}
Bugünkü Dîn Öğretimi 19.12.1997
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100395

 

SOHBETİN ADI: BUGÜNKÜ DÎN ÖĞRETİMİ
TARİHİ: 19.12.1997

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki Mihr Televizyonu aracılığıyla Allah, bizleri bir defa daha bir araya getirdi. Mihr Televizyonu’nun bütün mensuplarına huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum, bu imkânı sağladıkları için. Allahû Tealâ’nın indinde hepinizi selâmlıyorum sevgili Denizlili kardeşlerimiz.

Allahû Tealâ muhakkak ki sizler için sadece mutluluk ister. Hepinizin mutlu olmasını, huzur içinde bir dünya hayatı yaşamasını ve kıyâmetten sonra mutlaka Allah’ın cennetine girmesini ister. Hedefi sadece budur; sizlerin mutluluğunuz. İnsanlar sahâbe gibi Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayacak olsalar, onlar için muhakkak ki her şey onların mutluluğunu sağlayacak istikamette olur. Ama insanlar İslâm’ı bilmiyorlar.

İslâm yaşanmış mı? Evet yaşanmış. Bundan 14 asır evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Peygamber Efendimizle birlikte bütün sahâbe İslâm’ı yaşamışlar. Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamışlar ve onun hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaşmışlar, Kur’ân’daki farzları tatbik ederek. Bugün mü? Kur’ân’daki farzlar unutulmuş. Allahû Tealâ’nın insanları cennet saadetine ulaştırmak için koyduğu farzlar unutulmuş, Allah’ın insanları dünya saadetine ulaştırmak için koyduğu farzlar unutulmuş. Niçin Allahû Tealâ bu farzları koymuş? En çok sevdiği varlık insan olduğu için, en çok sevdiği mahlûkunun sadece mutlu olmasını istediği için. Farz kılmış ki insanlar bunları yerine getirsinler de mutlaka cennete ulaşsınlar, mutlaka dünya saadetine de ulaşsınlar.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde insanlar için Kur’ân-ı Kerim;

*Bir saadet davetiyesidir
*Bir saadet reçetesidir.
*Bir saadet garantisidir.

Allahû Tealâ, herkese mutluluğu garanti ediyor. Yeter ki o kişiler mutlu olmayı dilesinler ve saadete ulaşmak hedefleri olsun.

Bütün insanlar için söz konusu olan şey mutluluksa, insanlar niçin mutlu olmuyorlar? Çünkü Allah’ın daha evvel indirdiği kitaplardaki mutluluk reçetesini iblis yok etmiş. Kur’ân-ı Kerim’de saadet reçetesi bütün boyutlarıyla mevcut. Ama şeytan 14 asırda bu reçeteyi tatbikattan kaldırmayı başarmış. 14 asır boyunca yavaş yavaş bunu başarmış iblis. Saadeti, bütün insanların hedef aldığı bir mutluluk olarak insanlar yaşamak istemelerine rağmen, iblis bunu devreden çıkarmayı başarmış, insanları mutsuzluğun ta içine itmiş, kendisiyle beraber cehennme gitmeye mahkûm etmiş. Nasıl yapmış bu işi? 14 asırda, Kur’ân-ı Kerim indirildiğinden bu tarafa geçen 14 asırda, iblis bunu yavaş yavaş başarmış. O gün tatbik edilen İslâm’la bugün tatbik edilen İslâm’ı karşılaştırdığınız zaman aradaki korkunç farkı kimse görmemezlik edemez.

Allahû Tealâ, neleri farz kılmış?

Allah’a ulaşmayı dilemeyi farz kılmış. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması farz ve insan bunu ancak dilerse, Allah’tan böyle bir talepte bulunursa bu geçerli ve mümkün. Allahû Tealâ o zaman insanlara yardımcı oluyor. Yok, insanlar böyle bir şeyi yapmayı düşünmüyorlar, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar, o zaman zaten onların gidecekleri yer cehennem. İşte bugün insanlar, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Ama 14 asır evvel bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş.

Sonra Allahû Tealâ, mürşide ulaşmayı farz kılmış ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşmış bütün sahâbe, kâinattaki en büyük mürşide. Sonra o rahmetli olmuş, onun yerine Hz. Ebû Bekir’e tâbî olmuşlar. O rahmetli olmuş, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye sırasıyla tâbî olmuşlar. Dikkat edin, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, bu halifeler için söylenen şey; hulefâ-i râşidîn’dir; irşad etme yetkisine sahip olan halifeler. Hulefâ-i râşidîn; irşad etme yetkisinin sahibi olan halifeler. Sonra babadan oğula geçen bir halifelik sistemiyle insanların perişan olduklarını görüyoruz. Artık Allah’ın emirleri sağlanamıyor.

İşte Allahû Tealâ, mürşide ulaşmayı, tâbî olmayı farz kılıyor Kur’ân-ı Kerim’inde. Bugünkü insanlar, değil mürşide tâbî olmak, mürşidi inkâr ediyorlar. Allahû Tealâ, mürşidleri Kendisinin vazettiğini, Kendisinin insanları mürşid kıldığını, başka insanlarla Kendi arasına, diğer insanları Kendisine ulaştırmak için koyduğunu, vazifeli kıldığını söylüyor. Bugünün dîn adamları ise onu inkâr ediyorlar. Yani tatbikattan kaldırılan bir hüküm, mürşide ulaşmak. Ulaşmazsa ne olur insanlar? Dalâlette kalırlar. Ulaşırlarsa hidayete adım atarlar ve yaşarlarsa mutlaka hidayete ererler. Yaşamazlarsa o zaman da gidecekleri yer zaten cennettir. Çünkü hidayete adım attıktan sonra ölmüşlerdir.

Öyleyse Allahû Tealâ ile ilişkilerimize baktığımız zaman 14 asır evvel yaşanan İslâm’la bugünkü İslâm’ın farklılıklarını görüyoruz.

*14 asır evvel onlar, Allah’a ulaşmayı dilediler.
*14 asır evvel onlar, mürşidlerine ulaştılar.
*14 asır evvel onlar, Allah’a ulaştılar. Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırdılar.
*14 asır evvel onlar, daimî zikrin, irşadın ve teslimin sahibi oldular.
*Ruhlarını da fizik vücutlarını da nefslerini de 3 vücutlarını da Allah’a teslim etmeyi başardılar.
*İhlâsın ve en sonunda da salâhın sahibi oldular. Hepsi sabikûndu, sabikûn-el evvelîn.

Bugün, Allah’a teslim olmak diye bir şey artık hiç kalmamış durumda. Her şeyi, Allah’ın bütün farzlarını ortadan kaldıran iblis, insan ruhunun Allah’a ulaşmasını yok etmiş, ölmeden evvel ulaşmasını. İnsan ruhu ölümden sonra Allahû Tealâ’ya ulaşır diye bir yalanı, sadece böyle olur diye insanlara yutturmayı başarmış. Her söylediği yalan. İnsanlardan yani sizlerden intikam alıyor iblis. Âdem (A.S)’ın zürriyetinden intikam alıyor. Âdem (A.S)’ın yüzünden cezalandırıldığını düşünüyor, böyle olduğunu kabul ediyor ve Âdem (A.S)’ı suçlu görüyor, sanki onun elindeymiş gibi. Ve onun bütün zürriyetine de düşman oluyor ve bugüne kadar düşmanlığıyla çok şeyler başardığını da ne yazık ki kabul etmek mecburiyetindeyiz. İşte biz, onun başardığı bütün bu yanlışlıklardan, insanları cehenneme götürecek olan korkunç sonuçlardan sizleri haberdar etmek için vazifeliyiz. Bugün artık bu söylediğimiz 4 ayrı alandaki olaylar dizisine dikkatle bakın; hiçbirisi zamanımızda tatbik edilen şeyler değil. İnsanlık kala kala, İslâm’ın 5 tane şartına kalmış; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Hepsi farz. Tamam. Ama farzlar bir defa bunlardan daha üst derecede kullanılması lâzım. Çünkü hepimiz Ahzâb Suresinin 21. âyet-i kerimesine göre sahâbe gibi farzların ötesinde sünnetleri de uygulamak mecburiyetindeyiz. Çünkü Allahû Tealâ diyor ki:

33/AHZÂB 21: Lekad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe vel yevmel âhıre ve zekerallâhe kesîrâ(kesîren).

