}
Genel Tasavvuf Sohbeti (Kur’ân-ı Kerim’in Mucizesi) (14.08.2000) 14.08.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100444

SOHBETİN ADI: GENEL TASAVVUF SOHBETİ
TARİHİ: 14.08.2000


Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha beraberiz. Sevgili öğrencilerimiz, izleyenlerimiz ve dinleyenlerimiz! Sizlerle beraber olmak, bir büyük zevki; Allah’tan bahsetmenin zevkini yaşamak, bir defa daha, bir defa daha… İnşaallah bir ömür boyu Allah’ın yardımıyla her şey mümkün. Mademki Allah için yola çıktık; bunun mânâsı mutluluk için yola çıkmaktır. Mademki beraberiz; bunun mânâsı Allah yolunda vahdettir. O halde mutlulukları paylaşacağız, bir beraberlikte bir defa daha saadeti yaşayacağız.

Allahû Tealâ’nın insanlık tarihi boyunca “dîn” adı verilen bir öğretisi olmuş. İnsanoğlunun kendi kendine oluşmadığını, Allah’ın onu yarattığını Allahû Tealâ ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’le başlayan bir öğretide, bir ders standardında hep insanlara bildirmiş. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’den bu tarafa Allah’ın dersleri hep devam etmiş, aynı şeyler söylenmiş. Hz. Âdem’e de Hz. İbrâhîm’e de Hz. Nuh’a da Hz. İshak’a da Hz. Yakub’a da Hz. Musa’ya da Hz. İsa’ya da ve nihayet son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize de.

Kitaplarda değişiklik yapmayı başaran iblis (şeytan), hamdolsun ki Kur’ân-ı Kerim üzerinde hiçbir şey yapamamış. Öyleyse Kur’ân-ı Kerim muhtevası içinde bütünün korunduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ’nın dîn adına bugüne kadar verdiği bütün bilgiler, maarif sistemi Kur’ân-ı Kerim’in muhtevası içinde yer almış. Bu muhtevada meselemize baktığımız zaman bütünü görmemek mümkün değil. Kur’ân-ı Kerim 28 basamaklık bir dizayn içerisinde İslâm’ı baştan sona kadar bütün boyutlarıyla baştan aşağı dizayn etmiş ve ortaya Allah’ın bir yeni mucizesi çıkmış. Kur’ân mucizesi!

Kur’ân her açıdan bir mucizedir. Kur’ân-ı Kerim’i eğer indekslerseniz, 114 sureyi bir grafik yapmak üzere yatay çizgiye ve her suredeki âyet sayılarını da dikey çizgiye oturtursanız ve bütün koordinatları işaretlerseniz, bu koordinatları birleştirdiğiniz zaman karşınıza “Allah” yazısı çıktığını göreceksiniz Arap harfleriyle. Yanlış anlaşılmasın diye bir defa daha söylüyorum. Kur’ân-ı Kerim 114 tane sureden oluşuyor, 19’un katı olan bir rakam. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bir 19 sayısını vermiş.
“19 üzerinize olsun.” diyor.

74/MUDDESSİR 30: Aleyhâ tis'ate aşar(aşara).

Onun üzerinde 19 vardır.


Bu “19” sayısının muhtevası içinde Kur’ân-ı Kerim’deki sure sayısının 19’un katlarını oluşturduğunu görüyorsunuz. Ve vücuda getireceğiniz grafiğin alt boyutuna; taban boyutuna yani apsis eksenine 114 tane sureyi 1’den 114’e kadar sıralayacaksınız ve yukarıya doğru da rakamları yazacaksınız. Bu rakamsal grafiğin üzerinde her sure kaç âyetten oluşuyorsa onları o âyetin hizasında bir noktayla işaretleyeceksiniz. Sonra mı? Yapacağınız şey noktaları Allah’ın emrettiği şekilde birleştirmek. Bakacaksınız ki karşınıza Arap harfleriyle “Allah” yazısı çıkmış. Öyleyse surelerde neden değişik rakamlar var, başka çeşitli rakamdaki âyetlerden oluşuyor? Bunun sırrı “Allah” kelimesinde.

Kur’ân-ı Kerim, Arap harfleriyle “Allah” kelimesini verecek şekilde dizayn edilmiştir Allahû Tealâ tarafından. Bu da Kur’ân-ı Kerim’in mucizelerinden bir tanesi.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de diyor ki:

“Biz, tuzlu sularla acı suları, aralarında tuzluluk farkı olan suları birbirine temas ettirmemek için aralarına duvar koyduk (sudan bir duvar koyduk). Birbirlerine karışmazlar.”

