, fazlın orada yerleşmesi %7 daha artıyor. Burası yeni bir nokta. Artık burada Allah da bizden razı oluyor; Allah’ın rızasını kazanıyoruz. Bir sonraki kademe ise tezkiye; nefsimizin kalbinde bir %7 daha nur birikimiyle 7 kere 7= %49 nur birikimi, huşûda alınan %2 nurla birlikte nefsimizin kalbindeki nurlar %51’e ulaşıyor. İşte burası tezkiye noktasıdır. Burası bir dönüm noktasıdır insanoğlu için. Artık nefsinin kalbinde karanlıklar hâkim değil. Artık nefsinin kalbine hâkim olan, Allah’tan gelen nurlar, fazıllar. Böylece kişi, nefsinin kalbinde başlangıçta %100 olan karanlıkları nereye ulaştırıyor? %100 karanlıkları %49’a indiriyor; yarıdan daha aza indiriyor. Allah’ın nurları ise sıfırdan %51 ötesine taşıyor; %51’e ulaşıyor.
İşte Allahû Tealâ’nın İndi’ndeki bütün güzellikler burada kendisini gösterir. %50’nin ötesinde ruhun talepleri artık gelecektir. Geriye kalan karanlıklar, %49’u temsil ederler sadece, akıldan hâlâ şerri talep ederler. Ama şeytanın hâkimiyeti %100’den %50’nin altına düşmüştür. İşte amilüssalihat insanları bu noktaya getirdiği zaman burada önemli bir olgu vardır. 1. teslim burada tamamlanmıştır. Çünkü radiyede 5. kata ulaşan insan ruhu, Allah’ın insandan razı olmasıyla mardiyye kademesinde 6. kata ulaşır; böylece tezkiyeyi tamamlar, 7. kata ulaşır. Radiye ve mardiyye, Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde söyleniyor:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
Tezkiye ise Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî) ve ilâllâhil masîr: Kim nefsini tezkiye ederse bu tezkiyeyi kendisi için yapar ve tezkiye olduğu zaman ruhu Allah’a ulaşır.
İşte ruhun Allah’a ulaştığı nokta burası; insan ruhunun Allah’a ulaştığı bir nokta. Ruhumuz Allah’a ulaşıyor, nasıl? 7 tane gök katını aşıyor, 7. gök katında 7 âlemlik yatay bir yolculuk yapıyor. 7. katın 7 âlemini de geçtikten sonra yokluğa geçiyor, yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşıyor. Allah’ın Zat’ında yok oluyor, ifnâ oluyor, fâni oluyor. İşte Allah’tan gelen ruhumuzun Allah’a dönüş macerası burada tamamlanıyor.
İslâm olmak; Allah’a teslim olmak demektir. Amilüssalihat, ilk teslimi gerçekleştirmiştir; nefsinizi tezkiye etmiş, ruhunuzu Allah’a ulaştırıp Allah’a teslim etmiştir. Ruhumuz artık Allah’a teslim olmuştur. İslâm olmanın, Allah’a teslim olmanın 1. safhası, ilk teslim tamamlanmıştır. Nefsinizin kalbinde ise denge yarı yarıya nurlar, yarı yarıya karanlıklardır. Ama nurlar, karanlıklardan biraz daha fazladır. Burası cennet saadetinin mutlak elde edildiği yerdir. Amilüssalihatın; nefsin ıslah edici amellerin ilk temel meyvesi burada alınır. Cennet saadeti elde edilir. Dünya saadetininse ancak yarısı sağlanabilir. Çünkü nefsiniz hâlâ %50’ye yakın bir nispette şerri talep edecektir ve aklınızı kandırıp fizik vücudunuzu ne yazık ki şer işlemlerde bulunduracaktır.
