}
Bakara Suresi 234-241 (Âyetlerin Sırları) 10.12.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 101296

 

SOHBETİN ADI: BAKARA SURESİ 234-241 (Âyetlerin Sırları)
TARİH: 10.12.2000

El Fâtiha meassalâvât,

Esselâmualeykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu,

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha kalp kalbe, gönül gönüle Allahû Tealâ, bizleri bir araya getirdi. Dünyanın neresinde olursanız olun; hamdolsun ki bilgisayarla bize ulaşma imkânınız var. Dünyanın bir kısmına da hamdolsun ki suallerini sorma imkânımız var.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz.

Konumuz: Kur’ân-ı Kerim Tefsiri. Kod numarası: 1.2.12.2. Bakara Suresi, 234. Âyetle inşallah başlıyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler.

Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 234. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-234: Vellezîne yuteveffevne minkum ve yezerûne ezvâcen yeterabbasne bi enfusihinne erbeate eşhurin ve aşrâ(aşran), fe izâ belagne ecelehunne fe lâ cunâhe aleykum fî mâ fealne fî enfusihinne bil ma’rûf(ma’rûfi), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr(habîrun).

Ve sizden vefat ettirilenlerin, geriye bıraktığı eşleri dört ay on gün kendi kendilerine beklerler. Böylece onların bekleme süresi tamamlandığı zaman artık, kendileri hakkında marufla (örf ve adete uygun olarak) yaptıkları şeylerden sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.


Allahû Tealâ diyor ki: “Sizden vefat ettirilenlerin, geriye bıraktığı eşleri dört ay, on gün kendi kendilerine beklerler (dört ay, on gün). Bu bekleme süresi sona erdiği zaman kendi haklarında ma’ruf; teamül halini almış, Allahû Tealâ tarafından tarif edilmiş ve yerleşmiş; teamül halini almış, tarif edilmiş bir standartta ma’ruf ile yaptıkları işlerden artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” buyuruyor Allahû Tealâ. Demek ki, “Bir kısım insanlar öldükleri zaman onların eşleri dört ay, on gün beklerler.” diyor Allahû Tealâ. “Bekleme süresinin sonunda onların yaptıkları işlerden sizler sorumlu değilsiniz. Üzerinize bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” diye bitiriyor âyet-i kerimeyi.

Âyet-235:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-235: Ve lâ cunâhe aleykum fîmâ arradtum bihî min hitbetin nisâi ev eknentum fî enfusikum, alimallâhu ennekum se tezkurûnehunne ve lâkin lâ tuvâıdûhunne sirran illâ en tekûlû kavlen ma’rûfâ(ma’rûfen), ve lâ ta’zimû ukdeten nikâhı hattâ yeblugal kitâbu eceleh(ecelehu), va’lemû ennallâhe ya’lemu mâ fî enfusikum fahzerûh(fahzerûhu), va’lemû ennallâhe gafûrun halîm(halîmun).

(Bekleme süresi içindeki kadınlara), onlarla evlenme istediğinizi ima etmenizde veya kendi içinizde (böyle bir arzuyu) gizlemenizde sizin üzerinize günah yoktur. Allah, sizin onları daima hatırlayacağınızı bildi. Fakat onlara (örf ve adete uygun) bir söz söylemeniz hariç (üstü kapalı evlenme isteğiniz dışında), sakın onlarla gizlice sözleşmeyin. Farz olan bekleme süresi sona erinceye kadar nikâh akdine azmetmeyin. Ve Allah’ın, içinizde olanı bildiğini bilin! Artık O’ndan sakının. Allah’ın, Gafûr (ve) Halîm olduğunu bilin!


Allahû Tealâ diyor ki: “Kadınlara, onunla evlenme istediğinizi üstü kapalı bir biçimde bildirmenizden veya kendi içinizde gizlemenizden, bu talebi gizlemenizden dolayı sizin üzerinize günah yoktur.”

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Kadınlar, eşleri ölmüş, bekleme süresi içindeler. Böyle bir kadınla evlenmeyi düşünen bir erkek, bu istikamette ona üstü kapalı bir şekilde onunla evlenmek isteğini işaret edebilir. Evlenme isteğini biraz kapalı bir standartta ona söyleyebilir veya söylemez, kendi içinde gizli tutar. “İkisi için de üzerinize bir günah yoktur.” diyor Allahû Tealâ.

“Allahû Tealâ, sizin için hiç şüphesiz onları yakında anacağınızı, tanıyacağınızı bildi.”

Elbette kişi, içinde de saklasa dışarıya da vursa Allah, her şeyden haberdardır. Yani kişinin içinde saklaması halinde evlenme arzusunu, Allah’a göre bir şey değişmez. Allah, onu en güzel şekilde dizayn eder.

