}
Bakara Suresi 224-233 (Âyetlerin Sırları) 09.12.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 101295

 

SOHBETİN ADI: BAKARA SURESİ 224-233 (Âyetlerin Sırları)
TARİHİ: 09.12.2000

Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu,

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bir defa daha beraberiz, Kur’ân-ı Kerim Tefsiri dersinde. Biraz evvel aynı konunun ehemmiyetini verirken söylediğimiz gibi bu dersin, bugünkü konuşmamızın muhtevasını teşekkül ettiren âyetler, bu âyetler fıkıh ilmi ile alâkalı. Fıkıh konusu bizim konumuz değildir. Fıkhı, fıkıh âlimlerine teslim ediyoruz ama Kur’ân-ı Kerim tefsiri deyince bütün Kur’ân-ı Kerimi, bütün âyetleri tek tek açıklayarak bitirmemiz gerekiyor.

Bu sebeple fıkıh konulu âyetlere kısa açıklamalar getiriyoruz. Bu açıklamalar hiçbir zaman bizi bir fıkıh âlimi yapmaz, hiçbir zaman böyle bir hedefi düşünmedik ve bu konuda ait olduğumuz yeri biliriz. Fıkıh konusunda hiçbir iddianın sahibi değiliz. Allahû Tealâ bize fıkhı değil, Kur’ân-ı Kerim’in ruhunu öğretti. Onun için bugün bu fıkıh âyetlerini kısa ifadelerle beraberce aşacağız. Bu konularda başkalarının söylediklerinin ötesinde hiç bir şey bizim tarafımızdan sizlere verilemez, yetkinin sahibi kılınmadık, Allahû Tealâ tarafından. Ama Kur’ân-ı Kerim’in ruhu deyince o zaman da şunu bilmenizi isterim, başkaları yetki sahibi değil.

Öyleyse inşallah başlıyoruz sevgili kardeşlerim, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Âyet- 224, Bakara Suresi. Kod numarası: 1.2.12.2. Allahû Tealâ buyuruyor:

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-224: Ve lâ tec’alûllâhe urdaten li eymânikum en teberrû ve tettekû ve tuslihû beynen nâs(nâsi), vallâhu semîun alîm(alîmun).

Ebrar olmanız, takva sahibi olmanız ve insanların arasını ıslâh etmeniz için (sizi alıkoyan) yeminleriniz sebebiyle, Allah’ı engel kılmayın (Allah’ı kendinize siper etmeyin). Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir), Alîm’dir (en iyi bilendir).


“Ebrar olmak, takva sahibi olmak ve insanların arasını ıslâh etmekte yeminleriniz sebebiyle Allah’ı engel kılmayın.” Yani “Siz insanlara hizmet etmek istiyorsanız, bu hizmeti yaparken Allah’a verilmiş olan yeminleriniz, ebrar oluşunuz sebebiyle başkalarına hizmetten sakın geri kalmayın.” diyor Allahû Tealâ, “vallâhu semîun alîm.” buyuruyor, “Allah işitir ve bilir.”

Burada ebrar olmak ve takva sahibi olmak diye iki tane deyim kullanmış Allahû Tealâ. Ebrar olmak; birr’in sahibi olmak anlamına geliyor. Mutaffifîn Suresinin 18. ve müteakip âyetlerinde Allahû Tealâ, ebrarın kader hücrelerinin zemin kattan 7 kat yukarıda; illiyyinde olduğunu söylüyor. Füccarın, füccurun kader hücrelerininse zemin kattan 7 kat aşağıda, zülmanî âlemde, siccînde olduğunu söylüyor; illiyyin ve siccîn.

83/MUTAFFİFÎN-18: Kellâ inne kitâbel ebrâri le fî illiyyîn(illiyyîne).

Hayır, muhakkak ki ebrar olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, hidayette olanların) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette illiyyin’dedir (zemin kattan 7 kat yukarıda olan birinci âlemdeki kader hücrelerindedir).


83/MUTAFFİFÎN-7: Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn(siccînin).

Hayır, muhakkak ki, füccarın (şeytanın fücuruna tâbî olan kâfirlerin) kitapları (kayıtları, hayat filmleri) elbette siccîndedir (zemin kattan 7 kat aşağıda olan zülmanî kader hücrelerindedir).


Öyleyse sevgili kardeşlerim, illiyyin ve siccîn müessesesi, ebrarı ve füccuru birbirinden kesinlikle ayırır.

Allahû Tealâ, Şems Suresinin 7. âyet-i kerimesinde diyor ki:

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).


“O nefsi, o nefse ve onu sevva edene kasem olsun ki.”

Ve 8. âyet:

91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


“O nefse füccuru da takvası da ilham edilir.” diyor.

Şeytanın füccuru, Allah’ın takvası. Görüyorsunuz ki füccur ve takva kavramları burada geçiyor. İşte füccurun kader hücreleri zemin kattan 7 kat aşağıda, ebrarın kader hücreleri zemin kattan 7 kat yukarda.

