}
Kurban Bayramı Sohbeti (05.03.2001) 05.03.2001
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 101488

SOHBETİN ADI: KURBAN BAYRAMI SOHBETİ
TARİHİ: 05.03.2001


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bayramınız mübarek olsun. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice kurban bayramlarına, ramazan bayramlarına, bütün bayramlara el ele gönül gönüle ulaştırmasını, mihr camiası olarak sonsuz mutluluklar içinde yaşatmasını, dünyaya örnek bir topluluğu oluşturmamızı temin etmesini, Yüce Rabbimizden dileyerek bayramınızın kutlu olmasını dilerim. Allahû Tealâ hepinizden razı olsun. Bu vesile ile bayram vesilesi ile bir defa daha beraberiz. Bir defa daha el ele ve gönül gönüleyiz, bir mutlu bayram sabahı. Allahû Teâlâ’nın sonsuz mutlulukları hepinize ihsan etmesini dilerim.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Selâm ile başlayalım. Esselamu aleyküm ve rahmetullahü ve berekâtuhu. Euzübillahimineşşeytanirracim bismillâhirrahmânirrahîm.

Allahû Tealâ’nın insanoğlunu yaratma maksadına baktığımız zaman bir tablo geliyor gözümüzün önüne, bir mutluluk tablosu. Kâinattaki en değerli mahlûk olarak yaratılmışsınız.  Yani bütün gökler, bütün yerler ve bütün göklerdekiler, bütün yerlerdekiler hep sizler için yaratılmış; insanlar için. Öyleyse ilk şükretmemiz lâzım gelen konu, biz insanız! Allahû Tealâ bizleri, kâinattaki en üstün mahlûklar olarak yaratmış. İşte böyle bir dizaynın içindeyiz. O’na ne kadar hamdetsek şükretsek azdır ki; kâinatın en üstün mahlûkları olarak insanı yaratmış, bizi de insan olarak yaratmış.

Allahû Tealâ bizden ne ister? Sadece bir tek şey ister; bizim mutlu olmamızı ister. Allah’ın bizlerden hepimizden istediği, bizim mutlu oluşumuzun dışında hiçbir şey yok. Bütün emirler hepsi birer vasıtadır, bu mutluğu sağlayacak olan vasıtalar. O’na kulak verdiğimiz zaman, Allah’a kulak verdiğimiz zaman, Allah'ın önerilerini dinlediğimiz zaman bir tablo görüyoruz. Bu tablodaki bütün hatlar, insanın mutluluğunu temin etmek üzere dizayn edilmiş.

Bir bütün kâinat! Sevgili kardeşlerim! Biz şu fizik vücudumuzla sadece zahirî âlemin bir parçasıyız. Onun karşı olan berzah âlemi, cinlerin yaşamakta olduğu gayb âlemi, onun zıddı olan cinlerin berzah âlemi, bütün gök katlarını içeren emr âlemi, bütün yer katlarını içeren zülmanî âlem. 6 tane zıddıyla kaim kılarak âlem yaratmış Allahû Tealâ. 3 asıl, 3 de onların karşıtı. Kaç günde yapmış bu işi? 6 günde. Belki de aklınıza geliyordur?  Neden 7 gün değil de 6 günde? 7 gün zaten olamazdı. Eğer yeniden bir yaratma söz konusu olsaydı, 8 gün olacaktı. Neden? Çünkü Allahû Tealâ buyuruyor. “Allah her şeyi zıddıyla kaim kılarak çift yarattı.”

51/ZÂRİYÂT 49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.


Sevgili öğrenciler, izleyenler dinleyenler! Her şey zıddıyla kaim kılınmıştır. Her atomunuzun içinde eşit sayıda elektron ve karşıt elektron var. Dünyada ne kadar nötrino varsa, o kadar da (kâinatta ne kadar nötrino varsa o kadar da) karşıt nötrino var. Ne kadar sağ spinli nötrino varsa, o kadar sol spinli nötrino var. Ne kadar sağ spinli elektron varsa, o kadar sol spinli elektron var. Her şey aynı değer ölçüsünde zıddıyla kaim kılınmış.

İşte sevgili kardeşlerim! Böylece bir muhteva görüyoruz ki; bütün insanlar için Allah'ın bütün güzelliklerini içeriyor. Bir hedef var, bir misyon var. Allahû Tealâ sizi, hiçbirinizi boşuna yaratmadı. Hepiniz bir misyonun bir parçasısınız. Bu misyonun adı mutluluktur. Allahû Tealâ insanları mutlu kılmak için yaratmış. Mutlu olmaları için bütün direktiflerini vermiş, kutsal kitaplarda. Ve Allahû Tealâ bütün nebîlerine kitap verdiğini söylüyor. Öyleyse ne kadar nebî gelmişse, peygamber gelmişse hepsinin kitabı var. Kitapların bir kısmı kaybolmuş. Kala kala üç tanesi kalmış. Belki Zebur’u da bir kitap olarak kabul edebiliriz, dört olur. Öyleyse Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim. Zaman sıralamasına göre bu dizayn içinde geliyor her şey.