25/FURKÂN 53: Ve huvellezî meracel bahreyni hâzâ azbun furâtun ve hâzâ milhun ucâc(ucâcun), ve ceale beynehumâ, berzehan ve hıcran mahcûrâ(mahcûran).

Ve iki denizi serbest bırakan O’dur; biri lezzetli ve tatlı, diğeri tuzlu ve acı. İkisinin arasına berzah (engel) kıldı. (Böylece onları) engelleyerek (birbirine karışmalarına) mani oldu.


Bunu ilk bakışta anlayabilmek kolay bir şey değil. Ama Kaptan Cousteau (bir Fransız denizcisi, araştırmacısı, deniz üzerine araştırma yapan bir ciddi, değerli bilim adamı); bu zat bir gün Müslüman oluyor. Niçin Müslüman olduğunu araştıran dergiler, gazeteler bir sonuçla karşılaşıyorlar. Küçücük inceleme gemisiyle (denizaltısıyla demek daha doğru) Etudes et de Recherches adına, Cebelitarık boğazında bir incelemeye giriyor Kaptan Cousteau ve hayretle çok enteresan bir şey keşfediyor. Afrika ve Avrupa kıtalarını birleştiren boğazın birbirine en yakın noktasından itibaren bir kıtadan ötekine uzanan bir perde tespit ediyor. 50 cm genişliğinde bir su tabakası denizin sathından, denizin dibine kadar iniyor, 50 cm genişliğinde. Asıl enteresan olan taraf buradan sonra başlıyor. Bu duvarın bir tarafında kalan su Akdeniz, diğer tarafında kalan Atlas Okyanusu’na nazaran çok daha tuzlu. 50 cm’lik duvarın tuz durumu ise ikisinden de farklı yani üç tane su bir arada ama hiç bozulmuyor şekil. 50 cm’lik su duvarı Avrupa kıtasından Afrika kıtasına kadar hep genişliğini koruyor, tavandan tabana kadar. Aynı özellikteki bir su birikintisi 50 cm’lik bir duvar oluşturuyor bütün deniz boyunca, dalgalar da başka tesirler de hiçbir sonucu değiştirmiyor. Bu 50 cm’lik su duvarı, Atlas Okyanusu’yla Akdeniz’in birbirine birleşmesini kesinlikle önlüyor. Kaptan Cousteau, öteden beri tanıdığı Reşat Halife’ye bundan bahsettiği zaman o da diyor ki: “Bundan daha tabiî ne olabilir ki. İşte bak Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ: ‘Biz, tuzlu sularla daha tuzlu suları birbirine karışmasın diye bir duvarla ayırırız.’ diyor.”

Bir taştan, kerpiçten duvar değil sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir su duvarı! Nasıl bir duvarsa, bu duvarın özelliği hiç değişmiyor. İki denizin birbirine karışmasını önleyen, kendi özelliği de değişmeyen bir su duvarı. İşte Kaptan Cousteau’yu Müslüman yapan olay bu.

Öyleyse Kur’ân baştan aşağı bir mucizedir. Allahû Tealâ’nın dizaynını en açık şekilde Kur’ân-ı Kerim’de görürüz değişmediği cihetle. Öyleyse o kitap bize Allah’ın bütün güzelliklerini en açık ve veciz şekilde gösteriyor. Öğrendikçe insanın hayran olmaması mümkün değil. Her şeyi muhtevasına almış Kur’ân-ı Kerim.

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz, bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu kitabın içine yerleştirdik.”

6/EN'ÂM 38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).


Kur’ân-ı Kerim; geçmişi, 14 asır evvelki indirilme noktasındaki muhtevayı, o zamanki zaman parçasını ve ondan sonrasını; kıyâmeti muhtevasına alan bir kitaptır. Ve kıyâmetten sonrasını da.

Kur’ân-ı Kerim zamanlar açısından olaya bizim zamana baktığımız gibi bakmıyor. Allah, zamanı sıfırlayabilen sonsuz hızı sebebiyle zamanın ötesindedir, dışındadır. Zaman mevhumu Allah’ın, yaratıcının tesir aldığı bir alan değildir. Tesire muhatap olan bizleriz.

Enbiyâ Suresinin 30. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

21/ENBİYÂ 30: E ve lem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne).

İnkâr edenler (kâfirler), semaların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?


“Evvelce gökler ve yerler bir idi. Biz onları fevkettik; mekânlarından koparıp dağıttık, böylece kâinatı yarattık.” diyor.

