}
Sorular ve Cevaplar 19.06.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 100576


SOHBETİN ADI: SORULAR VE CEVAPLAR

TARİHİ: 19.06.2000


Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, bir defa daha beraberiz Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki.

Sualler ve cevaplar, burada bir muhteva görüyoruz sevgili izleyenler ve dinleyenler, her şeyin en güzel olduğu bir dizayn içerisinde nasıl yaşayabiliriz, neler yapmalıyız? Konularımız hep bu ana idi etrafında toplanıyor. Allah hepinizin sonsuz mutluluklara ulaşmasını istiyor ve hedefi bu: Bizi dünya saadetine ulaştırmak ve cennet saadetine ulaştırmak.

Şimdi bu ana fikrin etrafında suallerin hepsinin şekillendiğini görüyoruz.

Ve Denizli’den S. Y. kardeşimiz diyor ki:

SORU: En’âm Suresi 152. âyetinde Allah’ın: “Ahdinizi ifa edin.” buyurması neyi kastetmiştir? Bu ahdi nasıl yerine getirebiliriz? Allah razı olsun.

CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, sevgili öğrenciler, ezelde nefsimiz Allah’ayemin vermiş, ruhumuz misak vermiş, fizik vücudumuz da ahd vermiş.

 En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.



ve bi ahdillâhi evfû:
Allah ile olan ahdinizi ifa edin (yerine getirin).

Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinde: “ellezîne yûfûne bi ahdillâhi.”buyuruyor. “Onlar, Allah ile olan ahdlerini yerine getirirler.”

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.



Birincisinde emir, ikincisinde de sonuç; emri yerine getirenlerin sonucu, ahdlerini yerine getiriyorlar. Peki, nedir bu ahd acaba? Ahdin ne olduğunu nerede görüyoruz?

Allahû Tealâ buyuruyor ki Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyetlerinde:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.



“Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye? Çünkü şeytan, size apaçık bir düşmandır. Ve Ben, sizlerden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı?” buyuruyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın bizlerden ahd aldığı kesin. Niçin ahd almış? Kul olalım diye Allahû Tealâ’ya. Şeytana kul olmaktan kurtulalım ve Allah’a kul olalım diye. Başlangıçta bütün insanlar için aynı şey kesindir. Hep nefslerin ve afetlerin istikametinde yani şeytanın istikametinde davranış biçimleri sergileriz ve bu devrede şeytan tarafından devamlı yüzünüzün yıkandığının farkına bile varmayız. Oysaki Allah emirler vermiştir yapılsın diye, Allah yasaklar koymuştur riayet edilsin, yasaklar işlenmesin diye. Ama bu muhtevada olaylara baktığımız zaman eğer aklımız Allah’ın yasaklarının devamlı çiğnendiği, Allah’ın emirlerininse yerine getirilmediği bir ortamda şuur kazanmışsa, o zaman Allah’ın emirlerine itaatsizlik onun için tabiî bir şeydir, yasak ettiği fiilleri işlemek de. Onun için nefsimiz ve şeytanın emirler cephesinde hep mağlubiyete uğrarız, Allah’ın emirlerini gerçekleştirmeyiz. Aklımız, hep Allah’ın emirlerini yapmamak istikametinde kararlar alır ve Allah’ın yasaklarını da hep çiğneriz ve böylece Allah’ın emirlerini ve nehiylerini gerçekleştiren birisi olmayız ve hevamıza tâbî olan birisi oluruz, hevamızı kendimize ilâh edinmiş oluruz.

İşte bu hususu, Allahû Tealâ açık bir şekilde Câsiye Suresinin 23.âyet-i kerimesinde şekillendirmiş, diyor ki:

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?



“Habîbim! O nefslerini (hevalarını, nefslerinin afetlerini, hevalarını) kendilerine ilâh edinenleri görmüyor musun? Biz, onları ilim üzere (onların ilimleri üzere) dalâlette bırakırız.”

İşte kim bu insanlar? Hevalarına tâbî olanlar, mürşidlerine tâbî olmayanlar.

Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.



“Habîbim! Eğer onlar senin davetine icabet etmezlerse, bil ki onlar hevalarına tâbîdir. Kim Allah’ın davetçisine değil de hevasına tâbî olursa onlardan daha çok dalâlette olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.

Şimdi gördüğümüz husus şu: Allah’ın emirleri mi? İtaat etmiyoruz. Kimin emrine itaat ediyoruz? Allah, emir ve kumanda mevkiindedir. Emreder, biz de O’nun kulları olarak o emirleri yapmak durumunda olanlarız. Kendi mutluluğumuz için bu elzemdir. Ama ne yapıyoruz? Allah’ı; şeytanın talep ettiği istikamette, nefsimizin talep ettiği istikamette bir karar alırsak Allah’ı Rabb mevkiinden indiriyoruz, yerine nefsimizi ve şeytanı oturtuyoruz. Allah’ın emrini yerine getirmiyoruz, şeytanın emrini yerine getiriyoruz. O zaman hevaları (nefsimizin afetlerini) ve onunla birlikte ona o emri yaptırmak için ısrar eden şeytanı, Allahû Tealâ’nın yerine koyuyoruz. Rabb mevkiine onları oturtuyoruz. İşte bu, Allahû Tealâ’ya gizli şirk koşmaktır. Açık bir şekilde Allahû Tealâ’yı o emrin ifasında tanımamak, Allah’ın emrine itaat etmemek, şeytanın ve nefsimizin o afetinin emrine itaat etmekle neticelendiririz olayı.

Böyle bir dizaynda sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, açık bir şekilde Allah’ın emirlerine itaat etmemiş oluruz, yasaklarını da çiğnemiş oluruz, riayet etmemiş oluruz yasaklara. İşte bu, o olayda Allah’a kul olmak değil, şeytana kul olmaktır. Her olay için değişiklik söz konusu olabilir. İşte Allahû Tealâ hepimizden bütün emirlerde Allah’ın emirlerine uymamızı, şeytana asla itaat etmememizi, bütün yasaklarda Allah’ın yasaklarını da asla çiğnemememizi, şeytanın taleplerine hiçbir zaman yer vermememizi Allahû Tealâ hepinizden istiyor.

Öyleyse böyle bir dizaynda sevgili izleyenler, dinleyenler, ne görüyoruz? Açık ve kesin bir olguyla karşı karşıyayız, Allah’a kul olmuyoruz. Ne zaman Allahû Tealâ’nın bir emrini çiğnersek, ne zaman bir yasağını çiğnersek; o zaman Allah’a kul olmuyoruz, şeytana kul oluyoruz. İşte Allahû Tealâ bizim daimî zikre ulaşarak, nefsimizdeki bütün afetleri temizlememizi istiyor. Ne olur o zaman? O zaman şeytan yalnız nefsimizdeki afetlere tesir edebileceği için nefsimizdeki afetler temizlendikçe şeytanın hükümranlık sahası %100’den giderek küçülür, %80’e, 60’a, 50’ye, 40’a ve sıfıra doğru devamlı yaklaşır. Bu süreç içerisinde biz giderek şeytanın emirlerini devre dışı bırakır, Allah’ın emirlerini gerçekleştirmeye devam ederiz. Bu ise bize ilk etapta derhal cennet saadetini kazandırır, kıyâmetten sonra yaşamak üzere. Ve yavaş yavaş da derece derece yükselerek, Allah’ın emirlerini her geçen gün biraz daha üst seviyede gerçekleştirmeye başlarız. Ve daimî zikre ulaştığımız zaman artık biz sadece Allah’ın emirlerini yerine getiren, asla yerine getirememezlik etmeyen, Allah’ın yasaklarını da asla işlemeyen bir özelliğin sahibi oluruz.

Nefsimizdeki bütün afetler değiştikçe, ruhumuzun hasletlerinin bir temsilcisi olan faziletlerle temsil olunurlar. Yani ruhumuz neyi istiyorsa nefsimiz de aynı şeyi istemeye başlar. Ruhumuz neyi istemiyorsa nefsimiz de istememeye başlar. Ruhunuz neyi ister? Allah’ın emirlerine itaati ister, nefsimiz de aynı hüviyete ulaşır neticede. Ruhumuz neyi istemez? Allah’ın yasaklarını işlemeyi istemez, nefsimiz de aynı hüviyete ulaşır. O zaman Allah’ın emirlerine itaat eden %100, Allah’ın yasaklarını asla çiğnemeyen bir kul oluruz. O zaman Allah’ın kulu oluruz. Öyleyse başlangıçta herkes hayata şeytanın kulu gibi başlar. Onun için Allahû Tealâ hepinizin şeytana kul olmasından kurtulmanızı istiyor.

Öyleyse Allahû Tealâ: “Ahdinizi ifa edin.” buyuruyor. Yani: “Şeytana kul olmaktan kurtulun, Allah’a kul olun.” İşte bu ahdin yerine getirilmesi nasıl gerçekleşir diye düşünüyorsanız; mürşidinize ulaşacaksınız. Ondan evvel Allahû Tealâ, sizde tam 7 tane özelliği vücuda getirecek.

* Kulaklarınızdaki vakrayı alacak.
* Kalbinizdeki ekinneti alacak, yerine ihbat koyacak.
* Kulaklarınızdaki vakradan sonra irşad makamıyla aranızdaki hicab-ı mestureyi alacak, ondan nefret ederken, ondan ona karşı muhabbet beslemeye başlayacaksınız.
* Kalbinizin nur kapısını Allah’a çevirecek; 5.
* 6’ncısı: Göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açılacak.
* Ve 7’ncisi: Huşû sahibi olacaksınız.

Sonra Allah size mürşidinizi gösterecek, ona ulaştığınız zaman kalbinizle ilgili 3 ni’met alacaksınız; kalbinizin mühürü açılacak, içindeki küfür kelimesi alınacak, kalbinizin içine Allah îmânı yazacak.

Sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, sevgili öğrenciler, bu noktadan itibaren siz bütün günahları sevaba çevrilmiş bir insan olursunuz, nefs tezkiyesine başlarsınız. Yani zikir yaptığınız zaman “Allah, Allah, Allah, Allah,” diye Allah’ın İsmi’ni tekrar ettiğiniz zaman, Allah’ın katından inen rahmet-fazl ve rahmet-salâvât partikülleri göğsünüze gelir, göğsünüzden kalbinize ulaşır ve nefsinizin kalbine ulaşır. Mühür hareketli hale gelmiştir, açılmıştır, o mührü kalbin zülmanî kapısına kadar iter ve zülmanî kapıyı bu mühür kapatır, kapı mühürlenmiştir. Zikir yaptığınız sürece şeytanın karanlıkları nefsimizin kalbinden içeriye giremez.

Öyleyse bu noktada ne olur? Bu noktada îmân kelimesi bir çekim gücünün sahibidir ve fazılları (faziletleri) kendisine çeker, etrafında toplamaya başlar. Fazıllar onun etrafında toplandıkça, karanlıklar toplanan kesim kadar yok olur. Böylece nefsin kalbinde, îmân kelimesinin etrafında Allah’ın nurları toplanmaya başlar. Bu nurlar Allah’ın bütün emirlerine itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili uygulaması mümkün olmayan bir özellik taşırlar, faziletlerdir. Ve bunlar toplandıkça nefsinizin kalbinde; nefsinizin afetleri (hevası) giderek azalır. İşte nefsinizin afetleri şeytanın tesir sahasıdır. Onları kalbinizden yok ettikçe şeytanın tesir sahası giderek küçülecektir. Başlangıçta nefsinizin kalbindeki bütün afetler %100 oranında olduğu için, şeytan nefsinizin kalbinin %100’üne tesir edebilmek imkânının sahibidir. Ama bu noktada öyle bir husus söz konusu değil. Bu noktada farklı bir olguyla karşı karşıya olacaksınız. Burada adım adım şeytanın hâkimiyeti azalacak, şeytana kul olmaktan adım adım kurtulacaksınız.

Nefs tezkiyesi, 7 kademede tahakkuk eder.

*İlk %7 nur, Nefs-i Emmare.
*İkinci %7 nur, Nefs-i Levvame.
*Üçüncüsü: Nefs-i Mülhime.
*Dördüncüsü: Nefs-i Mutmainne,
*Beşincisi: Nefs-i Radiye,
*Altıncısı: Nefs-i Mardiyye,
*Yedincisi: Nefs-i Tezkiye.

Böylece 7 kademede %7, %49 nur birikimi gerçekleşir, huşûdayken de %2 nur kazanırsınız; %51 nura ulaştığı zaman nefsinizin kalbi, hâkimiyet artık şeytanın değildir, şeytana kul olmaktan %50’den daha fazla kurtuldunuz demektir. Şeytana kul olmaktan kurtuldunuz mânâsı var burada. Allah’ın nurları hâkimiyeti elde ettiler. İşte Allah’a kul olmanın yarısını böyle aşarsınız ve bu ruhunuzun teslim edildiği noktadır Allahû Tealâ’ya. Fizik vücudunuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman, nefsinizin kalbinde %91 nur birikimi gerçekleşir. Nefsinizi Allah’a teslim ettiğiniz zaman, nefsinizin kalbinde %100 nur birikimi tamamlanır ve Allah’ın azîm kulu olursunuz. Öyleyse Allah’a kul olmak %51 nur birikiminde, ekber kul olmak %91 nur birikiminde, azîm kul olmak %100 nur birikiminde gerçekleşen bir olgudur. Şeytana kul olmaktan insanoğlu böyle kurtulur, Allah’a insanoğlu böyle kul olur.

Allah razı olsun.

Ankara’dan E. Bey diyor ki:

SORU: Allah’a verdiğimiz yeminlerin muhtevasını açıklar mısınız?

CEVAP: Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’a ezelde yemin, misak ve ahd vermişiz. “e lestu birabbikum.” buyuruyor. Yani elest bezminde, zamandan evvel Allahû Tealâ Âdem (A.S)’ın sırtından onun çocuklarını, onlardan onların çocuklarını, onlardan onların çocuklarını çıkararak hepimizi, kıyâmete kadar var olacak herkesi huzurunda topluyor (A’râf-172).  Ve hepimize birden diyor ki:

7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”



“Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?”

“e lestu birabbikum:
Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?”

Biz de hepimiz beraber diyoruz ki: “belâ: Evet.”

“kâlû belâ.” diye geçiyor bu ifade.

kâlû: Dediler ki.
belâ: Evet.

Hepimiz Allahû Tealâ’ya: “Evet” diyoruz,“Sen, bizim Rabbimizsin.”

Bunun üzerine Allahû Tealâ ruhumuza, nefsimize ve fizik vücudumuza hitap ederek diyor ki:

“Ben, sizin Rabbiniz olduğuma göre ey nefsler! Sizlerden yemin istiyorum, tezkiye olacağınıza dair (nefsinizin kalbine Allah’ın nurlarını şeytanın karanlıklarından daha fazla yerleştireceğinize dair, sizlerden yemin istiyorum ey nefsler).”

Ruhlara sesleniyor:

“Sizlerden de ey ruhlar! Misak istiyorum, fizik vücudunuz canlıyken (hayattayken) Bana geri döneceğinize dair, geri dönerek Bana ulaşacağınıza dair. Çünkü sizi, Ben o fizik vücutlara üfüreceğim ve neticede de Bana tekrar geri döneceksiniz. Ölmeden evvel geri dönmenizi istiyorum,” diyor, “fizik vücudunuz ölmeden evvel.”

Sonrada fizik vücutlarınıza sesleniyor:

“Ey fizik vücutlar! Sizlerden de ahd istiyorum,” diyor, “şeytana kul olmaktan kurtulacaksınız; Bana kul olacaksınız.”

Sonra soruyor: “Sözlerimi işittiniz mi?”

Cevap veriyoruz: “semi’nâ: İşittik.”

Allahû Tealâ buyuruyor: “Öyleyse itaat edin.” diyor.

Nefslerimiz yemin veriyor; tezkiye olacaklarına dair. Ruhlarımız misak veriyor; biz ölmeden evvel Allah’a geri döneceklerine dair. Fizik vücutlarımız ahd veriyor; şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olacaklarına dair.

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.



Ve sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allah ile olan ilişkilerimizde bir vakıayla karşı karşıya oluyoruz. Allahû Tealâ’da soruyor: “İtaat ettiniz mi?” Hep birden cevap veriyoruz: “ata’nâ: İtaat ettik.” Yemin vermişiz, misak vermişiz, ahd vermişiz. Ruhumuz da nefsimiz de fizik vücudumuz da Allahû Tealâ’ya diyor ki: “İtaat ettik.” Allahû Tealâ bunun üzerine diyor ki: “Hepinizi verdiğiniz yeminlerle, misaklerle, ahdlerle bağladım. Bu Bana verdiğiniz üç tane yemini; yemin, misak ve ahdi gerçekleştirmeyi üzerinize yükledim.” diyor Allahû Tealâ.

Başlangıç A’râf Suresinin 172. âyet-i kerimesinde, sonuç Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde. İşte böylece sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allah’a yemin, misak ve ahd vermiş oluyoruz.

Şimdi beraberce muhtevaya bakalım; yemin verip ne söylemişiz Allahû Tealâ’ya, misak verip ne söylemişiz, ahd verip ne söylemişiz?

Yemininiz, Muddessir Suresinin 38, 39 ve 40. âyetlerinde yer alıyor.

“Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye?”

Sevgili izleyenler, dinleyenler, bu Allahû Tealâ’nın Muddessir Suresinin 38, 39, 40. âyetlerindeki olay nefsimize ait, fizik vücudumuza ait değil.

Allahû Tealâ diyor ki:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.



“Bütün nefsler rehinedir (yani fizik vücutların içinde rehinedir). Ama yemin sahipleri olan nefsler (Allah’a verdikleri yemini yerine getiren nefsler), onlar cennette olacaklardır.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki Allah’a verdiğimiz bir yemin var, yeminlerini yerine getiren nefsler de Allah’ın cennetine gidecek. Bunun bir hidayet oluşturduğunu görüyoruz.

Allahû Tealâ Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde diyor ki:

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.



“yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum.”

“Ey âmenû olanlar (ey Allah’a ruhlarını ulaştırmayı dileyenler)! Nefsleriniz üzerinedir (nefslerinizin sorumluluğu üzerinizedir).” diyor Allahû Tealâ.  “Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur.” demiş oluyor.

“lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum: Dalâlette olan kişiler var ya, onlar size zarar veremezler.”

Ne zaman?

“izâhtedeytum: O zaman ki siz hidayettesiniz.”

Hidayette olduğunuz sürece, hidayette olmak hidayete adım attığınız andan başlar, hidayette olduğunuz sürece ömür boyunca devam eder. Mürşidinize ulaştığınız andan itibaren dalâletten kurtulursunuz. 10 âyet-i kerime böyle olduğunu söylüyor. Ve nefsinizi tezkiye edince hidayete erersiniz. Öyleyse bu nasıl bir şey? Burada hidayete ermenin hüviyeti veriliyor, nefs tezkiyesi yoluyla Allahû Tealâ konuya açıklık getirmiş mi? Getirmiş.

Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesinde: “kad efleha men zekkâhâ.” diyor.

Şems Suresinin 7, 8 ve 9. âyetleri şöyle:

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).



“ve nefsin ve mâ sevvâhâ: O nefse ve onu sevva edene.”buyuruyor Allahû Tealâ.

Sonra Allahû Tealâ 8. âyet-i kerimesinde: “fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.” buyuruyor.

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.



O bahsettiği nefs, sevva ettiği nefse Allah’ın takvasını da şeytanın fücurunu da ulaştıracağını söylüyor, kademe kademe gerçekleşiyor.

Ve sonucu söylüyor:

91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.

Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.



“Andolsun ki onlar felâha ererler (cennet saadetine ulaşırlar).”

Kimler? Nefslerini tezkiye edenler.

İşte böyle bir dizayn söz konusu sevgili izleyenler ve dinleyenler. Nefsimizin tezkiye olması, Allah’a verdiğimiz yeminin adı. Kim nefsini tezkiye ederse o kişi, Allah’a verdiği yeminini yerine getirmiş olur ve ruhu da Allah’a ulaşır.

Fâtır Suresi 18. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).



“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru): Kim nefsini tezkiye ederse bunu kendi nefsi için gerçekleştirmiş olur.”

Niçin? Çünkü nefsi ezelde Allahû Tealâ’ya tezkiye olacağız diye yemin verdi. İşte bu yemini gerçekleştirmiş olur kişi, nefsini tezkiye ettiği zaman. Nefsinin kalbinde %50’den daha fazla nur biriktirdiği an nefs tezkiye olmuştur. Kişi mürşidine ulaştığı an nefs tezkiyesine başlamıştır. Nefs tezkiyesine başladığı an dalâletten kurtulmuştur, mürşidine ulaştığı an dalâletten kurtulmuştur. Kim bunlar? Allah’a ulaşmayı dileyenler; ruhlarını mutlaka Allah’a ulaştıracaklarına; ölmeden evvel ulaştıracaklarına kesin şekilde inanırlar. Bunlar mürşidlerine ulaştıkları an hidayete adım atarlar, nefs tezkiyesine başlarlar ve nefs tezkiyesi %51 nur birikimi nefsin kalbinde gerçekleştiği zaman, nurlar karanlıklara hâkim olduğu zaman tahakkuk etmiş olan bir vetiredir. Böyle bir fenomenin tahakkuku zikirle mümkündür ve zikirle nefsinizin kalbinde nurlar, îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlar. 7 kademede %7, %49 oluşturur, %2’de huşû da kazandığınız nurla %51 nur birikimiyle nefsinizi tezkiye etmiş olursunuz. Nefsinizin Allah’a verdiği yemini gerçekleştirmiş olursunuz.

