}
A'râf Suresi 29-31 (Âyetlerin Sırları) 20.07.2001
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 102392

 


SOHBETİN ADI: A’RÂF SURESİ 29-31 (Âyetlerin Sırları)
TARİH: 20.07.2001

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir aradayız. Bir defa daha sizlerle ve Allah’la beraberiz, bir defa daha bir güzelliği, bir mutluluğu yaşamak, yani Kur’ân’dan bahsetmek için, yani Kur’ân’ın ruhunu size anlatabilmek için. Sözüme dikkat edin; lafzını demiyorum, ruhunu diyorum. Ruhun anlatılması herkese has bir imkân değildir. Ruhu anlatabilmek için ruhu Allah’tan öğrenmek gerekir.

Öyleyse Konumuz: Kur’ân-ı Kerim Tefsiri. Kod Numaramız: 1.2.12.7. Kur’ân-ı Kerim’in 7. Suresi.

Üniversitemizin 1. sınıfının yaz okulundayız. Yani iki sömestr bitmiş durumda; ilk iki sömestr. Ama yaz okulunda ilk iki sömestrin muhassalası, bütünü oluşturuyor. Biz derslerimize yaz okulunda da devam ediyoruz. İnşaallah eylül başında 2. sınıfın dersleri başlayacak.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’a ne kadar hamdetsek şükretsek azdır ki; Allah bize bir üniversite kurdurdu. Evet, duvarları olmayan, binaları olmayan bir üniversite. Ama bütün dünyaya ulaşabilen bir üniversite. O’na ne kadar sonsuz hamdetsek şükretsek azdır. Her şey öylesine güzel ki sevgili kardeşlerim, bu güzellikler içinde çoğu zaman kendimi kaybolmuş buluyorum. Laf aramızda kaybolduğumuz zaman da kaybolduğum yerde kalmak istiyorum. Orada hepimiz beraberiz. O kaybolduğum yer var ya, orada. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz, bize yaşattığı bunca güzellik için.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

A’râf Suresi 29. âyetle inşaallah başlıyoruz, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

7/A'RÂF-29: Kul emere rabbî bil kıst(kısti) ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin ved’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), kemâ bedeekum teûdûn(teûdûne).

De ki: “Rabbim, adaletle davranmanızı ve bütün mescidlerde kendinizi (vechlerinizi) namaza ikame etmenizi emretti. Ve dînde ihlâsla O’na (Allah’a) dua edin. Sizi yarattığı gibi (O’na) dönersiniz.”


İşte A’râf Suresi 29. âyet-i kerime. Bakalım, ne diyor Allahû Tealâ kelime kelime:

kul: De (ki).
emere: Emretti.
rabbî: Rabbim (Benim Rabbim, Rabbim).
bi el kısti: Adaletle (bil kısti, aslında bi el kısti’den oluşuyor).
ve ekîmû: Ve ikame edin, yönelin, döndürün.
vucûhe-kum: Yüzlerinizi, kendinizi.
(vech: Yüz. vucûh: Yüzler. vucûhekum: Yüzlerinizi, kendinizi.)

inde: Yanında.
kulli: Her.
mescidin: Mescid(in).
“Her mescidin yanında (içinde) kendinizi (yüzünüzü) döndürün, ikame edin. “

ved’û-hu: O’na (Allah’a) dua edin.
muhlisîne: Has kılarak, ihlâslı olarak, hâlisane bir şekilde.
lehu: O’na.
ed dîne: Dîn, dînde.
kemâ bedee-kum: Sizi yarattığı gibi.
teûdûne: Dönersiniz (O’na dönersiniz).

Kelime kelime âyet-i kerimenin, A’râf Suresinin 29. âyet-i kerimesinin kelime kelime dizaynı böyle.

Şimdi gelelim cümleciklere:

1. cümlecik:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

kul emere rabbî bil kısti: De ki: Rabbim, adaletle emretti.

kıst: Adalet.

“De ki: Rabbim, adaletle (davranmanızı) emretti.”

“Davranmanızı” kelimesi yok ama biz Türkçede söylerken adaletle emretti demeyiz, adaletle davranmanızı emretti tarzında ifade edilir. Onun için parantez içinde bu da ilâve ediliyor.

2. cümlecik:

ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin: Ve bütün mescidlerde kendinizi (vechinizi) namaza ikame etmenizi (namaza uygun pozisyona getirmenizi emretti).

ved’ûhu muhlisîne lehud dîne: Ve dînde ihlâsla Allah’a dua edin.

“Sizi yarattığı gibi dönersiniz (sizi yarattığı gibi O’na dönersiniz).”

Sevgili kardeşlerim, cümleleri şimdi bütünleyelim:

kul emere rabbî bil kısti ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin: De ki: Rabbim, adaletle davranmanızı ve bütün mescidlerde kendinizi (vechlerinizi) namaza ikame etmenizi (namaza uygun hâle getirmenizi) emretti.