Öyleyse mukaddes kitaplarda olan ve olmayan Allahû Tealâ’nın direktifleri, sadece insan adı verilen bu mahlûkun mutluluğuna yöneliktir. Ve Allahû Tealâ, mutluluğu sulh ve sükûnla ölçer. Bir insanın cennet hayatında mutlak bir sulh ve sükûnu söz konusu olacaktır. Dünya hayatında bunu sağlayabilmek için kişinin, iç dünyasında sulh ve sükûnu, dış dünyasında sulh ve sükûnu, Allah ile olan ilişkilerinde sulh ve sükûnu kurması lâzım. Mutluluk, devamlı bir sulh ve sükûn halidir, huzuru bozabilecek olan bütün standartların dışına çıkabilmek yeteneğidir. Mümkün mü? Evet, daimî zikre ulaştığınız zaman iç dünyanızda nefsinizin ve ruhunuzun arasında süregelmekte olan kavga sona ermiş olur.

Neden sona ermiş olur? Çünkü nefsiniz değişmiştir. Hasletlerle donanmıştır. Ve nefsiniz ruh hüviyeti kazanmıştır. Nefsinizdeki bütün afetler yok olmuştur. Yerlerini hasletlere, aslında haslet demek de konunun tam gerçeğini aksettirmiyor. Faziletlere dememiz lâzım. Çünkü hasletler ruhumuzdaki güzelliklerdir. Ruhumuzun kalbini dolduran güzel faktörler haslet adını alır. Sevgi bir haslettir,  itaat bir haslettir, cömertlik bir haslettir. Bütün güzellikler hasletleri oluşturur.

İşte biz zikir yaptığımız zaman, Allahû Tealâ’nın katından gelip de nefsimizin kalbine ulaşan salâvât-rahmet ve salâvât-fazl isimli kesimi, ruhun hasletlerinin eşitini oluşturur. Eğer onlar bize zikir yaptığımız zaman ruhumuzdan gelseydi isimleri haslet olacaktı. Ama ruhumuzdan gelmiyor. Aynı özellikleri taşımalarına rağmen Allah’ın katından geliyor. Öyle olduğu için isimleri fazl, çoğulu fazilet. Fazilet dediğimiz zaman anlamanız lâzımgelen şey yeni Türkçe adıyla erdem; güzelliklere, güzelliklerle dolu, Allah'ın güzel gördüğü, oluşmasını istediği bütün muhteva. Nefsimizin afetleri ile ruhumuzun hasletleri veya gene nefsimizin faziletleri birbirinin tamamen zıddını oluşturur. Nefsimizdeki isyan afetine karşılık, fazilette ve haslette itaat hasleti vardır. Nefsimizin nefretine, düşmanlığına, hasetine karşılık, ruhumuzda sevgi vardır, hoşgörü vardır. Nefsimiz ve ruhumuz beraberce bir dizayn oluşturuyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah’ın bütün güzelliklerini yaşamanız mümkün. Allahû Tealâ zaten sizi o güzellikleri yaşayabilecek olan evsafta yaratmış.

“Biz” diyor;  “İnsanı, (burada nefsi kastediyor) bir ahsen-i takvim içinde yarattık. Sonra onu esfel-i  sâfilîne gönderdik.” Ne demek bu? İki nevi insandan bir gruba işaret ediyor. Allah'ın söylediklerini hiçe sayan, akılları var olduğu için kendilerini başıboş mahlûklar zanneden ve Allah’ın söylediklerini kesinlikle kale almayan bir insan grubu düşünün. Bu insanlar, Allah'ın kendilerine nasip ettiği ilim arttıkça, kendilerini ait oldukları yerlerden çok daha yukarda zannetmeye başlarlar. Ve Allah'ın mukaddes kitaplarda yazdığı hakikatleri reddetmeye kalkarlar. Derler ki: “Allah falan yoktur.” Allahû Tealâ herkesi serbest bırakmış. Herkes dilediğini söyleyebilir. Derler ki: “İnsan maymundan türemiştir.”

Ama sevgili kardeşlerim ilim, yeni faktörler kazandıkça, âlimlerin acaba bir şey dikkatini çekmiyor mu? Her yeni öğrendiğimiz şeyin ötesinde sadece o öğrendiğimiz sahaya ait, yeni öğrendiğimiz sahaya ait, öyle bir büyük bilmediğimiz saha çıkıyor ki; o bilmediğimiz saha neden bizi hayranlığa değil de küstahlığa sürüklüyor? Allahû Tealâ Kur’an-ı Kerim’de Âdem (A.S)’ı çamurdan yarattığını söylüyor. Âdem (A.S)’dan Havva anamızı yarattığını söylüyor. O’ndan da bizleri oluşturduğunu söylüyor, bu çiftten de. Ve ilim, bütün gücüyle insanın maymundan türediğini ispat etmeye çalışıyor. Tabiatıyla ilmin bütünü değil ama bir kısmı kendilerini öğrendikleri ilimle öyle bir seviyede zannediyorlar ki; Allah'ın yanlışını bulmaya çalışıyorlar. Ama gayretleri onları hep yalan söylemeye götürüyor. Ve aslında kendi vicdanlarında hem mahcup oluyorlar, utanç duyuyorlar, kimseye hissettirmiyorlar bunu. Hem de kendilerini tarih önünde mahkûm ediyorlar. Gelecekte insanlar bugünün insanından çok daha büyük bir ilimle karşılaşacaklar. Bu, onların Allah’ı tanımasına daha üst seviyede zemin hazırlayacak.

Şimdi bizim zavallı devrimizin âlimleri öğrendikleri genetik bilgilerle Allah'ın söylediklerinin aksini ispat etmeye çalışıyorlar. Nasıl yapabilirler bunu? Sadece bir kısım hakikatleri saklayarak. Ne yapıyorlar? Allahû Tealâ diyor ki: “Biz Âdem (A.S)’ı topraktan yarattık ve eşini de O’ndan yarattık.” Diyor.

