}
Sualler ve Cevaplar 01.04.1999
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100398

 

SOHBETİN ADI: SUALLER VE CEVAPLAR
TARİHİ: 01.04.1999

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere Yüce Rabbimiz bizleri biraraya getirdi. Sualler ve cevaplardan bir tanesine inşaallah yeniden başlyoruz.

Bismilllâhirrahmânirrahîm.

“Nötrinoların doğrusal hareketlerinden açısal harekete dönüşleri nasıl gerçekleşir?” Sualimiz bu.

Allahû Tealâ, evvelce sadece Kendisi olan bir yaratıcıydı. Allah’tan başka hiçbir şey yoktu ve Allah yaratmayı diledi. İlk yarattığı şey, enerjidir. Enerjinin zamanımız fiziğindeki adı nötrinodur. Nötrinolar Allah’ın katından yola çıkarlar ve kâinattaki her elektrona ayrı ayrı ulaşırlar. İster sağ spinli elektron olsun yani sağa dönsün, ister sol spinli elektron yani sola dönsün, bütün elektronlara onların dönüş istikametlerinde nötrinolar mutlaka ulaşır. Ulaştığında ne yaparlar? Dönüş enerjilerini elektrona teslim edip tekrar Allah’ın katına geri dönerler. Bütün nötrinolar enerji dizaynı içerisinde Allah’ın katından gelirler. Allah’ın katından gelen bu nötrinolar kâinattaki her âleme ayrı ayrı ulaşırlar. Zahirî âlemin bu bölümüne ulaşan sisteme “nötrino” diyoruz.

Allahû Tealâ diyor ki:

34/SEBE 2: Ya’lemu mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ yarucu fîhâ, ve huver rahîmul gafûr(gafûru).

(O, Allah) yere gireni ve ondan çıkanı, semadan ineni ve oraya yükseleni bilir. Ve O; Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir), Gafûr’dur (mağfiret eden, günahları sevaba çeviren).


“Allah gökten ineni, yere gireni, yerden çıkanı ve tekrar göğe yükseleni bilendir.” diyor.

Öyleyse bir şeyler var; Allah’ın katından geliyor, yere giriyor, yerde bir görev yapıyor ve tekrar yükseliyor, Allah’ın katına geri dönüyor. İşte bu sistemin adına Allahû Tealâ “emir” diyor. Ne Allah’ın katından gelirse, bir görev yapıp tekrar Allah’a dönerse onlar, Allah’ın emrini teşkil ederler.

Allah’ın ilk yarattığı şey, enerjidir. Ama Allahû Tealâ buyuruyor ki:

51/ZÂRİYÂT 49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.


“Biz her şeyi zıddıyla kaim kılarak çift yarattık.”

Öyleyse herşey zıddıyla kaim kılınarak çift yaratılmış. Öyle bir dizayn düşünün ki eğer bir sağ spinli nötrino varsa sağa dönüşlü bir nötrino varsa, mutlaka sola spinli, sol dönüşlü bir nötrinoyla birlikte halk edilmiştir, birlikte yaratılmıştır. Denge sağlanmıştır. Bunlar zahirî âlemin standartları. Ama aynı standart içinde karşıt nötrinoların da bulunduğunu görüyoruz. Sağ spinli nötrinolar, sol spinli nötrinolar karşılığında, sağ spinli anti nötrinolar, karşıt nötrinolar, sol spinli karşıt nötrinolar. Öyleyse bir çift nötrino ve bir çift karşıt nötrino aynı anda yaratılmıştır. Allah’ın kaidelerine göre zahiri âlemin parçası olan nötrinolarla gene aynı yapının içinde bulunan karşıt nötrinolar -ki zahirî âleme ait değildirler- beraberce bir yapıyı husule getirirler. Bu yapı bir bütündür. Bütünün yarısı nötrinolar, ikinci yarısı karşıt nötrinolar. Nötrinolar elektronlara, karşıt nötrinolar da karşıt elektronlara gelip onları harekete geçirirler.

Allahû Tealâ İsrâ Suresinin 44. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

17/İSRÂ 44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran).

7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Halim’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).


“Kâinatta hiçbir zerre yoktur ki her an Allah’ı tesbih eder olmasın. Ama siz onların tesbihini anlayamazsınız.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse kâinattaki nötrino dizaynına dikkatle bakmamız lâzım; nötrinolar. Allahû Tealâ’nın indinde 4 tane enerji küresinden oluşan bir nötrinonun dizaynına beraberce bakalım. Bu nötrinolar dönerek gelirler. Bu nötrinolar sonsuz hızla gelirler ve elektrona ulaşınca hangi istikamette dönüyorlarsa; sağ spinli bir nötrino sağ spinli bir elektrona ulaşır, dönüş enerjisini ona aktararak elektronun dönmeye devam etmesini sağlar. Sonra da geri kalan enerjiyle Allah’ın katına tekrar döner. Sonra aynı nötrino tekrar gelecektir, tekrar dönecektir. Sonsuz bir gidiş geliş içerisinde devam edecektir. Bir nötrinonun arkasından bir ikinci nötrino, bir üçüncü nötrino, bir dördüncü nötrino art arda gelip elektronun hareketsiz kalmasına mâni olurlar, elektronun devamlı dönmesine sebebiyet verirler.

Maxell soruyor, diyor ki: “Nasıl oluyor da bu elektronlar milyarlarca seneden beri hep dönmeye devam ediyorlar?”

İşte Maxell’ın bu sualinin cevabı, Kur’ân-ı Kerim’de. Sonsuz bir akım var; enerji akımı. Bu enerji akımı kâinatın her zerresine gelir. Nasıl bir düdüğü üfürdüğünüz zaman düdük, bir ses çıkartırsa nötrinolar da bir elektrona ulaştıkları zaman elektronu döndürdüklerinde elektron, her dönüşünde bir ses çıkaracak şekilde proglamlandığı için o sesi çıkarmaya başlar. Ve her dönüşünde kendi lisanıyla “Allah” kelimesini telâffuz eder ve terennüm eder.