Öyleyse Allahû Tealâ’dan alınan bilgiler kişiyi takva sahibi olmaya götürür, ebrar olmaya götürür. Şeytandan alınan ilhamlar kişiyi füccur olmaya götürür. İşte burada sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ebrar kavramına baktığımız zaman bunların birr’in sahibi olduklarını görüyoruz. Birr konusunda Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de muhtelif açıklamalar getirmiş. Diyor ki: “Birr, sadece yüzünüzü kıbleye çevirmeniz değildir. Birr, aynı zamanda sizin hastalara, yolculara, yolda kalmış olan yolculara, akrabalarınıza, dilencilere, esirlere, kölelere, çalışamaz durumda olan evde kalmış yaşlı insanlara yardım etmenizdir.” Bir zekât hisabı da orada var.

Öyleyse kimdir ebrar? Kesinlikle ebrar, cennete gidecek olanların hepsi. Çünkü sadece cennete gidecek olanların kader hücreleri, zemin kattan 7 kat yukarıdaki illiyyindedir. Cehenneme gidecek olanların kader hücreleriyse siccîndedir. Öyleyse ebrar kimdir? Ebrar, Allah’ın cennetine girecek olanlardır sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

Öyleyse füccar kimdir? Onlar da cehenneme girecek olanlar. Burada Allahû Tealâ, ebrardan bahsediyor. Ebrarın başlangıcı, ebrar olunmaya adım attığınız yer; Allah’a ulaşmayı dilediğiniz noktadır. Ondan sonra mürşidinize ulaşacaksınız, sonra ruhunuzu Allah’a ulaştıracaksınız, teslim edeceksiniz, sonra fizik vücudunuzu Allah’a teslim edeceksiniz, sonra nefsinizi Allah’a teslim edeceksiniz. Bunların her birisi ebrar olmanın birer safhasıdır. Sizi giderek daha üst cennetlere taşır ve 3.safhadan itibaren de dünya saadetinizin yarıdan itibaren daha ötelere taşınmasını, %100 dünya saadetine ulaşmanızı ifade eder.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde aslında buradaki iki kavram da takva sahibi olmak da ebrar da 5 kademeyi içerir. Takva sahibi olmak da (başlangıç takvası), Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman oluşmuştur. Ön takva mürşidinize ulaşıp teslim olduğunuz zaman gerçekleşir. 1. takva (takva), ruhumuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman gerçekleşir. Ekber takva, fizik vücudunuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman gerçekleşir. Azîm takva, nefsinizi Allah’a teslim ettiğiniz zaman gerçekleşir. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, öyleyse şunu görüyoruz; Allahû Tealâ konular hakkında lâzımgelen bilgileri her seferinde bütünleriyle ulaştırıyor.

Allah razı olsun.

Âyet- 225:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-225: Lâ yuâhızukumullâhu bil lagvi fî eymânikum ve lâkin yuâhızukum bi mâ kesebet kulûbukum vallâhu gafûrun halîm(halîmun).

Allah sizi, yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı muaheze etmez (sorumlu tutmaz). fakat, kalplerinizin kazandığı şeylerden (negatif derecelerden, şerlerden, günahlardan) sizi muaheze eder (sorumlu tutar). Ve Allah, Gafûr’dur, Halîm’dir.


Allahû Tealâ diyor ki: “Allah sizi, yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı muaheze etmez (kınamaz, sorumlu tutmaz); fakat kalplerinizin kazandığı şeylerden sizi muaheze eder (kınar, sorumlu tutar).” Yani ne zaman negatif dereceler kazanırsanız, o zaman Allah’a karşı sorumlu olursunuz. “vallahu gafûrun halîm.” diyor Allahû Tealâ, “Allah, mağfiret edendir; günahlarınızı sevaba çevirendir ve acele etmeyendir.”

Sevgili kardeşlerim, insanlar normal şekilde konuşuyormuş gibi her an sözlerini yeminle takviye etmek gereğini duyarlar. Bir şey ifade eder; bakar ki karşısındaki inanmıyor, hemen bir yemin kullanır arkasından onu inandırmak için. Bu tarzdaki yeminleri, Allahû Tealâ geçerli saymıyor. Yani bunlar havadan sudan şeylerin ispatı konusunda Allah’ı şahit göstermek; ama incir çekirdeğini doldurmayan şeyler. Bu yeminler, Allahû Tealâ’nın indinde bir kıymet-i harbiyesi olmayan yeminler.

Bir de insan yemin eder, iktidarı dâhilindedir o şeyi gerçekleştirmek ve elinden gelen gayreti sarf eder ama onun iradesi dışında öyle bir olay olur ki; Allah’ın vücuda getirdiği bir kader olayı, o kişi yeminini gerçekleştiremez. Eğer bu kişi elinden gelen her şeyi yapmışsa, Allahû Tealâ onu sorumlu tutmaz. Çünkü Allahû Tealâ diyor ki: “Biz, herkese onun yapabileceği kadarını yükleriz.” O zaman da kişi, yemininden sorumlu olmaz. Çünkü Allahû Tealâ, onun o yemini gerçekleştirme konusunda Allah’ın kendisine verdiği bütün imkânları kullandığını bilmektedir. O kişiyi sorumlu tutmaz. Ama bir insan karşısındakini ticarette aldatmak için yemin kullanıyorsa, o zaman nefsi devreye girmiştir ve hedefi aldatmaktır. İşte bu noktadan itibaren kişi, yemininden sorumludur. Kasıt vardır, aldatma kastıyla hareket ediyor ve bu standartlarda yemin hüküm ifade eder.