İnsanın genetik kodlarını incelediğimiz zaman erkekte XY kromozomu görüyoruz. Kadın da ise sadece tek kromozomu var. Öyleyse XY’den Y oluşabilir. Bir kısım âlimler, önce Havva anamızın yaratıldığını sonra Âdem (A.S)’ın yaratıldığını söylüyor. Bir kısmı ise ikisinin de yaratılmadığını, maymun neslinin geçen zaman parçalarında değişe, değişe, değişe insanı oluşturduğunu iddia ediyorlar.

Şimdi maymun türlerinin incelenmesi şunu gösterdi ki, 19 çift kromozomdan başlayan bir gelişme süreci var maymunlar üzerinde; 19, 21, 23, 25, 27, 29, 31, 33 çift kromozoma kadar ulaşan. Ve insanoğlu bu zincirin 23 kromozomunun bulunduğu yerde. Çünkü 23 çift kromozomu var. Var da! 23 çift kromozomlu bir maymun türü şuan da yaşmakta. 21 çift kromozomda da maymun var, 23 çift kromozomda da maymun var, 25 çift kromozomda da maymun var. İnsanı bu gelişme sürecine katmak isterseniz, 35 çift kromozomlu bir insan olmanız lâzım ama 23 çift kromozomlusunuz. Öyleyse oraya giremezsiniz.

Genetik kodlar, maymunların genetik kodları, insanlara  %99 benziyormuş. Onun için biz insanlar maymunmuşuz. Bu sevgili âlimlerimiz dedelerinin onlar olduğunu kabul etsinler. Beraberce hoşça vakit geçirsinler, tamam. Ama Allah'ın ilmini, Allah’ı inkâr etmek sadedinde  vasıta olarak kullandıkları zaman hep çuvallıyorlar. Çünkü bir takım şeyleri saklamak mecburiyetinde kalıyorlar. İşte genetik kodlarda, maymunların genetik kodlarının insana %99 benzediğini söyleyenler, bu genetik kod sıralamasını katiyen gündeme getirmiyorlar.  Getirdikleri zaman ne olacak? Getirdikleri zaman kesin bir şekilde insanın maymundan türemediği, başka bir yaratık olduğu anlaşılacak.

Bir takım dîn, bir takım ilim adamları ilim şerefinin sahipleri olarak hakikatleri söylemek mecburiyetinde hissediyorlar kendilerini. Ve onlara ilmin karşı tarafı şiddetle çatıyor. İnsan kendisini, Allah onlara akıl vermiş diye, o aklı kullandıkları zaman başka bütün mahlûklardan öne geçiyorlar diye, Allah’la yarış edebilir bir hüviyette zannetmeye başlıyor. Fiyaskonun başlangıç noktası. Düşünüyorlar mı acaba insanlar, her yeni öğrendikleri şeyle yeni bir ufuk açıldığını önlerinde? Ve o ufukta bilmedikleri alanın, bildiklerine nazaran çok daha büyük bir alan olarak karşılarına çıktığını hiç düşünmüyorlar mı acaba?

Bu gelişme sürecini Allahû Tealâ zaten Kur’ân-ı Kerim'inde açıklamış. “Biz hayatı sudan başlattık. Tek hücrelilerden başlattık.” diyor.

Sonra hayat gelişiyor. Hangi hayat? İnsanın, oradan, cennetten indirildiği bu dünyada yaşamasını temin edecek olan hayat standartları. Şu “Dünya” adı verilen gezegen üzerinde oluşuncaya kadar Allah'ın yaratma sistemi o. O sistem hâlâ devam ediyor. Ama insanı muhtevasına alamadan devam ediyor. Denizde başlayan hayat, karalara sıçrayan hayat, karada devam eden hayat, bitkiler, hayvanlar, atmosfer. Âdem (A.S)’ın ve O’nun gelecek cetlerinin, gelecek nesillerinin yaşayacağı gezegenlerden bir tanesi sadece dünya. Ve tek hücrelilerden başlayan gelişme süreci maymunlarda hâlâ devam ediyor. Devamın son noktasına geliyoruz. İnsana en çok benzeyen maymun türü şempanze. Ayakları hâlâ el gibi. Bütün vücudu kıllarla kaplı, konuşamıyor, beyninin vücuduna oranı insanın 5’te 1’i kadar.

Sevgili kardeşlerim! Biraz mantıklı bir yaklaşımla bu meseleleri düşündüğünüz zaman şuna kesin olarak karar verebilirsiniz. Eğer Darwin zamanımızda yaşamış olsaydı ve genetik kodların açıklanmayan kısmını da bilseydi, hiçbir zaman insanın maymundan yaratıldığını iddia edemezdi. Zavallı insan, Allah'ın kendisine verdiği aklı kullanabildiği için kendisini bir şey zannetmeye başlıyor. Hele ilimde genetik kodların şifreleri çözülmeye başladığı zaman! Oysaki bilmiyorlar ki; Allah'ın öğrenmesine müsaade ettikleri yere kadar gidebilirler, daha ötesi sahibine ait. Dilediği kadarını açıklıyor şifrelerinin.

İşte, bir Allah’a inanan, ona bağlanan, ona âşık olan, daha sonra hayran olan ve Allah'ın kölesi olmaya can atan insan grupları var. Bir de  öğrendikçe Allah’a asi olmayı bir marifet sayan insanlar var. Aynı ilmi Allah'ın dostları da öğreniyorlar ama onlar doğruları söylemekten çekinmiyorlar. Onların söylemekten çekindikleri şeyleri de söylüyorlar.