Allahû Tealâ’nın bu dizaynında her an sonsuz bir şekilde beslenen elektronlar, kendi iradelerinin dışında dönerek bir ses çıkardıkları için bu ses, bu işlem, bir zikir değildir. Allah’ın İsmi’ni tekrar ederler ama adı tesbihtir. Çünkü onlar kendi iradeleriyle bunu yapmamaktadırlar. Üzerlerine onlar istese de istemese de giden nötrinoların onlara yaptığı enerji aktarımı sebebiyle elektronlar dönmek mecburiyetindedir, dönerken de mutlaka Allah’ın İsmi’ni tesbih ederler. Yani aynı anda böylece onlar, Allah’ın İsmi’ni başka bir kuvvetin tesiri altında tekrar ettikleri için Allahû Tealâ bunun adına “teşbih” diyor. Ama biz insanlar, Allah’ın Adı’nı irademizle bilerek, isteyerek tekrar ederiz. Bu sebeple bunun adı tesbih değil, zikirdir.

Öyleyse zikirle tesbih arasında çok açık ve kesin bir farklılığın oluştuğunu görüyoruz. Zikir, iradî bir olaydır, tesbihse gayri iradî bir olaydır. İşte buna, bu gayri iradî olayın sebep olmasına; vücut bulmasına nötrinolar sebep olmaktadır.

Nötrinonun yapısına baktığımız zaman 4 tane enerji küresinden oluştuğunu görüyoruz. Sağ spinli bir nötrinoda birinci küre, zahiri âleme ait olan birinci küre, sağa doğru dönmektedir. Berzah âlemine ait olan yani zahiri âlemin berzah âlemine ait olan ikinci küre, birincinin tersi olarak sola dönmektedir. Gayb âlemine ait olan üçüncü küre, sağa dönmektedir. Karşıt gayb âlemine ait olan dördüncü küre yani gayb âleminin berzah kesimine ait olan dördüncü küre, sola dönmektedir. Öyleyse birinci ve üçüncü küreler sağa, ikinci ve dördüncü küreler sola dönmektedir. İşte böyle bir dizayn bir nötrinoyu ifade eder. Nötrinonun temelinde dominant olan, birinci ve üçüncü kürenin aynı istikamette dönüşleri yapmasıdır.  Öyleyse birinci ve ikinci küre birbiriyle alâkalıdır, üçüncü ve dördüncü küre de birbiriyle alâkalıdır. Birinci dominant, ikinci bağımlıdır, üçüncü dominant, dördüncü bağımlıdır. Öyleyse hâkim olan unsurlar, birinci ve üçüncü kürelerdir. Her ikisi de aynı istikamette dönmektedir.

Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de verdiği hız kanunlarına göre, bir maddenin, bir partikülün veya bir enerjinin sonsuz hızla hareket edebilmesi için kendi âleminin dışında hareket halinde oluşu söz konusudur. Enerji, nötrino hiçbir âleme ait değildir. Madde değildir çünkü. Madde olmadığı için enerji, birinci ve üçüncü küreleri aynı istikamette döndüğü için lineer bir istikamet hasıl eder yani doğrusal bir istikamet tayin eder. Bunu bir kayığa benzetebiliriz. Eğer kayığın küreklerinden birini birinci küre, ikincisini üçüncü küre olarak düşünüyorsak, kayık o kürekleri çektikçe küreklerin ikisini de aynı istikamette kullanıyorsak, kuvvetler dengesi söz konusuysa kayık, kürek çekenin arkasına doğru bir doğrusal istikamet takip eder. İşte nötrinolar bu sebeple doğrusal bir istikametin sahibidir. Hiçbir âleme ait olmadıkları için de bütün âlemlerde sonsuz hızla hareket etmek imkânının sahibidir.

Kanunu tekrar edelim; bir maddenin veya bir partikülün sonsuz hızla hareket edebilmesi, asıl ifadesini kullanalım, ışık hızının daha ötesinde bir hızla hareket edebilmesi, bu nesnenin ait olduğu âlemin dışında olmasına bağlıdır. O âlemin statüsü içinde olmaması lâzımdır, o âleme ait olmaması lâzımdır. Hareket halinde bulunduğu âleme ait olmaması lâzımdır. İşte nötrinolar, hiçbir âlemin varlığı olmadıkları için sonsuz hızla hareket etmek imkânının sahibidirler.

Peki, bu sonsuz hızla hareket ne zaman ışık hızının altına dönüyor? Ne zaman Allahû Tealâ bir sağ spinli bir de sol spinli olarak birlikte yaratılan iki tane nötrinodan iki tane elektron yaratırsa, o elektronlar zahirî âlemin bir parçasını teşkil ederler. Öyleyse bu dizaynı, o istikamette düşünmek lâzım. Bir çift nötrino ve bir çift nötrinonun bir tanesi sağ spinli; sağ elimin bulunduğu taraftaki, bir tanesi sol spinli; sol elimin bulunduğu taraftaki. Öyleyse sol spinli nötrinonun birinci küresi sağa dönüyor, üçüncü küresi sağa dönüyor. Sol spinli nötrinonun birinci küresi sola dönüyor, üçüncü küresi gene sola dönüyor yani ikisi, birbirinin tamamen tersi.