Prof. Dr. Hubbell’la arkadaşı bir Nobel mükâfatı kazanıyorlar. Neye dayalı olarak? Kâinatın hâlâ büyümekte olduğuna dair. Bir tek noktanın dağıtılmasıyla o tek noktadan ayrılan, ayrılmakta olan bütün partiküllerin ayrılma hızına paralel bir zaman müessesesi çıkıyor karşımıza. Zaman geçmişten, sıfır noktasından geleceğe doğru akmaya başlıyor. Partiküllerin bütün kâinatı vücuda getirmek üzere Allah’ın o kâinat kadar ağır bir tek noktayı dağıtmasıyla, uzayları sıfırladığı o tek noktadaki; kâinat kadar ağır tek noktadaki bütün partikülleri aralarına uzay boyutları koyarak devreye sokması söz konusu Allahû Tealâ’nın. Ve Allah’ın vücuda getirdiği bütün gezegenler, güneş sistemleri birer birer aynı anda oluşuyor. Ve büyüme devam ettiği için kâinat büyüyor, yıldızlar birbirinden devamlı ayrılıyor. Ayrılma da büyümenin devam ettiğinin en kesin işareti. İşte Prof. Dr. Hubbell ve arkadaşı, gene o da bir Prof. Dr. (astronomi profesörleri bunlar) bir Nobel ödülü kazanıyor bu sebeple. Bu ne ifade eder, yıldızların birbirinden uzaklaşmakta olması? Kâinatın hâlâ büyümekte olduğunu ifade eder. Bunun mânâsı; zamanın da geleceğe doğru aynı hızla ilerlemesi. Allah’ın bu partiküllere verdiği itiş enerjisinin sona erdiği bir zaman parçasına ulaşacağız. İşte bu, kıyâmetin habercisidir. Sur’a o zaman, itiş enerjisi sona erdiği an İsrafil (A.S) tarafından üflenecek birinci defa, zaman duracak. Zaman durduktan sonra itiş enerjisinin sona ermesiyle kâinatın büyümesi duracak. Ama onları, daha ötelere götürecek olan bir enerji mevcut olmadığı için vücuda gelen duralamanın arkasından gravitasyon başlayacak yani yer çekimi kuvveti. Büyük kütleler küçükleri kendilerine çekip kendilerine yapıştıracaklar.

Onun için Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de Dünya’nın Güneş’le birleşeceğini, Ay’ın da Dünya ile birleşeceğini ifade ediyor.

75/KIYÂME 9: Ve cumiaş şemsu vel kamer(kameru).

Ve Güneş ve Ay birleştirildiği (zaman).


Hiçbir zaman gelecek zaman kullanmamış. Bütün olaylar Allahû Tealâ’ya göre geçmiş zaman olarak değerlendirilmiş.

Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Şeytan, insanlara olan vaadini kıyâmet günü yerine getirdi.” diyor.

Düşünün ki Kur’ân-ı Kerim bundan 14 asır evvel indirildi. Bugün de indirilseydi gene hiçbir şey değişmezdi. Eğer Allahû Tealâ bir yaratık olsaydı, O’na göre de gelecek zaman söz konusu olacaktı. Hayır, Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bütün olayları geçmiş zaman olarak değerlendiriyor. Ve zaman duracak, gravitasyon başlayınca büyük kütleler küçük kütleleri çekmeye başlayınca küçülme söz konusu olacak. Kâinatın küçülmeye başlaması demek, zamanın geriye dönmesi demek. Düşünün ki hepimizin hayat filmleri orada, kıyâmet günü bize gösterilecek. O hayat filmlerimiz; kıyâmet günü bize gösterilecek olan hayat filmlerimiz şu anda Levh-i Mahfuz’da 24 saatlik kader hücrelerini oluşturuyor. Her bir gün 24 saatlik bir bal peteği hüviyetindeki görüntüsüyle orada duruyor. Nasıl oluyor da kıyâmetteki hayat filmlerimiz daha kıyâmet kopmadan oraya gitmiş? Oraya gitmiş çünkü zaman kıyâmette sıfır noktasına ulaştıktan sonra; son noktasına ulaştıktan sonra zaman geriye doğru gidiyor. O zamanın geriye doğru gitmesi süresince zamanın her parçasında yaşayan insanlar, canlanarak İndi İlâhi’deki birinci toplanma alanında; mahşer meydanında bir araya geliyorlar. Öyleyse kıyâmetin kopmasıyla birlikte birinci tablo oluşuyor. İnsanların hepsi ölüyor. Hangi insanlar?

