}
Fizik Vücut ve Nefsin Teslimi 03.01.1998
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 102456

 

SOHBETİN ADI: FİZİK VÜCUT VE NEFSİN TESLİMİ
TARİHİ: 03.01.1998

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetinde bir araya getirdi.

İslâm, Kur'ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın bahsettiği tek dîn; başka bir dîn hiç olmamış. Sadece İslâm’ın varlığından bahsediyor. Âdem (A.S), ilk insan; ilk peygamber ve İslâm’ı ilk yaşayan ve yaşatan kişiydi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de peygamberlerin sonuncusuydu. Böylece peygamberlik müessesesi; nübüvvet Âdem (A.S)’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar ulaşıyor. Onunla, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ile peygamberlik müessesesi sona eriyor.

Hepsi İslâm’ı yaşadılar. Sadece İslâm’ı. İşte İslâm olmak deyince onların yaptığına bir göz atalım. Hepsi ruhlarını, fizik vücutlarını ve nefslerini Allah’a teslim etmişler ve böylece İslâm olmak şerefine ulaşmışlar. Allah’ın tek dînini yaşamışlar. Sonra dejenerasyon olmuş. Her peygamberden sonra, onunla birlikte bütün güzellikler yaşanmaya başlanıyor. Bir süre sonra dejenerasyon başlıyor. Yozlaşma yavaş yavaş şiddetini arttırıyor. Öyle bir devre geliyor ki insanlar Allah’ın yolundan çıkıp şeytanın yoluna ulaşıyorlar. Pek az kişi müstesna ve Allahû Tealâ, o zaman yeniden birisini vazifelendiriyor ve böylece asırlar boyunca değişiklikler; aslında Allah’ın dîni olan İslâm, insanlar tarafından şekil değiştiriyor; şu anda İslâm’da olduğu gibi. Zaten ötekilerin hepsi şekil değiştirmişler. Kendi isimlerinde yeni dînler icat etmiş insanlar, isim koymuşlar. Yahudilerin dîni, Hristiyanlık dîni, Hüdaizm, Budizm, Havaizm; birçok isimle beraber birçok dîn oluşmuş. İnsanlar oluşturmuş bunları. Allah’ınsa sadece ve sadece bir tek dîni var; Allah’a teslim olma dîni, İslâm dîni. İşte bu teslimlerden ruhun Allah’a teslimini anlattık. Bu, İslâm’ın 1. safhası. 2. safhasında ve 3. safhasında fizik vücudun Allahû Tealâ’ya teslimi ve nefsin Allah’a teslimi. 2 ayrı safha geliyor. Bunlar velâyet kademelerine paralel olaylar.

Fenâ makamı, ruhumuzun Allah’a ulaştığı; Allah'ın Zat’ında ifna olduğu, yok olduğu; bu sebeple ifna olma makamı adını alan fenâ makamı. Burada İslâm’ın 1. safhası gerçekleştiriliyor. 1. kulluğa ulaşıyoruz, 1. takvaya ulaşıyoruz. Ruhumuz Allah’a teslim olmuş ve teslim, 1. safhada tamamlanmış.

Daha evvel de bahsettiğim gibi ruhumuz ahsen olarak yaratılmış, programlandığı an Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği hiç bir fiili asla işlemeyen bir özelliğin sahibi olarak yaratılmış ve ıslaha muhtaç değil. Islaha muhtaç olmayan ruhumuzun teslimi, fizik vücudumuzun ve nefsimizin teslimi, ıslaha dönüş olarak vasıflandırılıyor. Ama ruhumuz zaten ıslah olmuş. Onun için onun teslimi ancak Allah'ın Zat’ına ulaşıp Allah'ın Zat’ında kendisini teslim etmekle gerçekleşiyor. İşte bu sebeple ruhumuz Allah’a doğru seyr-i sülûk adlı bir yolculuğa çıkıyor. En sonunda Sidretül Münteha’yı aşarak yokluğa geçiyor, yoklukta Allah'ın Zat’ına ulaşıyor ve Allah'ın Zat’ında ifna oluyor, yok oluyor. İşte böyle bir dizaynda ruhumuzun Allah’a ulaşmasıyla onun teslimi söz konusu oluyor. Fizik vücudun teslimi, ondan 4 basamak sonra geliyor. Allahû Tealâ ruhumuzun Allah’a tesliminden sonra bize bir taht ihsan ediyor (bizim ruhumuza) ve ihsan ettiği bu tahtta ruh o altın tahtın üzerinde sonsuza kadar kalacağı için, baki olacağı için bu makama “bekâ makamı” diyor Allahû Tealâ. İndi İlâhi’de insanlar için tahtlar mevcut olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Kime böyle bir taht verilirse o kişi, altın tahtın üzerinde sonsuza kadar baki olacaktır ruh olarak. Ve o ruhun hayatı, o tahtlarla huzur namazının kılındığı sonsuz sıradaki yeri arasında devamlı hareket hâline geçecektir. Bütün kâinat o ruha açıktır. Sonsuz imkânın sahibidir. İşte bu bekâ makamının arkasından o kişinin zikrini de arttırmaya devam ettiğini görüyoruz. Öyle bir noktaya ulaşıyor ki ulaştığı noktada o kişinin ruhu, aynı taht üzerinde kalırken fizik vücudun yaptığı zikir günün yarısını aşıyor ve zühd sahibi oluyor kişi. Kur'ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ negatif zühtten bahsediyor. Yûsuf Suresinin 20. âyet-i kerimesi şöyle söylüyor:

12/YÛSUF-20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdetin, ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).

Ve onu (Yusuf’u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.


“Onlar (Hz.Yusuf’un kardeşleri) Yusuf’a karşı zahittiler. Ona değer vermiyorlardı. Bu yüzden onu birkaç dirheme, yok pahasına sattılar.” diyor.

Hz. Yusuf, esir tüccarlarına satılmış. Kardeşlerinin durumu ne? Birkaç kuruş da olsa, aldıkları o birkaç kuruş Yusuf’a verdikleri önemden daha fazla. Yusuf’u yok pahasına satıyorlar. Zühdleri Yusuf’a dönük değil. Yusuf’u değersiz buldukları için ona karşı zahidler. Onun zıddına değer veriyorlar.

İşte 24 saatlik bir zaman parçasını, değer verecek olan bir faktör olarak görüyorsanız o zaman onun yarısından daha az zikretmek, zikre değer vermemek anlamına geliyor. Yarısından daha çok zikretmekse zikre değer vermek anlamına geliyor. İşte kim zikirsizliğe karşı zahidse o kişi, zühd makamının sahibidir. Yani onun her bir günlük ibadetindeki zikrin süresi 12 saati aştığı takdirde o kişi, zühd makamının sahibi olur. Burası velâyetin 3. makamıdır ve zühd üzerinden devam eden kişi, yavaş yavaş daimî zikre doğru yaklaşır. İşte o yaklaştığı günlerden birinde, kişinin fizik vücudu Allah’ın bütün emirlerine mutlaka uyan, yasak ettiği hiç bir fiili işlemeyen bir özellik kazanır. Kişi yaşadığı birçok olayda bu özelliği net olarak yakalar, bunun devam ettiğini görür ve iç dünyasında da fizik vücudun davranış biçimleri dizayn edilmiştir. O kişi öyle bir hüviyet kazanmıştır ki fizik vücut itibariyle Allah’ın bütün emirlerine tam olarak itaat eden, yasak ettiği hiç bir fili işlemeyen bir özelliğin sahibi olmuştur. İşte burası muhsinler makamıdır. Yani fizik vücudun Allah’a teslim olduğu makam. 21. basamakta fenâ makamının sahibi olan kişi, 21. basamakta Allah’a ruhun ulaşmasıyla 22. basamakta Allah’a teslim olan bu kişi, 23. basamakta altın tahtın sahibi olur. 24. basamakta zühd makamının sahibi olur. 25. basamakta fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Ahsen müessesesi, lügat mânâsı itibariyle güzellerin en güzeli demek. Fizik vücut, davranış biçimleri itibariyle güzellerin en güzeli olur. Bunun vasfı ise Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek, yasak ettiği hiç bir fiili işlememek olarak dizayn ediliyor. Böylece ulaştığımız yerde gördüğümüz odur ki bütün insanlar için söz konusu olan şey, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmek. İşte Nisâ Suresinin 125. âyet-i kerimesi, bu büyük hakikatten bahsediyor. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


“O kişi veçhini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Fizik vücudu ondan daha ahsen kim vardır. Onlar bunu hanif fıtratıyla gerçekleştirmişlerdir.”

