}
Beraat Kandili Sohbeti 3 (10.11.2000) 10.11.2000
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 102618

SOHBETİN ADI: BERAAT KANDİLİ SOHBETİ-3
TARİH:10.11.2000


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah hepinizden razı olsun. Bir defa daha hamdolsun ki bir aradayız. Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz; bizleri bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde bir araya getirdiği için.

Geçmiş 4 saat süreyle sizlere Kur’ân-ı Kerim’in muhtevası içinde İslâm’ın ne olduğunu içerik itibariyle, muhteva itibariyle anlatmaya çalıştım. Şimdi sevgili izleyenler, dinleyenler, öğrenciler, bu muhtevanın oturduğu bazları beraberce ortaya koymalıyız.

Allah’ın muradı ne? Buradan başlamalıyız diye düşünüyorum. Allah’ın muradı; insanları mutlak olarak saadete ulaştırmak. Şu kâinat adı verilen dizayn içerisinde Allah’ın en çok sevdiği mahlûk, insan. Çünkü “Bütün göklerde, bütün yerlerde, bütün arzlarda, kâinatın her yerinde Allahû Tealâ neyi yarattıysa canlı veya cansız yarattığı her şeyi insanın emrine musahhar kıldım.” diyor. “İnsanın emrine sihrettim, hasrettim.” diyor. Her şey insan için yaratılmış.

45/CÂSİYE 13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.


Öyleyse Allahû Tealâ’nın bütün insanlardan istediği bir şey var, tek bir şey. En çok insanı seviyor ve bu sevdiği insan adı verilen mahlûkunun sadece mutlu olmasını istiyor. Hem dünya saadetinin sahibi olmasını hem de ahirette mutlaka insanoğlunun cennete gitmesini istiyor.

Konunun can alıcı noktasına geliyoruz; Allahû Tealâ isteseydi bütün insanları cennetine alırdı, hiçbir engel yok. Ama istiyor ki akıl verdiği insan akletsin de kendi dizaynını kendi iradesiyle vücuda getirsin. Kısaca Allah istiyor ki; insan cennete ulaşmayı dilesin ve bunun gereklerini yerine getirsin.

Anlattığımız birinci devrede gördük ki insanın cennete ulaşması hiç de zor bir şey değil. İnsanlardan her kim cennete ulaşmayı dilerse, o kişi mutlaka cennete ulaşır. Belki birçoklarınıza garip geldi ama hiç garip gelmesin. Çünkü cennete girebilmeniz bir tek dileğe bağlı. Tatbikata değil, dilek. Sadece bir istek;  ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dileyeceksiniz. Eğer dilerseniz Allah’ın mutlaka cennetine gireceksiniz. Allah garanti veriyor Kur’ân-ı Kerim’inde. Onun için Allahû Tealâ diyor ki sizlere:

2/BAKARA 185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.


“Allah sizin için güçlük dilemez. Allah sizin için kolaylık diler.”

Nedir bu kolaylık? Çok basit, Allah’a ulaşmayı dilemek. Sevgili kardeşlerim, sadece 2 tane alternatifiniz var:

1- Allah’a ulaşmayı dilememek. Zaten çoğunuz böyle bir olaydan haberdar da değildiniz. Başlangıçta hepiniz haberdar değildiniz. Yani bir insanın Allah’a ulaşmayı dilemekle, sadece böyle bir dileğin sahibi olduğu için cennete mutlaka girebileceğine ihtimal bile vermiyordunuz tabii. Öyleyse 2 alternatifin 1.’si, Allah’a ulaşmayı dilememek. Zaten insanların çok büyük bir kısmı dilemiyor, tabiatıyla gidecekleri yer de cehennem. Neden? İşte bakın ne kadar basit. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimelerinde buyuruyor:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar Bize mülâki olmayı dilemezler. Ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Onlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır (Onlar, Bizim âyetlerimizi bilmeyenlerdir; âyetlerimizden gâfil olanlardır). Onların gidecekleri yer cehennemdir, kazandıkları dereceler itibariyle.” buyuruyor.

Öyleyse 2 alternatiften 1.’si Allah’a ulaşmayı dilememek. Zaten insanların çok çok büyük bir kısmı, bırakınız Allah’a ulaşmayı dilemek, bundan haberdar bile değiller. Sonuç mu? Sonuç çok basit sadece cehenneme gitmek sevgili kardeşlerim. Peki dilerlerse ne olur? Allahû Tealâ diyor ki:

“Kim Allah’a ulaşmayı dilerse onun gideceği yer, Allah’ın cennetidir.”

Öyleyse Mulk Suresinin 8., 9., 10. âyet-i kerimeleri, Vel Asr Suresinin 1. ve 2. âyet-i kerimeleri hep bu güzel gerçeği koyuyor ortaya: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, mutlaka onları cennetine alır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah da onu Kendisine ulaştırmayı diler. Mutlaka cennetine alır.”

67/MULK 8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK 9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK 10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.


Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemek bir dilektir. Cennete gitmeyi dilemek de bir dilektir. Kim cennete girmeyi diliyorsa, Allah’a ulaşmayı dileyecek. Dilediği andan itibaren Allah’ın cennetini hak etmiştir.

Bu arada sakın kendinizi aldatmayın. Gerçekten Allah’a ulaşmayı diliyor musunuz, yoksa dilemiyor musunuz? Eğer dilerseniz Allahû Tealâ üzerinizde birçok şeyi değiştirecektir. Allah’a ulaşmayı mutlaka dileyen sizler bir mürşide ulaşmanın iştiyakıyla olgunlaşacaksınız. Dikkat edin, Allah’a ulaşmayı dileyeni, Allahû Tealâ mutlaka mürşidine ulaştıracağına dair garanti veriyor, Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde.

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


Öyleyse “Ben Allah’a ulaşmayı diliyorum.” diyenler, sizlere sesleniyorum! Mürşidlerden nefret ediyor musunuz? Eğer ediyorsanız boşuna kendinizi aldatmayın. Siz Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz. Dileseydiniz, Allahû Tealâ kalbinizdeki hicab-ı mestureyi kaldıracaktı. İrşad makamından nefret eden o gizli perdeyi Allahû Tealâ sizden alacaktı. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, ibadetlerden haz duyan kişidir. İbadetler hoşunuza gidiyor mu? Yoksa onları hâlâ bir angarya gibi mi mütâlea ediyorsunuz? Eğer ikincisi doğruysa, hayır siz Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz. Sadece başkalarına öyle söylüyorsunuz. Her konunun kendisine bağımlı, beraberinde getirdiği şartlar var.

Öyleyse 1. safhada Allah’a ulaşmayı dilemek var. Allahû Tealâ’nın mutluluk üzerine kurduğu dîn, tek bir dîndir. Başka bir dîn hiç olmamıştır. Hep Allah’a teslim olmak söz konusudur. İşte Hz. Musa, kendisine Tevrat indirildi ve o ve ona tâbî olanların hepsi Allah’a teslim oldular. Öyle yazıyor Kur’ân-ı Kerim. Hz. İsa ve ona bağlı olan havariler, hepsi Allah’a teslim oldular. Hz. İbrâhîm, Hz. Nuh, Hz. Yakup, Âdem (A.S), Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve onun sahâbeleri, hepsi, hepsi, hepsi Allah’a teslim oldular.

Öyleyse olay böyleyse, Hz. Musa ve ona tâbî olanların hepsi Allah’a teslim oldularsa, tek dînin gereğini yerine getirdiler; Allah’a teslim olma dîninin. Hz. İsa ve onun havarileri Allah’a teslim oldularsa, Hz. İbrâhîm ve ona tâbî olanlar teslim oldularsa, bütün peygamberler ve onlara bağlı olanlar, hepsi Allah’a teslim olmuşlar. Hepsi sadece İslâm’ı yaşadılar. İslâm, Allah’a teslim olmayı sinesine alan, onu geliştiren, onu tahakkuk ettiren tek dînin adıdır. İkinci bir dîn hiç olmadı sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. İkinci bir dîn hiç olmadı. Sadece İslâm dîni.

İslâm kelimesi, Arapça’daki Allah’a teslim olmanın adı. Her dînde bunun başka bir karşıtı var. Ama dînler dediğimiz zaman, her dîn dediğimiz zaman başka başka dînlerin var olduğunu düşünüyoruz, zannediyoruz. Realitede İslâm’dan başka bir dîn hiç olmamış. Her peygamber, ona tâbî olan herkes (sadece tâbî olanlardan bahsediyorum) mutlaka Allah’a teslim olmuşlar.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, trajedi burada başlıyor, facia burada başlıyor. Çünkü Hz. Musa’dan binlerce yıl sonra, Hz. İsa’dan 2000 yıl sonra, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 1400 yıl sonra Allah’a teslim olma dînî tamamen unutulmuş. Geçmiş 4 saat içinde, sizlere anlattığımız statüde gördünüz; İslâm 28 basamaktan oluşuyor. 3. basamakta Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz. Bu, İslâm’ın, Allah’a teslim olmanın 1. safhasıdır. Allah’a teslim olmayı dilediniz. Allah gördü, işitti, bildi. Aynı anda görür, işitir ve bilir. Ama öldünüz, hiç ibadet edemeden öldünüz; mutlaka Allah’ın cennetine gireceksiniz. Çünkü Allahû Tealâ garanti etmiş. Diyor ki:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım. Kendime ulaştırmadan ölürse mutlaka cennetime ulaştırırım.”

Öyleyse bu açıdan baktığımız zaman İslâm’ı 5 safhada mütâlea edebiliriz:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek; 3. basamaktan başlar ve Allah’a ulaşmayı dilerseniz, 14. basamağa kadar devam eder.
2- Mürşide ulaşmak (irşad makamına ulaşmak); 14. basamak.
3- Ruhun Allah’a ulaşması ve Allah’a teslim olması; 21. basamak.
4- Fizik vücudun Allah’a teslim olması; 25. basamak.
5- Nefsin Allah’a teslim olması; 27. basamak.

İşte bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların hepsi bu 5 tane safhayı hepsi gerçekleştirmişler. Bugün dünyadaki dîn adını verdiğimiz standartlara sahip bütün ülkelerde insanların %90’dan daha fazlası, dînlerinin gerçek hüviyetini unutmuşlar. Hiçbir toplumda insanların %90’ından fazlası, Allah’ın bu temel fonksiyonlarından haberdar değiller. 5 safha sevgili kardeşlerim:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.
2- Mürşide ulaşmak.
3- Ruhun Allah’a ulaştırılarak teslimi.
4- Fizik vücudun Allah’a teslimi ve
5- Nefsin Allah’a teslimi.

27 tane basamak, 27.’de tamamlanıyor. 28. basamak bunun ötesi, teslimin ötesi.

