}
Küfür Ne Demektir? (01.01.1999) 01.01.1999
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 101772

SOHBETİN ADI: KÜFÜR
TARİHİ: 01.01.1999


SORU: Efendi Hazretleri, Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de küfür kelimesinden bahsediyor, kâfir olmaktan bahsediyor. İnsanların, İslâm ülkelerinde genelde küfürden anladıkları; Allahû Tealâ’ya inanmamak. Eğer Allahû Tealâ’ya inanıyorsanız, küfürde değilsiniz. Kâfir deyince gene bizim ülkemizde yabancı ülkelerde yaşayan, İslâm dîni dışında olan kimseler anlaşılıyor.

*İnşaallah bize, Kur’ân-ı Kerim’de küfür ne demektir, bize onu açıklar mısınız? Allah razı olsun.

CEVAP: Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allahû Tealâ bizleri, Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere bir araya getirdi.

Küfür kelimesi; lügat mânâsı itibariyle örtmek anlamına geliyor, inkâr etmek anlamına geliyor ve Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de küfür konusunda  pek çok açıklama yapmış.

İnsanlar doğdukları zaman hanif fıtratıyla doğarlar.

Allahû Tealâ Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde diyor ki:  

30/RÛM 30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.


“Kendini dîne doğrult, bil ki Allah bütün insanları hanif fıtratıyla yarattı.”

Hanif fıtratı; tek Allah’a inanma fıtratı ve Allah’a teslim olabilme fıtratı. Demek ki bütün insanlar doğdukları an iç dünyalarında bu fıtratın sahipleri. Tek Allah’a inanabilmek fıtratıyla yaratılmış hepsi ve aynı zamanda da Allah’a teslim olabilme fıtratıyla.

Teslim dediğimiz zaman İslâm olabilmeyi kast ediyoruz; 3 tesliminizi gerçekleştirdiğiniz zaman oluyorsunuz.

1- Ruhunuzu Allah’a teslim etmek.
2- Fizik vücudunuzu Allah’a teslim etmek.
3- Nefsinizi Allah’a teslim etmek.

3 teslimin tamamlanmasıyla İslâm olmak mümkün. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı bütün insanlar için hedeflere yönelik. İşte kalbinde, iç dünyasında hanif fıtratını taşıyarak dünyaya gelen insanoğlu bir negatif unsuru da beraberinde taşıyor; bu nefsidir.

Nefsinin kalbi tamamen afetlerle örtülü. İşte bu kapkaranlık kalpte karanlıkları tutan bir kudret var. Bu kudret, küfür kelimesidir.
İnsanların kalbinde afetleri, orada yerli yerinde tutan, onları koruyan, onları muhtevasında tutan gücün adı küfür. Nerede şeytan varsa, orada küfür vardır. Nerede afet varsa, orada küfür vardır.

İşte nasıl yarasalar karanlık mağaralarda yaşayabilirlerse, orasını aydınlattığınız zaman yarasalardan eser kalmazsa; nefsinizin o kapkaranlık olan, kasiyet bağlamış dünyasına, Allah’ın nurlarını ulaştırmaya başladığınız zaman karanlıkların yavaş yavaş oradan ayrıldığını göreceksiniz. Neden? Çünkü kalbinizde Allah’ın nurlarının toplanabilmesi başka bir güce bağlıdır. Bu gücün adı; “îmân” kelimesidir.

* Îmân kelimesi, Allah’ın nurlarından fazılları yani ruhun hasletlerini kendisine çeken ve  etrafında toplayan gücün adıdır.
* Küfür kelimesi ise karanlıkları ve nefsin afetlerini etrafında toplayan gücün adıdır.

Biri kuvvetini Allah’tan, öteki kuvvetini şeytan alır. Öyleyse 2 ayrı dünyanın, 2 ayrı çekim gücü. İşte böyle bir dizaynda dikkat edin; bir insan mürşidine ulaşsa kalbine îmân yazılacağı için mü’min olacak; oldu. Eğer mürşidinden şüpheye düşerse derhal fıska düşer. Fıska düştüğü an Allahû Tealâ kalbindeki îmân kelimesini çeker, alır. Kalbine tekrar küfür kelimesini koyar. Bunun mânâsı ne biliyor musunuz? O kişinin kalbinin çoğunluğu Allah’ın nurları ile dolu dolmasına rağmen bu nurların hepsi oradan çıkmaya mahkûmdur. Çünkü onları çeken, etrafında toplayan îmân kelimesi artık yoktur. Onun yerine karanlıkları nefsin kalbinde toplayan, küfür kelimesi kalbine konulmuştur kişinin fıska düştüğü an. Ve karanlıklar tekrar mağarayı saran yarasalar gibi o kişinin kalbinde birikmeye başlayacaklardır. Kısa sürede kalbin zaten zülmanî kapısı her zaman açık olduğu için kalp karanlıklarla dolacak, nurların bir zerresi bile kalmayacaktır. Öyleyse iki ayrı güçten bahsediyoruz. Küfür kelimesi, karanlıkları (nefsin afetlerini) etrafında toplayan gücün adı. Bütün insanlar doğdukları an kalplerindeki küfür kelimesi ile beraber doğarlar ve kalplerinde, nefslerinin kalbinde sadece afetler vardır.

Öyleyse bütün insanlar nefslerinin kalbinde küfür kelimesiyle, kapkaranlık bir kalple ve nefslerinin kalplerinde sadece afetler olarak doğarlar. İşte Allahû Tealâ Hacc Suresinin 53. âyet-i kerimesinde kasiyet bağlamış kalplerden bahsediyor; karanlık ve sertleşmiş kalpler.

22/HACC 53: Li yec’ale mâ yulkış şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim maradun vel kâsiyeti kulûbuhum, ve innez zâlimîne le fî şikâkın baîd(baîdin).

Kalplerinde maraz (hastalık) olan ve kalpleri kasiyet bağlamış (kararmış ve sertleşmiş) olanlara, şeytanın ilka ettiği (ulaştırdığı) şeyi fitne (imtihan) kılmak içindir. Ve muhakkak ki zalimler, elbette uzak bir ayrılık içindedirler (Sıratı Mustakîm’den uzaklaşmışlardır, ayrılmışlardır).