Allah razı olsun.

Âyet-226, Allahû Tealâ buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-226: Lillezîne yu’lûne min nisâihim terabbusu erbaati eşhur(eşhurin), fe in fâû fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Kadınlarına (yaklaşmamaya) yemin edenler, dört ay (ayrı kalıp) beklerler. Fakat eğer (erkekler, bu süre dolmadan kefaret verip de kadınlarına) dönerlerse, o taktirde muhakkak ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.


Kadınlarına, eşlerine, hanımlarına yaklaşmamaya yemin eden kimseler için (erkekler için) kadınlarından dört ay ayrı kalmak, beklemek söz konusudur. Kim hanımına yaklaşmama konusunda yemin etmişse, bu yemininin kefaretini ödemek mecburiyetindedir. Dört ay süreyle hanımına yaklaşmak imkânının sahibi değildir. Allahû Tealâ bunu yasaklıyor. Ama eğer erkekler bu süre dolmadan hanımlarına yaklaşmak isterlerse, Allahû Tealâ diyor ki: “O zaman böyle bir şey mümkün olabilir. Bir şartla, o kişi yeminini bozmanın kefaretini verecektir.” Daha evvel bu açıklamalarımızda geçmişti. Bazen Allahû Tealâ kefaretin mahiyetini açıklamış, 3 kişiyi bir gün sabah, öğle, akşam doyuracak kadar erzak vermek veya onun parasını vermek veya fiili olarak o insanları doyurmak, üçü de günahın kefaretidir. Öyleyse bunu yapan kişi, o zaman hanımına tekrar yaklaşabilir. “Allah, hiç şüphesiz Gafûr’dur, Rahîm’dir.” diyor Allahû Tealâ.

Âyet-227:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-227: Ve in azemût talâka fe innallâhe semîun alîm(alîmun).

Ve (bu tür yemin edenler), eğer boşamaya azmederlerse (kesin karar verirlerse), o taktirde muhakkak ki Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.


“Eğer böyle bir yemin eden kişi, karısından boşanmaya azmederse (kesin kararı karısından boşanmaksa) o zaman Allah, semîun âlim’dir (Allah işitir; Semî’dir, Âlim; Ve bilir).” diyor Allahû Tealâ. Yani boşanmaya karar veren bir kişinin boşanabileceğini, Allahû Tealâ ifade ediyor. Şimdi bu boşanmanın vukuu halinde neler olacağı konusu, 228’de anlatılmaya başlanıyor, bir sonraki âyette.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA-228: Vel mutallakâtu yeterabbasne bi enfusihinne selâsete kurûin, ve lâ yahıllu lehunne en yektumne mâ halakallâhu fî erhâmihinne in kunne yu’minne billâhi vel yevmil âhır(âhıri), ve buûletuhunne ehakku bi reddihinne fî zâlike in erâdû ıslâhâ(ıslâhan), ve lehunne mislullezî aleyhinne bil ma’rûf(ma’rûfi), ve lir ricâli aleyhinne dereceh(derecetun), vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).

Boşanmış kadınlar üç kur (üç ay hali müddeti) kendi kendilerine beklerler (hamile olup olmadıklarına bakarlar). Eğer Allah’a ve yevm’il âhire îmân ediyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri onlar için helâl olmaz. Şâyet onların kocaları barışmak (arayı düzeltmek) isterlerse, bu (bekleme süresi) içinde onlara tekrar geri dönmeye (başkasından) daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin, kadınları üzerinde (hakları) olduğu gibi, kadınların da erkekleri üzerinde maruf (hakları) vardır. Erkeklerin, kadınların üzerindeki (hakkı) bir derece daha üstündür. Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.


Bir evvelki âyet-i kerimede geçen boşanma hakkını tekrar kullanırsa, karı veya koca ayrılmak istiyorsa, o zaman ayrılabilirler. Boşanma olayı olduktan sonraki durumu anlatıyor Allahû Tealâ. “Boşanmış kadınlar üç kur (üç ay hali, kendi üç ay hali süresince) kendi kendilerine beklerler.” Bunun mânâsı, hamile olup olmadıklarını takip ederler, öğrenirler.

“Onların rahimlerinde Allah’ın yaratmış olduğu şeyi gizlemeleri, onlar için helâl değildir.” diyor Allahû Tealâ. Eğer Allah’a ve yevm’il âhire îmân ediyorlarsa o zaman gizlemezler.