Şimdi Allahû Tealâ ne yapıyor, bir nötrinodan, bir çift nötrinodan bir çift elektron vücuda getirmek üzere? Niçin çift yaratılmış? İşte bu sebeple; tek yaratılan bir varlık yoktur. Her şey çift yaratılmıştır. Öyleyse bir nötrino, sağ spinli bir nötrino yaratılırken mutlaka onun zıddı olan sol spinli nötrinoyla beraber yaratılmıştır ki bu ikisi de bir çift elektron olsun diye. Ne yapıyor Allahû Tealâ? Sağ spinli nötrinonun üç ve dört numaralı kürelerini bir ve iki nolu kürelerinden ayırıyor. Sol spinli nötrinonun da gene aynı şekilde üç ve dört numaralı kürelerini bir ve iki numaralı kürelerinden ayırıyor, eş değiştiriyor. Sağ spinli nötrinonun üç ve dört numaralı küreleri, sol spinli nötrinolara ulaşıyor, onunla birleşiyor. Soldakinin de üç ve dört numaralı küreleri sağdakine ulaşıp onunla birleşiyor ve değişik bir yapıyla karşılaşıyoruz. Nasıl bir değişik yapı? Bir nötrinoda birinci ve üçüncü küreler ters yönde hareket ederken, bu yeni vücuda getirilen bir nötrinoda birinci ve üçüncü küreler aynı istikamette dönerken, sağ spinli nötrinonun bir ve üç numaralı küreleri; ikisi de sağa doğru dönerken, sol spinli bir nötrinonun bir ve üçüncü küreleri; ikisi de sola doğru dönerken, şimdi ters bir işlemle karşı karşıyayız. Sağdaki nötrinonun birinci küresi sağa dönüyor, gene eskisi gibi ama üçüncü küresi sağa değil, sola dönüyor, ters istikamette dönüyor. Soldaki nötrinonun da birinci küresi sola dönüyor, gene eskisi gibi ama üçüncü küre eskisi gibi değil, eskisinin tersine sağa dönüyor, ters istikamette dönüyor. Öyleyse her iki nötrinoda da sağ spinli nötrinoda da sol spinli nötrinoda da üçüncü küreler birinci ile aynı istikamette değil, ters istikamette dönmeye başlıyor.

Bu ne demektir? Kayıkla gene anlatmaya çalışalım. Bir kayığın küreklerini çekiyoruz ama bu sefer nasıl çekiyoruz?  Birinci küreği normal istikamette hareket için kullanırken (sağdaki küreği), soldaki küreği ters istikamette hareket için kullanıyoruz. Çünkü birisini ileriye hareket ettirmek üzere, ikincisini geriye hareket ettirmek üzere kullanıyoruz. Kuvvetler dengesi oluşurken zayıf olan taraftaki küreğin bulunduğu yer, merkez oluşturur. Ve kuvvetli olan küreğin hareketiyle kayık, bu merkezin etrafında küçük veya büyük daireler çizmeye başlar. İşte bu davranış biçimi bir lineer momentumun bir açısal momentuma dönüşmesini oluşturur. Öyleyse bir nötrinoda birinci ve üçüncü küreler (hızı temin eden küreler, dominant küreler, hareketi sağlayan küreler), ikisi de aynı istikamette döndüğü için kayığın iki küreği de kayığı hızla aynı istikamete götürmek üzere hareket halinde. Ama Allahû Tealâ, nötrinoları elektrona çevirdiği an birinci ve üçüncü küreler artık aynı istikamette dönmüyor, üçüncü küreler birincinin tersi istikamette dönüyor. Bunun mânâsı; bir defa ters istikamette döneceği için hızın frenlenmesidir. İkincisi; gene ters istikamette döndüğü için doğrusal olan momentumun açısal momentuma dönmesi ve dairesel bir yol izlemesini temin ediyor ve bütün elektronlar böyle bir dizayn içerisinde doğrusal bir yol izleyemiyorlar, hep daire çizmek durumundalar. İşte böyle bir dizayn, elektronları ya kendi etraflarında ya da bir protonun etrafında daireler çizmeye yöneltir.

Bir atom yapısını incelediğiniz zaman en basit atom, hidrojen atomudur. Bu hidrojen atomunun bileşkesine baktığınız zaman merkezde bir tek proton görürüz. Çevresinde de sadece bir tane elektron döner. Ama daireler çizerek döner. Bu daire, eliptik bir dairedir ve manyetik alanlarla hızın çarpımı her noktasında bu eliptik yörüngenin, birbirine eşittir. Merkeze en yakın olduğu noktada en yüksek hız ve en düşük manyetik alan vardır ki elektron protona yapışmasın. En uzak olduğu noktada ise en düşük hız en yüksek manyetik alan vardır ki elektron, merkezin çekim kuvvetinden kurtulup da çevreye kaçmasın. Öyleyse bir elektron, bir protonun etrafında dönerken her dönüşünde Allahû Tealâ’nın katından iki defa enerji alır ve iki defa bu enerjiyi Allah’ın katına tekrar geri gönderir. Bütün elektronlar aynı zaman parçaları içinde enerji alırlar. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı neyi ifade eder? Elektronların devamlı nötrinolarla beslenmesini.

İşte ne zaman bir çift nötrino bir çift elektron oluşturmuşsa, oluşturdukları anda iki karşıt kuvvet oluştuğu için, hareketi sağlayan birinci ve üçüncü kürenin dönüşleri artık aynı istikamette değil ters istikamette olduğu için hız, frenlenmektedir ve ışık hızının altına düşmektedir. Sonsuz hız, ışık hızının altına düşmektedir. Aynı zamanda da doğrusal olan momentum, söylediğimiz o kürek hareketi sebebiyle dairesel momentuma, açısal momentuma dönüşmektedir. İşte bu sebeple zahiri âlemin içinde bütün sistemler mutlaka ışık hızının altında bir hareket imkânının sahibidir. Kendilerine verilen kinetik enerji, itiş enerjisi onların ulaşabileceği son hız sınırı olan ışık hızının daima altında kalmak mahkûmiyetindedir. Bu anlattığım sebeplerle bir nötrinonun elektrona dönüşmesi halinde onun sonsuz hızı, onu ışık hızının altında olan bir surete indirir ve momentumunu da lineerken (doğrusalken) açısal yapar.

Öyleyse ikinci suale geçebiliriz.

“Efendimiz! İnsanların Allah’ın Resûl’ü ile olan ilişkilerinde ve insanların diğer insanlar ile olan ilişkilerinde davranış biçimleri açısından teslim olmayı detaylandırabilir misiniz? Hürmetle ellerinizden öperiz. Allah razı olsun.”

