}
Doğrular ve Yanlışlar 08.10.1999
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100231

 

SOHBETİN ADI: DOĞRULAR ve YANLIŞLAR
TARİH: 08.10.1999

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bizleri  bir defa daha Allah’ın zikir sohbetinde bir araya getirdi. Allahû Tealâ'nın indinde insanlar en kıymetli mahlûklar.  Her şey insan için yaratılmış. Ve Allahû Tealâ, bütün yarattığı insanların kurtuluşa ulaşmasını istiyor; hem cennet saadetine hem de dünya saadetine. Kur'ân-ı Kerim’ini ve bütün mukaddes kitaplarını buna göre dizayn etmiş. Sadece insanların mutluluğunu istiyor.

İşte bu mutluluk müessesesi, şeytanın en çok sinir olduğu müessese ve bütün gücüyle insanları mutsuzluğu itmek konusunda gayretlerini gösteriyor. Ve ne yazık ki insanların çoğunu tuzağına düşürmüş olacak. Gelmiş geçmiş zaman parçalarının hepsinde cehenneme gidecek insanların sayısı, cennete gidecek insanlardan çok çok ötede. Burada dikkat edilmesi lâzım gelen bir husus var sevgili izleyenler ve dinleyenler. İblis nasıl oluyor da insanları böylesine açık bir şekilde aldatabiliyor? Allahû Tealâ, kör kör parmağım gözüne der gibi o kadar net ve açık  ifadelerde bulunuyor ki, kurutuluşu o kadar hafif bir sebebe dayıyor ki (sadece Allah’a ulaşmayı dilemek gibi)  buna rağmen insanların çoğu, Allah’ın hakikatlerine hiç kulak asamadan şeytanın söylediklerini dinliyorlar.

Bu bir tuzak, korkunç bir tuzak ve çok başarılı da uygulanmış sevgili izleyenler ve dinleyenler. İnsanların tabiaten yozlaşmaya müsait yaratılmaları, şeytanın bu istikamette  başarı kazanmasının temelinde var. Birçok insan, şeytanın sözlerini kendi düşünceleri zannediyor. İç dünyalarında daima bir çarpışma var bütün insanların. Bu da eşyanın tabiatına son derece uygun. Şeytan daima bizi Allah’ın emrettiği şeyleri yapmamaya davet eder. İçimizdeki sese benzer bir ifade kullanır. Allah, neyi yasak etmişse onları da mutlaka yapmamızı ister, bunu sağlamaya çalışır. Her ikisi de bir vakıa olarak çıkıyor karşımıza ama sonuçlara baktığımız zaman bir de bakıyoruz ki insanlar, iblisin sesini kendi düşünce platformunda oluşan meyveler zannetmişler ve inanmışlar ona.

Düşünebiliyor musunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir insanın kurtulabilmesi sadece bir tek dileğe dayalı; Allah’a ulaşmayı dilemek. Hepsi bu kadar. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişinin kurtulmaması mümkün değildir; mutlaka Allah’ın cennetine girer. Bırakınız bu kişinin ahlâk sahibi olmasını, bırakınız bu kişinin mürşidine ulaşmasını, bırakınız bu kişinin ruhunu Allah'a ulaştırmasını ama bir insan Allah’a ulaşmayı diledi; dilediği an Allahû Tealâ, onun kalbindeki bu Allah'a ulaşma dileğini görür, işitir ve bilir. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, biliyor musunuz ki  bu yeterlidir, o kişinin kurtulması için. Bu kişi ertesi gün öldü sıfır ibadetle, hiç ibadet edemeden öldü. Onun gideceği yer, Allah’ın cennetidir.  Böylesine kolay, böylesine erişilebilir bir sebebe dayalı olarak Allahû Tealâ, bütün insanları kurtuluşa davet ediyor, bütün mukaddes kitaplarında ve değişmeyen tek kitap olan  Kur'ân-ı Kerim’de. Ve insanlar ellerinin tersiyle Allah’ın söylediğini itiyorlar sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın söylediklerine değil, şeytanın söylediklerine tâbî oluyorlar. Böyle bir dizaynı bütün insanlar için geçerli kılmak söz konusu.

Öyleyse işte bunu nasıl yapabiliriz, bunca yıldır üzülmemiz, bunca yıldır gayret etmemiz hep aynı sebebe yönelik; insanlara onların kurtuluşunu temin etmek. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, ne kadar çok düşmanımız oldu bu yola girdik gireli. Arkasında ne var? Sadece şeytan, sadece iblis.

Bütün insanların mutsuzluğa gitmesini, mutsuz olmasını, cehenneme ulaşmasını isteyen iblis, başka insanları bu istikamette inandırabilmek için sevgili izleyenler ve dinleyenler, gene insanları kullanıyor. Allah’ın dîninden haberdar olmayan ama profesör titrini elde etmiş, doçent titrini elde etmiş dîn adamlarını vasıta olarak kullanıyor.

Sevgili dinleyenler ve izleyenler, sadece bizim zamanımıza ait bir plan değil bu, insanlık tarihi kadar eski. Âdem (A.S)’ın öğretisine karşı şeytanın davranışı, onların hepsini unutturabilmekti. Âdem (A.S) hayatta olduğu sürece de onun birçok oğlunu, kızını yoldan çıkarmayı iblis başarabilmişti. O, hayattayken bile.

Son peygamber olan Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), bu açıklamaları insanlara getirdiği halde zaman içerisinde onun söyledikleri de unutuluyor. Kur’ân hükümleri unutulduğu gibi,  Kur’ân’daki insanları kurtuluşa ulaştıracak olan temel farzlar unutulduğu gibi.

