}
Dîn Konulu Sualler ve Cevaplar 04.02.2001
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100505

SOHBETİN ADI: DÎN KONULU SUALLER VE CEVAPLAR

TARİHİ: 04.02.2001



Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde bir araya getirdi sevgili öğrenciler, izleyenler dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım. Her şeyden evvel hepinizi çok sevdiğimi ama çok sevdiğimi bilmenizi istiyorum. Allahû Tealâ’nın dîninde hiç birbirine eşit iki tane insan bugüne kadar olmamıştır. Her saniye sahip olduğunuz derecat açısından devamlı değişir durumunuz. Her saniye derecat kazanırsınız veya kaybedersiniz, aşağı inersiniz yukarı çıkarsınız. Her saniye milyonlarca basamağın bir tanesindesiniz ve her saniye bu basamak değişecektir. Allah ile olan ilişkilerinizde en güzeli yaşamanız asıldır ve sizi bu güzele ulaştırmakla vazifeliyiz. Öyleyse bu kısacık açıklamanın ışığında hepinizin sonsuz mutluluklara ulaşmasını dileyerek sözlerime başlamak istiyorum.

 

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

İlk sual Aydın’dan Z. Erdoğan kardeşimizden geliyor. Kardeşimiz, Matta’nın İncil’ini incelemiş. Bu kardeşimizden rica edelim, bari Matta’nın İncil’ini tamamen incelesin de oradaki Allah’a teslime müteallik olan âyetleri tespit etsin. Bize çok faydalı olur. Allah razı olsun. Diyor ki:

SORU: Burada bazı cümleler var: “İnsanı kirleten ağzına giren değildir; ağzından çıkandır insanı kirleten.”


CEVAP: Gerçekten söylediğiniz söz, sizi ya en güzele ulaştıracaktır ya da en kötüye. Ağzınızdan insanlara hakaret çıkıyorsa, siz davranışlarınızla sözlerinizle başka insanlara azap veriyorsanız, huzursuzluk veriyorsanız; işte bu sizi kirletir. Kalbinizi karartır ve aydınlığa değil, karanlığa doğru bir yolculuğa çıkarsınız.

“Kör köre kılavuzluk ederse ikisi de çukura düşer.”

Harika bir söz. İşte zamanımızın dîn adamları. Her bir kör, başka bir köre kılavuzluk ediyor. Sonuç mu? Altmış küsur milyon insanın cehenneme gitmesi.


Sevgili kardeşlerim, bu insanlar Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’ini hiç bilmiyorlar. Ve gerçekten sadece onlar değil ki bütün dünyadaki dîn mensupları, İslâm dîninin içinde olanlar, Kur’ân-ı Kerim ne söylüyor diye onu hiç merak etmiyorlar. Varsa yoksa başka insanların yazdıkları kitaplar. O kitaplara dayalı bir kültür, İslâm’ın mirası olmuş. Bugün insanlara ışık yerine karanlık tutan bir zavallı kitaplar demeti. Hani Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ misal veriyor; bir eşeğin sırtına bindirilen bir sürü kitap. Onu taşıyan hayvan, onların kıymetinden haberdar değildir. O bulunduğu standardın sahibidir sadece. Kütüphanenize koyacağınız yüzlerce kitap sizi bir yere ulaştırmaz. Ama Kur’ân’ı incelerseniz, orada Allahû Tealâ’nın ne söylediğini yakalarsanız, oradan Allahû Tealâ’nın sahâbe vasıtasıyla size ulaştırdığı mesajları alabilirseniz, sahabenin o Kur’ân’ın bütününe %100 itaat ettiklerini ve mutluluğun her aşamasını gerçekleştirdiklerini göreceksiniz. Ve bugün insanların bu mutluluktan kâm almak konusundan kendilerine düşenlerden hiçbirini yapmadıklarını esefle ibretle ve büyük üzüntülerle tespit edeceksiniz.

Devam edelim:

“Aranızda büyük olmak isteyen, diğerlerinin hizmetkârı olsun. Nitekim insanoğlu hizmet edilmeyi değil, hizmet etmeye ve canını birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi.” diyor.


Öyleyse sizlere söylediğimiz şey, başkalarına yardım edin. Başkaları istikametinde gayretlerde bulunun. Onları mutlu etmeye çalışın. Neticede siz mutlu olursunuz değil miydi? İşte bu söyleniyor. Aslında buradaki büyük olmak isteyen sözünü de dikkatle yerli yerine oturtun. İnsanlara göre büyük olmak isteyen değil, Allah’a göre büyük olmayı isteyen, Allah yolunda bir yerlere ulaşmak isteyen kişi. Bu büyüklük, nefsin büyüklük talebinin neticesi değil, ruhun yücelme talebi ki ruh zaten Allah’a geri dönmek üzere dizayn edilmiştir.

“İnsanoğlu hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye ve canını birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi.” diyor.

Sahâbeyi düşünün, düşmanla yaptıkları savaşlarda birçok şehit vermişler. Allah yolunda canlarını da sadece mallarını değil, canlarını da vermişler.

“Dar kapıdan girin; çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş ve yol, enlidir. Yani yıkıma götüren kapı geniş, yıkıma götüren yol enlidir, geniş yoldur. Bu kapıdan giren çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Sırrı bulanlar azdır.”

Bakınız, bunu Matta söylüyor. Ne demek istiyor? Hz. İsa’nın etrafında o Allahû Tealâ’nın katına alındığı gün, sadece 12 tane havari vardı. Bir peygamberin etrafında sadece 12 kişi. Dar kapıyı bulanlar. Matta da orada yaşayan yüz binlerce insanın yanında sadece 12 kişinin dar kapıyı bulmuş olmalarını ifade ediyor. Her devrede insanlardan çok küçük bir azınlık, Allah’ın emirlerine itaat eder ve o burada Matta’nın söylediği dar kapıdan geçer. Yani Sıratı Mustakîm’e ulaşır. İnsanların çoğu içinse o kapı geçersizdir.

İşte bizim sevgili âlimlerimiz derler ki: “Allah’a ulaşmayı dilmek mi? Hiç kimsenin ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaşamaz. Öyleyse böyle bir dilek bütün boyutlarıyla geçersizdir. Mürşide mi ulaşmak? Son mürşid, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’dir. İrşad müessesi bitmiştir. Allah’a ruhunu ulaştırmak hiç kimseye müyesser olmaz sağken, ancak öldükten sonra ulaştırılır.”

Dikkat edin: Biri, Allah’a ulaşmayı dilemek. Üçüncüsü Allah’a ulaşmak. “Ne fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi mi? Böyle şeyler Kur’ân-ı Kerim’de yazmaz.” deyip İslâm’ın beş safhasını da yok farz ediyorlar insanlar. Geniş kapının sahipleri buyursunlar, cehenneme giden yol geniştir. Çünkü bütün insanlar için geçerlidir. İnsanların %90’ından fazlasının gideceği yer orasıdır.


Öyleyse %10’dan daha azının girdiği kapıya bakın. Bütün devrelerde aynı şey olmuştur. Hangi peygamber yaşamışsa evvelâ kavmi onu reddetmiştir. Arkadan kabul edenler, toplumun küçük bir azınlığıdır. Her devirde aynı şey olmuştur. Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

“Bütün kavimlere resûl göndeririz, devamlı göndeririz (ardı arkası kesilmeksizin göndeririz). Hangi kavme resûl gönderirsek hepsini reddettiler. Hepsini inkâr ettiler, hiçbirini kabul etmediler.” diyor.

Kabul edenler kimler? Küçük bir çoğunluk. Toplumun dizaynını söylüyor Allahû Tealâ, “Hiçbirini kabul etmediler.” diye. Büyük çoğunluk asla kabul etmemiş. Ama onların arasında bir kısım insan, bir avuç insan, onlar hakikati görebilmişler. Onlar o dar kapıdan girebilenler. Güzel yazmış. Ne diyorsunuz? İşte İncil başka başka insanların yazdığı 4 tane kitaptan oluşuyor; Markos, Matta, Luka ve bir dördüncüsü var.


Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’ya ne kadar hamdetseniz şükretseniz azdır ki; siz Allahû Tealâ tarafından indirilen Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbîsiniz. Allah’ın bütün yazdıkları bir kelimesi bile değiştirilmeden size ulaşmış durumda. Dört tane ayrı İncil’in varlığı, aralarında kesinlikle birtakım farkların oluşmasına sebebiyet veriyor tabiatıyla. Ve Kur’ân-ı Kerim bir tane. Ve Kur’ân-ı Kerim, Tevrat’ı da Zebur’u da İncil’i de bütün peygamberlere Allah’ın indirdiği bütün kitapları da tasdik eden bir kitaptır. Ve onların özü, Kur’ân-ı Kerim’de toplanmıştır. Bu özse Allah’a teslim olmaktır; ruhun, vechin, nefsin Allah’a teslimi.

Allah razı olsun.


Ankara’dan bir kardeşimiz diyor ki:

SORU: A’râf Suresinin 17. âyet-i kerimesinde secde merasiminden sonra iblis, Rabbimizin huzurundan kovulduktan sonra: “Kıyâmet gününde insanların çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın.” diyor. Burada her ne kadar, “Bulamayacaksın.” diyorsa da Kur’ân-ı Kerim’de: “Bulmayacaksın.” diyor. Allahû Tealâ bildiği şeyi aramaz.

Allah razı olsun.

“Nitekim, Sebe Suresinin 20 ve 21. âyet-i kerimelerinde ve İbrâhîm Suresinin 22. âyet-i kerimesinde, iblisin bu zannı gerçekleştirdiğini Allahû Tealâ açıklıyor. İblis, insanların çoğunun şükredenlerden olmayacağını yani cehenneme gideceğini önceden nasıl biliyordu açıklar mısınız?” buyurmuş kardeşimiz.

Açıklayalım inşaallah.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF-27: Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrace ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealnâş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Ey Âdemoğulları! Şeytan, sizin ebeveyninizi (anne ve babanızı), onların ayıp yerlerinin görünmesi için elbiselerini soyarak, cennetten çıkardığı gibi sakın sizleri de fitneye düşürmesin. Muhakkak ki; o ve onun kabilesi (topluluğu), sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki; Biz şeytanları mü’min olmayanlara dost kıldık.


“O ve kabilesi, sizi tahmin edemeyeceğiniz kadar uzaklardan görürler.” diyor.

İblis, Allahû Tealâ’nın huzurunda isyan etmeden evvel Allah’ın ilm-i ledûn’unu öğrenmiş olan bir hüviyetteydi. Ve: “Kıyâmete kadar beni yaşat.” dediğinde, aslında Allahû Tealâ’dan bir başka isteği daha vardı iblisin: “Bana verdiğin ilmi geri alma.”