Ve hükmünü koyuyor Allahû Tealâ: “Onlar, marazdır; hastadır.” diyor. Kimin kalbi sadece afetlerden örülmüşse o hasta, maraz. Bu hastalıktan onu kurtaracak olan yegâne ilaç; o kalbe îmân kelimesinin yazılmasıdır. İşte kalbin îmân kelimesi ve küfür kelimesi etrafında şekillenmesi, Allah’ın yolundaki durumuyla %100 alâkalı bir konu.

Ne olur, bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse? Allah derhal görür, işitir ve bilir; kişinin kalbinde Allah’a ulaşma dileğini. O zaman o kişiyi âmenû kılar, kişinin kalbindeki ekinneti alıp yerine ihbat koyar ve 7 tane kalp şartını tamamlayıp kişiyi mü’min kılar.

Öyleyse başlangıç noktasına baktığımız zaman bütün insanların kalplerinde küfürle ve kâfir olarak yaratıldığını görüyoruz.

İnsan olarak yaratılan herkes, hanif fıtratının sahibi olmalarına rağmen hanif fıtratını kullanmadıkları sürece, hep bu kalplerindeki küfür kelimesinin muhtevası içindedirler. Allahû Tealâ ne diyor Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde? Diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).

Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.


“Biz ezelde bütün nebîleri topladık huzurumuzda. O nebîlerin hepsine birden dedik ki: “Ey nebîler, size kitap verdik ve hikmet verdik. Sizlerden sonra bir resûlümüz gelecek. O resûle yardım edeceğinize ve o resûle îmân edeceğinize dair Bana söz veriyor musunuz?” Bütün nebîler dediler ki: “Evet, dilimizle ikrar ederiz. O resûle yardım edeceğiz ve O’na îmân edeceğiz.” Allahû Tealâ buyurdu ki: “Hepiniz birbirinize şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.”

Âli İmrân-82:

3/ÂLİ İMRÂN 82: Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).

Artık bundan sonra, kim yüz çevirirse (nebilerden sonra gelecek olan bu Resûl'ü inkâr ederse), işte onlar, onlar fâsıklardır.


Allahû Tealâ: “Bundan sonra, o resûl kendisini açıkladıktan sonra O’na tâbî olmayan, O’ndan yüz çevirenlerin hepsi fâsıklardır.” diyor.

* Zaten bu insanlar kalplerinde küfür yazıyordu, zaten küfür üzerineydiler.
* Zaten mürşidlerine ulaşmadıkları için dalâlette idiler, aynı zamanda da zaten fâsıklardır.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın insanlardan istediği şey, akıllarını başlarına toplamaları ve hedefe yönelmeleridir. Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

28/KASAS 50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habibim, eğer onlar senin davetine icabet etmezlerse bil ki onlar kendi nefslerine, kendi hevalarına tâbî olmuşlardır. Kim, Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına, nefsine tâbî olursa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.

Bu dalâlette olan insanlara dikkatle bakın, dalâlette olan insanların kalbinin mühürlü olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.

İşte Câsiye Suresi 23. âyet-i kerime:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habibim, o nefslerini kendilerine ilâh edinenleri (mürşidlerine tâbî olmadıkları için nefslerine tâbî olanları) görmüyor musun? Biz onları, onların ilimleri üzerine dalâlette bırakırız. Onların kalpleri mühürlüdür.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki kim dalâlette ise dalâlette olanın kalbi mühürlü. Peki, bu neyi ifade eder? Bakınız neyi ifade ediyor? Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetleri, Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA 6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).

Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

2/BAKARA 7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


“O kâfirlere sen, onları kurtaracak şeyleri söylesen de söylemesen de birdir. Onlar mü’min olmazlar. Onların kalpleri mühürlüdür; o kâfirlerin kalpleri mühürlüdür.”

Öyleyse âyetler bize bir şeyler çıkartıyor. Kör kör parmağım gözüne diye gözümüzün içine Allahû Tealâ bir hakikati sokuyor, diyor ki: “Bütün insanlar mürşidlerine tâbî oldukları güne kadar kalpleri mühürlü olan insanlardır. Ve kalpleri mühürlü olanlar kâfirlerdir.”

Küfür müessesesi; bir insanın kâfir olması, Allah’a inanmamak gibi bir tek sebebe dayalı bir olay değildir; tıpkı insanın mü’min olmasının gene Allah’a inanmak gibi bir tek sebebe dayalı olmaması şeklinde.

Bütün insanlar hanif fıtratıyla doğarlar ama ne yazık ki kalpleri tamamen afetlerle doludur, kapkaranlıktır ve bu karanlıkları muhafaza eden, kendine çeken bir güç vardır kalplerinde. İşte bu gücün adı, ne yazık ki zulmanî bir güç; küfür. Bütün insanların kalplerinde bu küfür kelimesi yazılıdır. Ne güne kadar? Mürşidlerine ulaştıkları güne kadar, kalpleri mühürlü ve kalplerinin içinde küfür yazılı. Böyle bir noktadan yola çıktık. Açıklamalara bakıyoruz şimdi. Allah’a ulaşmayı diliyor kişi. Allahû Tealâ bunu derhal görüyor kişinin kalbinde, işitiyor ve biliyor. Ve onun üzerine o kişide 7 tane kalp şartı oluşturuyor, Allahû Tealâ.

1- Kalbindeki ekinneti alıyor, yerine ihbat koyuyor. Allahû Tealâ acaba ne demek istiyor?
İsrâ-45 ve 46, bunun cevabını veriyor:

17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ 46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


Diyor ki Allahû Tealâ: “Habibim, sen onlara Kur’ân-ı Kerim’i okuduğun zaman Biz, o Allah’a ulaşma gününe inanmayanlarla senin arana hicab-ı mesture adlı bir perde koyarız; gizli perde.”

Hicab; perde demek, mesture de gizli.