Allahû Tealâ’nın güzelliklerinin bundan sonraki bölümüne baktığımız zaman zikir devam ediyor. Nefsimizin kalbinde zikrin yarıyı geçmesi halinde zamanın, 24 saatlik bir zaman sürecinin yarısından daha fazla Allahû Tealâ’yı zikretmeye başladığımız zaman nefsimizin kalbinde %10 daha nur artıyor. İhlâstan sonra, önce Allahû Tealâ’nın bir taht ihsan etmesiyle nefsimizin kalbinde %10 nur daha artmıştır. Burası beka makamıdır. Ruhumuza Allahû Tealâ bir taht ihsan etmiştir. Daha sonra zühd makamının sahibi oluyoruz. Nefsimizin kalbindeki nurlar %10 daha fazla artıyor. Bu noktaya dikkatle bakın. Bu noktada bir insan, günün yarısından daha fazlasını artık zikirle geçirmektedir. Kalbi büyük ölçüde temizlenmiştir. Ve bundan sonraki kişinin Allahû Tealâ’dan alacağı ve nefsinin kalbine yerleştireceği %10 nurla o kişi fizik vücudunu da Allah’a teslim eder. Öyleyse 51’e, fenâ makamının %10 nuru, beka makamının %10 nuru, zühd makamının %10 nuru, fizik vücudun teslimi yani muhsinler makamının %10 nuru eklendiğinde %51, %91’e çıkar. Nefsimizin kalbinde sadece %9 karanlık kalmıştır. İşte bu standartlarda daimî zikre ulaşırız.
Daimî zikre ulaştığımız zaman nefsimizin kalbine hâkim sonsuz nur gelecektir. Neden? Daimî zikir demek; 24 saatin 24 saati boyunca nefsimizin kalbindeki bir sesin “Allah” kelimesini sonsuz bir şekilde tekrar etmesi demektir. Bu sonsuz tekrar ediş bir muhteşem müesseseyi oluşturur; ulûl’elbab oluruz. Artık daimî zikrin sahibiyiz ve amilüssalihatın mükâfatları birer birer teslim edilir.
1.si; kalp gözünün açılmasıdır. Allah’ın kalp gözünüze gösterdiği zemin kattaki her şeyi görmeye başlarsınız.
2.si; kalp kulağınızın açılmasıdır. Allah’ın her gösterdiği şeyi nefsinizin kalbine söylemesi. Nefsinizin kalbindeki kulağın Allah’ın söylediklerini duyması, Allah’ın her gösterdiği şeyin Allah tarafından izah edilmesi. Böylece bir güzellik yaşanıyor nefsin kalbinde. Ulûl’elbab makamının çok kısa sureli olmasının sebebi, nefsimizin kalbindeki afetlerin yalnız %9’unun kalması, öbür taraftan da nefsimizin kalbine karanlıkların girmesi ihtimalinin sıfırlanması. Daimî zikrin sahibi olduğunuz için Allah’tan gelen nurlar devamlı geliyor, mührün üzerine devamlı baskı yapıyor, zülmanî kapıyı kapatmış olan mühür oradan asla ayrılamıyor. Zikir kesilse mühür de oradan ayrılacak. Zikir hiç kesilmediği için mühür devamlı zülmanî kapıyı kapatıyor. Zülmanî kapının açılması mümkün değil. Nefsinizin kalbine yeniden karanlıkların dolması mümkün değil. Ve devamlı zikir, nefsimizin kalbindeki %9 karanlıkları çok kısa bir zamanda yok ediyor. %100 nefsimizin kalbi Allah’ın nurlarından oluşuyor. İşte bu, nefsimizin kalbindeki hâlis olmanın standardına ulaşmaktır. Bütün afetler yok olmuştur, yerlerini ruhumuzun hasletlerine terk etmişlerdir. Ruhumuzun hasletleri faziletler adıyla gelmiş, nefsimizin kalbine tamamen yerleşmiştir. Nefsimizin kalbi fazilet adlı bir sistemle ruhumuzun taleplerinin aynını talep etmeye başlamıştır. 2 sistem de birbirinin aynıdır; fakat Allah’tan gelen nurlarla nefsimizin hasletleri bize tesir edeceği için o nurların adı hasletler değildir, faziletlerdir. Ve böylece amilüssalihat işleminin nefsin kalbindeki temizlik noktası ihlâs makamında, hâlis olma makamında son bulur. Artık nefsimizin kalbi hâlis olmuştur. Ama iç dünyamız tamamen temizlenmiştir; pir-ü pak olmuştur. Pür nur olmuştur; Yunus’un tabiriyle.