O ilme dikkat edin: Şeytanın zülmanî ilmi. Ve o ilmin artık Allah tarafından müdafaa edilmeyen, korunmayan ilminin hâlâ insanlara öğretilmesi söz konusudur. Zülmanî ilim de bir ilimdir. Allahû Tealâ, Mutaffifîn Suresinin 7 ve 18. âyetlerinde diyor ki:

83/MUTAFFİFÎN-18: Kellâ inne kitâbel ebrâri le fî illiyyîn(illiyyîne).

Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir).

“Ebrarın rakamlı kitapları (kader hücreleri, kişinin bütün hayatını gösteren hücreler), 7. kattadır.” diyor Allahû Tealâ, “İlliyyindedir.” Yani bu ebrar denilen kişiler, cennete girecek olanlar, günahları az; sevapları fazla olanlar, birrin sahipleri.

Daha âmenû olmayı dilediğiniz andan itibaren ebrarsınız. Peki, Allah’a ulaşmayı dileyen herkes ebrarsa füccar kim? Dilemeyenler. Dilemeyenlerinse Allahû Tealâ diyor ki:


83/MUTAFFİFÎN-7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).

Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir).

“Onların rakamlı kitapları (hayat filmleri) yedi kat aşağıda siccindedir. Her ikisinde de bütün insanların ve bütün cinlerin hayat filmi var. Allah’ın dostları yukarıdakini görürler, yukarıdakini bilirler. Şeytanın dostları ise aşağıdakini bilirler. Kendi kader hücreleri oradadır, zemin kattan yedi kat aşağıda. Yani cehenneme gidecek olanlar, zaten cehennem katında bunu göreceklerdir. Allah’ın cennetine girecek olanlar da yedinci gök katında göreceklerdir. Yedinci gök katı ve yedinci yer katı.

Öyleyse kıyâmet gününden sonra bu insanların rakamlı kitaplarına bütün insanlar bakacaklar. Ama kıyâmet gününe kadar geleceğe doğru yürüyen zaman, niçin geleceğe doğru yürüyor? Çünkü bir noktadan ayrılan, patlatılan, Allah’ın patlattığı bir noktadan ayrılan, sonsuz bir süratle ait oldukları gezegenleri tamamlamaya götürülen bu partiküller bir noktadan ayrılarak yola çıkıyor. Hareket başlıyor. Bir noktadan ayrılan partiküllerin her istikamette hareketi, işte bu zamanı başlatıyor. O noktadan o partiküller ayrılmaya devam ettikçe zaman geçmişten geleceğe doğru devam edecek. İnsanoğlunun dördüncü boyutu zamandır. Beşinci boyutu da hızdır. İsterseniz tersini söyleyin. Dördüncü boyutu hızdır, beşinci boyutu zamandır deyin netice değişmez. Ama mutlaka zamanı kullanmak mecburiyetindesiniz. Siz de sonsuz hızın sahibisiniz. Ama zamanı mutlaka kullanacaksınız. İşte bu zamanın geçmişten geleceğe doğru yürümesi kıyâmet gününe kadar. Kıyâmet günü, Allah’ın o partiküllere verdiği enerji sona eriyor ve duruyor, büyüme duruyor, zaman da duruyor. Sonra gravitasyon başlıyor; büyük kütlelerin küçük kütleleri çekmesi ve uzay giderek küçülüyor yani kâinat giderek küçülüyor. Uzaylar birer birer yok oluyor, küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor; zamanın başlangıç noktasına geri dönülüyor. İnsan hayatı ise bu zamanın başlangıç noktasından çok sonra bir yerlerde.

İşte zamanın sonunda kıyâmet günü, bütün insanların rakamlı kitapları yani hayat filmleri kıyâmetten, kıyâmet günündeki yerinden yani İndi İlâhi’den alınıp ikiye ayrılmış. Bir grup gene göğün yedinci katında, ebrarın kader hücreleri yukarıya konulmuş. Ne zaman? Geçmişte. Kıyâmetten geçmişe doğru dönen zaman parçası içinde kader hücreleri o zamanla birlikte geriye götürülmüş, cennete gidecek olanların yedi kat yukarıya yerleştirilmiş, cehenneme gidecek olanlarınsa yedi kat aşağıya. İşte o kader hücrelerini, iblis de o konuda yetkili olan zülmanî cinler de görüyorlar yedi kat aşağıda. Allah’ın dostları da yedi kat yukarıdakini görüyor.

Öyleyse şeytan nereden biliyor? İşte buraya bakıyor iblis. Yedi kat yukarıdaki kader hücrelerinin yüz binlerce katı kader hücresi var, zeminden yedi kat aşağıda. İnsanların %90’ından çoğunun gideceği yer ne yazık ki cehennem. İşte iblis bu sebepten biliyor. Orada, yedi kat aşağıda iblisin âleminde kader hücreleri var. Ve iblis, Allahû Tealâ’dan onları görme ilmini Âdem (A.S) yaratılmadan evvel almıştı. İnsanın yaratıldığı günden çok evvelden beri melekler ve cinler yaşıyorlardı. Allahû Tealâ insanı hepsinden sonra üstün olarak yarattı. Öyleyse iblisin insanların çoğunun cehenneme gireceğini tahmin mi ettiğini yoksa görerek mi bildiğini sual olarak soruyorsa kardeşimiz, bilsin ki görerek biliyor. İblis, Allahû Tealâ’dan bir zülmanî ilimler dizisi öğrenmiş durumdaydı. Ve meleklere de bunları öğrettiği ifade edilir her zaman.

Allah razı olsun.

İkinci suali kardeşimizin,

SORU: Mu’min Suresinin 40. âyetinde, insanların önce salih amel işleyip sonra mü’min oldukları belirtiliyor.

CEVAP: Öyle mi belirtiliyor acaba? Bakalım şimdi, Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesine. Allahû Tealâ diyor ki Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde:

40/MU'MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.



“men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ:
Kim seyyiat işlerse onun misli ile cezalandırılır.”

“ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun: Kim de salih amel işlerse insanlardan ve erkeklerden ve kadınlardan ve işte onlar mü’minlerdir.” diyor Allahû Tealâ.

“Salih amel işledikten sonra mü’min olurlar.” diye bir ifade burada yok. Bu kardeşimiz bunu nereden çıkarmış, bakayım buradaki Türkçesine:

“Kim îmân edip yararlı iş işlerse işte onlar cennete girerler.” diyor. Burada dahi, bunlar Kur’ân’ın özünü bilmezler, buna rağmen elimdeki Kur’ân-ı Kerim mealinde: “Kim îmân edip yararlı iş işlerse.” demiş. Aslında “mü’min olup, yararlı iş işlerse” demesi lâzımdı, netice değişmez. Mü’min olmakla îmân etmek arasındaki farklılığı anlayabilecek seviyede değil hiçbirisi. Onlar için Allah’a inanmak demek, mü’min olmak demek. Ama en azından bir doğru var burada: “Îmân edip yararlı iş işlerse, mü’min olup yararlı iş işlerse.” diyor.

Şimdi kardeşimiz biraz garip sualler soruyor, Kur’ân-ı Kerim’e uygun olmayan bir dizaynı varsayıyor. Acaba bu kardeşimiz, hangi Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir şeyi görebildi? Kim salih amel işleyip mümin olursa diye bir işareti hangi Kur’ân-ı Kerim’de gördüyse bize bildirmesini isteriz. O Kur’ân-ı Kerim’i ibretle biz de gösterelim, herkese haber verelim diye, gösterelim diye, ibret olsun diye herkese diye.

İnsanlar mü’min olurlar, mürşidlerine ulaştıkları gün. Allah kalplerinin mührünü açar, kalplerinin içindeki küfür kelimesini dışarı alır, kalbin içine îmânı yazar. Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre, devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelmiştir. Onların kalbine îmânı yazar Allahû Tealâ bu standartlarda.

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?



Ve ancak kalbine îmân yazıldıktan sonra salih amel işlenebilir, başka bir imkân yok çünkü. Çünkü îmân kelimesi, fazılların çekilmesi gücüne sahiptir. Îmân kelimesinde öyle bir çekim kuvveti, atraktivite var ki bu, kalbe zikirle ulaşan rahmet, fazl ve salâvâttan fazlı mutlaka kendisine çeker, etrafında biriktirmeye başlar. Bu nefs tezkiyesidir, amilüssalihat budur. Ama kişi mutlaka önce mü’min olacaktır. Bu Kur’ân-ı Kerim’de de Aydın Yayınevinin Kur’ân-ı Kerim’i var şu anda elimde, bütün Kur’ân-ı Kerim’lerde de bu tarzda bir ifadenin yer alması lâzım. “Îmân edip de yararlı iş işlemek.” demişler burada. “Îmân edip de salih amel işleyen.” diyenler de var. Ama önce mü’min olmak söz konusu. Îmân etmekle mü’min olmak aynı şey değil. İblis, insanlara: “Kim Allah’a inanıyorsa îmân ederse o, mü’mindir.” tezini kabul ettirmiş. Ama doğrusu öyle değil. Kur’ân-ı Kerim mü’min olmayı, tam 17 tane şarta istinat ettirmiş. Bu 17 şarttan 7 tanesi kalbe ait, 7 tanesi inanca ait, 3 tanesi aksiyona ait. Tam 17 tane şart. Ve bu şartlar yoksa kimse nefsi ıslâh edici amelleri yani amilüssalihatı; ıslâh edici amelleri işleyemez.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın burada ne dediğine dikkat edin:

ve huve mu'minun: Ve onlar mü’minlerdir.” diyor. Yani: “Nefsi ıslâh edici ameller işleyenler mü’minlerdir.” Mü’minlerden başkası nefsi ıslâh edici amel işleyemez.” diyor Allahû Tealâ. Önce nefsi ıslâh edici amel işler, sonra mü’min olur diye bir ifade burada mevcut değil.

Allah razı olsun.

Üçüncü suali kardeşimizin:

SORU: Bakara Suresinin 38. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, Âdem (A.S)’a: “Hepiniz buradan aşağı inin. Benden size gelen hidayetçiye kim tâbî olursa onun için korku ve mahzuniyet yoktur.” deniliyor. Âdem (A.S) bir nebî olarak kendisi hidayette değil miydi ki bir hidayetçiye tâbî olması bildiriliyor?

CEVAP: Hayır, orada değildi. Dünya üzerinde, aşağı indiği zaman Cebrail (A.S) ona Allah’ın bütün kaidelerini teker teker öğretti. Allah’ın katında nübüvvet konusunda hiçbir eğitim görmedi Âdem (A.S). Nasıl Peygamber Efendimiz (S.A.V), dîni Cebrail (A.S)’dan öğrendiyse, Allahû Tealâ ona mutlaka Cebrail (A.S) kanalıyla bilgileri ulaştırmışsa, her şeyi vermişse, Âdem (A.S) da bütün peygamberler gibi aynı standartlara tâbî oldu. Cebrail (A.S), ona Allah’ın bütün güzelliklerini öğretti. İslâm’ın teslimden ibaret olduğunu, tek bir dînin olduğunu bütün bu kâinatta, O öğretti Hz. Âdem’e.