Kıyâmet günü kâinatın neresinde olursa olsun yaşayan insanlar, hepsi ölüyor. Ve zaman geriye doğru çalışmaya başladığı için kıyâmet günü ölen insanlardan başlayarak herkes zamanın geriye gitmesi süresince birer birer dirilmeye başlıyor. Herkes kendi gezegeninde diriliyor. Zaman geriye doğru gittikçe geçmiş devirlerde yaşayan insanlar da birer birer canlanıyor. Ölmelerinden evvelki, hayatta oldukları güne geri döndüğünde, zaman oraya ulaştığında hepsi otomatik olarak canlanıyorlar. Ve kıyâmet günü mahşer meydanında toplanıyoruz. Bir defa daha Allahû Tealâ bizi öldürüyor, yeni bir hüviyetle; aynı yaşta enerji bedenlerle bizleri yaratmak üzere.

Öyleyse hepimiz için söz konusu olan işte bu! Allahû Tealâ bizi yeniden öldürüyor, hepimizi. Ve enerji bedenlerle erkekleri de kadınları da aynı yaşta bir defa daha yaratıyor. İşte 1. ölümümüzü sağlayan kıyâmetin koptuğu anda 1. defa sur’a üfürülüyor, zamanın durduğu anda. Zaman geriye döndüğünden bir süre sonra yani bütün insanlar canlanıp da mahşer meydanında toplandığı zaman sur’a 2. defa üfürülüyor; herkes ölüyor. Sur’a 3. defa üfürülüyor, herkes enerji bedenleriyle yeniden yaratılıyor; cennet veya cehennem hayatını yaşamaya yönelik olarak. Bu istikamette bir fonksiyona uygun olarak insanlar; bütün insanlar bir defa daha yaratılıyor. Öyleyse bu istikametteki olayı yerli yerine oturtmamız lâzım. Bundan sonra ne oluyor acaba? Bundan sonra berzah âlemindeki nefsler geliyor, dirilen vücutların içine giriyor. Gene nefs ve fizik vücut beraberliği oluşuyor. Bu oluşmadan sonra bütün insanlar oradan ayrılıyorlar, İndi İlâhi’ye ulaşıyorlar. Niçin? Hayat filmlerini görmek için, cennete mi cehenneme mi gideceklerini tespit etmek üzere. Ve insanlar doğumlarından ölümlerine kadar bütün hayatlarını üç boyutlu olarak herkes kendi gösteri sistemi ile görüyor. Herkese ait ayrı bir gösterme müessesesi var. Üç boyutlu bir film, doğuşunuzdan ölüşünüze kadar olan süre, 100 sene olduğunu kabul edelim; 2,5 saatten daha kısa bir zaman parçası içerisinde 100 senelik hayatınızı orada görüyorsunuz. Hayatınızın her saniyesi derecelerle dolu, onu elinizdeki mizanla kontrol ediyorsunuz. Ve bütün hareketlerinize verilen derecatın; pozitif ve negatif derecatın tam olarak gerçeği yansıttığını, size en küçük bir haksızlık yapılmadığını tespit ediyorsunuz.

Sonra mı? Sonra hayat filmleriniz oradan alınıyor ve zamanın başına götürülüyor. Ve cennete gidecek olanların hayat filmleri oradaki kader hücrelerini oluşturuyor. Cehenneme gideceklerin kader hücreleri de. Oradaki demekle 1.’si; göğün 7. katındaki “Levh-i Mahfuz” adı verilen kader hücreleri dizisi. Allah’ın cennetine girecek olanların kader hücreleri zemin kattan 7 kat yukarıda yer alıyor. Cehenneme gideceklerin de zemin kattan 7 kat aşağıda yer alıyor.

Mutaffifîn Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bu hususu söylüyor:

83/MUTAFFİFÎN 18: Kellâ inne kitâbel ebrâri le fî illiyyîn(illiyyîne).

Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir).


Yukarıdaki mahallin adına “illiyyin” diyor Allahû Tealâ. 7 kat aşağıdakinin; en alt kattakinin de adına “siccîn” diyor.

83/MUTAFFİFÎN 7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).

Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir).


Bütünü mü? Kıyâmet gününde orada; İndi İlâhi’de var olan sistemler oradan zaman geriye doğru giderken onların da geçmişe götürülmesi söz konusu oluyor. Ve kimler cennete girecekse onlarınki zemin kattan 7 kat yukarıda, kimler cehenneme girecekse onlarınki de zemin kattan 7 kat aşağıda şekilleniyor. Yani aslında kader hücreleri geleceği göstermiyor, Allah’a göre geçmişi gösteriyor, Allah zamanın dışında olduğu için. Öyleyse Kur’ân, geleceğin bütün işaretlerini muhtevasında taşıyan bir mucizedir. Kıyâmetin nasıl kopacağı detaylarıyla orada açıklanmış Allahû Tealâ tarafından. Olaylar aynı şekilde gelişecek ve böylece Allahû Tealâ’nın zamanın ve mekânın dışında olduğunu görüyoruz. O, zamandan da mekândan da münezzehtir. İşte böyle bir dizayn söz konusu.