Sevgili öğrenciler, Allahû Tealâ burada bir ölçü getiriyor: “Sakın” diyor, “Onlarla gizlice sözleşmeyin. Ancak onlara ma’ruf bir söz söyleyin.” Yani bütün bunlardan çıkan mânâ: “Sakın onlarla farz olan bekleme süresi doluncaya kadar bir yakınlaşmaya girmeyin.” Ve arkasından da diyor ki Allahû Tealâ: “Farz olan bekleme süresi sona erinceye kadar nikâh akdine azmetmeyin ve bilin ki Allah, muhakkak ki içinizden geçeni bilir.” Yani bekleme süresi içindeki bir kadına o bekleme süresi boyunca evlenme konusundaki talebinizin ulaştırılmasından başlayan her alanda, her noktada dikkatli olun. “Bu süre içinde sizlere bu bekleme süresi içindeki kadınlarla evlenme yetkisini vermiyorum. Sakın onlarla bu süre içinde nikâh yapmaya kalkmayın.” diyor Allahû Tealâ. “Onlara bir yakınlığınız da olmasın” mânâsı da burada beraberce çıkıyor. “Artık sakının.” diyor Allahû Tealâ, “Allah’tan sakının. Ve bilin ki Allah, çok bağışlayan ve acele etmeyendir. Allah, günahları sevaba çevirendir (gafûrun halîm’dir).”

Gafûr; mağfiret sahibi. Halîm de bekleyen, acele etmeyen istikametinde kullanılıyor Allahû Tealâ’nın Esmâ-ul Husna’larında.

Öyleyse Allahû Tealâ bir kaide koymuş. Bir kadın eğer bekleme süresi içindeyse bu dört ay on günlük süre içindeyse o zaman başka bir erkekle evlenmeyecekler ve bu süre içerisinde bekleyecekler. Ama bu süre dolduktan sonra kadın biriyle evlenirse evlenecektir. Onunla evlenmek isteyenler için de aynı emir geçerlidir. Bu dört ay on günlük süre içerisinde bir kadına nikâh yapılamaz. Bekleme devresindeki kadına nikâh yapılamaz, onunla bir yakınlık kurulamaz. Kurulmaması gerekir İslâm kaidelerine göre.

Allahû Tealâ diyor ki 236. âyet-i kerimede:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-236: Lâ cunâha aleykum in tallaktumun nisâe mâ lem temessûhunne ev tefridû lehunne farîdâh(farîdâten) ve mettiûhunne alel mûsiı kaderuhu ve alel muktiri kaderuh(kaderuhu) metâan bil ma’rûf(ma’rûfi), hakkan alel muhsinîn(muhsinîne).

Eğer henüz kendilerine dokunmadığınız veya kendileri için (farz olarak) bir mehir takdir etmediğiniz kadınları boşarsanız, sizin üzerinize günah yoktur. Eli geniş (zengin) olanın kendi takdirine (kudretine), eli dar (fakir) olanın da kendi takdirine (kudretine) göre marufla (örf ve adete uygun) bir meta vererek faydalandırmaları, muhsinlerin üzerine bir haktır.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Eğer kendilerine dokunmadığınız, aranızda bir münasebetin oluşmadığı veya kendileri için bir farz olan mehir takdir etmediğiniz (aranızda bir anlaşma yaparak bir mehir takdir etmediğiniz) kadınları boşarsanız, sizin üzerinize günah yoktur.” diyor.

Bu âyetten mehirli veya mehirsiz; iki nevî evlenmenin olabileceği anlamı da çıkıyor. Ama genel anlamda genel teamül odur ki dînî nikâh, genel anlamda mutlaka bir mehri gerektirir duruma girmiş asırlar boyunca devam eden teamül sonrasında. Ve böyle bir şey, zaten eşyanın tabiatına da uygun. Eğer hanım çalışmıyorsa, bir çalışma ve yeterli boyutta para kazanma mesleğinin sahibi değilse o zaman kadın zayıf durumdadır. Ona mutlaka yardım edilmesi gerekir. Ama Allahû Tealâ diyor ki: “Eğer bir mehir vermemişseniz -ki vermemenin de mümkün olduğunu ifade etmiş oluyor Allahû Tealâ burada- o zaman üzerinize bir günah yoktur.” diyor. O kadınları, mehir takdir etmediğiniz kadınları boşadığınız takdirde onlara mehir vermiyorsunuz ve üzerinize bir günah olmuyor. Ama Allahû Tealâ, mehrin takdir edilip edilmemesi hususunu insanların üzerine bırakmasına rağmen, arkasından kesinleştiriyor mehri âdeta. Çünkü diyor ki: “Ancak onları faydalandırın.” Yani “Siz mehir olarak bir şey tayin etmeseniz bile, eğer siz onlara dokunmadan onları boşarsanız, mutlaka kendilerine bir şeyler verin.” diyor Allahû Tealâ.

“Onları faydalandırın.” Yani “Mehri tayin etmeniz veya etmemeniz önemli değil.” diyor Allahû Tealâ, “Mutlaka bir şeyler verin.” Bu, bir farz emir.