Andolsun ki, sizin için ve Allah’a ve ahiret gününe (Allah’a ulaşma gününe) ulaşmayı dileyen ve Allah’ı çok zikredenler için, Allah’ın Resûl’ünde güzel bir örnek vardır.


“Allah’ı çok zikredenler için ve Allah’a şu dünya hayatındayken ulaşmayı dileyenler için peygamberinizde ahsen bir örnek vardır.” diyor Allahû Tealâ. Yani “Onun sünnet olarak yaptıklarını da yapmanız ahsen bir şey olur, yapsanız iyi olur.” diyor.

Öyleyse 5 vakit değil, 7 vakit namaz kılacaksınız. Çünkü onlar öyle yapıyorlardı. Bir kuşluk sünneti, bir teheccüd sünnetiyle her gün 24 saatlik bir devre içerisinde 7 vakit namaz kılıyorlardı. Sonra herkes için bir sonuç söz konusuysa onların yaptıklarına dikkat edin; Ramazan boyunca oruç tuttuktan sonra, oruçlarını her Perşembe günü devam ettirerek, kandil günleri de oruç tutarak oruçlarını, iki otuz gün daha adeta ekleyerek üç aya ulaştırıyorlardı. Sonra zekâtlarını en az iki kat veriyorlardı, zekât ve birr adı altında. Onun da ötesine geçiyorlardı. Ve daha ötesi, Allah’ın farz kıldıkları içinde en önemli ibadet olan zikrin sahipleriydiler, daimî zikrin üstelik de.

Zikri, hep Allah’ı anmak olarak düşünen bizim dîn adamlarımı,z zikrullahın aslî mahiyetinin Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesine ve Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesine dayalı olduğunu hep unutuyorlar. Muzzemmil-8’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Rabbine dön.”

Nisâ-103’te diyor ki:

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktaken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.”

Nasıl zikredeceksiniz? “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah” diye zikredeceksiniz. Duyduğunuz gibi.

Öyleyse Allah’a, insan ruhunun ulaşması ancak zikir adı verilen bir vetireyle gerçekleşebilir. Zikir yoksa nefs tezkiyesi yoktur. Nefs tezkiyesi yoksa ruhun Allah’a ulaşması yoktur. Nefs tezkiyesi yoksa, ruhun Allah’a ulaşması yoksa fizik vücudun Allah’a kul olması söz konusu olamaz. Öyleyse hepsi zikre dayalıdır. Ve iblis, insanları Allah’ın kurtuluşlarına ulaştırmayacak olan diğer ibadetlerin kalmasında bir mahsur görmemiş. Çünkü ne olacak insanlar? Bu ibadetlerle meşgul olacaklar ve kendilerine öğretilenler bu kadar olduğu için, “Hamdolsun ki bize öğretilen bütün ibadetleri yapıyoruz, bizim gideceğimiz yer cennettir” diye bir inancın içine girecekler. İşte iblis, bütün insanları bu inancın muhtevası içine alıyor. Ve bütün insanlar için söz konusu olan şey, insanların hepsini Allah’ın cennete almak istediğini bilmeleri. Ama bilmiyorlar. Allahû Tealâ’yı, en kötüsü sadece cezalandırma yönüyle tanıyorlar ve diyorlar ki: “Allah insanları cehenneme atar.” Dîn adamları da insanları Allah’tan korkutmaya çalışıyorlar. Sevdirmeye çalışacakları yerde korkutmaya çalışıyorlar. Oysaki seven, sevdiğine koşar. Korkan, korktuğundan kaçar. Öyleyse Allahû Tealâ, Allah’a koşmanızı, Allah’a ulaşmanızı, Allah’a vasıl olmanızı diliyor. Ruhunuzu hayattayken Allah’a ulaştırmanızı istiyor. Bunun için size cennetini vaad etmiş. Ve dünya hayatını yaşarken zaten Allah’tan gelmiş olan ruhunuzun tekrar Allah’a geri dönmesi söz konusu.

O zaman öz olarak konumuzun başından başlayalım. Bir, dedik; 14 asır evvel onlar Allah’a ulaşmayı diliyorlardı. Bugünkü insanlar, Allah’a ulaşmayı diliyorlar mı? Hayır, dilemiyorlar. Ne olur Allah’a ulaşmayı dilersek? Ne olur Allah’a ulaşmayı dilemezsek? Önce dilemezsek ne olacağından bahsedelim. Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.


“Onlar, Allah’a mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Böyle bir talepleri yoktur. Onlar, dünya hayatından razıdırlar; dünya hayatı onları tatmin etmektedir. (Ruhlarını Allah’a ulaştırarak Allah’ın evliyası olmak değil, dünya hayatında çok para kazanmak, dünya hayatında çeşitli yanlışları işlemek onların hoşuna gitmektedir.)”

Allahû Tealâ şöyle bitiriyor âyetini:  “Onlar, Allah’ın âyetlerinden gâfildirler.”

Ne olur gâfil olursa? Ne olduğunun cevabı bir sonraki âyet-i kerimede, Yûnus-8’de veriliyor:

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onların gidecekleri yer ateştir, cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Kim bunlar? Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemeyenler, İslâm olmayı dilemeyenler. Çünkü ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşması, Allah’a ilk teslimin gerçekleşmesi demek. İslâm olmanın 1. safhası böylece tamamlanıyor. Fizik vücudunuzun tesliminde, 2. safhası tamamlanıyor. 3. ve son safhası, ancak nefsinizi de Allahû Tealâ’ya teslim ettiğiniz zaman tamamlanıyor.

Unutmayın, İslâm kelimesi de teslim kelimesi de selâmet kelimesi de selâm kelimesi de Müslüman kelimesi de hep “silm” kökünden gelir; sin, lâm, mim, “seleme.”  Bu kelimeden, bu kökten türetilen 28 tane kelimenin arasında en değerli olan, bu köke en çok damgasını basmış olan teslim kelimesidir. Teslim; Allah’a teslim olmak. Ancak Allah’a teslim olan İslâm olmak şerefine erebilir. Siz bizim dîn adamlarına bakarsanız, kim yüksek sesle; “lâ ilâhe illâllah Muhammedun Resûlullah” demişse o, İslâm olmuştur. Hayır, İslâm olmamıştır; İslâm dairesinin içine girmiştir. İslâm olmak, büyük bir vetiredir. İslâm olmak, muhteşem bir olaydır. İslâm olabilmeniz için mutlaka ruhunuzu da fizik vücudunuzu da nefsinizi de yani Allah’ın size verdiği 3 emanetin üçünü de o emanetlerin gerçek sahibi olan Allah’a teslim etmeniz gerekir.

Nisâ-58:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah, emanetleri sahibine; ehline teslim etmenizi emreder.