“Onların kulaklarında vakra vardır. Senin söylediklerini kulakları duyar ama onlar işitemez, mânâsına varamazlar. Onların kalplerinde ekinnet vardır, senin söylediklerini kalplerine indirip de fıkıh edemezler. Sen sözlerini bitirdiğin zaman, Allah’ı tek tek Kur’ân-ı Kerim’de zikrederek söylediğin sözleri bitirdiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler ve oradan uzaklaşırlar.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bütün insanlar, mürşidlerine ulaşıp ona tâbî oldukları güne kadar bu standartlar içinde. Kulaklarında vakra var. Kulaklar duyuyor; ama onlar işitemiyorlar, mânâya varamıyorlar. Kalplerinde ekinnet var; kalplerine indirip de irşada müteallik hususları idrak edemiyorlar ve irşad makamıyla aralarında irşad makamından nefret ettiren bir perde var; gizli perde, hicab-ı mesture. İşte Allahû Tealâ kim Allah’a ulaşmayı dilemişse, o kişinin kalbinde derhal Allah’a ulaşma talebini işitir, bilir ve görür. 3 faktör birden; görmek, işitmek, bilmek. İşte bu gerçekleştiği anda Allahû Tealâ derhal o kişideki değişimleri bir kaç saniye içinde gerçekleştirir. Bu değişimler 7 tane kalp şartının oluşmasıdır. Bunlardan ekinnetin alınması, yerine ihbatın konulması, kalbe Allah’ın sünnetûllahının ulaşması, kalbin nur kapısının Allah’a döndürülmesi bir kaç saniyenin içinde cereyan eder. Hicab-ı mesturenin alınması da bunlardan bir tanesidir.

Şu anda bizi küfür kelimesinin muhtevası sebebiyle kalp alâkadar ediyor. Ne yapar Allahû Tealâ? Allah’a ulaşma talebimizi kalbimizde gördü, işitti ve bildi. Ne yapar? Allahû Tealâ kalbimizin iç dünyasında değişikliklere başlar:

1- Ekinneti alır.
2- Yerine ihbat koyar.

Hacc Suresi 54. âyet-i kerime, Allahû Tealâ kalbimize ihbatı koyduğunu söylüyor.

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


Ve bizi yani Allah’a ulaşmayı dileyenleri mutlaka Allah’a ulaştıracağını söylüyor. Evvelâ Sıratı Mustakîm’e ulaştıracağını garanti etmiş, Hacc-54’le ve Allah’ın bunu yapmaktan bir muradı var. Bu murat bütün insanlar için aynı, Allahû Tealâ o insanları hedefe ulaştıracak. Öyleyse Allah’ın birinci yaptığı iş; o kişinin kalbindeki ekinneti almak ve yerine ihbatı koymak (Hacc-54).  Sonra Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesi:

64/TEGÂBUN 11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu): Kim Allah’a âmenû olursa Allah onun kalbine ulaşır.

Ulaşan sünnetûllah ne yapar? O kişinin nefsinin kalbinin nur kapısını Allah’a çevirir.

Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


“Onlar gaybda Rahmân’a huşu duyanlardır. Onlar kalpleri Allah’a dönük olanlardır.” diyor.

İşte, ne zaman Allahû Tealâ kişinin kalbini Allah’a döndürüyor? O kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman. Ne yaptı? O kişinin kalbindeki ekinneti aldı. Ne yaptı? İrşad makamıyla arasındaki hicab-ı mestureyi aldı. Muradı ne? Mutlaka o kişiyi mürşidine ulaştıracak. Ulaştırmanın ilk hazırlıklarını yapıyor, Allahû Tealâ. Sonra ne oluyor peki, bundan sonra? Bundan sonra Allahû Tealâ kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açıyor. İşte En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


“fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi): Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse onun göğsünü teslime açar.” diyor.

Peki, ne olur Allahû Tealâ göğsünü teslime açarsa? Bunun cevabı; Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde. Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.


“Sadece Allah’ın göğüslerini İslâm’a açtığı kişilerin kalbine Allah’ın nuru ulaşabilir.”

Öyleyse aslında bir insanın göğsünün İslâm’a yani Allah’a teslime açılması, o kişinin kalbindeki nurlarla yakından âlâkalı bir konu. Çünkü ancak bu yol açıldıktan sonra zikir yaptığınızda gelen nurlar göğsünüze, göğsünüzden kalbinize ulaşabilirler. O güne kadar zikir yaparsınız ve Allah’tan nurlar gelir, bu nurlar göğsünüze gelir. Göğsünüzden kalbinize ulaşamaz. Çünkü göğsünüzden kalbinize Allah yolu açmamıştı; ama ne zaman ki siz Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz, Allah o zaman göğsünüzden kalbinize bir nur yolu açıyor, En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince ve zikir yaptığınız zaman Allah’tan gelen nurlar göğsünüze geliyor. Göğsünüzden kalbe kadar ulaşıyor ama orada durun; bu noktada, o nurların kalbinize girmesi mümkün değil. Neden? Çünkü kalbiniz mühürlü. Neden? Çünkü kalbinizin içinde küfür yazıyor.
 
İşte bu mühürlü kalbin, içinde küfür yazan bu kalbin içersine Allah’ın nurlarının girmesi mümkün değil. Kalp mühürlü olduğu için mümkün değil. Küfür yazdığı için ayrıca mümkün değil ama asıl sebep, kalbinizin mühürlü oluşu. Ve rahmetle fazl isimli bu iki nurdan rahmet, giremez ama içeriye hafif bir şekilde sızmak imkânının sahibidir. Bu sızıntı nefsin kalbinde aslında tutunacak yer olmadığı hâlde, îmân kelimesi mevcut olmadığı hâlde nefsin kalbinde Allahû Tealâ %2 nispetinde nurun yerleşmesine müsaade ediyor.

Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

57/HADÎD 16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi? Sakın siz de aradan uzun zaman geçip de zikri bıraktıkları için kalpleri kasiyet bağlamış, sertleşmiş ve kararmış olanlar gibi olmayın.” diyor Allahû Tealâ.

Zikirsizliğin bir insanın kalbini kararttığını, taşlaştırdığını ifade ediyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın aydınlanan kalpler ve kararan kalpler hakkındaki söylediklerine bakalım. Bakara-257, ne diyor Allahû Tealâ?

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


allâhu velîyyullezîne âmenû: Allah, âmenû olanların, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin dostudur; mevlâsıdır.

Ve devam ediyor:

yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri): Allah onları, onların nefslerinin kalplerini zulmetten nura çıkarır.

Şimdi ikinci bölüme bakıyoruz:

vellezîne keferû: Onlar ki kâfirdirler.
evliyâuhumut tâgûtu: Onlar, şeytan ve avanesinin dostlarıdır.
yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti): Onlar da nurdan zulmete döndürülürler.