Ruhunuza gelince, ruhunuz Allah’a misak vermiş, fizik vücudunuz ölmeden evvel Allah’a geri dönme istikametinde bir yemini var.

İşte Ra’d Suresinin 20, 21 ve 22. âyetleri, Allahû Tealâ buyuruyor:

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.




ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar, Allah ile olan ahdlerini (yani yeminlerini de misaklerini de ahdlerini de) yerine getirirler.
ve lâ yenkudûnel misâk(misâka): Ve misaklerini bozmazlar.

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.



“vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale.”

vellezîne: Ve onlar.
yasılûne: Vasıl ederler.
mâ: Şeyi.
emerallâhu: Allah’ın emrettiği (şeyi).
bihî: O’na (Allah’a).
en yûsale: Ulaştırmayı.

“Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar (Allah’ın, Allah’a ulaştırmasını emrettiği ruhu Allah’a ulaştırırlar).”

İşte sevgili kardeşlerim, bu ulaştırma işleminin muhtevası nefsinizin zikir yoluyla temizlenmesinin ilk %7’sine ulaştığınız zaman, ruhunuz zemin kattan 1. kata kadar yükselme yetkisine kavuşur. Çünkü vücudunuzun içinde bir rehine olan nefsiniz, %7’lik bir temizlenmeyle birlikte 1. gök katına ait olan kilitli kapıların açılması için 1. kata ait yetkiyi elde etmiştir ve 1. katın kapıları, altın kapıları açılır. Ve ruh zemin kattan 1. kata kadar daha üst katlara çıkacak olanlar da birlikte yükselmeye başlar. Burası Nefs-i Emmare kademesidir.

Nefs-i Emmare, Yûsuf Suresinin 53.âyet-i kerimesinde anlatılıyor:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).



Hz. Yûsuf diyor ki: “Ben nefsimi beraat ettiremem (temize çıkartamam); çünkü nefs şerri emreder.”

Bu kademede nefsiniz artık %100 şerri emretmiyor. %7 farklılık oluşmuştur; nefsinizin kalbindeki afetlerin %7’si artık afet olmaktan çıkmış, afetler kapı dışarı edilmiş, yerlerine ruhun hasletleri onun etrafına gelip yerleşmiştir. Artık nefsimizin kalbinde %7 Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmek isteyen, yasak ettiği hiç bir fiili işlemek istemeyen bir özellik taşır.

İkinci bir %7 nur birikimiyle Nefs-i Levvame’ye ulaşırsınız. Nefsini levm eden bir kişi bu, kınayan bir kişi. Üzülüyor yaptığı hatalardan ama gene nefsi hataları işlemeye devam ediyor, kişi pişmanlık duyuyor çok. Allah’tan tövbe edip ihsanlarda bulunuyor, huzursuz. İstiyor Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği fiilleri işlememek ama sık sık mâni oluyor.Bu kademe Kıyâme Suresinin 2. âyet-i kerimesinde anlatılıyor.

75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.



“O levvame nefse kasem ederim.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allah ile olan münasebetlerinizde burada ruhunuz 2. kata kadar yükselir, Nefs-i Levvame.

Bir sonraki kademe Nefs-i Mülhime’dir; Allah’tan ilham almaya başladığımız kademe.

Demin söylediğimiz, Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesi:

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.



“O nefse Allah’ın takvası da ilham edilir, şeytanın fücuru da.”

Ruhunuz böylece 3. gök katına ulaşır, Allah’tan ilham almaya başlarsınız.

Dördüncü %7 nur birikimi, Nefs-i Mutmainne’yi ifade eder. Öyleyse Nefs-i Mutmainne’de doyuma ulaşırsınız, Allah’ın verdikleri size mutlaka yeterli olur. Yeterli olduğundan emin olursunuz Allah’ın size verdiklerinin. Böylece Allah ile olan ilişkilerinizde bir yeterlilik söz konusu olur. Artık siz doyuma ulaşmış birisi olursunuz, tatmine ulaşmış birisi olursunuz.

Nefs-i Mutmainne, Fecr Suresi 27. âyet-i kerime:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!



“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.”
buyuruyor Allahû Tealâ.

Ra’d-28’de de diyor ki Allahû Tealâ:

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?



e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu): Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (doyuma ulaşır).

İşte zikir sonunda bir noktada %7- 8 nur birikimiyle doyuma ulaşırsınız. Sonra 5. kademede %50 nur birikimi; Allahû Tealâ’dan razı olursunuz. Ruhunuz da 4. kata ulaşmış olan ruhunuz 5. kata ulaşır. Allah’tan razı olursunuz. Allah’ın verdikleri sizi tatmin ediyorsa her zaman doyuma ulaşmışsanız, Allah’a devamlı şükrediyorsanız, Allah’ın verdiklerinin sizin için yeterli olduğu kesinse, o zaman bu mutluluğu yaşayacaksınız sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve bu noktadan itibaren bir defa daha güzeli yaşayacaksınız; Allah da sizden razı olacak. 6. defa %7 nur birikimiyle Nefs-i Mardiyye.

Radiye de Mardiyye de Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde yer alıyor.

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!



“râdıyeten mardıyyeten.”
diyor Allahû Tealâ.

Ve 7. defa %7 nur birikimi, Nefs-i Tezkiye. Demin söylediğimiz, Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesi: “Kim nefsini tezkiye ederse kendisi için tezkiye eder (yani Allah’a verdiği yemin sebebiyle tezkiye eder). Ruhu da Allah’a ulaşır.” diyor.

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).



İşte her %7 nur birikiminde bir gök katı aşan ruhunuz, 7. defa %7 nur birikiminde fethini tamamlar, altın kapıdan içeriye uçarak girer ve sırasıyla Kader Hücrelerini, Ümmülkitab’ı, Kudret Denizi’ni, Divan-ı Salihîn’i, Makam-ı Mahmud’u, Zikir Hücrelerini ve İndi İlâhi’yi aşarak Allah’a ulaşır. Ruhun Allah’a ulaşması sırattır; visaldir; Allah’a mülâki olmaktır.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, insanın Allah’a ulaşmasıyla alâkalı 19 ayrı fiil kullanmış. Burada vücuda getirilen şey nedir? Ruhumuzun misaki. Burada ruhumuzun misaki gerçekleştiriliyor. Ruhumuz Allah’a baştan söylediğimiz gibi, Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde söylediğimiz gibi 20 ve 21. âyetleri misak vermiş; ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına dair.

Ve Allah’a verdiğimiz üçüncü yemin; ahd adını alıyor; fizik vücudumuzun Allah’a verdiği yemin. Gördük ki Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinde: “Onlar, Allah ile olan ahdlerini gerçekleştirirler.”diyor Allahû Tealâ.

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.



En’âm Suresi 152. âyet-i kerimesinde: “Allah ile olan ahdinizi mutlaka yerine getirin.” diyor.

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.



Ve ahdi, birinci sualin cevabında söylediğimiz gibi Allahû Tealâ buyuruyor: “Şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmak.”

Nefsimizin kalbindeki her aklanma, %7 oranında şeytanın tesirinden bizi kurtarıyor. Allah’ın nurlarının tesirine geçiyor. Yani Allah’ın bütün emirlerini yapmak, yasak ettiği hiçbir fiili işlememek istikametinde giderek daha güçlü oluyor nefsimizin kalbinin iç dünyası. Ve böylece öyle bir gün geliyor ki; nefsimizin kalbinde %0’ken başlangıçta Allah’ın nurları, öyle bir gün geliyor ki; %50’yi aşıyor, %51’e ulaşıyor. Yani hâkimiyet artık şeytanda değildir, şeytanın hâkimiyeti %100’den; yarıdan aşağıya düşmüş; %49’a inmiştir. Nurlarsa sıfırken nefsimizin kalbinde, ruhumuzun faziletleri, hasletleri faziletler adıyla gelip yerleşiyor nefsimizin kalbine, %51’e ulaşıyor. Böylece şeytanın hâkimiyetinden Allah’ın hâkimiyetine ulaşıyoruz sevgili izleyenler ve dinleyenler. İşte bu fizik vücudumuzun ahsenin gerçekleştirilmesi, şeytana kul olmaktan kurtulmamız ve Allah’a kul olma konusunda en büyük adımı atıp yarıdan daha fazla Allah’a kul olmayı başarmamızdır. Böylece üç yeminimiz gerçekleşir, üçü de hidayettir.

Birinci sualin cevabında nefs tezkiyesinin bir hidayet olduğunu söylemiştik. Allahû Tealâ, fizik vücudumuzun Allah’a kul olunuşunun da hidayet olduğunu söylüyor Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde. Diyor ki:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).



“Biz, bütün kavimlerde resûller beas ederiz. O kavimdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar diye. Bu sebepten bir kısmı hidayete erdiler,” diyor, “bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu.”

Bir kısmı hidayete ermişler. Nasıl? Fizik vücutları şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olduğu için. Demek ki nasıl nefsin tezkiyesi hidayetse ruhun, fizik vücudun Allah’a kul olması da hidayet.

Ruhun Allah’a ulaşması da hidayet, Âli İmrân-73’de Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).



“innel hudâ hudallâhi.”

innel: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâhi: Allah’a ulaşmaktır.

Bakara-120’de Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.



“inne hudâllâhi huvel hudâ.”

inne: Şüphesiz ki.
hudâllâhi: Allah’a ulaşmak.
huvel: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.

Burada nefsimizin tezkiyesi, ruhumuzun Allah’a ulaşması, fizik vücudumuzun Allah’a kul olması üç ayrı cepheden bizi hidayete erdirir. Ve cennet saadetini orada mutlak olarak elde ederiz; bu üç tane hidayet sebebiyle üç ayrı cepheden daha.

Allah’a ulaşmayı dilediğimiz zaman cennet saadetini elde ederiz; 3. basamaktayız.

Mürşidimize ulaştığımız zaman üç sebepten daha Allah’ın cennetine ehil oluruz.

1- Dalâletten kurtulduğumuz, hidayete adım attığımız için, hidayet ehli olduğumuz için.
2- Küfürden kurtulduğumuz, mü’min olduğumuz için.
3- Bütün günahlarımız sevaba çevrildiği için.

Dört sebepten dolayı cennetin sahibiyiz. Allah’a yeminimizi, misakimizi ve ahdimizi tamamlayarak, üç açıdan daha cenneti kazanmış olduğumuz zaman tam yedi açıdan cenneti kazanmış oluruz. Bu sonucu da üç tane hidayeti tahakkuk ettirdiğimiz için; nefsimizin hidayetini, ruhumuzun hidayetini, fizik vücudumuzun hidayetini.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allah ile olan ilişkilerimizde demek ki böyle bir olgu söz konusu. Olgu: Yemin, misak ve ahdimizin gerçekleşmesi ve hidayete ermemiz.

Allah razı olsun.

Ankara’dan E. Bey kardeşimizin ikinci suali:

SORU: “İlim ve irfan nedir?” diyor. “Zikrin bu istikametteki önemi nedir?” diyor. “Biz nasıl irfan sahibi olabiliriz?” diyor.

CEVAP: İlim; kalp gözünün ve kalp kulağının açılmasına ihtiyaç olmaksızın insanın 5 duyusunun standartları içinde öğrenebildikleri ilim adını alır. İrfan, ilmin ötesindeki bir muhtevayı ifade eder. İlmin öğrenilmesini algılayan faktörlerin üzerinde mutlaka kalp gözüne ve kalp kulağına ihtiyaç gösterir. Yani Allah’ın söylediklerini işitebilecek olan, gösterdiklerini görebilecek olan bir yapıya kavuşmanız irfanın temelidir. İrfan ve ilim arasında geçen bir devrede insanların kalp gözleri açılabilir, kalp kulakları açılabilir ama irfanın gerçek sahibi olduğunuz yer hikmete ulaştığınız noktadır. Yani İlm’el yakînden; ilimden Ayn’el yakîne; kalp gözünüzle görerek yakîne ulaştığınız yer. Ama burada, Ayn’el yakînde bir muhteva var sevgili izleyenler ve dinleyenler, aynınızla (gözlerinizle) görüyorsunuz ama sadece görmeniz, sadece işitmeniz yetmez, hikmet sahibi olmanız gerekli irfanın gerçek sahipleri olabilmek için.

Hikmet sahibi olmak, üç tane vasfı gerektirir.

* Daimî zikrin sahibi olmak; bir.
* Hayrın sahibi olmak. Daimî zikrin sahibi olduğunuz için bütün aksiyonlarınızın sonunda hep hayır işlemiş olacaksınız; hayrın sahibi olmak.
* Üçüncüsü de hükmün sahibi olmak.

Hikmet zaten, hüküm sahibi olmak anlamına gelen bir muhteva taşıyor. Ne demek hüküm sahibi olmak? Yani Kur’ân’ın hangi âyet-i kerimesine baksanız, bu âyet-i kerimenin diyelim ki hüküm bakımından hangisiyle alâkalı olduğunu bir bakışta çıkartabilirsiniz. Aradaki âyetler arasındaki altın zincirini, illiyet rabıtasını yakalayabilirsiniz. İşte o zaman arif olursunuz yani irfanın sahibi olursunuz. Zikir olmadan kimse irfanın sahibi olmaz. Çünkü irfan sahibi olmanın temel noktası daimî zikirdir. Daimî zikre ulaştığınız zaman hayrın sahibi olursunuz. Daimî zikrin sahibi olursunuz tezekkür, ehl-i tezekkür olursunuz ve bu noktada hüküm sahibi olursunuz ve böylece siz ehl-i irfan olursunuz, irfan ehli olursunuz. Bundan sonra zaten bir merhale kalır. Allahû Tealâ sizi, bütün gök katlarını gösterdikten sonra Tövbe-i Nasuh’a davet ederse, mürşid olmak için de bir dört kademelik engeli aşmanız gerekir.

Allah’a köle olmak için dört tane kulluk kademesini geçmek durumundasınız. Kul olmanın ötesi, Allah’a hizmet ehli olmanın ötesi Allah’a köle olmaktır. Onun için de iradenizin bağlanması ve neticede refi gerekir.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, irfan ehli odur ki o kişi daimî zikrin sahibidir. Ama irfan müessesesinin başlangıcı mutlaka kalp gözüne ve kalp kulağına bir ihtiyaç gösterir. Kalp gözü ve kalp kulağı açılmış ama hikmete ulaşamamış olan kişiler irfanın başlangıç noktalarındadır ama henüz irfan ehli olmanın vasıflarını kazanamamışlardır, kısmî vasıfları kazanmışlardır. Bu onların hikmet ehli olmasını henüz sağlayamaz. Ama ne zaman daimî zikrin sahibi olurlarsa o zaman mutlak olarak irfan ehlidirler. Zikrinse buna ne kadar katkısı olur? Yalnız daimî zikrin sahipleri hikmet ehli olabilirler. Öyleyse zikirsiz hiç kimse hikmete sahip olamaz. Zikirsiz hiç kimse ehl-i irfan olamaz.

Allah razı olsun.

Denizli’den bir N. K. kardeşimiz diyor ki:

SORU: “Sebe Suresi 20 ve 21. âyet-i kerimeleri açıklar mısınız? Bizlerin mü’minlerin fırkasında olabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor?” diyor. “Ayrıca insanlar neden fırkalara ayrılırlar?” diyor.

CEVAP: Sebe Suresi 20 ve 21. âyetler. Allahû Tealâ, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde diyor ki:

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.



“Şeytan, insanlara olan vaadini yerine getirdi.” diyor.

Ne zaman yerine getirmiş? Kıyâmet günü.

“Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç ötekiler,”diyor, “şeytana kul oldular, ona tâbî oldular.”

21. âyet-i kerimesinde de diyor ki:

34/SEBE-21: Ve mâ kâne lehu aleyhim min sultânin illâ li na’leme men yû’minu bil âhireti mimmen huve minhâ fî şekk(şekkin), ve rabbuke alâ kulli şeyin hafîz(hafîzun).

Ve onun (iblisin) onlar üzerinde bir sultanlığı (nüfuzu, tesiri) yoktu. Ahirete (hayatta iken ruhunu Allah’a ulaştırmaya) inanan kişi ile ondan (Allah’a ulaşmaktan) şüphe içinde olanları bilmemiz için (iblisle onları imtihan ettik). Ve senin Rabbin herşeyi hıfzedendir.



Allahû Tealâ burada buyuruyor ki:

“ve mâ kâne lehu aleyhim: Onların üzerinde yoktu.” diyor.

“min sultânin.”

“Bir hükmü (bir hüküm sahası, bir üstünlüğü, bir sultanlığı) şeytanın yoktu.” diyor.

“illâ li na’leme men yû’minu bil âhireti mimmen huve minhâ fî şekk(şekkin).”

Diyor ki Allahû Tealâ:

“Biz ahirete inananlarla (yani ahiret gününe ve insan ruhunun Allah’a ulaşmasına inananlarla) ondan şüphe içinde olanları birbirinden ayırt etmek için bunu yaparız.” diyor.

ve rabbuke: Ve senin Rabbin.
alâ kulli şeyin hafîz (hafîzun): Her şeyin üzerine muhafızdır (her şeye, her şey konusunda muhafaza edicidir).

Sevgili izleyenler, dinleyenler, böyle bir dizaynda muhtevaya baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın açıkça bir şey söylediğini görüyoruz bize; kıyâmet günü şeytan insanlara olan vaadini gerçekleştiriyor. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkaların şeytana tâbî olduklarını, kul olduklarını görüyoruz.

“fettebeûhu.”

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, kurtuluşa ulaşan sadece bir fırka. Bu âyet indiği zaman sahâbe soruyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e:

“Ey Allah’ın Resûl’ü! Kaç fırka söz konusu?”
“73.” diyor.
“Gerçekten bütün fırkalar kurtulmayacak da sadece bir tek fırka mı kurtulacak?”
Cevap: “Evet.”
“Hangi fırka?”
“Fırka-ı Naciye.”
“Peki, özellikleri ne?”
“Onlar da”diyor Allahû Tealâ, “sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlardır.” diyor.

“Onlar da sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlardır.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır, Kur’ân-ı Kerim’e bakın. Benim hadîsim hiçbir zaman Kur’ân-ı Kerim’e ters olamaz.” diyor.

Şimdi bakıyoruz Kur’ân-ı Kerim’e; gerçekten bu hadîs doğru mu, Kur’ân-ı Kerim ne diyor diye. Allahû Tealâ bize gösteriyor, En’âm Suresi 153. âyet-i kerime.

En’âm-152’de Allahû Tealâ diyor ki:

6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.



“Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin (yerine getirin).”

6/EN'ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.



“hâzâ sırâtî mustekîmen:
İşte bu Sıratı Mustakîm’dir.”

“Ona tâbî olun (Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunun). Sakın Sıratı Mustakîm’in dışındaki fırkalardan (diğer 72 fırkadan) hiçbirine tâbî olmayın ki; Allah’ın yegâne yolu olan (Allah’a ulaştıran tek yol olan) Sıratı Mustakîm’in dışındaki bütün fırkalar sizi şeytana kul olmaya götürür.”

Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde, Allah mü’minleri söylüyor:

“Mü’minlerin dışındaki bütün fırkalar şeytana kul oldular,” diyor, “şeytana tâbî oldular.” diyor.

Ve En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesinde bu mü’minlerin, kurtuluşa ulaşan tek fırkanın vasfı veriliyor: Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar mü’minler.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesiyle En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsi birbirini tamamlıyor. Görüyoruz ki insanlar şeytana kul olmaktan kurtulabilirler, Allah’ın cennetine girebilirler; Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmak kaydıyla.

Ne zaman Sıratı Mustakîm’in üzerinde oluyoruz? Ne zaman mürşidimize ulaşırsak, 7 şahidin önünde kalbimizdeki Allah’a ulaşma talebi, mutlaka ulaşacağımız sonucundaki kesin inancımız ortaya çıkınca, mürşidimize tâbî olduğumuz an ruhumuz vücudumuzdan mutlaka ayrılır. Neden? Çünkü başımızın üzerine devrin imamı gelir, yerleşir ve böyle bir statü içinde Allahû Tealâ’nın indinde en güzele ulaşmak üzere harekete geçeriz. Ve ruhumuz bizden ayrılarak mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaşır, Sıratı Mustakîm’in üzerinde oluruz. Yani diğer 72 fırkanın üzerinde, 72 fırkadan birinde olmayız.