Öyleyse bir büyük gerçekten bahsediyorum size. 14 asır evvel başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilediler. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’ e tâbî oldu. Sahâbeye de sahâbeden sonra gelen nesil tâbî oldu. 2 safhayı da gerçekleştirmişler. Sonra hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırıp teslim ettiler. Böylece ruhlarıyla hidayete erdiler. Sonra fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiler; 2. hidayet. Sonra nefslerini Allah’a teslim ettiler; 3. hidayet. Ama hepsini gerçekleştirdiler. Onun için size 4 saat boyunca bunların temel mefhumları olarak bilgisini verdik ve safhaları Kur’ân’daki âyetlerle bir bir sizlere anlattık. Gördünüz ki bütün safhalar bir âyete mutlak olarak dayalı. Hiçbir safha herhangi bir baza dayalı olmadan konmamış Kur’ân-ı Kerim’e. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i 4 temele dayalı olarak indirmiş;

1- Allah emrini verir, farzlarını koyar.
2- Bu farzlara riayet etmeyen kişinin cezasını gösterir Kur’ân-ı Kerim’de.
3- Farzlara riayet edenin mükâfatını gösterir Kur’ân-ı Kerim’de.
4- Bütün sahâbenin, Allah’ın bütün emirlerine mutlaka itaat ettiklerini, hepsini gerçekleştirdiklerini Kur’ân-ı Kerim net olarak alır.

Öyleyse bu 5 safhanın hepsine hadi gelin kısaca bir bakalım. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler mi? Hepsi. İşte Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar, sözü dinlerler. Sözün en güzeline tâbî olurlar. Onların hepsi hidayete erdiler.”

Öyleyse bütün sahâbe hidayete ermiş. Sözümüz neydi? Allah’a ulaşmak değil, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlamak istiyoruz. Öyleyse bu baza dayalı olarak bütün sahâbe hidayete erdilerse, hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlarsa acaba Allah’a ulaşmayı dileyerek mi bunu yaptılar? Kesin. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ, Allahû Tealâ’nın dizaynı şöyle; Ra’d Suresinin 20, 21, 22. âyet-i kerimeleri:

13/RA'D 20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D 22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar, Allah ile olan ahdlerini ifa ederler, yerine getirirler.
ve lâ yenkudûnel misâk: Ve misaklerini bozmazlar.
vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar. Ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.
ve yehâfûne sûel hisâb: Kötü hesaptan, cehennemden korkarlar.
ve yahşevne rabbehum: Rablerine karşı huşû duyarlar.
vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar, sabırla Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir.

Kimlermiş ruhlarını Allah’a ulaştıranlar? Allah’a ulaşmayı dileyenlermiş. Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Öyleyse hepsi önce Allah’a ulaşmayı dilediler.

Öyleyse 4 esas, Allahû Tealâ farzını koyuyor. Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz. “Dilemezseniz, gideceğiniz yer cehennemdir. Ona göre aklınızı başınıza toplayın.” diyor.

1- Allah’a ulaşmayı dilemeyi farz kılmış; bütün sahâbe bunu dilemişler.
2- Cezayı veriyor; “Allah’a ulaşmayı dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.
3- Mükâfatı veriyor; “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları mutlaka cennetine koyar.”
4- Sahâbeyi misal olarak gösteriyor Allahû Tealâ. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

Öyleyse 1. safha, ilk safha: Allah’a ulaşmayı dilemek. 4 esasın 4’ü de yerli yerinde.
2. safha: Mürşide ulaşmak. Ama bunun Kur’ân-ı Kerim’deki esasına geçmeden evvel günümüzde 1. safhanın hangi uygulamanın içinde olduğunu beraberce gözden geçirelim, tamamen unutulmuş.

Bugün İslâmî tatbikat, İslâm’ın 5 tane şartına dayandırılıyor; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. Kim İslâm’ın bu 5 tane şartını yerine getirirse diyorlar ki: “Onlar, mutlaka Allah’ın cennetine gider. İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiren doğru posta cennete girer.” İyi de giremez sevgili kardeşlerim. Problem buradan başlıyor. Allahû Tealâ: “Allah’a ulaşmayı dilemeyenin gideceği yer cehennemdir.” demekle kalmıyor, “Onlar, bu Bize ulaşmayı dilemeyenler, bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Onlar bilmiyorlar.” diyor.

Öyleyse bir korkunç sonuç; iblis, 14 asırda insanlara Kur’ân-ı Kerim’deki bütün temel fonksiyonları unutturmayı başarmış. Hepsinin yerini, 5 tane safhanın yerini gene 5 tane başka bir şey almış; İslâm’ın 5 tane şartı. Sevgili kardeşlerim, bu 5 tane şartı yerine getirenler diyorlar ki: “İslâm, teslim demektir. Ve 5 tane şarttan ibarettir. Biz evelallah bu 5 tane şartı gerçekleştiririz. Öyleyse biz Allah’a teslim olanlarız.”

Size 4 saat boyunca anlattığımız olaylar dizisinde teslimlerin nerede, nasıl gerçekleştirildiğini gördünüz. Teslimlerin temelinde zikrin yattığını gördünüz. Bugün artık İslâm âleminde zikir farz değil. Allahû Tealâ: “Zikir farzdır.” diyor, 1.

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


 “Çok zikir farzdır.” diyor, 2.

33/AHZÂB 41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.


“Daimî zikir farzdır.” diyor, 3.

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


Ne 32 farzın içinde ne 54 farzın içinde zikri göremiyorsunuz. Yok. Farzların arasından zikri, şeytan yok etmeyi başarmış. Öyleyse zikirsiz bir kurtuluş hiçbir şekilde mümkün değildir. Tıpkı onun gibi mürşide ulaşmadan kurtuluş da. Sevgili kardeşlerim, istediğiniz kadar namaz kılın, diyelim ki 100 yıllık ömrünüz var. 1 yaşınızda namaz kılmaya başladınız; 100 sene, 99 sene namaz kıldınız. 101 sene yaşadınız. 100 sene namaz kıldınız. Oruç tuttunuz, zekât verdiniz, hacca gittiniz, kendi kendinize de lâ ilâhe illâllah muhammeden resûlullah da dediniz. Kurtulabilir misiniz? “Hayır.” diyor Kur’ân-ı Kerim. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe kurtulamazsınız. Bu size bir çağrışım yapıyor mu sevgili kardeşlerim? Hz Muhammed Mustafa (S.A.V), amcasını kurtaramadı. Onu seviyordu. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de buyuruyor ki:

28/KASAS 56: İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâu, ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).

Muhakkak ki sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin (onun ruhunu Allah’a ulaştıramazsın). Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, muhtedileri (hidayete erenleri) daha iyi bilir.


“Sen en sevdiğini bile hidayete erdiremezsin.”

Niçin? O insan hidayeti istemiyorsa. Yoksa Kur’ân-ı Kerim Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bütün sahâbeyi hidayete erdirdiğini açık bir şekilde yazıyor. Hepsi hidayete ermişler.
Erdiren Peygamber Efendimiz (S.A.V) ama o istiyor diye değil, onlar Allah’a ulaşmayı diledikleri için.

Öyleyse 1. safhayı geçiyoruz. Bugün Allah’a ulaşmayı dilemek tamamen unutulmuş, yok artık. Bugünkü tatbikat İslâm’ın 5 tane şartını içeriyor ama Allah’a ulaşmayı dilemek yok. Demin ne görmüştük? Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler. 2. safhaya geliyorum; mürşide ulaşmak. Farz mı?  “vebtegû ileyhil vesîlete: Allah’a ulaşmaya vesileyi, kim vesile olacaksa onu Allah’tan isteyin.” diyor Allahû Tealâ.

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Allahû Tealâ, mürşide ulaşmayan kişinin dalâlette olduğunu, mürşide ulaşmayan kişinin kalbinde küfür yazdığı için kâfir hüviyetinde olduğunu söylüyor. Allahû Tealâ mürşide ulaşmayan kişinin günahlarının sevaba çevrilmesinin mümkün olmadığını söylüyor ve bu sebeplerle bu insanların dalâlette oldukları için, kâfir hüviyetinde oldukları için ve günahları sevaba çevrilmediği için gidecekleri yerin cehennem olduğunu Allahû Tealâ üstüne basa basa Kur’ân’ın kaç tane yerinde tekrar ediyor.

Peki, sahâbe dalâlette mi öldüler? Hayır. Hepsi hidayete erdiler.

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


Kâfir mi öldüler? Hayır. Hepsinin kalbine îmân yazıldı.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Peki günahları sevaba çevrildi mi? Elbette.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı açık. Mürşide ulaştığınız takdirde bunlar geçerli. Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemek o kadar önemli bir şey ki Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi bir mürşide ulaştı diyelim, hiçbir değişiklik olmaz böyle bir insanda. Çünkü 7 tane şahidin huzurunda (şahitlerin bir tanesi de Allah) kişi mürşidine ulaştığı zaman Allah’a ulaşmayı diliyorsa, bu dilek onun kalbinde 7 şahit tarafından işitiliyor, biliniyor, görülüyorsa, o zaman devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir. Bu tövbe geçerlidir. Mürşidin önünde yapılan bu tövbe geçerlidir. İşte bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşıp tâbî oldular. Ne zaman sahâbeden bahsetse Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ ona diyor ki: “De ki: Ben ve bana tâbî olanlar.” Sahâbe kimdir? Bizim sevgili dîn adamlarına sorarsanız, Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde yaşayıp onu görenlerdir. Hayır, Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinde yaşayıp da sadece ona tâbî olanlardır. Putperestler de gördüler onu, Yahudiler de gördü, Hıristiyanlar da gördü, şeytana tapanlar da gördü ama hiçbiri kurtuluşa ulaşamadılar. Kurtuluşa ulaşanlar, ona tâbî olanlar. Ne diyor Allahû Tealâ Yûsuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde?

12/YÛSUF 108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”


“Habibim! Onlara de ki: Benim ve bana tâbî olanların, bizim hepimizin Allah’ı basiretle görerek (kalp gözümüzle görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu Sıratı Mustakîm’dir. O, bizim yolumuzdur.”

Kimmiş onlar? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlarmış. Öyleyse bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldu mu? Elbette oldu. Ondan sonra da Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye tâbî olmadılar mı? Hepsi oldular. Ondan sonraki halifelere tâbî olunmadı, onlara biat olundu. Sahâbeye tâbî olundu. Tâbî olanlara Allahû Tealâ ‘tâbiîn’ diyor.

Öyleyse 2. safha, mürşide tâbî olmak; bütün sahâbe tarafından gerçekleştirildi.