Allah sizlerden de razı olsun. Aslında bu sual zor bir sual, çünkü söz konusu olan biziz. Burada bir insanın kendisinden bahsetmesi zor bir olay olarak görünüyor bana. Detaylandırırken benim de içinde bulunduğum bir ortamda kendimden bahsetmem gerekiyor. Böyle bir sualin belki sadece Cabbar kardeşimize sorulması çok daha uygun bir şey olurdu, çözüm olurdu. Ben bu sualin insanların diğer insanlarla olan ilişkileri bölümüne cevap vereyim. Diğer kesimin, zamanımızın Gavsı olan, bizim de Türkiye’de vekilimiz olan Cabbar’dan, Cabbar Hocadan öğrenilmesi daha uygun bir çözüm teşkil edecektir kanısındayım. İnsanların diğer insanlarla olan davranış biçimlerinden bahsetmem uygun.

Öyleyse hepinizi ayrı bir değer olarak vasıflandırıyorum. Varsınız. Allahû Tealâ tarafından seviliyorsunuz. Seviliyorsanız, bilin ki sizin Allah’ı sevmenizin binlerce katı kadar bir dizayn içerisinde Allahû Tealâ sizi sevmektedir. Sevildiğiniz için şu anda varsınız, yoksa olmazdınız. Öyleyse bu sevgiye lâyık olmak durumundasınız. Bununsa, bu liyakatin en üstün yolu, Allahû Tealâ ile olan ilişkilerinizde başka insanlara dönük bir yaşam biçiminin sahibi olmanız.

Bütün insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde sadece iki tür davranış biçimleri vardır:

*Başkaları hakkında, onlara nasıl yardım edebileceğini, onları nasıl mutlu edebileceğini düşünmek; birinci istikamet.
*Başkalarının aleyhinde düşünmek, onlara nasıl hadlerini bildireceğini, kendisinin nasıl onlardan üstün olduğunu ispat etmeye çalışmayı düşünmek; bu da ikincisi.

Öyleyse insanlarla ilişkileriniz mi var? Mutlaka bütün insanlar cemaat halinde yaşamak mecburiyetindedir. Sosyal mahlûklardır. Hiç kimse her şeyini kendisi vücuda getiremez. İnsan her şeyi başka insanlardan almak mecburiyetindedir. Ayakkabı yapılır, biz onu ondan satın alırız. Elbise yapılır, biz o elbiseyi, elbise yapandan satın alırız. Biz de neyi üretiyorsak onlar da bizden onu satın alırlar. Böylece bir dünya düzeni kurulur. Herkes en iyi başarabildiği şeyi imâl eder, üretir ve böylece karşılıklı etkileşim oluşur.

Öyleyse hepimiz başkalarına muhtacız. Muhtaç olmayan kimdir? Sadece Allah’tır. Böyle bir dizayn içinde biz, eğer başkalarına muhtaç olan sosyal varlıklarsak, herkesin bizim gibi olduğunu unutmamamız lâzım. Herkes de bize ihtiyaç duyar. Öyleyse biz, bu koskacaman kâinatın bir parçasıyız. Parçasıyız; bize de ihtiyaç duyanlar var. Niçin var? Bir ayakkabı satıcısı ayakkabısını satmak mecburiyetindedir. Öyleyse bizim paramıza ihtiyacı var. Biz gideceğiz, ona paramızı vereceğiz, onun ürettiği ayakkabıyı satın alacağız. Bizim o ayakkabıya nasıl ihtiyacımız varsa o kişinin de o ayakkabıyı üretebilmek için köselesini, derisini almaya, almak için de paraya ihtiyacı var. Öyleyse biz ona muhtaçsak, o da bize muhtaç. Bir cemaat düşünün ki bir dünya insanları, topluluğu düşünün ki herkes birbirine muhtaç. Herkesin size ihtiyacı var, sizin de herkese ihtiyacınız var. İhtiyacı olmayan sadece Allah’tır. Yoktan var eden sadece O’dur.

Şimdi böyle bir dizayn içerisinde bir ihtiyaç düzeninin var olduğu bir ortamda, acaba bir insan hangi standarlarda mutlu olabilir?

Eğer Allahû Tealâ size bir vazife vermişse, hasbel kader insanlara hizmet etmek için devlet kademelerinde bir yeriniz varsa biliniz ki Allahû Tealâ size o yeri, başka insanların ihtiyaçlarına cevap verebilesiniz, o ihtiyaçları yerine getirebilesiniz diye vermiş, sizi oraya tayin etmiştir. Göreviniz, başka insanların dileklerini yerine getirmek, onların sizinle ilişkili olan problemlerini çözmek, onları mutlu etmek, memnun etmektir. Oysaki şunu görüyorum; bir işin sahibi olan insanlar o konudaki üstünlüklerini, başkalarının o meselelerin halledilmesi için kendilerine muhtaç olduğunu kesin olarak bilirler ve nefslerinin kurbanı olurlar. Ellerindeki bu yetkiyi insanların kendilerine daha çok saygı göstermesini temin için, insanların kendilerini daha çok saymaları için, , onların üstünlüklerini daha çok kabul etmeleri için bir vesile sayarlar. Ve başka insanların, kendilerine o problemlerini çözdürmek üzere gelen, bu konuda yardım talebiyle gelen insanlara yardım etmek şöyle dursun, onların önlerine engeller çıkarırlar, o kişiler kendilerine muhtaç olduklarını anlasınlar da kendilerini üstün görsünler diye. Oysaki Allahû Tealâ’nın o kişiyi oraya getirmekten muradı, başkalarının gayretlerine set çekmek değildir. Onların problemlerini hallederek onları memnun etmektir, mutlu kılmaktır. Bakınız; Allah’ın hedefi ne, insanların nefslerinin tesiri altındaki hedefleri ne? İşte size burada bir önerimiz var; ister böyle bir vazifede bulunun isterse hiçbir vazifeniz olmasın, göreviniz insanlara mutluluk ulaştırmaktır. Hedefiniz budur ve bunu yaptığınız takdirde mutluluğu yakalayabilirsiniz.