Öyleyse bunun kestirmesi mehir tayin etmektir diye düşünülmüş asırlar boyu ve öyle davranılmış. Mehir tayin edilmese de gene mutlaka bir şeylerin verilmesi gerekli. O zaman bu verilecek olan şeyin hem erkek açısından hem kadın açısından miktarının önceden tayin edilmesi hali, iki taraf için de kolaylık sağlar. “Tayin edilmediği taktirde şu veya bu sebeple o zaman mutlaka gene onlara faydalandırın. Onlara mutlaka bir şeyler verin.” diyor Allahû Tealâ. Maksat, bu halde kadını parasız pulsuz ortada bırakmamak söz konusu. Ve Allahû Tealâ mutlaka bir şeyler verilmesini emrediyor. En iyisi başlangıçta bu işlemi yapmak. İki tarafın da rızasıyla bir mehir takdir etmek ve mehir takdir edildiği takdirde kadına dokunulsa da dokunulmasa da boşanılmak söz konusu olduğu takdirde o ücret mutlaka verilmesi gerekir. Eli geniş olan yani zengin olanlar kendi takdirine, eli dar olanlar da kendi takdirine göre ma’ruf ile faydalandırmalıdır. Yani fakir olan az bir şey verecektir. Verebildiği kadar verecektir. Zengin olan, ona nazaran daha çok verecektir. “O da kendi ölçülerine uygun bir miktar parayı mutlaka boşadığı kadına vermeli.” diyor Allahû Tealâ. Burada tabiî hakkaniyete riayet etmek lâzım. Ne tarzda bir hayat sürülüyorsa, o hayatın gereği olan uygun bir miktar paranın verilmesi söz konusu.

Allahû Tealâ diyor ki: “Bu, muhsinlerin üzerine bir haktır.” Burada hak kelimesinin vazife olduğunu söylüyor. “Başkalarının hakkının doğması istikametinde haktır.” diyor. Yani, “Bunu vermekle mükellefsiniz.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, 237. âyet-i kerimede Allahû Tealâ buyuruyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-237: Ve in tallaktumûhunne min kabli en temessûhunne ve kadfaradtum lehunne farîdaten fe nısfu mâ faradtum illâen ya’fûne ev ya’fuvellezî bi yedihî ukdetun nikâh(nikâhı), ve en ta’fû akrabu lit takvâ ve lâ tensevul fadla beynekum innallâhe bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).

Ve onlar için bir mehir taktir ettiyseniz ve eğer onlara dokunmadan önce boşarsanız, o zaman onlar için (farz olarak) takdir edilen mehirin yarısını vermek size farz kılınmıştır. (Kadınların) bunu affetmesi (vazgeçmesi) veya nikâh ahdi elinde bulunanın (erkeğin) affetmesi (diğer yarısını da kadına bağışlaması) hariç. Sizin affetmeniz (diğer yarısını da vermeniz) takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazileti unutmayın. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.


“Eğer” diyor Allahû Tealâ, “Onlara dokunmadan, onlarla bir temas etmeden önce onları boşarsanız, kendileri için takdir ettiğiniz mehrin yarısını vermek size farz kılınmıştır. Bir evvelki âyet-i kerimede: “Yeterli miktar verilir.” diyor Allahû Tealâ. Burada şekil şartını geliştirmiş. “Yarısı farz kılınmıştır.” diyor. “Ancak boşanan kadın bunu affederse (istemeyebilirse, istemezse) veya nikâh ahdi elinde bulunan erkek bu yarıyı affeder de bütününü verirse ona, o zaman durum değişir.” diyor Allahû Tealâ. Mutlaka yarısını vermek mecburiyetinde değil erkek. Düşünüyor ki kadın bu vereceği yarıyla geçinemez. O zaman kendi sözünü affetmiş oluyor yani vermesi lâzım gelenin bütününü vermek istiyor. Bu, erkeğin fedakârlık tarafı. Diğer taraftan kadının affetmesi söz konusu. Kadın da diyor ki: “Ben istemiyorum. Ben kendi imkânlarımla geçinebilirim. Ben bu parayı istemiyorum.” Eğer istemezse bu, kadının affetmesi olarak burada yer almış. Erkek de yarısını vermesi mümkünken onu affederek, o miktarı devre dışı bırakarak, başlangıçta verdiği sözün bütününü yerine getirirse elbette bu da geçerli. Ama Allahû Tealâ: “Erkeklerin affetmesi ve söz verdikleri miktarın bütününü ödemeleri mutlaka takvaya daha yakındır.” diyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, takva burada bir davranış biçimi olarak yer almış. Ve takva sahiplerinin davranış biçimi, mutlaka verecekleri paranın miktarı Allah’ın koyduğu kanunlara göre yarıya düşse bile, onu yarıya düşürmek hakları olsa; onun bile, kadına o parayı vermek yerine, onun yarısını vermek haklarının sahibi olsalar bile, bu konuda farklı bir dizayna giriyorlar. Tamamını veriyorlar. Bu onların takva sahibi olduklarını gösteren bir işaret.“Takva sahipleri böyle yaparlar” istikametine kullanıyor Allahû Tealâ. “Şüphe yok ki (muhakkak ki) Allah, yaptıklarınızı görür. O, Basîr’dir (görendir).” diyor Allahû Tealâ.