Düşünebiliyor musunuz iblisin yaptırdıklarını? Bu insanlara tesir etmek suretiyle insanları nereye çekiyor? O erkekle kadının yaratılmasındaki farklılığı açıklayan ve bunu Allah’a karşı bir vasıta olarak kullanan İngiltere’deki bir ilim adamı, erkeğin sadece bir kromozomundan bahsediyor (Y kromozomundan). Sanki erkek tek kromozomdan yaratılmış gibi, kadının da X kromozomundan bahsediyor. Yani Y’den X’ in çıkmasının mümkün olmadığını herkese ispat etmeye çalışılıyor ama yalan söyleyerek! Eğer hakikati söylese o zaman gerçekler anlaşılacak ve mahcup olacak. Oysaki bu neye benziyor bilmiyor musunuz sevgili kardeşlerim? Hani deve kuşları kafalarını kumun içine gömerlermiş de zannederlermiş ki kimse onları görmüyor. Bu bir zavallılık değil mi?

İlmi öğrenmek isteyenler O’na müracaat ettikleri takdirde sahip oldukları ilmin kim bilir sonsuz ne kadar katını elde edeceklerdir. Bunu düşünemiyor insanlar! Öğrendikleri her yeni şeyi Allah’a karşı çıkmak için bir vasıta telâkki ediyorlar. Her seferinde biraz daha ileri gittikleri zaman ilmin yeni bir aşamasıyla, eski söylediklerinin yanlış olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalıyorlar.

Allahû Tealâ diyor ki: “6 âlem yarattım.”

Sevgili kardeşlerim! Âlemler iç içe. O zaman diyorlar ki bizim sevgili ilim adamlarımız: “Hani nerde ötekiler?” Daha yeni keşfettiler. Gözle görülmesi mümkün olmayan ama yerçekimi kuvveti sebebiyle varlığı anlaşılabilen ve dünya atmosferinin (onlar %90 küsurunu kapladığını zannediyorlar) kaplayan bir kara maddeden bahsediliyor. Hâlbuki o buldukları şey doğru. Ama bizim zahirî âlemimizin dışındaki diğer 5 âlemi oluşturuyor. Öyleyse yoğunluk itibariyle eğer olayı 6’ya bölerseniz, 6’da 5’i o gördükleri kara maddeyi teşkil eder. Tabiî rakamları tahmini söyledikleri için bir problem yok ama keşfetmişler.

Allahû Tealâ’nın Kur’ân’da her söylediği şeyin doğru olduğu her gün biraz daha kesinleşiyor. Bir kısım dîn adamları da hasetlerinden çatlayıp aksini iddia etmekte ellerinden gelen bütün gayreti gösteriyorlar ama sonunda mahcup olmak mecburiyetinde kalıyorlar. Şimdi de %90 bilmem kaçını teşkil eder diye kafadan atanlar, bakacaklar yakında 6’da 5’i. Onlar bunu bize sordukları zaman biz daha şimdiden söyleyebiliyoruz bunu, biliyoruz sonucu. Ama onlar bilmiyorlar. Tespit ettikleri kesinleştiği zaman görecekler ki diğer 5 âleme ait olan verileri tespit edebilmişler.  İlim geliştikçe Allah'ın söylediklerinin ne kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Büyük patlama ilmin bugünkü verilerinde artık kesinleşmiş durumdadır.

Ve Allahû Tealâ da şöyle diyor, Enbiyâ Suresinin 30. âyet-i kerimesinde.

21/ENBİYÂ 30: E ve lem yerallezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ ratkan fe fetaknâhuma, ve cealnâ minel mâi kulle şey’in hayy(hayyin), e fe lâ yu’minûn(yu’minûne).

İnkâr edenler (kâfirler), semaların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı?


Diyor ki: “Biz onları mekânlarından kopardık. Ve dağıttık. Böylece kâinatı oluşturduk. O kâfirler düşünmezler mi? ”

Düşünüyorlar şimdi. Ve ilmin verileri bir araya geldiği zaman bütün yanlışlarını düzeltmek mecburiyetinde kalıyorlar. İblis herkese bir istikamette tesir ediyor kısaca.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Bugün bayram. Bir bayram sevinci yaşamak istiyordum sizinle. Hadi beraberce dünyayı unutalım. Huzursuzlukları, sıkıntıları, ülkemizi kasıp kavuran ekonomik gerçekleri, hepsini bir tarafa bırakalım, Allah’la beraber olalım. Şunu bilmenizi istiyorum, hangi şartların içinde olursanız olun, şartlarınız ne olursa olsun, en korkuncunu düşünün, o olsun ama O’nunla beraberseniz, Allah’la beraberseniz, o şartlar sizi etkileyemez. O sizin etkilenmenize mâni olur.

Bilin ki hepimiz bir hayat yaşamak mecburiyetindeyiz, Allah ne kadar tayin etmişse.  O hayatın son noktasına geldiğimiz zaman, fizik vücudumuzun bu dünyadaki vazifesi bitecek. Ama bizler yaşamaya devam edeceğiz. Nefs olarak yaşamaya devam edeceğiz, ta kıyâmete kadar. Kıyâmetten sonra zaten fizik vücudumuz tekrar oluşuyor. Ve sonsuza kadar yaşamaya devam edecek olan, enerji bedenli fizik vücutların sahibi olacağız.