“Şayet onların kocaları barışmak için harekete geçiyorlarsa, arayı düzeltmek istiyorlarsa, bu bekleme süresi içinde yani 3 aylık süre içerisinde tekrar geri almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler.” Yani, “Boşanmış olan bir kadını, başka bir erkek almak istiyorsa; ama bu boşanma süresinden sonra üç ay daha geçmemişse, kadının boşanmış olan kocası da karısını geri almak istiyorsa, bu takdirde o kişinin (boşanan kişinin) hakkı başka erkeklerden önde gelir. Onlar, daha çok hak sahibidirler.” diyor Allahû Tealâ.

Erkeklerin, kadınları üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekleri üzerinde örfe ve âdete uygun hakları vardır. Erkeklerin, kadınları üzerindeki hakkı bir derece daha üstündür. Bu hak hangi haktır? Mehir ve nafaka, erkeklere düşen bir vazifedir. Aslında burada haktan ziyade, vazifeleri vardır demek daha doğru olur. Erkeklerin, kadınlar üzerindeki vazifeleri kadınlardan daha fazladır. Ailenin geçimi erkeğe aittir. Kadının mihri (mihiri) gene erkeğe aittir. Öyleyse ayrılan bir kadın da Kur'ân Kerim’in indiği devrelerde hep erkekler çalışırdı ve tabiatıyla hanımların bakılması da erkeklerin üzerine vazifeydi. Onun için erkeklerin kadınlar üzerindeki görevi, kadınlardan daha fazla oluyor, daha ağır bir sorumluluk yüklüyor Allahû Tealâ erkeklere.

Allah razı olsun.

229. âyet boşanmayla alâkalı konuları devam ettiriyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-229: Et talâku merratân(merratâni), fe imsâkun bi ma’rûfin ev tesrîhun bi ihsân(ihsânin), ve lâ yahıllu lekum en te’huzû mimmâ âteytumûhunne şey’en illâ en yehâfâ ellâ yukîmâ hudûdallâh(hudûdallâhi), fe in hıftum ellâ yukîmâ hudûdallâhi, fe lâ cunâha aleyhimâ fî meftedet bih(bihî), tilke hudûdullâhi fe lâ ta’tedûhâ, ve men yeteadde hudûdallâhi fe ulâike humuz zâlimûn(zâlimûne).

Boşanma iki keredir. Bundan sonra (kadın) ya ma’rufla (örf ve adete uygun olarak) iyilikle tutulur veya ihsanla serbest bırakılır. Kadınlarınıza verdiklerinizden bir şey (geri) almanız sizin için helâl olmaz. Ancak ikisi de, Allah’ın (evlilik hakkındaki) hududunu gereği üzere yerine getiremeyeceklerinden (ayakta tutamayacaklarından) korkmaları hariç. O zaman siz de eğer, Allah’ın bu hududunu ikame edemeyeceklerinden (gereği üzere yerine getirimeyeceklerinden) korkarsanız, bu durumda kadının (ayrılmak için) verdiği fidye konusunda her ikisinin üzerine de günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudutlarıdır.Artık onları (Allah’ın hudutlarını) aşmayın. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa işte onlar, onlar zâlimlerdir.


Allahû Tealâ diyor ki: “Boşanma iki keredir (normal standartlarda iki kere boşanılır). Bu ikinci boşanmadan sonra kadın, Allah’ın bildirdiği standartlarda onun rızasını alarak alıkonulabilir veya ihsan ile kadın serbest bırakılır.”

Allahû Tealâ, burada tabiî mihiri kastediyor. Eğer kadın serbest bırakılacaksa, bu evlilikten sonra boşanma halinde kadının bir süre kendini idare edebilmesi, geçinmesi için -o zamanlar yalnız erkekler çalışıyordu- erkeğe, Allahû Tealâ mihir vermek görevini yüklemiştir. Onun için burada, “İhsan ile onları serbest bırakmak.” buyuruyor Allahû Tealâ. Bu ihsandan Allahû Tealâ’nın muradı, işte onların geçimini temin etmek.

Allahû Tealâ diyor ki: ”Kadınlarınıza (ayrıldığınız hanımlarınıza) verdiğiniz mihirden geriye bir şey almanız sizin için helâl olmaz.” Yani evlenirken, nikâh akdinde erkekten daima mihir sorulur. Bu, erkeğin verdiği bir sözdür. Bu sözü Allahû Tealâ mutlaka tutmasını ister, geriye bir şey almayı helâl kılmaz Allahû Tealâ. “Ancak karı-koca, Allah’ın bu konudaki hududunu gereği üzere yerine getiremeyeceklerinden korkarlarsa o zaman başka.” diyor. Yani, “Eğer erkek, karısına söz verdiği miktarı gerçekten veremeyecek durumdaysa, hanımı da bunu kabul ederse, realite buysa o zaman sorumluluk yoktur.” diyor Allahû Tealâ.