Şimdi burada bir kapı açalım ve duralım. Eğer başlangıçtan bahsediyorsak böyle bir şeyin olması imkânsız. Zaten adamlar o vaziyette yani zaten kalplerinde küfür yazılı, zaten karanlıktalar. Öyleyse Allahû Tealâ’nın burada bahsettiği şey, fısk olayı. Kapkaranlık bir kalple insanoğlu yaratılmış. Nefsinin kalbinde sadece afetler var ve böyle bir noktada o kişi fıskta. Zamanın halifesi belli, Zamanın resûlü belli, tâbî olmuyor. Tâbî olmadığı için fıskta. Konunun başlangıcı; ama sonra bir gün aklı başına geliyor. Diyor ki: “Allahû Tealâ ne diyor: ‘Eğer, mürşidine ulaşamazsan dalâlettesin (10 âyet-i kerime). Dalâletteysen gideceğin yer, cehennem (7 grup âyet-i kerime).’ Öyleyse aman ben karanlıkta kalmayayım, dalâlette kalmayayım, küfürde kalmayayım. Ben gidip, mürşidimi bulurum.” Bu kişinin kalbi karanlık. Kalbinde küfür yazıyor ve o karanlık kalple gidiyor, mürşidine ulaşıyor. Mürşidine ulaştığı an kalbinin mührünü açıyor Allahû Tealâ, kalbinin içine îmânı yazıyor. Kalbinin içine Allah’ın îmânı yazmasıyla birlikte bu kişinin kalbinde artık küfür kelimesi yok; çünkü Allahû Tealâ küfrü alıyor, îmânı yazıyor kişinin kalbine.
 
Neydi baştaki durum? Kişinin kalbinde küfür yazıyordu. O kişi hem kâfirdi hem fâsıktı hem de aynı zamanda dalâletteydi. Üç ayrı faktör de onu cehenneme götüren bütün sistemleri ona sahip kılmıştı.

Bütün kâfirlerin kalplerinde küfür yazar. Bütün dalâlette olanların da kalplerinde küfür yazar. Ve kalpleri hepsinin mühürlüdür. Ve kalpler kapkaranlıktır. Şimdi böyle bir insanın mürşidine ulaştığını, önünde diz çöküp tövbe ettiğini düşünelim beraberce. Tövbelerini yaptılar. Ne olur tövbeden sonra? Bu tövbeyle birlikte Allahû Tealâ onun kalbindeki mührü açar.  Kalbin içindeki küfür kelimesini alır, kalbin içine îmânı yazar.

Şimdi ne oldu? Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın söylediği şey neydi? “Allah âmenû olanların, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin dostudur. Onların kalplerini zulmetten nura çıkarır.” diyor Allahû Tealâ. Nasıl çıkardığını görüyoruz; kalbin içine îmânı yazarak. Böyle bir kişi zikre başlıyor, nefs tezkiyesine başlıyor ve mürşidine ulaştığı için mutlaka hidayete erecek. Emmare’yi, Levvame’yi, Mülhime’yi, Mutmainne’yi, Radiye, Mardiye ve Tezkiye’yi gerçekleştiriyor bu kişi. Nefsinin kalbinde %50’den fazla nur oluşmuş. Ruhu da Allahû Tealâ’ya varıyor. Allah’ın Zat’ında ifna oluyor. Fenâ makamına ulaşıyor kişi ama arkasından da mürşidinden şüpheye düşüyor. Böyle bir şüphenin var olduğu anda olay bitmiştir. O kişi tekrar fıska düşmüştür.

Sonuç; Allahû Tealâ sadece kalbimize bakar. Kalbimizde eğer Allah’a ulaşma talebini hep görüyorsa, Allah’ın gördüğü bu talep üzerine o kişi mutlaka Allah’ın Zat’ına ulaşır. Ulaştı; ama Allahû Tealâ ulaştıktan sonra tekrar baktı. Kalbinde şüphe gördü ve derhal Allahû Tealâ kalbindeki îmân kelimesini çekiyor, alıyor. Kalbin içine yeniden küfrü yazıyor. Kişinin kalbindeki îmân kelimesi alındığı için o kişinin zikri, zikirsiz olduğu an zulmanî kapıyı kapatan mühür oradan ayrılır ve yukarıya çıkar, Rabbanî kapıyı kapatır. Zulmanî kapıdan yukarı çıkarak kalbin içine giren karanlıklar, nefsin kalbini tamamen işgâl edip, nefsin kalbindeki bu nurları yok ederler. Çünkü nurların dayanabileceği, kalpte sağlam standartlarda bağlanabilecekleri bir iskele artık yoktur; îmân kelimesi yoktur. Îmân kelimesi olsaydı, îmân kelimesi bütün nurları muhtevasına alan, onları tutan bir özelliğin sahibi olur.

Öyleyse bu kişinin kalbinde îmân kelimesi varken, kişi hidayete erdi; ama ondan sonra mürşidinden şüpheye düştüğü an bu olay bitti. Allahû Tealâ tekrar kalbine küfür yazdı. O kişinin Allah’taki ruhunu tekrar kişiye gönderdi. Başının üzerindeki mürşidin ruhunu derhal aldı. Ne oldu? Eski tas, eski hamam. Kişinin kalbinde mürşidine ulaşmadan evvel ne vardı? Küfür vardı. Küfür kelimesini Allahû Tealâ tekrar yazdı ve ne oldu?  Bu kişi, şeytanın kendisine verdiği ilhamla mürşidinden şüpheye düştü ve kalbi karardı.

Şimdi Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesine bakalım. Ne diyordu Allahû Tealâ? “Onlar ki kâfirdirler ve taguta yakındırlar. Tagut onların dostlarıdır ve onları nurdan zulmete götürür.”