Bunun üzerine Allahû Tealâ bizi, 7 katın 7 tane âlemini göstererek mükâfatlandırmaya devam eder. 7 katın 7 tane âleminden sonra, 7. katta 7 tane âlem daha görürüz. Bu, 7. kattaki 7. âlem sona erdiği zaman en son Sidretül Münteha’ya ulaşırız. Onu aşacak duruma geldiğimizde Allahû Tealâ Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Ve Allah’ın söylediği kelimeleri tek tek tekrar ederek Tövbe-i Nasuh’umuzu tamamlarız. Tamamlarsak ne olur? Tamamlarsak salâh makamının sahibi oluruz. Anlamı, ıslah müessesi tamamlanmıştır. Başımızın üzerinde de bir nur olmuştur; salâh nuru. İşte bu nur, bütün salihlerin yani ıslahı tamamlanmış olan kişilerin başlarının üzerinde vardır. Allahû Tealâ’nın salâh müessesesi kendisini bu noktada gösterir. Amilüssalihatın tamamladığı bir seyirdir, bir fenomen. Böyle bir fenomenin sonunda kişinin iç dünyası tamamen aydınlanır. Hem dışında da nereye gitse onunla beraber yürüyen, onun nuru vardır. İşte Allahû Tealâ’nın İndi’nde Allah’ın dostlarının ulaştığı o makam, burası.
Söz konusu olan amilüssalihat, nefsin ıslahını ifade eder. Amilüssalihata başladığımız nokta; mürşidimize ulaştığımız, kalbimize îmân yazıldığı için mü’min olduğumuz nokta. Bu noktada cennetin kapılarının açıldığını söylüyor, Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesi.
40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar ki amilüssalihatta bulunurlar; nefslerini ıslah edici amellerde bulunurlar. İşte onlar mü’minlerdir. Kadın olsun, erkek olsun bütün mü’minleri Allah, cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”
İşte amilüssalihat müessesesi budur. İnsanlar namaz kılarlar, amilüssalihat yaptık zannederler. İnsanlar oruç tutarlar, amilüssalihat yaptık derler. İnsanlar çok şeyler yaparlar ve amilüssalihat yaptık zannederler. Hâlbuki sadece nefsin kalbinde söylediğimiz tarzda bir temizlenmeyi, aklanmayı, faziletlerin yerleşmesini temin eden sistemi gerçekleştirdikleri zaman, ancak o zaman amilüssalihat yaparlar. Nefsi ıslah edici amellerde ancak o zaman bulunurlar.
Böyle bir dizaynda amilüssalihatın ne olduğunu sizlere anlatmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Eğer Rabbimiz bunları bize öğretmeseydi, biz de sizlere öğretemezdik. Hamd ederiz, şükrederiz Yüce Rabbimize ki kavramlardan bir tanesini daha açıklamak imkânını bizlere bahşetti. Hepinizin cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlarız.
Son sözümüz odur ki ne zaman bir insan ihlâs ve salâh makamlarına ulaşırsa, nefsindeki afetler tamamen gittiği için iç dünyasındaki kavga da biter, dış dünyasındaki kavga da biter, Allah ile olan ilişkilerinde ona sadece mutluluk verici bir hüviyet kazandırır. Bu kişi, iç âleminde mutludur; kesintisiz bir mutluluk. Dış âleminde mutludur; kesintisiz bir mutluluk. Allah ile olan ilişkilerinde mutludur; kesintisiz bir mutluluk. Kişi zülcenahayn olmuştur. Amilüssalihat, kişiyi salâh noktasına getirmiştir. Salâh müessesesi tamamlanmıştır.
Hepinizin amilüssalihat yoluyla ıslahını tamamlayarak salâh makamının sahibi olmanızı, cennet ve dünya saadetini kazanmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