Bugün mü? Bugün mürşid deyince, insanlar ondan nefret ediyor. Tâbî olmak, insanlar tarafından zül addediliyor, Allahû Tealâ’nın ortaya koyduğu hakikatlere rağmen. Mürşide ulaşamayan kişi; “Küfür hüviyetindedir.” diyor. “Kâfir hüviyetindedir, dalâlettedir.” diyor Allahû Tealâ ve “Günahları sevaba çevrilmez onun.” diyor. 3 sebep de tek başına kişiyi cehenneme götürmek için yeterli. Ve iblis tâbiiyeti de ortadan kaldırmış. 14 asırlık süreç içinde İslâm’dan, 2.000 yıllık süreç içinde Hıristiyanlardan, birkaç bin, 3.000 bin mi 4.000 bin mi yıl evvelden bu tarafa Yahudilerden mürşide tâbî olmak keyfiyetini şeytan kaldırmış, Allah’ın bu istikametteki kesin ifadesine rağmen. Hz. Musa; ona tâbî olanlar, Hz. İsa; ona tâbî olanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V); ona tâbî olanlar, hepsinin kurtuluşa ulaştığını, hepsinin Allah’a teslim olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de Allah’a teslim ettiklerini söylüyor. Bugün tâbiiyet bütünü ile kalkmış insanlardan. Bütün bu toplumlarda bir peygambere bağlı olarak, vaktiyle yaşamış olan toplumların hepsinde artık çok küçük guruplar peygamberden bu tarafa gelen bir zincir içinde kendilerine kadar ulaşan tâbiiyet müessesinin gereklerini yerine getiriyorlar.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bu tarafa gelen tâbiiyet, 2 koldan gelir. Birisi Hz. Ali üzerinden cehri zikir, birisi Hz. Ebû Bekir üzerinden hafî zikir ve hiçbir atlama olmamıştır. 14 asır boyunca bütün mürşidler, onlara tâbî olanlar, tâbî olanların halifeleri ve onlara tâbî olanlar bugüne kadar ulaşmıştır. Biz mürşidlerimize tâbî olduk, siz de bize tâbî oluyorsunuz. Ama tâbiiyet geniş boyutlarda tamamen ortadan kalkmış. Artık dîn öğretenler tâbiiyeti Kur’ân’daki emirlere rağmen inkâr ediyorlar. Ve iblis, tâbiiyeti ortadan kaldırmayı başarmış. Toplumun büyük kısmı hiçbir zaman mürşide tâbiiyeti gerçekleştirmeyi aklına bile getirmiyor. Zaten daha başlangıçta dedik; Allah’a ulaşmayı dilememek cehenneme kesin gidiş, Allah’a ulaşmayı dilemek cennete kesin giriş. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan bir mürşide ulaştı, tâbî oldu; hiç bir şey yazmaz. O kişinin hayatında en ufak bir değişiklik olmaz. Cehennemden kurtulması mümkün değildir.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, iblis Allah’a ulaşmayı dilemeyi ortadan kaldırmakla, mürşide ulaşmayı ortadan kaldırmakla öyle bir yere ulaştırmış ki insanları, insanlar topyekûn sadece cehenneme gidebilirler. Bu bir trajedidir, bir faciadır ve zamanımızda da ne yazık ki had safhada bir uygulama alanı bulmuş kendisine. Bu, 2. safha

1. esasa bakıyoruz; Allah, mürşide ulaşmayı farz kılmış.
2.’sine bakıyoruz; “Ulaşamayanlar dalâlette oldukları için, küfürde oldukları için ve günahları sevaba çevrilemediği için mutlaka cehenneme gidecekler.” diyor Allahû Tealâ.
3. esasa bakıyoruz; bunu gerçekleştirenler mutlaka Allah’ın cennetine gidecekler, mü’min oldukları için, dalâletten kurtulup hidayete adım attıkları için ve bütün günahları sevaba çevrildiği için.
Ve 4. esasa bakıyoruz; sahâbe, hepsi kâinattaki en büyük mürşide ulaşmışlar, tâbî olmuşlar. Yetmez, kendi devirlerinde de sahâbeye tâbî olunmuş.

14. basamağı böylece aştık. 21. basamağa geliyorum, Ruhun Allah’a ulaşması, külliyen inkâr ediliyor. Allahû Tealâ ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı üzerimize tam 12 defa farz kılmış.

1. âyet: Zumer Suresi, 54. âyet-i kerime:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbe: Üzerinize kabir azabı gelmeden önce (dünya hayatını yaşarken) Allah’a ruhunuzu gönderin, ulaştırın ve Allah’a teslim olun. Yoksa sonra yardım olunmazsınız.” diyor Allahû Tealâ.

2. âyet: Rûm Suresi, 31. âyet-i kerime:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dön. Rabbine dön. Ruhunu Allah’a ulaştır ve böylece takva sahibi ol.

3. âyet: Fecr Suresi, 28. âyet-i kerime:

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et, Rabbine geri dön. Geri dönerek ruhunu Allah’a ulaştır.

4. âyet: Zâriyât Suresi, 50. âyet-i kerime:

51/ZÂRİYÂT 50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


fe firrûilâllâhi: Öyleyse Allah’a firar et. Allah’a kaç. Allah’a sığın ey ruh!

5. âyet: Lokmân Suresi, 15. âyet-i kerime:

31/LOKMÂN 15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


“vettebi’ sebîle men enâbeileyye: Kim Bana ulaşmışsa sen de onun yoluna tâbî ol. Aynı yolu takip ederek sen de Bana ulaş.” diyor Allahû Tealâ.

6. âyet: Yûnus Suresi, 25. âyet-i kerime:

10/YÛNUS 25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.


”Allah, selâm yurduna (teslim yurduna) davet eder. Kimi oraya ulaştıracaksa, onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”

Sıratı Mustakîm’i de biliyoruz ki; Allah’a ulaştıran yol.

7. âyet: Muzzemmil Suresi, 8. âyet-i kerime:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.”

8. âyet: Şûrâ Suresi, 47. âyet-i kerime:  

42/ŞÛRÂ 47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).

Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).


Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 47. âyet-i kerimesinde diyor ki:

“Üzerinize o değiştirilmesi mümkün olmayan ölüm günü gelmeden önce Allah’ın davetine icabet edin.”

Allah’ın daveti, gördük ki Allah’ın Zat’ına davet.

9. âyet: Ra’d Suresi 21. âyet-i kerime:

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar.

Allah, bu âyetle ruhun Allah’a ulaştırılmasını emrettiğini, bunu üzerimize farz kıldığını açık bir şekilde izah ediyor. Sonra mı sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler?

10. âyet: En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesi:

6/EN'ÂM 152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


ve bi ahdillâhi evfû: Allah ile olan ahdinizi yerine getirin.

3 yemininizi birden tahakkuk ettirtiyor, ruhumuzun Allah’a ulaşması da bunların arasında.

11. âyet: Mâide Suresi, 7. âyet-i kerime:

5/MÂİDE 7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ, bizden ezelde aldığı yemin, misak ve ahdimizin üzerimize farz kılındığını söylüyor. Ruhumuzun Allah’a ulaşması da bunların içinde.

12. âyet: Nisâ Suresi, 58. âyet-i kerime:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


Allahû Tealâ, 12 defa ruhumuzun ölmeden Allah’a ulaştırılmasını üzerimize farz kılıyor.

Bugünün dîn adamları diyorlar ki: “Bir insanın ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaşamaz. Çünkü ruh insana hayat veren vücudumuzdur. Azrâil (A.S) gelir, ruhu alır, onun için ölürüz ve yalnız ölenlerin ruhu Allah’a ulaşır.”

Sevgili kardeşlerim, Allah’ın söyledikleriyle, Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanındaki dîn tatbikatıyla, bugün dîn adamlarının söyledikleriyle (bugünkü dîn tatbikatı) birbirinden o kadar farklı şeyler ki sadece insanları cehenneme götürebiliyor. Düşünebiliyor musunuz, bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar, sözü dinlerler, sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Sahâbenin hepsi hidayete erdiler.” diyor. Hepsi hidayete ermişler.

Ruh için hidayet ne? “innel hudâ hudallah.” diyor Allahû Tealâ, Âli İmrân-73’te:

3/ÂLİ İMRÂN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


“Hidayet, Allah’a ulaşmaktır.”

Hepsi hidayete ermişler. Ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın söyledikleri ile zamanımızın dîn adamlarının söylediği ne kadar birbirinden farklı şeyler. Allahû Tealâ diyor ki: “Âdem (A.S)’a Ben can verdim. Ona hayat verdim.” ve bizim dîn adamları diyorlar ki: “İnsana hayat veren şey Allah değildir, ruhtur.” Allahû Tealâ ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaştırılmasını bu asla dayalı olarak 11 defa üzerimize farz kılıyor. Onlar diyorlar ki: “Böyle bir şey imkânsızdır.” Yetmez, bütün sahâbe hayattayken ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar, onlar hâlâ imkânsız olduğunu söylüyorlar.

Sevgili kardeşlerim, 4 esastan bunu incelediğimiz zaman aynı korkunç gerçekle karşılaşıyoruz.

1- Allahû Tealâ farzını koymuş, 11 defa farz; ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşması ve Allah’a teslim oluşu.

2- Ceza; cehennem. Allahû Tealâ Kur’ân’ın kaç yerinde “Hidayete eremeyen dalâlettedir. Onların gideceği yer cehennemdir. Dalâlette olanların gideceği yer cehennemdir.” diyor. Allah’a ulaşamayan insan, ulaşmayı dilemeyen insan, mürşide ulaşmayan insan; bunların hiç birinin kurtulması mümkün değil. Allahû Tealâ cezayı koyuyor. “Onların gideceği yer cehennem.” diyor.

3- Gerçekleştirenler; “Kim ruhunu Allah’a ulaştırıp da hidayete ererse, onların hepsinin gideceği yer cennettir. Bütün hidayete erenlerin gideceği yer cennettir. Onlara dünyada da müjdeler vardır, ahirette de müjdeler vardır. Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi hidayete erer. O Allah’ın evliyası olur.” diyor Allahû Tealâ.

4- Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar.

4 esasın 4’ünde de aynı şeyi görüyoruz. 14 asır evvel, onlar hidayete ermişler. Ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar; hepsi. 14 asır sonra dîn adamları hidayeti reddediyorlar. Allah’a insan ruhunun ulaşmasının ancak ölümden sonra mümkün olduğunu iddia ediyorlar.

Düşünebiliyor musunuz sevgili izleyenler, dinleyenler, kardeşlerim, hiçbir âyet-i kerimeye dayandırmadan, bu konuda hiçbir bilgileri olmadan sırf emaniyye kitaplar (insanların yazdığı kitaplar) öyle yazmış diye 3. safha da yok oldu. Bu 3 safhanın 3’ü de insanları cennet saadetine ulaştıracak olan temel hükümleri taşıyor. Bütün sahâbe bu 3 safhayı gerçekleştirmişler. Bugün iblis bunların hepsini devreden çıkarmayı başarmış. Üstelik de bütün bu safhaları gerçekleştirmenin temel öğesi olan, temel faktörü olan zikri de insanlara unutturarak.

Allahû Tealâ zikri farz kılıyor, Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


vezkur isme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a dön.

Allah’a dönüş sebebi, Allah’a ulaşma sebebi, zikir. Çok zikri farz kılmış Allahû Tealâ. Ahzâb Suresinin 41. âyet-i kerimesinde diyor ki:

33/AHZÂB 41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.


yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zirken kesîrâ: Ey âmenû olanlar! Allah’ı zikredin. Ama çok zikredin. Günün yarısından daha fazla zikredin.

Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesine geliyoruz:

4/NİSÂ 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.” diyor.