238. âyet, Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-238: Hâfizû alâs salavâti ves salâtil vustâ ve kûmû lillâhi kânitîn(kânitîne).

Salâvât’a (Allah’tan gelen nurlara, namazlara) ve salât-ı vusta’ya hafîz olun (koruyun, bu namaza kesintisiz devam edin). Ve kalkın, Allah için kânitin olun (Allah’ın huzurunda huşû içinde ve saygı ile uzun süre durun)!


“Salâvâta ve salâtil vustâ üzerine hafîz olun (koruyucu olun).” diyor.

Ne demek? Biliyorsunuz ki rahmet ve salâvât, Allah’ın katından gelen iki grup nurdur. Öyleyse Allahû Tealâ burada “salâvâta” deyince rahmet ve salâvâtı beraberce kastediyor. Ve bu bir dizayn oluşturuyor kişi için. Burada Allahû Tealâ’nın dizaynı açık. Allah, bir dizayn oluşturmuş. Ne zaman biz zikir yapsak, Allah’ın katından rahmet ve fazl, rahmet ve salâvât olarak iki grup nur göğsümüze, göğsümüzden de kalbimize ulaşacaktır. Nefs tezkiyesi ve tasfiyesi denilen bir olayı yaşamaya başlayacağız. Böyle bir ortamda Allahû Tealâ’nın: “Salâvâta devam edin.” demesi, yani “Zikre devam edin ki Ben de size salâvât göndermeye devam edeyim.” mânâsını çıkartıyor. Aynı zamanda biliyorsunuz, namaz da bir zikirdir. “Namaza da devam edin.” diyor.

Öyleyse “Salâtil vustâ üzerine hafîz olun; gözetici olun, muhafız olun.” diyor Allahû Tealâ. Yani “Salâtil vustâyı kılın.” diyor. Burada faziletli, üstün, tavassifli bir namazdan bahsediyor Allahû Tealâ, salât-i vustâ. Bu salâtil vustâ, hacet namazı olarak kullanılmış gibi görünüyor. Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de şu emri veriyor: “Artık şeytandan sormayın. Bizden sorun. Şeytanın fal okları şeytanla ilişkiler, içki ve kumar size yasak edildi. Fal okları size yasak edildi. Artık şeytandan sormayın bizden sorun.” diyor Allahû Tealâ.

5/MÂİDE-90: Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl hamru vel meysiru vel ensâbu vel ezlâmu ricsun min ameliş şeytâni fectenibûhu leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar! Ancak şarap, kumar, (tapınmak için konulan) dikili taşlar (putlar) ve fal okları, şeytanın işlerinden pis şeylerdir. Artık bunlardan kaçının. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Sahâbe de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyorlar ki: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Sen, O’ndan sorabilirsin. Ama biz, henüz Allah’tan sorma yetkisinin sahibi değiliz. Daha tasavvufa, Senin İslâm öğretine yeni girdik. Ve o zaman bunu nasıl yapacağız, nasıl soracağız Allahû Tealâ’dan?” Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Cebrail kardeşim bana iki namaz çeşidi öğretti. Birisi istihare namazı, birisi de hacet namazı. Eğer bir hacetiniz varsa, bir yere ulaşmak istiyorsanız, bir hedefe ulaşmak istiyorsanız, Allah’tan bir şey istiyorsanız; ‘Bana onu ver.’ diye o zaman hacet namazı kılacaksınız. Eğer bir karar vermişseniz, bu kararın sizin için uygun olup olmadığını Allahû Tealâ’dan soracaksanız, o zaman hacet namazı değil, istihare namazı kılacaksınız.”

Hacet namazında da istihare namazında da boy abdesti alınır. Bu alınan boy abdestinden sonra gecenin son namazı olarak yatmak ve bir daha konuşmamak üzere hacet namazı kılınır. Dört rekâtlık bir namaz; Birinci rekâtta Fâtiha’dan sonra üç tane Âyet-el Kursî; ikinci rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nas; üçüncü ve dördünce rekâtlarda da Fâtiha’dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs okunur.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, işte böyle bir dizayn söz konusu. Ve kişi, Allah’tan hacetini ister. Ne istiyorsa, hedefi neyse onu ister. Mürşid istemek mesela, hacet namazını gerektirir. Her konuda hangi talebiniz varsa, istediğiniz bir şey varsa Allah’tan, hacet namazıyla her zaman, perşembeyi cumaya bağlayan geceler isteyebilirsiniz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, istihare namazıysa; verdiğiniz bir kararın sizin için uygun olup olmadığını sormaktır. İki rekâtlık bir namazdır. Birinci rekâtta Fâtiha’dan sonra “Kul yâ eyyuhel kâfirûn” okunur. İkinci rekâtta Fâtiha’dan sonra İhlâs okunur ve Allah size renk gösterir. Gösterdiği renkler dikkatinizi çekecektir. Eğer kırmızının veya siyahın hâkimiyetindeyse gördüğünüz renkler, uygun değildir. Eğer beyazın veya yeşilin hâkimiyetindeyse o zaman da uygundur. Allah’ın kanunları devamlı işler sevgili kardeşlerim.