Biliyorsunuz ki dünya saadeti sizlerin gayretleriyle bir hedef bağlantısını teşekkül ettirir. Ne demek istiyorum? Siz başkalarını mutlu etmek için bir vasıtasınız. Başkaları? Onlar da sizi mutlu etmek için bir vasıta. Hani Allahû Tealâ diyor ki: “Ben insanın sırrıyım. İnsan Benim sırrım.”

Tıpkı bunun gibi siz başkalarını mutlu edecek olan bir vasıtasınız, başkaları da sizi mutlu edecek olan bir vasıta. Nasıl? Siz ne zaman başka insanları mutsuz etmek, onları huzursuz etmek istikametinde bir düşüncenin sahibi olursanız ki bu düşüncenin odağında kendinizin üstün olduğunu onlara ispatınız gelir, o istikamette harekete geçmeniz gelir. Bunun odak noktasında sizin nefsinizin tarihi talebi yer alır. Bu talep, açık ve kesindir: “Ben üstünüm, sen benden aşağısın.”
İşte bunu ispat edecek olan bütün davranış biçimleri, o kişiyi Allah’ın gözünde küçülten, yetmez, aynı zamanda onu mutsuz eden bir davranış biçimidir.

Düşünün; birisinin devlet dairesinde olan birinden bir talebi var. Diyelim ki tapu çıkartacak. Eğer tapudaki yetkili bu işe yardımcı olmak yerine buna mâni oluyorsa, orada o kişiyi huzursuz eden yani müracaat eden kişiyi huzursuz eden, onu sıkıntıya sokan, dertlendiren bir olayla karşı karşıya. Çünkü gelen kişi tapu dairesindeki yetkilinin yardımına muhtaç, başka bir alternatifi yok. O kişi bu meseleyi çözecek. O da elindeki gücü gelen müracaat sahibinin mutlu olması istikametinde değil de onu engelleyici istikamette kullanırsa, burada nefsin hâkimiyetini görüyoruz.
Bunu bir misâl olarak verdim. Demek istemiyoruz ki tapucular böyledir. Sözlerimizin mânâsı açıkça anlaşılsın. Önemli olan, burada söz konusu olan şey, başkalarına yardım etmek veya set çekmek.

Siz ister bir yerde, bir devlet dairesinde vazifeli olun, isterseniz olmayın ama her an başkalarına hizmet edebilecek durumdasınız. Her an başkalarını mutsuz edebilecek durumdasınız. İşte saadetiniz, başkalarına ulaştırabildiğiniz mutlulukla %100 alâkalıdır. Hayır, yanlış söyledim, %100 değil, %200 alâkalıdır. Siz hangi davranışınızla bir başkasının mutlu olmasına sebebiyet verirseniz, onun yaşadığı mutluluğun iki katını Allahû Tealâ ve ruhunuz size yaşatacaktır. Onlara verdiğiniz mutluluğun aynını Allahû Tealâ sizde vücuda getirecek; başlangıç, arkadan da ruhunuz nefsinize ferahlık verecek, inşirah verecek, başka kişiye yaşattığınız o memnuniyetin, hoşnutluğun karşılığını ikinci defa mutlu olarak alacaksınız.

Eğer düşünce sistemleriniz; “Ben bugün ne yaparım da etrafımdaki insanlara bir nebze mutluluk verebilirim?” şeklindeyse, bunu düşünmeye başladığınız andan itibaren siz mutlu bir insansınız. Neden? Çünkü hedefiniz başkalarını mutlu etmek. Öyleyse etrafınızdaki insanlarla olan davranış biçimlerinizi buna göre dizayn edin. Herkese bir şeyler söyleyebilirsiniz; onların memnuniyetine sebebiyet verecek olan şeyler, onları mutlu kılacak olan şeyler. Herkese ayrı bir açıdan dikkatle bakın. Herkesin sizin bir çift güzel sözünüze ihtiyacı vardır. Sizin de aslında onlara o güzel şeyleri söylemeye onlardan daha fazla ihtiyacınız vardır. Çünkü onlara verdiğiniz mutluluğun iki katını siz yaşayacaksınız.

Öyleyse sahâbenin hayatına gelin beraberce bakalım. Onlar, sonsuz bir mutluluğun sahibiydiler. Neden biliyor musunuz? Hayatlarını etraflarındaki insanların hepsine adadıkları için. Ama herkes yekdiğeri için aynı hedefi tahakkuk ettirdiği cihetle herkes mutluydu. Bütün sahâbe, her birisi bütün diğer sahâbeler için yaşayan bir özellik taşıyordu. Her birisi için arkadaşları kendisinin hayatından daha kıymetli insanlardı.

Sahneyi hatırlayacaksınız; Hz. Ömer elinde matara, su matarası, su dağıtıyor. Kimlere dağıtıyor? Şehit olmak üzere, savaştan çok ağır yara alanların arasında dolaşıyor. Birisi diyor ki: “Ya Ömer, su.” Hz. Ömer ona ulaşıyor. Elindeki matarayı, suyu uzatıyor. Tam o kişi suyu içecekken böyle dudaklarına götürmüş, tam o sırada bir başkası: “Ya Ömer, su.” diyor. Suyu içmek üzere olan benim bıraktığım gibi bardağı bırakıyor ve “Ya Ömer!” diyor, “Onun daha fazla suya ihtiyacı var, suyu ona ver.” Hz Ömer ikinci kişiye ulaşıyor. İkinci kişiye uzatıyor suyu. İkinci kişi tam suyu içmeye, dudaklarına doğru yaklaştırırken bir üçüncüsü; “Ya Ömer, su.” diyor. İkinci kişi de diyor ki: “Ya Ömer! Suyu ona ver. Onun benden daha fazla ihtiyacı var.” Ve Hz. Ömer suyu koşarak üçüncüye götürüyor. Üçüncü kişi suya uzanıyor, suyu alamadan şehit oluyor. Hz. Ömer hemen suyu alıyor, ikinciye koşuyor; o da şehit olmuş. Hz. Ömer suyu birinciye uzatıyor, ilk kişiye; o da şehit olmuş.