Öyleyse Hz. Âdem, ilk peygamber ve ilk insan olarak kendisinden sonra gelen bütün oğullarına, torunlarına, torunlarının oğullarına, torunlarının torunlarına, onların oğullarına, torunlarına, kendisiyle beraber yaşayan 1200 yıllık hayatında -her nesil 25 yaşa göre dizayn edilse her 100 yıl dört nesil içeriyordu, 1000 yılda 40 nesil- 1200 yılda 48 nesile Hz. Âdem dîni öğretti, Allah’a teslim olmayı öğretti. Ve işte o hidayetçi ona da geldi. Hidayetçi Cebrail (A.S.)’dı. Eğer Duhâ Suresinin 7. âyet-i kerimesine bakarsanız, Allahû Tealâ’nın Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Seni dalâlette bulup da hidayete erdirmedik mi?” dediğini göreceksiniz.

93/DUHÂ-7: Ve vecedeke dâllen fe hedâ.

Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.



Bütün insanlar gibi Âdem (A.S) için de aynı şey söz konusuydu, o da dalâletteydi. Onu da hidayete erdiren Cebrail (A.S)’dı. Hiç kimse bunun istisnası değildir, herkes doğuştan itibaren dalâlettedir. Ancak tâbî olduğu an… Peygamber Efendimiz (S.A.V), Cebrail (A.S)’a tâbî oldu. Hz. Âdem, Cebrail (A.S)’a tâbî oldu. Bütün peygamberlerin tâbî oldukları Cebrail (A.S)’dır. Ve tâbiiyetleri tamamlandığı an, hepsi dalâletten hidayete adım attılar. Hz. Âdem için de aynı şey söz konusu oldu.

Allah razı olsun.

Dördüncü suali kardeşimizin,

SORU: “Cibril hadîsinde îmânın şartı: Allah’a, meleklerine, Allah’a mülâki olmaya, resûllerine ve öldükten sonra dirilmeye îmân olarak 5 tane şart olarak belirtilmiş. Geri kalan iki şartı neye göre tespit edeceğiz?” diyor kardeşimiz.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, sizin tespitinize esas olacak şey hadîsler değildir. Sizin tespitiniz kişisel bir tespit olabilir ancak. Bu tespit, Kur’ân’ın esaslarına göre yapılmak mecburiyetinde. Öyleyse Kur’ân’daki hükümlere bakmak mecburiyetindesiniz. Kardeşimiz, îmândan bu noktada bahsettiğine göre evvelâ îmânın bir insanı ulaştırabileceği yerin hükmünü bulmak mecburiyetindeyiz. Kim îmânın sahibidir? Mü’minler. Ne zaman ve nasıl? Bir insan nasıl mü’min olur, ne zaman mü’min olur?

*3. basamakta; Allah’a ulaşmayı dileriz.

*4. basamakta; Allah, Rahîm esmasıyla tecelli eder.

Yûsuf-53:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).



* 5. basamakta; Allah kulaklarımızdaki vakrayı alır.
* 6. basamakta; irşad makamıyla aramızda bulunan hicab-ı mestureyi alır.
* 7. basamakta; kalbimizdeki ekinneti alıp yerine ihbat koyar.

İsrâ-45, 46:

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.



*Sonra Allahû Tealâ, (Tegabûn-11’de) kalbimize ulaşır ve kalbimize hidayet koyar.

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.



* Sonra kalbimizin nur kapısı Allah’a döndürülür.

Kaf-33:

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).



* Sonra göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açar Allahû Tealâ.

En’âm-125:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.



* Sonra zikirle huşû sahibi oluruz. Allahû Tealâ nefsimizin kalbinde %2 nur birikimini, huşû sahibi olmak için yeterli addediyor Hadîd-16’da da.

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.



* Ve 13. basamakta; Allah mürşidinizi gösteriyor.
* 14. basamakta; mürşidimize ulaşıyoruz. Burası mü’min olduğumuz yerdir. Başımızın üzerine, eğer biz Allahû Tealâ’dan bu 10 tane ihsanı almışsak, şimdi söylediğim 10 tane ihsanı almışsak, son ihsanı Allahû Tealâ’nın mürşidimizi göstermektir. Ve Allah’ın gösterdiği; 10. ihsanda gösterdiği mürşidimize ulaşmışsak Allah’ın ni’metleri başlar.

1. ni’met: Devrin imamı başımızın üzerine gelip yerleşir.
2. ni’met: Allah, kalbimizin (nefsimizin kalbinin) mührünü açar.
3. ni’met: Kalbimizdeki küfür kelimesini alır kalbimizden.
4. ni’met: Allah, kalbimizin içine îmân kelimesini yazar ve mü’min oluruz.

Öyleyse kalbimizde ne olmuştur mü’min olana kadar biz? Allahû Tealâ kalbimizdeki ekinneti almıştır (idraki önleyen müesseseyi), yerine ihbat koymuştur (idraki sağlayan ilâhi kompütürü); 2. ihsanı Allahû Tealâ’nın.

3- Kalbimize hidayet koyarak, kalbimizin nur kapısını Kendisine döndürmüştür. Allah’a döndürmüştür.
4- Göğsümüzden kalbimize nur yolunu açmıştır ve bizi huşûya ulaştırmıştır. Sonra bundan sonra ancak mürşidimize ulaşmışızdır.
5- Allah’ın beşinci yardımı kalbimizin mührünü açmak.
6’ıncısı: Küfür kelimesini kalbimizden dışarı atmak.
7’incisi: Kalbimize îmân kelimesini yazmak.

Ne oldu? 7 tane kalp şartının sahibi bir insan mü’min olabilir. Yeter mi? Hayır, yetmez. Mü’min olmak aynı zamanda 7 tane inanç şartının gerektiği bir ortamda oluşur.

1- Allah’a inanmak.
2- Allah’ın meleklerine inanmak.
3- Allah’ın kitaplarına inanmak.
4- Allah’ın resûllerine inanmak.
5- Bâsu badel mevte (ölümden sonra Allahû Tealâ tarafından tekrar diriltilmeye) inanmak.
6. şart Hayrın Allah’tan, şerrin nefsimizden olduğuna inanmak
7. şart da Allah’a mülâki olmaya inanmak.

Öyleyse ilmihallerde geçen altı tane şartın beş buçuğu doğrudur. Altıncı şart: “Hayrın da şerrin de Allah’tan olduğuna inanmak.” diyor. Hayır Allah’tandır, olabilir, kişinin iradesinden de kaynaklanabilir. Ama şerr hiçbir zaman Allah’tan olamaz. Çünkü şerr, bize derecat kaybettiren olayların hepsi Kur’ân-ı Kerim’de “şerr” adıyla geçiyor. Allah bize ne verirse versin, hangi şekilde bir kader unsuru vücuda getirirse getirsin üzerimizde, hiçbir zaman Allah’ın iradesiyle bir insanın derecat kaybetmesi, şerr oluşturması mümkün değildir. Ancak insanoğlu kendi iradesiyle bir günah işlerse derecat kaybedebilir. Başka hiç kimsenin; Allah’ın, küllî iradenin veya insanlara ait cüz’î iradenin üzerimizde vücuda getireceği hiçbir şerr de derecat kaybedemeyiz. Öyleyse hayrın Allah’tan, şerrin nefsimizden olduğu kesinlik kazanıyor.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu durumda kesin bir olguyla karşı karşıyayız. Her ne kadar Cibril hadîsinde 5 tane şart gösterilmiş diyorsa da kardeşimiz, şu anda Cibril hadîsine bakamadık, öyle olduğunu kabul edelim bir an için ama en azından bizim zavallı dîn âlimlerimizin bir türlü kabul edemedikleri Allah’a mülâki olmak, orada o 5 tane şartın içinde var. Geri kalan hayrın Allah’tan, şerrin nefsten olduğuna inanmak, altıncısını oluşturuyor. Öyleyse görüyorsunuz ki aslında 7 tane şart söz konusu.

Şimdi bakalım neler eksik? “Allah’a, meleklerine, mülâki olmaya, resûllerine, öldükten sonra dirilmeye.” diyor. Ama burada bizim hatırladığımız, Buharî’de: “Kitaplarına da.” diyor. “Allah’ın kitaplarına da.” diyor. Kardeşimiz onu yazmamış; ama Allah’a mülâki olmayı yazdığına göre, Cibril hadîsinden, Buharî’den aldığı kesin olması lâzım. Kitapları atlamış burada. Ama doğrusu: Kitaplarla beraber 7. bir şart. Hayrın, orada: “hayrıhî ve şerrihî minallâhi tealâ.” diyor insanlara namaz kılmayı öğreten kitaplarda. “Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak: hayrıhî ve şerrihî minallâhi tealâ.” Bu yanlış. Ayrıca 6 tanede bitirmişler. Çünkü bizim dîn camiası, sevgili profesörler, Diyanet İşlerinin bütün yetkilileri, ilâhiyat fakültesinin öğrencileri, öğretmenleri, hayır hepsi değil ama büyük bir kısmı bütün bu yanlışları doğru zannetmişler. Hâlâ öyle zannediyorlar. İşte sevgili kardeşlerim, iyi ki kardeşimiz bunu sormuş. Kafasına birçok şey yatmamış ama sorduğu muhakkak ki iyi oldu. Onun gibi düşünenler de buradan gerekli dersi inşaallah almışlardır.

Allah razı olsun.

İstanbul’dan C. Kaya kardeşimiz diyor ki:

SORU: Bir televizyon programında Yaşar Nuri Öztürk…

(Hazret yine çıktı ortaya):

“Bütün camilerin avlularında evliyaların mezarı bulunmaktadır. Hatta bu mezarlar da yatan kişileri namaz çıkışlarında insanlar, onlardan yardım dilemek maksadıyla ziyaret ediyorlar.” dedi.

CEVAP: Muhteşem bir olay, Yaşar Nuri Öztürk: “Evliyaların mezarı bulunmaktadır.” diyor. Yaşar Nuri Öztürk, evliyaları kabul ediyor düşünebiliyor musunuz? O evliyalar konusunda yazdığı bütün kitaplara reddiye yazan, “Şimdiye kadar yazdığım bütün bu kitapları reddediyorum.” diyen, bütün evliyaları reddeden bu Yaşar Nuri Öztürk böyle bir cümle kullanmış: “Evliyaların mezarları var.” diyor. O insanların evliya olduğunu kabul ediyor. Hangi dağda kurt öldü acaba sevgili kardeşlerim?  Yaşar Nuri Öztürk’ün hayatında bir yeni dönem mi başlıyor dersiniz ha? Çok zor bir olay olarak görünüyor bize ama Allah her şeye kaadirdir.

1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).

(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.



“iyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu): Yalnız Sana kul olur ve yalnız Senden istiane isteriz”i,  “Yardım dileriz.” şeklinde, Yaşar Nuri Öztürk kardeşimiz kurnazca değiştirmiş.