Yani burada:”Vechlerinizi Kâbe’ye döndürmenizi emretti.” ifadesi var.

2. cümle: ved’ûhu muhlisîne lehud dîne: Ve dînde ihlâsla O’na (Allah’a) dua edin.
3. cümle: kemâ bedeekum teûdûn: Sizi yarattığı gibi O’na dönersiniz (döneceksiniz).

Sevgili kardeşlerim, birçok Kur’ân-ı Kerim meali burada gelecek zaman için koymuşlar:

“Sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.” diyorlar.

Buradaki dönüş, o dönüş değil. Buradaki dönüş, namazı kılarken Allah ile bir ilişkinin kurulması için sizden bir şeylerin Allah’a ulaşması lâzım. Allahû Tealâ burada: “Sizi yarattığı gibi dönersiniz.”den bir muradın sahibi.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, kanitin olma kavramından bahsediyor, kanitin olma. Ne demek kanitin olmak? Sevgili kardeşlerim, şimdi namaz kıldığınızı düşünün, ya da namaz kılmıyorsunuz, beni dinliyorsunuz ama düşünün ki sizden, ayaklarınızdan yukarıya doğru size ait olan bir şeyler çıkıyor. Aslında size ait mi, O’na ait mi çok belli değil. Hadi orası sır olarak kalsın ve yükseliyor, karnınızdan, göğsünüzden, başınızdan yukarıya yükseliyor; Allah’a ulaşıyor ve namaz boyunca birkaç defa o sizden çıkan, Allah’a giden, tekrar size dönecek, tekrar Allah’a gidecek, tekrar size dönecek. Birkaç defa bu tekrar edecek. Bir süre sizde, bir süre O’nda kalacak, sonra aslî mekânı olan size dönecek. İşte kanitin olmak bu demek; O’nunla bir beraberlik hâlinde olmak. Siz, fizik vücut olarak buradasınız. O da Allah olarak, sizden sonsuz uzaklıkta. İndi İlâhi’den sonsuz yukarıda, yoklukta. Ama sizde, her namazda ya da O’nu düşündüğünüz her an O’na gidebilen bir şey var. Bu, nefsiniz değil. Bu, ruhunuz değil. Bu başka bir şey, bir sır. Bir gün sırra ehil olduğunuz zaman size ne olduğu söylenecek.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, o sır sebebiyle Allah’a sonsuz hamd ve şükretmeniz lâzım ki; O, sizinle beraber. Sır, vahdet-i vücut sırrı. Sevgili kardeşlerim, dünyada pek az insanın bildiği bir sır. Zamanı gelince öğrenmeye ehil olan sadece öğrenebilir.

İşte o, Allah’a giden, orada kalan, sonra tekrar size dönen ve size huzur veren, sükûnet veren bir şey. Allahû Tealâ: “Sizi yarattığı gibi dönersiniz.” diyor. Niçin “O’na” kelimesini kullanmamış? Çünkü O’na döndükten sonra tekrar size dönecek. O zaman “O’na ve size” demesi lâzım. O da sırrı biraz açan bir olay oluyor. Kullanmamış. Sonra: “Sizi yarattığı gibi dönersiniz.” diyor. “O’na dönersiniz (sonra da size dönersiniz). “

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, kanitin olmak, öylesine mutluluk verici bir olay ki namazları nasıl kıldığınızı hissedemezsiniz. Bazen oradasınızdır, burası gözünüzden kaybolmuştur, orası vardır gözünüzün önünde. Namazların rekâtları kaybolur gider. İkideyseniz, kendinizi üçte zannedebilirsiniz, dörtte zannedebilirsiniz, birde zannedebilirsiniz, gidersiniz, gelirsiniz ama O’nunla hep ahenk içinde birliktesiniz.

İşte sevgili kardeşlerim, namazların en güzeli hangisidir bilir misiniz? Kanitin olarak kıldığınız namazlar. O namazların zevkine doyum olmaz. Orada sizin vücudunuz görünür ki; o namaz kılar. Ama siz hem oradasınız hem buradasınız. Bir gün o büyük zevki siz de yaşayacaksınız. O zaman Allahû Tealâ’nın: “İhlâsla dua edin, ihlâsla namazı ikame edin.” demekten neyi anladığını sadece anlamayacaksınız, yaşayacaksınız. Sizlere neleri yaşatmak istediğini yaşayacaksınız. Mekân müessesesi kaybolacak. Fizik vücudunuz burada görünecek; namaz kılan, yatıp kalkan, secde eden bir fizik vücut. Allahû Tealâ ona nasıl kıldırırsa öyle kılar.

Sevgili kardeşlerim, biliniz ki hangi namazı biz 4 rekât yerine, 5 rekât kılıyorsak, 6 rekât kılıyorsak veya 3 rekât kılıyorsak, farklı bir dizayna muhatap olduğunuz zaman, hiç düşünmeden aynı şeyi yapın. Allah’la birlikte olursunuz. Bize namazı kıldıran O’dur. Nasıl dilerse öyle kılar. Her namazda imtihan olunursunuz. Bütün güzellikler, O’nunla beraberken yaşanır.