Öyleyse bu insanların farklılığını görebiliyor musunuz? Ölüm anında olan bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey sudur. Ve o hayatlarının son anında kendilerinin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi başkalarına hediye edebilecek kadar, başkalarını kendilerinden fazla seven insanlar topluluğu. Sahâbenin yaptığı, Medine’de yaptığı evlerden hiçbirisi yoktur ki bütün sahâbe el birliğiyle o evi yapmasın. Hepsi beraberce kerpiçleri çekiyorlar, güneşte kurutuyorlar ve evleri inşa ediyorlar. Herkesin evinde kendisinden başka bütün sahâbenin de gayreti var, emeği var ve sonuçlar böyle bir dizayn içerisinde.

Şimdi siz kendinize dikkatle bakın. Evvelki günü sormayacağım, bugün, bugün ne yaptınız? Bugün bir tek insanı mutlu etmek için bir gayretin içinde oldunuz mu? Birkaç insanı mutlu etmek için bir gayretin içinde oldunuz mu? O insanların yüzlerindeki minnet ifadesini yakalayabildiniz mi? Onları mutlu etmenin o büyük hazzını yaşayabildiniz mi? Yaşamadınızsa, bugün yaşamadınız. Siz bugün hayatta değildiniz. Çünkü Allahû Tealâ sizi mutlu olasasınız diye yarattı. Başkalarına mutluluk vererek mutlu olasınız diye yarattı. Eğer bunu yapmanın gereğini duymuyorsanız, yaşamıyorsunuz. Allah’ın emrettiği bir hayat biçiminin içinde değilsiniz. Etrafınızdaki her insan sizin onları mutlu edebilmeniz için, neticede onların iki katı mutluluğu sizin yaşayabilmeniz için potansiyel bir vasıtadır. Hepsi hazır beklerler. Hepsinin size ihtiyacı vardır. Bir güzel sözünüzi, bir güzel davranışınızı, bir gülümseyişinizi, onların problemlerine yaklaşmanızı, problemlerini çözmenize hepsi hazır vaziyette beklemektedirler; herkes. Etrafınızdaki herkese gülümseyerek bir selâm vermeniz, onların gönüllerini alacak birkaç kelime söylemeniz çok mu zor bir şey ki bunu yapmıyorsunuz?  Sadece ihmâl mi? Sadece onların mutluluklarına engel olmakla kalmıyorsunuz, siz de mutsuzsunuz. Başkalarına mutluluk veremeyen insanların mutsuzluğunu yaşıyorsunuz. Oysaki Allahû Tealâ sizi başkaları için yarattı. Başkalarını mutlu edeseniz de siz mutlu olasanız diye.

Hadi gelin sizinle basit bir hesap yapalım. Kalabalığa girdiniz, etrafınızda mutlu etmenizi mümkün kılan sadece on kişi var. Birincisine ulaştınız, onu memnun edecek olan bir cümle söylediniz sadece, o kişi memnun oldu, mutlu oldu sizin davranışınızdan. O ne kadar saadeti yaşadıysa, mutlu olduysa, Allahû Tealâ size onun mutluluğunu yaşatır. Arkasından da ruhunuz nefsinize bir defa daha yaşatır. Böylece her bir mutluluk verebildiğiniz insanla birlikte, iki defa onun yaşadığı mutluluğu yaşarsınız. Akşama kadar on kişiye onları mutlu edebilecek olan bir şeyler söylediğinizi, bir gülümsemede bulunduğunuzu, onların bir problemini çözdüğünüzü, yaşlı bir yakınınızı ziyaret ettiğinizi, bunun onu ne kadar sevindirdiğini yaşadığınızı düşünüyorum. Her birinin yaşadığı mutluluğun iki katını siz yaşayacaksınız. Öyleyse etrafınızda on kişi varsa, onların her birinin yaşadığı mutluluğun tam yirmi katını o gün siz yaşadınız. Bu, onlara mutluluk verdiğiniz andan itibaren geçerli olan bir şey değildir. Onlara nasıl mutluluk vereceğinizi, onları nasıl memnun edeceğinizi, onları nasıl bir hoşnutluğun içine ulaştırabileceğinizi düşünmeye başladığınız andan itibaren zamanı kullanmaya başladınız. Bu süreç içersinde, bu düşüncenizi gerçekleştirene kadar geçen devrede siz mutlu bir insansınız. Ne zaman ki o düşündüğünüz kişiye ulaşır da onu mutlu ederseniz, gözlerinden hemen yakalarsanız mutluluğunu; bu sizin iç dünyanızda bir aydınlıktır. Bir saadet halidir; onun gözlerindeki o minnet ifadesi, sizin ona verdiğiniz mutluluk. Ne zaman başladı? Ona mutluluğu vermeyi düşündüğünüz andan itibaren başladı. Ulaştığınız ana kadar geçen bütün zaman devresinde siz puan kaybetmezsiniz, derecat kaybetmezsiniz, her an o derecatı tam aksine kazanırsınız.