İşte nefslerinin kalbinde, şeytandan gelen karanlıklar toplanıyor ve kalbi yeniden kapkaranlık ediyor. Çünkü kalpte artık îmân kelimesinin, mevcut olmadığı cihetle etrafında nurların toplanması ve kişinin kalbini zulmetten nura ulaştırması mümkün değildir. Tam tersine tagut, o kişinin nefsinin kalbini hidayete ulaşınca, nurla toplanmış olan, %50’den fazla nur biriken o kişinin kalbini tekrar sıfırlıyor. Bütün karanlıklar geliyor, o kişinin kalbine doluyor. Bu, o kişinin kalbinin artık nurdan, yeniden karanlıklara dönmesi anlamına geliyor; ama Allahû Tealâ böyle bir kişiye bir hak daha vermiştir. Eğer o kişi bu zindandayken, nefsinin kalbi tekrar bu karanlıklara döndüğü zaman aklı başına gelebilirse, o zaman bu kişinin yeni bir dizaynıyla karşı karşıyayız. Nefsinin kalbine Allahû Tealâ tekrar îmânı yazıyor. Kişi mürşidine tâbî olmak için müracaat ediyor. Mürşidine ulaşıp tâbî olduğu an Allah, kişinin nefsinin kalbine îmânı tekrar yazıyor. Böyle bir dizaynda o kişinin kalbinde yeniden îmân kelimesi yazıldı. Îmân kelimesinin çekim gücü tekrar toparladı kendisini. Bu noktadan sonra zikir yapan o kişinin göğsüne, göğsünden de kalbine salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl ulaşmaya başladı. Bunlar açılmış olan kalbin mührünün içine Allahû Tealâ’nın îmânı yazmasıyla noktalanmıştı. Ve gelen nurlar, fazl adı verilen nurla îmân kelimesinin etrafında yeniden toplanmaya başlıyor. Gene kişi âmenû oldu. Gene Allahû Tealâ âmenû olanın dostu oldu ve onun kalbini gene zulmetten nura ulaştırmaya başladı. Bu kişi mutlaka bir defa daha hidayete erer. Bu, onun son hidayetidir. Eğer böyle bir insan hidayete erdikten sonra yeniden bir şüphe yaşarsa, kalbindeki îmân kelimesi yeniden alınır ve kalbe son defa küfür yazılır. Bir daha da değişmesi mümkün değildir. İşte Allahû Tealâ bu hususu şöyle anlatıyor: “O kişi ki fıskta iken âmenû olur, mü’min olur; ama sonra tekrar küfre döner yani kalbine tekrar küfür yazılır, tekrar mü’min olur. Tekrar kalbine küfür yazılır ve ondan sonra küfür artar, kalbindeki karanlıklar artar. O kişiyi Allah asla Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz. Allah ona asla mağfiret etmez.” buyruluyor, Kur’ân-ı Kerim’de.

4/NİSÂ 137: İnnellezîne âmenû, summe keferû, summe âmenû, summe keferû, summezdâdû kufran lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum sebîlâ(sebîlen).

Muhakkak ki onlar âmenû oldular, sonra inkâr ettiler. Sonra yine âmenû oldular sonra inkâr ettiler. Daha sonra da küfürlerini artırdılar. Allah, onları mağrifet edecek değildir ve onları yola (Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e) hidayet edecek değildir.


Ne görüyoruz? Kalbe îmân yazılması, kalbe küfür yazılması, kalbe tekrar îmân yazılması, kalbe tekrar küfür yazılması. Neden kalbe îmân yazılmasıyla başladık? Çünkü kişi doğduğundan itibaren kalbinde küfür yazıyor. Mürşidine hiç ulaşmadı ömrü boyunca. Ömrü boyunca kalbinde küfür yazısıyla yaşadı ve kalbi mühürlü. Bütün insanlar gibi bu kişi de mürşidine ulaşsaydı, kalbindeki mühür açılacaktı.

Öyleyse bir sonuçla karşı karşıyayız. Bütün insanların kalpleri doğuşlarından itibaren mühürlüdür. Hiç istisna yok. Bütün insanlar doğuşlarından itibaren dalâlettedirler. Bütün insanlar doğuşlarından itibaren küfürdedirler ve Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, hiç kimsenin bunlardan kurtulması mümkün değildir; küfürden kurtulmaları da dalâletten kurtulmaları da fısktan kurtulmaları da mümkün değildir. Öyleyse irşad müessesesi insanları küfürden, insanları fısktan, insanları dalâletten kurtaran temel müessesedir. Böyle bir dizaynda insanoğlunun kalbindeki küfür yazısıyla, kalbindeki îmân yazısı birbirini takip edebilir; ama Allah’ın yoluna samimiyetle giren bir insanın ömrü boyunca hep Allah’ın yanında, her geçen gün artan bir kalp gücüyle, kalp temizliğine Allah’a daha çok âşık olarak Allah’ın hedeflerine ulaşması söz konusu.

* Allah’tan evvelâ hoşlanır kişi.
* Sonra Allah’ı sever, iki.
* Sonra Allah’a âşık olur, üç.
* Sonra da Allah’a hayran olur, dört.

Böyle bir strateji içersinde olan adam sonunda mutlaka daimî zikre ulaşacak ve Allah’ın en sevgilileri arasına girecektir. İşte böyle bir dizaynı en güzele ulaşmak istikametinde kullanıyor, Allahû Tealâ ve konunun bütün kilometre taşlarını işaretlemiş. Ne zaman insanın kalbi küfür yazılı olarak insan oldular? Doğduğu andan itibaren. Bütün insanların kalbinde küfür yazıyor. Kalpler kapkaranlık. Kalplerde sadece afetler var. Tıpkı kişi hidayetten sonra tekrar fıska düştüğü zamanki gibi, tekrar dalâlete düştüğü zaman gibi, tekrar küfre düştüğü zaman gibi.

Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, hanif fıtratıyla doğmalarına rağmen bütün insanların kalbinde başlangıçta küfür yazması ve kalplerin kapkaranlık olması. Kalplerde sadece afetlerin oluşması. İşte böyle olan, kapkaranlık olan, kasiyet bağlamış olan bir dizayn. İnsan Suresinin (Dehr Suresinin) 3. âyet-i kerimesine beraberce bakalım, bundan sonra ne söylediğine bakın Allahû Tealâ’nın Dehr Suresinin 3. âyet-i kerimesinde:

76/İNSÂN (DEHR) 3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiran ve immâ kefûran.

Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.


“Dileyen şükredenlerden olur, dileyen küfredenlerden olur.” diyor.

Öyleyse Allah’ın verdiği hidayet yolunu, Allah istikametinde kullanan kişinin kalbine îmân yazılıyor. O kişi bunu devam ettirdiği sürece hep hidayette ve Allahû Tealâ’ya bizlerin her akşam yaptığı gibi şükrediyor kişi, hamdediyor. Ama ya yolunu şaşırmışsa? Ya irşad makamından şüpheye düşmüşse? O zaman bu kişi için oluşan şey, o kişinin küfre düşmesidir. Çünkü şüphe bulutlarını Allahû Tealâ derhal görür, kişinin kalbinde ve gördüğü zaman da bu kişinin kurtuluşu mümkün değildir. Allahû Tealâ otomatik olarak kalpteki îmân kelimesini alır, kalbe küfrü yazar.