“O zaman siz de…” diyor Allahû Tealâ, hâkimlerle ilgili buradaki konumuz, “Allah’ın bu hududunu ikame edemeyeceklerinden (yerine getiremeyeceklerinden) endişe ederseniz…” Yani, “Evlenirken verilen sözün tutulması için, ayrılık süresinde şartlar gerçek anlamda müsait değilse, imkânsızsa o bedelin verilmesi, bundan korkarsanız.” diyor hâkimlere Allahû Tealâ, “Bu durumda kadının fidye hakkından vazgeçmesinde her ikisinin üzerine de günah yoktur.” İki tarafın anlaşması halinde. “İşte bunlar Allah’ın koyduğu hudutlardır. Sakın onları aşmayın. Kim de Allah’ın hudutlarını aşarsa işte onlar, zâlimlerdir.” diyor Allahû Tealâ. Hem eşlerine zulmetmişlerdir; onlara haksız yere zâlimce davranmışlardır, onların haklarını çiğnemişlerdir hem de öyle yaptıkları için kendileri de derecat kaybetmiştir, yani kendilerine de zulmetmişlerdir.

Öyleyse görüyorsunuz ki sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ her zaman adaletin sahibi. Her seferinde iki tarafı birden Allahû Tealâ mütâlea ediyor. Taraflardan birinin hakkını ötekinde bırakmıyor, haksızlığa müsaade etmiyor. Allah razı olsun.

Âyet-230, Allahû Tealâ diyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-230: Fe in tallakahâ fe lâ tahıllu lehu min ba’du hattâ tenkiha zevcen gayrah(gayrahu), fe in tallakahâ fe lâ cunâha aleyhimâ en yeterâceâ in zannâ en yukîmâ hudûdallâh(hudûdallâhi), ve tilke hudûdullâhi yubeyyinuhâ li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).

Bundan sonra eğer (koca), karısını (iki kere boşadıktan sonra üçüncü kere) boşarsa artık o kadın başka bir zevceye (erkeğe) nikâhlanmadıkça (ve sonra da o nikâhtan boşanmadıkça) kendisi için helâl olmaz. Eğer (ikinci eş de) onu boşarsa, Allah’ın (koyduğu) hudutları ikame edeceklerine (gereği üzere yerine getirip ayakta tutacaklarına) inanırlarsa o taktirde onların, (eski karı-kocanın tekrar) birbirine dönmelerinde, ikisinin de üzerine bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Allah bunları, bilen bir kavim için açıklıyor.


“Eğer koca, karısını iki kere boşadıktan sonra üçüncü defa boşarsa, artık o kadın başka bir erkeğe nikâhlanmadıkça ve sonra da o nikâhtan boşanmadıkça kendisi için helâl olmaz. Eğer bu ikinci koca onu boşarsa, Allah’ın hudutlarını ikame edeceklerini, gereği üzere yerine getireceklerini zannederlerse, bu konuda bir kanaatin sahibi olurlarsa, eski (3. defa birbirinden ayrılmış olan) karı-kocanın birbirine dönmelerinde onların üzerine bir günah yoktur. İşte bunlar, Allah’ın hudutlarıdır. Allah, onları bilen bir kavim için açıklıyor.” diyor Allahû Tealâ.

Bakara- 231, Allahû Tealâ diyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-231: Ve izâ tallaktumun nisâe fe belagne ecelehunne fe emsikûhunne bi ma’rûfin ev serrihûhunne bi ma’rûf(ma’rûfin), ve lâ tumsikûhunne dırâran li ta’tedû, ve men yef’al zâlike fe kad zaleme nefseh(nefsehu), ve lâ tettehızû âyâtillâhi huzuvâ(huzuven), vezkurû ni’metallâhi aleykum ve mâ enzele aleykum minel kitâbi vel hikmeti yeızukum bih(bihî), vettekûllâhe va’lemû ennallâhe bi kulli şey’in alîm(alîmun).

Ve kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini tamamladıktan sonra, artık onları marufla (örf ve adete uygun olarak iyilikle) tutun veya onları marufla (örf ve adete uygun olarak iyilikle) serbest bırakın. Haklarını çiğneyerek haddi aşıp, sakın zararlarına olarak onları tutmayın. Kim bunu yaparsa, o taktirde, kendisine zulmetmiştir. Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmeyin.Ve Allah’ın üzerinizdeki ni’metini, kitaptan size indirdiğini ve hikmeti hatırlayın ki onunla, size öğüt veriyor. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun, Allah’ın herşeyi çok iyi bildiğini bilin!


Allahû Tealâ diyor ki: “Kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini bitirmek üzere iken ya onları ma’rûf bir şekilde, Allah’ın emrettiği standartlar içinde iyilikle onları alıkoyun, hüsnüniyetle ve de onları yine tarif edilmiş bir şekilde, Allahû Tealâ tarafından bildirilen bir standartta serbest bırakın. Haklarına tecavüz için sakın zararlarına olarak onları tutmayın.” Yani bir erkek karısından ayrılmış ama mihirini de vermek istemiyor, o zaman süreyi uzatıyor; “Bu bir haksızlıktır.” diyor Allahû Tealâ, “Sakın zararlarına olarak onları tutmayın. Kim de bunu yaparsa işte artık o, kendisine zulmetmiştir.” Neden? Yaptığı haksızlık sebebiyle, zulüm sebebiyle derecat kaybedecektir ve derecat kaybeden kendisidir. Kim derecat kaybeden bir olay işlemişse, o kişi kendisine zulmetmiştir.