Demek ki bir kişinin fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi, fizik vücudun ahsen olmasıyla mümkün. Bu kişinin nefsi henüz ahsen olmamıştır. Hâlâ %9 karanlık vardır nefsinin kalbinde ama fizik vücudu o hedefe ulaşmadan evvel Allah’a teslim olmuştur. Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği hiç bir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi olmuş ve böylece ahsene ulaşmıştır. Yani ruh nasıl programlandığı anda ahsense fizik vücut ancak bu noktada ahsen olabiliyor; Allah’ın ahsen olmak konusundaki özelliklerinin sahibi olan. Burası muhsinler makamı, fizik vücudun teslimi makamı, İslâm olmanın 2. safhasını ifade ediyor. Allahû Tealâ ne diyordu Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesinde?

4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah emanetleri sahibine, ehline teslim etmenizi, tevdi etmenizi emreder.” diyor.

Emanetlerimiz 3 tane:

1- Ruhumuz (bizim anlattığımız standartta ruh, Allah’a teslim oldu).
2- Fizik vücudumuz (şimdi de o teslimden bahsediyoruz).
3- En son teslim olansa nefsimizdir.

İşte o emanetlerin 2.’sini de kim Allah’a teslim ederse Allah’ın İslâm kılmak konusundaki safhalarından 2.’sini de kişi, gerçekleştirmiş olur. Böylece ruhun arkasından fizik vücut da Allah’a teslim olur. Bu safhada bile nefsin, rüyalarınızda hâlâ yanlışlıklar yaptığını biraz da üzülerek müşahede edersiniz. Öyle bir gün gelecektir ki kişi daimî zikre ulaşacaktır. 2. safhadan sonra, 2. safhada İslâm olmaktan sonra artık geriye sadece nefsin Allah’a teslimi kalıyor ve daimî zikir, nefsin Allah’a tesliminin temel işaretidir. Daimî zikir yoksa nefsin Allah’a teslimi de söz konusu değildir.

Öyleyse bir gün daimî zikre ulaşmak asıldır. Nasıl olur, daimî zikre ulaştığını kişi nereden anlar? Kişi devamlı zaten kendi kendini kontrol etmektedir. Daimî zikir için devamlı gayret göstermektedir. Öyle bir gün gelir ki günün hangi saatinde iç dünyasını kontrol etse kalbinin çift atışlarını hisseder ve her çift atışta içindeki bir sesin “Allah, Allah” diye çift heceli olarak, çift atışa paralel bir ritimde devamlı “Allah” kelimesini tekrar ettiğini duyar ve hiç bir noktada tekleme olmaz. Bu, devamlı bir vetiredir. Kesintisiz her 24 saatin 24’ünde de o kişi, mutlaka Allah’ın İsmi’ni 24 saat boyunca tekrar etmektedir. İşte burası daimî zikirdir.

Ne sağlar kişiye? Nefsinin kalbinde mutlak temizleme sağlar. Bu nasıl bir vaka? Kişi bu safhada zikrettiği zaman Allah’ın katından gelen rahmet, fazl, salâvât isimli 3 tane nur kişinin göğsüne ulaşır, göğsünden kalbine ulaşır. Ve kalbin kapısını Allahû Tealâ açmış, içine îmânı yazmıştır. Bu sebeple mühür hareketli hâle gelmiştir. Kalbin, nefsin kalbinin üst boyutunda Allah’a açık olan nur kapısının üzeri bu mühürle kapalıdır. Ama mühür artık açılmış ve hareketli hâle gelmiştir. Bu sebeple Allahû Tealâ’nın katında gelen rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 tane nur, bu mührün üzerine baskı yapacak; onu kalbin alt boyutuna doğru bastıracaktır. 3 enerjinin baskısıyla mühür aşağıdaki kapıya kadar inecek ve zülmanî kapıyı kilitleyecektir.

Şimdi bu noktadan sonrasına bakalım. Zikir devamlı, hiç kesilmiyor. Kesilmediğine göre 3 enerjinin baskısı hep devam edecektir, o kişi yaşadığı sürece. Aşağıdan şeytanın karanlıklarının da baskısı, mührü yukarı itmek istikametinde bir gayretle devam edecektir. Ama bir hüküm ifade etmeyecektir. Çünkü 3 grup enerjiye karşı sadece şeytanın karanlıklarının enerjisi ve 3’e 1 şeytan her zaman mağluptur. Ve mühür hiç bir zaman zülmanî kapıdan ayrılmaz. Bunun bir tek mânâsı vardır; hiçbir veche ile şeytanın karanlıkları artık o kalbe giremez. Girmek imkânını tamamen kaybetmiştir. Öyleyse tekrardan o kalbin kirlenmesi, kararması ihtimali artık sıfırdır. O kişi ölünceye kadar kalbine yeni bir karanlığın girmesi mümkün değildir. Buna karşı Allahû Tealâ’nın rahmeti, fazlı ve salâvâtı sonsuz olarak geleceği için gelen bu rahmet, fazl ve salâvât sadece mevcut karanlıkları temizleyecektir kalpten. Bu da çok kısa bir zaman parçası içinde hemen gerçekleşir. Allah’ın nurları 100 üzerinden 100’le o kişinin nefsinin kalbini işgal eder. Bunun anlamı, nefsin akla verdiği bütün sinyallerin pozitif olmasıdır.