Dikkat edin, emanetler çoğul. Emanetler, “emânâti” olarak geçiyor. Ama ehli, sahibi birden fazla değil, bir tane. Öyleyse Allahû Tealâ’nın neyi kastettiğini bilin. 3 emaneti var; önce ruhunuz. Teslim sırasıyla söylüyorum, sonra fizik vücudunuz, sonra nefsiniz. 3 emanetin üçünü de o 3 emanetin sahibi olan Allah’a teslim etmeniz emrediliyor Nisâ-58’de.

Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün; ruhunuzu Allah’a ulaştırın. Ve O’na (Allah’a) teslim olun. Ruhunuzdan sonra fizik vücudunuzu da nefsinizi de O’na teslim edin.”

Öyleyse Allahû Tealâ teslimi farz kılmış mı? Kılmış. İşte teslimin birincisi; ruhunuzun Allah’a teslimi. Bununla İslâm olmanın 1. safhasına ulaşabilirsiniz. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbenin Allah’a ulaşmayı dilediklerini ve Allah’a ulaştıklarını görüyoruz.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’e bakalım, Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a ulaşmayı dileyenler var mı? Evet, var. Ra’d Suresinin 22. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

13/RA'D 22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar, sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir (Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir, Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenlerdir).

Öyleyse Allah’ın Zat’ını dileyenler var. Dilemeyenlerin ne olduğunu gördük. Dileyenlerin de ne olduğunu göreceğiz şimdi. Peki, ne olur bir insan Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilerse? Allah da onu Kendisine ulaştırmayı diler. Gerçekten Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği kişiler var mı Kur’ân-ı Kerim’de? Var. En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâmi: Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse onun göğsünü teslime (İslâm’a) açar.

Kimin göğsünü teslime açar? Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin göğsünü teslime açar. Öyleyse Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği kişiler var. Peki, Allah’ın Kendisine ulaştırdığı kişiler var mı? Kesin. İşte Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesi, Hz. Nuh, kavmine diyor ki:

11/HÛD 29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.


“Ey kavmim! Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları; Allah’a ulaşmayı dileyenleri yanımdan kovacak değilim. Çünkü onlar, muhakkak Allah’ın Zat’ına ulaştırılacaklardır. Allah onları mutlaka Kendi Zat’ına ulaştıracaktır. Onlar, mutlaka Allah’ın Zat’ına kendi iradeleriyle isteyerek ulaşacaklardır. Allah’a ulaşmayı diledikleri için Allah onlara yardım edecek. Muhakkak onlar Allah’a ulaşacaklardır (Allah’ın yardımıyla). Allah onları Kendisine ulaştıracaktır.”

Öyle midir? İşte Ankebût Suresinin 5 ve 6. âyetleri, Allahû Tealâ diyor ki:

29/ANKEBÛT 5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

29/ANKEBÛT 6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).

Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).


“Onlar ki Allah’a ulaşmayı dilerler. Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.”

Öyleyse insanlar Allah’a ulaşmayı diliyorlar, Allah da onları Kendisine ulaştırmayı diliyor. Mutlaka Kendisine ulaştırıyor. İşte Allah’a ulaşmayı 14 asır evvel dileyen bir sahâbe vardı. Dilediler ki Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaştılar. Allah’a ulaşmayı dilemeyen mürşidine ulaşamaz. İşte 14 asır evvel onlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdi. Çünkü Sıratı Mustakîm’i dilemişlerdi. Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yoldu ve başkalarını da Allah’ın yoluna davet ediyorlardı. Yûsuf Suresi 108. âyet-i kerime:

12/YÛSUF 108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”


“Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Benim ve bana tâbî olanların, bizim hepimizin Allah’ı görerek Allah’a çağırdığımız yol, işte bu Sıratı Mustakîm’dir.”

Kendileri Allah’a ulaşmayı dilemişler, başkalarını da Allahû Tealâ’ya ulaştırmaya çalışıyorlar. İşte onlar sahâbeydi, İslâm’ı yaşadılar.

Peki, bu kadar mı? Hayır. Allah’a ulaşmayı dileyen bu insanlar, gerçekten Allahû Tealâ’nın kendilerini Allah’a ulaştırmasıyla ruhları Allah’a ulaştı ve O’na teslim oldu.

Öyleyse bakalım, Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi ne diyor?

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar, sözü dinlerler. Sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Onların hepsi hidayete erdiler.” diyor Allahû Tealâ. Daha sonra da “Onlar, ulûl’elbabtılar.” diyor.

Öyleyse bütün sahâbe Allah’a ulaşmışlar. Hepsi. Peki, Allahû Tealâ Kendisine ulaşmamızı farz kılmış mı? Evet, farz kılmış. Hem de tam 9 defa farz kılmış.

1- Mâide-7’de diyor ki:

5/MÂİDE 7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


“Bana ezelde işittik ve itaat ettik demiştiniz. Biz de sizin üzerinize yemininizi yüklemiştik; yerine getirmenizi emretmiştik.” diyor.

Allahû Tealâ diyor ki: “Mademki Ben sizin Rabbinizim, öyleyse emrime itaat edin. Beni işitiyor musunuz? Dediler ki: semi’nâ: İşittik.”

“Benim emrime itaat edecek misiniz?” diyor. “Edeceğiz.” diyorlar.

Allahû Tealâ’nın talep ettiği nefslerinin yeminini veriyorlar; tezkiye olma yeminini. Ruhlarının misakini veriyorlar; ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarının garantisini veriyorlar. Ve fizik vücutlarını Allahû Tealâ’ya kul edeceklerini garanti ediyorlar Allahû Tealâ’ya. Yemin, misak ve ahd tamamlanıyor. Ve Allahû Tealâ soruyor: “İtaat ettiniz mi?” Cevap veriyorlar: “ata’nâ: İtaat ettik.” Allahû Tealâ da buyuruyor ki: “‘Bana verdiğiniz bu yeminleri üzerinize farz kıldım.”

2- En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM 152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


ve bi ahdillâhi evfû: Allah’a verdiğiniz bütün yeminleri; yemini, misaki ve ahdi yerine getirin.

3-  Zumer-54’te Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize azap gelmeden (kabir azabı gelmeden) Allah’a dönün; ruhunuzu Allah’a döndürün, Allah’a ulaştırın ve Allah’a teslim olun.”

4. âyet-i kerime, Rûm-31:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


munîbîne ileyhi: O’na dön (Allah’a dön); ruhunu Allah’a döndür, ulaştır.

5. âyet-i kerime, Fecr-28:

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et; Rabbine geri dön; geri dönerek Rabbine ulaş (ruhunu Rabbine, Allah’a ulaştır).

6- Zâriyât-50:

51/ZÂRİYÂT 50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


fe firrû ilâllâhi: Öyleyse Allah’a kaç; Allah’a sığın.

7. âyet,  Lokmân-15:

31/LOKMÂN 15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


vettebi’ sebîle men enâbe ileyye: Kim Bana ulaşmışsa sen de onun yoluna uy, onun yoluna tâbî ol (aynı yolu, Sıratı Mustakîm’i takip ederek sen de Allah’a ulaş).

8. âyet, Yûnus-25:

10/YÛNUS 25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.


“Allah, teslim yurduna davet eder. Kimi oraya ulaştırmayı dilerse onu, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”

Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yol olduğuna göre Allahû Tealâ, Kendi Zat’ına davet ediyor. Teslim yurdu dediği; selâm yurdu dediği teslim yurdu, Allah’a teslim olmak emredildiği için Kendisine davet hüviyetinde. Nitekim Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yol olduğuna göre bir defa daha kesinlik kazanıyor.

Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yol mu? “Evet.” diyor Allahû Tealâ. İşte tarif, Nisâ-175:

4/NİSÂ 175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


“Kim Allah’a sarılmayı dilerse Allah, onları rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e iletir.”

“Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm.” diyor Allahû Tealâ. Ve Yûnus-25’de de diyor ki: “O teslim yurduna ulaştırmayı dilediği insanları Kendi Zat’ına ulaştırır.”

Âyet-i kerime, aynı zamanda buradaki selâm kelimesinin; selâm yurdunun aslında teslim yurdu anlamına kullanıldığını da ifade ediyor.

9. âyet-i kerime, Muzzemmil-8:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a dön, Allah’a ulaş.”

Ne diyor Allahû Tealâ? Üzerimize Allah’a ulaşmayı 9 defa farz kılıyor. Hatta bunun bir emir olduğunu Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde de anlatıyor:

13/RA'D 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar, Allah ile olan ahdlerini ifa ederler.
ve lâ yenkudûnel misâk: Misaklerini bozmazlar (ruhlarını Allah’a ulaştırmak konusunda Allah’a verdiği misaklerini bozmazlar).

Ne yaparlar?

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.

Neyi emretmiş Allahû Tealâ? Ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı.

İşte böylece gördüğümüz o ki Allahû Tealâ, üzerimize birçok hususu farz kılıyor. Bunlardan asıl önemlisi, ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı farz kılması. Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? İşte Zumer-18:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar hidayete erdiler.” diyor Allahû Tealâ.

Hidayet, insan ruhunun Allah’a ölmeden evvel ulaşmasıdır. İşte Âli İmrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


“innel hudâ hudallâhi.”

inne: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâhi: Allah’a ulaşmaktır.

Bakara-120:

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


“inne hudâllâhi huvel hudâ.”

inne: Şüphesiz ki, muhakkak ki.
hudâllâhi: Allah’a ulaşmak.
huve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.

Kehf-17’ye de bakalım:

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“men yehdillâhu fe huvel muhted: Allah, kimi O’na;  Kendi Zat’ına ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşması ve Allahû Tealâ, bütün sahâbe için Zumer-18’de; “Onlar, hidayete erdiler.’’ diyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu hidayete ermek konusunda ilk Cuma hutbesinde diyor ki: “Ölmeden evvel ölünüz ki Allah sizi 10 kat yerine 700 kata kadar ulaşan ihsanlarıyla donatsın, sevindirsin.”

Ölmeden evvel ölmek ne demek? Öldüğünüz zaman ruhunuz ve nefsiniz vücudunuzdan ayrılır, eğer ruhunuz vücudunuzdaysa. Değilse Allah’ın katından gelip gene başınızın üstünde yerini alacaktır, Azrail (A.S) ruhunuzu alıp Allah’a ulaştıracaktır. İşte öldükten sonra gerçekleştirilen böyle bir olguya dikkatle bakın. Ne zaman ruhunuz ölmeden evvel sizden ayrılırsa, Allah’a ulaşırsa, 7 katlık seyr-i sülûk isimli bir yolculuğu tamamlayıp siz hayattayken ruhunuz Allahû Tealâ’ya ulaşırsa işte o zaman vuslata erdiniz ve Allah’ın evliyası oldunuz ve teslimlerden 1.’sini gerçekleştirdiniz demektir. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, 1. teslimlerini gerçekleştirmişler. Ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar, teslim etmişler.

Peki, bütün sahâbe mürşidlerine ulaşmış mıydı? Evet. Söylediğimiz gibi bütün sahâbe önce Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e (kâinatın en büyük mürşidi), ondan sonra Hz. Ebû Bekir’e, daha sonra Hz. Ömer’e, Osman’a ve Hz. Ali’ye tâbî oldular. Bu halifeler, Hulefâ-i râşidîndi. Ondan sonra gelenler, onlar da sahâbeye tâbî oldular. Zamanın, insanlar tarafından belirlenen halifelerine biat ettiler ama sahâbeye tâbî oldular. Allah’a ulaşmak için tâbî oldukları insanlar, sahâbeydi. İşte onlara “tâbiîn” deniyor. Öyleyse onlar dalâlette miydiler? Hayır. Mürşidlerine tâbî oldukları için hidayetteydiler.

Bir insanın dalâletten hidayete adım atabilmesi mürşidine tâbiiyetine bağlıdır. Kim mürşidine tâbî olursa, o zaman o kişi hidayete erer. Olmazsa, eremez. İşte 14 asır evvel bütün sahâbe hidayete erdiler. Bugünün insanları ise mürşidi zaten reddediyorlar ve Kur’ân-ı Kerim hükümlerini açıkca inkâr ediyorlar.

İşte Allahû Tealâ 10 âyet-i kerimede mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette olacağını söylüyor.

1- Allahû Tealâ buyuruyor, Kasas-50:

28/KASAS 50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habîbim! Eğer senin davetine icabet etmezlerse (sen Allah’a davet ediyorsun; Allah’a davetine icabet etmezlerse ki Allah’a ulaşabilmeleri için sana tâbi olmaları lâzım; buna icabet etmezlerse) bil ki onlar, kendi hevalarına tâbî olmuşlardır; nefslerine tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine değil de Allah’a davet edene değil de kendi nefsine tâbî olursa (hevasına tâbî olursa) ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.

2 nevi insan var:

* Nefsine tâbî olan insanlar.
* Bir de mürşidine tâbî olan insanlar.

İşte bundan 14 asır evvel bütün sahâbe mürşidlerine tâbî oldular. Olmasalardı, onlar da dalâlette olacaklardı, bugünün bütün dîn adına ahkâm kesen insanları gibi.

2. âyet: Allahû Tealâ’nın indindeki 2. âyet, ona dikkatle bakın; Tâhâ-123:

20/TÂHÂ 123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


“Hadi hepiniz oradan aşağı inin; birbirinize düşman olarak. Size mutlaka hidayetçilerimiz gelecek. Kim o hidayetçilere tâbî olursa sadece onlar, dalâletten kurtulurlar. Şâkî de olmazlar.’’

Görülüyor ki sadece hidayetçilere tâbî olanlar dalâletten kurtuluyor.

3. âyet, Kehf-17:

18/KEHF 17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


men yehdillâhu fe huvel muhted ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ: Allah, kimi O’na (Kendisine) ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Kim de dalâletteyse onlar için bir velî mürşid bulunmaz.

Onlar mürşidlerini aramamışlardır. Arasalardı mutlaka bulacaklardı. Aramadıkları için de mürşidlerine ulaşmadıkları için de dalâletteler. Ulaşsalardı, dalâletten kurtulacaklardı.

4. âyet-i kerime, Câsiye-23:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habîbim! O nefslerini kendilerine ilâh edinenleri (bu sebeple mürşidlerine tâbî olmayanları, mürşidlerine tâbî olmadıkları için kendi nefslerini kendilerine ilâh edinenleri); nefslerine tâbî olanları görmüyor musun? Allah onları ilim üzere dalâlette bırakır (onların ilimleri üzerine; onların öğrendikleri yanlış ilim üzerine ve insanların uydurdukları ilim üzerine dalâlette bırakır). Onların kalpleri mühürlüdür. Kalplerindeki işitme hassası mühürlüdür. Kalplerindeki görme hassasının, basar hassasının üzeri gışavetle kaplıdır.”

Kim bunlar? Mürşidlerine tâbî olmayanlar. Durumları ne? Dalâletteler.

5. ve 6. âyet-i kerimeler, Cuma-2, Âli İmrân-164:

62/CUMA 2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.