Bu muhtevayı en güzel standartlarda Kur’ân-ı Kerim’de tespit ediyoruz ve bakıyoruz ki; Allahû Tealâ kıyâmet için geçmiş zaman kullanıyor. Allah’a göre olay; kıyâmet olayı gelecekte yer almıyor, geçmişte yer alıyor; O, zamanın dışında olduğu için. Öyleyse Allah’ı daha yakından tanıyoruz. Allah, zamanı sıfırlayabilen sonsuz hızın sahibidir. Bu hıza; sonsuz hıza dikkatle bakın. Sizler de sonsuz hızın sahibisiniz. Size kendinizi kapınızın önünde düşünün dediğim zaman düşünebilirsiniz ama zamandan bir parçayı mutlaka kullanacaksınız. Düşünebilmek için zamanın bir parçası mutlaka devreye girecek. Diyelim ki 1 saniyede düşündünüz, kapının önünde gördünüz kendinizi yani düşünceniz kapının önüne o anda ulaştı. Kendinizi Ay’da düşünün desem, gene düşünürsünüz. Mesafe yüz binlerce kilometreye ulaştığı halde siz gene aynı zaman parçasında 1 saniye içinde kendinizi orada düşündünüz. Gezegenlerin en uzağında düşünün desem gene bir düşüncenin sahibi olacaksınız; gene aynı zaman parçası içinde düşüneceksiniz. Böyle bir dizaynda siz, mesafeler ne kadar büyürse büyüsün aynı zaman parçası içinde düşünmek yetkisinin sahibisiniz. Öyleyse mesafe büyüse bile aynı zaman parçasında düşünceniz düşündüğünüz yere ulaşır, aynı anda. Öyleyse insan da Allah’ın kendisine ihsan buyurduğu düşünce açısından bir sonsuz standardın sahibidir yani sonsuz hız. Ama ne var ki bu sonsuz hız zamanı sıfırlayamaz. İşte mahlûkla Hâlik’in farkı burada ortaya çıkar. İnsanoğlu zamanı sıfırlayamayan bir mahlûktur. Netice itibariyle düşünce hiçbir âlemin varlığı değildir. Bu itibarla bütün âlemlerde sonsuz hızla hareket etmek yetkisinin sahibidir. Herhangi bir âlemde bir kütlenin veya bir partikülün sonsuz hızla hareket etmesi kendi âleminde mümkün olmuyor; Allah’ın kanunu! Bir kütlenin veya bir partikülün sonsuz hız kazanabilmesi, ancak onun kendi âleminin dışında hareket halinde olmasıyla mümkün. Bunu, Allahû Tealâ’nın sağladığını görüyoruz.
 
Öyleyse bu dizaynı en güzel şekilde Allahû Tealâ kuruyor, kanunu da koyuyor ortaya:

“Bir madde veya bir partikül kendi âleminde sonsuz hıza ulaşamaz, ışık hızını aşamaz.”

Işık hızını oluşturabilmesi için iki âleme ait olan iki parçacığın bir araya gelmesi lâzım; bir elektronla karşıt elektronun. Bu, mutlaka ışık hızını oluşturur. Öteye geçmek; maddenin temelini oluşturan ve maddenin karşıtını da kendi içinde bulunduran bir elektron ve karşıt elektron sistemi meselenin özünü teşkil eder. Bazı sistemlere elektrik enerjisini verdiğiniz zaman birtakım madenlere veya floresan lambasındaki gazlara, karşıt elektronların hızı daha evvel, daha hızlı bir şekilde artacağı için bir noktada elektronun ve karşıt elektronun devir sayıları eşit oluyor. Ve böylece her elektron aynı hıza ulaşan bir karşıt elektronla mutlaka çekim güçleri birbirine karşı olduğu için yani bir elektron eksi elektrik yüklü olduğu için bir manyetik alanı temsil eder. Bir karşıt elektron artı elektrik yüklü olduğu için onun zıttı olan kutbu teşkil eder ve birbirlerini mutlaka çekerler. Saniyede 300 bin km’den biraz daha hızlı bir şekilde harekete geçerler. İşte böyle bir dizaynda ışık hızı oluşur. Işık hızının ötesine geçebilmek ancak bir maddenin veya partikülün kendi âleminde değil de başka bir âlemde olmasını gerektirir. İşte Allah’ın kanunları!