Şimdi tarikatta olan, tasavvufta olanlar… Allahû Tealâ: “Fırkalara ayrılmayın.” emrini veriyor Kur’ân-ı Kerim’de ve bu tasavvufun içinde olmayanlar, Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamayanlar diyorlar ki: “İşte siz fırkalara ayrılmış durumundasınız. Kaç çeşit insan var aranızda. Doğru yolda olduğunuzu zannediyorsunuz ama fırkalara ayrıldığınızda kesin.” Bu kadar yeryüzünde tarikat var, tasavvuf ehli var ayrı ayrı boyutlarda. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, onlar fırkalara ayrılmış değiller, hepsi olması lâzım gelen tek fırkayı oluşturuyorlar, hepsi. Hangi fırkanın mensubu varsa, hangi tarikat mensubu varsa onların hepsinin ruhları mürşidlerine ulaştıkları anda mutlak olarak Sıratı Mustakîm’e ulaşır. Ve Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar var ya, sadece onlar fırkalara ayrılmamıştır. Onlar ayrı ayrı tarikatlarda olabilir ama bu neticeyi değiştirmez, hepsi Sıratı Mustakîm’in üzerindedir; sahâbe gibi Sıratı Mustakîm’in üzerindedir.

Allahû Tealâ bütün sahâbeye: “Siz, Sıratı Mustakîm’in üzerindesiniz.” diyor.
 Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de aynı şeyi söylüyor. Çünkü Sıratı Mustakîm’i tamamlayıp da ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman Sıratı Mustakîm’den ayrılmıyorsunuz, ondan sonra Allah’ın manevî Sıratı Mustakîm’i üzerinde yükselme olmayan ama yücelme olan, kemâl derecelerinde olgunlaşan bir meyve oluyorsunuz ve Allah’ın yolunda güzellikleri bir bir yakalıyorsunuz.

Allah razı olsun.

İzmir’den N. U. kardeşimizin sualiyle başlayalım inşaallah.

SORU: “Günah olan bir şeyi yaptığımız zaman pişmanlık duyuyoruz,” diyor, “vicdan azabı duyuyoruz, davranışımız nasıl olmalıdır, ne yaparsak hangi günahı işlemeyiz? Sürekli mutluluğu nasıl elde edebiliriz? Ayrıca kardeşimiz tövbeleri soruyor.”

CEVAP: Şimdi günah olarak bir şeyi işlediğiniz zaman yani Allah’ın bir emrini yerine getirmediğiniz zaman veya yasak ettiği fiili işlediğiniz zaman bütün olayları bu iki faktör içine alır. Hangi olayı düşünürseniz düşünün, ya Allah’ın bir emri söz konusudur ya da bir yasağı söz konusudur. Mutluluk ve mutsuzluğu yaşadığınız her olayın arkasında ya Allah’ın bir emrinin çiğnenmesi veya yerine getirilmesi veya bir yasağın çiğnenmesi veya yerine getirilmesi, bir yasağın işlenmemesi veya işlenmesi söz konusudur. Öyleyse yaptıktan sonra vicdan azabı duyacağımız, huzursuz olacağımız her olaya dikkatle bakın; bütün bu olaylarda sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu olayların sevgili öğrenciler, hepsinde, huzursuzluk duyduğunuz bütün olaylarda ya Allah’ın bir emrini çiğnemişsinizdir, yerine getirmemişsinizdir ya da yasak ettiği bir fiili işlemişsinizdir. Nefsinizdeki afetler var oldukça bu hep hoşunuza gidecektir, kendinizi nefsiniz sebebiyle hâkim olamazsınız, nefsiniz hükmünü icra eder, şeytanın tesiri altında mutlaka kötü bir hususu gerçekleştirirsiniz.

Bunu önlemenin temelde iki tane yolu var:

Birisi; kendinizi başkasının, başka insanların hizmetine adamak, onlar için yaşamaya başlamak; o zaman şeytan size ulaşamaz. Çünkü hep Allah’ın ülkesinde yaşayan bir insan olursunuz. Tabiî öyle olduğunuz sürece ki; hayatınızın her dakikasında zaten öyle olmanız mümkün değildir.

İkinci yol; zikir yolu. Mutlak başarıya götürür, uzun zaman alır. Daimî zikre ulaştığınız zaman mutlak olarak tam saadeti yaşarsınız. Pişmanlık duyacağınız hiçbir olayı gerçekleştirmezseniz, böyle bir olay… sizin için geçerli değildir.

Bir diğer standart; riyazet ve mücâhede yolu. Nefsiniz ne zaman bir şeyi, Allah’ın emrettiği bir şeyi yapmak istemezse onu zorla yaptırırsanız, bu mücahededir. Ne zaman nefsiniz Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlemek isterse, ona mâni olmak da riyazeti ifade eder. Bunların hepsinde pişmanlık duyacağınız bir şeyden kendinizi men etmiş olursunuz. Bu yollardan kesin sonuca getiren, garantili olanı mutlaka daimî zikirdir. Ama daimî zikre ulaşmamış olanlar mutlu olmayacaklar mı? Onlar da kendilerini riyazet yaptıkları zaman mutlu hissederler, mücâhede yaptıkları zaman mutlu hissederler. Ve başkalarına hizmet götürdükleri zaman planlamaya başladıkları noktadan itibaren hizmeti, başkalarını mutlu etme konusundaki gayretlerin var olması sürecince insanlar pişmanlık duyacakları günahları işlemezler. Sürekli bir mutluluk elde etmek istiyorsanız, kesintisiz bir mutluluk; bu ancak daimî zikirle elde edilir. Çünkü daimî zikre ulaşan bir insanın nefsindeki bütün afetler yok olmuştur. Ruh, nefsleri de ruhun hüviyetine bürünmüştür.

Biliyorsunuz ki ruh; bütün emirleri mutlaka yerine getiren, Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliktedir. Nefsinizle ruhunuzun arasındaki kavganın sebebi: Nefsin tamamen ayrı bir yapıda, ters bir yapıda olması. Nefsiniz de Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmek istemeyen, her yasak ettiği fiili de mutlaka işlemek isteyen bir özelliktedir başlangıçta. Daimî zikre ulaşıncaya kadar zikirlerle nefsinizin kalbindeki bütün afetleri yok edersiniz. Yok ettiğiniz noktada hedefe ulaştınız sevgili izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen, emrettiği her şeyi mutlaka yerine getiren bir bünyeye kavuşacaksınız. O zaman pişmanlık duyacağınız bir davranışı hiçbir zaman tahakkuk ettirmeniz mümkün değildir.

Allah razı olsun.

Kardeşimiz bir de: “Kaç tövbe çeşidi vardır?” diyor.

Üç tövbe çeşidi var sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Birincisi: Alelade tövbe yani kişinin bir günah işlediği zaman veya günahlar işlediği zaman Allah’a yönelerek: “Ya Rabbi! Ben bu günahı işledim, beni bağışla (beni affet), başka günahları işlemekten beni koru.” tarzında bir müdahelesi. Burada kişi emin olamaz: “Allahû Tealâ acaba günahını affedecek midir, affetmeyecek midir?” Bir garanti taşımıyor işlemi.
Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse, ruhunu Allah’a ulaştıracağından emin olursa böyle bir insan mutlaka mürşidine ulaşacaktır bunu gerçekleştirmek üzere. Bu vasıflardaki bir insan tövbe ettiği zaman devrin imamının ruhu mutlaka onun başının üzerine gelir ve yerleşir. Ve bu noktada o kişinin bütün günahları Allahû Tealâ tarafından sevaba çevrilir. Bu garanti bir işlemdir.

Allahû Tealâ: “Büyük günah işleyenler bile, sakın Bizden ümitlerini kesmesinler.” diyor. Ama aynı zamanda Allahû Tealâ: “Sakın şeytan sizi, Bizim affımıza güvendirmesin.” diyor.

39/ZUMER-53: Kul yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim lâ taknetû min rahmetillâh(rahmetillâhi), innallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ(cemîan), innehu huvel gafûrur rahîm(rahîmu).

De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."


35/FÂTIR-5: Yâ eyyuhen nâsu inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yegurrennekum billâhil garûr(garûru).

Ey insanlar! Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. Aldatıcılar da sizi Allah ile (affına güvendirerek) aldatmasınlar.



İki ayrı âyet-i kerime, ayrı iki cephede olayı müşahede ediyor ve bize sunuyor. Büyük günahları işleyenler için de bir korku yoktur sevgili izleyenler ve dinleyenler; eğer Allah’ın yoluna girebilirlerse. Yani Allah’a ulaşmayı dilemek; 1. safha ama bundan emin olmak, ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracağından emin olmak; 2. safha. Bu iki vasfın sahibi olan insanlara Allahû Tealâ mürşidlerini gösterir. Onlar mürşidlerine ulaştıkları anda bütün günahları sevaba çevrileceği için, büyük günahlar da bunlara dâhil olduğu için o kişinin Allah’ın affından ümit kesmesi için bir sebep yoktur. Ama hem bunları yapmayacak kişi hem de şeytan ona diyecek ki: “Görmüyor musun, Allah: ‘Büyük günahları işlemiş olanlar bile Benim affımdan ümitlerini kesmesinler.’ diyor. Allah, seni mutlaka affedecektir, sen günahları işlemeye devam et.” Şeytanın bu tarzındaki telkinine kapılan kişi için günahların işlenmesi hep devam eder. O kişinin gideceği yer sadece cehennemdir. Çünkü bütün günahlardan kurtulmasını gerektiren, mürşidin önünde yapılan tövbeyi işlemiyor.

Öyleyse mürşidin önünde yapılan tövbe, Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir.

Allahû Tealâ diyor ki Furkân-69’da, cehenneme giden insanlar vardır, onlardan bahsediyor.

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.



Furkân-70:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).



“Kim tövbe ederse (bu tövbe, mürşidin önünde yapılan bir tövbedir) ve mü’min olursa onlar nefs tezkiyesine başlarlar (amilüssalihat yaparlar). Biz, onların bütün günahlarını sevaba çeviririz.” diyor.

Bu, Allah’ın garantisidir. Nerede söz vermişse yerine getirmemesi mümkün değildir.

Öbür taraftan Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.



“Habîbim! O nefslerine zulmetmiş olanlar Sana gelselerdi; önünde tövbe etselerdi, Allah’tan mağfiret dileselerdi, sen de onlara resûl olarak onlar hakkında Bizden mağfiret dileseydin, onlar senin önünde tövbe ettikleri zaman Allah’ın mağfiretleri (tövbeleri) kabul ettiğini ve mağfiret sahibi olduğunu görecektin.”

Sahâbenin talebi üzerine Allahû Tealâ sahâbenin günahlarını affedecekti, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine de bir defa daha affedecekti yani günahları böylece sevaba çevrilmiş olacaktı. Bunun adı mağfirettir sevgili izleyenler ve dinleyenler, sevgili öğrenciler. Öyleyse ikinci tövbe çeşidi bize mutlaka bütün günahlarımızın affedilmesini ve sevaba çevrilmesini sağlıyor; mürşidin önünde yapılan tövbe.

Üçüncü tövbe; Tövbe-i Nasuh’tur. Kim daimî zikre ulaşırsa o kişiye Allahû Tealâ gök katlarını, evvelâ zemin katı gösterir. Kişi ulûl’elbab kademesindedir, 26. basamak. Sonra 1. katı göstermeye başlar Allahû Tealâ, gök katlarından birincisini. 1. kattan başlayan bu gösteri 7. katın 7. âlemine; Sidretül Münteha’ya kadar devam eder. Kişi ihlâs makamındadır, 27. basamak. Sonra Allahû Tealâ kişiyi, Sidretül Münteha’yı gösterdiği zaman Tövbe-i Nasuh’a davet eder.

Tövbe-i Nasuh: Allah’la O’nun kulu arasında Allah’ın söylediklerini tekrar ederek tövbe etmektir. Kişinin kalp gözü açıktır, kalp kulağı açıktır, daimî zikirdedir, nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur ve Allah’ın bütün söylediklerini işitmekte, kelime kelime tekrar etmektedir. İşte bu Tövbe-i Nasuh’tur, kişiyi ihlâs makamından öteye, salâh makamına alır. Tövbe-i Nasuh, ihlâs makamıyla salâh makamı arasında bir kapıdır. Bu kapıdan geçmedikçe kimse salihlerden olamaz. Tövbe-i Nasuh kişiye mutlaka bir nur kazandırır; salâh nuru.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, burada tövbenin 3 çeşidini görmüş olduk. Allah razı olsun.

Denizli’den N. Ö. kardeşimiz diyor ki:

SORU: Riyazet ve mücâhade için irademizi en ahsen nasıl kullanabiliriz? Açıklar mısınız?

CEVAP: Riyazet ve mücâhade bir irade işidir. Eğer zikirle desteklerseniz bunu, çok daha kolay yapabildiğinizi göreceksiniz. Zikir içinde olduğunuz zaman hem riyazet otomatik olarak gerçekleşir hem de mücâhede otomatik olarak gerçekleşir. Zikir yaparken hiç kimse şeytanın tesiri altına giremez. Çünkü şeytanın fücurat kapısı kapalıdır, Allah’ın takva kapısı açıktır. Yukarıdaki kapıya “Allah’ın kapısı” diyoruz, “Rabbanî kapı” diyoruz, “nur kapısı” diyoruz. Aşağıdaki kapıya da “zülmanî kapı” diyoruz, “şeytanî kapı” diyoruz, “karanlıkların kapısı” diyoruz, “füccar kapısı” diyoruz.

Önemli olan zikir yapmanız. Zikir yaptığınız zaman eğer mürşidinize ulaşmışsanız, şartların sahibiyseniz, nefsinizin kalbine devamlı Allah’ın nurları girecektir, birkaç dakika içinde nefsinizin kalbi tamamen Allah’ın nurları ile dolu olacaktır… Daimî zikirde olan bir kişi neleri yaşıyorsa siz de zikir boyunca aynı şeyleri yaşayacaksınız. Nefsinizin kalbi tamamen Allah’ın nurları ile dolu, şeytanın fücur kapısı kapalı (zülmanî kapı), şeytan size tesir edemez. O zaman riyazet için de mücâhade için de en uygun noktadasınız, başarıyla götürürsünüz. Şeytanın size o süreç içerisinde müdahale etmesi mümkün değildir. En ahsen iradenin, riyazet ve mücâhede de kullanılması zikirle tahakkuk eder. Bir gayretin içinde olacaksınız ama zikir içindeyken şeytanın sizi kontrol altına alması hiçbir şekilde mümkün değildir.

İkinci suali kardeşimizin:

SORU: Geçmişi ve geleceği düşünmeden anı yaşamamız için neler yapmamız gerekir?

CEVAP: Namaz kılıyorsunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler, kafanızda bin bir şey dolaşıyor. Yani ya sizi tesir altına alan namazdan evvelki bir olay sizi düşündürüyor; onun tesiri altındasınız, onu düşünüyorsunuz ya da namazdan sonraya bir tane bir şeyi kafaya takmışsınız, onu düşünüyorsunuz. Yani namazı kıldıktan sonra falan yere gidip şu dükkâna gideceğim, falan şeyi alacağım filan gibi.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, sevgili öğrenciler, anı yaşamıyorsunuz. Birincide geçmişi yaşıyorsunuz. Size tesir eden, o namaz kılmadan evvelki, hemen biraz evvelki bir olay, bir gün evvelki bir olay, bir ay evvelki olay. Yani o andan daha evvelki anlara ait olan herhangi bir olaylar dizisi sizi devamlı anı yaşamaktan men eder, geçmişi yaşarsınız. Veya namazdan sonra yapmayı planladığınız şeyler söz konusuysa o zaman gene anı yaşamıyorsunuz. Anı yaşamak; Allah’ı yaşamak demektir.

Peki, nasıl düşüneceksiniz? Dikkat edin, düşünceleriniz hep fotoğrafla olur. Size desem ki şu anda evinizin misafir odasını düşünün. Ne yapacaksınız? Odadaki koltuklar gözünüzün önüne gelecek, perdeler, duvarlar, halı… Hep resimle düşünürsünüz. İşyerinizi düşünün desem; işyerindeki masalar vs. gözünüzün önüne gelecek, oradaki arkadaşlarınız.
Öyleyse şu resmi hafızınıza nakşedin: Huzur namazına arkadan bakıyorsunuz kalp gözünüzle, safların üzerinden birkaç metre üzerinden ileriye doğru bakıyorsunuz, en önde imamı göreceksiniz, arkasında iki kişi. Bunların üçü de kefiyeli. Sonra, sonra sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir kişi göreceksiniz; devrin gavsını göreceksiniz. Sonra iki kişi göreceksiniz; devrin imamının iki baş veziri. Sonra yedi kişi göreceksiniz; devrin imamının yedi veziri. Sonra ikinci yedi kişi göreceksiniz. Bunların üstleri bembeyaz, bunlar kutuplar. Sonra onarlık saflar başlayacak. Birinci dört saf; onarlık saf kırkları oluşturur, koyu gri kürk yakaları vardır, siyah cübbeleri söz konusudur ve çapraz altın sırmayla ön, cübbelerinin önü bağlanmıştır. Sonra bal rengi cübbeleriyle yetmişleri göreceksiniz, yedi sıra oluşturur, sonra diğer grupları.

Böyle bir dizaynda devrin imamının başının üzerinden yukarıya doğru bakacaksınız, orada Allah var sevgili izleyenler ve dinleyenler. Yoklukta bilemeyeceğiniz, tahmin etmeniz mümkün olmayan bir uzaklıkta orada Allah var. O’nu görmeniz önemli değil, bu sahneyi gözünüzün önüne bir fotoğraf gibi getirin. Nasıl bir odayı hatırlarken odadaki eşyaları, onların fotoğrafını gözünüzün önüne getiriyorsunuz, resmini gözünüzün önüne getiriyorsunuz, görüntüyü gözünüzün önüne getiriyorsunuz, bu görüntüyü düşündüğünüz an imamın başının üzerinden yukarıya doğru baktığınızı tahayyül edin. İşte o zaman siz Allah’ı düşünüyorsunuz. Allah’ı düşündüğünüz zaman geçmişi yaşayamazsınız. Allah’ı düşündüğünüz zaman geleceği yaşayamazsınız ve kendinizi huzur namazının safları içindeymiş gibi düşünün. İşte bu güzelliği yaşadığınız zaman, sizin için Allah’ın bütün güzellikleri geçerli olur.

Allah razı olsun.

Ankara’dan B. Hanım kardeşimiz diyor ki:

SORU: Hadîs-i şerifte:  “Namaz, mü’minin miracıdır.” buyruluyor. O halde ülkemizin %100’e yakını mü’min ise niçin miracı yaşayan muhterem zatlar çıkmıyor? Bu konuyu açıklar mısınız?” diyor.

CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söylediği: “Namaz, mü’minin miracıdır.” Fizik vücutla yapılan bir miraç değildir. Namaz niçin mü’minin miracıdır? Çünkü sadece mürşidine ulaşıp kalbinin içine îmân yazılan kişinin ruhu vücudundan ayrılır, Sıratı Mustakîm’e ulaşır. Bu ruh Sıratı Mustakîm üzerindeyken ister zemin katta olsun ister 1. katta olsun; zemin katta olmak 1. kattan başlar olay, Sıratı Mustakîm’e fiilen ulaştığı andan itibaren; Tarîki Mustakîm’e fiilen ulaştığı andan itibaren 1. kata kadar çıkabilen bütün ruhlar için ve onun üstüne çıkan bütün ruhlar için Allah’ın huzurunda kılınan huzur namazına iştirak kesindir. Günde 7 defa kılınan bu namaza hangi katta olursa olsun bütün ruhlar iştirak eder. Ve 1. kattan, 2. kattan, 3., 4., 5., 6. kattan, 7. katın her bölümünden bütün ruhlar, huzur namazı kılındığı zaman huzur namazında toplanırlar, Allah’ın huzurundadırlar.

İşte Allah’ın huzurunda olmak; miraçtır. Bütün ruhlar bu miracı gerçekleştirir. Bunlar kimlerdir? Mürşidlerine ulaştığı zaman kalplerine îmân yazıldığı için mü’minlerdir, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Kalplerine îmân yazıldığı için mü’minlerdir. Ve bütün huzur namazları mü’minler için miraçtır, çünkü huzur namazının bulunduğu yer, İndi İlâhi’dir. Orada ruhlar Rabb’lerini görürler.

Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dileyen, bundan emin olan birisiyse o kişi mürşidine ulaştığı andan itibaren ruhu yoldadır, mü’min olmuştur ve o kişi için söz konusu olan şey, bütün huzur namazlarına onun ruhunun iştirak etmesidir. Allah’ın huzuruna mutlaka ruh yükselir ve bütün 7 vakit kılınan huzur namazlarında orada bulunur. İşte bu, mü’minin ruhanî miracıdır.

Allah razı olsun.

“Böyle bir olayda niçin miracı yaşayan muhterem dostlar çıkmıyor?” diyor kardeşimiz.