Bu nasıl bir kandırmaca ki insanlar inanıyorlar; şeytana inanıyorlar, şeytanın dünya üzerindeki uşaklarına inanıyorlar. Onların adına “tagut” diyor  Kur'ân-ı Kerim’imiz. İnsan ve cin şeytanlar, sevgili izleyiciler ve dinleyiciler. Bu tagut denilen müessese, dünyanın her devrinde faaliyette olmuştur. Dünyanın her devrinde bu tagut, insanları Allah’ın yolundan kopararak almış, şeytanın yoluna ulaştırmıştır. Zaten Allahû Tealâ'nın yolunda olmayan bir kişi için bir izaha muhtaç tarafı yoktur bunun. O kişi, Allah’ın yolunda değilse o kişi, şeytanın yolundadır. Başka bir alternatif yok zaten.

Bir insan iki konumda olabilir; ya Allah’ın yolundadır veya olmaz. Olmadığı için de olay son derece açık; akil ve baliğ olan bir insan, aklı başında buluğa ermiş herkes ya Allah’a ulaşmayı dileyecektir. Bu, Allah’ın yolunda olmanın başlangıç noktasıdır. Bundan evvel hiç kimse Allah’ın yolunda değildir. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe Allah’ın yolunda değildir. Bu dilek, kişinin ruhunu ölmeden evvel mutlaka ulaştırır.  Bu dilek o kişiyi mutlaka mürşidine ulaştırır; eğer Allahû Tealâ,  o kişiye bunun için yeterli hayatı bağışlamışsa, kişinin talebinde yaşamak varsa. Ama ya yaşamak yoksa o zaman bu insan, yaşamın dizaynı içerisinde kendi standartlarını yaşamaya mahkûmdur. Öyleyse o kişi mahkûmdur ama eğer Allah’a ulaşmayı dilemişse, hayatı devam etmemişse  o mahkûmiyet onu cennete götürecek bir mahkûmiyettir. Ama Allah’ın bu en basit hakikatini gözlerden saklamak için çalışan yüzbinlerce dîn adamı bugün ülkemizde faaliyet gösteriyorlar. Neden faaliyet gösteriyorlar? Büyük kısmı bunu bilmeden yapıyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Büyük kısmı, bilmeden şeytanın ekmeğine yağ sürüyor.  Böyle olmasının arkasında 14 asırdır bir birikim oluşturan emani bilgiler yani Kur'ân'da emaniyye olarak geçen insanların yazdığı kitaplar mevcut. İşte bu kitaplar, Allah’ın dînini insanlardan saklayan, insanların ona ulaşmasına mâni olan kitaplar. Bu kitaplar, insanları bir hedefe götürüyor. Bu hedef sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir muhteva kazanıyor, şeytanî bir muhteva. İblis öyle bir muhteşem plan yapmış ki, öyle alçakça bir plan yapmış ki bütün insanları cehenneme götürmek için kesin bir uğraşının içinde.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse bu, iblisin kaybettiği bir insandır. Onlarla uğraşmaya başlar. Asla bundan vazgeçmez. Devamlı uğraşmasının sonunda birçok noktada da başarıları olur, çünkü yola girdikten sonra da fıska düşen birçok insanın mevcudiyetini biliyoruz. Bir insan, Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel  zaten fısktadır. Allah'a ulaşması, Allah’a ulaşmayı dilemesi; mürşidine ulaştığı an kalbine îmân yazılacağı için onu fısktan kurtaracak, mü’min seviyesine ulaştıracaktır.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler,  Allah’ın indinde bütün insanlar için söz konusu olan şey, şeytanın telkinlerine sırt çevirebilmek. Ama bu, ilmi gerektirir. En basit Kur'ân bilgilerinin bilinmesini gerektirir ve kaç on seneden beri biz bunları anlatırız da insanlar hep ellerinin tersiyle Allah’ın kurtuluş reçetesini iterler.

Hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemeden cennete ulaşamaz. Dilemeyenlerin hepsinin gideceği yer, sadece cehennemdir ve gözümüzün önünde milyonlarca insan, akın akın cehenneme doğru gidiyorlar. Bir cadı kazanı kaynıyor. İnsanlar, Allah’ın söylediklerini dinlemiyorlar, şeytanın söylediklerini dinliyorlar. Şeytanın, dîn adamları eliyle ve dîn adamları ağzıyla söylediklerini dinliyorlar.  Ve bu insanlar, ne Allah’a ulaşmayı dilemekten ne mürşide ulaşmaktan ne ruhun Allah’a ölmeden evvel ulaştırılıp teslim edilmesinden ne fizik vücudun Allah'a teslim edilmesinden ne nefsin Allah'a teslim edilmesinden hiç bahsetmiyorlar. Böyle olunca da ilmi onlardan alan insanlardan hiç birinin kurtulması mümkün değildir.

Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, düşünebiliyor musunuz meselenin vahametini? Allah’ın bu hakikatlerini bilen bir Allah’ın dostu olarak gözümüzün önünde sizlerden milyonlarca insan cehenneme doğru sürükleniyor ve biz buna seyirci olarak bakmak ve büyük katliama, bu büyük cinayetler serisine katlanmak durumundayız. Hiç kimse yapmak istediği şeyin dışında bir şeye zorlanamaz. Allahû Tealâ, bu istikamette biz de dâhiliz, kimseye yetki vermemiş. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e bile diyor ki:

28/KASAS 56: İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).

Muhakkak ki sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin (onun ruhunu Allah’a ulaştıramazsın). Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, muhtedileri (hidayete erenleri) daha iyi bilir.


“Sen en sevdiğini bile hidayete erdiremezsin.”

Sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Peygamber Efendimiz (S.A.V), bütün sahâbeyi hidayete erdirmiş olan  o. Allah’ın son peygamberi bu hitaba muhatap. Neden acaba? Allahû Tealâ, Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde bütün sahâbebin hidayete erdiğini söylüyor.

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde hepsinin cennete gireceğini söylüyor.

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


A’râf Suresinin 157. âyet-i kerimesinde hepsinin hidayete ermiş olmaları dolayısıyla cennete gireceği ifade edilmiş.

7/A'RÂF 157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu, ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. Onlara ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını (günahlarını sevaba çevirip, günahlarının ağırlığını) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri, (ruhu vücuda bağlayan bağ ve fetih kapısının üzerindeki 7 baklalı altın zincir) kaldırır. Artık onlar, O’na îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha (kurtuluşa, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna) erenlerdir.


Öyleyse onların hepsini, kitle halinde  Allah’ın cennetine ulaştırmayı başaran Peygamber Efendimiz (S.A.V), nasıl oluyor da Allahû Tealâ'nın bu tarz muhatabına maruz kalıyor? İşte bizim hazretlerin, bugünkü dîn kültürünün şeytanî temsilcilerinin bilemedikleri, kabul edemedikleri şey bundan kaynaklanıyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), amcasını seviyordu, çok seviyordu ama onu kurtaramadı, hidayete erdiremedi. Çünkü o, amcası Allah’a ulaşmayı dilemiyordu ve Allah’ım kanunu var; Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimsenin kurtulması mümkün değildir. İşte iki âyet-i kerime bunu kesinleştirmiş, kanun haline getirmiş. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde şöyle söylüyor:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlar Bize ulaşmayı, ruhlarını ölmeden evvel Bize mülâki kılmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatı ile mutmain olurlar. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Sonra da diyor ki: “Onların gideceği yer ateştir. İktisap ettikleri, kazandıkları dereceler itibarıyla.”

Bu, Allah’ın kanunu. Yalnız iki nevi insan var: Allah’a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Bu âyet, Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri Kur'ân-ı Kerim tabiriyle cehennemle müjdeliyor. Aslında cehennemle tehdit ediyor, korkutuyor. Ama burada hep her açıdan Allahû Tealâ, haber verme istikametinde müjde kelimesini kullanmış. O insanlar, Allahû Tealâ'nın o cehenneminde kavrulmayı bunun farkına bile varmadan kabul etmiş oluyorlar; sırf dîn adamları, onları Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek diye bir kavramdan bahsetmedikleri için.

Sevgili dinleyenler ve izleyenler, öyle korkunç bir hata bunların bu tarzda düşünmesine sebebiyet vermiş ki ancak Kur'ân tefsirlerinde çok iyi incelemelerinden sonra ortaya çıkıyor. Bizim zamanımızda dîn adamaları zannediyorlar ki ruh, insana hayat verir. Bizim zamanımızın dîn adamaları zannediyorlar ki bu ruh alındığı zaman ölürüz.  Bizim zamanımızın dîn adamları zannediyorlar ki bir insanın ruhu ölmeden evvel asla Allah’a ulaşmaz; çünkü insanlar kendilerine hayat veren ruh alındığı için ölürler. Bu kadar büyük bir yanlışa bütün insanlık gözlerimizin önünde kurban gidiyor.  Zaten başka dînlerin sahipleri kitapları değiştirildiği için çok büyük bir kısmı zaten kurtulamazlar. Geriye hiçbir harfi değiştirilememiş olan bir Kur'ân-ı Kerim ve ona tâbî insanlar kalıyor.

Kur'ân-ı Kerim’de bütün hakikatler var olduğu halde, o hakikatlerin insanlara ulaştırılmasına iblis dâhiyane bir şekilde engel oluyor, dîn adamlarını kullanarak. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin cehenneme gireceği kesin. Ama Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin de cennete gireceği kesin.

Bir bardak suya iki kişinin bakış açısı. Birisi diyor ki (çöldeler bunlar): “Hamdolsun, hâlâ yarım bardak suyumuz var.” Öteki de diyor ki: “Eyvah bittik, mahvolduk,  sadece yarım bardak suyumuz kaldı.” Aynı bardağa bakıp iki ayrı kişi konuşuyor.  Bir sonuçtan bahsetmek işitiyorum size; bu kadar açık ve kesin bir çizgi var; cenneti, cehennemden ayıran son derece basit bir çizgi, Allah’a ulaşmayı dilemekle dilememek arasında, insanı mutlaka sonuca götüren bir hedef tayini. Ve bunca dîn adamının hiç birisinin bundan haberi bile yok.

İslâm’ın beş tane şartı bir hadîsteki ifade olarak bunlara hayati bir unsur olmuş, sadece onu biliyor ve söylüyorlar. İslâm’ın beş tane şartı vardır; kim onları yaparsa mutlaka kurtulur. Ama İslâm’ın o beş şartı arasında Allah’a ulaşmayı dilemek yok sevgili izleyenler. Peygamber Efendimiz (S.A.V)  bu sebepten: “Sen en sevdiğini bile hidayete erdiremezsin” ifadesine muhatap oluyor, neden? Çünkü hidayete ermemişse kişi, hidayete ermeyi istemiyorsa, Allah'a ulaşmayı istemiyorsa onu hidayete erdirmek hiçbir zaman mümkün değildir.

Bu konu ve bütün kurtuluş konuları, kişisel iradeye, cüz’î iradeye bağlanmıştır Allahû Tealâ tarafından. Kişisel irade dokunulmazdır. Allahû Tealâ, kimsenin iradesine müdahale etmez. Kişi kendisini cehennemin en dibine götürecek olan faaliyetlerde de bulunabilir, kişi kendisini cennetin en üst seviyesine götürecek olan seçimleri de yapabilir. Kendi dilediği istikametinde hareket etmek yetkisi ona verilmiştir. Tabiatıyla cezası veya mükâfatı onun davranışlarına bağlıdır.