Öyleyse şu dünya yaşantısı son derece kısa olarak tayin edilmiş Allahû Tealâ tarafından. Hiç düşündünüz mü, neden sevgili kardeşlerim?  Allahû Tealâ, bize bir mukayese yaptırmak istiyor. Diyor ki: “Bak bu dünyada yaşıyorsun.  Senin hayatını uzun tuttuk, 100 sene. Olmaz ama çok uzun tuttuk, 200 sene. 200 sene şu dünyada yaşayacaksınız. İki tane alternatifiniz var. Bir, bu dünyayı nefsinize göre yaşamak. Ahireti, Allah’ı bir kenara atmak. Ve nefsinizin afetlerinin tatminine çalışmak.”

Allahû Tealâ’nın kitabı diyor ki: “Yapabilirsiniz bunu ama sadece elinize mutsuzluk geçer.” Mutsuz ve huzursuz bir dünyada 100 sene, 200 sene yaşarsınız. Şimdi bu iki yüz sene ile iki yüz katrilyon seneyi karşılaştırın bakalım. Katrilyon kere, katrilyon sene. Sonsuz bir zaman aralığı. Burada ne ekerseniz orada, o sonsuzlukta onu biçiyorsunuz. Öyleyse kendinizi ona göre bir hiç sayılacak bir nokta kadar kalan şu dünya hayatınızı negatif istikamette kullandığınız zaman bu dünyada mutsuz oluyorsunuz. Bu kesin! Yetmez! Ahiretinizi de berbat ediyorsunuz, orada da kendiniz mahvediyorsunuz. Öyleyse böyle bir dizaynda hepiniz için söz konusu olan şey, bu saadeti yaşamak.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler!  Eğer Allah'ın dediklerini yapmazsanız, “Ben insanım, benim aklım var bana yeter, sen bana karışma” diyorsanız, biz zaten size karışmak niyetinde değiliz. Sadece naçizane tavsiyelerde bulunuruz, o tavsiye ettiğimiz şeyleri yaşayan, yaşamış olan ve Allah'ın o insanlara nasip etmek istediği mutluluğu yaşamakta olan birisi olarak, sizin için. Eğer ikisini karşılaştırırsanız dünya hayatının ahiret hayatının sonsuzda biri olduğunu göreceksiniz. Ve bu sonsuzda bir hayatı, nefisinize göre yaşamak için sarf ettiğiniz süreç içerisinde yaşadığınız mutsuzluklar bir yana, o sonsuz hayatı da mahvetmektesiniz. Oysaki buradaki derecelerimize göre orada cennet olabilir. Ve bunun için çok bir şey ödemek mecburiyetinde değilsiniz. Sadece Allah a ulaşmayı dileyeceksiniz, geri kalanını O yapacak. O, sizi ona adapte edecek her geçen gün daha mutlu olmanızın standartlarını yaşamak için size öğretecek, sizi ehil kılacak.

Öyleyse tercihinizi siz yapın. Bir tarafta bu dünyada da mutsuzluk, sonsuz ahiret hayatında cehennemde olmak. Bir tarafta bu dünyada da mutluluk, sonsuz ahiret hayatınızda da sonsuz mutluluk.

Ey akıllı geçinen insan kardeşlerim! Bir sorun kendinize, acaba hangisi doğru? Herkes şeytanın iç dünyasından, kendilerine onların sesini taklit ederek seslenmesini, kendi düşünce standartları zannediyorlar şeytanı tanımadıkları için. Şeytan da asla kendisini tanıtmaz. Hep sizlere sizin düşünceniz diye, kendi yalanlarını yutturur. Akli delillerle bir yerlere görürsünüz. Sonra her geçen gün biraz daha mutsuz olduğunuzu fark edersiniz. Arkasında siz yoksunuz, arkasında o var, iblis. Ben eskiden böyle düşünüyordum, şimdi böyle düşünüyorum diyorsunuz. Oysaki o sizi öyle düşündüren siz değilsiniz, sizin aklınız değil. Aklınızı; içinizdeki sesi taklit ederek sizin düşünceniz standartları içinde, yutturduğu yalanlarla aklınızı yanlış istikamete götüren bir şeytan var. Kâinatta insanın en büyük düşmanı. İşte böyle bir düşmanla beraber yaşamak mecburiyetindesiniz. Hepinizin nefsine tesir edebilecek olan imkânların sahibidir, siz müsaade ettiğiniz takdirde. Farkına bile varmadan onun hegemonyasına girersiniz.

Etrafınızdaki insanlara bir bakın! Bir ülkede yaşıyorsunuz, Allah neyi emretmişse yasaklanmış, yasak ettiği ne varsa onlar da serbest bırakılmış. Ve çocukluğunuzdan beri orada yaşayan bir dizayn içerisinde aklınız şuurlanıyor. O standartlar içinde şuur kazanıyor. Öyleyse hareket planı, aksiyon dizaynı buna göre olacaktır. Yani onun için önemli bir şey değil Allah'ın emirlerine itaat etmemek. Onun için önemli bir şey değil Allah'ın yasaklarını yapmak. Buna alışmış zaten, hayatının tabiî akışı bunu icap ettiriyor. Öyleyse nefsinizin Allah'ın emirlerine karşı gelen, yasak ettiği fiilleri işlemeyi öneren taleplerine aklınız rahatça yeşil ışık yakacaktır.