Biliyorsunuz ki nefsiniz başlangıçta aklımızdan hep şer taleplerde bulunuyordu. Ruhumuz da hayır taleplerde bulunduğu için aralarında devamlı bir kavga hüküm sürüyordu. Şimdi nefsimizin talepleri de ruhumuzun aynı pozisyona girdiği için nefsimizin kalbi, nefsimizin talepleri de pozitif oldu, hayra dönük oldu. Nefsimiz de sadece ve sadece hayrı talep eden bir hüviyete ulaştı. Bu noktada artık nefsimizin bütün talepleri hayır olduğuna göre ruhumuzun talepleri de zaten öteden beri hayırdı; her ikisi de hayrı talep ettiği cihetle evrensel kavga iç dünyamızda sona erer. Artık bizi rahatsız eden, huzursuz eden, sıkıntı veren bir iç savaş; nefsimizin ordularıyla ruhumuzun orduları arasındaki bir iç savaş sona ermiştir. Sulh ve sükûn oluşmuştur. Sulh ve sükûn düzeni kurulmuştur ve böylece bütün insanlar için bu noktaya ulaşma hâlinde iç dünyada mutlak bir sulh ve sükûn hakîmdir. Yetmez, nefsin talebi de hayır olduğu için ruhun talebi de hayır olduğu için aklın iki müşaviri de hayır talebinde bulunduğu için aklın istediği bütün fiiller hayra dönüktür.

İşte bu sebeple hep kişi hayır işlemektedir. Tabii her hayrın arkasından duyulan şey sadece mutluluk olduğu için bu kişi, artık sonsuz bir mutluluğu devamlı yaşamaktadır. Kendi aksiyonu itibariyle, kendi davranışları itibariyle huzursuz olması mümkün değil. Her aksiyondan sonra; davranış biçiminden sonra bu kişi mutlak olarak huzuru yakalar. Mutlak saadetin sahibidir. Her zaman hayır işlediği için de ruhun nefse azap etmesi mümkün değildir. Bu kişi bu aşamada mutlak saadetin sahibidir. Yetmez, kişinin bütün fonksiyonları pozitif neticeler doğurduğu için, hep hayrı oluşturduğu için çevresinden hiç kimse ondan intikam almak imkânının sahibi değildir. Çünkü bir kişinin, böyle bir insanın intikam alması için bu kişinin ona bir şer davranışta bulunması lâzım. Böyle bir şey mümkün değildir, imkânsızdır. Kişinin bütün davranışları, hayır davranışlarıdır. Böyle olduğu için de başka insanların ondan, bu kişiden intikam almak diye bir olayları mümkün olamaz. Kendi kendilerine kötülük yapabilirler. Ama asla intikam almaları mümkün değildir. İntikam almaları mümkün olmadığı için bu kişi kendisinden intikam alınan kişilerin duyduğu sıkıntıyı, huzursuzluğu hiç bir zaman yaşamayacaktır. Bunun ötesinde intikam almayı hiç bir zaman aklına bile getirmediği için, üstelik intikam alabilecek olan bir safha da mevcut olmadığı için hiç bir zaman intikam almayacaktır. İntikam alan bir kişinin yaşadığı huzursuzluğu, günahı işlemediği için asla yaşamayacaktır ve intikam almayı hiç bir zaman aklına bile getirmediği için intikam almak diye bir fırsat da çıkması söz konusu olmadığı için, bu kişi şuur altı birikiminin de hiç bir zaman sahibi olmayacaktır. İçinde intikam afeti yok, kin afeti yok, nefret afeti yok, öfke afeti yok. Bu kişinin huzursuz olması için hiç bir sebep mevcut değil. İç dünyasında alınamamış bir intikam sebebiyle kine dönüşmesi mümkün değil duygularının ve bu sebeple iç dünyasında bir stres oluşması mümkün değil.