Daimî zikri farz kılmış. Çünkü hiçbir insan 3 tane durumdan başkasına sahip olamaz. Ya oturuyorsunuz ya yatıyorsunuz ya da ayaktasınız. 3 tane alternatif. 4.’sü yok. Nasıl yatarsanız yatın, hep yatar vaziyettesiniz. Nasıl yürürseniz yürüyün, isterseniz koşun, ayaktasınız veya oturuyor pozisyonundasınız ama 4.’sü yok. Herkesin daimî zikrin sahibi olması Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış. Yetmez, bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğu, daimî zikrin tamamına ulaştıkları Allahû Tealâ tarafından kesin şekilde ifade ediliyor. Ve sevgili kardeşlerim, ne 32 farzın içinde ne 54 farzın içinde zikir yok. Zikir farz değil artık. Kur’ân-ı Kerim istediği kadar zikri farz kılsın, çok zikri, daimî zikri farz kılsın. Ama şeytan 14 asırda zikrin farziyetini yok etmiş ve artık dîn adamları zikre iltifat etmez olmuşlar. Umurlarında bile değil zikretmek.

Öyleyse 3. safhaya bakıyoruz; ruhun Allah’a ulaşması kökten reddediliyor, mürşidi nasıl reddediyorlarsa. Diyorlar ki: “Mürşid yoktur. Son mürşid, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di.
Peki, diyoruz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra Hz. Ebû Bekir’e tâbî olmadılar mı?
“Oldular.” Hz. Ömer’e,  Hz. Osman’a,  Hz. Ali’ye? “Oldular.”
Eee, ondan sonra diyoruz, sahâbeye tâbiîn tâbî oldu mu? “Evet.”
Öyleyse nasıl mürşid yoktur diyorsunuz? Onun cevabı yok sevgili öğrenciler, izleyenler dinleyenler. “Bizim söylediklerimiz doğrudur.” diyorlar.

Görebiliyor musunuz iblisin (şeytanın) tuzağını, bu tuzağını kimlerle, nasıl gerçekleştirdiğini? Bunca Kur’ân-ı Kerim âyet-i kerimesi bu insanlara hiçbir şey söylemiyor. İnsanlık kitle halinde cehenneme doğru bir yolculuk hüviyetinde yürüyorlar. Kurtulmaları hiçbir şekilde mümkün değil.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, bir korkunç olay. “İnsan ruhunun Allah’a ölmeden evvel ulaşması mümkün değildir.” deyip hidayeti yok ediyorlar. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde:

2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


“Onlar ki Allah’ın âyetlerini ve hidayeti ketmederler (gizlerler). Allah, kitaplarıyla onu insanlara anlattığı halde ve ispat vasıtalarıyla bunun bir gerçek olduğunu insanlara ispat ettiği halde insanlardan bazıları hidayeti ve Allah’ın âyetlerini ketmederler,  gizlerler. Allah da onlara lânet eder, lânet edenlerin hepsi de onlara lânet eder.” diyor Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesi.

Tuzağı görebiliyor musunuz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Tuzak korkunç.
Ahzâb Suresi 67. ve 68. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ buyuruyor:

33/AHZÂB 67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).

Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”

33/AHZÂB 68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).

“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


“Cehennemdekiler derler ki: Biz, devrimizin küberasına, büyüklerine ve sadatlarına, dînde ileri gelenlerine itaat ettik. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi! Onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.”

Sevgili kardeşlerim, zamanımızın dîn adamları boyunlarına büyük bir lâneti yüklenmiş durumdalar ve insanlar farkına bile varmadan bu dünyada bir ot gibi yaşayıp, sonra gidecekler. Cehenneme gidecekler. Allah’ın insanlara ne emir verdiğini düşünmeden, bilmeden, araştırma gereğini duymadan bu dünyadan çekip gidecekler ve cehenneme.

Öyleyse burada duralım, hidayet müessesesi gizlenmemesi icap eden ve insanların mutlaka kurtuluşuna medar olabilecek olan bir şey. Ama insanlar hidayeti gizliyorlar. Hidayeti saklıyorlar. Yalan söylüyorlar insanlara.
Öyleyse gördük ki bu kavramda da 3. safhada da aynı şey olmuş. Bütün sahâbe gerçekleştirmiş. Yapamayan; cehennem, gerçekleştiren; Allah’ın cenneti. Ve dîn adamları tarafından hidayet kesin olarak inkâr ediliyor.

4. safha, fizik vücudun Allah’a teslimi keyfiyeti. Ve fizik vücudun Allah’a teslim olması gerektiğinden zamanımızın dîn adamlarının haberi dahi yok. Onlar İslam’ın 5 tane şartını yerine getirdikleri için, İslâm’ın da mânâsı teslim olduğu için Allah’a teslim olduklarını zannediyorlar, namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle, hacca gitmekle, kelime-i şahadet getirmekle. Ve ne yazık ki zamanımızda fizik vücudumuzun Allah’a teslimi ve nefsin Allah’a teslimi, hele hele daimî zikir külliyen reddediliyor.

İşte böyle bir dizayn içerisinde insanlar için bir korkunç sonuç var. Ne yazık ki bu düşünce standartları içinde hiç kimsenin kurtulması mümkün değildir; insanlar Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, ruhlarını Allah’a teslim etmedikçe, fizik vücutlarını ve nefslerini Allah’a teslim etmedikçe.

Öyleyse fizik vücudun teslimine bakıyoruz. Ne diyor Kur’ân-ı Kerim? Allahû Tealâ aynı 4 esastan tabiatıyla burada da buyurmuş, teslimi üzerimize farz kılmış. Diyor ki Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize azap gelmeden önce (kabir azabı gelmeden önce) Allah’a dönün. Ruhunuzu Allah’a ulaştırın ve Allah’a teslim olun. Fizik vücudunuzu da nefsinizi de Allah’a teslim edin.”

Ve bakıyoruz bütün sahâbe Allah’a teslim olmuşlar. Fizik vücutlarını hepsi teslim etmişler. İşte Âli İmrân Suresi, 20. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN 20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habibim! Onlara de ki: ‘Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz fizik vücutlarımızı Allah’a teslim ettik.’ Sor bakalım onlara (o ümmîlere ve kitap sahiplerine), onların aralarında da fizik vücutlarını Allah’a teslim edenler var mı? Eğer varsa mutlaka onlar daha evvel hidayete ermişlerdir.”

Görülüyor ki sahâbe, hepsi fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Öyleyse 4 esas burada bütün boyutlarıyla var. Bütün peygamberler ve onlara bağlı olanlar 3 teslimlerini de gerçekleştirmişler. Tabiatıyla fizik vücut bunların içinde ama burada özellikle sahâbeye bakıyoruz; sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler mi? Kesin. Fizik vücudu Allah’a teslim etmek farz. Bunu gerçekleştiremeyen insan dünya saadetine ulaşamaz. Eğer daha evvelki safhaları gerçekleştirmiş de cennet saadetini kazanmışsa, bunu gerçekleştirmese de cennet saadetini kazanmıştır. Bu, dünya saadeti ile alâkalı bir konu.

Ve 5. safha; nefsin Allah’a teslimi. Bakara Suresinin 136. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin fizik vücutlarını ve nefslerini Allah’a teslim ettiklerini söylüyor Allahû Tealâ ve görüyoruz ki burada tam bir teslimiyet söz konusu.

2/BAKARA 136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)’a, İsmail (as.)’a, İshak (as.)’a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)’ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab’leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O’na teslim olanlarız.”


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, nefsin teslimi sahâbe tarafından gerçekleştirilmiş. Bütün peygamberler ve onlara tâbî olanlar tarafından gerçekleştirilmiş. Sadece bizim zamanımızın dîn adamları tarafından inkâr ediliyor. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de açık bir şekilde sahâbenin bunu gerçekleştirdiğini ve farz olduğunu ifade buyuruyor.

Sevgili izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda bütün insanlar için söz konusu olan şey, bu istikamette bir hedefe ulaşmak. Fizik vücudun, nefsin ve ruhun Allah’a teslimleri bütün boyutlarıyla inkâr ediliyor. Allahû Tealâ’nın dizaynı, bu açıdan Allahû Tealâ’nın indinde teslimler asıldır ve görüyorsunuz ki bütünüyle reddediliyorlar. Bu cepheden hareket ettiğimiz zaman insanların kurtuluşu hiçbir şekilde mümkün değil. Gidecekleri yer sadece cehennem.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, acaba vaziyetin vahametini anlıyor musunuz? Böylesine kritik bir dönem geçiriyoruz. Gördük ki Allah’ın Kur’ân’da koyduğu temel hükümler, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbenin yaşadığı hayat, 14 asır sonra tamamen unutulmuş. İblis, insanların cennet saadetine ulaşmalarını sağlayacak olan bütün yolları mahvetmiş. İnsanları Allah’a ulaşmayı dilemekten uzaklaştırmış. Mürşide ulaşmaktan uzaklaştırmış. Ruhu Allah’a ulaştırıp teslim etmekten uzaklaştırmış. İslâm’ın böylece insanları cennet saadetine ulaştıracak olan bütün farzlarını yok ederek insanları cehenneme mahkûm etmiş, İslam’ın bacaklarını kesmiş. Yetmez, insanları dünya saadetine götürecek olan iki teslimi de fizik vücudun teslimini de nefsin teslimini de yok ederek İslâm’ın kollarını da kesmiş. Ve İslâm’ı bitkisel hayata itmiş.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, işte İslâm bu standartlar içinde bir bitkisel hayat yaşıyor. Öyleyse kâinatın, sadece bu dünyanın değil kâinatın tek dîni olan Allah’a teslim olmak, görüyorsunuz ki zamanımızda tamamen unutulmuş, bütün esasları sıfırlanmış bir düzeyde. Bu şartlar içinde de tabii kimsenin cennet saadetine ulaşması mümkün değil. Dünya saadetine ulaşması hiç mümkün değil.

Öyleyse Allah’ın muradı ne? Mutluluk. Sevgili kardeşlerim, insanlar Allah’ın mutluluk adını verdiği dizaynın hiçbir noktasına ulaşamayacaklar. Öyle bir davranış biçimleri dizisi dünyaya hâkim olmuş. Bu minval üzere olaya baktığımız zaman Allah’ın mutluluğunun dağılımını beraberce teşhis edelim:

*Bir insan Allah’a ulaşmayı dilediği zaman en alt kat cennetin mutlaka sahibidir.
*Mürşidine ulaştığı zaman onun bir üstündeki 2. kat cennetin sahibi olur.
*Ruhunu Allah’a ulaştırdığı zaman 3. kat cennetin sahibi olur.