İşte bu, “Dileyen küfredenlerden, dileyen şükredenlerden olur” sözünün çeşitli varyasyonlarını da ifade ediyor yani;  

1- Birinci defa şükredenlerden olan kişi, arkasından küfredenlerden olabiliyor.
2- Arkasından tekrar şükredenlerden olabiliyor.
Ama böyle bir dizaynda, 3. defa bu kişiye bir hak verilmiyor, başlangıçta dalâlette olduğu için.

İşte bütün insanlar doğuşlarından itibaren dalâlettedirler. Bütün insanların doğuşlarından itibaren kalplerinde küfür yazıyor. Bütün insanlar doğuşlarından itibaren küfür üzeredirler.

İşte Nisâ Suresinin 167, 168, 169. âyet-i kerimeleri, Allahû Tealâ buyuruyor:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


Ne diyor Allahû Tealâ? “Onlar, kâfirdirler ve Allah’ın yolundan saptırırlar insanları.” diyor. Ne demek bu? Kendileri de Allahû Tealâ’nın yolunda değiller, başka insanları da Allah’ın yolundan saptırıyorlar. Öyleyse her kim Allah’ın yolunda değilse ve başka insanları Allah’ın yolundan saptırmaya çalışıyorsa o kişinin âlâmet-i farikası, tanınma işareti küfürdür.

Ve devam ediyor Allahû Tealâ: “Onlar hem kâfirdirler, muhakkak kâfirdirler ama aynı zamanda zalimdirler.” diyor. Niçin zalimler? Başka insanların da hidayetine mânî oldukları için. Başka insanların da hidayeti onlar yüzünden engelleniyor.

Öyleyse Allahû Tealâ bunu söyledikten sonra ne diyor? “Allah asla onları mağfiret etmez. Onların günahlarını sevaba çevirmez.”

O kişiler mürşidlere ulaşsalardı ne olacaktı? Günahları sevaba çevrilecekti. Ne olacaktı? Kalplerine küfür kelimesi alınıp, îmân kelimesi yazılacaktı ama bu kişiler hem kendileri zulmette, karanlıkta, kalplerinde küfür yazılı hem de başkalarını da Allahû Tealâ’nın yolundan çevirdikleri için zalimler. Allahû Tealâ onlara asla mağfiret etmiyor, asla onların günahlarını sevaba çevirmiyor. Daha ötesi var, Allahû Tealâ diyor ki: “Allah onları asla Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz. Onları sadece cehennem yoluna ulaştırır ve onlar ebediyyen orada, cehennemde kalacaklardır.”

“Onlar ebediyyen cehennemde kalacaklardır.” diyor.

Öyleyse ne gördük? İnsanlar var; Allah’ın yolunda değiller ve Allah’ın yolundan başka insanları da saptırıyorlar. Öyleyse Allah’ın yolundan saptıran, kendileri de Allah’ın yolunda olmayan bu insanların müşterek hükmü; onların kâfir olmaları yani kalplerinin içinde îmân yerine, küfür yazması. İşte işaret son derece açık olarak geliyor:

* Kimin kalbinde îmân yazılırsa o kişi, mü’mindir.
* Kimin kalbinde küfür yazılıysa o kişi, kâfirdir.
* Kimin kalbinin mührü açılmışsa, o kişi mü’mindir.
* Kimin kalbi mühürlüyse o kişi, kâfirdir.

Ölçümlemeler tam olarak yerli yerine oturuyor: Allah’ın mü’min kıldığı insanlar, Allah’ın küfre ulaştırdığı insanlar. Onlar mü’min olmayı istedikleri için, onlar kâfir olmayı istedikleri için bu şekilde dizayn edilir.

Allahû Tealâ kimi küfürde bırakır? Mü’min olmayı istemeyen, mürşidine ulaşmayı istemeyen, küfür içinde kalmayı isteyen insanlar kâfir olurlar. Öyleyse ne demiştik?

1. safhada, Allahû Tealâ kişinin kalbindeki ekinneti alıyor.
2. safhada, ihbat koyuyor.
3. safhada, Allah’ın sünnetûllahı ulaşıp o kişinin kalbinin nur kapısını Allah’a çeviriyor.
4. safhada, Allah o kişinin göğsünden kalbine nur yolu açıyor, kişi zikir yapıyor. Kalbinde %2 nur birikiyor.
O kişi,
5. safhada huşû sahibi oluyor.

Sonra ne oluyor? Huşû sahibi olunca Allah’ın bir sözü var, garantisi var. Huşû sahibi olunca kim hacet namazı kılar da mürşidini Allah’tan sorarsa Allah ona mutlaka mürşidini gösterir.
İşte Allahû Tealâ kime mürşidini gösterirse, mürşidini gösterdiği kişi hemen mürşidine ulaşır, önünde diz çöker, tövbe eder, el öper; “lâ ilâhe illallah muhammeden resûllullah” der. Dediği zaman ne olur? Allahû Tealâ o kişinin başının üzerine mutlaka mürşidin ruhunu gönderir.

Mü’min Suresi 15. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki:

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanlarının başının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır; o kişiye Allah’a ulaşma gününün geldiğini ihtar etmek üzere.”

İşte mürşidin ruhu başımızın üzerine geldi, yerleşti, Ra’d Suresinin 11. âyet-i kerimesi:

13/RA'D 11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde lehu, ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).

Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.


Bu ruhun bizim için bir muhafız olduğunu, eğer biz durumumuzu değiştirmezsek o ruhun daima başımızın üzerinde kalacağını söylüyor. Bakın âyet-i kerimeler arası nasıl bir denge var; kim Allah’a ulaşmaktan vazgeçerse, hidayet yolundan vazgeçerse Allah hemen onun başının üzerindeki mürşidin ruhunu alıyor, kalbindeki îmân kelimesini alıyor, küfür yazıyor ama kimin üzerine mürşidin ruhu gelirse o zaman ne olur? Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde diyor ki Allahû Tealâ:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların üzerlerine Allah’ın katından bir ruh gönderilir. O ruhla onlar desteklenirler.” diyor. Sonra ne diyor Allahû Tealâ? “Sonra, onların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor.

ketebe fî kulûbihimul îmâne: Onların kalplerinin içine îmânı yazarız.