Öyleyse meselemize yakın bir objektifle baktığımız zaman, odak noktasında Allah’ın unutulmuş olan farzlarını görüyoruz. Şeytan mı? O, bütün insanlara bunları unutturmayı başarmış. Korkunç bir zekâ, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu zekâ şunu düşünüyor; insanlar ibadet etmelidir bir, insanlar bu ibadetlerinin kendilerini kurtaracağını zannetmelidir iki; ama hiç birisi bizim önereceğimiz, bizim yapılmasına müsaade edeceğimiz  o ibadetleri yaptığı halde kurtulamamalı.

Ne yapmış iblis? Kurutuluşa ulaştıran ibadet hangisi sevgili izleyenler ve dinleyenler? İşte  farzlar arasında bile mevcut olmayan zikir, mürşide ulaşmak. Hiç kimse zikir yapmaksızın nefsini tezkiye edemez Allah’a verdiği nefsinin tezkiyesi konusundaki yeminini gerçekleştiremez. Hiç kimse nefsini tezkiye etmedikçe 7 kademede (Emmare, Levvame, Mulhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye) ruhunu 7 kat yükseltip Allah’a ulaştıramaz.  Ruhunun Allah’a ezelde verdiği misakı gerçekleştiremez.  Hiç kimse nefsini tezkiye etmedikçe, ruhunu Allah'a ulaştırmadıkça, fizik vücudunu şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul edemez. Allah’a ezelde verdiği ahdini gerçekleştiremez. Bunların hepsi zikir adı verilen bir ibadetle ve mutlaka mürşide ulaşmakla kesin olarak bağımlı.

İblis, namazı bırakmış, orucu bırakmış, zekâtı bırakmış, haccı bırakmış. İnsanları da mürşidine ulaşmaktan men etmek istikametinde kendi kendine, “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullâh” dedirtmeye götürmüş; kelime-i şahadeti beş tane şartın içinde onlara söyleyerek.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, sonuç mu? Sonuç, cehennem. Öyleyse ne kadar kurnaz, bizi tuzağa düşürdüğünü düşünün. “Namaz kılınsın.” diyor iblis. “Oruç tutulsun.” diyor. “Zekât verilsin.” diyor. “Hacca gidilsin.” diyor. İnsanlar kendi kendilerine, “lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullâh” da desinler. Ee, İslâm’ın beş tane şartını yaptıklarına göre de hepsi kendisinin cennete gideceğini düşünsünler, ama hiç kimse kurtulamazsın.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, başarmış mı? Şu ibret verici tabloya dikkatle bakın! Bu ibret verici tabloda görüntü son derece açık ve kesin. İnsanlar, Allah’ın yolundan saptırılıyor. Kimler tarafından? Taguta tâbî olanlar tarafından. Ve o, yolda olmayanlar yani Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, hiçbir şekilde kurtuluşa ulaşmaları mümkün olmayan insanlar.

Giderek azalan bir seyir takip ederek insanlar, evvelâ Allah’a ulaşmayı dileyenler olarak sahneye çıkıyor, ağacın gövdesi. Sonra Allah’a ulaşmayı dileyenlerin bir kısmı mürşidlerine ulaşamadan evvel ölüyorlar. Bir kısmı belki ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dilemekten vazgeçiyor; o zaman kurtuluşları söz konusu değil.

Öyleyse her zaman mürşidlerine Allah’a ulaşmayı dileyerek ulaşanların sayısı, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin sayısından azdır. Burada ağacın en büyük kolu oluşuyor. Sayı giderek azalıyor bir piramit gibi. Sonra da mürşide ulaşanlardan bir kısmı aslında hidayete ermek üzere yola çıkmadığı için zaten daha başlangıçta mürşidine ulaşmamış durumda oluyor. Başlarının üzerinde devrin imamının ruhu oluşmuyor. Ruhlarını Allah'a ulaştıran insanlar, eğer mürşidlerine ulaşmak için sağ kalabilirlerse kalabilirler. Ruhlarını Allah'a ulaştırabilecek kadar zaman içerisinde sağ kalabilirlerse, bu hedeflere ulaşabilirler yoksa bir kısmı bu hedefe ulaşmadan yolda ölüyorlar.

Bir insan mürşidine ulaşmayı diledikten sonra kalbini bozmadıkça, hedefi Allah'a ulaşmaksa  o kişi Allah’a ulaşamasa da kurtulur. Bir kişi Allah’a ulaşmayı diledikten sonra mürşidine ulaşamasa da kurtulur. Ömrü vefa etmezse, Allah’a ulaşmayı dilemiş; ertesi gün ölmüş ama önemli olan olaya dikkatle bakın sevgili izleyenler ve dinleyenler, kim Allah’a ulaşmayı dilerse dilediği an Allahû Tealâ, üç işlemi birden tahakkuk ettirir:

1- O kişinin kalbindeki Allah'a ulaşma talebini görür.
2- İşitir.
3- Bilir.

Böyle olması, Allah’ın harekete geçmesi için yeterlidir. Derhal o kişinin kalbindeki ekinneti alır, yerine ihbat koyar. Derhal o kişinin kulağındaki vakrayı alır ve kişi irşad makamının söylediklerini işitmeye başlar. Allahû Tealâ, derhal o kişiyle irşad makamı arasında bulunan; bütün insanların mürşidleriyle arasında bulunan hicab-ı mesture adlı (hicab; perde demek, mesture de gizli örtülü demek) gizli perdeyi alır.