Sevgili kardeşlerim, tasavvuf mensupları, İslâm’ı yaşayanlar! Hatırlayın evvelki günlerinizi. Ne yapıyordunuz? Allah neyi yasak ettiyse hepsi sizin için serbestti. Allah neyi emretmişse onlar da yoktu. Belki ramazan günleri birkaç oruç tutup, birkaç da teravih namazına gidip dindar birisi olduğunuzu bile düşünebilirdiniz. Ama bunların ne kadar hakikatin dışında olduğunu, tasavvufu yaşamaya başladığınız zaman öğrendiniz. Daha ötede Allah'ın yolunun dışında bir mutluluğun, kâinatın hiçbir yerinde mevcut olmadığını göreceksiniz.

İşte medeniyet dediğimiz şey, uygarlık dediğimiz şey odur ki; insanoğlu çevresiyle tam bir uyumu yaşasın. Bu uyum asr-ı saadette yaşanmış, Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde. Yeni bir asr-ı saadette yeniden yaşanacak, çok şeylere mâl olduktan sonra.

Sevgili kardeşlerim! Allah sizden sadece mutlu olmanızı istiyor. Ve bütün imkânları size teslim etmiş vaziyette. Aklınız var, iradeniz var ve size ilmi de indirmiş.

Öyleyse bilmecenin çözülmesi son derece basit bir aksiyona bağlanmış. Düşünmek! Bir talepte bulunmak! Allah’a ulaşmayı dilemek. Bu bir tek maddeli, tek ilaçlı bir kurtuluş reçetesi. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, mutlaka Allah'ın cennetine girer. Yetmez! Bu dileği Allahû Tealâ, onu destekleyerek mutlaka yerine getirtir. O noktaya kadar kişinin nefsinin afetlerinin yarıdan fazlası zaten yok olur. O zaman kişi adım adım mutluluğa doğru gittiğini ve mutluluğu yaşadığını idrak edecektir.

Safhalara bakın: Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman nefsinizin kalbinde hiçbir değişiklik yok. Mürşidinize ulaştığınız ana kadar 14 basamak boyunca bir değişikliği yaşamıyorsunuz. Sonra mı? Ne zaman nefs tezkiyesine başlarsanız, bu nefs tezkiyesi standartları içinde yavaş yavaş nefsinizdeki afetler azalmaya başlıyor. Mânâsı mı? Şeytanın üzerinizdeki nüfuzu nefsinizin afetleri yok oldukça azalıyor. Adım adım azalıyor.7 kademede, %7 nur kazanarak nefsinizin kalbine. Ruhunuzu Allaha ulaştırdığınız zaman, huşûda kazandığınız %2 nurla birlikte nefsiniz kalbindeki faziletler %50’yi aşar. Bunun mânâsı, artık hayatınızın yarısı mutlaka mutlulukla geçecektir. Diğer yarısıyla savaş vereceksiniz. Nefsinizin afetleri mutluluğunuzun bütün boyutlarıyla düşmanlarıdır.  Nefsinizin afetleri şeytanın yardakçılarıdır. Şeytanla işbirliği ederler. Ve bu işbirliği hepinizi mutsuz eden bütün faktörleri muhtevîdir. Mutsuzluğunuzun arkasında, nefsinizin afetlerini kullanarak şeytanın size hâkim olması mevcuttur. Nefsinizin afetleri, onun için sizi mutsuz edecek temek vasıtalardır. Nefsiniz 19 tane afetten oluşmuştur. Sadece ve sadece Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen, yasak ettiği bütün fiilleri işlemeye çalışan bir özellik taşırlar.

İşte böyle bir dizaynda şeytanın tesir sahası sadece onların üzerindedir. Nefsinizin afetlerini kullanarak sizi yerle bir etmek ister. En büyük düşmanınız her an size tasallut eder. Her an sizi kullanmaya çalışır. Bir karar verdiğiniz anda da onun zıt faktörü her neyse, onu kafanıza sokmaya çalışır, sizi o kararınızdan caydırmak için. O karardan caydırmayı başarırsa tekrar zıt faktörleri devreye koyup, sizi yeni bir hedefe doğru yönlendirmek ister. Maksadı sizi devamlı kendi kendinize karşı mağlup etmektir.

Bir düşünün! En basit olaylarda basit bir karar vereceksiniz. Kararınızı verme noktasında alternatifleri değerlendirirsiniz. Diyelim ki aklınızı kullandınız bir tanesini değerlendirdiniz. O, onun devreden çıkması için, sizi bundan caydırmak için bütün maharetini kullanır. Maksat, sizi kararları zayıf olan bir insan hüvviyetine sokmak, elinde bir oyuncak haline getirmek. Ve karşı faktörü kabul ettiğiniz zaman birinci kararınızı değiştirirsiniz. Bu sefer ikinci kararınızın eksik taraflarını sizi birinci kararı vermeye yönelten faktörleri ballandıra ballandıra size kabul ettirmeye çalışır. Tekrar karar değiştirtmeyi başarabilirse siz, zayıf iradeli ve kararlarında sebat olmayan bir insan olursunuz. Sizi kendine esir etmeye çalışır. Bütün gayretiyle sizi zayıf bir insan olarak kendinize kabul ettirmeye çalışır. Nefsinizin afetlerine tesir eder. Nefsinizin afetleri zaten teşnedir,  Allah'ın bütün emirlerini yapmamaya, yasak ettiği bütün fiilleri işlemeye yönelik olarak yaratılmıştır nefsinizin afetleri.

İnsanın mutsuzluğu sadece kavgalar sebebiyledir. Üç ayrı cephede üç ayrı kavga. İç dünyanızda nefsinizle ruhunuz arasındaki kavga, dış dünyanızda başka insanlarla kavga, Allah ile olan ilişkilerinizde şeytanla kavga. Emirler cephesinde de nehiyler cephesinde de şeytan, Allah'ın istediklerini size yaptırmamak için gayret eder.