Yetmez, İlk 2 safhada dünya saadetinden kişi hiç nasibini alamamışken, ruhun Allah’a ulaşmasına kadar geçen sürede dünya mutluluğu giderek artar, %50’yi aşar. Yani kişi hayatının yarısını mutlu bir hayat olarak geçirmeye başlar. Çünkü Allah’ın emirleri %50’den daha fazla dinlenecektir, yasaklarına %50’den daha fazla riayet edilecektir. Bu ise ruhla nefs arsındaki uyuşmayı sağlayacağı için kişiyi hayatının en az yarısında mutlu bir dizayna ulaştıracaktır dünya hayatında. Cennet hayatı ise 3. kat cennete ulaşmıştır kişinin. Ne zaman bir insan fizik vücudunu Allah’a teslim ederse 4. kat cennetin sahibi olur. Dünya saadetinin %90’ına sahip olur. Çünkü nefsindeki afetler %90’ı aşarak yok olmuştur. Hasletler, nefsin afetlerinin %90’ından fazlasına, onları kapı dışarı ederek, onların yerlerine sahip olarak onları devre dışı bırakmıştır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir insan nefsini de Allah’a teslim ettiği zaman dünya saadetinin de bütününe, cennet saadetinin de 5. katına ulaşır. Salâh makamına geçip de irşada ulaştığı zaman 6. kat cennet o kişinin olur. Köleliğe ulaştığı zaman 7. kat cennet o kişinin olur.

Öyleyse görüyorsunuz ki Allahû Tealâ 7 kat cennetin hepsini insanlara hasretmiş. 28 basamaklık bir dizayn içerisinde bunun oluşmasını istiyor bütün insanlardan. Ama insanlığın en büyük düşmanı, ezelî düşmanı olan iblis, asırlar boyunca insanların yazdığı el yazması kitapların, insanların elleri ile yazdığı; Kur’ân-ı Kerim’in adına emaniyye dediği kitapların tesiri altında insanlar, Allah’ın dînini unutmuşlar. Şeytan bunu başarmış sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Ve bugün insanlar mutluluktan çok uzak bir dünya hayatını sürdürmeye gayret ediyorlar. Dünyada nefslerini tatmin edecek şeyler buldular mı, bunun geçici zevkler olduğunu unutup mutluluk zannediyorlar.

Öyleyse nedir mutluluk? Mutluluk devamlı bir vetiredir. Kesintisizdir. Kim mutludur? Devamlı saadeti yaşayan bir insan mutludur.

2. işareti mutluluğun; 3 âlemimizde birden oluşması gerekir:

1- İç âlemimizde mutlu olmak.
2- Dış âlemimizde yani başka insanlarla olan ilişkilerimizde mutlu olmak.
3- Allah ile olan ilişkilerimizde mutlu olmak.

Demek ki mutluluğun 1. şartı; devamlılık müessesesi.
2. şartı; 3 âlemimizde birden oluşması.
3. şartı; Kavgayı bitirip sulh ve sükûna ulaşmak. Mutluluk bir sulh ve sükûn halidir.

Öyleyse mutluluk bir sulh ve sükûn halidir. Devamlı olması gerekir. 3 âlemimizde birden oluşması gerekir, dünya saadeti. Cennet saadetine gelince, onun izahına gerek yok, o konuda herkes gerekli bilginin zaten sahibi.

Sevgili kardeşlerim, öyleyse biraz açalım konumuzu. Mutluluk; dünya saadetlerinden mutluluk ne mene bir şeydir? Neyi ihata eder? Neden insanlar mutsuzdur? Başlangıçtaki durumumuza bakarak başlamalıyız.

Başlangıçtaki durumumuz ne? Nefsimizin kalbi 19 çeşit afetle lebâleb dolu. Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar, nefret, düşmanlık, her türlü kötülük nefsimizin 19 tane afetini işgal etmiş durumda ve bütün afetler şeytanın kontrolünde. Şeytan, hepsine hâkim bir dizaynda. Zaten nefsimizin afetleri şeytanın ekmeğine yağ sürecek bir dizaynda Allahû Tealâ tarafından dizayn edilmiş. Ne demek istiyorum?

1- Allah’ın emirleri var.
2- Allah’ın nehiyleri var, yasakları.

1- Allah neyi emretmişse nefsimizin afetleri asla onu yapmak istemezler. Ona göre dizayn edilmişlerdir zaten.
2- Allah’ın nehiyleri. Allah neyi nehyetmişse (yasaklamışsa), nefsin afetleri mutlaka onu yapmak isterler. Şeytan ne yaptırmak ister nefsimizin afetlerine? Allah neyi emretmişse onu mutlaka yapmamalarını sağlamak ister. Allah neyi yasaklamışsa onu da mutlaka yapmalarını sağlamak ister.

Öyleyse böyle olmak insanı devamlı huzursuz edecektir. Neden olduğuna gelin beraberce bakalım.

İç âlemimizde biz insanlar neden mutsuzuz? Çünkü nefsimizde afetler var şeytanın kumandasında, şeytan devamlı onları azdırıyor. Allah neyi emretmişse onu yapmamamızı sağlamak üzere, Allah neyi yasak etmişse onu da yapmamızı sağlamak üzere. Bu durumda birinci mutsuzluk sebebimiz iç dünyamızdaki kavga, bir evrensel kavga. İçimiz de bir kâinattır. Orada ruhun orduları ile nefsin orduları devamlı bir savaş içerisinde. Çünkü Allah ne emretmişse ruh mutlaka onu yapmak ister. Nefs de mutlaka onu yapmamak ister. Allah neyi yasaklamışsa ruh mutlaka onu yapmamak ister, nefs ise mutlaka yapmak ister. İkisinin talepleri taban tabana birbirine zıt, bu sebeple aralarında kaçınılmaz bir savaş devamlı olarak hüküm sürer. Savaş varsa orada kaos vardır, orada kavga vardır, orada huzursuzluk vardır ve mutsuzluk vardır. İnsanlar; bir; iç dünyalarında, iç dünyalarındaki bu evrensel diyalektik kavga sebebi ile huzursuz ve mutsuzdurlar. İkincisi, eğer akıl, Allah’ın emirlerinin genellikle çiğnendiği, yasak ettiği fiillerin de genellikle işlendiği bir ortamda şuur kazanmışsa nefsin taleplerine yeşil ışık yakacaktır ve nefsin dediği olacaktır. Bu nefsin dediğinin olması, 2 huzursuzluğu art arda getirir:

1- Allahû Tealâ bize hemen arkasından, bir günah işlediğimizin hemen arkasından bir manevî azap tatbik eder.
2- Onun arkasından da ruhumuz nefsimize bir azap tatbik eder ve her yaptığımız yanlışın bedelini 2 kat olarak, manevî azap çekerek derhal öderiz.

Öyleyse sadece iç dünyamızdaki o kavga sebebi ile değil, kaos sebebi ile değil aynı zamanda yaptığımız fiillerin yanlışlığı sebebi ile her yanlışımıza karşılık 2 defa cezalandırılarak devamlı bir huzursuzluk yaşarız.

Şimdi daimî zikre ulaşmış olan, bu sebeple nefsinin kalbinde Allah’ın nurları tamamen,%100 yerleştiği için hiç afet kalmamış olan bir insanın iç dünyasına bakalım. Burada sadece mutluluğu görürüz. Neden? Çünkü nefsin bütün afetleri yok olmuştur. Yerlerine ruhun hasletlerine paralel olan Allah’ın fazılları gelip yerleşmiştir. Ruh neyi istiyorsa, ruhun hasletleri fazıllar da faziletler de aynı şeyi ister. Mânâsı mı? İç dünyamızda kavga bitmiştir. Nefs de ruh da Allah neyi emretmişse ikisi birden onu yapmak isterler ve mutlaka yaparlar. Allah neyi yasak etmişse asla onu işlemezler ve mutlaka bunu da gerçekleştirirler. Aklın iki müşaviri de ağız birliği ettiği zaman aklın yapacağı şey, nefsin ve ruhun taleplerine sadece uymaktır. Mânâsı mı? Bunun mânâsı, mutluluk sevgili kardeşlerim. Eğer nefsimizin afetleri haslete dönüşmüşse, fazilete dönüşmüşse, bu faziletlerle ruhun hasletleri paralelse, iki taraf da (ruhumuz da nefsimiz de) Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmek istiyorsa, iki taraf da (ruhumuz da nefsimiz de) Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili yapmak istemiyorlarsa böyle yapacaklardır. Allah’ın bütün emirlerine itaat edildiği, yasak ettiği hiçbir fiilin işlenmediği, arkasından da %100 mutluluğun yaşandığı bir mükemmel hayat devam edecektir. Neden arkasından %100 mutluluk? Çünkü eğer Allah’ın emrettiği şeyi ruhumuz da nefsimiz de istiyorsa onu gerçekleştiririz. Gerçekleştirdikten sonra Allahû Tealâ bize huzur verir. Arkadan da ruhumuz nefsimize huzur verir. 2 defa mutluluğu yaşarız.

Sevgili kardeşlerim, öbür taraftan ruhumuzla nefsimiz aynı paralelde düşündüğü için hiçbir konuda kavga edecekleri bir saha kalmamıştır. Öyleyse iç dünyamızda sulh ve sükûn hâkim olmuştur. İç dünyamız, %100 sulh ve sükûnun sahibi olmuştur.

Buraya ne ile ulaştık? Daimî zikirle. Daimî zikre kadar nefsimizin kalbine yerleşen hasletler, faziletler Nefs-i Emmare’de %7, Nefs-i Levvame’de 2. defa %7, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye kademelerinde %7’şerden %49 olur, huşûda kazandığımız %2 nurla %51; Allah’ın evliyası olduğunuz nokta. Bu fenâ makamının sonunda %61, beka makamının sonunda %71, zühd makamının sonunda %81, muhsinler makamının sonunda %91, ihlâs makamının sonunda %100 hasletlerle, %100 faziletlerden oluşan bir kalbimiz vardır. Nefsin kalbi %100 hasletlerden (faziletlerden) oluşur. Ruhun kalbi %100 hasletlerden oluşur.
Öyleyse her ikisi de Allah’ın bütün emirlerini yapan, her ikisi de Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen özelliktedir. Bunun mânâsı; iç dünyamızdaki kavga bitmiştir, sulh ve sükûn onun yerini almıştır. Bu, mutluluğun ta kendisidir. İç dünyamızda sonsuz bir sükûn, kavgasız bir sulh ve sükûn hayatı. İkincisi, her işlediğimiz aksiyonun, fiilin ardından hepsi Allah’ın emirlerine tam uygun, yasak ettiği fiillerin de asla işlenmemesi olduğundan arkadan Allah’ın bize verdiği ferahlık, ruhumuzun nefsimize verdiği inşirah, 2 defa daha mutluluğu yaşamak.

Öyleyse daimî zikre ulaşan herkes nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olduğu için, yerlerini Allah’ın faziletleri aldığı için iç dünyasında sonsuz bir sulh ve sükûnu yaşar. Kesintisiz, devamlı bir sulh ve sükûn hali, devamlı bir mutluluk.