Allah, Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde Allah’a ulaşmayı dileyenlerin hepsini mutlaka mürşidlerine ulaştıracağını garanti etmiş. Şartı, o kişi yaşarsa Allahû Tealâ, ona o hayat hakkını verirse. Vermezse? Vermezse sözü var: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben, onu mutlaka Kendime ulaştırırım” birinci sözü Allahû Tealâ'nın ve Allahû Tealâ diyor ki:

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


50/KAF 29: Mâ yubeddelul kavlu ledeyye ve mâ ene bi zallâmin lil abîd(abîdi).

“Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.”


“Allah’ın katında söz değiştirilmez.” Yani? Yani Allah, mutlaka sözünü tutar. Öyleyse Allahû Tealâ, sözünü tutacaktır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, onu mutlaka Kendi Zat’ına ulaştıracak. İkinci sözü; “Kimi Kendimize ulaştırırsak, onu mutlaka cennetimize alırız.”

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu hayatla kaim olan bir olay. Eğer yaşama hakkınız varsa, Allahû Tealâ size bunları gerçekleştirecek kadar ömür biçmişse, bunları siz diledikçe mutlaka gerçekleştirirsiniz. Sizin iradenize Allahû Tealâ'nın vermiş olduğu değer bu. Bu değeri biçmiş.

Siz, kutsal bir iradeye sahipsiniz.  Bütün iradeler, Allah’ın katında mukaddestir, dokunulmazdır. Hiç kimsenin iradesine Allahû Tealâ, müdahale etmez. Salâh makamının 4. kademesinden sonrası köleliktir; ancak serbest iradenin Allah’a köle olması kararından sonra gerçekleşir. Allah, onun iradesini evvela bağlar, sonra da kaldırır; ref eder. Allah, istediği için değil, kul Allahû Tealâ'ya müracaat etmiştir. Öyle bir gün gelir ki sevgili izleyenler ve dinleyenler, hepinizin o günlere ulaşmasını ne kadar can-ı gönülden istediğimi bir bilseniz. Öyle bir gün gelir ki yaptıklarınızın, gece gündüz ibadetlerinizin hiç olduğunu anlarsanız. Allah’ın size öylesine büyük ihsanları, ni’metleri olmuştur ki sizin yaptıklarınız, onlar karşısında bir karıncayla dünyanın karşılaştırılması gibidir. O zaman, “Kul olmak yetmez.” dersiniz, “Ben Sana köle olmak istiyorum.” Ne diyecektir biliyor musunuz size?  “Seni, Ben yarattım. Seni neye muktedir kıldığımı en iyi Ben bilirim. Yapabildiğinden daha fazlasını ne senden ne de başkasından istemeyiz.” Ama buna rağmen siz gene de öyle bir güzelliğin içinde yaşarsınız ki mutlaka köle olmayı dilerseniz. O zaman kulluğu aşacaksınız. O zaman iradeniz, O’nun tarafından bağlanacak, o zaman iradeniz O’nun tarafından ref edilecek, kaldırılacak. İradeniz, aklınız O’na bağlanacak.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, O’na köle olmak, kurtuluşun en üst seviyesidir. Ama son derece basit olarak, sadece Allah’a ulaşmayı dileyen bütün insanların kurtuluşunun kesin olduğunu söylemek istiyorum. Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bizleri, gördüğünüz gibi sizlerle birlikte kıldı; bütün güzellikleri sizlere aktarabilmek için. Sevgili dinleyenlerim ve izleyenlerim, Allah’ın bütün güzellikleri, bütün kullarına ihsan edilmiştir. İşte tagutun bütün gayreti yani insan ve cin şeytanların bütün gayreti, insanları bu büyük mutluluğun içinde yaşatmamaktır.  Onların da çoğu, bunu niçin yaptıklarını bile bilmezler. Şeytanın elinde bir oyuncak olduklarını ve neden mutsuz olduklarını bilmezler, ama öbür taraftan mutsuz olduğunu hisseden insanın, mutlu olmak için bir çözüm araması da  onların standartlarında hedefe varamaz. Çünkü ilişkileri şeytanladır. Şeytan, onları Allah’ın temel hedeflerinden saptırmış, kendi yoluna almıştır.

Öyleyse her devirde, Allah’ın yolunda olanlarla Allah’ın yolunda olmayanlar arasında her zaman büyük farklar yaşanmıştır ve yaşanacaktır.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, kim Allah’ın yolundadır, kim değildir; bunu öğrenmek istiyorsanız Kur'ân-ı Kerim’e bakacaksınız bir, bir de sahâbenin ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatına bakacaksınız. İşte insanlar var, televizyonları parsellemişler. Hepsi de bir şeyler söylerler. Üstelik de bizleri kötülemeye çalışırlar ama onların söylediklerine ve bizim söylediklerimize dikkat edin. Acaba Allahû Tealâ ne diyor, biz ne diyoruz? Acaba Allahû Tealâ ne diyor, onlar ne diyorlar? İşte farklılıkları burada hemen yakalamaya başlarsınız.

Allahû Tealâ diyor ki: “Hepiniz Bana ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz. Eğer dilemezseniz, salt böyle bir dileğin sahibi olmadığınız için gideceğiniz yer cehennemdir. Eğer dilerseniz, o zaman da mutlaka Benim cennetime girersiniz.” diyor. Peki biz ne diyoruz?  Diyoruz ki; mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz. Dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir, dilerseniz mutlaka Allah’ın cennetine girersiniz.