“Âyet-i varken,” diyor, “Başkasını niye araya sokuyorsun.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, istiane Allah’tan istenen öyle bir yardımdır ki; bu istiane kişiyi Sıratı Mustakîm’in üzerine çıkarmak içindir. Sıratı Mustakîm’e başındaki bir ni’met olan insanların ruhu ulaşabilir. Evvelâ bu sevgili Yaşar Nuri Öztürk kardeşimize Fâtiha Suresini öğretmemiz lâzım. Fâtiha Suresi bir bütünü ifade eder, bütün bir Kur’ân-ı Kerim’i. Hadi biz de onun gibi yapalım, ‘iyyâkena’budu’dan başlayalım.

iyyâkena’budu: Yalnız Sana kul oluruz.

Hayır, kulluk ederiz değil; kul olmak! Bizim sevgili Yaşar Nuri Öztürk kardeşimiz de dâhil olmak üzere bizim bu takım; profesörler takımı Allah’a kul olmanın ne olduğundan habersizler. Ruhunuzu Allah’a teslim etmedikçe Allah’a kul olamazsınız. Daha üstün kulluklara fizik vücudunuzu ve nefsinizi de Allah’a teslim ederek ulaşabilirsiniz. Ekber kulluk, azîm kulluk, bunlar teslimleri içerir. İslâm, teslim olmak demektir. Öyleyse: “Kulluk ederiz’den murad:  Sana ibadet ederiz.” diyor. Hayır efendim! İbadet etmekle kalmayacaksın sayın profesör. İbadet etmekle kalmayacaksın, kul olacaksın Allahû Tealâ’ya, bunun için yaratılmışsın. Allahû Tealâ Zâriyât Suresinin 56. âyet-i kerimesinde diyor ki:

51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni.

Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.



“Biz, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil), Allah’a kul olsunlar diye yarattık.

Kulluk etsinler diye değil. Kulluk etmek zaten aynı kökten geliyor. İbadet, abd kelimeleri, birisi abd olmak; kul olmak. İbadet de kulun Allah’a yaptığı ibadetleri içerir. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek zikir yapmak; her biri ayrı ayrı bir ibadet çeşidi. Özellikle zikir ve namaz, bu ibadetlerden belli başlı aksiyonu icap ettiren ibadetler. Öyleyse kulluk etmek ibadet etmektir. Ama Allahû Tealâ: “Kul olsunlar diye.” diyor. Öyleyse bu aslında bir saadet davetiyesi; çünkü kul oldukça mutluluğumuzun derecesi artıyor. Ruhumuzu Allah’a teslim ettiğimiz zaman cennet saadetinin ve dünya saadetinin yarısını elde eden biz, fizik vücudumuzu teslim ettiğimizde dünya saadetinin %90’ına, nefsimizi teslim ettiğimizde dünya saadetinin %100’üne sahip oluyoruz. Ve Allahû Tealâ’ya bütün bu güzellikleri yaşamak için ibadet ediyoruz. Allahû Tealâ bizden sadece mutlu olmamızı istiyor. İbadetler, insan mutluluğunun sadece birer vasıtasıdır.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, buradan hareketle:

iyyâkena’budu: Yalnız Sana kul oluruz.”

Nasıl? Anlatacağız şimdi.

“ve iyyâke nestaîn(nestaînu): Ve yalnız Senden istiane isteriz.”

Herhangi bir yardım değil, nusret kullanmıyor Allahû Tealâ burada. Herhangi bir kişinin başka bir kişiye istediği bir yardım değil bu, nusret değil bunun adı. Nasaradan gelen nusret kelimesi, herkesin birbirine yapabileceği yardımdır. Ama burada “istiane” diyor Allahû Tealâ. Ve istianeyi bir insan, Allah’tan yardımı her zaman ellerini kaldırır Allahû Tealâ’ya: “Ya Rabbi! Bana şu konuda yardım et.” der. Şekle bağlı değildir, merasimi yoktur. Ama istianeye gelince orada durun bakalım, sevgili profesör kardeşlerimiz orada durun! İstianeyi hem sabırla isteyeceksiniz hem de namazla. Ellerinizi Allahû Tealâ’ya açıp da: “Ben Senden istiane istiyorum.” diyemezsiniz. Bu namazın adı, hacet namazıdır. Bakara Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimelerinde bu konuyu bilmeyenlere Allahû Tealâ ışık tutuyor.

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.



“vesteînû bis sabri ves salât(salâti): Sabırla ve namazla isteyin.” diyor.

“İstianeyi Allah’tan sabırla ve namazla hacet namazıyla isteyin. Bu zor bir iştir.” diyor.

innehâ le kebîratun:
Bu zor bir iştir, büyük bir iştir.
illâ alâl hâşiîn(hâşiîne): Ama huşû sahipleri için zor değildir.

Kimdir bu huşû sahipleri? Allahû Tealâ onları belirtiyor:

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.



“Onlar yakîn hasıl ederek inanırlar ki; ruhlarını Allah’a mülâki kılacaklardır, ulaştıracaklardır hayattayken. Ve ölümden sonra da ruhları Allah’a geri döndürülecektir.”

Bu âyet, bizim sevgili profesör kardeşlerimizin hiçbir zaman kabul etmedikleri ikinci bir ruh teslimini ihata ediyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, burada bir olgu var. Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin, ruhunuzu hayattayken Allah’a teslim edip, bu Yaşar Nuri’nin de kabul ettiği evliyalardan biri olacaksınız, ölmeden evvel. Öldüğünüz zaman tekrar size dönen ruhunuzu, Azrail (A.S) götürüp tekrar Allah’a teslim edecek.

Öyleyse istiane (mürşidin istenmesi): Hacet namazını gerektiren, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece kılınan bir namazı devreye almaktadır. Ve bununla mürşidinizi isteyeceksiniz Allahû Tealâ’dan. Hani bizim sevgili Yaşar Nuri, ne yaşar ne yaşamaz kardeşimizin hiçbir zaman kabul etmediği mürşid. Bizim bu sevgili dostlarımıza sorarsanız; zaten son mürşid, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’miş, ondan sonra asla ve kat’a mürşid gelmezmişmiş. Ama gelin görün ki; Kur’ân-ı Kerim Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde, tabiinin ister ensar olsun ister muhacirin, sahâbenin hepsine tâbî olduğunu söylüyor. Sahâbenin mürşidler olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.



Acaba anlatabildik mi bu sevgili dostlarımızın o çok hızlı çalışan zekâlarına, acaba birazcık hitap edebildik mi? Şimdi olay bu; Allahû Tealâ’dan, hacet namazı kılıyorsunuz mürşidinizi istiyorsunuz. Eğer Allah’a ulaşmayı diliyorsanız ki bizim bu makulemiz; ne Yaşar Nuri Öztürk’ün ne öteki profesörlerin hiçbirinin bir mürşide ulaşmak diye bir talepleri hiç yok.

Madde-1: Allah farz kılmasına rağmen ve bu sebeple de dalâlette kalmaya mahkûmlar.
Madde-2: Ve kâfir olarak kalmaya mahkûmlar.

Ve bunların farkında bile değil bu zavallı insanlar ve profesörüz diye geçinirler. Bizim halkımız da hep bunlara inanır. Ve altmış küsur milyon insan, bu sevgili dostlarımızın sayesinde cehenneme doğru bunlarla birlikte yol almaktalar. Kur’ân-ı Kerim’den şu kadarcık haberdar olmayan zavallı insanlar. İşte görüyorsunuz sonucu: Allahû Tealâ’nın mürşidi bulmak istikametinde emrettiği istianeyi, normal bir dilek olarak yutturmaya çalışıyorlar herkese. Hiç düşünemiyor neden Allahû Tealâ orada, “nusret” kelimesini kullanmıyor? Neden “nasara” kökünden gelen alelâde bir yardım değildir istiane? İstianeyi şarta bağladığından da haberi yok, Allahû Tealâ’nın.

Sevgili kardeşlerim, bir sonuçla karşı karşıyayız. Bu makulenin küçümsediği Allahû Tealâ’nın evliyası, her devirde şerefle insanlığa hizmet etmiştir. Şimdi düşünün: Bir insan Allahû Tealâ’ya dua ediyor: “Ya Rabbi! Bana şunu ver, bunu ver.” Bir talep. Bu kişi yalnız başına bu talebi yapıyor, Allahû Tealâ da kabul etmemiş o güne kadar ki Allah’ın evliyasına gitmişler. Yani kötü bir şey mi? O kişinin talebinin yanında, o Allah’ın evliyası da mutlaka onun için dua edecektir. Belki de o evliyanın, onun sözlerini duyduğundan falan da haberi yok bizim sevgili dostlarımızın. Belki ona da inanmazlar. O evliyanın hepsi kendilerine yapılan talebi mutlaka gerçekleştirirler, mutlaka Allah’tan o talebi yapan kişi hakkında onlar da talepte bulunurlar, dua ederler bu istikamette. E ne oldu? Bir kişinin duası değil, iki kişinin duası Allahû Tealâ’ya ulaştı. Üstelik de ikincisi Allah’ın bir sevgilisi.

Evliya: Dost demek, Allah’ın dostu olmayı başarmış birisi. Üstelik de o camilerin yanında yer alanlar, onlar sadece ruhlarını Allah’a teslim edenler değil, fizik vücutlarını da nefslerini de Allah’a teslim edenler ve irşada ulaşanlar ve Hakk’ul yakîn’e ulaşanlar, Allah’ın Zat’ını görenler ve Allah’ın mürşid olarak tayin ettiği kişiler. İrşad müessesi bu kadar ayaklar altına alınacak olan bir konu değildir. Bunun Allah huzurunda bir hesaplaşması var. Bu Yaşar Nuri Öztürk kardeşimiz, bu hesaplaşmadan ne kadar korktuğunu, Allah’ın bize yazdırdığı o kitaba itiraz ettiği zaman onu, yemin teklifimizde üç defa yeminden kaçmakla cevaplandırdı. Öyleyse Allahû Tealâ’nın cezasını biliyor. Genç yaşta ölmek istemiyor. Ama Allah’ın evliyasının Allahû Tealâ tarafından korunduğunu, Allahû Tealâ’nın dostlarının insanlara mutlaka yardımcı olacağını henüz havsalası almıyor.

Şimdi sevgili kardeşlerim, ne gördünüz? İstiane: Allah’tan mürşidi dilemektir. Ve Allah’a ulaşmayı dilemedikçe hiç kimse Allah’ın cennetine giremez, ne yaparsa yapsın. Ancak Allah’a ulaşmayı dileyen birisi, istiane konusunda Allah’tan yardım istediği zaman, Allah ona mürşidini gösterir. O kişi mürşidine ulaştığı zaman önünde diz çöküp tövbe eder. Ve kalbine îmân yazıldığı için mü’min olur. Ve diz çöküp tövbe ettiği an 10 tane âyet-i kerime gereğince dalâletten kurtulur, hidayete adım atar. Şimdi bu sevgili dostlarımızın hepsi dalâlette, bir de hepsi küfürde ve kalkmış İslâm adına ahkâm kesiyorlar. İstiane ile nusreti aynı standartlarda yutturmaya çalışıyorlar insanlara.