Öyle şeyler var ki sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu Kur’ân-ı Kerim’in ruhunu sizlere anlatmak için buradayız. Ama öyle şeyler var ki onları söylemek, anlatmak; hayır, onu vakti gelince öğreneceksiniz. Kanitin olmaktan Allahû Tealâ’nın neyi murad ettiğini, namaz kılarken bir başka âlemde yaşamanın ne olduğunu, neden namazların sayısını Allah’ın dilediği gibi takdir edip arkada namaz kılanları imtihan ettiğini o zaman öğreneceksiniz.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Ramazan’ın 27. gününde. Allahû Tealâ Cebrail (A.S)’la diyor ki: “Orucunuzu bozun.” Haydi bakalım, buyurun şimdi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) emrediyor. Herkesle beraber o da namazını kılıyor. Birisi diyor ki: “Sen bir insansın. Bu emri, Allah Kur’ân-ı Kerim’e koymuş. Sadece bir tek kişi sevgili kardeşlerim, diyor ki: “Ben senin sözün üzerine orucumu bozmam.” Sonra bu adamın münafık olduğu, daha sonraki olaylarda kesinleşiyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V), evvelce hiç açıklama yapmamış; falan münafıktır, feşmekân değildir diye ama o gün o kişi için söylüyor; “İşte o münafıktır.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, emrin sahibi her zaman Allah’tır. Öyleyse dizaynı ona göre yerli yerine oturtun. O, Allah’tır. Dilediğini dilediği gibi yapar. Hikmetinden sual olunmaz. Biz mi? Biz, O’nun azatsız kölesiyiz. Kölelerin en üstünde olanız. En köle olan biziz, şeytanın şu kâinat üzerindeki en büyük düşmanı.

Biliyorsunuz ki şeytan, dalâleti emreder. Hidayetçi, hidayeti emreder. Öyleyse neden bu devre ahir zaman dendiğini bir bilin bakalım? Hidayet söz konusu bu devirde. Geçmiş devirlerde, Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında var olan, bütün peygamberler zamanında var olan, onlardan bir süre sonra, bütün peygamberlerden sonra unutulan hidayet mefhumunun yeniden dizaynı için vazifelendirildik.

Öyleyse bu dizayna dikkatle bakın. Hidayet için buradayız, hidayete erdirmek için. Sözüme dikkat edin sevgili kardeşlerim, hidayete erdirmeye vesile olmak için değil, hidayete erdirmek için buradayız. Sözlerimiz bütün bir dünya içindir.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın burada: “İhlâsla Allah’a dua edin”den muradı, “Sizi yarattığı gibi dönersiniz”den muradı ne demek, onları iyice anlayın. Sırra ehil olduğunuz zaman, kafanızda en ufak bir sual işareti kalmayacak. O gün, vahdet-i vücut sırrına ereceksiniz.

Sevgili kardeşlerim, Yunus diyor ki:

“Bana bende demen, bende değilim.
Bir ben vardır, benden içeru.”

O zaman anlayacaksınız O’nun neyi söylemek istediğini ve neden açıkça söyleyemediğini. Öyleyse burada Allahû Tealâ’nın söylediği şey, dikkat edin, O’nun söylediği şey zaman açısından bir hüküm ifade ediyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, kanitin olmak hayatınızın en büyük zevki olduğu gün, Allah’ın dostu olmanın o büyük mutluluğunu yaşayacaksınız.

Allah razı olsun.

Ve A’râf Suresi 30. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

7/A'RÂF-30: Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).

Bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. Muhakkak ki onlar, Allah’tan başka şeytanları dostlar edindiler. Ve onlar kendilerinin hidayete erdiklerini zannediyorlar.


Harika bir âyet.

Kelime kelime diyor ki Allahû Tealâ:

ferîkan: Bir fırka, bir grup, bir kısım, bir fırka.
hadâ: Hidayete erdi.
ve: Ve.
ferîkan: Bir grup, bir kısım, bir fırka.
hakka: Hak etti.
aleyhim ed dalâletu: Üzerlerine dalâleti.
“Üzerlerine dalâleti hak etti (dalâlet üzere kalmayı hak etti). “

inne-hum: Muhakkak ki onlar.
inne: Muhakkak ki (şüphesiz ki), hum: Onlar.

ettehazû: İttihaz ettiler, edindiler.
eş şeyâtîne: Şeytanları.
evliyâe: Velîler, dostlar (edindiler).
min dûni allâhi: Allah’tan başka.
“Allah’tan başka (dostlar) şeytanları dostlar edindiler.”

ve yahsebûne: Ve zannederler, zannediyorlar.
enne-hum: Onların olduğunu (kendilerinin olduğunu).
muhtedûne: Hidayete ermiş kimseler.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, zamanımızın durumunu daha açık bir biçimde anlatacak bir âyet az bulunur. Burada Allahû Tealâ nefis bir dizayn vermiş. Kendisine has, Allah’a ait bir dizayn.