Sevgili kardeşlerim, başkalarına bir zarar veriyorsunuz, zarar verdiğiniz zaman onlara zulmediyorsunuz. Kur'ân’a göre siz zâlimsiniz, o da zulmedilen mağdur. Böyle bir dizaynda zulmeden kişi derecat kaybeder; kul hakkı doğmuştur. Zulüm gören kişi, mazlum da derecat kazanır. Öyleyse taraflardan birisi derecat kaybediyor, taraflardan ikincisi derecat kazanıyor. Öyleyse zulmeden kişi, derecat kaybettiği için kendisine de zulmetmiştir. Kim başkasına zulmederse o kişi mutlaka derecat kaybeder; o zaman kendisine de zulmetmiş olur.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ diyor ki: “Allah, hesabı çabuk görendir.” Ne demek istiyor acaba Allahû Tealâ, “Allah hesabı çabuk görendir” demekle? Çünkü kim başkasına zulmederse -bu bir aksiyondur- karşı tarafa zarar vermiştir, aynı anda bunun bedeli o kişiye ödettirilir; zulüm yapan kişiye. Hangi derecelik, kaç derecelik bir hata yaptıysa, başkasına zulmetmişse, o kadar derece derhal kaybeder. Kaybettiği anda kendisine de zulmü gerçekleşmiştir ve hesap kapanmıştır. Aksiyonun karşılığı; zulüm adlı aksiyonun karşılığı derecat olarak kendisine not edilmiştir. Aksiyona karşılık kaybedilen dereceler, netice sıfırdır. Ama kul hakkı doğmuştur. Kaybettiği derecelerin aynı, karşı tarafa pozitif dereceler olarak yazılır ve adalet de bu şekilde yerini bulur. Kendisine bir zarar verilen kişi, aksiyon zararına karşılık kazandığı derecelerle durumu sıfırlamış olur. Zulmeden kişi de zulmüne karşılık kaybettikleri derecelerle durum sıfırlanmış olur.

Şimdi her iki tarafın, zulmeden tarafın muhtevasına baktığımız zaman zâlim derecat kaybetmiştir. Eğer ikinci taraf kısas isterse (zarar gören taraf), bu kısas akdedildiği anda, gerçekleştirildiği anda, kısas sahibinin kazandığı dereceler tekrar birinci tarafa yazılır ve kısas sahibinin de amel defterinin nakıs tarafına kaydedilir. Aksiyona mukabil derecat; ikisi de birbirini eşitlemiştir. Sonuç mu? Zâlimin kaybettiği derecelerle kazandığı dereceler birbirine eşittir, netice sıfırdır. Aksiyonlar da birbirine eşitlenmiştir. Zâlimin mazluma yaptığı şey neyse, onun aynı zâlime de yapılmıştır, aksiyonlar da eşitlenmiştir. Öyleyse amelin, kötü amelin eşitlenmesi, derecatın eşitlenmesi ve iki tarafın da sıfırlanması. İşte Allahû Tealâ, nefse zulümden bunları murad ediyor.

“Allah’ın âyetlerini sakın alay konusu edinmeyin.” diyor Allahû Tealâ.

Ne olur bir insan Allah’ın âyetlerini alay konusu edinirse? Allahû Tealâ diyor ki: “Onlara, onların mizanı tutulmaz. Allah’ın âyetlerini ve Allah’ın resûllerini alaya alanlar için onlara mizan tutmayız.”

Sevgili kardeşlerim, ne zaman bir insan günah işlerse derecat kaybeder, tamam. Kaybettiği derecelerden kazandığı dereceler çıkarılır, geri kalanı eğer netice pozitifse o kişi cennete girecektir, netice negatifse cehenneme girecektir. Yani kaybettiği dereceler fazlaysa cehenneme, kazandığı dereceler fazlaysa cennete girecektir. Şimdi böyle bir durumdan bahsediyoruz. Böyle bir durumda sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, insanoğlunun gideceği yer ya cennet olur ya cehennem olur.

Peki, daha ötesi var mı? Evet, bu normal standartlardaki bir insan ama, “Kim Allah’ın âyetlerini gizlerse, yalanlarsa ve Allah’a mülâki olmayı; ruhun Allah’a ulaşmasını yalanlarsa, o zaman onun amelleri boşa gitmiştir.” diyor Allahû Tealâ. Yani o kişinin kazandığı bütün amelleri, Allahû Tealâ amel defterinden, pozitif rakamların hepsini siler. O kişinin pozitif rakamı kendisine ait amellerde yoktur. Peki, tamamen mi boşalmıştır amel defterindeki pozitif rakamlar, zait rakamlar? Hayır, tamamen boşalmamıştır. Orada başkalarının kendisine verdiği zarar dolayısıyla kazandığı rakamlar durmaktadır. Boşa giden, kişinin sadece kendi amelleridir. “habitat a’mâluhum” diyor Allahû Tealâ, “Onların amelleri boşa gider.” diyor.