Sevgili kardeşlerim, çok uzakta değil; birkaç seneye kadar bu insanların hepsi mutlaka Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’ini öğrenecekler. Ve buna, bu zavallı bilgilerine o zaman hayretle dönüp bakacaklar: “Biz bunları biliyorduk diye kendimizi gerçekten dîni bilmiş addetmiştik, ne kadar yanılmışız.” diyecekler. Başkalarına söylemeseler de kendi kendilerine bunu mutlaka itiraf edecekler. Çok değil, üç dört senenin içinde.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, öyleyse fena mı olurmuş? Bir insan gidip de Allahû Tealâ’nın bir caminin avlusunda yatan evliyasından: “Ben Allahû Tealâ’ya bu kadar zamandır yakarıyorum yalvarıyorum; Allahû Tealâ talebimi kabul etmedi. Sen de benim için bir dua etsen de belki senin duan bereketine, benimkiyle beraber Allahû Tealâ duamı kabul eder.” Yanlış bir şey mi, çok mu kötü bir şey? Nasıl oluyor da evliyalara karşı bu kadar düşmanlık, bu kadar tahammülsüzlük söz konusu. Ne demiş atalarımız? “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” Biz de diyoruz ki: Bir duanın nesi var ama iki duanın makesi var. Aksedecek Allahû Tealâ’ya, oradan karşılık alacak.

Allah razı olsun.

Denizli’den F. Hanım kardeşimiz der ki:

SORU: Eşi vefat etmiş bir hanım, Türkçe mealli Kur’ân-ı Kerim almak için dîn işleri ile uğraşan birine gitmiş, demiş ki: “Ben Kur’ân-ı Kerim istiyorum.” Kendisine Kur’ân’ı okusa da anlayamayacağı söylenmiş. En iyisi, bu konuda yazılmış kitapları okuması diye öğüt almış kadın. Ve diyorlar ki: “Sen bunun Arapçasını oku, öğren.”

CEVAP: Zaten Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân-ı Kerim’in %80-90’ının muteşâbih âyetlerden oluştuğunu söylüyor. Hükme bakın: Kur’ân-ı Kerim’in %80-90’ını muteşâbih âyetlerdenmiş. Yani hiç kimsenin anlaması mümkün değilmiş. Buradaki kurnazlığı fark ediyor musunuz sevgili kardeşlerim? Yani Yaşar Nuri Öztürk diyor ki: “Bunu, muteşâbih âyetleri ancak biz anlarız.” diyor. Ama şimdi söylediklerinden sonra bunu diyebilir mi acaba, hı?

“İnsanlar, Kur’ân-ı Kerim’i okumalılar mı yoksa okumamalılar mı? Kur’ân-ı Kerim meali okuyarak bilgi sahibi olunabilir mi?” diyor kardeşimiz.

Şimdi evvelâ şu muteşâbih âyetlerden başlayalım sevgili kardeşlerim. Âli İmrân Suresi 7. âyet-i kerime, Allah diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).



“Sana Kur’ân’ı indiren Allah’tır. O Kitab’ın içinde muhkem âyetler de vardır, muteşâbih âyetler de vardır. Muhkem âyetler, Ümmülkitab’ın…” Yani: “Bütün peygamberlere, nebîlere, resûllere Allahû Tealâ’nın yazdırdığı bütün kitapların hepsi oradadır.” diyor, “O Ümmülkitap’ta.”

“Ümmülkitap da muhkem âyetlerin esasını teşkil eder.” Tamam. “Muteşâbih âyetlere gelince, muteşâbih âyetlerin gerçek anlamını kimse bilmez, Allah’tan başka. Sadece Allah bilir ama kalbinde zeyg olanlar, kötü niyetli olanlar, insanların arasına fitne sokmak için bu muteşâbih âyetleri diledikleri istikamette yoruma tâbî tutarlar. Hedefleri insanların arasına fitne sokmaktır.”

İşte bu fitnecilerden bir tanesi de bu Yaşar Nuri Öztürk. Sevgili kardeşlerim, muradı ne? Muradını gördünüz demin, Allah’ın evliyalarına mutlaka bir çamur sıçratacak bir çözüm arıyor her alanda. Ve burada Allahû Tealâ’nın söylediği: “Yalnız Senden istiane isteriz.” sözünü, yalnız Allah’tan istenebilecek olan bir yardımı, herhangi bir yardım gibi insanlara yutturmaya çalışıyor yani tevîline gidiyor konunun. Ama maksadı, insanları asıl hedeften uzaklaştırmak; çünkü asıl hedefi kabul etmiyorlar onlar. Onlar diyorlar ki: “Öyle mürşid falan yoktur, son mürşid Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di. Ondan sonra artık mürşid falan gelmez.” İyi ama Kur’ân-ı Kerim, Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde sahâbenin mürşid olduğunu söylüyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonraki otuz yıllık devrede, ondan sonra da devam eden hayatlarında sahâbe hep mürşid olmuşlar. Zaten o da söylüyor: “Benim sahâbem yıldızlar gibidir. Kim onlara tâbî olursa hidayete erer.” diyor. Sahâbeye tâbî olunduğunu, Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsinde söylüyor. Bunlara gelince bunlar diyorlar ki: “Yok öyle şey, Peygamber Efendimiz (S.A.V) son mürşiddi, artık bir daha mürşid gelmez.” İyi de bir insan mürşidine ulaşamazsa dalâlette kalır, mürşidine ulaşamazsa küfürde kalır. Mü’min olması da dalâletten kurtulmasıyla mümkündür. Cehennemden de kurtulması mümkün değildir.

Öyleyse ne yapacağız bu insanlara acaba? Tam buradaki standart içerisinde tevîline gidiyor. Diyor ki: “Oradaki istiane kelimesi, nusret mânâsına gelir. Herkesin Allah’tan istediği bir şeydir. Kişi, kendi kendine Allah’tan ister, ne diye başkasının burnunu sokuyorsun işine.”

Evvelâ evliyanın mutlaka o kişiye yardım edeceğinden bu zatın haberi yok. İkincisi, iki tane duanın ki birisi Allah’ın sevgilisiyse mutlaka bir tek duadan daha tesirli olacağını kabul etmek istemiyor. Bu insanlar, başka insanların üzerinde attıkları martavallarla, Arapça bilgilerine güvenerek, profesörlük kisvelerine güvenerek insanlara yalanlarını yutturmaya çalışıyorlar. Burada yeni bir yutturma örneği gördünüz. Şimdi Kur’ân-ı Kerim’in %80-90, muteşâbih âyetlerden olduğunu söyleyerek yeni bir açıdan fitneliği ortaya koyuyor. Yani: “Bu Kur’ân-ı Kerim’in %80-90’ı muteşâbih âyetlerdir. Bunları da ancak biz biliriz, profesörler bilir.” diyerek, insanlara Kur’ân-ı Kerim’in mânâsını anlamamalarını tavsiye etmelerini öneriyor bu kitapçılara, kimlerse bu zatlar? Gayesi ne? Gayesi: Kendilerine muhtaç olmaları başka insanların. Arapça biliyorlar ya hazretler. Mademki Arapça biliyorlar bitti, Kur’ân-ı Kerim’i de biliyorlar demektir. Herkes böyle zannediyor sevgili kardeşlerim.

Sevgili üniversitemizin öğrencileri, sizler geleceğin nurlarısınız. Allah’ın bütün hakikatlerini gerçek anlamda öğrenerek onlarla bir araya geleceksiniz ve onlara dînlerini öğreteceksiniz. Nasıl Şeybân-ı Râî adlı çoban, bir mezhep kurucusu olan İmam-ı Şafiî Hazretlerine dînini öğretmişse, nasıl Maruf-i Kerhi bir başka mezhep kurucusu, Hanefî mezhebinin kurucusuna dînini öğretmişse sizler de bu insanlara dînlerini öğreteceksiniz. Onlara sormaz mıyız biz, siz hangi mezheptensiniz kardeşim? Eğer şafiîyseniz, Şafiî mezhebinin kurucusu kadar bu dîne hâkim olduğunuzu iddia edebilir misiniz bize? Eğer hanefiyseniz, İmam-ı Âzam Ebû Hanife kadar dîni bildiğinizi iddia edebilir misiniz? Okuduğunuz o kitaplar, Kur’ân-ı Kerim’i yansıtmıyor.

Öyleyse muhtevaya dikkatle bakalım sevgili kardeşlerim, bu insanlar sadece düşmanlık için yaşıyorlar. Ve böyle martavallarla Kur’ân-ı Kerim’in %80, 90’ı muteşâbih âyetlerden oluşmuştur ve bunu sadece biz anlarız diyerek, insanları Kur’ân-ı Kerim’e yaklaşmaktan men etmeye çalışıyorlar. Şimdi muteşâbih âyetlerden ne kadar haberdar olduklarına gelelim. Âli İmrân Suresi 7. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki:

“O muhkem âyetler, Ümmülkitab’ın esasını teşkil eder. Muteşâbih âyetlere gelince onların gerçek mânâsını Allah’tan başka kimse bilmez.” Sonra? “Allah’tan başka kimse bilmez.” dedikten sonra Allahû Tealâ diyor ki: “Ama kalplerinde kötülük olanlar, insanların arasına fitne sokmak isteyenler, insanları birbirine düşürmek isteyenler, bu muteşâbih âyetlerin tevîline giderek…”  Bu, yukarıda yaptığı gibi bir tevîl. “Allah’tan özellikle istenilecek, mürşid bulunması konusundaki istenilecek yardımı alelade bir yardım gibi göstererek, ‘Allah’tan başka yardım istenmez,’ istikametinde kullanarak, yani yalan söyleyerek Kur’ân-ı Kerim’in âyetinin mânâsını saptırmaya çalışarak, insanların arasına fitne sokmak isterler.” diyor.


Fitnenin hası bizim ülkemizde yaşanıyor. Dînden hiç nasibini alamamış olan insanlar, dîn öğretimimin bütününün sahibi olmuşlar. Çünkü üniversitelerimizde o dîn öğretimi var, kitaplardan öğretilen bir dîn öğretimi. Ve insanları topyekûn cennete götürmesi lâzımgelen dîn öğretimi, insanları topyekûn cehenneme götürüyor. Âyet-i kerimenin devamına geliyorum:

“Dînde kökleşmiş olanlar derler ki: Ya Rabbi! Biz inandık, emin olduk ki muteşâbih âyetler de muhkem âyetler de Senin katındandır.” Allahû Tealâ diyor ki: “Ama onlar da muteşâbih âyetleri tezekkür edemezler, illa ulûl’elbab.” diyor.

“ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).” buyuruyor Allahû Tealâ.

“Onlar da tezekkür edemezler, sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse kim bu ulûl’elbab? İşte bizim Yaşar Nuri Öztürk kardeşimize sorarsanız; o, ulûl’elbab. Allahû Tealâ’ya bakalım, tarifi nasıl veriyor; ulûl’elbab tarifini.

Âli İmrân-190 ve 191:

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.