Gelelim dış dünyamıza sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, neden huzursuzuz? Başka insanlarla ilişkilerimizde hep huzursuzuz. Aldığımız mektupların, dua taleplerinin büyük kısmı başka insanlardan şikâyetle bize ulaşıyor. Herkes mutsuz, herkes huzursuz dış âleminde, başka insanlarla herkes kavgalı. Biliyor musunuz sevgili izleyenler ve dinleyenler, bundan daha 10 sene önce Türkiye’de dava dosyalarının sayısı 15 milyondu. Her dava dosyasında ortalama 3 kişinin varlığı kabul ediliyor. Düşünebiliyor musunuz 60 milyon insanın 45 milyonu birbirleri ile davalı ve davacı durumunda. Bu, fizik standartlara ulaşmış bir olay. Ya onun dışındaki mahkemeye ulaşmayan kırgınlıklar? Neden sokağa çıktığınız zaman hep abus çehreler görüyorsunuz? Herkes huzursuz, bir karış suratla dolaşıyor. Herkes birbirine karşı sert bakıyor. Herkes kavga etmeye hazır, stres içerisinde. Arkasında bu var işte; Allah’ın yolundan ayrılmış olmak. Osmanlı’yı düşünün, sahâbeyi düşünün, birbirine yardımdan zevk alan insanlar dizaynı.

Sevgili kardeşlerim, dış âlemimizde neden mutsuzsunuz? Çünkü nefsimizde afetler var. Varsa ne olur? Etrafımızdaki insanlara nefsimizin tabiî insiyatıyla hep zulmederiz. Onlardan üstün olduğumuzu onlara ispat etmeye kalkarız. Onların kalbini kırarız. Yani devamlı derecat kaybeden, başkalarına da derecat kazandıran bir insan oluruz, şerle iştigal eden bir insan. Hep başkalarını kıran, başkalarının kalbini inciten, gönül kıran insanlar. Arkasından mı? 2 defa mutsuz oluruz. Birincisi, Allahû Tealâ bize huzursuzluğu yaşatır, sıkıntıyı yaşatır; manevî bir azap. Arkasından da ruhumuz nefsimize azap eder; ikinci azap.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu kadar mı? Hayır, bu kadar değil, daha yeni başladık. Bizim o zulmettiğimiz insanlar var ya kalplerini kırdığımız insanlar, onlar mutlaka bizden intikam almak için bir gayretin içine girerler. Eğer fırsatı yakalarlarsa mutlaka intikamlarını alacaklardır. Aldıkları anda ikinci defa huzursuz oluruz. Birincide onlara zulmettiğimiz için, zulüm bir günah olduğu için huzursuz oluruz. İkincide onlar bizden intikam aldıkları için biz bunun haksız bir fiil olduğunu düşünürüz. Onun bize bunu yapmaya hakkı olmadığını, bize bunu nasıl yaptığını düşünürüz ve sıkılırız, onların bize yaptığı bu haksız fiil sebebi ile. Aslında sadece intikam alıyor kişi bizden ama bize hiç öyle gelmiyor, dehşetle huzursuz oluyoruz, başkaları bize hakaret etti diye. Belki de bizim ona yaptığımız olayı aynen bize yansıttı diye. Etti 2. Yeter mi? Hayır, gene yetmez. Nefsimizdeki intikam afeti derhal harekete geçecektir, nasıl bu kişi ona hakaret ettiğimiz zaman, onu dövdüğümüz zaman, ona zulmettiğimiz zaman nasıl onun intikam afeti harekete geçiyorsa, bize de o intikam alanın intikamı ulaştığı zaman bizim intikam afetimiz harekete geçecektir. O kişiden intikam almak için fırsat kollarız. Fırsatı bulduk mu intikamımızı alırız. Ee? İntikamımızı almak yeni bir günahın işlenmesidir. Allah’ın ilk etaptaki huzursuzluk vermesi bir defa daha tekrar eder. Ruhumuz da nefsimize bir defa daha azap eder; etti 3. Üç defa daha huzursuz olduk; sadece kendi fiilimizden, başkalarının fiilinden, gene kendi fiilimizden.

Şimdi aksini düşünelim; intikamımızı alamıyoruz, karşımızdaki kişi çok güçlü. Bu sefer de intikam, alınamamış intikama yani kine dönüşür. Kin oluşur içimizde o kişiye karşı. Bunun mânâsı strestir. Ve stres adım adım, hele intikamımızı hiç alamayacağımız gibi bir olayla karşılaşırsak, bu gelirse, yerli yerine oturursa o zaman bu stres bizi yeniden huzursuzluğa iter. Bu sefer de stres sebebiyle huzursuzuz. Öyleyse:

1- Başkalarına zulmettiğimiz için huzursuzuz, dış dünyamızda.
2- Onlar bizden intikam aldığı için huzursuzuz.
3- Biz onlardan intikam aldığımız için huzursuzuz.
4- Eğer intikam alamazsak stres sebebi ile şuur altı birikimi sebebi ile huzursuzuz.
Ama intikamımızı alsak da huzursuzuz, almasak da huzursuzuz. Hep huzursuzuz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Devamlı bir huzursuzluk müessesesi var burada. Peki ya daimî zikre ulaşmışsak? Ya nefsimizin kalbinde hiç afet kalmamışsa? Bu huzursuzlukların o zaman hepsi biter. Yerini mutlak bir huzur, mutlak bir sulh ve sükûn alır sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Mutlak bir huzur, mutlak bir sulh ve sükûn. Neden? Çünkü nefsimizde artık afetler yok. Biz bu sebeple; nefsimiz de ruhumuz da Allah’ın emrettiklerini yapacağı için, nefsimiz de ruhumuz da Allah’ın yasak ettiği fiilleri asla işlemeyeceği için hiç kimseye zulmedemeyiz.

1- Başkalarına zulmetmediğimiz cihetle huzursuzluğu hiçbir zaman yaşamayız.
2- Hiç kimseye zulmetmediğimiz için hiç kimsenin bizden intikam alması da mümkün değildir. Hiçbir zaman bizden intikam alınmayacaktır. Kendilerinden intikam alınanların yaşadığı huzursuzluğu asla yaşamayacağız.
3- Tabiatıyla bu sebebe dayalı olarak bizden intikam alınmadığı için biz de kimseden intikam almayacağız. Öyleyse o intikam aldığımız takdirde yaşadığımız huzursuzluğu da yaşamayacağız.
4- Hiçbir zaman bir şuuraltı birikimi olması, bir stres oluşması hiçbir şekilde mümkün değildir.

Öyleyse her hâlükârda sulh ve sükûn içinde mutlu bir insan oluruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Gördük ki; dış âlemimizde mutlu olmak mümkünmüş. İşte bundan 14 asır evvel sahâbe bu pozisyonda idiler. Birbirleriyle muhteşem bir dostluğu yaşıyorlardı. Herkesin gözünde başkaları kendilerinden daha kıymetliydi. Sevgili kardeşlerim, öyleyse sulh ve sükûna ulaştığımız zaman her şeyin en güzel olduğu bir devrede yaşayacağız. İç âlemimizde, dış âlemimizde mutlak bir saadete kavuşacağız demektir.

Ya Allah ile olan ilişkiler, üçüncüsü? Başlangıçta nefsimiz duruma hâkimken Allah’ın emirlerini ya hiç yerine getirmeyiz veya pek az yerine getiririz. Tabii ruhumuz nefsimize azap vereceği için huzursuz oluruz. Emirleri yerine getirmedikçe huzursuz oluruz. Öbür taraftan Allah’ın yasakları var. Onları da işleriz, arkasından çoğu zaman neden olduğunu bilmediğiniz bir hüzün içimizi kaplar. Düşünürüz, üzülmemizi icap eden hiç bir şey yok. Çünkü mantığımız görevlerimizi yapmadığımız için Allah’ın bize hüzün verdiğini kabul etmez. Ama hüznü de yaşarız. Allah’ın emirlerini yerine getirmemek sebebi ile veya Allah’ın yasaklarını işlemek sebebi ile bilmediğimiz zaman parçalarında bilmediğimiz bir hüzün bizi yakalayıverir ve derin düşüncelere dalarız; “Allah Allah, fol yok yumurta yok, ben şimdi niye üzülüyorum?”

Böyle bir dizaynın arkasında Allah’ın emirlerini yerine getirmememiz, yasak ettiği fiilleri işlememiz yatıyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Eğer aklımız Allah’ın emirlerinin genellikle işlenmediği, yerine getirilmediği, yasak edilen fiillerin de bütün boyutlarla işlendiği
bir ortamda şuur kazanmışsa, bu eşyanın tabiatına uygun bir uygulamadır. Ve biz hep Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen, yasak ettiği fiilleri de işleyen bir insan oluruz. Arkasından da sebebini bilmediğimiz bir huzursuzluk ara sıra gelir, bizi rahatsız eder. Bu rahatsızlığın rahata dönüştüğü bir ortam yok mu? Var. Ne zaman Allah’ın bütün emirlerini yerine getirirsek, yasak ettiği hiçbir fiili işlemezsek iç dünyamızda, dış dünyamızda olduğu gibi Allah ile olan ilişkilerimizde de mutlak bir saadeti yaşamaya başlarız.

İşte dünya saadeti bu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. İç dünyamızda mutluluk, dış dünyamızda mutluluk, Allah ile olan ilişkilerimizde mutluluk. Kesintisiz bir mutluluk. Hiçbir şey mutluluğumuzu kesemez. Bu dizayna dikkatle bakın sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Başlangıçta nefsin afetleri dolayısıyla devamlı huzursuz bir ortamda yaşayan insanoğlu, öyle bir güne ulaşıyor ki daimî zikrin sahibi oluyor ve bu kişi iç dünyasında da dış dünyasında da Allah ile olan ilişkilerinde de sonsuz bir saadeti yaşıyor. Öyleyse böyle bir saadet hali bütün insanlar için geçerlidir ve böyle bir saadet halini yakalamak herkes için mümkündür. Ama bu, İslam’ın 5 tane şartına bağımlıdır. İnsanoğlu demek ki iç dünyasında da dış dünyasında da Allah ile olan ilişkilerinde de mutlu olabilir ama bu saadeti yaşamasına bağlı bir olgu ile karşı karşıyayız.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, o zaman saadetimiz, mutluluğumuz deminki daimî zikre ulaşmamıza bağlı. İşte bütün sahâbe bundan 14 asır evvel daimî zikrin sahibi idiler. Hepsi ulûl’elbab olmuşlardı, ihlâs makamının sahibi olmuşlardı, salâh makamının da sahibi olmuşlardı. Böylece onlar asr-ı saadeti yaşadılar. Biliyorsunuz onların yaşadıkları devre asr-ı saadet deniyor. Saadet devri deniyor. Onlar saadet devrini, asr-ı saadeti yaşadılar.

Bütün sahâbe için başkaları kendilerinden daha kıymetli idi. Hz. Ömer’in su verme olayını bir defa daha söylemek istiyorum. Şehit olmak üzere olanlar arasında Hz. Ömer dolaşıyor. Elinde matara, suyu vermeye hazır. Birisi; “Ya Ömer! Su.” diyor. Hz. Ömer hemen koşuyor, ona suyu uzatıyor. Tam o sırada bir ikinci kişi; “Ya Ömer! Su.” diyor. Birinci sahâbe diyor ki: “Ya Ömer! Suyu ona ver. Onun benden daha fazla suya ihtiyacı var.” Hz. Ömer gidiyor, suyu ona veriyor. Uzattığı an bir üçüncü sahâbe: “Ya Ömer! Su.”diyor. İkinci sahâbe de: “Ya Ömer! Onun benden daha fazla ihtiyacı var.” diyor. Hz. Ömer ulaşıyor üçüncüye ama üçüncü şehit olmuş, suyu içememiş. Hz. Ömer suyu onun içemeyeceğini görüp hemen ikinciye dönüyor, ikinciye ulaşıyor. İkinci de şehit olmuş. Koşarak birinciye geliyor. O gelene kadar birinci de şehit olmuş.