Kardeşimiz bu olayı fizik vücudun miracı olarak düşünüyor. Fizik vücudun miracı değil sevgili izleyenler ve dinleyenler. Fizik vücutla miracı yaşayabilen Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmuş sadece; miraç olayını, Allah’ın Zat’ına kadar yükselip, O’nunla konuşup tekrar geri dönen. Hz. İsa’yı da Allahû Tealâ katına aldı ama geri göndermedi. Hz. İdris de cenneti görmek istediğini söyledi Allahû Tealâ’ya ve fizik olarak orada bulunarak görmek istediğini söyledi, Allahû Tealâ da kabul buyurdu. Hz. İdris cennete ulaştıktan sonra, oradan çıkmak istemediğini söyledi, Allahû Tealâ da kabul etti. Böylece Hz. İdris, Hz. İsa orada; gök katlarında; cennetteler. Bir süre sonra Hz. İsa mutlaka geri dönecektir.

Sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, sevgili öğrenciler, Allah’ın Resûl’ü Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Allah’ın Peygamberi: “Namaz, mü’minin miracıdır.” deyince fizik vücutların miracını değil, ruhların miracını ifade ediyor.

Allah razı olsun.

Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, Ankara’dan A. Bey kardeşimiz diyor ki:

SORU: Emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münker kavramlarını açıklar mısınız?

CEVAP: Ma’rûf kelimesi urf kökünden geliyor, irfan kelimesi de aynı kökten geliyor. İrfanla elde etmek yani irfana ulaştırma konusunda insanları teçhiz etmek, onları o hedefe ulaştırmak için bir gayretin sahibi olmak. Öyleyse ne zaman insan irfan ehli olur? Gerçekte daimî zikre ulaştığı zaman. Ama işaretler çok daha önceden gelmeye başlayabilir. Allahû Tealâ bir hediye olarak kuluna, çok daha evvel kalp gözünü açarak irfanda bulunur. Allah’ın gösterdiklerini kişi görmeye başlar. Çok daha evvel kalp kulağını Allahû Tealâ açabilir. Kişi daimî zikre ulaşmadan çok daha evvel Allah’ın söylediklerini işitmeye başlar. Bunlar hikmetin; ârif olmanın başlangıç kademeleridir ama kişi bu noktada ârif olamamıştır, ârif olma yolundadır, ârif olmanın özelliklerine birer birer kavuşacaktır. Ne zaman kişi daimî zikire ulaşırsa o zaman irfan ehli olur, hikmet sahibi olur, hüküm sahibi olur, hayır sahibi olur ve tezekkür sahibi olur. Orası kişinin ma’rûfa ulaşmasıdır yani irfan ehli olmasıdır.

Nehyi anil münker neydi? Men etmek demek, yasaklamak demek. Münkerden inkâr edilenlerden, Allah’ın yasak kıldığı fiillerden insanları yasaklamak. Bütün mürşidler bunları yapmakla görevlidirler, mürşidler sevgili izleyenler ve dinleyenler. Herkes emri bil ma’rûf yapamaz. Emri bil ma’rûf yapacak olan kişinin kendisinin irfan ehli olması gerekir. Eğer kişi daimî zikre ulaşmamışsa, nefsindeki afetler yok olmamışsa o kişi emri bil mar’ûf yapamaz, irfanla ma’rûfla emredemez.

Osmanlı’da okullarda öğretilen sisteme “maarif” denirdi. Maarif, hatta vekâletin adı da maarif vekâletiydi yani irfanla emreden makamlık. Sonra her şey tersine çalışmaya başladı. İrfandan ayrıldık ve ilim öğrenmeye başladık sadece. Ve elmanın bir yarısının sahibi oldu insanlar, öteki yarısı boşlukta kaldı ve bu yüzden şu anda piyasada senetlerimizin, çeklerimizin %58’i geri dönüyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu korkunç gerçekle muhtevaya baktığınız zaman, irfandan uzaklaşmanın Osmanlı’dan bu tarafa bu millete nelere mâl olduğunu görüyorsunuz. Öyleyse irfan Allah’ın öyle bir ni’metidir ki; meyvelerini, gerçek meyvelerini daimî zikre ulaştığımız zaman verir. O zaman irfan ehli olursunuz. Bu konuyu emredecek olan kişinin de mutlaka irfan ehli olması gerekir. Yoksa bu olay, sigara içen bir babanın çocuklarına “sigara içmeyin, sigara kötü şeydir,” demesine benzer.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın. Allah, insanların mutlaka irfana ulaşmasını farz kılmış. Allah’a teslim olmanızı farz kılıyor Allahû Tealâ, ruhunuzu da fizik vücudunuzu da nefsinizi de. Nefsinizi teslim etmeniz Allahû Tealâ’ya, daimî zikrin evvelinde mümkün değildir. Hiç kimse daimî zikre ulaşmadan nefsini Allah’a teslim edemez; başka bir ifadeyle İslâm olamaz. Daimî zikre ulaşmadan hiç kimsenin İslâm olması mümkün değildir. Öyleyse böyle bir muhtevada bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah’ın güzellikleri istikametinde bir dizaynı yaşamalarıdır. Onun için irfan, onunla emredilmesiyle adım adım tahakkuk eder. Emredecek birine tâbî olmadan zaten gerçekleşmesi mümkün değildir. Yani hiç kimse bir mürşide ulaşmadan irfan ehli olamaz. Kaldı ki bu kişinin mürşide ulaşması için Allah’a ulaşmayı dileyen ve Allah’a ruhunu ulaştıracağından emin olan bir vasfın sahibi olmalıdır ki; ancak o zaman mürşidine ulaştığında gerekli değişiklikler onun vücudunda tahakkuk eder, iç dünyasında tahakkuk eder. Allahû Tealâ ona 7 tane yardımda bulunur, mürşidine ulaştığı zaman 3 tane ni’met daha gelir. O kişi Allahû Tealâ’ya bir adım atmıştır, Allah ona 10 adım atmış. Bir Allah’a ulaşma dileği üzerine Allahû Tealâ ona, 10 ayrı yardım tahakkuk ettirmiştir. İşte bu kişi irfan ehli olmaya namzettir, ötekiler hayır.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, öyleyse ma’rûfla emretmek, emri bil ma’rûf mutlaka bir irfan ehlinin, yetmez, mutlaka salâh makamında olan, Allah’ın irşad makamına fiili tayin etmiş olduğu birisi tarafından gerçekleştirildiği takdirde geçerlidir. Bu ilimdir ve irfandır sevgili izleyenler ve dinleyenler. Etrafınızdaki âlimlere baktığınız zaman sadece âlim olduklarını görürsünüz. Âlimler öğretirler. Ârifler öğretirler ve yaşatırlar. Bir âlim Allah’a ulaşma vasıflarından haberdar da olsa onları insanlara öğretse de insanların ruhlarını Allah’a ulaştırmakla bir yetkinin sahibi hiçbir zaman olamaz. Ama ârifler irşad makamına tayin edildikleri zaman bunun vasıtası olurlar; yani insanların ruhlarını Allah’a ulaştırmalarına vesile olurlar. Devrin imamı ise vesile olmaz, bunu gerçekleştirir. Vesilenin ötesinde aktif bir görevin sahibidir. Bütün ruhların, devrin imamı yaşadığı sürece bütün ruhların insan vücutlarından ayrılmasında yegâne etken odur. O, Allah’a ulaştırır. Onun o kişinin başının üzerine gelip yerleşmesiyle o kişinin ruhuna verdiği, “yevm’et telâkın geldi; vücudu terk et,” emri üzerine her şey gerçekleşir. İşte o, nehyi anil münker yapan ve yani münkerden nehyeden ve emri bil ma’rûf yapan, irfanla emreden kişidir.

Allah razı olsun.

Denizli’den H. P. kardeşimiz diyor ki:

SORU: Hayır ve şerr kavramlarını açıklar mısınız? İnsanlar neyin hayır, neyin şerr olduğunu anlayabilirler mi?

CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, insanlar neyin hayır, neyin şerr olduğunu ne yazık ki anlayamıyorlar.

Allahû Tealâ da bunu açık açık yazmış, Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde.

Diyor ki:

2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.



“Olaylar vardır, siz o olayların bir kısmını hayır zannedersiniz, oysaki onlar şerrdir. Siz onların bir kısmını şerr zannedersiniz, oysaki onlar hayırdır. Siz bilmezsiniz, Rabbiniz bilir.” diyor. (Bakara-216).

Öyleyse ne demek istiyoruz sevgili izleyenler ve dinleyenler? Biz insanlara göre olaylar ikiye ayrılır; bizi sevindiren olaylar vardır, bizi üzen olaylar vardır. İnsanların genel kanaatine göre onları sevindiren olaylar hayırdır, onları üzen olaylar şerrdir. Ama Allahû Tealâ, “Siz bilmezsiniz, Rabbiniz bilir.” diyen Allahû Tealâ böyle düşünmüyor. Allahû Tealâ’ya göre sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, iki nevi olay vardır.

*Size derecat kazandıran olaylar; bu hayırdır. Sevindirse de size hayırdır, üzse de hayırdır.
*Size derecat kaybettiren olaylar; sizi sevindirse de şerrdir, sizi üzse de gene şerrdir.

İki kavram birbirine hiç benzemiyor. Birinde sevineceğiniz olaylar diyoruz bize göre hayır, bizi üzen olaylar bize göre şerr, insanlar böyle düşünüyor. Siz de böyle düşünmüyor musunuz? Eğer tasavvufta değilseniz, sizlere soruyorum tasavvufta olmayan kardeşlerim, böyle düşünmüyor musunuz? Sizi sevindiren olaylara hayır diye, sizi üzen olayları şerr diye düşünmüyor musunuz? Hepiniz öyle düşünüyorsunuz. Ama konunun realitesi o değil, insanlar bu yüzden yanılgıya düşüyorlar.

Şimdi bir tane misal verelim: Birinin arabası çalınıyor. Kişi fena halde üzgün; arabası çalınmış, üzülüyor. İşte bir şerr olayla karşı karşıya insan: “Allahû Tealâ bu şerr olayı bana neden verdi?” Öbür taraftan hırsız arabayı çalmış, günaha girmiş ama seviniyor, arabayı sürecek, parasını yiyecek. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu istikamette olaya baktığınız zaman sevinç ve hayır açısından olayı değerlendirirseniz, arabası çalınan kişi için olay bir şerdir; çünkü kişi üzülüyor. Arabayı çalan için olay bir hayırdır; çünkü hırsız seviniyor. Ama aslında hiç öyle değil sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ne zaman bir insan Allah’ın bir emrine itaat etmezse derecat kaybeder. Ne zaman bir insan Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlerse gene derecat kaybeder. Her ikisinde de şerr işlemiştir. Derecat kaybettiren bütün olaylar şerrdir. Öyleyse hırsız araba çaldığı için Allah’ın bir yasağını, çalma işlemine Allahû Tealâ kesinlikle yasak koymuştur. İslâm’da elin kesilmesine kadar bu yasak hükümfermadır. Diyeti ödendiği anda olay tabiatıyla biter.

Sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, hırsız arabayı çalmış ve seviniyor ama aslında Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlediği için derecat kaybetmiş. Bizi sevindiren olaylar hayır olarak telâkki edildiğine göre; hırsız da olayın kendisini sevindiren bir olay olarak, hayır olarak düşünüyor ama aslında derecat kaybetmiştir. İşte bu olaysa açık ve kesin bir şekilde bir günahtır, bir şerrdir. Şerr, günah ve seyyiat, 3 bütün de 3 tane derecat kaybettiren olayı simgeler. Şerr kelimesi de günah kelimesi de seyyiat kelimesi de. Şerrin karşılığı hayırdır, günahın karşılığı sevaptır,  seyyiatın karşılığı hasenattır. Bu hayır kelimesi de sevap kelimesi de hasenat kelimesi de hayrı ifade eder; bize derecat kazandıran işlemleri ifade eder. Öyleyse biz insanlara göre demek ki mutlu olmamızı tahakkuk ettiren olaylar hayır değilmiş. Hırsız arabayı çalmış, seviniyor. İnsanlara göre sevindiren bütün olaylar hayırdır ama hırsız derecat kaybediyor, şerr işliyor; o bir hayır değildir. Hırsızın sevinmesine rağmen, o bir şerrdir.

Şimdi karşı cepheye bakalım, malı çalınana bakalım: Malı çalınan kişi için bir huzursuzluk, üzüntü söz konusu. Malı çalınmış, üzülüyor ve “İşte” diyor, “bir şerr olayla karşı karşıyayız.” Oysaki olay şerr değildir. Neden değildir? Hırsız malı çalmıştır, çaldığı anda kul hakkı doğmuştur. Kul hakkı doğduğu anda aynı an kiramen kâtibîn melekleri malı çalan kişi ne kadar derecat kaybetmişse onun kaybettiği derecatı, malı çalınan kişinin amel defterine pozitif olarak yazarlar, derecat kazandıran işlem olarak geçerler. Yani hırsızın kaybettiği dereceler malı çalınanın kazandığı dereceleri oluşturur. Derecat kazanmanınsa Kur’ân’daki adı hayırdır. Öyleyse kişi üzülüyor ama olay şerr değil; kişi üzülüyor, olay hayır. İşte onun için Allahû Tealâ: “Siz bilmezsiniz,” diyor. “Siz,” diyor, “üzülecek olaylara şerr dersiniz (üzüldüğünüz olaylara). Siz,” diyor Allahû Tealâ, “sevindiğiniz olaylara hayır dersiniz.” Ama misalimizde de gördük ki hırsızın sevindiği olay bir hayır değil; bir şerr. Malı çalınan üzücü olay da bir şerr değil; ona derecat kazandırdığı için bir hayır. İşte insanlar sevindikleri olay hayır, üzüldükleri olayın şerr olduğunu zannederler ama aslında derecat kazandıran olaylar insanları üzse de hayırdır ama aslında derecat kaybettiren olaylar insanları sevindirse de şerrdir.

Allah razı olsun.

Ankara’dan bir dinleyicimiz diyor ki:

SORU: Allah’a ulaşmayı dileyenlerle dilemeyenlerin arasındaki farklar nelerdir? Bu dünyada mutlu olamayan bir insan ahirette mutlu olabilir mi?

CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir dizayn yaşanıyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insanın kurtuluşu mümkün değildir. Allahû Tealâ, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde bu konuyu kesinleştirmiş sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. Ne diyor Allahû Tealâ? Buyuruyor ki, Allahû Tealâ’nın bu istikametteki dizaynında Allah’a ulaşmayı dileyen insanlarla dilemeyen insanlar söz konusu. Dilemiyor kişi.

Allahû Tealâ:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).



“innellezîne lâ yercûne likâenâ: Onlar, Bize mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı) dilemezler.”

“ve radû bil hayâtid dunyâ:
Dünya hayatından razıdırlar.

“vatmeennû bihâ:
Onunla (dünya hayatıyla) mutmain olurlar.” diyor.

“innellezîne.”

“Onlar,” diyor, “Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.”

Ve Allahû Tealâ… diyor ki: “Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceleri itibarıyla ateştir (cehennemdir).” diyor.

Böylece sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu muhteva içerisinde görüyoruz ki Allahû Tealâ’nın dizaynı bütün insanlar için açık ve kesin. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insanın gideceği yer cehennemdir. Ve Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan bu dünyada da mutsuzdur, çünkü nefsindeki bütün afetler hep aynı standartlarda kalacak. Şimdi bu durumda olan bir insanı düşünün. Allahû Tealâ diyor ki: “Onların gideceği yer cehennem.” Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan, Allah’a ulaşmayı dilemiyor; böyle bir şeyin kendisi tarafından gerçekleştirileceğine dair de bir inancın sahibi değil. Bu kişinin kurtuluşu mümkün değil, gideceği yer cehennem. Peki, bu kişinin dünya hayatı? Dünya hayatı da mutsuz. Çünkü nefs tezkiyesi diye bir şey yapmıyor kişi, nefsindeki afetleri temizlemek istikametinde harekete geçmiyor. Böyle bir işlemi gerçekleştirmiyor kişi. Öyleyse bu dizayna baktığımız zaman bir sonuç görüyoruz: Allahû Tealâ’nın bu dizaynında Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi mutsuzdur, huzursuzdur, nefs tezkiyesi yapamaz; yapmadığı sürece nefsindeki afetler aynen yerinde durur ve iç âleminde mutluluğu yaşayamaz. Nefsinin afetleri her zaman onu huzursuz ve mutsuz edeceği için dış âleminde mutlu ve huzurlu olamaz, Allah ile olan ilişkilerinde de mutlu ve huzurlu olamaz kişi. İç dünyasında da dış dünyasında da Allah ile olan ilişkilerde de mutsuzluğu yaşamaya mahkûmdur.

“Bu dünyada mutlu olamayan bir insan ahirette mutlu olabilir mi?”

Olabilir. Bir insan Allah’a ulaşmayı dileyene kadar mutsuz bir insandır, nefsindeki afetler onu devamlı huzursuz kılacaktır. Böyle bir insanın Allah’a ulaşmayı dilediğini düşünün, diledikten sonra da hiçbir amel yapamadan, nefs tezkiyesi yapamadan öldüğünü düşünün. Bu kişi Allah’ın cennetine gidecektir. Bu kişi dünyadayken mutsuzdu. Allah’a ulaşmayı dilediği zaman Allahû Tealâ kalbindeki dileği gördü ama kişi ertesi gün öldü. Allah’a ulaşmayı dilemek, bu dileğin sahibi olmak o kişiyi huzura ve mutluluğa kavuşturdu. Öyleyse böyle bir dizaynı yaşamak söz konusu sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bütün insanlar için bir mutluluk ve huzur böyle bir dizaynda gelebilir. Öyleyse insanlar için huzursuz bir ortamda iken o kişi, Allah’a ulaşmayı diledi. Ulaşmak için yola çıksaydı adım adım mutluluğu yaşamaya, dünya saadetini yaşamaya başlayacaktı ama hiç başlayamadı, kişi öldü. Ama bu kişi kıyâmetten sonra cehenneme değil, cennete gidecektir.

Öyleyse dünyada mutluluğu hiç yaşamayan bir kişi, hep huzursuz olan bir kişi tam mutluluğa başlayacakken Allah’a ulaşmayı dilemiş ve ölmüşse bu kişi dünyada mutsuzken cennette mutluluğu yaşayabilir.

Allah razı olsun.

Kardeşimizin ikinci suali:

SORU: “İslâm’ın mutluluk mesajını, zikir ve başkaları için yaşamak konusunu da açıklar mısınız?” diyor.

CEVAP: Bu konunun açıklamalarını bu sabahki sohbetimizde de yani öğle üzeri yaptığımız sohbette detaylarıyla açıkladık sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Zikir, bir insanı huzura ve mutluluğa kavuşturacak olan bir aslı oluşturur. Ve böyle bir dizaynda insanoğlu için zikir, nefsindeki afetleri azalttıkça ruhun hasletleri nefse yerleşeceği için kişinin mutluluk oranı giderek artacaktır. Nefsinin kalbindeki afetler %50’den daha fazla azaldığı zaman kişi, dünya hayatının yarısında; %50’sinde mutluluğu yaşayacak demektir. Fizik vücudunu Allah’a teslim ettiği zaman bu rakam %90’a ulaşır. Nefsini de Allah’a teslim ettiği zaman o kişi zülcenahayn olur. Hem dünya saadetinin bütününü yaşar hem de ahiret saadetinin bütününü yaşar. Öyleyse daimî zikre ulaşan bir kişi, bütün davranışlarında huzuru ve mutluluğu tamamen yaşayabilecek olan bir insandır.

İşte böyle bir dizaynda bir insanın neden mutluluğu yaşadığına bakalım; çünkü nefsinde afetler yoktur. Artık onun yerini ruhun hasletleri almıştır. Ruhun hasletleri faziletler adıyla gelip nefsin kalbine yerleşmiştir. Nefs de Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek istiyor, ruh da. Nefs de Allah’ın yasak ettiği fiilleri asla işlememek istiyor, ruh da ve bunu mutlaka tahakkuk ettirirler her ikisi de. O zaman aralarında tam bir uyuşma hali vardır, aralarındaki savaş bitmiştir. Bu sebeple kişi mutludur. İki, Allah’ın bütün emirlerini oy birliğiyle yerine getirirler. Nefs de ruh da Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi mutlak olarak ister. İkisinden hiç birisi Allah’ın emrini yerine getirmemeyi istemez. Öyleyse mutlaka yerine getirilecektir emir ve hem emir yerine getirildiği süreç içerisinde kişi mutludur hem de işlenen bir pozitif işlev olduğu için kişi Allahû Tealâ tarafından mutluluğu yaşayacaktır ve ruh da nefse inşirah verecektir. Diğer taraftan Allah’ın yasak ettiği fiillerin hiçbirini işlemeyecektir kişi ve mutluluğu devamlı olacaktır sevgili izleyenler ve dinleyenler. Öyleyse bu, zikrin vücuda getirdiği sonuç.