O kişinin sizin hakkınızda kötülük düşünen birisi olduğunu beraberce kararlaştıralım şimdi, böyle birisi; ona gidip diyorsunuz ki: “Sen bana galiba bir sebepten kızgınsın, davranışlarından böyle bir şey çıkartıyorum. Ben sana geldim, Allah’ın huzurunda senden af dilemek üzere. Hangi konuda bir hatam varsa bil ki ben bunu isteyerek yapmamışımdır. Şimdi bana söylersen eğer hatamın ne olduğunu, ben Allahû Tealâ’nın huzurunda senden af dilerim. Bana söyle, ne yapabilirim seni mutlu etmek için? Seni bir an bir memnun olma, hoşnut olma, mutluluk durumuna nasıl ulaştırabilirim? Bana bunun yolunu gösterirsen hayatım boyunca hep bunu yapmaya hazırım. Ben senin üzülmeni, mutsuz olmanı değil, mutlu olmanı istiyorum. Çünkü Allah’ın bana olan emri bu. Bunun için varım.” Bunu söylediğiniz zaman size karşı öfkeli olan, sinirli davranışlarından bunu sezdiğiniz kişi, evvelâ şaşıracaktır. O, kendisi gibi düşünecektir her şeyi. Yani siz de onun aleyhine bir düşüncenin sahibiymişsiniz gibi. Oysaki siz bunun böyle olmadığını, tam aksini ona ispat ettiğiniz zaman o kişi sizin için bir dost hüviyetine girecektir. İşte böyle bir standartta onun hoşnut olması için yapabildiğiniz şey gerçekten onu hoşnut kıldığı anda, siz yeni bir mutluluğun içine gireceksiniz. Allah’ın size ulaştırdığı bir mutluluk dalgası sizi kaplayacak, arkadan da ruhunuz nefsinize ferahlık verecek.

Şimdi bunun olmadığını düşünelim. Ama başından beri bu kişiyi nasıl mutlu edeceğinizi, ona ne yaparsanız onu memnun edeceğinizi düşündünüz ya; o düşündüğünüz süre ne kadar uzun olursa olsun, o süre içinde siz devamlı derecat kazanıyorsunuz ve hep mutlusunuz. Hedefiniz hedefine ulaşmasa da hedefiniz o kişiyi mutlu etmekse, bunu gerçekleştirememenize rağmen siz gene o düşünce sisteminizin bu hedefe ulaşmak üzere başladığı andan itibaren o kişiye ulaşıp da bunu başaramadığınız ana kadar geçen süreç içerisinde hep mutlusunuz.

O kişinin size ters davrandığını; “Hadi canım sende, ben senin bana iyi davranmanı istemiyorum.” gibi öfkeli bir ifadeyle size saldırdığını düşünelim. Siz o zaman da “Tamam, eğer öyle düşünüyorsan, sen dilediğin gibi karar vermekte serbestsin. Ama ben kesinlikle bilmeni istiyorum ki senden yanayım. Hangi problemin olursa sana yardım etmeye hazırım.” Bunu söylediğiniz zaman gene siz kazandınız. Tabii aksi de söz konusu olabilirdi. Hani bir mahkemeden bahsedilir; Temel alacaklı ve mahkemede. Adam, çok para borçlu Temel’e. Mahkemeye çıkıyorlar. Temel, alacağını istiyor. Adam mahkemede diyor ki Temel’e: “Ha ben seni tanımayrum daa.” diyor. Temel fena halde öfkeli: “Ben de seni tanimayrum daa.” diyor. Öbür taraf da diyor ki hâkime: “Görüyor musunuz Hâkim Bey, bu adam beni tanımıyor bile.”

Eğer böyle bir öfkenin sahibi iseniz, o zaman hep kaybedenlerden olursunuz. Parasal bir kayıptan bahsetmiyorum. Konumuz para değil, konumuz; mutluluk. Parasal bütün olaylarda daima parayı veren mutludur. Parayı alan ona nazaran daha az mutludur.

Öyleyse dizaynı, “ne zaman başkalarından yana olursanız, o zaman kazanırsınız” kanununa ulaştırın. Ne zaman kendinizden yana değilseniz, kazancınız o zaman tahakkuk eder. Ama böyle olmasını düşündüğünüz süreç içinde de siz hep mutlu bir insansınız. Çünkü başkalarının iyiliğini, onlara iyilik etmenin yollarını düşündüğünüz sürece kimseye bir kötülük yapmakta olan bir insan değilsiniz. Ama özellikle kendinize bir kötülük yapmıyorsunuz.

İki düşünce tarzı arasında bir büyük farklılık var; eğer siz, başkalarını mutlu etmek istikametinde kafanızı yoruyorsanız, bu istikamette çözümler üretiyorsanız, planlar kuruyorsanız; “Ben şöyle yaparsam o mutlaka memnun olacaktır, böyle yaparsam mutlu olacaktır.” diye planlar kuruyorsanız, bu planları kurduğunuz sürece hep mutlusunuz ve devamlı derecat kazanıyorsunuz. Aksini düşünelim;  “O bana şöyle davranmıştı, beni kırmıştı, kalbimi kırmıştı alçak. Ben de ona aynını yaparım. Daha da kötüsünü yaparım. Ben onun hesabını görürüm.” Böyle diyorsanız, derecat kazanmıyorsunuz ama korkmayın, derecat kaybetmiyorsunuz da. O kötülüğü düşündüğünüz sürece zamanı faydasız bir alan yaptınız, size faydası dokunmayan bir alan. Oysaki o kişi için iyi şeyler düşünseydiniz, o geçen zamanınızda hem mutlu olacaktınız hem de derecat kazanacaktınız. Farkı gösterebiliyor muyum acaba?

Öyleyse mutluluğunuzu ve derecat kazancınızı kayıplara dönüşmeyecek olan, sizi mutlu kılamayacak olan bir zaman parçasıyla harcadınız. Birincisinin sonunda o kişiye ulaştığınız zaman hedefinize ulaşamazsanız, onun sert davranışı sizi anlayamaması sebebiyle sizin davranışınız onu memnun edemese bile, o ana kadar kazanan sizsiniz. Onun davranışlarından kaynaklanan bir mutsuzluk olayı varsa, kazançlı gene sizsiniz. Çünkü siz, size düşen herşeyi yaptınız. Allahû Tealâ niyeti daima aksiyondan daha değerli tutar. İşte böyle bir dizayn içerisinde asıl olan niyettir.