İşte kimin kalbinin içine îmân yazılırsa o kişi, kalbinin içine îmân yazılı anlamına gelen mü’min kelimesiyle anılıyor, Kur’ân-ı Kerim’de. Bu kişi bu vasfını kaybettiği zaman, mürşidinden şüpheye düştüğü zaman Allahû Tealâ onun kalbindeki îmân kelimesini alıyor, kalbin içine küfrü yazıyor ve Allahû Tealâ kimin kalbinin içine küfrü yazarsa, o kişi artık o günden itibaren fâsık oluyor. Böyle bir kişi fıska düşmüş insanlardan birisi ve aynı zamanda da kâfir.

İşte kimin kalbinin içinde küfür kelimesi varsa onlar, kâfir standartlarında oluyor. Öyleyse kimdir kâfir? Mü’min olamayan kişidir.

Sadece iki tane alternatifiniz var:

1- Kalbinizin içinde küfür yazar.
2- Kalbinizin içinde îmân yazar.

Kalbiniz boş, mümkün değil. Kalbinizin içinde başka bir kelimenin yazılması mümkün değil. Ya küfür yazacak ya îmân yazacak. İkisi de sizin talebinize göre gerçekleşir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ söylediğimiz gibi 7. kalp şartı olarak o kişinin kalbinin içine îmânı yazar. Şimdi kalbinde îmân yazılı olmayan bir adamın durumuna beraberce bakıyoruz.

Hucurât-14:

49/HUCURÂT 14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”


Allahû Tealâ buyuruyor: “Araplar dediler ki: ‘Biz de mü’min olduk.’ Habibim onlara de ki: Hayır, siz mü’min olmadınız. İslâm dairesine girdi, deyin ama mü’min olduk, demeyin. Siz mü’min değilsiniz. Çünkü kalbinizin içine îmân girmedi. Allah kalbinizin içine îmânı yazmadı.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki bir kişinin kalbine îmânın yazılmaması, bir başka varlığın mutlaka kalbin içinde olmasını gerektiriyor. O varlık küfür kelimesidir. Ya kalbinizde küfür yazılı olacak ya da îmân yazılı olacak; bir 3. alternatif yok.

İşte böyle bir dizaynın açıklamaya kavuşturulması; doğuşunuzdan itibaren nefsinizin kalbinde küfür kelimesinin yerinde oluşudur. Ta ki mürşidinize ulaşın, önünde diz çökün, tövbe edin ki Allahû Tealâ nefsinizin kalbindeki küfür kelimesini alsın ve nefsinizin kalbine îmânı yazsın. Kalbinizin içinde îmân yazdığı takdirde mü’minsiniz.

Bir insan mü’min olmanın şartlarına sahip değilse o kişi, kâfirdir. Öyleyse nasıl bir yol takip etmiş, bu Allah’ın ilmine sahip olduklarını iddia edenler? Asırlarca hep insanları bir yanlış yolda teçhiz etmişler. Hangi yanlış yol? Mü’min olmadıkları hâlde insanların kendilerini mü’min zannetmelerini temin etmişler. Nasıl olmuş? Mü’min olmak 7 tane kalp şartına bağlı olan bir olay:

* Ekinneti alacak Allahû Tealâ; bir.
* Kalbinizin içine ihbat koyacak; iki.
* Kalbinizin nur kapısını Allah’a çevirecek; üç.
* Göğsünüzden kalbe nur yolu açılacak; dört.
* Huşû sahibi olacaksınız; beş.
* Kalbinizin mührü açılacak, içindeki küfür kelimesi alınacak; altı.
* Kalbinizin içine îmân yazılacak; yedi.

Bu 7 tane kalp şartı olmayan bütün insanlar küfürdedirler; başka bir alternatifi yok. Kalplerinde îmân kelimesi yazmadığı sürece Allahû Tealâ onları küfürde kabul ediyor. Öyleyse başka standartlara baktığımız zaman insanların büyük yalanlarını görüyoruz.

Bir kısmı diyor ki: “Allah’a inanan mü’min olmuştur, küfürden kurtulmuştur.”  

Bir kısmı diyor ki: “Yok, bu kadar kolay değil. 6 tane îmân şartının oluşması lâzım bizde:

1- Allah’a inanacağız.
2- Allah’ın kitaplarına inanacağız.
3- Allah’ın meleklerine inanacağız.
4- Allah’ın resûllerine inanacağız.
5- Bâsu badel mevte inanacağız yani ölümden sonra tekrar dirilmeye ve Allah’a mülâki olmaya inanacağız, yok. Bu şart, bu yok, bundan bahsetmiyorlar.
 
Ve bahsettikleri 6. şart, o kişi için hayrın da şerrin de Allah’tan olduğuna inanmak. Burası yanlış. Hayır Allah’tan, şer bizim nefsimizden ama öyle de olsa, böyle de olsa diyelim böyle olduğuna inandı; hayır Allah’tan, şer bizim nefsimizden olduğuna inandı. Hatta Allah’a ruhunu ölmeden evvel ulaştırmaya da inandı kişi; 7 tane inanç şartı Kur’ân-ı Kerim’e uygun olarak teşekkül etti. Bu kişi mü’min olur mu? Kalbindeki küfür yazısı alınır mı? Hayır, bu kişi mü’min olamaz. Kalbindeki küfür yazısı da alınamaz.
Hiç bir zaman Allahû Tealâ bir insan mürşidine ulaşmadıkça, kalbin içindeki küfür yazısını alıp îmân yazmıyor. Hiç bir zaman böyle bir şey mümkün değil.

Öyleyse bir kişinin kalbindeki 7 tane şartın varlığı (inanç şartın varlığı), bu kişiyi mü’min kılar mı? Kalbine îmân yazdırır mı? Yazdırmaz. Kişi 7 tane inanç şartının sahibi olduğu hâlde gene de kalbinde küfür yazmaktadır. Öyleyse bu 7 tane kalp şartı teşekkül ediyor mu? İşte ne zaman 7 tane kalp şartı teşekkül ederse, 7.’sinin teşekkül ettiği yani kalbine îmân yazıldığı andan itibaren o kişi mü’mindir.

Bir kişinin mü’min olmasının 3 standartını ayrıca veriyor Allahû Tealâ.

1.’si; kalbin içine îmânın yazılması.
2.’si; ruhunuzun Sıratı Mustakîm’in üzerinde oluşu.
3.’sü; nefs tezkiyesine başlamanız.

Öyleyse bir insan eğer nefs tezkiyesine başlamamışsa, onun kalbinde küfür yazıyor.