Bundan 14 asır evvele baktığımız zaman ne görüyoruz? Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler. Şimdi bunların üzerine son sözü söylüyoruz, onlar ne diyor? Hayatları boyunca hiçbir zaman böyle bir şey söylemediler.  Kur'ân hakikatinin bu standartlarda olduğundan ne yazık ki zaten birçoğu haberdar değil. Haberdar olanlar da bunu saklamakla meşguller.

Öyleyse neden saklıyorlar sevgili izleyenler ve dinleyenler? Çünkü Kur'ân'dan değil insanların yazdığı kitaplardan dîn öğrendiler ve bunu yıllardan beri sizlere hep anlattılar, anlattılar, anlattılar. Kur'ân'daki İslâm dînini değil, o emaniyye kitapların yazdığı dîni ve oradaki kitapların arasında da Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir konu mevcut değil. Burada bitmiyor, bu birinci safha sevgili  dinleyenler ve izleyenler. İkinci safhada mürşide ulaşma mecburiyeti var. Mutlaka mürşidinize ulaşmak mecburiyetindesiniz. Allahû Tealâ, bunu farz kılmış. Biz ne diyoruz? Mutlaka mürşide ulaşmak mecburiyetindeyiz, mecburiyetindesiniz, diyoruz. 14 asır evvel onlar ne yapmışlar?  Kur'ân-ı Kerim’e bakıyoruz, kesin ispatınız görüyoruz; hepsi kâinattaki en büyük mürşide ulaşmışlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V).

Sonra ne olmuş sevgili izleyenler ve dinleyenler? 14 asır sonra bugüne gelinmiş. Şu televizyonları parselleyenler size ne söylüyorlar? “Mürşide ulaşmak mı? Zinhar böyle bir olay geçerli değildir. Sakın ha, siz İslâm’ın beş tane şartını yerine getirin, mutlaka doğru posta cennete gidersiniz. Öyle mürşide ulaşmak falan diye bir şey söz konusu değil.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, sizlere masal anlatmıyoruz. Kur'ân'ın, insanları kurtuluşa ulaştıracak temel faktörlerinden bahsediyoruz. Bir insan mürşidine ulaşamazsa;

1- Dalâlettedir.
2- Küfürdedir.

Kur'ân böyle söylüyor. Öyleyse sizler tarafsız şahitler olarak, kimler ne söylüyor ona bakmak mecburiyetindesiniz. Kim Kur'ân'ın söylediğini söylüyor, onu bilmek mecburiyetindesiniz.  Kim Kur'ân'ın emirlerinin yerine getirilmemesini istiyor, onu bilmek mecburiyetindesiniz.  

Kitapların bu hakikatleri yazmaması önemli değil sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, önemli olan Kur'ân'ın yazması. Kur'ân'ın farz kılması ve 14 asır evvel bütün sahâbenin bu farzları yerine getirmesi ve sonuç;  bugün bu farzların bütünüyle ortadan kaldırılmış olması. Deveyi havutuyla beraber çalmışlar ve insanları  Allah’ın yolunda hedefe ilerlemekten men etmişler. Ve bunları başka bir kaynaktan duyamadığınız için onların elinde çok güçlü bir faktör var: “Bu kadar âlim bizim söylediğimizi söylüyor,  o da tam tersini söylüyor. Ona mı inanacaksınız bize mi?” diyorlar.

Sevgili izleyenler, sizler burada bir sual sormalısınız. Konu; size mi yoksa ona mı inanmak konusu değil, konu Kur'ân'a mı yoksa Kur'ân'ın dışında  bir şeyler söyleyenlere mi inanmak konusu. Bunun bir fonksiyonu var. Bu fonksiyonun da ulaştığı sonuç, bu sonuç cehennem. Eğer Kur'ân'ın temel farzlarını, unutulmuş farzlarını tatbik etmezseniz gideceğiniz yer cehennemdir sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Öyleyse bunu mutlaka öğrenmek mecburiyetindesiniz. Kur'ân ne söylüyor? Elinizde kâinattaki en sağlam örnek var; sahâbe ve kâinattaki en sağlam kitap var,  Kur'ân-ı Kerim.  Onlar ne söylüyorsa,  Kur'ân-ı Kerim tam onların tersini söylüyor sevgili izleyenler ve dinleyenler,  hiç dikkat etmiyor musunuz, mürşidinize ulaşamadığınız takdirde 10 âyet-i kerime: “Dalâlette kalacaksınız.” diyor.

7 gurup âyet-i kerime, dalâlette kalanların gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor.  Ve bir sürü âyet-i kerime, mürşidine ulaşamayan kişinin 3 ayrı cepheden küfürde kalacağını söylüyor. Kalbine îmân yazılmadığı için, ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkmadığı için, nefs tezkiyesine başlayamadığı için o kişinin kâfir olduğunu söylüyor Kur'ân-ı Kerim.

Ve insanlar çıkıp size diyorlar ki: “Mürşid mi? Mürşid falan yoktur.  Kur'ân-ı Kerim, mürşiddir.”

İşte gerçekten bir mürşid olan Kur'ân-ı Kerim, eğer mürşidse nasıl bir mürşidlik yapabilir? Emirlerine itaat ettiğimiz zaman.  Kur'ân-ı Kerim veriyor bu emirleri. Onlar bu emirlere itaat etmedikleri gibi sizleri de o emirlere itaat etmekten men etmeye çalışıyorlar.

Öyleyse bir vakıayla karşı karşıyasınız.  Bir tarafta Allah’ın farzları; 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe tarafından gerçekleştirilmiş farzları. İşte bunlardan bir tanesi de mürşide tâbî olmak. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Cebrail (A.S)’a tâbî oldu. Bütün sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldu. O rahmetli oldu, Hz. Ebûbekir’e tâbî oldu. O rahmetli oldu, Sırasıyla Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz Ali’ye tâbî oldular.