Bu söylediklerimizin hepsi hamdolsun ki Kur’ân-ı Kerim’de mevcut. Allahû Tealâ boyutlardan münezzehtir. İnsan hep kendisini üç boyutlu olarak düşünür; yükseklik, genişlik, derinlik. Doğru ama eksik. İnsanoğlu 3 boyutlu değil; 5 boyutlu. Bu yükseklik, genişlik ve derinliğe, zaman ve hız boyutlarını da eklemek mecburiyetindesiniz. Zamanla hızın öyle bir ilişkisini koymuş ki Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e; birbirinin tersi sonuçları vücuda getirirler. Hız arttıkça zaman kısalır. Zaman uzadıkça hız azalır. Öyleyse zaman, hızın bir fonksiyonudur. Böyle bir dizaynda Allah’ın bütün güzellikleri bir bir sergilenir Kur’ân-ı Kerim’de. Ve insanoğlu; şu aklıyla birçok problemleri çözen insanoğlu da eğer nefsine kurban giderse kendisini bir şey zanneder ve Allah’a isyan etmeye kalkar. Netice mi? Allahû Tealâ hiç kimseyi cezalandırmak istemez. Ama insanoğlu ya Allah ile işbirliği edecektir ya da şeytanla. Bir başka deyişle; insan zaten şeytanla işbirliği halinde doğar. Doğduğu andan itibaren nefsinin afetleri şeytanın kumandasına girer. Şeytan sadece nefsin afetlerine tesir edebilir. Onları azdırmak gibi bir yetkisi vardır. Ama ruhun hiçbir hasletine tesir edemez. İşte Kur’ân mucizesi şeytanı, sizin nasıl kontrol altına alacağınızı açık bir şekilde göstermektedir. Nefs tezkiyesi bu kontrol altına alışın ancak yarısını oluşturabilir. Ama nefsinizi tasfiye ettiğiniz zaman yani nurları nefsinizin kalbinde bütünlediğiniz zaman; o zaman hepiniz için bir muhteşem olay cereyan eder. Böyle bir dizaynı yaşarsınız. Her güzel şey Allah tarafından sizler için yaratılmış. Bütün güzellikleri Allahû Tealâ sizlere sunmuş, bütün kâinatı sizler için yaratmış, kulları oralarda yaşasınlar ve Allah’ın söylediklerini öğüt alarak mutlu olsunlar diye. Öyleyse hepiniz için geçerli bir olgudan bahsediyoruz.

Kur’ân-ı Kerim öyle bir mucizedir ki;

* Bütün insanlar için bir mutluluk davetiyesidir.
* Bütün insanlar için bir mutluluk reçetesidir.
* Bütün insanlar için bir mutluluk garantisidir.

Öyleyse her biri ayrı bir mucize bu boyutların. İşte insanoğlunun; 5 boyutlu olarak yaratılan insanoğlunun Allahû Tealâ sadece mutlu olmasını istiyor. İnsanoğlu sonuçlara ulaşabilecek olan gücün sahibi değil. Ancak Allah’ın koyduğu kanunları doğru yorumlayabilirse ve tatbik sahasına koyabilirse mutluluğu yaşayabilir. Öyleyse Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bir bütünü veriyor. Kur’ân-ı Kerim gerçekten bütün insanları kesin bir şekilde mutluluğa ulaştırabilir, ona tâbî olduğumuz zaman.

Kur’ân’a tâbî olmak ne demektir? Kur’ân’ın emirlerini yerine getirmek demektir. İşte bir insanı mutluluğa ulaştıracak olan da Kur’ân’ın emirlerini yerine getirmektir. Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’deki muhteva 28 tane basamağı oluşturur. Bir insanın cennet saadetini elde ettiği yer, 7. basamaktır. Burada dünya saadeti elde edilemez. Ne zaman 14. basamağa ulaşırsak orada irşad makamına ulaşmak söz konusudur. Böyle bir dizayn içerisinde bütün insanların yavaş yavaş dünya saadetini elde etmeleri başlayacaktır nefs tezkiyesine paralel olarak. Çünkü nefs tezkiyesi nefsinizdeki afetleri adım adım azaltan, ruhunuzun hasletlerini de nefsinizin kalbine yerleştiren bir özellik taşır. Böyle bir dizaynda yapılması lâzımgelen şey Allahû Tealâ’nın emirlerini tatbik etmekse insan, adım adım mutluluğa doğru gider.