Öyleyse Allah ile irtibatınızı muhafaza edin, sakın irtibatınızı kesmeyin. “Allah, benim içimden geçenleri nasıl olsa biliyor, ben O’na söylemeden de Allah bildiğine göre versin istediğimi.” diye düşünürseniz büyük bir yanılgının içine girersiniz. Allah, Rabb’dır. Müracaat merciîdir. Sizin sahibinizdir. Ve O’na müracaat etmenizi ister. Çünkü size, “Allah benim içimden geçeni bilmiyor mu? Biliyorsa ben niye Allah’tan isteyim?” diye söyleten şeytandır. Ve sizin gururunuza, kibrinize dayalı olarak bunu yaptırıyor. Allah’a karşı ihtiyaç duymazmışsınız gibi bir noktaya ulaştırmak istiyor sizi. Oysaki hiçbir insan yoktur ki doğduğu andan öldüğü ana kadar Allah’a muhtaç olmasın.

Sevgili kardeşlerim, hepimiz Allah’a muhtacız. Ne kadar çok Allah’a müracaat edersek, Allah ile bir arada olursak, Allah’la konuşursak, Allah’a dertlerimizi açarsak, Allah bizi o kadar sever. Dertlerimizi halletmek için hazırdır. Halledebilecek, onları çözüme ulaştıracak yegâne merci de Allah’tır. Bütün mürşidlerin yaptıkları da Allah’a müracaat edip, herkes için onların meselelerinin çözülmesini istemektir. Öyleyse problemleri çözecek olan sadece Allah’tır.

Sevgili kardeşlerim, demek ki bir olgu bu. Allah’a namazlarınızı muntazaman kılacaksınız. Ve zikirlerinizi yapacaksınız; salâvât gelmesi devam edecek. Ve Allahû Tealâ arkasından diyor ki: “Kanitin olun.”

“Ve kanitin olun.” Acaba ne demek bu kanitin olmak?

Sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, kanitin olmak; Allah’ın bir güzelliğini yaşamaktır. Hissetmeye çalışacaksınız. Ayaklarınızdan bacaklarınıza doğru gelen, oradan göğsünüze doğru yükselen, sonra başınızın üzerinden sizi terk eden bir şeyleri hissetmeye çalışın. Sanki hisleriniz, size ait olan bir şeyler sizi terk ediyor. Başınızdan yukarıya doğru çıkıyor. Bunu hissetmeye çalıştığınız zaman gerçekleştiğini göreceksiniz ve başınızın üzerinden yükselen o size ait olan bir şeyler Allah’a doğru yola çıkar. Bir anda Allah’a ulaşır, sonra da Allah’ta yok olur. Onların sizi nasıl terk ettiklerini hissetmeye çalışın. Başınızdan nasıl yükseldiklerini, Allah’a nasıl ulaştıklarını düşünün; sonra Allah’ta nasıl kaybolduklarını. Allahû Tealâ’da bir süre kaldıktan sonra tekrar geri döneceklerdir. Ve başınızdan tekrar vücudunuzu dolduracaklardır. Başınızdan göğsünüze, bacak ve ayaklarınıza doğru gelen ve vücudunuza tekrar yerleşen bir şeyler.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu gidiş ve gelişleri hissedin namaz kılarken. Vücudunuzda hafif bir sallanma olacak. Bu sallanma bazen sağdan sola doğru olur, bazen önden arkaya doğru olur; hafif ve yavaş bir sallanma. O salınma olayı, terk etme işlemini ve tekrar vücuda yerleşme işlemini tahakkuk ettirir. Bütün bunları yaparken hep Allah’ı düşündüğünüz için anı yaşamış olursunuz. Ve namaz boyunca birkaç defa bu olay olacaktır. O’na ulaşacaksınız. Tekrar geriye gelecek sizden bir şeyler, tekrar vücudunuza girecek. Tekrar Allah’a dönecek. O’na ulaşacak, O’nu işgal edecek. O’nun iç dünyasında olacak. Sonra da tekrar Allah’tan da size bir şeyler getirerek sizi kaplayacak. İşte bunu hissettiğiniz zaman kanitin olursunuz, hissedersiniz. Yavaş bir hareketle ileri geri hafif bir sallanma olayı. Veya sağdan sola, soldan sağa doğru hafif bir çalkalanma.

Sevgili kardeşlerim, bunu yaşadığınız zaman bir büyük zevke daha ulaşacaksınız. Hiç bırakmak istemeyeceksiniz kanitin olmayı. Hissedebildiğiniz zaman Allah’ın mutlu, en mutlu kullarından birisi olacaksınız. Çünkü O’nunla beraber olmuş olacak sizden bir şeyler ve size bir şeyler taşımış olacak, sizde bir şeyler bırakıp, tekrar O’na dönüp tekrar size geri gelecek.