Daimî zikre ulaşmak, biliyorsunuz ki kolay bir şey değil sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ama daimî zikre ulaşmadan da bir insan mutluluğu yaşayabilir. Ne yapabilir? Kendisini başkalarının hizmetine adayabilir. O zaman mutsuz olmak için zaten zamanı kalmaz. Bu kişi başkalarına mutluluk vermek üzere düşünmeye başladığı andan itibaren Allah’ın ülkesinde, pozitif âlemde yaşamaya başlar. Allah’tan devamlı yardım alır ve mutluluk alır. İşte böyle bir ortam o kişi için mümkün ve geçerlidir sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve kişi başkalarına hizmete, Allah’ın kendine verdiği her şeyi seferber ederek koşar. Böyle bir durumsa o kişinin kendisini düşünmemesi, nefsinin yanında asla olmaması demektir. Ruhunun emrinde başkalarını mutlu etmeye koşuyor. Bu onu böyle olduğu süreç içerisinde, Allah’ın ulaştırdığı mutluluk üçgeni içinde yaşatır. Bu üçgenin bir kenarını Allah teşkil eder. İkinci kenarını Allah’ın bütün emirlerini itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen ruhunuz teşkil eder. Üçüncü kenarı da bu muhteva içerisinde işlediğiniz hayırlardır. Allah’ın ülkesinde pozitif âlemde mutluluğu yaşarsınız. Nezaman başka birine haddini bildirmek için, onu üzmek için harekete geçerseniz; o zaman bir kenarını şeytanın oluşturduğu, bir kenarını nefsinizdeki afetlerin oluşturduğu, bir kenarını da işlediğiniz günahın; şerrin oluşturduğu bir üçgen içinde yaşarsanız. Bu mutsuzluk üçgenidir.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, daimî zikrin sahibi olmaya çalıştığınız sürece sizi daimî zikirdeymiş gibi gösterecek olan bu formülü uygulamalısınız. Bütün insanlara yardımı amaç bilmelisiniz, bunun için yaşamalısınız.

Allah razı olsun.

SORU: Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, “Allah insanı en şerefli mahlûk olarak yarattığı halde,” diyor, Denizli’den S. kardeşimiz, “kâinattaki her şeyi de insanların emrine vermiş olduğu halde,” diyor, “insanlar gene mutsuzlar. Birçok şeyi elde etmek için her türlü yola başvuruyorlar. İnsanın mutsuz olma sebepleri nelerdir?” diyor kardeşimiz.

CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, insanın dünya üzerinde mutlu olması üç cephede olgunlaşan bir meyvedir. Birinci cephede insanın iç dünyası var. Ne zaman iç dünyanızdaki kavgayı bitirirseniz nefsinizle ruhunuz arasında; o zaman iç dünyanızda mutlu olabilirsiniz. Yoksa daima mutsuzluğu yaşarsınız. Neden yaşarsınız? Bir; iç dünyanızda nefsinizle ruhunuz arasında devamlı kavga vardır. Neden? Çünkü nefsiniz afetlerden müteşekkildir ve afetler yalnız Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemek isterler ve afetler sadece Allah’ın emrettiği fiilleri gerçekleştirmemek isterler.

İşte böyle bir dizaynda huzursuz olursunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bu huzursuzluğun yaşanması, nefsinizin afetlerine uyup da bir olayı gerçekleştirdiğiniz zaman mutlaka işlediğiniz şey şerrdir. Ya Allah’ın bir emrini yerine getirmemişsinizdir aksiyon itibarıyla veya yasak ettiği bir fiili işlemişsinizdir. İkisinde de hem Allah hem de ruhunuz size ve nefsinize azap verecektir ve arkasından huzursuz olacaksınız. Ayrıca böyle bir dizaynda devamlı nefsinizle ruhunuz arasında iç dünyanızda savaş… Çünkü nefsiniz Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkacak, ruhunuzsa mutlaka Allah’ın emrini yerine getirmek isteyecektir, anlaşmaları mümkün değildir. Kendi dediklerinin olması için savaş kaçınılmazdır, mutlaka aralarında kavga vardır. Peki, bir başka devreden konuya baktığımız zaman neyle karşı karşıyayız sevgili izleyenler ve dinleyenler? O zaman da Allah’ın yasak ettiği bir fiili işliyoruz, işlemememiz lâzım gelirken, arkasından huzursuzluk duyuyoruz. Öyleyse fizik vücudumuz bir şeyler yapar; bu yaptığı şey Allahû Tealâ’nın bize ihsan ettiği bir dizaynda, aklımızın emirleri doğrultusunda oluşur. Aklımızın verdiği emir eğer nefsin istikametindeyse mutlaka neticede huzursuz oluruz. Ya Allah’ın bir emrini çiğnemişizdir ya da Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlemişizdir. Bütün olaylar bu iki kavramın içinde cereyan eder; Allah’ın emirleri ve nehiyleri. Emirler çiğnendiği zaman mutsuzuz, nehiyler işlendiği zaman mutsuzuz. Emirler işlendiği zaman mutluyuz, nehiyler işlenmediği zaman mutluyuz. Öyleyse mutsuzluğun oluşturduğu bir muhteva olarak düşündüğümüz zaman, kişinin iç dünyasındaki mutsuzluğun iki ayrı cephede oluştuğunu görüyoruz.

1- Ruhumuzla nefsimiz arasında devamlı bir kavga var.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, nerede kavga varsa nerede kaos varsa orada mutsuzluk vardır, huzursuzluk vardır, sıkıntı vardır. Bu sebeple iç dünyanızda hep sıkıntı duyacaksınız. Gelelim aksiyonlarınıza, davranış biçimlerinize. Her davranışınız da eğer nefsinizin tesirindeyseniz ya Allah’ın bir emrini yerine getirmezsiniz ya da yasak ettiği bir fiili işlersiniz. Her iki halde de bir taraftan Allah, bir taraftan ruhunuz size ve nefsinize azap vereceklerdir. Ve böylece olayı yaşarken duyduğunuz huzursuzluğun ötesinde, size ulaşan azabın da huzursuzluğunu yaşayacaksınız. Öyleyse hep mutsuz olacaksınız. Bu iç dünyanızdaki…

Dış dünyanızda neden mutsuz olacaksınız? Çünkü siz, o zaman başka insanlara huzursuzluk veren bir dizaynı ifade ediyorsunuz. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, başka insanlarla ilişkilerinizde onlara zulmediyorsunuz. Allah’ın bir yasak ettiği sözü onlara söyleyerek, onların kalbini kırarak, bir yasak ettiği fiili işleyerek veya Allah’ın bir emrini yerine getirmeyerek, meselâ ona yardım edebilecek halde olmanıza rağmen yardım etmeyerek insanları üzüyorsunuz. O zaman onlar huzursuz oluyorlar. Hani siz de günah işlemiş olduğunuz için onlara zulmettiğiniz cihetle, Allahû Tealâ’nın ve ruhunuzun size azabı geliyor, siz de huzursuz oluyorsunuz; madde-1.

Madde-2: Bu insanlar sizden intikam almak isteyeceklerdir ve eğer fırsatını bulurlarsa intikam alacaklardır. Aldıkları zaman size yapılan bir kötülük söz konusudur. Bunun için ikinci defa huzursuz olacaksınız. Yetmez, arkasından sizin nefsiniz harekete geçecek, nefsinizdeki intikam afeti harekete geçecek ve huzursuz olacaksınız, intikamınızı alabildiğiniz takdirde. Çünkü bir günah işlemiş olacaksınız, mutlaka iki ayrı azaba... Eğer intikamını alırsanız, intikamınızı alırsanız bu sefer de intikam aldığınız için huzursuz olacaksınız. İntikamınızı alamazsanız, şuur altı birikimi sebebiyle alınamayan intikam kine dönüştüğü için, strese sebebiyet verdiği için bu sefer de stres sebebiyle huzursuz olacaksınız sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Öyleyse sizin için söz konusu olan şey, Allah’ın güzellikleridir. Görüyorsunuz ki iç dünyanızda mutsuzsunuz, dış dünyanızda da mutsuzsunuz; Allah’ın huzurunda olmadığınız sürece. Allah ile olan ilişkilerinizde de mutsuzsunuz, çünkü Allah’ın emirlerini hiçe sayıyorsunuz. Bu sebeple huzursuzsunuz; Allah’ın emirlerini yerine getirmediğiniz için. Allah’ın yasaklarını işliyorsunuz, Allah ile olan ilişkilerinizde bu sebepten de huzursuzsunuz. İşte insanları huzursuzluğa götüren iç dünyadaki, dış dünyadaki ve Allah ile olan ilişkilerdeki faktörler bunlar.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, bir akıl etseniz ki Allah’ın size verdiği her şeyi başkalarına mutluluk vermekte kullanmaya çalışırsanız eğer, o zaman Allah’ın ülkesinde yaşarsınız. Bu faktörlerin hiçbirisi devreye giremez, size tesir icra edemez. Siz kendinizi başkalarına adadığınız zaman kendinizi de yıpratacak haliniz yoktur. Sizden onlara daima iyilik geldiği için onlar sizi seveceklerdir. Hiç kimse size düşmanca davranmayacaktır ve başkaları için yaşadığınız sürece mutluluğu yaşayacaksınız sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Allah razı olsun.

İstanbul’dan M. A. kardeşimiz diyor ki:

SORU: “Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde bir peygamberin dahi nefsini temizleyemeyeceğini, ancak Rabbimizin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefslerin müstesna olduğunu buyuruyor Allahû Tealâ. Nefs ve Allah’ın Rahîm esmasının, nefs tezkiyesi üzerindeki önemi nedir?” diyor kardeşimiz.

CEVAP: Yûsuf Suresinin 53.âyet-i kerimesinde, Hz. Yûsuf Allahû Tealâ’ya diyor ki:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).



“ve mâ uberriu nefsî: Ben nefsimi beraat ettiremem.”
(Çünkü nefs şerri emreder.)

“innen nefse le emmâretun bis sûi:
Nefs kötü olanı (şerri) emreder.”

“illâ mâ rahime rabbî:
Ama Rabbimin Rahîm esması (bu esmanın tecellisi) hariç.” diyor.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, herkes için söz konusu olan şey nefsini temizlemektir. Bir insan sadece Allah’ın Rahîm esmasıyla nefsini temizleyebilir, peygamber de olsa netice değişmez. Eğer zikir yoksa nefs tezkiyesi yoksa kişi tezkiye olamaz, nefsini temizleyemez ve bu sebeple de kişi hep mutsuz olmaya mahkûm olur sevgili izleyenler ve dinleyenler. Şimdi böyle bir dizaynda hepimiz için söz konusu olan şey, Allah’ın mutluluğunu yaşamak. Nefs tezkiyesi nedir? Nefs tezkiyesi, nefsimizin kalbine Allah’ın nurlarını davet edip onları nefsimizin kalbinde yerleştirmek. Eğer 7 tane kalp şartının sahibiysek; nefs tezkiyesi yapabilecek olan bir düzeye eriştik demektir. 14. basamakta bu olay gerçekleşir.

* Nefsimizin kalbindeki ekinneti Allah almıştır; 1.
* Yerine ihbat koymuştur (idraki önleyen müesseseyi almış ilâhi kompüteri almış, idraki sağlayan ilâhi kompüteri yerleştirmiştir); 2.
* 3’üncüsü; Allahû Tealâ kalbimizin nur kapısını Allah’a çevirmiştir.
* 4’üncüsü; Allahû Tealâ nurların kalbimize ulaşabilmesi için göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açmıştır.
* 5’incisi; Allahû Tealâ bize huşû sahibi olmak imkânını vermiştir; nefsimizin kalbindeki %2’lik nur birikimiyle Rahîm esmasının tecellisiyle. Sonra mürşidimize ulaştığımız gün kalbimizin mührünü açmıştır; 5. işlem. Kalbimizin içindeki küfür kelimesini alıp yok etmiştir. Kalbimize îmân kelimesini yazmıştır Allahû Tealâ.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, bu noktada ne olduk? Bu noktada hepimiz zikir yapabilecek olan bir pozisyona ulaştık. Ve zikrediyoruz; “Allah, Allah, Allah, Allah,” diye sesle veya sessiz zikrediyoruz. Allah’ın katından rahmetle-fazl ve rahmetle-salâvât isimli iki grup, iki çift nur geliyor. Göğsümüze geliyor, göğsümüzden kalbimize açılmış yolu takip ederek kalbimize ulaşıyor. Kalbin mührünü kalbin alt boyutuna doğru indiriyor, kalbimizin içine giren rahmet, fazl ve salâvât partikülleri kalbimizin içini dolduruyor tamamen, bütün karanlıklar dışarı atılıyor. Îmân kelimesi, fazılları (faziletleri) kendisine doğru çekip etrafına toplamaya başlıyor. İşte bu nurun (fazılların) nefsimizin kalbindeki birikimi nefs tezkiyesi adı verilen olayı tahakkuk ettirir. Nefsimizin kalbindeki afetlerin yerini bu hasletler alır sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve böyle bir dizaynda Allah ile olan ilişkilerimizde nefs tezkiyesi %7, %7 kendisini gösterir. Nefs-i Emmare’de %7 nur birikimi nefsimizin kalbinde gerçekleşir. Nefs-i Levvame’de %14 olur, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde %7, %7 artarak, huşûda kazandığımız %2 nurla beraber %51’e ulaşır nefsimizin kalbindeki nurlar. Hasletleri temsil eden faziletler %50’yi bulur, 51’i bulur. Nefsimizin kalbindeki afetlerden %51’i yok olmuştur. Şeytanın hâkimiyet alanı %100’den %49’a düşmüştür. Yani nefsimizin kalbindeki afetler, Allah’ın emirlerine mutlaka karşı çıkan, yasak ettiği fiilleri mutlaka işlememizi isteyen afetler yarıdan daha aşağı düşmüştür. Şeytanın hâkimiyet alanı da yarıdan aşağıya düşmüştür. Nefsimizin kalbinde Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek isteyen, yasak ettiği fiilleri de asla işlemek istemeyen bir özellik taşıyan hasletler, nefsimizin kalbine faziletler adıyla gelmiş ve yerleşmiştir sevgili izleyenler ve dinleyenler. İşte burada mutluluğun yarısının daha ötesini yaşamaya başlarız.

Öyleyse Allah’ın Rahîm esmasıyla oluşuyor bu. Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisi 7 tane kalp şartını gerçekleştirmek üzere sebebiyet veriyor. Gene Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisi rahmeti gönderiyor, rahmetin taşıyıcı sistemi fazlı ve salâvâtı getiriyor kalbimize. Gene rahmet tecellisiyle olay tahakkuk ediyor. Allah’ın Rahîm esmasının tecellisinin adı, rahmet göndermek şeklinde devreye girer. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın Rahîm esması rahmet gönderen esmadır. Rahmetse beraberinde fazlı, beraberinde salâvâtı getirecektir. Bu nurlar nefsimizin kalbine adım adım gelecek ve fazıllar yerleşecektir. Yerleştikçe daha çok Allah’ın emrini yerine getiren, daha çok Allah’ın yasak ettiği fiilleri asla işlemeyen özelliğin sahibi olmakta devam edeceksiniz. Her şeyi en güzele doğru götüreceksiniz sevgili izleyenler ve dinleyenler, sevgili kardeşlerim.

Öyleyse nefs tezkiyesi Allah’ın Rahîm esması olmazsa hiçbir zaman gerçekleşemez. Rahîm esması nefsimizin kalbinde bu şartları tahakkuk ettiremezse gerçekleşmez. Allahû Tealâ zikriniz üzerine katından rahmet göndermezse… Rahîm esmasının tecellisi rahmetin gelmesidir. Rahmet de beraberinde fazılları ve salâvâtı getirir. Eğer rahmet yoksa, fazıllar yoksa nefs tezkiyesi yapamazsınız.

Bakınız, ne diyor Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesi:

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).



“ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden.”

Allahû Tealâ diyor ki: “Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa (yani kalbinizin içine ulaşamazsa, giremezse) içinizden hiç biriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.”

Ve hem nefsinizin kalbindeki 7 tane kalp şartını hazırlayan Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisidir hem de nefs tezkiyesinin vücut bulmasında temel rol oynayan rahmet ve fazl, gene Allah’ın Rahîm esmasıyla gönderdiği temel nurlardır. Rahîm esmasının tecellisi olmazsa bunların hiçbirisi gerçekleşemez.

Allah razı olsun.

Denizli’den Y. A. kardeşimiz diyor ki:

SORU: Dalâlette ve hüsranda olanlar kimlerdir? Dalâlet ve hüsranda olmak hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ: “Kimin günahları sevaplarından daha çoksa onlar hüsrandadırlar.” diyor. Dalâlette olanların hüsranda olanlar olduğunu söylüyor ve onların gideceği yerin mutlaka cehennem olduğunu söylüyor.

Öyleyse bir insan ne zamana kadar dalâlettedir? Doğuşundan itibaren dalâlettedir. Ne zamana kadar hüsrandadır? Doğuşundan itibaren hüsrandadır. Ya da dalâlet ve hüsran ne zaman başlar? Kişinin doğuşuyla başlar. Ne zaman biter? Kişi mürşidine ulaştığı anda. Dalâletten kurtulduğu an hüsrandan da kurtulmuştur. Neden? Kim dalâletten kurtulmuşsa o kişi hidayete adım atmıştır. Hidayete adım attığı an onun bütün günahları sevaba çevrilmiştir. Allahû Tealâ dalâlette olanların ve hüsranda olanların temel standartını veriyor: “Onların günahları sevaplarından daha çoktur.” diyor Allahû Tealâ.

İşte bu sebeple Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesi: “Kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin günahları sevaplarından fazlaysa onlar hüsranda olanlardır.” diyor Allahû Tealâ, “Onların gidecekleri yer cehennemdir.”

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.



Ve bakıyoruz ki Allahû Tealâ A’râf-178’de; dalâlette olanların hüsranda olanlar olduğunu söylüyor.

7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).

Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).



Öyleyse dalâlette olmak ve hüsranda olmak aynı şey. Kim dalâletteyse o kişi hüsrandadır.

Öyleyse ikinci sualimizi soralım: Bir insan ne zamana kadar dalâlettedir? Dalâlette olanın doğumuyla beraber başlar. Ne zamana kadar dalâlettedir? Mürşidine tâbî olduğu güne kadar. Bir insanın hüsranda oluşu da doğumuyla beraber başlar. Ne zamana kadar devam eder? Mürşidine tâbî olduğu güne kadar. Tabii bunun için Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım, Allah’a ulaşacağına kesin olarak inanması lâzım; ruhunu ölmeden Allah’a ulaştıracağına.

10 âyet-i kerime, Kur’ân-ı Kerim’de dalâlette olanların, mürşidlerine ulaşamayanlar olduğunu söylüyor. Öyleyse bu 10 tane âyet-i kerimeye beraberce bakıyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler:

1- Kasas-50:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habîbim! Eğer senin davetine icabet etmezlerse, bil ki onlar nefslerine tâbî olanlardır (nefslerinin hevasına tâbî olanlardır). Kim Allah’ın davetçisine değil de nefsinin hevasına tâbî olursa onlardan daha çok dalâlette olan kim vardır?” Yani: “Onlar dalâlette olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

İki alternatif: Ya doğuşunuzdan itibaren olduğu gibi hayatınız boyunca nefsinizin hevalarına tâbî olacaksınız ya da bir gün mürşidinize tâbî olacaksınız. O size hevanıza tâbî olmaktan nasıl kurtulacağınızı gösterecek ve yaşatacak.

2. âyet-i kerime, Tâhâ-123:

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”



“Hadi hepiniz birden oradan aşağı inin! Size hidayetçimiz gelecek. Kim hidayetçimize tâbî olursa (hidayeti getiren hidayetçimize diyor Allahû Tealâ), sadece onlar dalâletten kurtulurlar.” diyor.

Demek ki tâbiiyet, dalâletten kurtulmanın temel şartı.

3. âyet-i kerime, Kehf-17:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.



“men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ (murşiden): Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Ama kim de dalâletteyse onlar için bir evliya mürşid bulunmaz.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki dalâlette olanlar için kesin bir hükümden bahsediyoruz. Dalâlette olanlar, hidayette olmayanlar. Dalâlette olanlar, velî mürşide tâbî olmayanlar.

4. âyet-i kerime, Câsiye-23:

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?



“Habîbim! O nefslerini kendilerine (nefslerinin hevasını kendilerine) ilâh edinenleri görmüyor musun? (Kendine ilâh edinenleri görüyorsun.) Biz, onları ilim üzere (onların ilimleri, ilim üzere) dalâlette bırakırız.”

Dalâlette bıraktığına göre Allahû Tealâ, demek ki bunlar Kasas-50’ye göre mürşidlerine tâbî olmayanlar. Özellikleri ne? Hevalarına tâbî olmak.

“Onların kalpleri mühürlüdür, onların işitme hassaları da mühürlüdür, onların kalplerindeki görme hassasının üzeri gışavet adlı bir perdeyle örtülüdür.”diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse mürşidlerine tâbî olmayan bu insanlar dalâletteler.

5. âyet-i kerime, Cuma-2:

62/CUMA-2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.



“Biz, ümmîlerin arasında bütün kavimlerde…”

Allah’ın yoluna girmeyen insanların hepsine “ümmî” diyor Allahû Tealâ. Bunların arasında kitab sahiplerini yani kendilerine kitap verilenleri ayırıyor, ümmîler ve kitap sahipleri olarak. Öyleyse Allahû Tealâ, “ümmîler” dediği zaman bütün kavimlerdeki bütün insanları kastediyor.