Allahû Tealâ diyor ki: “Ümmîlerin arasında resûl beas eden O Allah’tır, onlara Allah’ın âyetlerini okusun diye, onların nefsini tezkiye etsin diye, onlara kitap öğretsin diye, hikmet öğretsin diye. Bu resûle tâbî olmadan evvel onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

Âli İmrân-164:

3/ÂLİ İMRÂN 164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


“Bütün kavimlerde mü’minlerin başlarının üzerine bir ni’met olmak üzere resûller beas eden, hayata getiren, vazifeli kılan O Allah’tır; onlara Allah’ın âyetlerini okusun diye, onların nefslerini tezkiye etsin diye, onlara kitap öğretsin diye ve onlara hikmet öğretsin diye. Bu resûllere tâbî olmayanlar, tâbî olmadan evvel apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

Sonra 7. âyet-i kerime, Ahkâf-32:

46/AHKÂF 32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.


“O Allah’ın davetçilerine tâbî olmayanlar, Allah’ı yeryüzünde aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar? Oysaki onların da Allah’tan başka bir dostları yoktur. Onlar, Allah’ın davetçilerine tâbî olmadıkları için apaçık bir dalâlet içindedirler.”

8. âyet-i kerime, Nahl-36:

16/NAHL 36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Allah, bütün kavimlerde mürşidler beas eder, o kavimlerde yaşayan insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bu yüzden bir kısmı hidayete erdiler. Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu.”

Yani tâbî olanlar hidayete ermişler, tâbî olmayanların üzerine dalâlet hak olmuş. Hak etmişler dalâlette kalmayı tâbî olmadıkları için. 8. âyet-i kerime buydu.
9.’su; Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesi:

39/ZUMER 23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâdin: İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki Allah, dilediğini bununla hidayete erdirir. Kimi de dalâlette bırakmışsa, kim de dalâletteyse onun için bir hidayetçi yoktur.

Hidayetçi aramadıkları için, bulmaya çalışmadıkları için, ona tâbî olmayı istemedikleri için onlar için hidayetçi olmamıştır. Mürşidlerine ulaşmayı dileselerdi mutlaka hidayetçiye ulaşacaklardı, böylece onlar için hidayetçi var olacaktı.

10. âyet, A’râf-186, Allahû Tealâ buyuruyor:

7/A'RÂF 186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Onlar için bir hidayetçi yoktur. Allah, onları isyanları içinde şaşkın bir halde kendi hallerine bırakır.”

Öyleyse ne görüyoruz? 10 âyet-i kerime mürşidine ulaşamayan insanları, kim olurlarsa olsunlar dalâlette kabul ediyor. Bütün insanlar, mürşidlerine ulaşamadıkları sürece dalâletteler. Ne olur dalâlettelerse? Hiç, gidecekleri yer cehennem olur sadece. Hiç kimsenin dalâlette ise kurtuluşu mümkün değildir. İşte Allahû Tealâ bunu açık açık söylüyor, Nisâ-167, 168, 169:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlar ki Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar küfür üzeredirler ve uzak bir dalâletin içindedirler (dalâlettedirler).”

Kim? Allah’ın yolundan saptıranlar. Yani kendileri de Allah’ın yolunda olmayanlar, mürşidlerine ulaşıp da Allah’ın yoluna girmeyenler.

“Onlar ki küfür üzeredirler ve başkalarını da Allah’ın yolundan saptırdıkları için zalimdirler. Allah onlara asla mağfiret edip onların günahlarını sevaba çevirmez.”

Ne olurdu mürşidlerine ulaşsalardı? Günahlarını sevaba çevirecekti Allahû Tealâ.

“Ve Allah onları, Allah’ın Sıratı Mustakîm’ine ulaştırmaz. Sadece Sıratı Cehîm’e; cehennem sıratına ulaştırır, cehennem yoluna ulaştırır.”

Eğer mürşidlerine ulaşmış olsalardı, önünde diz çöküp tövbe etmiş olsalardı, dalâletten hidayete adım atacaklar yani ruhları vücutlarından ayrılarak Allah’a doğru yola çıkacaktı. İşte burada da; ‘‘Onların ruhlarını Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz.” diyor Allahû Tealâ. Eğer mürşidlerine ulaşsalardı, mutlaka ruhlarını Allah’a ulaştırmak üzere vücutlarından ayıracaktı Allahû Tealâ ve Kendisine doğru yola çıkartacaktı. Ve Allahû Tealâ, onları yalnız cehennem yoluna ulaştıracağını söylüyor, “‘Bu Allah’ın üzerine zor değildir.” diyor.

Neymiş? Dalâlette olanların gideceği yer cehennem, kesinlikle. İşte şimdi söylediğimiz, Nisâ-167, 168, 169 net olarak bunu söylüyor. A’râf-179 da aynı şeyi söylüyor:

7/A'RÂF 179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


“Allah, cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattı. Onlar hayvanlardan daha çok dalâlettedirler. Hayvanlardan daha çok dalâlette olan bu insanların gidecekleri cehennem.” diyor Allahû Tealâ.

Bir evvelki âyet-i kerime, A’râf-178:

7/A'RÂF 178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).

Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).


Allahû Tealâ diyor ki: ‘‘Onlar ki dalâlettedirler. Onlar, hüsranda olanlardır.”

Hüsranda olanlar ne oluyor? Mu’minûn-103 cevap veriyor:

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin günahları sevaplarından fazlaysa onlar cehenneme girerler. Onlar hüsranda olanlardır.”

Bu 2 âyet-i kerimeyi birleştirdiğimiz zaman dalâlette olanların gidecekleri yerin cehennem olduğu tekrarlanıyor. Daha 5 grup âyet-i kerimede tekrarlanıyor. Öyleyse kim dalâletteyse onların gidecekleri yer cehennemdir.

Kimdir dalâlette olan? Mürşidine ulaşamamış olan. Mürşid yoktur diyen ve mürşide ulaşmamakta hiçbir beis görmeyen, üstelik de bütün insanları mürşide ulaşmaktan men eden bir zihniyet adına ben şahsen utanç duyuyorum. Ama ne yazık ki ülkemizin realitesi işte bu. Kur’ân bunları söylüyor; mürşidine ulaşmayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. Bütün sahâbenin mürşidlerine hep hayatta kaldıkları sürece ulaştıklarını, sahâbeden gelen neslin sahâbeye tâbî olduğunu söylüyor. Tâbî olmuşlar mı? İşte Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikûn-el evvelîn var ya (evvelki sabikûnlar), onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirindendi (Medine’deki yardımcılar; ensar. Mekke’den Medine’ye göç edenler; muhacirîn). Bir de onlara (ensara ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.”