Kelime kelime yapısına bakalım:

ferîkan hadâ: Bir kısmı (bir fırka) hidayete erdi.
ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu: Bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu (bir kısmı dalâleti üzerine hak etti; bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu).
innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi: Muhakkak ki onlar, Allah’tan başkalarını, şeytanları dostlar edindiler.
ve yahsebûne: Ve onlar zannediyorlar (hesap ediyorlar).
ennehum muhtedûn: Kendilerinin hidayete erdiklerini (hidayette olduklarını).

Cümlecikler bunlar. Birinci cümle, iki cümlecikten oluşuyor.

1 ve 2: ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu: Bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu (bir kısmı dalâleti kendi üzerine hak etti).
innehum ettehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi: Muhakkak ki onlar, Allah’tan başkalarını, şeytanları dostlar edindiler.
ve yahsebûne ennehum muhtedûn: Ve onlar zannediyorlar (hesap ediyorlar) ki; kendileri hidayete ermiştir (ve onlar, kendilerinin hidayete erdiklerini zannediyorlar).

Şimdi sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, burada Allahû Tealâ hidayetle dalâlet arasındaki bir dizaynı açık bir şekilde ifade ediyor; insanların üzerlerine dalâletin hak olması hâli. Nerede anlatılıyor? Nahl Suresi, 36. âyet-i kerime.

Allahû Tealâ diyor ki:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz. Bütün milletlerin içinde bütün zaman parçalarında resûl beas ederiz.” diyor.

Mu’minûn-44’te de aynı şeyi söylüyor:

23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


Hiç istisnası olmamış sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Allahû Tealâ hangi kavme resûl gönderdiyse, bütün kavimler resûllerini reddetmişler. Reddetmişlerse ne olmuş? İşte bu âyetle illiyet rabıtası içinde olan Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesi, bize ne olduğunu söylüyor.

“Biz, bütün kavimlerde resûl beas ederiz; o kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bu yüzden (onlara tâbî olmaları sebebiyle) bir kısmı hidayete erdiler (fizik vücutlarını da hidayete erdirdiler, fizik vücutları şeytana kul olmaktan kurtuldu, Allah’a kul oldu).”

Âyetin sonu, bu âyetle ilişkiyi perçinliyor (illiyet rabıtasını): “Diğer kısmının üzerine dalâlet hak oldu.” diyor Allahû Tealâ.

Bu âyetle Allahû Tealâ’nın kalın çizgilerle sonucunu verdiği husus, “Bir kısmı hidayete erdi, bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu,” neticesini söylediği hususun, hangi sebeplere dayalı olarak tahakkuk ettiği, o Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde işaret ediliyor:

“Biz, bütün kavimlerde resûller beas ederiz. O kavimdekileri şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da hidayete erdirsinler diye, Allah’a kul etsinler diye. Şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler (tâbî olarak hidayete erdiler) bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu.”

Şimdi burada Allahû Tealâ’nın söylediği husus, dalâletle hidayet arasındaki dizayn, tam 10 âyette gayet açık bir şekilde verilmiş; bu sonuçlara nasıl ulaşılır? Hidayetçiye tâbî olmayan kişi dalâlettedir. Tâbî olan kişi hidayete erer. Hidayetçinin görevi, hidayete erdirmektir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, hidayet çağındayız. Ahir zamanın hidayet çağının içine girdik. Artık hidayete erdirecek olanın, hidayete erdirmesi söz konusudur. Bir millet için, bir ülke için, bir kıta için değil, dünya için değil, daha ötesi; kâinatın hidayete ermesi söz konusu. Aynı şeyler bütün kâinatta tezahür edecektir. İnsanlar hidayete erme konusundaki son devreyi yaşıyorlar. Bu çağ, hidayet çağıdır. İnsanların hidayete, unuttukları hidayete erdirilme zamanı gelmiştir. İşte o zamanın içindeyiz.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ dalâletle hidayetin sınırını ayıran tam 10 tane âyet koymuş Kur’ân-ı Kerim’e.

*Tâbî olmayan kişi (hidayetciye tâbî olmayan kişi), dalâlettedir.
*Tâbî olan kişi hidayettedir.

Hidayeti, insanların vasıflandırdıkları bir doğru yol olarak algılayan ve zanneden insanların o feci durumunu Allahû Tealâ anlatıyor: “Onlar,” diyor, “Zannediyorlar ki (hesap ediyorlar ki); kendileri hidayete ermiştir.”