Birçok insan diyebilir ki: “Onlar halifeydi, zaten tâbî olunacaktı.” Çok güzel ama ondan sonra da tâbiinin hepsi sahâbeye tâbî oldular. Öyleyse sahâbe hem tâbî olanlar; Kur'ân'daki tâbiiyet emrini (mürşide tâbiiyet emrini) yerine getirenler hem de tâbî kılanlar, hidayete erdirenler, hidayet müessesesinin sahipleri. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi, son derece açık olarak söylüyor:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikun evvelin var ya onlardan bir kısmı ensardandı, bir kısmı sahâbeden, bir kısmı muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.”

Öyleyse ister ensar olsun (Medine’deki yardımcılar), ister muhacirîn olsun (Mekke’den Medine’ye göç edenler), hepsine tâbî olunmuş sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bunu size hadîs kitaplarından söylemiyoruz, Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinden bahsediyoruz, Kur'ân âyeti, tartışma dışı. İnsanlar o kitaplardan öğrendikleri eksik bilgilerle mürşide tâbiiyet diye bir şey yoktur diyebiliyorlar ama Kur'ân-ı Kerim, mürşide ulaşmanın farz olduğunu, ulaşamayanın iki sebepten mutlaka cehenneme gideceğini söylüyor; kâfir kaldıkları için ve dalâlette kaldıkları için. Söylemekle kalmıyor; bütün sahâbenin, onların söylediklerinden farklı davrandıklarını, Kur'ân hükümlerini yerine getirdiğini söylüyor. O zaman dikkatle izleyin; Kur'ân ne diyor, biz ne diyoruz, onlar ne diyor sevgili dinleyenler izleyenler? Size açık bir şekilde söylüyorum, bizim tarafımızı tutmayacaksınız. Böyle bir talebimiz asla olamaz ama hakkı müdafaa etmek mecburiyetindesiniz.

Öyleyse Allah’ın hakikati nedir, onu öğreneceksiniz. Kim doğruyu söylüyor, kim yalanı söylüyor, kim cennete olan kapının nasıl aralanacağını söylüyor Kur’ân-ı Kerim hükümleri gereğince, kim de o kapının nasıl kapanacağını söylüyor bilmek mecburiyetindesiniz.

Üçüncü safhaya geliyorum, Allahû Tealâ 11 defa ruhunuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmanızı emretmiş. Bu insanların hepsi o parselledikleri televizyondan hayatı, ruhun verdiğini söylüyorlar. Evet, aynen böyle söylüyorlar, yanlış işitmediniz. İnsana hayatı ruh verirmiş ve bu vücutta kaldığı sürece insanın yaşayabileceğini ve Azrail (A.S), ruhunuzu vücudunuzdan aldığı için öldüğünüzü söylüyorlar.

Bu safhaların hepsi,  Kur'ân-ı Kerim’e ters düşüyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın 11 defa farz kıldığı bir şeyi, “Hayır, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması diye bir şeyi yoktur.”  diyorlar,  Kur'ân-ı Kerim’de 11 tane âyet-i kerimeyi reddediyorlar; inkâr ediyorlar. “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşması diye bir şeyi yoktur.”  diyorlar.

Onun için diyoruz ki; hayır, bizden taraf olmanızı istemeyiz. Aklımıza bile gelmez ama Allah’tan taraf olmak mecburiyetindesiniz. Bunun için de doğruyu kim söylüyor, yanlışı kim söylüyor; öğrenmek mecburiyetindesiniz.

Şimdi içinizden Hakk’a ulaşmak isteyenler, en azından hakikatin ne olduğunu bilmek isteyenler onlara bu sualleri sormalıdır. Aldığınız komik cevapları biliyoruz: “Siz onlara bakmayın, onların söylediklerini boş verin. Bu ilmi biz biliriz.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, herkes bir şeyler söyler ama herkes söylediğini ispat etmek mecburiyetinde. Biz şimdiye kadar yüzlerce defa söylediklerimiz ispat ettik, kim bilir daha kaç yüzlerce defa ispat etmeye devam edeceğiz. Ama onlar söylediğimizin tersi hiçbir şeyi bugüne kadar ispat edemediler. Ve görüyorsunuz bütün televizyonlar, radyolar onlar tarafından parsellenmiş durumda ve devamlı konuşuyorlar.

Sadece bazı noktalarda onlara sorduğunuz suallerin cevaplarını aldıktan sonra bize iletin.  Biz de size neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bir defa Kur'ân âyetleriyle ispat edelim. Onlara şimdiye kadar hiç sormadınız. İyi de onlar Kur'ân ayetleriyle bunları söylüyorlar, siz neden onların karşısına bu söylediklerini yanlış eden Kur'ân âyetleriyle çıkmıyorsunuz. Madem profesörsünüz, maden bu işin uzmanısınız demiyorsunuz onlara?

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, herkes hak ettiği standartlarda yaşar. Bir insanın Allah’ın cennetine girebilmesi veya cehenneme gitmesi, tamamen kendi iradesine bağlıdır. Bu iradî yapı içerisinde herkes hedefine yürüyecektir. Öyleyse iradî yapının dizaynına dikkat edin.

Allahû Tealâ'ya insan ruhunun ulaşması, ölmeden evvel ulaşması 11 defa üzerimize farz ve böyle bir şey yoktur demek cesaretini gösterebiliyor insanlar. İslâm’ın ne olduğunu sorduğunuz zaman, size sadece İslâm’ın beş tane şartından bahsederler ama aslında İslâm kelimesi “silm” kökünden gelir ve teslim mânâsına gelir.