Sevgili kardeşlerim, Allah ile olan ilişkilerinizde her şey öylesine güzel ki. Ancak bunları yaşayabilenler, hissedebilenler bu büyük zevklerin sahibi olmak şerefine ererler. Allah’ın büyük ihsanlarından biridir kanitin olmak. Kanitin olun. Bunu başardığınız zaman çok mutlu bir insan olacaksınız. O’nunla her zamanda bir defad aha beraber olup aynı güzelliği; O’nunla bir olmayı bir defa daha, bir defa daha yaşamak için can atacaksınız. Allah razı olsun.

239. âyet:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-239: Fe in hıftum fe ricâlen ev rukbânâ(rukbânen), fe izâ emintum, fezkurûllâhe kemâ allemekum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).

Fakat eğer (hayatî bir tehlikeden) korkarsanız, o zaman yaya yürürken veya binekte iken (namazınızı kılın). Nihayet emin olduğunuz zaman, (Allah’ı nasıl zikredeceğinizi) siz bilmiyorken size öğrettiği şekilde, artık Allah’ı zikredin.


“Eğer korkarsanız, o zaman (o takdirde, korktuğunuz takdirde) yaya iken veya binekte iken (bir at sırtında, bir deve sırtında, bir otomobilde, bir uçakta, bir botta neyin üzerindeyseniz) veya yaya yürüyorsanız yaya iken o zaman namazınızı kılın.” diyor Allahû Tealâ. Yani buradaki ifade bir evvelki âyete dayalı. Bir evvelki âyette Allahû Tealâ: “Namaz kılın.” diyor. “Namazların, özellikle vustâ namazın üzerinde gözetici olun.” diyor. Burada beş vakit namazın her biri için geçerli olan yeni bir kaide getiriyor Allahû Tealâ. “Eğer korkarsanız, ayaktayken de namaz kılabilirsiniz (yani yürürken de namaz kılabilirsiniz), bir binekteyken de herhangi bir şeye binmiş durumdayken de gene namaz kılabilirsiniz.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, burada Allahû Tealâ’nın bir güzelliğini yaşıyorsunuz. Allahû Tealâ diyor ki Kur’ân-ı Kerim’inde: “Allah, sizin için güçlük dilemez. Allah, sizin için kolaylık diler.”

2/BAKARA-185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.


Öyleyse Allah burada kolaylık dilemiş mi oluyor? Emretmiş oluyor kolaylığı. Neden? Namaz, bilindiği üzere bir seccade üzerinde secde, rükû ve kıyam standartlarını içeren bir ibadet şeklidir. Ezelî ibadettir. Âdem (A.S)’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelinceye kadar hep aynı ibadet, bir kısım insanlar tarafından gerçekleştirilmiş ama büyük kısım insan bunu unutmuşlar, yaşamamışlar. Bugün de insanların büyük kısmı unutmuş durumda.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, işte Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim boyunca bütün peygamberlerin ve onlara tâbî olanların namaz kıldığını söylüyor. Bizim kıldığımız gibi secdeyle, rükûyla ve kıyamla kılınan, Allah için kılınan namazlar.

Öyleyse bu namaz, bir defa istikbâl-i kıbleyi gerektirir. Bir istikamete dönük olarak kılacaksınız. İkincisi sabit bir yerdesiniz, bir odanın içindesiniz. Bir yerdesiniz, burada başınızı yere koyarak, secde ederek Allahû Tealâ’ya ibadet edeceksiniz. Yani sabit bir yerdesiniz, hareket halinde bir yerde değilsiniz. Eğer hareket varsa istikbâl-i kıble olmayabilir. Ama bütün sabit yerlerde kılınan namazın istikbâl-i kıblesi önemli bir faktördür.

Öyleyse korkuyorsunuz. Neden korkuyorsunuz? Bir tehlike sizi tehdit ediyor. Bir canlının tehlikesi. Sizi öldürmek isteyen, size düşmanlık eden birisi var, bir hayvan size bir kötülük etmek istiyor. Başka bir tehlike karşısındasınız. O zaman yürürken de araba kullanırken de namaz kılabilirsiniz. Bir korku, vaktin bitmesi korkusu olabilir. Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ Nisâ-103’de: “Namaz, üzerinize vakitleri belirli bir farz olmuştur.” diyor.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