Sevgili kardeşlerim, ölümün bile hükümferma olduğu an gene de başkalarının kendilerinden üstün olduğunu kabul eden, büyük bir feragat içerisinde hayatlarının son yudumu olacak olan o suyu tam şehit olmak üzere iken başkasına ikram edebilen o sahâbeyi düşünün bir defa. 3 sahâbe, 3’ü de birbirlerine suyu devrediyorlar. Ama hiç birisi bir yudum bile o sudan içemeden 3’ü de şehit oluyor. Görüyor musunuz feragati? Görüyor musunuz fedakârlığı? Görüyor musunuz başkaları için yaşamanın o mutlak zaferini? İşte onlar sahâbe idiler. Onlar için başkaları her zaman kendilerinden daha kıymetli idi.

Öyleyse demek ki iç âlemimizde mutluluk, dış âlemimizde mutluluk, Allah ile olan ilişkilerimizde mutluluk, hepsi bir bütünün parçalarıdır. İşte bu dünya saadeti, iç âlemimizde de dış âlemimizde de Allah ile olan ilişkilerimizde de bütün boyutlarıyla yaşanabilir sevgili öğrenciler izleyenler ve dinleyenler. Bunun için ulaşmamız lâzımgelen yer, daimî zikir hüviyetidir. Ne zaman daimî zikrin sahibi olursanız o zaman iç âleminizde de dış âleminizde de Allah ile olan ilişkilerinizde de mutlak saadeti yaşarsınız.

Öyleyse sahâbenin yaşadığı hayatın bir benzerini Osmanlı yaşadı. Osmanlı’nın cihan hâkimiyet yılları 1300-1700 arasıdır. Bu devrede Osmanlı’nın bütün dünyada adı geçen çok özel bir yeri var. O devrede Osmanlı da aynı sahâbe gibi yaşadılar. Osmanlı’nın asker sınıfı tamamen tasavvuftandı. Bir acemi oğlan olarak yeniçeri ocağına girecek olan kişi, mutlaka bir mürşide tâbî olmak mecburiyetinde idi. Tâbî olmadan yeniçeri ocağına hiç kimse kabul edilmezdi. Hiç kimse velî olmadan süvari olamazdı. Daimî zikrin sahibi olmadan paşa olamazdı.

Sahâbenin hayatının bir benzerini Osmanlı yaşadı asırlarca. İşte o zaman Osmanlı, Osmanlı idi. Osmanlı’nın cihan hâkimiyeti devam ederken, esnaf sınıfına baktığımız zaman orada locaları görürüz. Bir zanaatkârın, bir ustanın, bir tacirin yanına hiç kimse bir mürşide tâbî olmadan çırak olarak giremezdi. Böyle bir şey loca sisteminde kesinlikle mümkün değildi. O kişi Allah’ın evliyası olmadan kalfa olamazdı. Daimî zikre ulaşmadan usta olamazdı.

Öyleyse dizaynı görebiliyor musunuz, sahâbenin hayatını nasıl yaşamış Osmanlı? Ve o Osmanlı; işte bütün dünyaya adalet götüren Osmanlı, onlardı. Osmanlı,mizam-ı âlemdi yani nizamı, âleme yayan, âleme nizam veren bir Osmanlı. Ama 17. asırda Osmanlı’yı artık nizam-ı âlem olarak göremiyoruz. Osmanlı, nizam-ı âlem olmadığını kendisi kabul ederek, nizam-ı cedid isimli yeni bir devreye girdi. Artık çok şey değişmişti. Yeniçeriler evleniyorlardı, baş kaldırıyorlardı, kazan kaldırıyorlardı. Devletin bütün faktörlerinde yozlaşmalar devam ediyordu. Osmanlı tasavvufu adım adım devre dışı bırakmaya başlamıştı çünkü sarayda Allah’ın evliyalarının yerini cinci hocalar almışlardı.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu, Allahû Tealâ’nın dîn adını verdiği müessese insanları sadece mutluluğa götürecek olan bir trendir. Safha safha yerine getirdikçe, safha safha sonuca gidersiniz. Ama şu insanların çok uzaklarda gördükleri, hiçbir zaman ulaşamayacakları zannettikleri o cennet var ya o cennet, aslında sizin bir tek talebinize bağlı; Allah’a ulaşmayı dilemek.

Dikkat edin! Diyorum ki kim cennete girmek isterse, o kişi mutlaka cennete girer. Tabii diyeceksiniz ki: “Kim cennete girmek istemez?” Herkes cennete girmek ister ama cennete nasıl girileceğini bilmedikleri için kimse de giremez.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, aslında Allah’ın cennetine girmek için sadece bir dileğiniz yeterlidir; tek bir dilek. Cennete girmek nedir? Girmeyi dilemek bir dilektir. Öyleyse tıpkı bunun gibi başka bir dilek; Allah’a ulaşmayı dilemek. İşte Allah’a ulaşmayı dilemek eşittir cennete girmeyi dilemektir. O da eşittir mutlaka cennete girmektir. Allahû Tealâ kesin olarak teminat veriyor Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onu Ben mutlaka cennetime alırım. Kişiye hayat verirsem daha öteye geçerim, onu daha üst kat cennete ulaştırmak için mürşidine ulaştırırım. Daha çok hayat verirsem, o kişiyi mutlaka ruhunu Bana ulaştırarak evliya kılarım. Daha çok hayat verirsem, o kişinin fizik vücudunu da Bana teslim ederim, Kendime teslim ederim. Onun nefsini de Kendime teslim ederim.” Böyle bir dizayn, kişinin iradesi ile Allah’ın yardımının el ele götürdüğü bir sonuca ulaştırır kişiyi. Daha Allah’a ulaşmayı dilediği anda cenneti hak etmiştir.

Allah garanti veriyorsa ki; “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi, mutlaka Benim cennetime girer.” Cennete girmeyi dileyen herkes, Allah’a ulaşmayı diledikleri anda mutlaka Allah’ın cennetini elde eder. Öyleyse doğru değil mi sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi, cennete mutlaka gireceğine göre cenneti dileyen herkes sadece Allah’a ulaşmayı dileyecek. Her ikisi de bir dilek ama cenneti kuru kuruya dilemek, hiç kimseyi cennete götürmez. Ama Allah’a ulaşmayı dilemek demek, kodu, şifreyi yakalamak demek. O şifreyi kullandığınız zaman, Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman mutlaka Allah’ın cennetine gidersiniz. Hiçbir ameliniz olmasa da amel yapamadan ölecek kadar yaşarsanız, mutlaka cennete girersiniz. Yaşadınız, Allahû Tealâ mutlaka sizi mürşidinize ulaştırır. Hayır, Sizin bir şey yapmanıza gerek yok. O, bunları yapacak. Siz namaz kılmayı sevmeyeceksiniz, Allah size sevdirecek. Siz oruç tutmayı sevmeyeceksiniz, Allah size sevdirecek. Ama bütün bunların başında Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetinizin olduğunu hiç unutmayın! Onun için Allahû Tealâ soruyor insanlara; “Hâlâ akletmiyor musunuz? Hâlâ akletmeyecek misiniz? Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”

39/ZUMER 9: Em men huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhırete ve yercû rahmete rabbih(rabbihî), kul hel yestevîllezîne ya’lemûne vellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne), innemâ yetezekkeru ulûl elbâb(elbâbi).

Gece boyunca secde ederek ve kıyamda (ayakta) durarak kanitin olan, ahiretten çekinen (korkan) ve Rabbinin rahmetini dileyen mi? De ki: "(Hiç) bilenle bilmeyen bir olur mu? Ancak ulûl’elbab (daimî zikir sahipleri) tezekkür eder."


36/YÂSÎN 62: Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran), e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne).

Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz?


Neden soruyor? Çünkü Allah’ın cennetine ulaşmak bu kadar kolay bir şey ve iblis, bütün insanlara kâinatın en zor şeyi olarak gösteriyor cennete ulaşmayı. Çünkü saklamış Allah’ın hakikatlerini. Ve insanlar da iblisin bütün söylediklerinin doğruluğuna inanmışlar asılar sonra.

Bunca dîn adamının, Allah’ın söylediklerinin tamamen tersini söyledikleri boşuna mı zannediyorsunuz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Bunu vücuda getiren kuvvet iblis. Asırlar boyunca insanların yazdığı kitaplarda hep şu büyük hakikati görürüz:

1. nesil, Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında yaşamış, doğruyu yazmışlar.
2. nesil, onların doğrularına kendilerine ait bir şeyler eklemişler, 3. nesle bunlar ulaşmış.
3. nesil, onlara kendi doğru zannettikleri şeyleri de eklemiş.
4. nesil, o ilâvelere kendilerinin de ilâvesini yapmış.

Böylece aradan geçen 14 asır boyunca hakikatler adım adım devre dışı kalmış, unutulmuş. Onların yerine insanların asırlar boyu yazdıkları, nesiller boyunca elden ele geçen kitaplar gelmiş. İşte Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’ de onlara “emaniyye” diyor.

2/BAKARA 78: Ve minhum ummiyyûne lâ ya’lemûnel kitâbe illâ emâniyye ve in hum illâ yezunnûn(yezunnûne).

Ve onlardan bir kısmı ümmîlerdir. Onlar (Allah’ın) Kitabı’nı bilmezler, sadece emaniyeyi (kişilerin yazdığı kitapları) bilirler. Ve onlar sadece zanda bulunuyorlar.


“O emaniyeye tâbî olanlar var ya onlar, kitabı bilmezler. Onlar emaniyeye tâbî olurlar, zanlarına tâbî olurlar.” diyor Allahû Tealâ.  

Son derece açık olarak yazıyor Kur’ân-ı Kerim bunu. Ve bu zanlarına tâbî olan insanların yazdıkları kitaplar bugün üniversitelerimizde okunuyor, bütün dünyada. Ve İslâm kültürü bu sesin arkasında kaybolmuş sevgili kardeşlerim. Nasıl diğer dînlerde aynı paralize oluş söz konusuysa, insanların cennet ümidi, onların kendilerini cennete gideceklerine rağmen aslında mevcut değilse, İslâm için de aynı şey gerçekleşmiş. 14 asırda iblis, insanların cennet saadetine ulaşmalarını temin edecek olan bütün esasları yok etmeyi başarmış, dünya saadetine ulaştıracak olan bütün esasları dahi.