Kendilerinin hidayete erdiklerini hesap ediyorlar, öyle olduğunu zannediyorlar. Onlara göre hidayet, doğru yolda olmak. Doğru yolda olmanın şartları ne? İslâm’daki şartları beş. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Ve soruyorsunuz, siz hidayette misiniz? “Gayet tabiî.” diyor. “Ben namaz kılarım, oruç tutarım, zekât veririm, hacca da gittim hamdolsun, param da var, bir de ben sık sık ‘lâ İlâhe illâllah, muhammedun resûlullah’ derim. İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiririm ve ben hidayetteyim.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ da bir insanın dalâletten kurtulabilmesinin 10 âyetle şartını koymuş. Mutlaka mürşide tâbî olmak söz konusu.

İşte 1. âyet-i kerime, Kasas-50:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).

Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.


“Habîbim! Eğer senin davetine icabet etmezlerse, bil ki onlar kendi hevalarına tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına tâbî olursa (nefsinin afetlerine tâbî olursa) ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?”

İki alternatif: Ya tâbiiyet; hidayete ermek ya da tâbiiyet yok; hidayet de yok, dalâlette kalmak.

“Onlardan daha çok dalâlette olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ, 1. âyet-i kerime, Kasas-50.

2- Tâhâ-123:

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”


“Hadi hepiniz oradan aşağı inin, birbirinize düşman olarak. Size hidayetim gelecek ve kim hidayetçime (size hidayeti getiren o hidayetçime) tâbî olursa (sizi hidayete erdirecek olana tâbî olursa), sadece onlar dalâletten kurtulurlar ve şâkî de olmazlar.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim, bütün resûller hidayete erdirendir. Bu sebeple üzerlerine hidayet hak olur. O resûle tâbî olan kişiye hidayet hak olur, tâbî olmayana da dalâlet hak olur.

Sonra 3. âyet-i kerime, Kehf-17:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa, o zaman o kişi hidayete erer. Kim dalâlette ise onlar için bir evliya mürşid bulunmaz.”

Şimdi diğer, dikkat edin, âyetin diğer kısmının açıklamasına geldik bu âyetle:

“Onlar, kendilerine şeytanı evliya kıldılar (dost kıldılar). Allah’tan başkalarını, şeytanları (insan ve cin şeytanları) dostlar edindiler.” diyor Allahû Tealâ.

Kehf-17’de Allahû Tealâ velî mürşid; irşada erdirecek bir dosttan bahsediyor, bir evliyadan bahsediyor, irşada erdirecek bir evliya, mürşid evliya.

Evliyâullah; Allah’ın dostu demek. Velî mürşid; irşada ulaştıracak dost demek. Ama bakınız, Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, ayrımını ne kadar güzel yapmış. Bu dostluğun dizaynındaki farklılığı belirten açıklamaya dikkatle bakın:

2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


Ne diyor Allahû Tealâ?

allâhu velîyyullezîne âmenû: Allah, âmenû olanların (en asgarî seviyede Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, daha üst seviyede mürşidlerine ulaşanların, daha üst seviyede ruhlarını Allah’a ulaştıranların) dostudur.

Şimdi ilk 2 seviyeden bahsediyoruz; Allah’a ulaşmayı dileyen ve mürşidine ulaşmış kişi:

allâhu velîyyullezîne âmenû: Allah, âmenû olanların dostudur (velîsidir).
yuhricuhum minez zulumâti ilen nûri: Onları (onların nefslerinin kalbini) zulmetten (karanlıklardan, afetlerden) nura çıkarır.

Afetleri, nefsinin kalbindeki afetleri yok eder, onların yerine faziletleri getirip yerleştirip, o kişinin kalbi kapkaranlıkken onu apaydınlık bir hâle getirir; zulmetten nura çıkarır.

Kimler bunlar? Bunlar hidayette olanlar. Tâbî olmuşlar. Tâbî oldukları anda dalâletten hidayete adım atmışlar ve kalpleri zulmetten nura doğru gidiyor.

Şimdi diğer kesime gelelim, neydi bu insanların durumu? Şeytanları kendilerine evliya edinmişler. İşte Allahû Tealâ kesin olarak açıklama getiriyor:

“allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûri, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumâti.”

Allahû Tealâ diyor ki:

“O kâfirler var ya, onlar da tagutu (insan ve cin şeytanları) dost edinirler.” diyor. “Allah’ın evliyasını değil, Allah’ı değil, insan ve cin şeytanları (şeytanları) dost edinirler. Ve onlar da bu insan ve cin şeytanlar olan tagut tarafından nurdan zulmete götürülürler.”

Nefslerinin kalbi aydınlandıktan sonra bile, yani ruhları Allah’a ulaştıktan sonra bile yarı yarıya kalp aydınlığı tamamlanmıştır, eğer şeytan onları kandırabilirse fıska düşürür. Ve aydınlanmış olan kalpleri, yarıya kadar aydınlanmış olan kalpleri, yarıdan fazla aydınlanmış olan kalpleri tekrar nurdan karanlığa geri döner. Hangi sebeple? İnsan ve cin şeytanlara (taguta) tâbî olmaları, onunla dost olmaları, yani tagutu insan ve cin şeytanları evliya edinmeleri sebebiyle.

vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûte: Onlar, tagutu evliya edinmişlerdir (tagutu evliya kılmışlardır kendilerine, dost kılmışlardır).