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


Bir de Allah’ın mizan tutmadığı insanlar var, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Allah’ın mizan tutmadığı insanlar; işte o insanlara dikkatle bakın. Öyleyse o insanlar, Allah’ın mizan tutmadığı insanlar, Allah’ın âyetleriyle ve Allah’ın resûlleriyle alay edenler. Onlar artık haddi tamamen aşanlar oluyor. Onlara Allahû Tealâ mizan tutmuyor yani kendi kazandıkları dereceler de yok, başkalarının kendilerine yaptıkları zulüm sebebiyle başkalarından kendilerine gelen dereceler, onlar da yok.

Âyet-i kerimenin devamında Allahû Tealâ diyor ki: “Allah’ın âyetlerini sakın alay konusu edinmeyin. Allah’ın üzerinizdeki ni’metini zikredin (anın).” Sevgili kardeşlerim, her an Allah’ın size ne kadar büyük ni’metler verdiklerini hatırlamanızda büyük fayda vardır. Görüyorsunuz, işitiyorsunuz, konuşabiliyorsunuz, kalbiniz çalışıyor, bütün iç uzuvlarınız çalışıyor normal standartlarda, sağlıklısınız. Allah’ın size verdiği bu sağlık, bütün hazineleri aşar. Onlar için Allah’a çok şükredin. İşte bu, Allah’ın ni’metini zikretmektir.

Allah, size dünya için mal vermiştir, para vermiştir, eş vermiştir, çocuklar vermiştir; onların da hepsi Allah’a şükretmek için bir sebeptir. Şu masmavi gökyüzü, beyaz bulutlar, çiçekler, ağaçlar, deniz, nehirler; her şey ayrı bir güzelliktir sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Hepsi için Allah’a şükretmelisiniz, hamd etmelisiniz. Böylece Allah’ın üzerinizdeki ni’metini zikretmiş olursunuz.

“Ve Kitap’tan sizin üzerinize indirdiği şeyi ve hikmeti zikredin.” diyor Allahû Tealâ. Yani burada,“Hikmet sahibi olun.” hedefini veriyor Allahû Tealâ, “Ki o hikmetle Allah, size öğüt veriyor. Ve Allah’a takva sahibi olun ve bilin ki Allah muhakkak ki her şeye âlim’dir; her şeyi bilir.”

El Âlim; Allah’ın Kur'ân’da en çok geçen esmalarından bir tanesi; “El Âlim.” Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu El Âlim esması, bizim için en güzeli ifade eder. Allahû Tealâ her şeyimizi bildiği için, güzellikler işliyorsanız; emin olursunuz mutluluğunuzdan, kurtuluşunuzdan. Çünkü Allahû Tealâ onları bilmektedir.

Allah razı olsun.

Ve Bakara Suresi 232. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm,

2/BAKARA-232: Ve izâ tallaktumun nisâe fe belagne ecelehunne fe lâ ta’dulûhunne en yenkıhne ezvâcehunne izâ terâdav beynehum bil ma’rûf(ma’rûfi), zâlike yûazu bihî men kâne minkum yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), zâlikum ezkâ lekum ve ather(atheru), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve kadınları boşadığınız zaman, bekleme sürelerini tamamladıktan sonra artık onlar kendi aralarında marufla (örf ve adete uygun olarak iyilikle) razı olurlarsa, o taktirde onların (kadınların) eşleri ile nikâhlamalarına engel olmayın. ışte böyle sizden Allah’a ve yevm’il âhire îmân etmiş olan kimseye bununla öğüt veriliyor ışte bunlar, sizin daha çok tezkiye olmanız ve daha iyi temizlenmeniz içindir. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.


“Kadınları boşadığınız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, onlar kendi aralarında ma’rûf ile anlaştıkları zaman ve birbirlerini razı ettikleri zaman, onların kendilerini eşlerine nikâh etmelerine artık engel olmayın. Siz boşadıktan sonra bir kadını, o kadın başka biriyle evlenmek hakkının sahibidir. Sakın onların bu hakkına engel olmayın. İşte sizlerden, Allah’a ve yevm’il âhire îmân etmiş olan kimse bununla öğütlendiriliyor.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim, yevm’il âhir dediğimiz zaman Kur'ân-ı Kerim’de bunun iki tane anlamı var. Bir tanesi yevm’il âhir; sonraki gün. Eğer kâinatın yaratılışını ele alırsanız, yevm’il evveldir bu. Buna göre yevm’il âhir; kıyâmet günüdür. Eğer mürşidinize ulaştığınız günü ele alırsanız yevm’il evvel olarak, ruhunuzun Allah’a ulaştığı gün yevm’il âhirdir. Eğer doğduğunuz günü yevm’il evvel olarak alırsanız, öldüğünüz gün yevm’il âhirdir. İşte bu dizayn içerisinde Allahû Tealâ her şeyi oluşturmuş.

Âyet-i kerime devam ediyor: “İşte bu sizin tezkiye olmanız, nefsinizi zikirle afetlerden temizlemeniz ve temizlenmeniz içindir.” diyor Allahû Tealâ. “Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.” diye Allahû Tealâ, âyet-i kerimeyi bitiriyor.