“li ulîl elbâb(ulîl elbâbı), yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab kullarımız var ya, onlar için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.” diyor Allahû Tealâ.

Bir insan üç halde bulunabilir: Ayaktadır, oturuyordur, yatıyordur. Dördüncü hâl yok. Üç hâlin üçünde de Allahû Tealâ, Allah’ı zikretmeyi şart koşmuş Kur’ân-ı Kerim’de Nisâ-103’le.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.



“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Öyleyse ayaktayken de otururken de yanüstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.” diyor Allahû Tealâ.

Evvelâ: “Allah’ı zikredin.” diyor.

1. âyet, Muzzemmil-8:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.



vezkurisme rabbike:
Rabbinin İsmi'yle zikret (Allah’ı zikret).

Tamam, sonra Ahzâb-4,1 Allahû Tealâ diyor ki:

33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.



“Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikredin.” Yani: “Günün yarısından daha çok zikredin.”


Demin söylediğim Nisâ-103’de de: “Allah’ı daimî olarak zikredin.” emri var. Şimdi üç ayrı âyet, zikri, daimî zikre kadar ulaştırmış ve bizim sevgili profesörlerin hiçbirisi zikretmek gereğini bile duymazlar. Zikrin ne olduğu konusunda da sağlam bir fikirleri mevcut değil. Öyleyse kimmiş ulûl’elbab? Şu muteşâbih âyetleri tezekkür edebilecek olan insanlar kimlermiş? Daimî zikrin sahipleri. Sevgili kardeşlerim, bizim Yaşar Nuri Öztürk, daha zikrin ne mânâya geldiğini bilmiyor. Bir insanın daimî zikre ulaşabilmesi demek, kalbindeki sesin 24 saat paralelinde, iç dünyasında bir sesin hareket etmesi demek. Böyle bir insansa ruhunu da vechini de nefsini de Allah’a teslim etmiş olan bir insandır. Üç teslim de mutlaka mürşide tâbiiyetten sonra gerçekleşir. 14. basamakta tâbiiyet; mü’min olmak, nefs tezkiyesine başlamak; zikirle başlamak ve nefsin tezkiyesinin tamamlanmasına yani %100’ün %51 olmasında, nefsin kalbindeki nurların sıfırdan %51’e ulaşma noktasında ruh, Allah’a teslim olur. Bu ilk teslimdir. %91’e ulaştığı noktada, fizik vücut Allah’a teslim olur. 24 saatin 24’ünde de %100’e ulaştığında zikir, o zaman kişi nefsini de Allah’a teslim eder.

Ve bunlar mürşidlerine ulaşmayı falan akıllarına bile getirmiyorlar. Zaten ruhun Allah’a ulaşması diye bir şeyi de kabul etmeleri söz konusu değil. Yani hangi taraftan bakarsanız bakın, tutar tarafları yok. Kur’ân-ı Kerim onlar için bir şey ifade etmiyor. O okudukları kitaplar, onların dîn öğretimi konusundaki hükümlerini tamamlamış ve insanlar bununla ahkâm kesiyorlar. Şimdi bu kardeşimiz, bırakınız daimî zikrin sahibi olmayı; zikir yapmıyor, hidayette değil, dalâlette ve kalbinde küfür yazıyor. Ve bu kişi kalkıp: “Muteşâbih âyetlerden ibaret olan Kur’ân’ı siz anlayamazsınız, biz anlarız.” diyor. Biz de diyoruz ki: Siz anlayamazsınız. Ne zamanki bir mürşide tâbî olacaksınız, evvelâ Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, dilemezseniz zaten cehennemden kurtulamazsınız. Ne zaman ki bir mürşide tâbî olacaksınız, ondan sonra zikriniz zikir olur. Nefsinizin kalbinde Allah’ın nurları toplanmaya başlar. Siz o kalbinizle, kapkara kalbinizle %0 nur oluşturan kalbinizle hangi iddianın sahibi olabilirsiniz ki?

Öyleyse muteşâbih âyetlerden anlayabilmeniz için daimî zikre ulaşmak mecburiyetindesiniz sevgili profesör kardeşim. Öyleyse evvelâ Kur’ân-ı Kerim’i öğreneceksiniz. Ve Kur’ân-ı Kerim, sizin o İktibas dergisinin sahibinden öğrenilmez. O da Kur’ân-ı Kerim’i bilmeyenlerin bir zavallı kurbanıydı.

Allah razı olsun.

Kardeşimiz soruyor şimdi: “Kur’ân-ı Kerim meali okuyarak bilgi sahibi olunabilir mi?”

Olunabilir de eğer bunların yazdığı Kur’ân-ı Kerim’lerden bilgi sahibi olacaksanız yandınız.

Allah razı olsun.

Adana’dan M. Bey der ki:

SORU: Televizyonda izlemiş olduğum bir programda dünyadaki önemli üniversitelerin, “ölmeden evvel ölmek” kavramını araştırdığı söyleniyordu.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, hatırlayacaksınız: Birisi Osmanlı devrinde bir tarikatın mensubu, bakmış Mısır’da bir takım insanlar kırmızı cepkenler giymişler, bir kısmı mavi, bir kısmı sarı. Bu da sormuş: “Bu kırmızı olanlar ne?” “Bunlar Süleyman paşanın kulları.” demişler. “E şu sarılar?” demiş. “Onlar da Mustafa paşanın kulları.” demişler. “Bu?” “Ahmet paşanın kulları.” Bizimki şöyle bakmış, adamlar pırıl pırıl elbiseler içinde lüks, tertemiz geziyorlar, kendisi de perişan. Demiş ki: “Ya Rabbi! Bir kendi kuluna bak, bir de şu paşaların kullarına bak.” demiş. Şimdi bu üniversiteler de bize onu hatırlattı. Biz naçizane en sonunda bir bilgisayar üniversitesi kurmayı başardık, Allah’ın üniversitesi. Bütün dünyaya ulaşıyoruz hamdolsun. Çok da talebimiz var, buna da çok hamd ederiz şükrederiz. E sonra? Ama şimdi o milyarlarca dolar sarfıyla yapılan o, onca üniversitenin sahipleri ölmeden evvel ölmenin sırını bilmiyorlar. Anlayabildiniz mi paşaların kullarıyla Allah’ın kulu arasındaki farkı? Biz zavallı, duvarları bile olmayan bilgisayar üniversitesinin sahibiyiz; ama biliyoruz. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ölmeden evvel ölmek! Sualin hepsini okuyayım da.

“Her okul bunu kendisine göre yorumlamasına rağmen, hepsinin de ortak görüşünün insanların bundan sonraki hedefinin bu kavram olduğu söylenmiş.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V), ilk Cuma Hutbesinde bunu söylüyor: “Ey sahâbe, ölmeden evvel ölün ki; Allah size yedi yüz kat versin.” diyor. Sadece ölmeden evvel ölmekle de yetmiyor, devamı da var, yedi yüz kat. Acaba Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne demek istemiş? Hadi gelin beraber gidelim bakalım, şu ölümde ne oluyor? Ne oluyor biliyor musunuz? Allahû Tealâ diyor ki Secde Suresinin 11. âyet-i kerimesinde:

32/SECDE-11: Kul yeteveffâkum melekul mevtillezî vukkile bikum summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).

De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği, sizi vefat ettirecek (öldürecek). Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”



“Ölüm melekleri gelecek, sizi müteveffa kılacaklar (asla iade edecekler).”

Bunu hadi “öldürecekler” diye alalım. “Öldürecekler, sonra ruhunuzu alacaklar; Allah’a döndürecekler.” diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse ölen bütün insanların ruhları vücutlarını terk ediyor. Neden? Sevgili kardeşlerim, vücudunuzda 70 trilyon hücre taşıyorsunuz yaklaşık olarak. Bu 70 trilyon hücrenin her birisinde mutlaka mitokondriler var; elektrik jeneratörleri. Bunlar devamlı elektrik üretiyorlar ve bütün vücudunuzdaki işlemlerin hepsi ama hepsi elektrik enerjisiyle hareketlerini sağlıyor. Konuşuyor musunuz? O enerjiyi kullanıyorsunuz. Ellerinizi mi hareket ettiriyorsunuz? O enerjiyi kullanıyorsunuz. Bakıyor musunuz, görüyor musunuz, işitiyor musunuz, hareket mi ediyorsunuz? Ne yaparsanız yapın, nefes alırken de verirken de o enerjiyi kullanıyorsunuz. Elektrik enerjisi, vücudunuzdaki bütün işlemeleri gerçekleştiriyor. Peki, ne yapıyor bu ölüm melekleri? Çok kolay, kontağı kapatıyorlar. Yani? Yani mitokondrileri durduruyorlar. Yani? Yani artık vücudunuz elektrik enerjisini üretmiyor.

Şimdi vücudunuzda bu elektrik enerjisi üretilirken, bir elektromanyetik alan bütün vücudunuzu kontrol altında tutuyor. Elektromanyetik alan, elektrik enerjisinin varlığına bağlı bir alan. Elektrik enerjisi yoksa elektromanyetik alan da yok. Çünkü tabiî bir manyetik alan değil, elektromanyetik alan elektrik enerjisine bağlı. Bu alan bütün vücudumuzu kapsıyor ve bir kutbuyla ruhunuzu, bir kutbuyla nefsinizi vücudunuza çekip raptediyor. Ama öldüğünüz zaman elektrik enerjisi sıfır, tabiatıyla manyetik alanlar da sıfır. Vücudunuzun çekim gücü yok. Ruhunuz da vechiniz de fizik vücudunuzu bir sigara dumanı gibi terk ediyor.

Eğer nefsinizin vücudunuzdan ayrıldıktan sonraki halini görseydiniz, gerçekten onun bir sigara dumanına dehşetle benzediğini görecektiniz. Yaklaşık 40 vatlık bir elektrik ampulünün …bir kesafette, bunun denemesini yaptığımız için söylüyoruz. Kırk mumluk bir lambanın elektrik ışığını gözden kaybedecek bir hüviyette bir kesafet taşıyor. Ve vücudunuzda manyetik alanlar olmadığı için vücudunuzdan ayrılmak mecburiyetinde bunlar. Vücudunuzun artık çekim gücü yok. Ve vücudunuz artık onun içine, ne nefsinizin ne ruhunuzun girmesine müsait ortamı tamamen kaybetmiş. O ortam manyetik alanın varlığı halinde geçerliydi, artık yok. Vücudunuzdan ikisi de ayrılıyor, ayrılmak mecburiyetinde. Eğer ruhunuz vücudunuzdaysa öyle olduğunu kabul ediyoruz, konuya açıklık getirmek üzere, ruhunuz da nefsiniz de vücudunuzdan ayrılıyor. Ne zaman? Ölümünüzden sonra. Ne olacak? Azrail (A.S), ruhunuzu alıp Allah’a götürecek. Nefsiniz de vücudunuzdan ayrıldı. Şimdi ruhunuz ne oldu? Vücudunuzdan ayrıldı, Allah’a doğru yola çıktı Azrail (A.S)’la beraber. Ama vücudunuzdan ayrıldı, sizi terk etti, siz artık bir ölüsünüz.