“Onlar nurdan zulmete götürülürler. “ Orada aydınlatılıyor konu.

Bu âyet-i kerime, A’râf Suresinin 30. âyet-i kerimesi, Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesiyle tam bir çakışmanın içinde. Aynı zamanda bir başka cepheden Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesiyle bir çakışma içinde. Bir de 10 tane dalâlet âyetiyle tam bir illiyet rabıtası içerisinde.

Öyleyse iki nevî insan var. Allah’ı ve Allah’ın evliyasını, Allah’ın irşad yoluna götürecek hidayetçilerini kendilerine dost edinenler. Onlara tâbî olanlar, hidayete erenler. Hidayetçiye tâbî olanların hepsi hidayete adım atanlardır. Yaşarlarsa mutlaka hidayete ereceklerdir, vazgeçmedikleri takdirde. Hidayete erene kadar da vazgeçmeleri mümkün değildir. Eğer Allah’a ulaşmayı diliyorlarsa Allah’ın sözü mutlaka yerine gelecektir. Allah, onları mutlaka hidayete erdirecektir.

Kimdir bunlar? Bunlar hidayetin ne olduğunu bilenlerdir.

Sevgili kardeşlerim, hidayet nedir? Ruhun hidayeti mi nedir? Ruhun hidayeti; Allah’a ulaşmaktır.

Âli İmrân-73:

<<3-73>>>
innel hudâ hudallâh: Muhakkak ki hidayet, Allah’a ulaşmaktır.

Bakara-120:

<<<2-120>>>
inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah’a ulaşmak var ya, işte o hidayettir.

Peki, bu şeytanı kendilerine dost edinenler, Allah’ın resûllerini, Allah’ın mürşidlerini kendilerine evliya edinmeyenler, dost edinmeyenler, onların hepsi farkına bile varmaksızın şeytanı kendilerine dost edinmişlerdir, Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için.

Allahû Tealâ hidayeti tarif ediyor. Ruh açısından hidayet nedir? Ruhun Allah’a ulaşmasıdır; iki âyet-i kerime.

Fizik vücut açısından hidayet nedir? Demin söyledik, Nahl-36, şeytana fizik vücudu kul olmaktan kurtarıp, Allah’a kul etmektir:

<<<16-36>>>
“Biz bütün kavimlerde resûller beas ederiz, o kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler.”

Tam bu âyeti anlatıyor Allahû Tealâ. Hidayete ermelerinin sebebi, resûle tâbî olmaları.
“Bir kısmı da tâbî olmadılar.” diyor Allahû Tealâ, “Onların da üzerine dalâlet hak oldu.” diyor.

Burada da Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor; üzerlerine dalâlet hak olanlar, tâbî olmadıkları için üzerlerine dalâlet hak olanlar. Fizik vücudun hidayeti. Bir de nefsin hidayeti var. Allahû Tealâ nefsin hidayetini Mâide-105’te anlatmış. Diyor ki:

<<5-105>>>
“Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Nefsinizin sorumluluğu üzerinize farz kılındı (nefsinizi tezkiye etmek üzerinize farzdır). Siz nefsinizi tezkiye ederek hidayet üzere olduğunuz andan itibaren, dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.”

Demek ki nefsin de hidayeti var; nefsin tezkiyesi. Hidayette olduğunuz andan itibaren ki nefsinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur, bu tezkiyeye başladığınız noktadan itibaren hidayet üzeresiniz. “Hidayet üzere olduğunuz andan itibaren de şeytanın büyüleri, hüddamları size bir zarar veremez. “ diyor.

Nefsten bahsediyor ve nefsin hidayet üzere olmasından bahsediyor Allahû Tealâ. Nefsimizin hidayeti de nefs tezkiyesi yoluyla gerçekleşiyor.

Öyleyse 3 hidayetten bahsediyor Allahû Tealâ.

Bizim zamanımızda hidayetin ne olduğunu sorduğumuz dîn adamlarımız diyorlar ki: “Namaz kılmak, oruç tutmak, kelime-i şahadet getirmek, hacca gitmek ve zekât vermek, bunları yaptınız mı diyorlar, hidayettesiniz. Çünkü hidayet doğru yoldur, biz de doğru yoldayız. “

Aynı kişilere soruyoruz; Sıratı Mustakîm nedir? “Doğru yoldur.” Hidayet nedir? “Doğru yoldur.”