Kim bunlar? Tâbiîn. Sahâbeye tâbî olmuşlar. Tâbî olduklarına göre bütün sahâbe irşad makamının sahibi. Ve sahâbeye tâbî olunmuş. Sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e, ondan sonra gelen 4 halifeye tâbî olmuşlar. Hep irşad almışlar onlardan. Sonra kendileri de mürşid olmuşlar. Kendilerinden sonra gelen tâbiîne, tâbî oldukları zaman Allah’ın güzelliklerini öğretmişler. Ama hepsi mürşidlerine tâbî olmuşlar ve neticede hepsi dalâletten hidayete adım atmış. Neticede de irşad makamının sahibi olmuşlar. Gidecekleri yer mi? Cennet. Çünkü âyet-i kerimenin devamında: “Onların makamı altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, en büyük fevz-ül azîmdir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse demek ki Kur’ân’ın temelini teşkil eden Allah’a ulaşmayı dileme, İslâm olmanın 1. safhası, bütün sahâbe tarafından gerçekleştirilmiş. Ve onlar, ruhlarını Allahû Tealâ’ya ulaştırıp Allahû Tealâ’ya teslim etmişler. İslâm olmanın temel safhaları sırayla gerçekleşiyor; sonra fizik vücutlarını da Allah’a kul ettiklerini, daha sonra nefslerini de Allah’a kul ettiklerini, Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz. İslâm olmanın 2. ve 3. safhaları da tamamlanıyor.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde şunu görüyoruz; Allahû Tealâ neyi emretmişse sahâbe, onların hepsini gerçekleştirmiş. Bu sebeple cennet saadetinin sahibi olmuşlar, bu sebeple dünya saadetinin sahibi olmuşlar. Bütün sahâbe, ruhlarını Allah’a ulaştırmış dedik. Bütün sahâbe mürşidlerine ulaşmış dedik. Mürşidlerine ulaşınca ne olur? Allahû Tealâ Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre kalplerinin içine îmânı yazar.
Ne olur, kalplerinin içine îmân yazılırsa? Kalbinin içine Allahû Tealâ tarafından îmân yazılmış olan kişiler olurlar yani Allah’a göre mü’minler olurlar.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Kimin kalbine Allah îmânı yazmamışsa o, Allah’ın ölçülerine göre, Allah’ın gözüne, Allah’ın Kur’ân sistemine göre mü’min standartlarının sahibi değil. Ancak kalplerine îmân yazılanlar. Ne zaman yazılıyor? Mürşidlerine ulaştıkları zaman. Ne oluyor o insanlar? Kalplerine îmân yazıldığı için mü’min. Peki, mü’min olursa ne olur? Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesi cevap veriyor, diyor ki Allahû Tealâ orada:

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


“Onlar ki mü’mindirler. Kadın olsun, erkek olsun, Allah onları mutlaka cennetlerine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”

Öyleyse kim mü’minse onun gideceği yer asla cehennem olamaz. Bütün mü’minler, Allah’ın cennetine girerler. Bir insanın mü’min olduğu yerde ise mürşidine ulaşması söz konusudur. Kim mürşidine ulaşırsa mürşidin ruhu, derhal o kişinin başının üzerine gelir. Kimin başının üzerinde mürşidin ruhu varsa Allah, onun kalbinin içine Mucâdele-22’ye göre îmânı yazar.

“ketebe fî kulûbihimul îmâne.” diyor, “Onların kalplerinin içine îmânı yazarız.”    

Ne zaman? “Ne zaman mürşidlerine ulaşırlarsa, mürşidin ruhu ne zaman onların başlarının üzerine ulaşırsa.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse sonuçlara dikkatle bakın. Onlar Allah’a ulaşmayı dilemişler. Dilemeselerdi, gidecekleri yer, cehennemdi. Onlar, mürşidlerine ulaşmayı dilemişler, mürşidlerine ulaşmışlar. Yaşadıkları için mürşidlerine ulaşmaları lâzım. Ulaşmasalardı gidecekleri yer, cehennemdi. Gördük ki mürşidine ulaşamayan cehenneme gider. Ne yapmışlar? Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Ulaştırmasalardı, gidecekleri yer cehennemdi. Nereden biliyoruz? Çok açık olarak söylüyor Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresi 76 ve 77’de:

3/ÂLİ İMRÂN 76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).

Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) ahdini yerine getirir ve takva sahibi olursa, o taktirde muhakkak ki Allah, takva sahiplerini sever.

3/ÂLİ İMRÂN 77: İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm(elîmun).

Muhakkak ki onlar; Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar. İşte onlar için ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap vardır.


“Kim Allah’a verdiği ahdini, yeminini, misakini çok küçük bir bedele satarsa, o kişinin ahirette bir nasibi yoktur. Kim yeminini, misakini, ahdini yerine getiremezse, o kişi cehenneme gider.” diyor Allahû Tealâ.

Sonra da diyor ki: “Kim Allah’a verdiği yemini ve misaki gerçekleştirirse o kişi, Allahû Tealâ’nın indinde takva sahibi olur.”

Takva sahiplerininse Âli İmrân Suresinin 15. âyet-i kerimesine göre gideceği yer cennettir. Allahû Tealâ Âli İmran-76’da; “Allah, takva sahiplerini sever.” diyor.
Âli İmrân-15’te ise Allahû Tealâ’nın söylediği şey; bütün takva sahiplerinin cennete gireceğidir.

3/ÂLİ İMRÂN 15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


Cennetin sadece takva sahipleri için hazırlandığını söylüyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bütün bunlar, şimdiye kadar anlattıklarımız, insanoğlunun cennete gitmesinin temel şartları. Ne görüyoruz? Bütün sahâbe bu şartların hepsini gerçekleştirmişler. Bugün görüyorsunuz ki söylediğim şeyleri insanların çok büyük bir kısmı yapmıyor. Hatta bizim söylediklerimizi hayretle dinliyorlar; “Hayır,” diyorlar, “Böyle şey olmaz. Bunlar yoktur muhakkak. Olsaydı, dîn adamlarımız bizlere anlatırdı.” Bunlar var ve onlar size bilmedikleri bu Kur’ân hakikatlerini söylemiyorlar ve bu yüzden de dalâlette kalmanıza sebebiyet veriyorlar. Kendileri de öyleler zaten. Yapabilecekleri çok şeyler olmasına rağmen şimdiye kadar öğrenilen yanlış bilgilerin ışığı altında bir türlü hakikatleri sizlere ulaştırmayı onurlarına yediremiyorlar. Bir gurur uğruna hem kendilerini feda ediyorlar, cehenneme atacaklar hem de siz sayın dinleyicilerimizi.

Bakınız Allahû Tealâ ne diyor, Mulk-8, 9, 10:   

67/MULK 8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK 9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK 10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


“Kıyâmet günü cehennemin kapıları açılır. Birer birer insanlar cehenneme girer.” diyor. Bundan muradı, burunları sürtünerek girer demek. “Cehennem bekçileri onlara derler ki: ‘Size buraya, cehenneme geleceğinizi söyleyen insanlar (gelip mutlaka söylemişlerdir) geldiler mi, söylediler mi?’ Onlar da derler ki: Evet, geldiler ve söylediler. Ama biz onlara inanmadık. Eğer biz onların söylediklerini işitebilseydik ve idrak edebilseydik burada cehennemde mi olurduk?”

İşte o insanlardan biri biziz. Sizi uyarıyoruz! Mulk Suresinin 8, 9, 10. âyetlerini dikkatle okuyun, oradaki ikaz edici kişinin bu devirde biz olduğumuzu düşünün. Ve sizi ikaz ediyoruz ki gideceğiniz yer cehennemdir diyoruz. Allah’a ulaşmayı isteyin, mürşidinize ulaşmayı isteyin, mürşidinize ulaşın, ruhunuzu Allah’a ulaştırın. Ancak bunları yaparsanız eğer gideceğiniz yer cennet olur. Yoksa gideceğiniz yer cehennemdir. Allahû Tealâ ikaz ediyor Kurân-ı Kerim’de; “Size gelip de söylemediler mi?” diyor. Bütün cehenneme gidenlere söylüyor. Öyleyse hiç kimse ikaz edilmeden cehenneme girmez. Biz de sizi ikaz ediyoruz. Sadece Allah’a ulaşmayı dilemenin sizi kurtaracağından kesin olarak, emin olarak söylüyoruz bunu. Bu kadar zor bir şey mi? Nefsiniz; şeytandan emir alan nefsiniz bu kadar kuvvetli mi ki bir Allah’a ulaşmayı dileyemiyorsunuz ve onların söylediğini doğru zannediyorsunuz. Ama Kur’ân-ı Kerim’de onlardan şeytanın taraftarları olarak bahsediliyor. Sizi cehenneme gitmekle ikaz ediyoruz. Eğer söylediklerimizin Kur’ân-ı Kerim hükümlerine göre yapılması söz konusu olmazsa, yapmazsanız, Allah’ın söylediklerini hiçe sayarsanız -ki biz O’nun adına konuşuyoruz, bu emri bize verdiği için konuşuyoruz- gideceğiniz yer cehennemdir. Üstelik de çoklarınız söylediklerinin doğru olduğundan eminler. Sanki biz, suya yazılan yazılar yazıyoruz. Sanki size masal anlatıyoruz, hiçbir delile dayanmadan konuşuyoruz. Oysaki her söylediğimiz bir delildir. İnanmıyor musunuz? Kasete alın, her âyet-i kerimeyi açın Kur’ân-ı Kerim’den ve karşılaştırın bakalım, doğru mu söylüyoruz, yanlış mı söylüyoruz? Unutmayın, kendinizden başka insanlara da zararınız dokunuyor. Yanlış şeylere inanıyorsunuz ve onları da yanlış şeylere inandırmaya çalışıyorsunuz. Hem siz cehenneme gideceksiniz hem de o size kanmış olan zavallı insanlar.