Öyleyse böyle bir dizaynda düşmanınızı iyi tanıyın. Bir gün daimî zikre ulaşacaksınız. O zaman şeytanın size hiçbir şey yapması mümkün değildir. Hiçbir sözünü kabul ettirebilmesi mümkün değildir. Mağlubiyetini bilir ama vazgeçmez. Gene sizinle bir şeyler, herhangi bir sahada size bir fit sokmak üzere devamlı bir faaliyettedir. Yenileceğini bile bile gene devam eder. Ama o güne ulaştığınız zaman artık onu yenmek sizin için bir zevk haline gelecektir. Şeytan sizin gazoz ağacınız olacak.

Sevgili kardeşlerim! Şu dünya, burada doğmamız burada yaşamamız itibariyle hiç unutmayın yaşanmaya değer bir yerdir biz insanlar için. Burada mutlu olabilirsiniz, burada mutsuz olabilirsiniz. İşte bu noktada Allahû Tealâ’nın dediğine dikkatle bakın. Ne diyor? Şunu diyor Allahû Tealâ: “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”

Eğer insanlar, şu etrafınızda cehenneme gitmek üzere olan 60 milyondan fazla insan, eğer bilselerdi ki; Allah a ulaşmayı diledikleri takdirde mutlaka Allah'ın cennetine gideceklerdir. O zaman O’nu dileyeceklerdi ve kurtulacaklardı. Ama bırakınız bilmelerini, bilmemeleri sebebiyle böyle bir talepte bulunmalarının mümkün olmadığını. Onlara bunu söylediğiniz zaman size inanmıyorlar. İblis öyle bir düşünce standardıyla çıkıyor ki zavallıların karşısına, onların mantığına göre dizayn ediliyorlar.

İblis diyor ki: “Bakın, iki tane grup görüyorsunuz. Birinde yüzlerce ilim adamı var, belki binlerce. Öbür tarafta da bir tane bir kişi var. Onların hiçbirisi size böyle bir şey söylüyor mu?” Samimiyetle düşünüyorsunuz. Hayır, söylemiyor. “Ee onca ilim adamı bilmiyor da o bir kişi mi biliyor bütün bunları? Böyle bir şey olsaydı onlar size söylemez miydi? Sizin onlar düşmanınız mı?” Aslında söylediği gerçek, asla düşman değiller. Ve insanları Allah'ın mutluluğuna ulaştırmak isteyen bir gayretin içindeler. Ama ilim yanlış! İşte burada bilenle bilmeyen kavramları arasındaki farkı anlıyorsunuz. Allahû Tealâ’nın o suali neden o kadar sık Kur'ân-ı Kerim’de sorduğunun farkına varıyorsunuz.

Bir yanlış dîn eğitimi insanlara öğretiliyor. Ve insanların kurtuluşu farkında bile olmadan dîn adamlarının ellerinde olmadan gizleniyor. Bilmiyorlar. Onlara bu öğrendikleri kaynaklar tarafından öğretilmemiş. O kaynaklar, Kur’ân değil. O kaynaklar, insanların yazdıkları Kur’ân-ı Kerim’in adına emaniyye adını verdiği kitaplar. Bu kadar basit bir gerçek onlarda yer almamış.

Şimdi siz eğer hakikati bilmiş olsaydınız, bir insan ömrü boyunca namaz kılsa, oruç tutsa, İslâm’ın 5 tane şartını yerine getirse, hiç de eksiklik yapmasa bu görevlerinde ama Allah’a ulaşmayı dilemese bu kişinin kurtulması mümkün değil. Öbür taraftan sadece Allah’a ulaşmayı dilemiş. Mutlaka Allah’a ulaşmayı diliyor kişi. Ama böyle bir dilek öğrenip de tatbikata koyacağı zamanı yaşayamadan öğreniyor, talep ediyor Allahû Teâlâ’dan, ertesi gün ölüyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Son derece önemli bir karşılaştırma. Böyle bir insanda Allahû Tealâ derhal vücuda geçiriyor değişiklikleri. 12 tane ihsanda bulunuyor böyle bir insana. Ve o kişi, 12 ihsanın sahibi olan kişi, mutlaka Allah'ın cennetine giriyor. Hiç ameli olmadığı halde, belki biraz zikir yapmış. Ve diğerleri sadece bilmedikleri için cehenneme gitmek mecburiyetindeler.

Belki şimdi mantıklı insan diyecektir ki: “Ama bu haksızlık değil mi?” Sevgili kardeşlerim! Hayır, haksızlık değil.  Allahû Tealâ sizden hür iradenizle yaptıklarınızı ister. Bunun bedeli olarak sizi cennetine koyar veya cehennemine sokar.

Öyleyse emirler ve nehiyler açıkça gösterilmiştir. Siz eğer dünya mutluluğunuzu ve cennet mutluluğunuzu istiyorsanız, o emirlerin dizaynı içinde hareket edeceksiniz. Eğer Allah’a ulaşmayı dilerseniz cenneti mutlaka elde edersiniz. Dünya saadeti için daha epey çalışmanız gerekecek. Ama 3- 4 aylık bir çalışma devresinin sonunda bir insan Allah'ın evliyası mutlaka olur. Yeter ki istesin. Kim Allah’ın emirlerini yerine getirmek, Allah'ın rızasını kazanmak ve kendi mutluluk talebini gerçekleştirmek isterse bunların hepsinin bileşkesi, birinci aşamada Allah’a ulaşmayı dilemektir. Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman cennet saadetini mutlaka elde edersiniz. Bir tek dilekle mi? Evet bir tek dilekle, sadece Allah’a ulaşmayı dilemekle.