“Biz, ümmîler arasında resûl beas ederiz.” diyor, “Onlara Allah’ın âyetlerini okusun diye, onların nefslerini tezkiye etsin diye, onlara kitap öğretsin diye, onlara hikmet öğretsin diye. Bu resûle tâbî olmadan evvel, onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, 5. âyet-i kerimeden sonra, 6. âyet-i kerime, Âli İmrân-164:

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.



“Biz, bütün kavimlerde onların içinden birini, o kavmin içindekileri mü’min kılıp da onların başının üzerine ni’met olsun diye resûl olarak vazifelendiririz. Onlara Allah’ın âyetlerini okusunlar diye, onların nefslerini tezkiye etsinler diye, onlara kitap öğretsinler diye, onlara hikmet öğretsinler diye. Bu resûle tâbî olmadan evvel, onlar apaçık bir dalâlet içindeydi.”

Ve aynı şeyi görüyoruz, tâbiiyet yoksa dalâlet devam ediyor.

Ahkâf-32:

46/AHKÂF-32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.



“Allah’ın davetçilerine tâbî olmayanlar, Allah’ı yeryüzüne aciz bırakacaklarını mı zannediyorlar? Oysaki onların da Allah’tan başka dostları yoktur. Onlar davetçilere tâbî olmadıkları için apaçık bir dalâlet içindedirler.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Sonra 8. âyet-i kerime, Nahl-36:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).



“Biz, bütün kavimlerde resûller beas ederiz. O kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar, Allah’a kul olsunlar diye. Bu sebepten bir kısmı hidayete erdiler (tâbî oldular ve hidayete erdiler). Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu (tâbî olmayanlar için).”

9. âyet-i kerime, Zumer-23. Allahû Tealâ buyuruyor:

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.



“zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin): İşte bu Allah’ın hidayetidir ki; Allah dilediği kişiyi bununla (gönderdiği nurlarla, mürşidle) hidayete erdirir. Ama kim de dalâlette ise onlar için bir hidayetçi yoktur.”

Hidayetçiye tâbî olmadıkları için dalâlette kalmışlardır. Tâbî olsalardı mutlaka dalâletten hidayete adım atacaklardı.

10. âyet-i kerime, A’râf-186:

7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).



“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Onlar için hidayetçi yoktur. Allah, onları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır.”

Burada görüyoruz ki Allah’ın dilediğini dalâlette bırakması şarta bağlı. Kişi dalâletten kurtulmayı istemediği takdirde, mürşide ulaşmayı istemediği takdirde Allah’ın mürşide ulaşma emri farz olduğu için, bu farza isyan eden kişi mürşide ulaşmayı inkâr eden kişidir.

Onlar için Allahû Tealâ diyor ki:

“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Dalâlette bırakmayı dilediğim onlardır,” diyor, “mürşide ulaşınız emrime isyan edenler. Ben, onları dalâlette bırakmayı dilerim ve dalâlette bırakırım. Onlar için bir hidayetçi yoktur.”diyor.

“vebtegû ileyhil vesîlete.” diyor Allahû Tealâ.

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.



“Allah’a sizi kim ulaştıracaksa o vesileyi isteyin, ” diyor, “Allah’tan.”

Nasıl istendiğini Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde söylüyor.

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.



“Sabırla ve hacet namazıyla isteyin.” diyor.

Ve huşû sahipleri için mutlaka Allahû Tealâ onlara gösterir. Kimdir huşû sahibi? Allah’a ulaşmayı dileyen ama ulaşacağından da emin olan insanlar. Öyleyse hüsranda olan kişiler de dalâlette olan kişiler de günahları sevaplarından fazla olanlar. Onların da cehenneme gideceği kesin Mu’minûn-103’e göre. Ve dalâlette olanları gördük ki sevgili izleyenler ve dinleyenler,10 âyet-i kerime, dalâlette olanların mürşidlerine ulaşamayanlar olduğunu söylüyor. 7 grup âyet-i kerime, dalâlette olanların mutlaka cehenneme gideceğini söylüyor. Hepsi hüsranda olanlar.

A’râf-179, Allahû Tealâ diyor:

7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.



“Biz, cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır; onunla fıkıh edemezler. Gözleri vardır; onlarla göremezler. Kulakları vardır; işitemezler.”

Yani Allahû Tealâ, “onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler” demek istiyor. Kim bu insanlar? Cehenneme girecek olanlar. “Onlar hayvanlardan daha çok dalâlettedirler.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki cehenneme girecek olanlar bu dalâlette olanlar.

A’râf-178: Allahû Tealâ dalâlette olanların hüsranda olanlar olduğunu söylüyor.


7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).

Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).



Mu’minûn-103’de de: “Hüsranda olanların gideceği yer cehennem.” diyor.

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.



Nisâ-167, 168, 169, Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.



“Onlar kâfirlerdir. Kendileri Allah’ın yolunda değillerdir, başka insanları da Allah’ın yolundan men ederler. Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.”

Şimdi dalâlettekiler oldu. Bütün dalâlettekilerin kâfir olduğunu görüyoruz sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve Allahû Tealâ devam ediyor:

“Onlar kâfirdirler, aynı zamanda da zâlimdirler.” diyor Allahû Tealâ.

Ve buyuruyor ki:

“Allah, onlara asla mağfiret etmez (onların günahlarını sevaba çevirmez). Allah, onları asla Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz. Onları ancak cehennem yoluna ulaştırır (Sıratı cehenneme). Onlar ebediyyen cehennemde kalacaklardır.”

Ve kim bunlar? Dalâlette olanlar. Öyleyse hüsranda olanlar, dalâlette olanlardır ve her ikisi de mürşidlerine ulaşamayanlardır. Hem Allah’ın âyetlerinden gâfildirler hem de Allah’ın âyetlerini nakzederler (yalanlarlar). Mürşide ulaşmak yoktur diye bir yalan beyanın içinde ömürlerini tüketirler.

Allah razı olsun.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, müsaadenizle öğlen namazının eda edilmesi için kısa bir süre sizlerden ayrılmak durumundayız. Allah hepinizden razı olsun.

Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Ankara’dan T. Bey kardeşimiz diyor ki:

SORU: “Her şeyin önüne Allah’ı geçirmek nasıl olmalıdır? Ayrıca Hz. İbrâhîm’in Allah’a güvenini açıklar mısınız? Bizim buradan almamız gereken mesaj nedir?” buyuruyor.

CEVAP: Sevgili izleyenler ve dinleyenler, nefs her zaman evvelâ kendisinin sevmesini ister. Önde hep kendisi olmalıdır, nefsin istediği daima budur. Ama aslında önde Allah olmalıdır. Öyleyse bu bir tercih meselesidir. Ne zaman nefsiniz bir şeyi isterken Allahû Tealâ tamamen onun tersini emrediyorsa, Allah’ın dediğini kabul ederseniz, her seferinde Allah’ı öne geçirmiş olursunuz. Ezanın okunmasıyla beraber namazın vakti girmiştir ama nefsiniz namazı geciktirmek, hatta yok etmek ister. Nefsinizdeki itaatsizlik-isyan afeti Allah’a her zaman isyan edecektir, Allah’ın emrini yerine getirmemek isteyecektir. Onu hiç dikkate almayarak, Allah’ın emrettiği namazı zamanında kıldığınız zaman Allah’ın bir güzelliğini yaşarsınız.

Çünkü Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.



“Namaz üzerinize vakitleri belirli bir farz olmuştur.”

Bu misaldeki gibi, Allahû Tealâ’nın her emrinin tahakkukunda nefsiniz mutlaka karşı çıkacaktır. Ne zaman Allah’ı öne geçirmiş olursunuz? Allah’ın dediğini yaptığınız zaman, nefsinizin dediğini yapmadığınız zaman. Sevgili izleyenler ve öğrenciler, dinleyenler, Allah’ın yasaklarında da aynı şey söz konusudur. Nefs hep, Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemek ister. Öyleyse nefsimiz Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlemek istediği zaman ona mâni olabiliyor musunuz? Olabildiğiniz takdirde, olduğunuz an Allah’ı öne geçirdiniz, nefsiniz ikinci planda kaldı. Nefs deyince, hep nefsinizin afetlerinden bahsetmek istiyorum. Çünkü nefs daimî zikre ulaştığınız zaman artık nefs olmaktan çıkar; ruh hüviyetine girer. O zaman Allahû Tealâ zaten her zaman öndedir. Hiçbir zaman nefsinizin afetlerinin dediği oluşamaz, daimî zikre ulaştığınız zaman her zaman Allahû Tealâ öndedir. Çünkü Allah’ın emirlerinin hepsini mutlaka yerine getirilir, yasak ettiği fiiller asla işlenmez. Emirler cephesinde de nehiyler cephesinde de Allahû Tealâ en öndedir, her zaman öndedir.

Öyleyse Allahû Tealâ’ya güven duymak müessesine dikkatle bakın sevgili kardeşlerim, sevgili öğrenciler ve izleyenler. Allah sizin, hepinizin sahibinizdir, hepimizin sahibidir. Bizi yaratandır, hayat verendir ve O’na teslimiyetimiz arttıkça mutluluğu yaşama boyutlarımız giderek büyür. Öyleyse Allahû Tealâ’nın bir insanın hayatında en çok öne geçtiği devre neresidir? Daimî zikre ulaştıktan sonraki devredir. Çünkü o zaman hiçbir konuda Allah’ın önde olmaması mümkün değildir. Nefsiniz de ruhunuz da aynı şeyleri isteyecektir ve bu, Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde hepiniz için söz konusu olan bu olacaktır. Daimî zikire ulaşan bir insan için Allahû Tealâ her an en iyi standarttadır. İşte olay buysa Allahû Tealâ hep öne geçirilmelidir.

Hz. İbrâhîm’in Allah’a duyduğu güvense muhteşem bir güvendir. Firavun, Hz. İbrâhîm’i yakalatıyor. Mancınıkla ateşin ortasına atılacak, bütün odunlar toplanmış, yakılmış, koskocaman bir meydanda, Urfa meydanında odunlar toplanmış, bir araya getirilmiş, yakılmış. Hz. İbrâhîm de mancınıkla odunların üzerine atılacak. Ve Cebrail (A.S), Hz. İbrâhîm’e geliyor: “Ne dilersen onu yapmak üzere geldim.” diyor, “Seni derhal buradan götürebilirim. Ne istersen yaparım.” Hz. İbrâhîm diyor ki Cebrail (A.S)’a: “Benim O’na güvenim tamdır.” diyor.“O, benim şu anda hangi durumda olduğumu en iyi bilendir. Ve mutlaka O, gerekeni yapacaktır.” diyor. Nitekim Allahû Tealâ bütün ateşleri su haline getiriyor ve bütün odunları da balık.

Sevgili izleyenler, dinleyenler, eğer bir gün yolunuz Urfa’ya düşerse o kutsal balıkların olduğu havuza gidin dikkatle bakın, caminin etrafında, avlusunda yaşamakta olan balıkları ve o günden bu tarafa var olan suyu göreceksiniz. İşte o su, ateşlerin Allahû Tealâ tarafından Hz. İbrâhîm’in güveni sebebiyle suya döndürülmesinden oluşan ateşlerdir. O balıklar da Allah’ın odunları balığa çevirmesiyle tahakkuk eden bir mucizesidir.

Sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, sevgili öğrenciler, Hz. İbrâhîm Allah’a tam bir güven beslemekteydi. Hz. İsmail için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Hz. İbrâhîm’in Allah’a teslim olmasının temelinde onun Allah’a olan güveni yatar. Allahû Tealâ diyor ki: “Sen, Bize teslim olmak istiyorsun. Biz de sana bunun güç bir şey olduğunu söylemiştik Ya İbrâhîm!” Hz. İbrahîm diyor ki: “Ben teslim için her zaman hazırım.” Yıllar sonra Allahû Tealâ diyor ki: “Oğlun İsmail’i Benim için kurban etmeni istiyorum.” Hz. İbrahîm derhal oğlu İsmail’e gidiyor, diyor ki: “Allahû Tealâ, senin Allah için kurban edilmeni istiyor. Ey evlâdım, ne dersin?” diyor. Hz. İsmail de bu durumdan haberdar: “Hazırım baba,” diyor, “derhal yola çıkalım.” Beraberce yola çıkıyorlar. İblis çıkıyor karşılarına, hemen Hz. İsmail’in yanına yaklaşıyor, kulağına diyor ki:“Senin dünyadaki en büyük düşmanın bu baban.” diyor. “Hedefi seni öldürmek anlamıyor musun?” diyor. “Allah’ın seni kurban etmesi falan,”diyor, “bahane. Düşmanlığı yüzünden seni öldürecek.” diyor, “Sen hâlâ daha gidiyorsun ölüme doğru.” Hz. İsmail şöyle bir bakmış iblise, yerden bir kaşık kaptığı gibi “iblisin gözü budur,” diye patlatmış. İblisin bir gözü o günden bu tarafa hâlâ şehladır.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, Hz. İbrâhîm, Allah’a tam bir tevekkül içindeydi; hiç kimsedende korkmazdı. Neden ateşe atladı? Baktı ki babası başta olmak üzere herkes putlara tapıyor. Hz. İbrâhîm bir gece girdi putların arasına, putların hepsini darmadağın etti, kırdı geçirdi, ayakta olan bir tek put kaldı. Onu özellikle bıraktığını sonradan anlıyoruz. Nitekim Hz. İbrâhîm’i yakaladıkları zaman dediler ki: “Bu köyün etrafında dolaştığını görmüşler senin ve sabahleyin geldiğimizde bu putları kırık gördük. Mutlaka bunu sen yapmışındır.” Hz. İbrâhîm diyor ki: “Yo,” diyor, “ben yapmadım. İşte bu yaptı.” diyor. “Orada bir tane put var ya,” diyor, “o sizin en büyük olan putunuz. Mmutlaka,” diyor, “o yapmıştır.” diyor. Herkes itiraz ediyor. “Hadi canım!” diyorlar. “Bir put,” diyorlar,“başka bir putu kırabilir mi?” “E,” diyor, “başka bir putu bile kıramayacak olan putlara tapmanız ayıp değil mi, yanlış değil mi?” diyor. Firavunun çok fena gücüne gidiyor bu söz, bunun üzerine Hz. İbrâhîm’i o ateşin üzerine atmaya karar veriyorlar.

Sevgili kardeşlerim, Bakara Suresinin 131. âyet-i kerimesi, Hz. İbrâhîm’in Allah’a teslim-i külliyle teslimini gösteriyor.

2/BAKARA-131: İz kâle lehû rabbuhû eslim kâle eslemtu li rabbil âlemîn(âlemîne).

Rabbi ona: “Teslim ol!” dediği zaman “Ben, âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi



“Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” diyor Hz. İbrâhîm.

%100 teslimiyetle; ruhunun teslimiyetiyle, fizik vücudun teslimiyetiyle, nefsinin teslimiyetiyle Hz. İbrâhîm Allah’a teslim olmuş. Hz. İbrâhîm, Allah’a muhteşem bir güven duyuyordu. Hangi problemin sahibi olursa olsun, Allah’ın mutlaka ona çözüm bulacağından emindi. Hiçbir konuda en ufak bir tereddütü yoktu bu istikamette. Onun için Allah’a teslim olanların önde gelenlerindendir Hz. İbrâhîm.

Allah razı olsun.

Aydın’dan S. Ö. kardeşimiz diyor ki:

SORU: “Kur’ân’ın birçok âyetinde: ‘Allah, hesabı çabuk görendir.’ ibaresi geçiyor. Ayrıca kıyâmet günü kurulacak olan mizan nedir?” diyor.

CEVAP: Sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, sevgili öğrenciler, “vallahû seriûl hisâb.” Bu ibarenin Kur’ân-ı Kerim’de pek çok yerde geçtiğini görürsünüz.

“Allah hesabı çabuk görendir (serian; derhal, çabucak görendir).”


2/BAKARA-202: Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.



Acaba ne demek istiyor Allahû Tealâ? Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, hepinizin etrafında kiramen kâtibîn melekleri var. Bütün hayatınızı filme alırlar, üç boyutlu bir film. Aksiyonları, vücudunuzun bütün davranışları her saniye filme alınır; kesintisiz bir film, üç boyutlu bir film. Aynı zamanda düşüncelerinizi de ikinci bir film, gene üç boyutlu olarak şahitlik yapmak üzere alırlar ve hayat filminizin; aksiyonların filmi üzerinde devamlı her saniye dereceler vardır. Her saniye ya derecat kaybedersiniz ya da kazanırsınız. Hiçbir saniye geçmez ki derecat kaybetmeyesiniz veya kazanmayasınız. Yani birisi derse ki: “Ben şu anda hiç kimseye kötülük yapmıyorum, gerçi bir ibadet de yapmıyorum ama kimseye de kötülük yapmıyorum. Ben ibadet yapmadığım için derecat kazanmıyorum, tamam ama bir kötülüğüm de olmadığına göre derecat da kaybetmiyorum.” Bu kişi eğer zikretmiyorsa derecat kaybediyor. Çünkü Allahû Tealâ zikri daimi farz kılmış.

Diyor ki:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.



“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.” diyor Allahû Tealâ. “Yan üstü yat ve hep Allah’ı zikret.” diyor.

Öyleyse üç halin üçünde de zikretmek farz kılındığına göre, bütün insanlar için daimî zikir farz. Kişi daimî zikrin sahibi değilse, zikir yapmadığı her saniye için mutlaka derecat kaybeder. Allahû Tealâ derhal bu dereceleri kaydettirir kiramen kâtibîn meleklerine. Ama öyle kolaylıklar koymuştur ki; bu kayıt edilen dereceler çok önem taşımaz. Neden? Çünkü Allahû Tealâ normal standartlarda 10 kat ihsanda bulunuyor hepinize. Daha ötedeyse bu ihsanı Allahû Tealâ’nın 100 kata çıkıyor mürşidinize ulaştığınız zaman. Normal standartlarda herkes 1 derecelik sevap kazandığı zaman, 1 pozitif derece kazandığı zaman onun hesabına 10 derece olarak yazılır. Ama mürşidine ulaştığı andan itibaren 100 derece yazılmaya başlanır. Bu 100 derece Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde 100’er 100’er artarak, 700 kata kadar yükselecektir ve hayatı boyunca o kişi 700 katını alacaktır Allahû Tealâ’dan, her yaptığı pozitif davranışın bir derecesini, her derecesini.

6/EN'ÂM-160: Men câe bil haseneti fe lehu aşru emsâlihâ, ve men câe bis seyyieti fe lâ yuczâ illâ mislehâ ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).

Kim (Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on misli, onundur. Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar zulmolunmazlar.


2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.



Öyleyse Allahû Tealâ ile olan ilişkilerinizde işlemi yaptığınız an, her saniye aynı anda derecatı kazanırsınız veya kaybedersiniz ve hesabınızın toplam rakamı kümülatif olarak devamlı değişir. Ya eklenir rakama bir şeyler ya da rakamdan bir şeyler eksilir. Öyleyse Allah’ın hesabı çabuk görmesi ne demek? İşte bu demek; yaptığınız her işlemin bedeli rakamsal olarak sizin hesap (amel) defterinize derhal geçirilir, onun hesabı sıfırlanır. Hayatınız boyunca hep sıfırlanan hesaplarla karşı karşıyasınız. Ameliniz pozitifse aldığınız pozitif derece; sıfırlanmıştır hesap. Ameliniz negatifse kaybettiğiniz dereceyle gene hesap sıfırlanmıştır. Daha açık bir şekilde anlatalım: Bir hırsız bir şey çalıyor; derecat kaybediyor. Kul hakkı doğmuştur. Kimin malını çaldıysa malını çaldığı kişi mazlumdur, hırsız da zâlimdir. Zâlimden kaybettiği dereceler alınıp, mazlumun amel defterine kazanılan dereceler olarak aynı anda kaydedilir. İşlem tamamlandığı anda sıfıra müncer olmuştur. Negatif aksiyonun karşılığında hırsız derecat kaybetmiştir ve buna karşılık malı çalınanın hesabına onun kaybettiği derecat tam olarak işlenmiştir.

Öyleyse sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda görüyorsunuz ki Allahû Tealâ anında hesabı sıfırlıyor. Negatif aksiyon, başka birine zarar veriyor kişi. Başka bir kişi yara alıyor. Ama hangi derecede bir derecat kaybını gerektiriyorsa bu, onun kaybettiği bütün dereceler dikkat edin, anında onun hesap defterine kaydedilmekle ödeniyor. Allahû Tealâ hesabı aynı anda görüyor. Ama bir sıfırlanma olayıyla karşı karşıyayız. Hırsız, hırsızlık yapmıştır. Amel, ne kadar negatif derecatı varsa bu amelin; onun hesap defterine yazıldığı anda hesabı sıfırlanıyor. Yaptığı günahın karşılığı negatif derecelerolarak hesabına kaydedildiği anda hesap sıfırdır. Ama bunla yetinmiyor Allahû Tealâ. Hırsız için hesap burada sıfırdır ama ona negatif dereceler yazılırken kul hakkı doğduğu için pozitif dereceler de karşı tarafa yazılıyor. Onun kaybettiği bir şey vardır; kazandığı derecatı telafi ediliyor, onun da hesabı sıfırlanıyor.