Sıratı Mustakîm, hidayete ulaştıran yolun adıdır. Allah’a ruhumuzu ulaştıran yolun adı Sıratı Mustakîm’dir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, işte Allahû Tealâ’nın burada koyduğu; “Onlar zannediyorlardı ki hidayete ermişlerdir. Kendilerinin hidayette olduğunu zannediyorlar.” İşte zamanımızda da aynı şeyler geçerli. İnsanlar hayatlarını harcamışlar, ilâhiyat fakültelerini bitirmişler, orada master yapmışlar, orada doktora yapmışlar, orada doçent olmuşlar, orada profesör olmuşlar ve hidayette olduklarından da eminler. Ama bu âyet-i kerimede ne anlatılıyorsa hepsi onların üzerinde. Kendilerinin hidayette olduğunu hesap ediyorlar ama dalâletteler.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ onunla bırakmıyor, söylediğimiz 3 âyetle bırakmıyor, devam ediyor dalâlet konusuna. Câsiye-23’te diyor ki:

<<45-23>>>
“Habîbim! O hevalarını (nefslerinin afetlerini) kendilerine ilâh edinenleri, nefslerinin afetlerine tâbî görüyor musun? Allah onları ilim üzere (onların faydasız ilimleri üzere) dalâlette bıraktı. Onların kalpleri mühürlüdür.” diyor.

Yani kalplerinde hâlâ küfür yazıyor insanların. Dalâletten kurtulduğunuz an, kalbinizdeki küfür kelimesinin alınıp (mührün açılıp kalbinizdeki küfür kelimesinin alınıp), kalbinizin içine îmânın yazılması anıdır.

5. âyet-i kerime, Cuma-2:

<<62-2>>>
“Biz, bütün kavimlerde ümmîlerin arasında resûl beas ederiz. O resûllere tâbî olmadan evvel onlar, apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

Âli İmrân-164, gene öyle:

<<<3-164>>>
“Resûl beas ederiz kavimlerin içinde.” diyor.

Aralarını atlayıp sona ulaşıyorum zamanımız daraldığı için.

“O resûle tâbî olmadan evvel (o resûllere tâbî olmadan evvel), onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” diyor Allahû Tealâ.

7. âyet-i kerime, Ahkâf-32. Allahû Tealâ buyuruyor:

<<<46-32>>>
“Onlar ki hidayetciye tâbî olmadılar. Onlar, apaçık bir dalâlet içindedirler.” diyor.

8. âyet-i kerime, Nahl-36:

<<<16-36>>>
İki defa söyledik demin, üzerlerine nasıl dalâlet hak olduğunu. Tâbî olmadıkları için üzerlerine dalâlet hak oluyor. Dalâlette kalıyorlar.

Sonra Zumer-23:

<<<39-23>>>
“İşte bu Allah’ın hidayetidir ki; Allah bununla kullarından dilediğini hidayete erdirir. Kim de dalâleti seçmişse, dalâlette kalmayı dilemişse, hidayete ermeyi istemiyorsa onlar için hidayetçi yoktur.” diyor Allahû Tealâ.

10. âyet-i kerime, A’râf-186:

<<<7-186>>>
“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Onlar için hidayetçi yoktur. Allah onları isyanları içinde, şaşkın bir hâlde bırakır.”

Yani Allahû Tealâ onları niçin dalâlette bırakmış? Hidayete ermeyi istemeyip, dilemeyip, Allah’a isyan ettikleri için.

Ve Allahû Tealâ sonucuna geliyor konunun: “Dalâlette olanların gideceği yer cehennemdir.”

Nisâ-167, 168, 169’da diyor ki:

<<<4-167-169>>>
“Onlar kâfirdirler ve başka insanları da Allah’ın yolundan çevirirler. Onlar dalâlettedirler aynı zamanda.” diyor. “Onlar kâfirlerdir ve zâlimlerdir. Allah, onlara mağfiret etmez. Allah, onları asla Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz. Onları cehennem yoluna ulaştırır. Onların gidecekleri yer cehennemdir. Ebediyyen orada kalacaklardır.”

Kim bu insanlar? Kâfirler ve dalâlette olanlar. Aynı kişiler. Kim kâfirse aynı zamanda dalâlettedir. Kalbinde küfür yazıyor. Allah’a inanabilir o kişi, ama kalbinde küfür yazdığı sürece, küfür hüviyeti içinde kabul ediyor Allahû Tealâ onu. Gideceği yer mi? Cehennem.

İşte A’râf-179:

<<<7-179>>>
“Biz, cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır; fıkıh edemezler. Kulakları vardır; işitmezler. Gözleri vardır; görmezler. Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, onlardan daha çok dalâlettedirler.”

Öyleyse dalâlette olanların gideceği yer, cehennem.

A’râf-178:

<<<7-178>>>
“Dalâlette olanlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir.”

Mu’minûn-103:

<<<23-103>>>
“Nefslerini hüsrana düşürenler cehenneme gidenlerdir. Ebediyyen orada kalacaklardır.” diyor Allahû Tealâ.

Dalâlette olmak, cehenneme mutlaka gitmeyi ve ebediyyen orada kalmayı icap ettirir.