Ne yapacaktır kişi? İrşad makamına ulaştığı 14. basamaktan sonra nefs tezkiyesine başlayacaktır ve nefsinin kalbine Allah’ın nurları, fazılları adım adım yerleşecektir. Bu yerleşmenin boyutuyla paralel bir mutluluk, dünya saadeti adım adım kişiyi kuşatacaktır. Öyleyse nereye ulaşacağız? Mutluluğa. Mutluluğu sağlayan nedir? Nefsimizle ruhumuzun çatışmasındaki azalma. Olayları böyle bir perspektiften değerlendirdiğimiz zaman Kur’ân’ın sadece geçmişe değil; geleceğe de hitap ettiğini görüyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatı boyunca 23 sene süren bir vetire içinde 40 yaşından 63 yaşına kadar geçen devrede (63 yaşında rahmetli olmuştur) Kur’ân-ı Kerim indirilmiştir Allahû Tealâ tarafından. Ama Kur’ân-ı Kerim, sahâbenin ondan 30 sene sonraki hayatını da veriyor. Sahâbenin o gün geldiğinde mürşid olacaklarını, tâbiînin onlara tâbî olacağını, Kur’ân-ı Kerim indirildiğinden 30 sene sonra başlayacak olan bir olayı açık bir şekilde belirtiyor. Bütün sahâbenin mürşid olacaklarını, ister ensar olsun ister muhacirîn onlara tâbiînin tâbî olacağını, Allahû Tealâ ifade buyuruyor. Ve geleceğe açılan Kur’ân-ı Kerim kapısı, geleceği bütün boyutlarıyla ele alıyor, kıyâmete kadar ulaşıyor ve kıyâmetten tekrar zamanın başına dönüyor.

Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinizde her güzel şeyi adım adım Kur’ân-ı Kerim’de yakalayacaksınız. Her geçen gün Allah’a biraz daha yaklaşacaksınız, biraz daha doyuracak sizi, biraz daha onu seveceksiniz. Ve Allah ile olan ilişkilerinizde O’ndan hoşlanmakla başladığınız bu beraberlik sevgiye dönüşecek, aşka dönüşecek, sonunda da hayranlığa dönüşecek. Mutsuzluğunuz da bir mutluluk ve mutsuzluk dengesine ulaştıktan sonra karanlıkların azalması ve ışığın artışıyla paralel olarak mutluluk içerisinde sizi her geçen gün biraz daha üst seviyede mutluluğa ulaştıracak. Her şey Allahû Tealâ tarafından muhteşem bir şekilde dizayn edilmiş ama insanlar bilmiyorlar. İnsanları dünya saadetine ulaştıracak olan faktöre baktığımız zaman bunun nefsimizin afetlerinin yok edilerek, yerlerine ruhumuzun hasletlerinin yerleştirilmesiyle mümkün olduğunu görüyoruz. Herkes için geçerli  söylediğimiz. Bütün insanlar böyle bir dizayna göre yaratılmışlar. Hepsi aynı statüye sahipler. zikir adı verilen bir müesseseyle nefslerindeki afetleri mürşidlerine ulaştıkları takdirde azaltmaları bütün insanlar için mümkün.

Öyleyse bu dizaynı yaratan Allahû Tealâ. Doğum da bir mucizedir, ölüm de. Allahû Tealâ her şeyi en ince teferruatına kadar dizayn etmiş. Bir insan için doğumun dizaynına baktığımız zaman bunun sadece iki hücreden başladığını görüyoruz. Ve son hazırlanan gen haritasına göre 70 trilyon hücreden bahsediliyor. İnsanoğlu 70 trilyon hücreden oluşuyor. Her hücresinde DNA molekülleri var, deoksiribo nükleik asit. Bu, standart sarmalları oluşturuyor, deoksiribo nükleik asit sarmallarını. Ve zamanımızda bu sarmalların kopyalanması artık mümkün oldu. İnsanoğlu sadece ortamı yaratıyor, ortamı vücuda getiriyor. Kopyalama otomatik olarak cereyan ediyor. Belli bir ortamı sağladığınız zaman eğer iki sarmal dizisinden birisine sahipseniz ki mutlaka sahipsiniz; onun karşıtı otomatik olarak o kimyasal ve fiziksel ortamda mutlaka vücuda geliyor.

İnsanlar Allah’ın sırlarına, bu DNA molekülleriyle adım adım daha yeni giriyorlar. Her hücrenizde 23 çift kromozom var. Her kromozom sizi tepeden tırnağa yeniden dizayn edecek olan bütün özelliklerin sahibi. Aynaya baktığınız zaman bir kişi görürsünüz; kendinizi görürsünüz. Oysaki siz bir kâinatsınız. Eğer Allahû Tealâ sizi, Aden’e alarak sizi geriye döndürmüş olsaydı ve Aden’den yani yokluktan yarattığı kâinata baktırmış olsaydı; bir insan vücudu görecektiniz, cinsiyetsiz bir insan vücudu.