İşte bu noktaya dikkatle bakın. Her açıdan nefsin iç dünyasında sulh ve sükûnun, huzurun ve mutluluğun bütün safhalarda meyve verdiğini görüyoruz. Bu kişinin iç dünyasında tam bir huzur ve mutluluk müessesesi artık duruma hakîmdir. O kişi ölene kadar böyle devam edecektir. Yani nefs de Allah’a teslim olmuş, son teslim tamamlanmıştır. Kişi böylece Allahû Tealâ’nın indinde en güzel standartların sahibi olacaktır. İç dünyasında da dış dünyasında da Allah ile olan ilişkilerinde de mutlak sulh ve sükûnu yaşayacaktır. İşte böyle bir sulh ve sükûn, bir insanın mutluluğunun temelini teşkil eder. İç dünyasında sulh ve sükûn, dış dünyasında yani bu kişinin başka kişilerle alâkalı ilişkilerinde sulh ve sükûn, Allah ile olan ilişkilerde sulh ve sükûn bu kişiyi mutlak İslâm standartlarına ulaştırır.

Öyleyse böyle bir insanın davranış biçimlerinde başka insanlarla ilişkilerini gördük. Bu kişinin iç dünyasındaki durum nedir? Nefsiyle ruhu arasındaki kavga bitmiştir. Sulh ve sükûna ulaşmıştır. Bu yüzden sonsuz mutluluğun içindedir. Yetmez, bu kişinin bütün işlemleri pozitif olduğu için, hayır işlediği için kişi, her aktivitesinin arkasından sadece mutluluk duyar.

1- Hiçbir zaman ruhu nefsine azap etmez.
2- Kişi bu 3 faktör itibariyle iç dünyasında mutlak bir huzurun ve mutluluğun sahibidir.

Dış dünyasındaki olayı da demin anlattık. 5 ayrı cepheden bu kişi sonsuz bir mutluluğu yaşamaktadır. Bu olasılık bütün boyutlarıyla devam ediyor.

Allah ile olan ilişkilerine gelince kişinin, bu kişi için söz konusu olan şey, Allah’ın bütün emirlerini yaşamaktır, doyulmaz zevkler olarak. Allah bütün ibadetleri bütün insanlara onlar bu büyük zevki yaşasınlar diye vermiştir ve bunu yaşamak... İşte burası, bütün özelliklerin iç ve dış dünyadaki özelliklerin hepsinin muhteşem bir şekilde yaşandığı kişinin mutlak saadete ulaştığı yerdir.

Allahû Tealâ’nın bütün insanları İslâm olma şerefine ulaştırmasını ve herkesin hem bu dünyada sonsuz saadete ulaşmasını hem de kıyâmetten sonra cennete ulaşmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sohbetimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

2. BÖLÜM

Ruh orucun tutulmasını istiyor, nefs isyan ediyor. Bütün Allah'ın emirlerini ruh yerine getirmek istiyor. Nefs de hiçbirini yerine getirmek istemiyor. Bu sebepten devamlı bir kavga halindeler ve huzursuzlar. Ama ihlâsa ulaştıkları zaman burası artık sulh ve sükûn dünyası haline gelmiştir. Ve bütün güzellikler onlar içindir.

İşte burası iç dünyada da dış dünyada da Allah ile olan ilişkilerde de sulh ve sükûna ulaşıldığı yerdir. Allah'ın bütün insanları yaratmaktan muradının sadece o insanları mutlu kılmak olduğunu söylemiştik. İşte burası yolun sonudur. Burada kişi iç dünyasında da sonsuz saadete ulaşmıştır. Dış dünyasında da sonsuz saadete ulaşmıştır. Allah ile olan ilişkilerinde de sonsuz saadete ulaşmıştır. Burası Allah'ın bütün insanlara hedef gösterdiği noktadır. İslâm’ın yaşanması kişiyi mutluluğa ulaştırmak içindir. Ve bu kişi hem cennet saadetinin hem dünya saadetinin sahibi olmuştur. Ruhunu Allah'a ulaştırdığı an cennet saadetinin sahibi olan bu kişi, burada dünya saadetinin de sahibidir. Zülcenahayn olmuştur. Ve böylece cennet saadeti de dünya saadeti de onun olmuştur. İşte İslâm olmak, bu demektir; mutluluğu bütün boyutlarıyla yaşamak.

İmam İskender Ali M İ H R