Öyleyse A’râf Suresinin 30. âyet-i kerimesi, önemli bir âyet-i kerime. Hidayet açısından ve dalâlet açısından mutlaka serdedilmesi lâzımgelen, açıklanması lâzımgelen bir dizaynı içeriyor ve orada Allahû Tealâ’nın dizaynı açık.

Buraya A’râf Suresinin 30. âyet-i kerimesini kaydedelim:

<<<7-30>>>
Ve biliyorsunuz ki mürşidinize ulaştığınız anda kalbinizdeki küfür kelimesi alınıyor, yerine îmân yazılıyor. Ve tabiî buradaki de aynı Surenin, bu Surenin 27. âyet-i kerimesini hatırlatıyor. Bu âyet-i kerime onunla da bir illiyet rabıtası içinde. Çünkü: “Şeytanı, mü’min olmayanlara dost kılarız.” diyor Allahû Tealâ.

<<<7-27>>>
Ve dalâlette olan insan mü’min değildir. Dalâlette olan insan, şeytanla dostluğunu devam ettirir. Hidayete adım attığı andan itibaren, mü’min olduğu andan itibaren, dostu şeytan değildir, mürşiddir; Allah’ın Resûl‘üdür. Ve durum bu standartlarda açıklık kazanıyor sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. İşte böyle bir dizayn söz konusu.

Allah razı olsun.

31. âyet-i kerimede bakalım, Allahû Tealâ ne söylüyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

<<<7-31>>>
Diyor ki Allahû Tealâ kelime kelime:

yâ benî âdeme: Ey Âdemoğulları.
huzû: Alınız.
zînete-kum: Ziynetleriniz(i).
inde: Yanında.
kulli: Her.
mescidin: Namaz kılınan yer, mescit.
kulû: Yiyiniz.
ve işrebû: Ve içiniz.
ve lâ tusrifû: Ve israf etmeyin.
inne-hu: Muhakkak ki O.
lâ yuhıbbu: Muhabbet duymaz, sevmez.
el musrifîne: İsraf edenler.
“İsraf edenleri (müsrifleri) sevmez.”

Öyleyse ne diyor Allahû Tealâ?

yâ benî âdeme huzû zînetekum: Ey Âdemoğulları! Ziynetlerinizi alın.
inde kulli mescidin: Bütün mescidlerde.
ve kulû veşrebû: Ve yiyin ve için.
ve lâ tusrifû: Ve israf etmeyin.
innehu lâ yuhıbbul musrifîn: Muhakkak ki Allah, müsrifleri sevmez.

1, 2, 3, birinci cümleye oturuyor, 1, 2, 3 ve 4:

yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû: Ey Âdemoğulları! Bütün mescidlerde ziynetlerinizi alın. Yiyin, için ve israf etmeyin.
innehu lâ yuhıbbul musrifîn: Allah, muhakkak ki müsrifleri sevmez.

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? “Ziynetlerinizi alın.” Yani: “Mescidlere tertemiz elbiselerle, bir ziynet gibi güzelliklerle gidin. Mescidlerde ziynetlerinizi kullanın.” Yani: “Nefsinizin kalbindeki afetleri atarak, hasletlerle olmaya çalışın mescidlerde. Öyle davranışlarda bulunun. Nefsinizin kalbi ziynetlerle donansın. Güzel hislerle, duygularla, başkalarına yardım etmek üzere orada olun. İnsanlara güzel muamele etmek üzere orada olun.”

Ve ayrıca Allahû Tealâ burada bir beyanat veriyor: “Yiyin, için ve israf etmeyin.” diyor.

Herkesin karnını doyurmak, hakkıdır ve ihtiyacıdır. Ama tıka basa yiyip karnını şişirmek ve lüzumsuz yere vücuduna zarar verecek olan şekilde fazla yemek yemek, Allahû Tealâ’nın emri değildir. Normalin ötesi, Allah’ın emrinin ötesi insanlar için israftır. Allah, israfı sevmez. Sadece ihtiyacınız kadarını yemelisiniz, içmelisiniz, harcamalısınız. Üst tarafını Allahû Tealâ kabul etmiyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, zaman çok hızlı bir şekilde aşıyor. Biz, hidayet ve dalâlet standardı içerisinde bugün (A’râf Suresinin) 29, 30, 31. âyetlerini, sadece 3 tane âyeti onun ruhuna inerek vermek mümkün oldu. Bu açıdan A’râf Suresinin 30. âyet-i kerimesi, Kur’ân-ı Kerim’in ruhu itibariyle de önemli âyetlerden birisi. Ve Allahû Tealâ’nın âyet-i kerimede dalâlette olanların aslında kendilerini hidayette saydıklarına dair kesin bir ifadesi var.

Sözlerimiz, zamanın bitimi sebebiyle ne yazık ki burada tamamlanıyor. Yoksa sizlere doyum olmaz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Açıklamalar aslında burada bitmiyor. Ama kalın çizgilerle 30. âyet-i kerimede son derece önemli açıklamalar söz konusu.

Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dileğiyle ve dualarıyla sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım.

Allah, hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R