Her şeyi kendi mantıklarının ölçüsüne göre değerlendiren sevgili âlimlerimiz, kâinatı bir küre şeklinde düşünürler hep. Kâinat bir küre şeklinde değildir, bir insan vücudu şeklindedir. Ve kader hücreleri de tam insanın alnına rast gelmektedir. Bu büyük hakikatten haberdar olan insanlar “alnımızın kara yazısı” gibi ifadeler kullanmışlardır, alın yazısı yani kader hücreleri. Hepiniz bir kâinatsınız, hepinizde kâinatın bütün özellikleri var. 7 tane gök katını, 7 tane yer katını siz de oluşturuyorsunuz, bir kâinat nasıl oluşturuyorsa.

Öyleyse aynaya baktığınız zaman, tek başınıza yalnız kendinizi bir tek kişi olarak gören siz, aslında 70 trilyon hücreden oluştuğunuzu daha yeni öğrendiniz. Bu hücre sayısı evvelce 200 trilyon olarak hesap ediliyordu. İlim, son teknolojisiyle DNA haritasını oluşturduktan sonra hücre sayısının 70 trilyon çevresinde olduğunu saptadı. Ve insanlar artık kromozomları birer birer incelemek imkânının sahibi ve insanların DNA’sı artık Adli tıpta delil olarak kullanılabiliyor. Yani birisini öldüren bir katilin bir saç teli orada bulunsa kişinin kimliği net olarak ortaya çıkıyor, ilk karşılaştırmada DNA molekülleri vasıtasıyla.

Allahû Tealâ’nın makro kozmosla mikro kozmos arasındaki dizaynına baktığımız zaman aynı kudret elinin, hem mikro âlemi yani atom sistemlerini hem de makro âlemi; güneş sistemlerini oluşturduğunu görüyoruz. Aynı esaslara dayalı olarak daima merkezde bir proton var. Hangi elemente bakarsanız bakın merkezde mutlaka proton var. Aynı sayıda da çevrede elektron dönüyor. Ve bütün güneş sistemlerinde merkezde bir güneş ve bu güneşin etrafında gezegenler var. Bazı gezegenlerin kendi etraflarında onların da uyduları var.  Öyleyse hünnes ve künnes kanunlarıyla yani merkezi çekim gücü ve çevredeki merkezkaç kuvvetine dayalı denge bütün kâinatı oluşturduğu gibi kâinatın temsilcisi olan insanın en küçük parçasını, atomlarını da oluşturuyor. Bu kurulu düzen en küçük parçaya indiğinde bunun elektron ve karşıt elektronları oluşturduğunu görüyoruz. Kur’ân-ı Kerim bunların hepsinden ayrı ayrı bahsediyor. Bütün elektronların her an Allah’ı zikrettiklerini öğreniyoruz. Bu zikir kendi iradelerinin dışında yapıldığı için Allahû Tealâ adına “tesbih” diyor.

“Hiçbir zerre yoktur ki Allah’ı daima tesbih eder olmasın. Ama siz onların söylediklerini anlayamazsınız.” diyor.

17/İSRÂ 44: Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran).

7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tesbihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Halim’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).


Öyleyse şu kâinat, sizler, âlemler; Allah’ın 6 zaman parçasında yarattığı 3 asıl 3 karşıttan oluşan 6 âlem, her biri ayrı bir mucizeyi işaret ediyor. Biz insanlar her yeni öğrendiğimiz ilimle yeni bir bilinmeyenler boyutunu da ortaya çıkarıyoruz ve görüyoruz ki neyi öğrenirsek, bilinenlerin içine katarsak, bilinmeyenlerin miktarı onun birkaç katı, birçok katı kadar daha artıyor. İnsanlık artık öğrenmeli ki öğrenim sistemi hangi boyutlarda hızlanırsa hızlansın, Allah’ın ilmine insanoğlunun ulaşması mümkün değil. Bilinmeyenler, her yeni bilinenle daha büyük bir genişlik kazanıyor yani bilinenlerle bilinmeyenleri karşılaştırdığımız zaman bilinmeyenler, bilinenlerin çok ötesinde boyutun sahibi ve bu boyut giderek büyüyor.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’a dikkatle bakın. O, yaratandır! O’na sadece hayranlık duyacaksınız bir gün. Hepinizin o hayranlık noktasına ulaşmasını, salâh makamına gelmenizi, hikmet sahibi olmanızı, kalp gözünüzün, kalp kulağınızın açılmasını, Allah’ın sırlarına nüfuz etmenizi Yüce Rabbimizden dileyerek sonsuz mutluluklar içinde bir dünya hayatı ve bir ahiret hayatı geçirmenizi Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R