İşte bakınız ne diyor Allahû Tealâ sizler için; Ahzâb-67, 68’de:

33/AHZÂB 67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).

Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”

33/AHZÂB 68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).

“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


“Cehenneme girenler derler ki: Ya Rabbi! Biz, devrimizin küberasına ve sâdatlarına tâbî olduk. Onlara inandık. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi! Onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.”

Öyleyse ne diyor Allahû Tealâ? Her devrin büyükleri vardır. Ama büyükler, devlet idaresiyle meşgul oldukları için onların dîni bilmemeleri normaldir. Fakat ya sâdatlar? Her konunun ileri gelenleri? Burada dînden bahsedildiğine göre dînin ileri gelenleri bu insanlar. Ve dînin ileri gelen bu insanlarına dikkatle bakın. Onlar Kur’ân’ı bilmiyorlar ve size öğrettikleri şey, sizi asla kurtaramadığı gibi kendilerini de kurtaramaz. Üstelik onlar başkalarını da yani sizleri de cehenneme ulaştıracakları için bunun vebalini de yükleniyorlar. Yani lânet alıyorlar Allahû Tealâ’dan.

Öyleyse gelelim dünya saadetine ulaştırıcı temel emre. Bu emir, 3 ayrı bölümden oluşuyor. 3 safhası var:

1- Daimî zikir
2- İrşad
3- Teslim

Daimî zikir farz mı? Nisâ-103:

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.

Allahû Tealâ, 3 halde bulunabilen insana, 3 halin üçünde de Allahû Tealâ’yı zikretmesi lâzımgeldiğini hatırlatıyor, farz kılıyor üzerine. Bütün sahâbe daimî zikre ulaşmışlar mıydı? Hepsi. Hepsi ulaşmıştı. İşte Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Diyeceksiniz ki ne olur ulûl’elbab olduğunu söylerse? Hiç, onların daimî zikirde olduklarını ispat etmiş olur. Neden? Çünkü Âli İmrân-190 ve 191. âyet-i kerimelerde Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN 190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


“Benim o ulûl’elbab kullarım var ya onlar, ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler.”

3 halin üçünde de Allah’ı zikredenlerin Kur’ân’daki adının ulûl’elbab olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Başka bir ismi; ehl-i zikir. Başka bir ismi; sabikûn. Başka bir ismi, işte bu söylediğimiz söz konusu olan; ulûl’elbab.

Öyleyse bütün sahâbe daimî zikrin sahibi olmuşlar mı? Daimî zikir farz mı? Bugüne bakın, daimî zikre “farz” diyor Allahû Tealâ, bugün zikir bile farz değil. Sonra, irşad farz mı? Bakara Suresi 186. âyet-i kerimede diyor ki:

2/BAKARA 186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).

Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


“ucîbu da’veted dâi izâ deâni, fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn: Beni davet ettikleri zaman dua edenin davetine icabet ederim. Ama onlar da Benim davetime icabet etsinler; mü’min olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar.’’ diyor Allahû Tealâ.

Allahû Tealâ irşada ulaşmayı farz kılıyor insanların üzerine. Bütün sahâbe irşada ulaşmış mı? Hepsi ulaşmışlar. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

49/HUCURÂT 7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl’ü var. Eğer o, sizlerin taleplerine uysaydı o zaman bundan çok zarar görürdünüz. Hatta Allah’ın lânetine uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Ve hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı (mutlak aydınlığa ulaştırdı, tamamen nurlarla doldurdu, bütün afetleri yok etti). İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor.

Bütün sahâbe, hepsi irşada ulaşmışlar. İrşad farz mıymış? “Farz.” diyor Allahû Tealâ. Bütün sahâbe irşada ulaşmış mıymış? Hepsi ulaşmışmış.

Peki, ne kalıyor? Daimî zikir, irşad; geriye teslim kalıyor. Bütün sahâbenin ruhlarını Allahû Tealâ’ya teslim ettiğini söyledik (Zumer-18). Peki, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler mi? Nefslerini Allah’a teslim etmişler mi? Evet, etmişler. İşte Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesi:

3/ÂLİ İMRÂN 20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz kendimizi Allah’a teslim ettik. Sor bakalım o ümmîlere ve kitap sahiplerine; onlardan da Allah’a teslim olanlar var mı? Eğer olsaydı, onlar önce hidayete ermiş olacaklardı (önce ruhlarını Allah’a teslim etmiş olacaklardı).”

Bu teslimin, ruhun Allah’a tesliminden ötede fizik vücudun ve nefsin de Allah’a teslimini içerdiğini görüyoruz. Zaten Allahû Tealâ sahâbeye şöyle emrediyor: “Onlara söyleyin” diyor, “Biz muhakkak ki Allah’a teslim olanlarız.’’

Hz. Yâkup torunlarına söylüyor:

2/BAKARA 132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ve, İbrâhîm (a.s) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti)..


“Siz ölmeyin; önce Allah’a teslim olun, sonra ölün.”

Allah teslimi farz kılmış mı? Gördük; Zumer-54:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize kabir azabı gelmeden Allah’a ruhunuzu ulaştırın. Ve Allah’a teslim olun (ruhunuzu da fizik vücudunuzu da nefsinizi de).”

Bütün sahâbe Allah’a teslim olmuşlar mı? Hepsi olmuşlar. Çünkü hepsi salâh mertebesine ulaşmış. Çünkü hepsi irşad makamının sahibi, Tevbe-100’e göre. Tevbe-100’ü söyledik, bir defa daha tekrar edelim:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikûn-el evvelîn var ya (evvelki sabikûnlar), onların bir kısmı muhacirîndendi (Mekke’den Medine’ye göç edenlerdendi), bir kısmı da ensardandı  (Medine’deki yardımcılardandı), bir de onlara ihsanla tâbî olanlardandı.”

Öyleyse bütün sahâbeye tâbî olunmuş. Hepsi irşad makamının sahibi. Zaten hepsi azîm fevzi almışlar, fevz-ül azîm’in sahipleri. Kim azîm kelimesiyle ifade edilen bir üst, en üst seviye hediyenin sahibiyse, onlar salâh makamının sahipleridir. Bütün sahâbe fevz-ül azîm’in, hazz’ül azîm’in ve ecr-ul azîm’in sahipleridir.

Öyleyse şu ana kadar ne gördük? Bir insanın cennet saadetine ulaşmasını temin edecek olan faktörleri gördük bir defa.

1- Allah’a ulaşmayı dilemek. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş. Bugün hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemiyor. Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dilemeyi farz kılmış, kimse bunu gerçekleştirmiyor.