Şimdi zarar görenin kısas hakkını kullanmak istediğini düşünün: Kullandığı anda, kısas uyguladığı anda karşı tarafın amel defterine kaybettiği dereceler gelecektir, tekrar gelecektir ve zulme uğramış olan kişinin amel defterindeki o pozitif derecelerin yanına karşılık olarak negatif dereceler kayıt edilecektir, hesap sıfırlanacaktır her iki tarafta da. Öyleyse bu sefer sıfırlanma olayı nasıldır? Negatif amele karşılık negatif amel; ameller sıfırlanmıştır. Bir tarafın negatif ameline karşılık, öbür tarafın ona negatif ameli söz konusudur. Zarar veren tarafın ameli, karşı tarafa zarar vermekle noktalanmıştır. Karşı taraf da kendisine zarar verene zarar vererek hesabını aksiyonlar itibarıyla sıfırlamıştır, dereceler de sıfırlanmıştır. Birinci seferinde, zarar verenin hesabına yazılan negatif rakamın karşılığı pozitif olarak ona geri dönmüştür. İki taraf da aynı zarara uğramış, iki tarafın da hesabı neticede sıfırlanmıştır. Hem aksiyonlar sıfırlanmıştır hem de dereceler sıfırlanmıştır aynı anda. İşlemin yapıldığı anda, olayın tahakkuk ettiği anda, aynı anda Allahû Tealâ bu hesapları derhal kaydeder. Onun için: “Allahû Tealâ hesabı çabuk görendir.” diyor. Bu dünya üzerindeki yaşantınızın bilançosu. 

Gelelim kıyâmet gününe: Allahû Tealâ diyor ki: “Kıyâmet gününde Allah’ın katındaki birinci safha, mahşer meydanında bulunmanızdır.” Mahşer meydanındayken sur’a birinci defa üflendiği için mahşer meydanına ulaşacaksınız. Sur’a birinci defa üfürüldüğünde zaman durur; geçmişten geleceğe doğru devretmekte olan zaman durur ve durduğu andan itibaren de geçmişe doğru seyretmeye başlar. Çünkü bir noktadan ayrılan bütün partiküller artık hareket halinde değil, durmuşlar, zaman duruyor. Gravitasyon başlıyor (yerçekimi kuvveti); büyük kütleler küçükleri çekmeye başlıyor. Dünya Ay’ı çekiyor, Güneş de Dünya’yı çekiyor. Dünya Ay’la birleşiyor, her ikisi de Güneş’le birleşiyor kıyâmet günü. Ve zaman tersine çalışmaya başlıyor. Evvelâ sur’a birinci defa üfürüldüğü anda, kıyâmet günü dünyanın neresinde olursa olsun insanlar yaşadıkları yerde derhal ölürler. Bu, onların dünya üzerindeki birinci ölümüdür. Evvelki yerlerde yaşamış olanlar da zaten birinci defa ölmüşlerdir. Sonra zaman tersine doğru çalıştığı için bu ölen insanların evvelâ kıyâmet günü yaşayanlarına zaman ulaşır, onlar canlanırlar. Ondan sonra tarihin derinliklerine doğru zaman geri dönerken, bütün tarihte yaşayan insanların hepsi birer birer canlanır öldükleri halleriyle. Yerçekimi kuvveti bulunmadığı için bulundukları âlemde, yerçekimi kuvvetinin mevcut olduğu tek âlem olan İndi İlâhi’ye yani mahşer meydanına bütün insanlar ulaşacaktır. Burada sur’a bir defa daha üfürülür, insanlar ikinci kez ölürler. Sonra sur’a bir defa daha üfürülür, ikinci kez dirilirler. İşte bu ikinci dirilmenin akabinde herkes aynı yaşta olarak yeniden diriltilmiştir ve hesap görme zamanı gelmiştir. Mahşer meydanından ayrılarak hesapların görüleceği İndi İlâhi’ye ulaşılır. Orada herkesin mizanları söz konusudur, herkesin hayat filmi söz konusudur. Hiç kimsenin… mümkün değildir.  Otomatik… sistemleri herkesi kendi hesabının görüleceği sisteme ulaştırır. Orada kendi amellerinizi göreceksiniz; doğumunuzdan ölümünüze kadar. Size teslim edilen mizanla bütün dereceler tespit edilmiştir. Hayat filminizdeki derecelerle mizanın dereceleri daima birbirinin aynı çıkacaktır. Böylece size hiçbir şekilde bir haksızlık yapılmadığı sonucuna ulaşacaksınız. Mizan, bütün alternatifleri dikkate alan ve kâinattaki bütün fiileri ihtiva eden bir ölçektir. Ve hesabınız çok kısa bir zamanda görülür. Neden? Allahû Tealâ diyor ki: “Burada 1 gün sizin âleminize 1000 yıla eşittir.”

Yani oradaki 24 saatlik bir zaman parçası buradaki 1000 yıla eşit. Eğer bu dünya üzerinde kişi 1000 yıl yaşasaydı -Âdem (A.S) 1000 yıldan daha fazla yaşamıştır- bunun hesabı 1 günde görülecektir, hayat filmini 1 günde seyredebilecektir. Ama 100 sene yaşayan bir insanın hayat filminin 2,4 saatte bittiğini görüyoruz. 100 seneye mukabil 2,4 saat; 2,4 saat. Böylece görüyorsunuz ki 100 yılllık bir zaman parçasının karşılığında Allahû Tealâ 2,4 saatte bütün insanların hesabını görüyor. İnsanlar 100 seneden daha fazla, normal standartlarda yaşayamazlar ama yaşayan insanlar da vardır. Demek ki o… hesapla çok yaşama devresi olarak 100 seneyi kabul etsek, ondan hatta biraz daha fazlası 2,5 saat içinde  insanların %99’unun çok daha fazlasının hesabı bitmiş olacaktır. 100 senelik bir ömrün hepsini yeniden yaşamak ve bunun arkasından da hesabın bitmesi sadece 2,5 saatin içinde tamamlanıyor. İşte Allahû Tealâ bu sebeple hesabı çabuk görendir. Hem amellerin karşılığını, kişinin amel defterine anında kaydettirdiği için, hesapları derhal sıfırladığı için, hangi kişi hangi kişiye haksızlık ederse etsin haksızlığı yaptığı anda hesap kapatılmıştır. Kişi cezasını almıştır, mazlum da kendisine zulmedilenden mükâfatını almıştır Allahû Tealâ’dan. İkisinin hesabı da sıfırlanmıştır.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, amel defterinize yani hayat filminize hem ameliniz gösterilir hem de onun karşılığındaki rakam. Öyleyse amel ve karşılığı olan rakam negatif ve pozitif olarak değerlendirildiğinde her zaman sıfıra müncer olan bir sonuç görürsünüz. Hangi fiil ne zaman işlenirse işlensin, işlem sırasında Allahû Tealâ o kişinin hayat filmine kiramen kâtibîn melekleri tarafından o olayı sıfırlayabilecek olan rakamı mutlaka koydurur aynı anda. Bu sebeple Allah hesabı anında görendir. Kıyâmet günü ise hesabı çabuk görmesi söz konusudur. Anında görmek de çabuk görmek demektir ama anında görmek, çabuk görenin de daha ötesinde bir hükmü ifade eder. Ama “Allahû Tealâ’nın hesabı çabuk görür.” ifadesi, hem anında görmeyi hem de kıyâmet günü 1 günü, 1000 yılı bir tek gün içinde hesap görme standartları içerisinde tahakkuk ettirmesi, bu konuya Allah’ın açıklamasını getiriyor.


Allah razı olsun.

SORU: Cennet ve cehennemin katları ve hangi vasıftaki insanlar bu katlara girdikleri konusunda detaylı bilgi…

CEVAP: Yedi ayrı cins cehennem söz konusu sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve insanların hangilerinin hangi cehenneme girecekleri konusunda bir muhteva söz konusu edildiğinde, en alttaki cehennemin en üstteki katına gidecek olanlar âyetlerden gâfil olanlar, âyetleri bilmedikleri için hata işliyorlar ama gidecekleri yer cehennem.

Allahû Tealâ diyor ki Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesinde:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.



“innellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).”

“Onlar Bize ulaşmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar. Onların gidecekleri yer, onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor.

Bilmedikleri için, bilmedikleri sebeple cehenneme girecekleri için bu insanlar cehennemin en üstündeki bölüme ulaşıyorlar sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Daha aşağıdaki cehenneme gidecek olanlar; Allah’a ulaşmayı tekzip edenler (yalanlayanlar).

Yûnus-45’te Allahû Tealâ diyor ki:

10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).



“ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum.”

Sonra diyor ki:

“kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn (muhtedîne): Andolsun ki onlar; Allah’a mülâki olmayı (ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı) yalanlayanlar, onlar asla hidayete eremezler.”

Burada da bu yalanlayan insan, başkasına bir zararı olmayan bir insan yani sadece tekzip ediyor. Başka bir fikir sokmuşlar kafasına. “Allah’a dönüş; fizik vücudunun Allah’ın huzuruna kıyâmet günü dönüşüdür. Allahû Tealâ dönüşten bunu kastediyor.” diyorlar. “Ruhun mu? O da Allah’a dönecek ama ölümünden sonra.” Buna inanmış kişi ve bu sebeple Allah’ın, “Dünya hayatını yaşarken ruhunu Allah’a ulaştıracaksın,” emrine karşı çıkıyor. Doğru olanın, o âyetin de yorumunu öyle yapıyor. Ona göre doğru o. Burada gene bu Allahû Tealâ’nın âyetlerini tekzip eden insanların, başkalarına zarar vermek kastıyla bunu yapmayanları, kendisine yapılan yanlış öğretinin sonucunda yanlış öğrenmesi sebebiyle cehenneme gitmesi söz konusu olan bu insan da diğer cehennemin, en üstteki cehennem katının bir altındakine giriyor. İkinci, yukarıdan başladık sıralamaya, ikinci cehenneme girecek olanlar. Sebebi de Allah’ın âyetlerini tekzip ediyorlar ama ruhun ölümden sonra Allahû Tealâ’ya dönmesi bir vakıa olduğuna göre onun kafasına sokulan şey, bu yanlış kanaat.

Birtakım dîn adamları biliyorsunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler, zamanımızda diyorlar ki: “İnsana hayat veren şey onun ruhudur. Ruh gidince vücuttan ayrıldığı an kişi ölür. Ancak kişi öldüğü zaman öyleyse ruhu Allah’a ulaşabilir.” Bunlar bunu söyledikleri için profesör titrlerine bakarak insanlar onların sözlerine inanıyorlar ve tabii o zaman başkaları kendilerine sorunca onlar da bu tarzdabir açıklama yapıyorlar, Allah’ın âyetlerini yalanlamış oluyorlar. Ama bunların bir kasıtları yok. Kasıtları olmadığı için ötekilerden de farklı bir durumları var; âyetlerden gâfil değiller, âyetleri biliyorlar ama yorumları yanlış, kendilerine yanlış öğretilen standarda da inanmışlar ve bu yanlışın müdafaasını yaparak kurtuluşlarını kendileri engelliyorlar. Cehenneme gidecekler ama o en üstteki cehennemin bir alt katına gidecekler bunlar. Çünkü birincilerden daha farklı durumları var. Birinciler zaten âyetleri bilmiyorlar gâfil oldukları için. Onlar bir konunun farkında olmayarak cehenneme gidiyorlar. İkinciler, âyetleri yalanlıyorlar ama düşünmeleri lâzım ki: “Ya aksi doğruysa, ya ben ruhumu Allah’a ulaştıramadığım için cehenneme gideceksem, ya doğru değilse bu ölümden sonra Allah’a ulaşma masalı?” Bunu düşünmedikleri için, bunun mânâsına varmayı idrak edemedikleri için cehenneme gidiyorlar. Ama en azından başkalarını kandırmak gibi, onları da kendileriyle beraber cehenneme sürüklemek gibi bir niyetleri yok.

Şimdi üçüncü gruba geliyoruz; lânet alanlar, ahdlerini bozanlar.

Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesinde diyor ki:

13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).

Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.



“vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi.”

Misaklerinden sonra ahdlerini bozanlar,” diyor, “onlar.”

“ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale:
Ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (işlemi keserler, tamamlamazlar, gerçekleştirmezler; ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar).”

“Allah’ın O’na (Kendisine) ulaştırılmasını emrettiği şeyi O’na ulaştırmazlar, işlemi keserler.” diyor Allahû Tealâ.

“ve yufsidûne fîl ardı: Ve bu sebeple yeryüzünde fesat çıkarırlar.”

Ruhlarını Allah’a ulaştırmadıkları için başkalarına da ruhlarını Allah’a ulaştırmamaları gerektiğini söyledikleri için kendileri işlemi kesmişler. Başkalarının da bir hedefe ulaşması konusunda problemleri var.

Bu insanlar, Allahû Tealâ bunlar için diyor ki:

“ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr: Onlar Allah’ın lânetine muhatapdırlar. Ve gidecekleri yer, kötü bir yerdir (kötü bir yurttur yani cehennemdir).”

Şimdi burada lânetin alındığı bir olay var sevgili izleyenler ve dinleyenler. Bunlar artık anlamışlar ki Allahû Tealâ ruhlarını Allah’a ulaştırmalarını istiyor, emrediyor ama öğrendikleri yanlış bilgileri başkalarına öğretmişler ve doğruyu öğrendikleri zaman da nefslerindeki kibir afeti yüzünden vazgeçemiyorlar. Söylediklerinin yanlış olduğunu söyleyemiyorlar, nefsleri başkalarının karşısında küçülecekleri imajını vererek onlara, başka insanları da kendileriyle beraber cehenneme götürecek olan bir muhtevayı onlara kabul ettirmiş. Açıklama yapmıyorlar bu konudaki fikirleri, kendileri ruhlarını Allah’a ulaştırmadığı gibi başkaları kendilerine söylediği zaman böyle bir hususun geçerli olmadığını söylüyorlar. İnsanları fesada ulaştırıyorlar, sebep oluyorlar insanların cehenneme gitmelerine. Burada bunlar için söz konusu olan şey, kendilerinin yapmadıkları bir hususu, gerçekleştirmedikleri bir hususu başkalarını da bu hedefe ulaştırarak onların fesadına bir sebebiyet vermek, Allah’a karşı isyan etmesini oluşturmak. Burada Allah’ın âyetinin hüviyeti değiştiriliyor ve kişi lânete uğruyor.

Daha aşağıdaki, üçüncü kattaki yani yukarıdan aşağıya sayıyoruz cehennemin kapılarını; en üstteki cehennem 1. kat, bir alttaki cehennem 2. kat, daha alttaki cehennem 3. kat. Bunlar 3. kata geçecekler.

4. kattaki işlemde lânet iki kata ulaşıyor.

Ahzâb-67 ve 68’de diyorlar ki cehenneme gidenler:

33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).

Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”



ve kâlû: Derler ki.
rabbenâ: Rabbimiz.
innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ: Biz, devrimizin sâdatlarına ve küberasına itaat ettik (bu yüzden cehennemdeyiz).
fe edallûnâs sebîl(sebîlâ): Onlar bizi yanlış yere götürdüler (yoldan saptırdılar).

Ahzâb-68:

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).

“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”



rabbenâ âtihim: Ya Rabbi (Rabbimiz) onlara ver.
dı’feyni minel azâbi: Azaptan iki kat (ver).
vel anhum la’nen kebîrâ (kebîren): Ve onları büyük bir lânetle lânetle.

İşte burada iki kat azap devreye girdiği için, bunlar birinci devredeki lânet olanlardan daha fazla büyük bir lânetle lânetleniyorlar. Azapları ise iki kat azap. Bu insanlar 4. kattaki; aşağıya doğru 4. kattaki cehenneme gidecek olanlar. Âyetler: Ahzâb-67 ile Ahzâb-68.

Âyetleri ketmedenlere gelince, örtenlere gelince onlar 5. kata gidiyorlar.

Bakara-159’da Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.



“innellezîne yektumûne.”


“Onlar ki muhakkak ki (kesinlikle)…”

yektumûne:
Ketmederler (saklarlar, gizlerler).
mâ: Şeyi.
enzelnâ: Bizim indirdiğimiz.
minel beyyinâti: Beyyinelerden (ispat vasıtalarından).
vel hudâ: Ve hidayeti.

İspat vasıtalarını da saklarlar, gizlerler. Bizim öğrettiğimiz eğer o ispatlarını açıklarlarsa, yalanları meydana çıkacak, yanlışları meydana çıkacak. İspat vasıtalarını gizliyorlar aynı zamanda hidayeti de gizliyorlar; insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaştırılmasını da gizliyorlar.

Ve bunlar, bunları da gizledikleri için Allahû Tealâ devam ediyor:

min ba’di: -den sonra.

“mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi.”

“Allah Kitab’ında insanlar için (Allah’ın Kitab’ında insanlar için) beyan ettiği şeyi Allah açıkladıktan sonra (beyan ettikten sonra), hidayeti ve Allah’ın bu ispat vasıtalarını ketmedenler,” diyor, “gizleyenler.”

ulâike yel’anuhumullâhu:
Onlar, Allah’ın lânetine muhattaptırlar.

ve yel’anuhumul lâinûn (lâinûne):
Onlara Allah da lânet eder, lânet ediciler de lânet eder.

Allah’ın lânetinin ötesinde burada biraz daha ağır bir durum var. Buradaki kişiler Allah’ın âyetlerini artık gizlemeye başlamışlar, Allah’ın ispat vasıtalarını. Yani kurt gibi biliyorlar, doğrunun bu olduğunu, ruhun Allah’a ulaşması gerektiğini ve gizliyorlar bunu sevgili izleyenler, öğrenciler, dinleyenler. Biliyorlar; Allah’ın indirdiği Kur’ân-ı Kerim’de insan ruhunun Allah’a ulaşmasını 11 defa farz kıldığını biliyorlar. İşte bunlardan bunları gizleyenler var. Bu gizleyenler, bunu dinledikleri standartlarda o insanlar için bir muhteva söz konusu oluyor. Onların gidecekleri cehennem; 5. kat cehennem oluyor.

Bu konuda âyetleri ketmedenler, Bakara-161’de var:

2/BAKARA-161: İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun ulâike aleyhim la’netullâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).

Muhakkak ki (Allah’a ruhun ölmeden ulaşmasını, yani hidayeti) küfredip (örtüp gizleyip) kâfir olarak ölenler, işte onlar, Allah’ın, meleklerin ve insanların hepsinin lâneti onların üzerinedir.



“innellezîne keferû.”

“Örterler.” diyor Allahû Tealâ.

“ve mâtû ve hum kuffârun ulâike aleyhim.”

“Küfredenler, Allah’ın âyetlerini küfredenler.”

Kehf-105’te: “ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî.”

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.



Burada da aynı şey var. Allah’ın âyetlerini küfrederler yani gizlerler, örterler ve Allah’a ulaşmayı. İşte sonuç hep buraya geliyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Birtakım insanlar mutlaka bunları yapıp daha aşağıdaki cehennemleri hak ediyorlar.

6. kat cehenneme gidenler, daha aşağıda cehenneme gidenler; resûllerle ve âyetlerle alay edenler.

Kehf-105:

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.



fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ (veznen): Onlar için kıyâmet günü mizan tutulmaz.

18/KEHF-106: Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(huzuven).

(Âyetlerimi) örtmeleri (inkâr etmeleri) ve âyetlerimi ve resûllerimi alay konusu edinmeleri sebebiyle, onların cezası işte bu cehennemdir.



“zâlike cezâuhum cehennemu: Onların cezaları cehennemdir.”

“bimâ keferû vettehazû âyâtî.”

“Onlar, Allahû Tealâ’nın âyetlerini örtmüşler ve alay etmişlerdir.

“ve rusulî huzuvâ (huzuven).”

“Ve resûlümüzle; resûllerimizle (resûllerimle) alay etmişlerdir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse kim Allah’ın âyetleriyle ve Allah’ın resûlleriyle alay ederse onlar için kıyâmet günü mizan tutulmaz, onların gidecekleri yer cehennemdir. Burası ötekilerden daha ağır bir olayı ifade ediyor, çünkü Allahû Tealâ mizan tutulmadığını söylüyor.

Amelleri boşa gitmek, Kehf Suresinin 105. olayındaki; âyet-i kerimesindeki olay; 5. kat cehenneme gidiyor kişi. O kişinin amelleri boşa gidiyor, sayılmıyor hiç; Allah’ın âyetlerini küfrettikleri için. Ama burada resûllerle ve Allah’ın âyetleriyle alay edenlerde mizan tutulmuyor. Başkalarının kendisine yaptığı günahlar sebebiyle kazandıkları dereceler de sıfırlanıyor. Hiç dereceleri yok, 6. kat cehenneme gidiyorlar.

7. kat cehenneme girenler de şeytanın yoluna girenler, büyü yapanlar, sihir yapanlar. Bunların hepsinin gidecekleri yer cehennemin 7. katı, sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Bakara Suresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, o konunun açıklamasını yapıyor.