Şimdi bir ayrı olayı düşünelim: Mürşidinize ulaştınız ama önce Allah’a ulaşmayı dileyen birisiniz. Yoksa söylediklerimizin hiçbirisi gerçekleşmez. Allah’a ulaşmayı dileyen birisiniz, mürşidinize ulaştınız. Tövbe ettiğiniz zaman devrin imamının ruhu, Mü’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince başınızın üzerine gelir ve yerleşir.

40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.



Sonra ne olur? Sonra ruhunuz vücudunuzu terk eder. Çünkü o ruh, emir verecektir ona: “Senin Allah’a mülâki olma günün (yevm’et telâkın) geldi.” Yani: “Allah’a mülâki olmak üzere (Allah’a ulaşmak üzere) vücudu terk et. Senin görevini yapmak üzere ben geldim. Bu vücudun üzerindeyim. Bu vücut benim korumam altında.” Gerçekten şeytanın bütün zülmanî ilimlerine karşı o vücudu koruyacak olan bir muhafız; yani Kaf Suresinin 32. âyet-i kerimesindeki muhafız, artık o kişinin başının üzerine gelip yerleşmiştir.

50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.



Ruh vücudu terk eder, Allah’a doğru yola çıkar. Öldüğünüz zaman ne oluyordu? Ruhunuz vücudunuzu terk edip Azrail (A.S) tarafından Allah’a götürülüyordu. Şimdi? Şimdi sağ kanat velîsi ile sol kanat velîsinin arasında ruhunuz Allah’a doğru yola çıkacak. Siz hayattayken, siz yaşantınızı devam ettiriyorsunuz ama artık ruhsuzsunuz. Bizim sevgili dostlarımıza göre öldünüz yani siz, eğer ruhunuz yoksa bittiniz. Nedenmiş?  Aa! Efendim, bilmiyor musunuz,  insana hayat veren meğer ruhmuş Allah değilmiş. İnanmazsanız Süleyman Ateş’in Kur’ân-ı Kerim’ini açın ve görün. Sevgili kardeşlerim, bu insanlar ne uyduracaklarını şaşırmışlar artık. Kur’ân-ı Kerim’de olmayan ne kadar masal varsa ne kadar yanlış şey varsa bunu insanlara kabul ettirmek için adamlar yarıştalar. İnsana hayat veren şey ruhmuş. Bu sebeple Azrail (A.S) ruhunuzu aldığı için ölürmüşsünüz meğerse siz. Ve de sonra mı? Sonra Azrail (A.S) ruhunuzu Allah’a götürürmüş ama siz öldüğünüz için, sadece ölülerin ruhu Allah’a ulaşırmış. İddiaya bakın, iddiaya.

Allahû Tealâ ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmanızı 11 defa üzerinize farz kılıyor. Ve kime Allah’ın evliyası deniyorsa hepsi de hayattayken ruhlarını Allah’a ulaştırmış olanlar. Türkçe isimleri çok açık ve kesin: Ermiş, Allah’a ermiş. Ve bizim sevgili dostlarımız bir iddia sahibi: İnsana hayat veren şey meğerse ruhmuş. Be hey gâfiller diyoruz, hiç değilse bir tane âyet gösterin ruhun insana hayat verdiğine dair. Tık yok ama iddia devam. Hâlâ insanlara bir şeyler yutturmaya çalışıyorlar.

Sevgili kardeşlerim, yanlışlık tamam, kabulümüz. Eksiklik tamam kabulümüz ama aksi ispat edilmesine rağmen, yanlışta hata, hatada ısrar ve doğruyu kabulden kaçmak! Hadi bu tarzdaki davranan dîn adamlarının gideceği yer cehennem ama ya arkasında onlara inanan altmış küsur milyon insan? Onların da sonu cehennem, sırf dînlerini bilmeyen bu insanlar yüzünden. İşte bilmedikleri bir şey de ölmeden evvel ölmek. Şimdi ne oldu sevgili kardeşlerim? Azrail (A.S) geldi, kontağı kapattı veya yardımcıları. Elektrik enerjisi kesildiği için öldünüz. Beyne oksijen gitmemeye başlayınca evvelâ beyin ölür. Çünkü işlemler, hareket durmuştur. Jeneratörlerin son ürettiği enerjiyle vücut bir süre daha hayatta kalabilir. Beş dakika, on dakika, on beş dakika, beyinden başlayan bir ölüm bütün vücuda adım adım yayılır, sonunda bütün vücut tamamen ölmüş olur. Ne oldu? Ruh vücudu terk etmek mecburiyetinde kaldı, Azrail (A.S) tarafından veya yardımcıları tarafından alındı, Allah’a doğru ola çıktı. Yedi tane gök katını aşacak, yedinci katta Sidretül Münteha’da serbest bırakılacak, oradan da Allah’ın Zat’ına kendi ulaşacak ama Allah’a doğru yola çıktı.

Şimdi mürşidinize ulaştığınız gün ne oldu? Başınızın üzerine devrin imamının ruhu geldi ve sizin ruhunuza dedi ki: “Senin Allah’a mülâki olma günün geldi. Allah’tan aldığım emri tebliğ ediyorum. Vücudu terk et.” Sadece bu emir üzerine ruhlar vücudu terk edebilirler; hayatta olan bir kişinin ruhu vücudunu. Ruhlar ancak bu sebeple terk edebilirler. Onun dışındaki terkleri kesin terk değildir. Çünkü bu terk, artık Allah’a doğru gidiştir. Vücuda tekrar dönüş yoktur. Allah’a ulaşacaktır ruh her halükarda. Yolda ölürse kişi? Yani ruhu ikinci kattayken bu kişi ölse ruhu, geri kalan katları Azrail (A.S) tarafından aşırılarak mutlaka Allah’a, mutlaka ulaştırılacaktır.

Öyleyse iki olay birbirinin aynı. Birisi ölümden sonra ruhun vücuttan ayrılıp Allah’a ulaşması. İkincisi ölmeden evvel hayattayken kişinin ruhunun, devrin imamının ruhu gelip kişinin başının üzerine yerleştikten sonra vücudu terk etmesi. Öyleyse böyle bir olayda kişi ölmüyor. Ama ölüm olayının tabiî sonucunu, ruhun Allah’a ulaşması işlemini o kişi yaşıyor. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V) bunu diyor: “Ölmeden evvel ölün.” Ayrıca bunu alelâde bir söz olarak söylememiş olmak için, delile bağlamak için: “Öyle yapın ki; Allah size yedi yüz kat ihsan etsin.” diyor. Alâkası ne diyecek şimdi birçok insan. Bizim sevgili dostlarımızın hepsi: “Hadi canım sende.” derler, “Ne alâkası var şimdi bunun?” Ama illiyet rabıtası var aralarında. Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.



“Kim fi sebîlillâh ise (Allah’ın yolunda ise)…”

Tabii bunu hepsi: “Biz Allah’ın yolundayız.” diye yorumluyorlar. Her bir tarafı ayrı bir şenlik sevgili kardeşlerim. Bildiğiniz gibi değil yani. Şenlik üstüne şenlik. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “fi sebîlillâh olmak, 1.şart, ruhun vücuttan ayrılıp Allah’a doğru yolculuğuna başlamış olması.” Sığınağa doğru, yegâne sığınağı olan Allah’ın Zat’ına doğru yola çıkmış olması temel şart. Bir de ikinci şart: “Kişinin elindeki maldan, paradan her şeyden başkalarına infâk etmesi.”

İki tane temel şart koşmuş Allahû Tealâ: “Kim böyleyse (bu şartların sahibiyse) Biz, onlara bir başağında yüz dane olan yedi başaklı bir nebat kadar ihsanda bulunuruz.”  

“Biz onlara yedi yüz kat ihsanda bulunuruz.” demiyor, “Bir başağında yüz dane bulunan yedi başaklı bir nebat grubu kadar ihsanda bulunuruz.” diyor.

Aslında sevgili kardeşlerim, burada bunun mânâsı:  “Onu yedi kademe de ona öderiz.” demek, her kademede bir başak, her kademede yüz. Şimdi bakalım ne oluyor? Bir insan mürşidine ulaştıktan sonra o kişi, nefsinin kalbi %100 afetlerle dolu bir insandır. Ne zaman bu kişi mürşidine ulaştıktan sonra zikir yaparsa nefsinin kalbindeki yedi tane kalp şartı tamamlanmıştır.

1- Ekinnet alınmıştır.
2- İhbat konmuştur; idrak müessesesi konmuştur kalbine.
3- Kalbin nur kapısı Allah’a döndürülmüştür.
4- Göğsünden kalbine nur yolu açılmıştır.
5- Ve bu kişinin kalbi açılarak kalbinin mührü açılmıştır.
6- Kalbin içindeki küfür kelimesi alınmıştır.
7- Kalbinin içine îmân kelimesi yazılmıştır.

7 tane şartın sahibidir bu kişi, zikir yapıyor. Mürşidine ulaşan kişi, bu yedi şartın mutlaka Allahû Tealâ tarafından otomatik olarak sahibi kılınır. Kişi Allah’ın İsmi’ni tekrar edince, Allah’ın katından gelen rahmet, fazl, salâvât partikülleri kişinin göğsüne, göğsünden de kalbine ulaşıyor (nefsinin kalbine). Ve kalbin içi, Allah’tan gelen nurlarla bir anda doluyor. Bütün karanlıklar dışarı atılıyor. Ne oluyor sonra? Îmân kelimesi, kalbe Allah’ın sonradan yazdığı îmân kelimesi bir çekim gücünün sahibi. Bu çekim sadece fazıllara tesir ediyor. Ve îmân kelimesinin etrafında fazıllar yavaş yavaş toplanmaya başlıyor. Îmân kelimesinin etrafında fazıllar toplanmaya başlıyor. %1, %2 derken ilk %7 nur birikimi ile Nefs-i Emmare tamamlanıyor.

Nefs-i Emmare: “ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi.”

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).



Hz. Yusuf diyor ki Allahû Tealâ’ya: “Ya Rabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs şerri emreder.”

%100 şerri emrederken, kişinin nefsindeki afetler %7 azalıyor. Burası Nefs-i Emmare kademesinin tamamlanması demek; %7 nur birikimi. Vücuttan ayrılan ruh, 1. gök katına ulaşıyor. Ne oldu? Fi sebîlillâh oldu; Allah’ın yolunda, Allah’a doğru yola çıktı. İşte mürşide tâbî olduktan sonraki kişinin durumunu anlatıyor Allahû Tealâ:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.



“İşte o gün, Hakk günüdür (Hakk’a ulaşma günüdür). O gün (ulaşmak isteyen) Hakk’a ulaşmak isteyen kişi, kendine Allah’a doğru yolu; Allah’a ulaşan Sıratı Mustakîm’i yol edinir. Allah’a varan ruh için, Allah sığınak olur.” diyor Allahû Tealâ.