Yani her namazı vaktinde kılacaksınız. Tasavvufta ise bu kaideye bütünüyle riayet edilir. Bütün namazların vaktinde kılınması asıldır. “Tasavvufta namazınızı kazaya bırakmayın.” diye bir dizayn yürürlüktedir. Ama buna rağmen insanlar, genel kaide gereğince namazlarını kaza edebilirler. Asıl olan zamanında kılmaktır. Bu vaktin çok daraldığını, kişi bir yere, bir sığınağa ulaşıp da orada secdeyle, rükûyla, kıyamla namaz kılamayacağını düşünmüşse, bu imkânı kaçırmışsa, namazın son dakikalarına doğru yaklaşmışsa, o zaman vakti kaçırmak da bir korkudur. Böyle bir korkudan bir sonuç çıkıyor. O zaman o kişi, gideceği hedefe doğru yürürken namaz kılabilir. Arabasıyla giderken namaz kılabilir. Herhangi bir nakil vasıtasında trende, vapurda ve uçakta her yerde namaz kılabilir. Allahû Tealâ, bu imkânı vermiş. Şimdi Allahû Tealâ diyor ki: “Güvene kavuştuğunuz zaman Allah’ı zikredin. Tekrar Allah’ın size öğrettiği gibi (Allah size nasıl öğretmişse, bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretmişse, namaz kılmayı başlangıçta bilmiyordunuz. O nasıl öğretmişse), o öğrettiği şeyleri aynen gerçekleştirin. Onun gibi siz de Allah’ı zikredin.”

Allah razı olsun.

Sevgili kardeşlerim, bu âyet-i kerime bize bir şey söylüyor. Yani birçok insan, “Namazın kılınabilmesi şekil şartına bağlıdır.” derler. “Altında seccade olacak, istikbâl-i kıble edeceksiniz. Kıbleye dönüp, bütün rükûnlarıyla kıyamı, rükûyu ve vücuduyla bir bütün standartlarında namazınızı kılın. Efdal olan budur.” diyorlar. Gerçekten de efdal olan budur. En güzel namaz şekli budur. Ama o imkânı bulamadınız; üç günlük bir yola çıktınız. Yol boyunca bunu temin etmeniz oldukça güç. O zaman Allahû Tealâ, size kolaylık sağlıyor. Giderken herhangi bir yere, yolda da namazınızı kılabilirsiniz. Artık bu, Allahû Tealâ tarafından verilen bir hak oluyor insanlara.

240. âyet-i kerimede Allahû Tealâ diyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-240: Vellezîne yuteveffevne minkum ve yezerûne ezvâcâ(ezvâcen), vasıyyeten li ezvâcihim metâan ilel havli gayre ıhrâc(ıhrâcın), fe in harecne fe lâ cunâha aleykum fî mâ fealne fî enfusihinne min ma’rûf(ma’rûfin), vallâhu azîzun hakîm(hakîmun).

Ve içinizden vefat ettirilen ve geriye eşler bırakanların, eşleri için, (evlerinden) çıkarılmaksızın bir seneye kadar geçiminin sağlamasını vasiyet etmesi gerekir. Buna rağmen eğer (eşleri, kendi arzularıyla evlerinden) çıkarlarsa, o taktirde, kendileri için maruf olarak (örf ve adete uygun olarak) yaptıkları şeyler konusunda, artık sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah, Azîz’dir(üstündür), Hakîm’dir (hüküm sahibidir).


Diyor ki Allahû Tealâ: “İçinizden vefat ettirilip, geriye eşler bırakan erkeklerin, eşleri için evlerinden çıkarılmaksızın, vefatının senesine kadar eşlerin geçimini sağlayacak olan bir mal, faydalanma vasiyet etsin.”

Öyleyse kim vefat etmişse o kişi, vefat etmeden evvel bir vasiyet bırakmalı ve bir yıla kadar geride bıraktığı eşin o evden çıkmamasını sağlayacak olan bir sonuç. “Buna rağmen eğer eşleri kendi arzularıyla evlerinden çıkarlarsa, onlar bunu kendilerince ma’ruftan (tayin edilmiş, örf ve adet haline gelmiş olan bir şekil içinde) yaptıkları için artık sizin üzerinize günah yoktur.” diyor Allahû Tealâ. “Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.” diye bitirmiş.

Öyleyse bir erkek ölüyor. Hanımı, çocukları evde. En az bir yıl onları bakacak kadar bir vasiyeti onlara bırakmak mecburiyetinde erkekler. “Ama eğer eşler kendi arzularıyla evlerinden ayrılırsa bir problem yok.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse aslında vasiyet edildiği zaman artık zamanımızda kaideler ona gelmiş ki bir erkek rahmetli olduğu zaman onun evi, her şeyi, eşiyle çocukları arasında onlar hayatta kaldığı sürece kullanmak üzere onlara kalır. Sadece bir yılla, bu bir yılı mutlaka aşan bir tatbikattır. Allahû Tealâ’nın emrini yerine getirmiş olur böylece insanlar.

Allah razı olsun.

241. âyet-i kerimede Allahû Tealâ diyor ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

2/BAKARA-241: Ve lil mutallakâti metâun bil ma’rûf(ma’rûfi) hakkan alel muttekîn(muttekîne).

Ve boşanmış kadınların, marufla (örf ve adete uygun olarak) metalandırılması (faydalandırılması), takva sahiplerinin üzerine bir haktır (borçtur).