Üç emanetiniz var sevgili izleyenler ve dinleyenler, hepsini Allah'a teslim etmek mecburiyetindesiniz. Bununla vazifelisiniz. Üzerinize farz. Ruhunuzu Allah'a teslim etmek mecburiyetindesiniz, 1. teslim. Fizik vücudunuzu da Allah'a teslim etmek mecburiyetindesiniz, 2. teslim. Nefsinizi Allah'a teslim etmek mecburiyetindesiniz, 3. teslim ve hepsi de farz.

İşte Allahû Tealâ, Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesinde şunu söylüyor:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“Allah, emanetleri onların sahibine teslim etmenizi emreder.” diyor.

Dikkat edin, emanetler çoğul kullanılmış. Ama “Emanetlerin sahipleri” demiyor, “Emanetlerin sahibine.” diyor. Sahibi tekil kılınmış. Bu, sizde bulunan üç emanetin de ruhunuzun da fizik vücudunuz da nefsinizin de Allah’a teslim emridir.

Bakara Suresinin 108. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 208: Yâ eyyuhâllezîne âmenûdhulû fîs silmi kâffeh(kâffeten), ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).

Ey âmenû olanlar! Hepiniz silm’e dahil olun (Allah’a teslim olun)! Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Muhakkak ki o, size apaçık düşmandır.


“Ey Allah’a ulaşmayı dileyenler, âmenû olanlar! Hepiniz silme girin.” Yani “Allah'a teslim olma yoluna girin. Allah’a sadece ruhunuzu değil, fizik vücudunuzu da nefsinizi de teslim edin.”

Zumer Suresini 54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize azap gelmeden önce ruhunuzu Allah’a döndürün ve Allah’a teslim olun: ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu.”

Bütün sahâbenin Allah'a teslim olduğunu görüyoruz. Hepsi Allah’a teslim olmuşlar. Bu kadar açık bir şekilde Allahû Tealâ'nın söylediği, Âli İmrân Suresinin 64. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin Allah'a teslim olduğu.  Diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 64: Kul yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâh(dûnillâhi), fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûn(muslimûne).

De ki: “Ey Kitab Ehli! Sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye (Tevhit sözüne) geliniz. Allah’tan başkasına kul olmayalım ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayalım ve bir kısmımız, bazılarını, Allah’tan başka Rab’ler edinmesinler.” Bundan sonra eğer dönerlerse, o zaman; “Bizim müslüman olduğumuza (teslim olduğumuza) şahit olun” deyiniz.


“Ne zaman onlarla bir muahede yaparsanız ve onlar bu muahedeye itiraz ederlerse, uymazlarsa onlara deyin ki: Biz muhakkak ki Allah'a teslim olanlarız.”

Öyleyse şu temelleri hiç unutmamız lâzım hakikate varabilmek için; birinci temel; Allah,  Kur'ân-ı Kerim’inde neyi farz kılmış; bu konu son derece açık olarak Kur'ân'da beyan edilmiştir, Allah neleri farz kılmış?

İkincisi; bu farzlara riayet etmeyen insan ne olur, nereye gideceği açıklanmıştır. Riayet etmeyenin; bu söylediğim 5 tane safhanın herhangi birisine riayet etmeyenin mutlaka cehenneme gideceği ifade ediliyor.

Üçüncü temel; eğer bir insan bunlara riayet ederse ne olur?  O zaman da gideceği yerin cennet olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.

Kur'ân'ın dördüncü temeli, sahâbeden mutlaka misal vermek. Allahû Tealâ, hangi emri vermişse, o emrin mutlaka sahâbe tarafından tasdik edildiğini ,hadîslerde söylenenlere istinaden söylemiyorum size,  Kur'ân-ı Kerim’e derz etmiş. İtiraz  götürmeyen bir standart içinde  kainattaki en sağlam kitaba derz etmiş. Bütün sahâbe Allahû Tealâ hangi emri vermişse onları tatbik etmişler. Âyetleri buradan yüzlerce defa söyledik.

İşte bu dört temel, konularımızın esasıdır. Öyleyse size nereden nasıl bir şey söylenirse söylensin, bunu onlara sormalısınız; bu, Kur'ân-ı Kerim’de farz mı? Farz değil desinler bakalım. Bunları yerine getirmeyen cehenneme gider mi? Gidemez desinler bakalım. Bunları yerine getiren Allah’ın cennetine gider mi? Gidemez desinler bakalım. Sahâbe bunları yerine getirmiş mi? Getirmemiş desinler bakalım. Yapabilecekler mi görürsünüz.

Öyleyse yapılması lâzım gelen şey son derece kolay. Bu beş ana safhada onlara mutlaka bunları, bu 4 temel esası sormalısınız. Alacağınız cevaplar mı? Görürsünüz. Bu konuyu detaylı olarak önümüzdeki devrelerde sık sık konuşacağız inşallah. Çünkü bunlar İslâm’ın, İslâm olmanın, Allah'a teslim olmanın temelidir ve zamanımızda sevgili izleyenler ve dinleyenler, hepsi yok edilmiştir.  

Kur'ân-ı Kerim’de var olmasına rağmen bir, bütün sahâbe bundan 14 asır evvel bunların hepsini uygulamasına rağmen ve son hedefe kadar ulaşmasına rağmen bugün bunların hepsi kaybolmuş; Kur'ân'ın, Kur'ân'da mevcut olmasına rağmen kaydedilmiş olan safhalarıdır.

İşte onun için yaşıyoruz, hayatımız Allahû Tealâ'nın emrinde bu can bu tende kaldıkça, bunların ispatı için varız. Bunun için yaşarız.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz. Hepinizin bu temel hakikatlerden haberdar olarak hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz. Allah, hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R