Bir insan sabahtan akşama kadar düşünse; “Ben falancaya şöyle bir iyilik yapacağım.” dese, gitse onu tatbik sahasına koysa, başaramasa da o kazanmıştır. Onun kendisine iyilik ulaştırılmasına mâni olan karşı taraf, onun gayretini kendi kendisine sıfırlamıştır. Kendisi mutlu olamamıştır. Ama bu, sizin mutluluk ulaştırma talebinizi engellemez. Sizi mutlu olmanın dışına çıkarmaz. Allah, hesabı çabuk görendir.

Biz insanlar mutsuzsak eğer, biliyorsunuz hepiniz ki mutsuzluğumuzu mutlaka başkalarına dayalı kılarız. Falanca bana böyle davrandığı için ben mutsuzum, feşmekân da bana böyle davrandı, bir defa daha mutsuz oldum. Ahmet de Hasan da Hüseyin de herkes bana kötü davranıyor, ben onun için çok mutsuzum. Gördünüz mü? İnsanlar hep mutsuz. Sebebi mi? Asla kendilerinde değil. Katiyyen. Hep başka insanlar onu mutsuz kılıyorlar. Şimdi biri bana dese ki peki, sen ne yapıyorsun? Acaba sen başka insanların mutluluğu için bir şeyler yapmayı düşünseydin, mutsuz olur muydun? En azından bunu düşündüğün süreç içerisinde mutsuz olman mümkün değil. Başkaları sana ne yaparsa yapsın; başkalarının davranışı ne kadar negatif olursa olsun sen onlar hakkında iyilik düşündüğün sürece, onlar sana ne yaparlarsa yapsınlar, sen onların mutluluğu için çalıştığın sürece, hayatını onların mutluluğuna adadığın sürece sen mutsuz olmazsın.”

Öyleyse kim mutsuzluktan şikâyet ediyorsa Allah’ın kanununu unutmasın.
Siz başkalarına mutluluk vermek istikametinde bir davranışın veya onun başında, başlangıcından onu tahakkuk ettirdiğiniz noktaya kadar bunu sağlayacak olan bir düşünce standardının içinde değilseniz, hiçbir zaman mutlu olamazsınız. Böyle bir düşüncenin içinde olduğunuz sürece başkaları size surat asmış; umurunuzda bile olmaz. Başkaları size kötülük etmeye çalışmış; umurunuzda bile olmaz. Siz belki onu değil ama bir başkasını mutlu etmek için, ona bir nebzecik huzur vermek için bir gayretin içindeyseniz, etrafınızdaki diğer insanların size zarar vermeye çalışması sizin bir kulağınızdan girer, öteki kulağınızdan çıkar. Hiç mi hiç size tesir edemez. Öyleyse bir zırhın, düşmanlıkların, kötülüklerin size zarar veremeyecekleri bir zırhın arkasına, içine sığınmak, sadece başkalarına mutluluk vermek istikametinde bir düşüncenin sahibi olmakla mümkündür. Bunu yaptığınız sürece, başkalarına kendinizi adadığınız sürece o kendini bilmez insanların size yaptığı negatif davranışların hiç birisi hafızanızda en ufak bir iz bırakmaz. Allahû Tealâ bu güzelliği size yaşatacaktır. Yeter ki siz, etrafınızdaki insanların mutluluğu için çalışan bir güzelliğin sahibi olun. Öyleyse bütün güzellikler sizin için ama sadece başkalarını düşmanınız olarak görmeyin. Onlar da Allahû Tealâ’nın kulu. Eğer size düşmanca davranıyorlarsa, onlar Allah’ın hakikatlerini bilmedikleri için hem kendileri mutsuz olanlardır hem de etraflarındaki insanlara mutsuzluk verenlerdir.

İşte mutsuz bir insana beraberce bakalım, niçin mutsuz? A kendisine kötü davranmış, onun için mutsuz, B kendisine kötü davranmış, onun için mutsuz, C kendisine kötü davranmış, onun için mutsuz. Herkes ona kötü davranıyor, şu işe bakın. Acaba bu kişi buğday ektiği zaman oradan arpa mı almış? Demek ki o da başkalarına kötü davranıyor ki herkes ona kötü davranıyor. Söylediğim gibi bu kişi başkalarına iyi davranamasa bile, davranmayı gerçekleştiremese bile, iyi davranmak için, onları mutlu etmek için bir düşünce faaliyetinin; “Ben bunu nasıl yapabilirim? O insanlara nasıl saadet verebilirim?” tarzında bir düşünce faaliyetinin içinde olduğu andan itibaren o kişi mutludur. Başkalarının onu mutsuz edebilecek olan davranışlarının hiç birisinin de bu düşünce standardı içindeki bir insanı rahatsız edebilmesi mümkün değildir.

Öyleyse saadetiniz başkasının elinde değil, sadece sizin elinizde. Siz başkalarından üstün olduğunuzu ispat etmeye çalışmadığınız sürece, Allah’ın size verdiği hayatı başkaları için verdiğini idrak ettiğiniz sürece, o başkaları için verilen hayatı başkalarının hayrına harcadığınız sürece mutlu bir insansınız. Bunu sadece düşünme alanı içerisinde bile hep mutlusunuz. Ama böyle düşünmeyen bütün insanlar da mutsuzdur. Öyleyse siz neden başkalarına mutluluk vererek onların mutluluğunun iki katını yaşayan bir insan olmayasınız? Etrafınızdaki herkes sizin mutluluğunuz için sadece bir vasıtadır. Söylediklerimi bir gerçekleştirebilseniz, hayatın ne kadar yaşanmaya değer muhteşem bir hayat olduğunu o zaman anlayacaksınız. Sonsuz bir mutluluğun içinde etrafınızdaki herkese mutluluk taşıyan bir insan olmanın ne kadar büyük bir saadet ulaştırdığını, sizi ne kadar mutlu ettiğini o zaman yaşayacaksınız.

Allahû Tealâ’nın hepinizi en üstün mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.  

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R