2- Allahû Tealâ, mürşide ulaşmayı farz kılmış. Diyor ki Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“vebtegû ileyhil vesîlete: O’na (Allah’a) ulaşmaya kim size vesile olacaksa, o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor.

Ve bugün kimse Allah’tan mürşid istemek şöyle dursun, Allah’ın mürşidlerinin olmadığına inanıyor. Kimse Allah’tan mürşidini istemiyor. Çünkü kendilerini inandırmışlar ki mürşid diye bir şey yoktur. Allahû Tealâ ise tam 10 tane âyet-i kerimesinde mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette kalacağını ve bunların hepsinin cehenneme gideceğini söylüyor. 14 asır evvel bütün sahâbe mürşidlerine ulaşmışlar mı? Kâinattaki en büyük mürşide. Arkasından da 4 halifeye, irşad yetkisinin sahipleri olan 4 halifeye ulaşmışlar, hepsine tâbî olmuşlar. Bugün mürşide ulaşmayan insanlar -ki insanların %99’u belki böyle- tabiatıyla mürşide de ulaşmayı düşünmüyorlar ve gidecekleri yer ne yazık ki dalâlette kalacakları için cehennem. Kim dalâletteyse 8 grup âyet-i kerime onların cehenneme gideceğini söylüyor. Kim mürşidine ulaşmamışsa 10 grup âyet-i kerime onun dalâlette olduğunu söylüyor. Bundan 14 asır evvelse bütün sahâbe mürşidlerine ulaşmışlar, hepsi dalâletten kurtulmuşlar.

Peki, daha öteye geçelim, bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? Ruhun Allah’a ulaştırılması farz mı? 1.’den başlayalım:

* Allah’a ulaşmayı dilemek farz mı? Farz.
* Mürşide ulaşmak farz mı? Farz.
* Ruhun Allah’a ulaştırılması, Allah’a teslim edilmesi farz mı? Farz.

 Bütün sahâbe, bu 3 farzı da gerçekleştirmişler mi? Üçünü de.

Bugün aşağı yukarı hiç kimse gerçekleştirmiyor. Çok az insanlar, belki %1, bu lâzımeleri Kur’ân-ı Kerim hükümlerine göre yerine getiriyorlar. Ama ne yazık ki halkın büyük kısmı bunları yerine getirmiyor. Öyleyse böyle bir olaya dikkatle bakın. İnsanların kendilerine ne kadar çok zarar verdiklerini göreceksiniz bu devrede. Ve bunlar hep dînlerini bilmeyen, yanlış dîn öğretenlerin, öğrettikleri dînin gereği olarak çıkıyor ortaya. Çünkü öyle bir dîn yok. İnsanlar o dîni kendileri uydurmuşlar. Yani ne demek istiyorum? Allah’ın farz kıldığı şeyleri devreden çıkarmış adamlar. Ve bu farzlar, insanları cennet saadetine ve dünya saadetine ulaştıracak olan farzlar.

Şimdi dünya saadetini getirecek olan farzları düşünüyoruz; nedir birincisi? Daimî zikir. Bırakınız daimî zikri, zikir bile farz değil. Bütün sahâbe hâlbuki daimî zikre ulaşmış.
İkincisi nedir? İrşad. Bütün sahâbe irşada ulaşmış yani nefsinin kalbindeki bütün afetleri yok etmiş. Bütün sahâbe teslime de ulaşmış; ruhlarını da fizik vücutlarını da nefslerini de Allah’a teslim etmişler.

Ne zaman bir insanın nefsi Allah’a teslim olur, son teslim? O kişinin nefsindeki bütün afetler yok olduktan sonra Allahû Tealâ, o kişiyi Tövbe-i Nasuh’a çağırır ve ona Tövbe-i Nasuh’la tövbe etmesini emreder. Allah’ın söylediği kelimeleri tekrar ederek Tövbe-i Nasuh’la tövbe eder. Bu, içinin ve dışının pür nur olması demektir. Hem nefsinin kalbindeki bütün karanlıklar yok olacaktır hem de başlarının üzerine Allahû Tealâ, bir nur halesi getirecektir ve daire şeklindeki o nur sebebiyle o insanların dışları da nur olacaktır, pür nur olacaktır. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, hem ihlâsa ulaşmışlar hem salâha ulaşmışlar. Yani ruhlarını da fizik vücutlarını da nefslerini de Allah’a teslim etmişler. Hepsi daimî zikrin sahipleri, hepsi irşada ulaşmış ve hepsi teslime de ulaşmışlar. Ve bunların hepsi farz. 14 asır sonra bugün dîn öğretenlere bir göz atın; ne zikir ne daimî zikir farz, ne irşad farz ne de insanların Allah’a teslim olmaları farz. Bütün farzlar Kur’ân-ı Kerim’de farz olduğu halde insanlar tarafından ortadan kaldırılmış, insanlara öğretmiyorlar. Korkunç bir bilanço! Bütün insanlar cehenneme gönderilmek üzere dîn adamları tarafından eğitiliyor. Cehenneme ulaşmanın eğitimi veriliyor insanlara. Ve gerçekten bizim ülkemizin insanına, gerçekten İslâm’ı yaşamak isteyen insanlara bu bir zulümdür.

Öyleyse tekrar ediyoruz, Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar derler ki: Evet, bizi ikaz ettiler. Ama biz onlara inanmadık.”

Şimdi bize inanmayanlara da dikkat edin diyoruz, biz de sizi ikaz ediyoruz. Bu emri O’ndan almış durumdayız. Allahû Tealâ bu emri bize vermiş. Bu sebeple başkalarının bilmediği şeyleri, dünya üzerinde kimselerin bilmediği şeyleri, özellikle bizim ülkemizdeki dîn adamlarının bilmediği şeyleri sizlere anlatıyoruz. Ve sizi ikaz ediyoruz; dikkat edin diyoruz, gideceğiniz yer cehennemdir diyoruz.

Peki, kurtuluşunuz mümkün değil mi? Sadece Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, bu kadar. Dilediğiniz zaman zaten mürşide ulaşmayı dileyeceksiniz. Dilediğiniz zaman, zaten ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyeceksiniz. Ve bunları ulaştırırken Allah, size mutlak ölçülerde yardımcı olacak. Öyleyse bütün güzel şeyleri gerçekleştirmeniz, rahatlıkla ve kolaylıkla mümkündür. Sizi sadece ikaz etmiyoruz, gideceğiniz yer cehennemdir, kimse sizi kurtaramaz demiyoruz. Kurtaracak olan zaten Allah’tır. Mürşid sadece bir vasıtadır. Ama siz, Allah’ın sizi kurtarması için lâzımgelen adımı atmıyorsanız, Allah’a ulaşmayı dilemiyorsanız -her şey buna bağlı- hiçbir zaman kurtulamazsınız. Ama Allahû Tealâ, Kur’ân’da garanti vermiş: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse mutlaka Benim cennetime girer.” diyor. Geri kalanını Allah’a bırakın. Ve bu kadar kolay mı diye sormayın, bu kadar kolay. Bu kadar Allahû Tealâ sizi seviyor ve kurtulmanızı istiyor. Eğer böyle bir şey kafanızı karıştırıyorsa gidin Mihr Vakfı’nın Merkezine, kitapları alın, inceleyin. Ve göreceksiniz ki kurtuluşunuz, rahatlıkla mümkündür. Mutluluk sizi bekliyor.

Hepinizi Allah’ın mutluluğuna çağırarak sözlerimizi bu akşam da burada inşaallah tamamlıyoruz. Allah’ın hepinizi dünya saadetine ve cennet saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek bu sohbetimizi burada tamamlamak istiyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.    

İmam İskender Ali  M İ H R