Peki ama bu insan namaz kılmıyorsa, oruç tutmuyorsa, zikir yapmıyorsa diye sualler geliyor. İşte sevgili kardeşlerim, bu mümkün değil! Bir insan Allah’a ulaşmayı diliyorsa, Allah'ın emirlerini yerine getirmek o kişi için bir zevktir. Allah onu ibadetlerini yapmak konusunda mutlaka bir ehliyete sahip kılar. O ehliyeti kişi elde etmez. Kendi gayretiyle elde etmez, Allah verir.

Öyleyse bir insan Allah’a ulaşmayı dilesin de namaz kılmayı istemesin, oruç tutmayı istemesin, mürşide ulaştıktan sonra ilk tuttuğu oruçta açlık hissetsin. Hayır, bunlar mümkün değildir!  Çünkü Allah devrededir.

İnsanlarda iblis öyle bir düşünce yapısı oluşturmuştur ki; insanlar Allah’ı, sadece insanları cehenneme atan bir Allah olarak düşünüyorlar. Ve bütün camilerimizden etrafa yayılan açıklama hep “Allah’tan korkun, Allah’tan korkun, Allah’tan korkun” diye insanlarda Allah korkusunu oluşturmak. Hayır! Allah, korkulan bir Allah olmak istemiyor, sevilen bir Allah olmayı istiyor. Seven sevdiğine koşar, korkan korktuğundan kaçar. Öyleyse Allah'ın dizaynına dikkatle bakın. Ve O’na lâyık olmaya çalışın. Allah bütün güzellikleri sizler için yarattı.

İşte mutlu olmak için ne kadar çok sebebiniz var. Gören gözleriniz, işiten kulaklarınız, konuşabilen yemek yiyebilen bir ağzınız, mideniz, bağırsaklarınız, kalbiniz, ciğerleriniz, yürüyebilen ayaklarınız, tutabilen elleriniz... Sevgili kardeşlerim! Ne kadar çok şey için Allah’a şükretmeliyiz.  Allah bize rızkımızı veriyorsa daha ne isteriz ki?

Öyleyse bizden istediği ne? Bizden istediği şey kendisi için değil, bizim için! Bizim mutluluğumuz için! Allah bizden sadece bizim mutlu olmamızı ister. Ve Kur’ân-ı Kerim’e koyduğu bütün emirler, sadece bizi mutlu etmek içindir.  Allah'ın yanında olmak veya karşısında olmak Allah için bir şey ifade etmez. Bizim Allah'ın yanında olmamız veya karşısında olmamız, Allah’a ne bir fayda ne bir zarar sağlamaz. O, bizim Yüce Yaratıcımız. Ve bir fayda veya zarar sağlamayan böyle bir sistemi şimdi devre dışı bırakıp Allahû Tealâ’yı düşünün bakalım. Allahû Tealâ sizden ne istiyor? Sizin mutluluğunuzu istiyor. Bunun için yaratılmışsınız, mutlu olmak için.

Ve reçeteyi veriyor Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de:

1- Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, diyor, birinci safha.
2- Mürşidinize ulaşacaksınız, ikinci safha.
3- Ruhunuzu Bana ulaştırıp teslim edeceksiniz, üçüncü safha.
4- Fizik vücudunuzu teslim edeceksiniz, dördüncü safha.
5- Nefsinizi teslim edeceksiniz, beşinci safha.
6- İrşada ulaşacaksınız, altıncı safha.
7- Ve Allah’a köle olacaksınız (bi-hakkın takvanın sahibi olacaksınız) diyor, yedinci safha.

Allah’a köle olmak, Allah’ın iradesine bağlanmak demektir. Bu köle olmayı şu yeryüzündeki köle olmakla karıştıran birçok zavallı yaşıyor. Allah’a oysaki köle olduğunuz zaman sonsuz hürriyetin sahibi olursunuz. Ve sizin iradenizin hiçbir zaman sizi kazandıramayacağı sonsuz bir mutluluğu, Allah'ın iradesi size sağlayacaktır. Mutluluğun en büyük boyutu, kâinatın en yüksek hürriyeti Allah’a köle olduğunuz zaman yaşanır. Bütün kâinat önünüzde açılmıştır.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler unutmayın. Tekrar ediyorum! Allah sizlerden sadece sizin mutlu olmanızı ister. Ve bütün Kur'ân-ı Kerim’i, ondan evvel indirdiği bütün mukaddes kitapları buna göre dizayn etmiştir. Kâinatta en çok sevdiği insan adı verilen mahlûkunun mutlak saadetini ister.

Öyleyse o saadeti, o söylediğimiz 7 safhada yaşamak amacınız olmalı. Siz O’na muhtaç olduğunuz için, siz mutluluğa muhtaç olduğunuz için. Ve sizi yaratan Allahû Tealâ hem sizi yaratmış hem de sizden kendisi için bir şey istemiyor. İstediği şey gene sadece sizin için. Emirlerini sizi mutlu kılacak olan şeyleri size öğretmek istikametinde indirmiş.

Öyleyse her şey sizler için sevgili kardeşlerim! Bayramınız mübarek olsun. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice bayramlara el ele gönül gönüle ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek hepinizin hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, zülcenahayn olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi, bu bayram sohbetini inşallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R