İşte böyle bir dizaynda ruh, Allah’a doğru yola çıkıyor.

* İlk %7 nur birikimi, Nefs-i Emmare; ruh 1. gök katına ulaşabiliyor sadece.
* 2. defa %7 nur birikimi, Nefs-i Levvame, kişi nefsini kınıyor. Allah’ın emirlerini gerçekleştirmediği için, yasak ettiği fiilleri hâlâ işleyebildiği için kişi nefsini kınıyor. Ve bu devrede ikinci bir %7 nur birikimi sağlanmıştır kişinin nefsinin kabinde. Ruh da 2. gök katına ulaşmıştır.
* Sonra mı? Sonra bir yeni %7 nur birikimi, 3. defa %7 nur birikimi ve Nefs-i Mülhime; Allah’tan ilham almaya başlıyor kişi. Ruh, 3. katta.
* Bir 4. nur birikimi; %7, Nefs-i Mutmainne, kişi doyuma ulaşıyor.

Sevgili kardeşlerim, her biri bir âyet-i kerimeyle anlatılmış. Birincisini söyledik; Nefs-i Emmareyi. Nefs-i Levvame, Kıyâme Suresinin 2. âyet-i kerimesi:

75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.



“O levvame nefse kasem ederim.” diyor.

Nefs-i Mülhime, Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesi:

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.



“O nefse takvası da füccarı da emredilir.” diyor, “İlham edilir.” diyor Allahû Tealâ.

İlham almaya başlıyor, ruh 3. katta.

Nefs-i Mutmainne:

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?



“e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu): Bilin ki; nefslerin kalpleri ancak zikirle mutmain olur.” diyor, Nefs-i Mutmainne.

4. defa %7 nur birikimi, ruh 4. katta.  Nefs-i Radiye, 5. kat.  Nefs-i Mardiyye, 6. kat.

Fecr- 28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


 
râdıyeten mardıyyeten.” diyor Allahû Tealâ.

Nefsin temizlenme kademelerinde zaten bir evvelki de Nefs-i Mutmainne:yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.” diye başlıyor.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!



Ve 7. defa %7 nur birikimi, ruh 7. gök katında. Hem Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesi hem ruhun Allah’a; sığınağa ulaştığını söylüyor hem de Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesi.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).



fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru): Kim nefsini tezkiye ederse ruhu Allah’a ulaşır. O kişi kendi nefsi için bunu yapmış olur ve ruhu Allah’a ulaşır.

Şimdi böyle bir dizaynda ruhun 7 tane gök katını aştığını, Allah’a ulaştığını kesin olarak Allahû Tealâ bu âyetlerle ispat ediyor bize. Peki, ölünce ne oluyordu? Ruhumuz gene Azrail (A.S) ve onun yardımcıları tarafından Allah’a ulaştırılıyordu. Öyleyse ne oldu şimdi bu kişi? Bu kişiye Allahû Tealâ, mürşidine ulaştığı güne kadar hep kazandığı her dereceye 10 katını verdi. Çünkü Allah’ın kanunu bu, 10 katını veriyor. Biz bir adım atıyoruz, O, 10 tane ihsanda bulunuyor. Allah’a ulaşmayı dilemişiz. Bir adım daha atıyoruz, mürşidimize ulaşıyoruz; 10 tane ni’met veriyor. 1’e 10. Ve Allahû Tealâ bu noktadan itibaren bize 100 katını vermeye başlıyor. Mürşidimize ulaştıktan sonra, Allah bize 100 katını vermeye başlıyor. Şimdi iki tane de şartın sahibiyiz. Ruhumuz bizden ayrılmış; Allah’a doğru yola çıkmış yani fi sebîlillâh’ız. Bir de zekât veriyoruz, infâk ediyoruz yani. Bu şartların sahibiysek Allahû Tealâ bize 1’e 10 yerine, 1’e 100 vermeye başlıyor Nefs-i Emmare’de. Nefs-i Levvame; 200. Nefs-i Mülhime; 300. Nefs-i Mutmainne; 400. Nefs-i Radiye; 500. Nefs-i Mardiyye; 600. Nefsi Tezkiye; 700 kat. 1’e 700 kat vermeye başlıyor Allahû Tealâ, ruhumuz Allah’a ulaştığı zaman. Şimdi ne diyordu Peygamber Efendimiz (S.A.V)? “Ey sahâbe! Ölmeden evvel ölünüz ki; Allah size 1’e 700 versin.”

Gördünüz mü sevgili kardeşlerim, her şey Kur’ân-ı Kerim hükümlerinin o muhteşem dizaynı içersinde, o muhteşem uyumu içersinde bütün hakikati ne kadar açık ve kesin bir şekilde belirtiyor. Şimdi bu hakikatten bu saydığımız üniversitelerin hiçbirisinin haberi yok. Bizim şu, Allah’ın kulunun duvarsız üniversitesi var ya hani, o kulları hatırlayın, onun haberi var. Sevgili öğrenciler izleyenler ve dinleyenler, yakın gelecekte insanlar bunların hepsini öğrenecekler.

Allah razı olsun.

Denizli’den S. Yiğit kardeşimiz der ki:

SORU: Allah’a kul olmak denildiğinde çevremizdeki insanlardan: “Sen namazlarını kıl, orucunu tut, zekâtını ver, hacca git ki; hacca git, böylece, kısaca İslâm’ın 5 şartını yerine getir, üzerine düşenleri yerine getir. O zaman Allah’a kul olursun…”

CEVAP: Tamam! Tam bizim Yaşar Nuri Öztürk’ün kafası. Şimdi kardeşimiz de soruyor:

“İyi de” diyor, “İnsan ibadetlerini yerine getiriyor da gene de sürekli dış çevresindeki ve kendi iç dünyasındaki sorunları devam ediyor.”

Tabiî devam edecek. Allah’a kul olmayı İslâm’ın 5 tane şartını yerine getirmek zannedenler için, hayatları hep böyle hüsranla geçecek.

“ Allah’a kul olan bir insanın mutlu olması gerekirken, mutluluğu ibadetleri yapan bu kişilerde göremiyoruz.” diyor kardeşimiz. Bizlere Allah’a kul olmak müessesini açıklar mısınız?” diyor.

Sevgili kardeşlerim, kul olmak iki ayrı safha ifade ediyor:

1- Düşünce platformunda kul olmanın başlangıcı.
2- Sonra fiziki planda kul olmanın devamı.

Ne zaman bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği an başlangıç kulluğunun sahibidir. Henüz Allah’a kul olmamıştır ama Allah’a ulaşmayı dilediği için, Allah’a ulaştığı anda gerçek anlamda sahip olacağı kulluğun başlangıç noktasındadır. Sonra mürşidine ulaşacaktır. Mürşidine ulaştığı zaman burada kişi, gene düşünce platformunun başlangıç noktasındadır. Kulvardadır, start verilmiştir ve kişi kulvara girmiş, yarışa başlamıştır, koşuya başlamıştır. Sıratı Mustakîm’e ulaşmıştır, Sıratı Mustakîm üzerinde Allah’a doğru yol almaktadır. Bu ikincisi; mürşide ulaştığınız nokta, fiziki planda tatbikatın başladığı yer. Ama henüz kişi Allah’a kul olmadı. Kulluğun başlangıç noktasında ve bunun için Allah’a ulaşmayı dilediği andaki kulluğa başlangıç kulluğu dediğimiz için, düşünce platformunda bu kulluksa yarışın başlangıç noktası olduğu için, kulluğun önündeki, evvelindeki evvelki safhasındaki kulluk. Onun için oraya başlangıçla kulluk arasındaki kulluğa “ön kulluk” diyoruz. Daha kişi kul olmamış ama kulluk konusunda yola çıkmış. Ruh, Allah’a doğru artık yola çıkmış. İşte bu nokta, ön kulluk oluyor; 14. basamaktayız.

21. basamakta ruh Allah’a ulaşır. Ve ruhunu Allah’a teslim etmiş olan kişi gerçek anlamda Allah’a kul olur. İşte burası 1. kulluktur. Daha sonra kişi fizik vücudunu da Allah’a teslim edecektir. Ne olacaktır? Ekber kul olacaktır. Hem ruhunu hem de fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir. Daha sonrası da var, daimî zikre ulaşacaktır. 25. basamakta Allah’a ekber kul olan kişi, daimî zikre ulaştıktan sonra ihlâs makamında 27. basamakta Allah’a azîm kul olacaktır.

Öyleyse hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemeden Allah’a kul olamaz. Ne imajiner hüviyette yani düşünce platformunda, düşünce dizaynında, düşünce safhasında ne de tatbikat safhasında Allah’a asla kul olamaz. Zaten bizim sevgili kardeşlerimiz, hep kul olmakla Allah’a ibadet etmeyi aynı şey zannederler. Onun için nerede “kul” kelimesini kullanırlarsa kul olmak kelimesini kesinlikle kullanmazlar. Ne kullanırlar? Kulluk etmek. Kulluk edenler, Allah’a ibadet edenler. Aynı şeyi Allahû Tealâ, “abd” kelimesini kullandığı için “kul” kelimesini kullanarak ifade etmiş oluyorlar. Ama söyledikleri şey, her ikisinde de ibadet. Abid olmak; Allah’a ibadet etmek demek. Abd ise kul demek. Eğer Allahû Tealâ, “abid” kelimesini kullanmışsa ibadet kelimesini kullanmışsa Allah’a ibadet eden veya ibadet olarak geçiyor. Eğer kul kelimesini kullanırsa bu sefer de kulluk eden yani gene ibadet eden. Allah’a kul olmak diye bir kavramı hiçbir standartta bu insanlar ait olduğu yere oturtamıyorlar. İşte böyle sevgili kardeşlerim, Allah’a kul olmanın son safhası azîm kulluk da ayrıca üç bölümden oluşuyor. Birincisi daimî zikre ulaştığımız zaman, daha üstü irşada erdiğimiz zaman. Bütün sahâbe irşada ulaşmışlar, en üstü ise Allah’a köle olduğumuz zaman yani Hakk’ul yakîn’e ulaştığımız zaman.

Öyleyse şimdi bizim bu Yaşar Nuri Öztürk takımının söylediklerine gelin beraberce bakalım, ne diyor? “Hımm!” diyor, “Allah’a kul olmak mı? İslâm teslimden ibarettir. Kul da teslim olmak demek. Ee İslâm teslimden ibaretse İslâm’ın da 5 tane şartı varsa 5 tane şartını gerçekleştiren İslam’sa biz 5 şartı gerçekleştiriyoruz. İslâm olduğumuza göre hepimiz Allah’a teslim olanlarız. Öyleyse mademki kulluk Allah’a teslim olmaktır; öyleyse biz zaten Allah’a teslim olanlarız.”

İşte bir züğürt tesellisi sevgili kardeşlerim ama böyle şeyler olur biliyorsunuz.

Allah razı olsun.


 

İmam İskender Ali  M İ H R