2/BAKARA-102: Vettebeû mâ tetlûş şeyâtînu alâ mulki suleymân(suleymâne) ve mâ kefere suleymânu ve lâkinneş şeyâtîne keferû yuallimûnen nâses sihra, ve mâ unzile alâl melekeyni bi bâbile hârûte ve mârût(mârûte), ve mâ yuallimâni min ehadin hattâ yekûlâ innemâ nahnu fitnetun fe lâ tekfur fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikûne bihî beynel mer’i ve zevcihî, ve mâ hum bi dârrîne bihî min ehadin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yeteallemûne mâ yadurruhum ve lâ yenfeuhum ve lekad alimû le menişterâhu mâ lehu fîl âhirati min halâkın, ve le bi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).

Onlar Süleyman (a.s)’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiği (okuduğu) şeylere tâbî oldular (uydular). Süleyman (a.s), inkâr etmedi (sihir yapmadı ve kâfir olmadı). Fakat şeytanlar insanlara, sihri ve Babil şehri’ndeki iki meleğe, Harut ve Marut’a indirilen şeyleri öğretmekle kâfir oldular. Ve oysa onlar, “Biz sadece bir fitneyiz (sizin için bir imtihanız). O halde (sakın sihir ilmini öğrenerek) kâfir olmayın.” demedikçe hiç kimseye bunu öğretmezlerdi. Fakat o ikisinden, bir erkek ile onun karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı ve de onlar, Allah’ın izni olmadan onunla (sihirle) hiç kimseye zarar verebilecek değillerdir. Ve onlar kendilerine fayda vermeyen, zarar veren şeyleri öğreniyorlar. Ve andolsun ki onlar, onu (sihri ve ona ait bilgileri) satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını kesin olarak öğrendiler. Elbette onunla (sihre karşılık) nefslerini sattıkları şey ne kötü, keşke bilselerdi.



Öyleyse demek ki 7 tane kattaki cehennemlere gidecek olan insanlar, ayrı ayrı suçlardan gidiyorlar.

Ankara’dan bir dinleyicimiz diyor ki:

SORU: Vechini teslim eden kişi, daimî zikre yaklaşırken ne gibi aşamalardan geçer?

CEVAP: İlk aşamada o kişinin bütün günahları sevaba çevrilir. O kişi Allahû Tealâ’nın güzelliklerini… Vechini Allah’a teslim eden kişi, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye başlar; yasak ettiği hiçbir fiili işlememeye başlar. Çünkü nefsindeki afetlere rağmen o kişinin fizik vücudu Allah’a teslim olmanın standartlarına sahip olmuştur. Ona göre Allah’ın bütün emirlerini mutlak yerine getirecektir, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyecektir kişi. Burada Allahû Tealâ açık bir şekilde bu olayı tamamlıyor.

Allahû Tealâ diyor ki Nisâ-125’de:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.



“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişiler ki vechlerini Allah’a teslim etmiş ve Bize fizik vücutları muhsin olanlardan olmuştur.”

Onlar ahsene ulaşmışlar fizik vücutları itibarıyla. Ve bu noktadan sonra kişi daimî zikre doğru yaklaşacaktır. Daimî zikre ulaştığı zaman ulûl’elbab olacaktır. Daimî zikrin üst kademelerinde ihlâs ve salâh makamlarına ulaşacaktır.

İkinci sorusu Ankara’dan bu dinleyicimizin:

SORU: “Fakir olan malı olmayan değil, fakir olan kalbinde Allah’ın âyetleri bulunmayan kişidir, hadîsini açıklar mısınız?” diyor.

CEVAP: Allah’ın âyetlerinin kalbinde bulunduğu bir kişi, Allah’ın emirlerine itaat eden; bunu bütün güzellikleriyle gerçekleştiren bir insandır. Allah’ın emirleri vardır, nehiyleri vardır; hepsi de itaati gerektirir. Emirlerin yapılması, nehiylerinin yapılmaması konusunda Allah’a itaat asıldır. Öyleyse kişi Allah’ın âyetlerinden haberdâr değilse, kalbine Allahû Tealâ’nın âyetlerinin mânâları yerleşmemişse yani kalbinde bulunması lâzım gelen ihbat müessesesi âyetin idrakine varmamışsa, o zaman o kişinin kalbinde âyetler yoktur. Yoksa o kişinin gideceği yer cehennemdir; âyetler kalbinde bulunmadığı için, âyetlerin idrakinde olmayacağı için.

Allah razı olsun.

Bunlar son sorularımız inşaallah. Önümüzdeki kısacık zaman devresinde bu suallerin de cevabını vererek konuyu inşaallah tamamlamak istiyorum.

Allah razı olsun.

Ankara’dan Ş. Hanım kardeşimiz diyor ki:

SORU: Nefsimizdeki ümitsizlik afetini nasıl yenebiliriz? İblisin ve nefsimizin taleplerine karşı neler yapabiliriz?

CEVAP: Afetin yenilmesi de nefslerimizin talebinin yok edilmesi de mücâdeleyle gerçekleşir. Nefsimiz isteyecek, şeytan da onu destekleyecek ama biz onlara bu imkânı vermeyeceğiz. Eğer Allah’a güvenirsek,  ne diyordu Allahû Tealâ?

“Eğer Bana inanıyorsanız (Allah’a inanıyorsanız) Bana güvenin. Eğer güveniyorsanız bilin ki en kuvvetli sizsiniz.” diyor Allahû Tealâ.

3/ÂLİ İMRÂN-160: İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi felyetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).

Eğer Allah size yardım ederse, o zaman sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yardımsız (yüz üstü) bırakırsa, ondan sonra size kim yardım eder. Öyleyse mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler (Allah’a güvensinler).


3/ÂLİ İMRÂN-139: Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a’levne in kuntum mu’minîn(mu’minîne).

Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın! Eğer mü'min iseniz, üstün olan sizsiniz.



Öyleyse Allah’a güvenelim, Allahû Tealâ’ya müracaat edelim. Diyelim ki: “Ya Rabbi! Ben ümitsizlik afetiyle hastayım.” Allahû Tealâ’ya hastalığınızı söyleyeceksiniz, çözüm isteyeceksiniz ve mücâdeleye başlayacaksınız. Diyeceksiniz ki kendi kendinize: “Ben neden ümitsizim? Allahû Tealâ beni sevmeseydi yaratmazdı. Yarattığına göre, Allahû Tealâ beni seviyor. Yetmez, sağlıklı bir insanım, her şeyim var.” Ümitsiz olmamak için Allah’ın size verdiklerini sayın, neler vermiş; onların şuuruna varın. Allah’ın ne kadar büyük ihsanlarıyla karşı karşıya olduğunuzu düşünün. Ya onlar sizde olmasaydı; gözleriniz görmeseydi, kulaklarınız duymasaydı, konuşamasaydınız, böbrekleriniz, bağırsaklarınız, kalbiniz çalışmıyor olsaydı ne halde olacağınızı düşünün. Bunların hepsi varsa hepsi için Allahû Tealâ’ya şükredin. Ve iblisle devamlı savaş halinde olun, Allahû Tealâ’dan yardım isteyin ve siz yardım isterseniz, Allahû Tealâ mutlaka size yardımını gerçekleştirecektir.

Öyleyse sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, hayatınız mücâdeleyle geçecek. Şeytan ve nefsinizin afetleri sizi Allah’ın katında küçük düşürmek için, kendisiyle beraber şeytanla beraber cehenneme gitmeniz için her şeyi yaparlar. Öyleyse dikkat edin, sizin düşman zannetiğiniz insanlar sizin düşmanınız değildir. Düşmanınız kendi içinizde; nefsiniz; nefsinizin afetleri. Düşmanınız kendi içinizde. Şeytan, size devamlı yanlış şeyleri telkin eden ve sizin cehenneme gitmenize sebebiyet verecek olan iblis ve onun verdiği yanlış telkinleri yerine getirmeye çalışan nefsiniz. Başka insanların size yaptığı düşmanlık, onların düşmanlığı yanında bir hiçtir. Başka insanlar en fazla sizi öldürebilirler, öldürdükleri zaman da eğer Allahû Tealâ’nın yolundaysanız gideceğiniz yer mutlak olarak Allah’ın cennetidir. Ama bu iblis, sizin mutlaka cehenneme gitmenize sebebiyet verir; ona gerekli yetkileri vermişseniz, saçınızı kaptırdaysanız. Onu geri almak hakkınız. Allah, sizin onunla (iblisle) mücâdele etmenizi istiyor. Hangi konuda ümitsizseniz, ümitsiz olmanın ne kadar mantıksız bir şey olduğunu irdeleyin. Allahû Tealâ sizi seviyorsa bunca sağlık unsurunun sahibiyseniz, aç değilseniz, açık değilseniz, etrafınızda sizi seven insanlar varsa meselâ biz, o zaman sevgili izleyenler ve dinleyenler, ümitsiz olmak için sebep kalır mı? Size vaziyeti ümitsiz gösteren hep iblistir ve bir tek gayeye hizmet eder; sizi üzmek, huzursuz kılmak. Ama onunla savaşı verebilirseniz, ne huzursuz olursunuz ne de o savaşı kazanabilir. Siz kazanırsınız.

Şeytanın ve nefsimizin taleplerine karşılık onlarla devamlı mücâdele etmek mecburiyetindeyiz ve zikir yapmak durumundayız. Allah’tan yardım istemek durumundayız. Hacet namazıyla 3 tane Yâsîn okuyarak, 7 tane Yâsîn okuyarak İsm-i Azam duasını okuyarak, Allah’tan hep yardım isteyerek bunları aşabilirsiniz.

Allah razı olsun.

Ankara’dan bir dinleyicimiz, bey dinleyicimiz diyor ki: “Size soru sormak ve cevabını almak harika bir duygu.”

Hay Allah razı olsun. Sizin suallerinizi dinlemek de harika. 

SORU: “Allah ve Resûl’ünü sevmeyenlere karşı nasıl davranalım?” diyor kardeşimiz.

CEVAP: Bırakınız, onlar kendi zavallılıkları içinde mutsuzluklarını yaşamaya devam etsinler. Size fiili olarak bir zararları olmadıkça, onlara fiili negatif davranışlarda hiçbir zaman bulunmayın. O zavallı insanlar, insan olmak şerefinin sahibi olamıyorlar. Düşmanlık nefsin afetlerindendir. Onlar size varsınlar düşman olsunlar.

Ne diyordu Allahû Tealâ sahâbeye?

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).

İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.



“Ey sahâbe! Onlar, size buğz ettikleri halde siz onlara karşı gene de muhabbet beslersiniz (sevgi beslersiniz). Çünkü siz Kur’ân’ın bütününe îmân edersiniz (bütün kitaplara îmân edersiniz).”

Öyleyse îmânınız sizi güçlü kılar. Onlar size hiçbir şey yapamazlar. Söyledikleri bize karşıysa zavallılar kendilerini ateşe atıyorlar bizim yüzümüzden. Cezaları kendileri tarafından arttırılıyor. Biliyor musunuz, Bâyezid-i Bistâmî Hazretlerine: “Falanca senin hakkında şöyle, şöyle şeyler söylüyor. Sana hakaret ediyor, ne diyorsun?” demişler. O da demiş ki: “Zavallı, kendisini benim yüzümden ateşe atmış.” Bizim yüzümüzden de insanlar kendilerini ateşe atıyorlar. Birçokları öldüler biliyorsunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler, Kur’ân-ı Kerim’e el basmak cesaretini gösterdikleri için ve o sırada söyledikleri şey yalan olduğu için. Hiç kimsenin ölmesini istemeyiz. Herkesin kurtulmasını, herkesin Allah’ın güzelliğini yaşamasını isteriz ama birtakım insanlar kendileri bu konuyu sıfırlıyorlar ve kendilerini ölüme mahkûm ediyorlar.

Biliyorsunuz sevgili profesörlerimizden biri de bir inkârda bulunmuştu, biz de ona: “O zaman,” dedik, “Kur’ân-ı Kerim’e el basacağız ve Âli İmrân Suresinin 61. âyet-i kerimesine elimizi basarak diyeceğiz ki: İki taraftan birisi yalan söylüyor; Allah’ın lâneti yalan söyleyenin üzerine olsun.” Üç defa tekrar etmiştik değişik aralarla ama o kardeşimiz böyle bir şeye cesaret edemedi. Edebilseydi şimdi aramızda olmayacaktı, aferin iyi yaptı.

3/ÂLİ İMRÂN-61: Fe men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe nebtehil fe nec’al la’netallâhi alel kâzibîn(kâzibîne).

Artık kim sana gelen ilimden sonra, onun hakkında seninle tartışırsa o zaman de ki: “Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım (bir araya toplanalım). Sonra dua edelim, böylece Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.”



Sevgili izleyenler ve dinleyenler, öyleyse onlar size varsınlar kötü davransınlar. Siz onlara dostça davranmaya devam edin. Ama fizik standartlarda bir sataşma söz konusu olursa o zaman, sizin de o takdirde o şekilde mukabele etme hakkınız Kur’ân hükümleri karşısında doğuyor ama biz gene de öyle de yapsalar, siz onlara hep iyi davranın diye size ölçüleri vermek isteriz. Hep Allah’ın yolunda olan, tasavvufu yaşayan, Allah’ın güzelliklerini yaşayan insanlar olun.

Allah razı olsun.

Hizmete gelince, Allah’ın resûllerine dil uzatanlara hizmet etmek söz konusu değildir sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Allah razı olsun.

Sevginiz de siz istemeseniz de zaten azalacaktır.

İkinci suali kardeşimizin:

SORU: Daimî zikre bir insan ulaşmadan hep Allah’ı zikretse ve uyumama kararı alsa bu durum ona neler sağlar?

CEVAP: Uykusuzluktan hasta olur, sevgili izleyenler ve dinleyenler. Şaka… Böyle bir şey aslında güzel bir olgu ama her şeyin bir ölçücü var. Allahû Tealâ sadece zikri, daimî zikir olarak vermiş. Hiçbir ibadeti devamlı kılmamış; ne bütün gün namaz kılın diyor, hiç ara vermeden bütün gün namaz kılmanıza Allah’ın rızası yok. Hayatınızın her gününü oruçlu geçirmenize de Allah’ın rızası yok. En çok oruç tutma hakkını Allahû Tealâ verdiği zaman, sadece Hz. Dâvud’un gün aşırı oruç tutmasına müsaade ettiğini görüyoruz Allah’ın. Hz. Dâvud’un ötesinde hiçbir peygambere o hakkı da vermemiş. Her gün oruç tutması, hiç mi hiç kimseye hak vermemiş Allahû Tealâ.

Öyleyse ibadetlerden daimî olanı sadece zikirdir. Neden zikirdir? Çünkü kalbî zikir yaptığınız zaman, bütün işlemlerinizi yapabilirisiniz zikrederken. Kalbinizin içindeki o ses, kalbinizin atışlarına paralel olarak sizin içinizdeki sessiz ses, “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah,” diye sonsuz bir şekilde devam ederken siz konuşabilirsiniz, işinizi yapabilirsiniz, her işlemi gerçekleştirebilirsiniz. Ama daimî zikrin sahibi olan sizin, zikriniz de devam eder. Öyleyse daimî zikre ulaşmak son derece güç bir şey değildir. Saat zikri yapanların çok aşağılara doğru indiğini görüyorum. İnşaallah başarıya doğru yaklaşıyorlar kardeşlerimiz. Öyleyse daimî zikre ulaşmak için saat kullanın; 52 dakidan başlayın sinyalleri almaya, her hafta 1 dakika azaltacaksınız. Böylece 1 senelik bir zaman devresi içinde mutlaka en güzele ulaşacaksınız sevgili izleyenler ve dinleyenler.

Ankara’dan A. Bey diyor ki:

SORU: “İblis üstüme çok geliyor” diyor, “Adeta içimden benle konuşuyor.”

CEVAP: Adeta kelimesi fazla her zaman konuşur.

“Bana cevaplar veriyor. Ayrıca şu yakınlarda görüntüle de görmeye başladım. Bu durumdan nasıl kurtulabilirim?” diyor.

Zikir yaparak, çok zikir yapın. İblis size hiçbir şey yapamaz, elinde hiçbir yetki yok. Size zarar verecek bir sultanlığın sahibi değil. Sadece yalan söyler, sadece yalanlarıyla sizi huzursuz etmeye çalışır. Sevgili izleyenler ve dinleyenler, şeytanın sadece bir tek hedefi vardır: Sizi huzursuz kılmak. Şeytan, hepinizin kendisiyle beraber cehenneme gitmesini ister.

1- Yani cennet saadetinize engel olmak ister.
2- Şeytan, hepinizin şu dünya hayatını yaşarken de huzursuz olmanızı ister. Yani dünya saadetinize mâni olmak ister.

Kendisi kâinatın en huzursuz varlığıdır. Huzursuz, sıkıntılı, stresli, herkese düşman, herkesin de birbirine düşman olmasını isteyen, cehenneme gideceğini kesin şekilde bilen, bunun için huzursuzluğunu gün geçtikçe sadece arttıran bir zavallıdır. Daimî zikre ulaştığınız zaman o, sizin gazoz ağacınız olacak. Öyleyse o sadece sizi huzursuz etmek için vardır. Bütün gayretiyle bunu sağlamaya çalışır. Aslında size bir kötülük yapabilmesi normal standartlarda mümkün değildir, sizi kandıramadığı sürece. Ama doğruları öğrenen siz, bunun palavlarına kulak asmadığınız takdirde, size en ufak bir zarar vermesi mümkün değildir. Daimî zikre ulaştığınız zaman Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmemeniz için o hep ısrar edecektir ama her seferinde yenilmeye mahkûm olacaktır ve bunun huzursuzluğu içinde yaşantısını devam ettirecektir. Allah’ın bütün yasaklarını size çiğnetmek için gene bir gayretin içinde olur ama hiç birinde başarı kazanması mümkün değildir. Vazgeçmez, devam eder, hep mağlup olur ama onun vazgeçmemesi sizi hiç endişeye götürmemelidir; o bir zavallıdır aslında, bir bilseniz.

Siz daimî zikre ulaşıp da nefsinizdeki bütün afetleri yok ettiğiniz zaman, onun tesir edebileceği hiçbir yer kalmaz içinizde. Bu yüzden hiçbir şey yapabilmesi mümkün değildir. Sadece kötülükleri en sıkıntılı standartlarda uygulamaya çalışır. Sizi hep Allah’ın İndi’inde küçültmek için, sizi hep kendisiyle beraber cehenneme gitmeniz için, sizi hep dünya hayatında mutsuz olmanız için etkilemeye çalışır. Ama ona karşı koyabilirseniz, bunların hiçbirini gerçekleştiremeyeceğini göreceksiniz.

Kardeşimizin ikinci suali:

SORU: Doğru düşünce alışkanlığı en çok hangi safhalarda kendini gösterir? Bizim üstümüze neler düşer?

CEVAP: Doğru düşünme alışkanlığı şeytana mağlup olmamanın başka bir cephesidir. Düşünceleriniz yanlışsa o yanlışlardan gelen şeytan, sizi etkisi altına almaya çalışır. Eğer doğru düşünceleri standardize edebilirseniz, Allah yolunda bir valık olduğunuzu kendinize evvelâ ispatlayabilirseniz, Allah’ın emirlerini yerine getiriyorsanız, yasak ettiği fiilleri işlemiyorsanız; o zaman şeytanın telkinlerine açık olmayan bir insansınız demektir. Ve düşüncelerinizin doğruluğu iki istikamette tecelli eder: Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren bir insan olursunuz, yasak ettiği hiç bir fiili işlemeyen bir insan olursunuz. Bunu başardığınız zaman şeytanın size yapabilecek olan hiçbir şeyi yoktur, çünkü onun sahası Allah’ın emrettiği fiilleri yaptırmamak, yasak ettiklerini de yaptırmaya çalışmaktır. Siz bunu başardığınız zaman doğru düşünme alışkanlığıyla başarırsınız. Öyleyse o zaman düşünce sisteminizin üzerinde yanlış düşünme sistemi oluşturabileceği bir sıkıntı hiçbir zaman oluşmayacaktır.

Sevgili izleyenler, sevgili dinleyenler, burada sözlerimiz tamamlanıyor. Sizlerden gelen bütün güzellikler için biz hep açığız, her türlü sualinizin cevabını sorabilirsiniz. Sevgili dîn adamlarımıza biraz dîn öğretmeniz böylece mümkün olur. Allah’ın güzelliklerini onların da yaşamaya hakkı var diye düşünüyorum. Bir süre daha böyle gidecekler ama önümüzdeki 3-4 yılda Allah’ın bütün hakikatleri sadece onlar tarafından değil sevgili izleyenler ve dinleyenler, bütün dünya tarafından öğrenilecek. Öyleyse bu güzellikleri gelecekte daha üst standartlarda yaşamak üzere, tekrar bir arada olmak ümidiyle sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Allah’ın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Allah razı olsun.

Unutmayın, Allah her şeye kaadirdir.


İmam İskender Ali  M İ H R