“Boşanmış kadınlar için, ma’ruf olan (tarif edilmiş olan, insanların arasında bir örf ve adet haline gelmiş bir şekilde) bir fayda, mal, para sağlanması takva sahiplerinin üzerine bir haktır, bir vazifedir, bir borçtur.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim, evlilik müessesesi hayatta olmaya bağlı bir dizaynı ihata eder. İki taraf da hayattaysa evlilik vardır. Eşlerden biri ölmüşse evlilik müessesesi orada bitmiştir. İkinci taraf mevcut değildir. İki taraftan oluşan bir akit sona ermiştir. Ve böyle bir anda paranın sahibi olan, servetin sahibi olan, malı, serveti olan taraf geride bıraktıklarına malını ve servetini bırakmış olur. Hani derler ki atalarımız: “Kefenin cebi yoktur.” Bu dünyadan öbür tarafa parayı, serveti, mal varlığını götüremezsiniz. Hepsini bu dünyada bırakacaksınız. Yunus ne diyordu? “Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan.” diyor.

İşte sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’nın dizaynı son derece açık olarak görülüyor. Evlilik müessesesi, eşlerden birinin ayrılmasıyla veya ölmesiyle noktalanırsa geride kalan için müşterek hayatın getirdiği ve o hayatın müşterek olmayan bir statüde çocukların ve geride kalanın yaşayacağı bir özelliği taşıması lâzım. İster ayrılmış olsun, ister ölmüş olsun kişi, onun geride bıraktığı eşi ve çocukları bakılacaktır. Hayatta kalacaklarına göre bir geçim imkânlarının mutlaka olması gerekir. İşte Allahû Tealâ koyduğu kaidelerle bu hususu hakkaniyete en yakın şekilde dizayn etmiş. Böylece her şeyi en güzel standartlarda Allahû Tealâ’nın açıkladığını görüyoruz.

Sevgili kardeşlerim, aile asıldır. Aile hayatı olmadıkça toplum tükenmeye, toplum yozlaşmaya açıktır. Ahlâk müessesesi, aile mevhumuyla beraber yürür. İnsanların nefsanî hislerini Allah’ın ölçüleri olmadan diledikleri biçimde tatmin etmeleri, Allah’ın kaidelerine uygun olmayan standartlarda toplumu dejenere eder. Toplumu mutlaka yozlaştırır. Gayrimeşru çocukların sayısının süratle artması, bu yozlaşmayı gösteren kesin bir işarettir.

Sevgili kardeşlerim, birçok ülkede gayrimeşru çocuk artık bir suç sayılmıyor. İnsanlar giderek daha serbest, daha hayvanlara yaklaşan bir dünya hayatı yaşamayı tercih ediyorlar. Ama bu, onların mutlu olmalarına sebebiyet vermiyor. Aksine gayrimeşru çocuklar, yuva üzerine bir negatif etkiyi bırakan özellikler taşıyor ve terk edilen çocuklar, yetimler, hepsi ayrı standartlarda ayrı bir üzüntü kaynağı olarak insanların zamanı devam ediyor. Bu ayrılmaya ve ölüme müteallik olan âyetler, fıkıh âyetleri muhakkak ki insanlara çok şeyler anlatıyor. Allah’ın, kaidelerini açık ve kesin bir şekilde ortaya koyduğu bir ortam var sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Bu ortamda Allahû Tealâ, hakkaniyete bütün boyutlarıyla riayet edilmesini emrediyor. Allah, herkesten taraftır. Kimsenin hakkının çiğnenmesine rıza göstermez.

Öyleyse böyle bir dizaynda insanların hedefe yürüyebilmesi, Allah’ın kanunlarına itaat etmeleriyle mümkün ve geçerlidir. Bu itaat yoksa o zaman insanlar, Allah’ın emirlerine asi olurlar. Unutmayın, mutluluk Allah’a itaatin bir meyvesidir. Hangi boyutta itaat ediyorsanız, o kadar mutlu olursunuz. Hangi boyutta itaat etmiyorsanız, o kadar mutsuzsunuz.

Unutmayın, kim olursanız olun Allahû Tealâ aynı zamanda sizden yanadır. Daima sizden yanadır; hepinizden yana. Ne zaman adaleti çiğnerseniz, Allahû Tealâ’nın haksızlık yaptığınız tarafta olduğunu göreceksiniz. Ama Allahû Tealâ sizi bırakmaz. Yardım elini uzatmaya devam eder. Akıllanmanızı, Allah yolunda davranışlarınızı bekleyerek.

Sevgili kardeşlerim, işte Allahû Tealâ’nın bu şer’î hükümleri, bu dizayn içerisinde açıklanmış Kur’ân-ı Kerim’de. Allahû Tealâ’nın hepinizi O’nun emirlerine riayet ederek, itaat ederek sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada bitirmiş oluyoruz. Allahû Tealâ hepinize sonsuz mutluluklar ihsan eylesin dileklerimizle ve dualarımızla.

İmam İskender Ali M İ H R