233. âyet-i kerimede Allahû Tealâ buyuruyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm,

2/BAKARA-233: Vel vâlidâtu yurdı’ne evlâdehunne havleyni kâmileyni li men erâde en yutimmer radâah(radâate), ve alel mevlûdi lehu rızkuhunne ve kisvetuhunne bil ma’rûf(ma’rûfi), lâ tukellefu nefsun illâ vus’ahâ, lâ tudârra vâlidetun bi veledihâ ve lâ mevlûdun lehu bi veledihî ve alel vârisi mislu zâlik(zâlike), fe in erâdâ fısâlen an terâdın min humâ ve teşâvurin fe lâ cunâha aleyhimâ ve in eradtum en testerdıû evlâdekum fe lâ cunâha aleykum izâ sellemtum mâ âteytum bil ma’rûf(ma’rûfi), vettekullâhe va’lemû ennellâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).

Anneler, (nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, doğan) çocuklarını tam iki sene emzirirler. (Bu hüküm) süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir. (Annelerin) yiyecekleri ve giyecekleri marufla (örf ve adete uygun olarak) kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. (Hiç) kimse kendi gücünün yettiğinden fazlasıyla mükellef (sorumlu) tutulmasın. Ne bir anne çocuğu ile, ne de kendisi için doğurulmuş olan (baba), çocuğu ile zarara uğratılmasın. Ve mirasçının üzerindeki (sorumluluk) da bunun gibidir. Fakat eğer (ana ile baba) müşavere ederek (görüşerek) rızalarıyla çocuğu sütten kesmek isterlerse, o taktirde onların ikisi üzerine bir günah yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (süt anne tutup) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi (taktir ettiğiniz emzirme ücretini), marufla (örf ve adete uygun olarak süt anneye) teslim ettiğiniz zaman artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gördüğünü bilin!


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Anneler, nikâhlı olsun veya boşanmış olsun, çocuklarını tam iki sene emzirirler.” Yani Kur'ân’a göre emzirme süresi iki yıldır. Bakara Suresinin 2, 3, 3; 233. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ diyor ki: “Bu hüküm, süt emzirmeyi tamamlamak isteyen kimseler içindir.” Allah’ın koyduğu emir iki yıl ama anne istiyorsa eğer çocuğunu 2 yıl emzirmeyi, emzirecektir. İstemiyorsa ne olur? Şimdi göreceğiz. “Annelerin yiyecekleri ve giyecekleri ma’rûf ile kendisi için doğurulmuş olanın (babanın) üzerinedir. Bir kadın, evlenmiş de ayrılmış olsa bile çocuğu varsa baba, onun geçimini sağlamak mecburiyetindedir.” diyor Kur'ân-ı Kerim. Bir nefs, bir kimse ancak kendi gücü kadar mükellef tutulur. Tabiatıyla babanın da anneye ve çocuğuna bakma konusunda elinde imkânı olması lâzım. “Ne kadar imkânı varsa onunla mükelleftir, daha ötesi aranamaz o insandan.” diyor Allahû Tealâ.

“Ne bir anne çocuğu ile ne de kendisi için o çocuk doğurulmuş olan baba, çocuğu ile zarara uğratılmasın. Bunun aynısını yapmak, mirasçının da varisin de üzerine düşmektedir. Eğer anne ile baba rızalarıyla anlaşıp, danışarak çocuğu sütten kesmek isterlerse anlaştıkları takdirde ikisi üzerine bir günah yoktur.” buyuruyor Allahû Tealâ, “Çocuklarınızı süt anne tutup emzirtmek isterseniz, emzirme ücretini ma’rûf şekilde (Allahû Tealâ tarafından açıklanan şekilde) süt anneye teslim ettiğiniz zaman, artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah’a takva sahibi olun ve bilin ki Allah, yaptıklarınıza muhakkak ki basîr’dir; onları görür.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, işte anne, baba ve evlat; bir aileyi oluşturur. Böyle bir aile düzeninde herkesin ayrı bir yeri vardır; annenin, babanın ve çocukların. Anne-babaysanız çocuklarınıza sevgiyle yaklaşın. Onları zorlamayın, onlara nefsinizle kötü davranışlarda bulunmayın. Onları en güzele ulaştırma istikametinde bir talebin her zaman sahibi olun. Eğer anne-babanız varsa onlara karşı saygılı davranın. Anne-babanıza “ııhh” dedirtmemek üzere Allahû Tealâ tarafından vazifelenmiş olduğunuzu unutmayın. Kayınvalidelerle gelinler arasında her zaman bir anlaşma olması gerekir. Nefsinizle davrandığınız zaman Allah’ın bu güzelliklerinin hepsini yok etmiş olursunuz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir defa daha bir güzel beraberlik sona eriyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın indinde hepiniz için kurtuluş söz konusudur, hepiniz için. Allah’ın sizlere, hem cennet saadetini hem dünya saadetini ihsan etmesini, sizi onlarla ni’metlendirmesini dileyerek sözlerimizi inşallah burada bitirmek istiyoruz.

İmam İskender Ali M İ H R