Öyleyse nefs tezkiyesine başlamak nasıl? Kalbinizde îmân yazılmadan, nefs tezkiyesine başlayamazsınız. Nefs tezkiyesine başlamanız demek;

* Nefsinizin kalbine Allahû Tealâ’nın rahmeti, fazlı ve salâvâtı göndermesi,
* Nefsinin kalbinde îmânın olması ve bu îmân kelimesinin etrafında Allah’ın nurlarının sizin zikrinizle toparlanmaya başlaması.
* Bu şartlar varsa kalbinizde küfür kelimesi yok ama îmân kelimesi var. Kâfir değilsiniz, artık mü’minsiniz. Kalbinizin içine îmân yazılan kişisiniz.

Öyleyse başka bir mü’min olma şartı var mı? Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesi, sadece insanlardan nefs tezkiyesine başlayanların, amilüssalihata başlayanların mü’min olduğunu söylüyor.

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


Böylece mü’min olmak bütün insanlar için Allah’ın güzelliklerine dayalı bir olgu; ama mü’min olmayan herkes ne yazık ki kalplerinde küfür yazılı olanlardır. Peki, nereden biliyoruz bir insanın Sıratı Mustakîm’in üzerinde ruhu olmadıkça küfür üzere olduğunu? Allahû Tealâ söylüyor. “Kimin ruhu Sıratı Mustakîm’in üzerinde değilse o kişi mü’min olamaz.”

İşte Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Kıyâmet günü şeytan insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, bütün fırkalar şeytana kul oldular.”

“Ey Allah’ın Resûl’ü, kaç fırka?” diyor, sahâbe.
 
“73 fırka.” diyor, Peygamber Efendimiz (S.A.V).
 
“Sadece bir tek fırka mı kurtulacak?”
 
“Evet, Fırka-ı Naciye.”
 
“Özellikleri ne?”
 
“Sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm üzerinde olanlar.”

Kur’ân da En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesinde aynı şeyi söylüyor:

6/EN'ÂM 153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.


Allahû Tealâ buyuruyor: “İşte bu Sıratı Mustakîm’dir. Sıratı Mustakîm’e tâbî olun. Sakın Sıratı Mustakîm’in dışındaki herhangi bir fırkaya tâbî olmayın ki bütün fırkalar sizi Allah’ın yolundan saptırırlar ve şeytana kul ederler.

Sebe-20 ne diyordu? “Bir tek fırka hariç, bütün fırkalar şeytana kul oldular.”
 
En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesinde diyor ki: “Bütün fırkalar sizi şeytana kul eder, sadece Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar, onlar kurtulurlar.”
 
*Öyleyse ruhu bir insanın Allah’a doğru yola çıkmadıkça o kişi ne yazık ki küfürdedir. Kişinin ruhunun Allah’a doğru çıkmasıysa ancak mürşidine ulaştığı takdirde gerçekleşiyor.

*O kişi mürşidine ulaşmadıkça ne yazık ki kalbine îmân kelimesi yazılmıyor ve kişi küfür karanlıkları içersinde kalıyor.

*Nefs tezkiyesine başlayamazsa gene mü’min değil, kalbinde küfür yazılı. Kurtuluş da mümkün değil.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman 2 tane şarttan birisi her zaman geçerli, 3. bir alternatif yok. İki tane şartın 1.’si, kişinin kalbinde îmân yazması; o kişi mü’min.

2 tane şarttan 2.’si, kişinin kalbinde küfür yazması. O kişi kâfir, o kişi küfürde ve bu 2 şart açıldıkça başka hükümleri getiriyor.

1- Kâfirler; kalpleri mühürlü olanlar.
2- Mü’minler; kalplerinin mührü açılmış olanlar.

Öyleyse insanların dalâlette olmaları veya hidayette olmaları, kâfir olmaları veya mü’min olmalarıyla aynı şeydir. Kişi mürşidine ulaştığı anda o, onun kalbine Allahû Tealâ îmânı yazıyor ve o kişi mü’min oluyor ama söylediğimiz gibi bu özellik her zaman kaybedilebilir. Ve kişinin kalbine Allah’ın nurunun yazıldığı, Allah’ın, îmân kelimesini yazdığı o ortamdan her zaman kişi aşağıya düşebilir. Böyle bir dizayn bütün devirlerde geçerlidir. Kim fıska düşerse, fıska düştüğü anda Allah mutlaka kalbine küfrü yazar.

Başlangıçta bütün insanların kalpleri mühürlü. Bütün insanlar küfür hüviyetinde, mürşidlerine ulaştıkları gün kalplerine îmân yazılıyor. Kişi tekrar fıska düşebilir. O zaman kalbindeki küfür kelimesini Allahû Tealâ kalbine tekrar koyuyor; îmân kelimesini alıyor kişinin kalbinden. Bu kişi tekrar mürşidine ulaşabilir. Küfür kelimesini alır Allahû Tealâ, îmân kelimesini yazar. Bu kişi bir defa daha fıska düşerse, o zaman Allahû Tealâ onun kalbinden îmân kelimesini alır, küfür kelimesini oraya tab eder ve bir daha o kişinin Sıratı Mustakîm’e ulaşması ve kalbine îmân yazılması mümkün değildir. O kişi küfürde doğmuştur ve küfürde ölmüştür.

Öyleyse küfür müessesesine dikkatle bakın; son derece aldatıcı bir konudur. Şeytan bütün insanları inandırmış ki: “Allah’a inananlar mü’mindir, inanmayanlar kâfirdir.” Böyle bir inancın sahibi olan insanlar, kendileri mü’min olduğu için Allah’ın Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde söylediği gibi kendilerinin mutlaka Allah’ın cennetine gideceğini zannediyorlar. Oysaki mü’min olmadıkları için o cennete gitmeleri mümkün değildir. Kim küfür üzeriyse o kişinin gideceği yer ne yazık ki cehennemdir.

40/MU'MİN 40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu'minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


Öyleyse işaretlerin hepsini teker teker verdik ki her şey açıklığa kavuşsun diye. İnsanların kalbinin içinde küfür yazıyor. İnsanların kalbinin içinde îmân yazıyor. Küfür yazanlar kâfir hüviyetinde, îmân yazanlar mü’min hüviyetinde ve her şey Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de söylediği şekilde dizayn ediliyor.

Öyleyse hepinizin mü’min olmak şerefine nail olarak Allah’ın cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.      

İmam İskender Ali  M İ H R