Öyleyse sonsuz derecede Allah’a hamd edebileceğimiz, şükredebileceğimiz bir şey var elimizde; Kur’ân-ı Kerim. İblise Kur’ân-ı Kerim’i değiştirmeyi mümkün bırakmamış Allahû Tealâ. İblis, Kur’ân-ı Kerim’den bir harfi bile değiştirmek yetkisine sahip olamamış. Öyleyse gelecek için ümitli olmak için çok sebebimiz var sevgili kardeşlerim. Çünkü Kur’ân-ı Kerim hiç değişmeden 14 asır evvelki halini hâlâ koruyor. Öyleyse farklılığı görebiliyor musunuz? Bugünün dîn adamları hangi yanlışı yaparlarsa yapsınlar, doğrusu Kur’ân-ı Kerim’de var. 4 esas üzerinden Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i gelecek bütün zaman parçalarına projekte etmiş.

1- Allah emrini verir.
2- Emri yerine getirmeyenin cezasını belirtir Kur’ân-ı Kerim’de.
3- Emri yerine getirenin mükâfatı gerekir.
4- Sahâbeyi, o emri mutlaka yapanlar olarak, mutlak olarak misalle gösterir. Hangi emri vermişse, sahâbenin o emri gerçekleştirdiğine dair mutlaka âyetler bulursunuz Kur’ân-ı Kerim’de.

Öyleyse korkmak için sebep yok. Sadece doğrunun araştırılması ve yerli yerine oturtulmasına kalıyor iş.

İşte sevgili kardeşlerim, 37 senedir bu dizayn içindeyiz. Hakikatin araştırılması, ait olduğu yere oturtulması hamdolsun ki; durmuş oturmuş bir nizamı yerli yerine oturtmayı Allahû Tealâ bize nasip kıldı. O zaman 14 asır evvel yaşanan Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm’la bugün yaşanan İslâm arasında korkunç bir farklılık olduğunu görüyoruz. Bugünün İslâm’ının hiç kimseyi ne cennet saadetine ne dünya saadetine ulaştırması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu İslâm, bugünkü İslâm, sadece şeytanın yalanlarının bir koleksiyonudur. İnsanların kurtuluşunun bütün temel verileri yok edilmiş. Ama söylediğim gibi huzursuz olmaya, ümitsiz olmaya gerek yok. Asıllar duruyor. İşte size o asılları anlatmakla vazifeliyiz. Ve görüyorsunuz ki kurtuluş kesin. 14 asır evvel sahâbe nasıl kurtuluşa ulaştılarsa, bugünün insanları da bu gelecek birkaç yıl içinde mutlaka o kurtuluşun bütün verilerine sahip olacaklar.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, üniversitemizin değerli mensupları, biliniz ki kurtuluş çok uzaklarda değil. Hamdolsun ki bir tek Kur’ân-ı Kerim var. Ne söylüyorsak orada. Kim söylediklerimizi tahkik ederse, orada sadece Kur’ân-ı Kerim’i bulacak. Ve Kur’ân-ı Kerim’deki sahâbe misalleriyle Kur’ân-ı Kerim’in temel emirleri karşılaştırıldığı zaman bakacak ki kişi, Allahû Tealâ hangi emri vermişse Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe onları mutlaka ama mutlaka gerçekleştirmişler. Sonuç mu? Mutlak bir cennet saadeti, en üst seviyede ve mutlak bir dünya saadeti, onların devrelerinde asr-ı saadet.

Görülüyor ki sevgili kardeşlerim, Allah’ın söyledikleri, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in tatbikatları, sahâbeyle beraber tatbikatları hepsi, hepsi gözden nihan olmuş, hepsi kaybolmuş hakikatler. Ama onları bulabileceğimiz ana kitap, kâinatın son peygamberine indirilen, son şeriat kitabı Kur’ân-ı Kerim elimizde. 14 asırdır hiçbir değişme olmadan bugüne ulaşmış.

Bu emaniyye denilen kitapların dehşetini ilk yaşayan kim biliyor musunuz? Hz. Ömer. Sahâbeye diyor ki: “Hepiniz evinize gidin. Şu ana kadar yazdığınız bütün yazıları buraya getirin ve şu meydana yığın.” Bütün sahâbe yazdıkları yazıları getiriyor, meydana yığıyor. “Şimdi de evinize gidin, Kur’ân-ı Kerim’lerinizi alın, buraya getirin. Onları da meydanın şurasına yığın.” diyor. Sahâbe getiriyorlar, yığıyorlar. Hz Ömer’in halifeliği zamanındaki bir olay bu ve Hz. Ömer konuşuyor. Diyor ki: “Ey sahâbe! Şimdi size soruyorum; bu Kur’ân-ı Kerim mi kıymetlidir yoksa sizin yazdığınız el yazması, kendi eseriniz olan bu yazılar mı? Eğer bana derseniz ki yazılar kıymetlidir; o zaman işte bütün hepimizin evindeki Kur’ân-ı Kerim’lerin hepsi burada, şimdi hepsini yakacağım. Ama bana derseniz ki: Kur’ân-ı Kerim kıymetlidir; o zaman sizin verdiklerinizi yakacağım.” Teker teker soruyor sahâbeye, hepsinden cevap alıyor. Hepsinin söylediği şey: “Evet! Kur’ân-ı Kerim kıymetlidir.” Ve Hz. Ömer o yazıların hepsini yakıyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) sağlığı boyunca “Benim hayatımı yazmayın, istemiyorum. Bunlar yanlışlıklara sebebiyet verir.” diye defalarca tembih etmiş insanlara. Bu yüzden bütün hadîsler, 200 sene sonra rivayet yolu ile babalardan oğullara, oğullardan torunlara, torunlardan onların oğullarına geçen sonuçları içerir sadece.

Sevgili kardeşlerim, has kitap, asıl kitap Allah’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Hiç değişmeden bugüne kadar gelen kâinattaki tek kitap. Öyleyse 14 asır boyunca hiçbir değişikliğe uğramasına müsaade etmemiş Allahû Tealâ, Hicr Suresinin 9. âyet-i kerimesinde diyor ki Allahû Tealâ:

15/HİCR 9: İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).

Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.


“Bu kitabı Biz indirdik. Onun sahibiyiz. Aynı zamanda onun muhafızı da Biziz, Biz.” diyor Allahû Tealâ.

Şeytan, Tevrat’ı değiştirmeyi başarmış, birçok âyeti yok etmiş. Zebur’u değiştirmeyi başarmış. 4 tane İncil oluşturmuş. Ama Kur’ân-ı Kerim’i elleyememiş. Allahû Tealâ buna müsaade vermemiş Hicr Suresinin 9. âyet-i kerimesiyle ve bugün Kur’ân-ı Kerim 14 asır evvel hangi durumda ise aynı safiyette, aynı saflıkta bugün de aynı Kur’ân-ı Kerim mevcut. Onu inceleyin öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. Ve o dîn öğretenlere yaptıkları büyük hataları Kur’ân-ı Kerim’deki âyetlerle gösterin. Onların bir kısmı gerçekten bilmiyorlar ve samimiyetle öğrendiklerinin doğru olduğuna inanıyorlar. Bir kısmı doğruları bilip de saklıyorlar. İnsanlara “Bugüne kadar sizlere söylediklerim yanlışmış. Doğrusunun bu olduğunu öğrendim ve sizlere de bunu öneriyorum.” demek cesaretini gösteremiyorlar.

Sevgili kardeşlerim, iblis insanları korkunç bir sulta altında cehenneme doğru yönlendirmiş durumda. Aralarında doğruları öğrenenler ve söyleyenler var, az sayıda. Doğruları öğrenenler ve susanlar var, gene az sayıda. Çoğunluk 2’ye ayrılıyor. Doğruları bilmeyenler, bir de bilip de özel bir sistem altında gizleyenler. Kasıtlı olarak gizleyenler. İşte Allahû Tealâ onlardan bahsediyor. Allah’ın da onlara lânet ettiğini, lânet edenlerin de hepsinin onlara lânet ettiğini söylüyor Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde:

2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu geceyi ibadetle geçirmeye çalışın. Bu gece Berat Kandili gecesi. Sizlere Allah’ın bütün güzellikleri ihsan olarak gelecektir. Allahû Tealâ’dan istemekten sakın vazgeçmeyin. Ancak Allahû Tealâ’ya müracaat ettiğiniz zaman Allah’ı Rab mevkiine koymuş olursunuz. Kendinizi O’nun kulu olarak kabul etmiş olursunuz.

Sakın; “Allah benim kalbimden geçeni bilmiyor mu? Nasıl olsa biliyor. Ben istemem, O Kendinden versin.” diyorsanız, bu sizi nefsinizin ve şeytanın tuzağına düşmüş bir hüviyette gösterecek olan en sağlam delildir. Siz Allah’ın doğrularının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Allahû Tealâ Kendisine müracaat edilmeyi ister ve bekler. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Ey sahâbe! Eğer siz Allah’a müracaat etmeyen bir toplum olsaydınız Allahû Tealâ sizi topuyla yok ederdi de yerinize başka bir toplum getirirdi. Başka bir cemaat getirirdi.”

5/MÂİDE 54: Yâ eyyuhâllezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû ezilletin alâl mu’minîne eizzetin alâl kâfirîn(kâfirîne), yucâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim(lâimin) zâlike fadlullâhi yu’tîhi men yeşâu vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar (Allâh’a ulaşmayı dileyenler)! Sizden kim dîninden dönerse, o zaman Allah onun yerine (başka) bir kavim getirecektir öyle ki, (Allah) onları sever ve onlar da O’nu (Allah’ı) severler. Mü’minlere karşı daha alçak gönüllü, kâfirlere karşı daha izzetlidirler (başları dik, vakarlı, şereflidirler). Allah’ın yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine (lütfedip) verir. Allah Vâsi’dir (fazlı ve lütfu geniştir), Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).


Gerçekten Allah’a her an müracaat edin. En küçük bir sıkıntınızda hemen Allah’a ulaşın. Bu gece yalnız kalın O’nunla. İçinizi dökün, hiç korkmayın. İnsanlar hakkında ne kadar kötü sözler kullanırsanız kullanın, Allah’a anlatıyorsanız asla suçlu olmazsınız. Başkalarına anlatırsanız yaptığınız şey dedikodudur, yaptığınız şey gıybettir, belki de iftiradır. Ama Allah’a anlatırsanız, Allah en büyük sır ortağınızdır. İstediğiniz gibi söyleyin. Hatta o kişiye hakaret ederek konuşun. Allahû Tealâ bunları hiç kale almaz. Sizin Allah’a içinizi açarak, hafiflemenizi, ferahlamanızı ister. Ve çözümü isteyin Allahû Tealâ’dan. Eğer ne kadarına lâyıksanız çözümün, mutlaka Allahû Tealâ o çözümü size getirir.

Öyleyse sevgili öğrenciler, dinleyenler, bir gecemiz daha bir beraberlikle noktalanıyor. Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrediyorum ki bu Berat Kandili gecesinde 6 saatten beri bir anlatım beraberliği içindeyiz. Aslında beraberliğimiz 6 saatten ibaret değil, eğer gerçek rakama bakıyorsak 9,5 saatlik bir beraberliğin içindeyiz. Her şey buradan çok güzel görünüyor, sizde de öyle görünüyor mu?

İmam İskender Ali M İ H R