}
Ekonomi ve Aktüel Bilim Konulu Sualler 20.01.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 103331


SOHBETİN ADI: EKONOMİ VE AKTÜEL BİLİM KONULU SUALLER

SOHBETİN TARİHİ: 20.01.2002

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah hepinizden razı olsun. İşte gene beraberiz, gene bir güzelliği yaşamak üzere, konomi ve bilim suallerinizin cevaplanması istikametinde inşaallah bugün beraber olacağız.
 
İlk sual, Adana’dan M. A. E’den geliyor. Diyor ki M. Ali kardeşimiz:

 

SORU: Yatırımların teşviki ve bürokratik işlemlerin hızlandırılmasını öngören endüstri bölgeleri yasa tasarısı bu hafta onaylandı. Yasa, yatırımları teşvik etmek, yurt dışında çalışan Türk işçilerinin tasarruflarını Türkiye’de yatırıma yönlendirmek ve yabancı sermaye girişini artırmak; bunları amaçlıyor. Yasa uyarınca, yatırım için endüstri bölgeleri kurulacak ve bu bölgelerin kurulacağı alanları belirlemek ve yönetimini yürütmek üzere endüstri bölgeleri koordinasyon kurulu oluşturulacak. Endüstri bölgelerinde yatırım yapmak isteyen yerli ve yabancı yatırımcılar, izin için Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'na ve çevresel etki değerlendirme raporu için Çevre Bakanlığı'na başvuru yapılacak. Ayrıca yatırımcıların başvuruları, 3 ay içinde sonuçlandırılacak.


(Burada duralım).


CEVAP: Son zamanlarda ülkemiz büyük krizler geçirdi ve krizler hâlâ devam ediyor. Türkiye kendisini toplayabilmiş değil. Toplamasının nasıl olgunlaşacağı da bir soru işareti olarak zihinlerde. Endüstri bölgelerinin kurulması söz konusu. Bu kurulan endüstri bölgelerinde yatırım yapacak olanlar için bir teşvik söz konusu.

Şimdi 3 tane hedef var:

* Yatırımları teşvik etmek; 1. hedef.

* Yurtdışında çalışan Türk işçilerin tasarruflarını Türkiye’de yatırıma yönlendirmek; 2. hedef.

* Ve yabancı sermaye girişini arttırmak; 3. hedef.

Tabiî hepsi yatırım oluşturmak üzere faal. Şimdi yatırım yapılırken birçok yere başvurmayı usul haline getirmişiz. Yani şu meşhur insanlara güçlük çıkarma hastalığımız faaliyette. Ve herhangi bir yatırım mı söz konusu; sadece bir değil birçok yere müracaat söz konusu. Ama M.A. E. kardeşimizin gönderdiği bu sualde, sadece bir tek yere bir müracaat oluyor;  Endüstri Bölgeleri Koordinasyon Kurulu'na, yani Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'na. Sanayi Ticaret Bakanlığı'nın Endüstri Bölgeleri'nin Koordinasyon Kurulu'na müracaat yapılacak, bir de çevre açısından Çevre Bakanlığı'na müracaat yapılacak.


Şimdi buradan sonra çok güzel bir sonuçla karşı karşıyayız.

Diyor ki bize ulaşan bu bilgi:


"Yatırımcıların başvuruları 3 ay içinde sonuçlandırılacak. Bu sürede sonuçlanmaz ise yatırımcılara re’sen izin verilmiş sayılacak."


İşte tasarımın en güzel noktası burası. Devlete yatırım için müracaat edip de yıllarca bekleyenler var. Bu istikamette dünyadaki tembellik rekoru Türkiye’de kırılmıştır diye düşünebilirsiniz.

Sevgili kardeşlerim, tembellik kelimesi yetmez. Eğer bir ülkede bürokrasi yatırımlara destek değil köstek oluyorsa, burada kendi ülkelerine zarar verme söz konusudur. Hangi amaca dayalı olursa olsun, sonuç budur. Amaçlar değişik olabilir, ama sonuç budur. Türkiye bürokrasisi, yatırıma büyük ölçüde köstek olmaktadır. Onun için yıllarca bekleyen insanlar, 3 aylık bir zaman aralığı içinde yatırım yapmaya ehil olacaklarsa, bu bir müjdedir Türkiye için. Ayrıca eğer ......... bir cevap verilemezse bu, cevabın kabul edildiği anlamını taşıyor. Burası konunun can alacak en güçlü yanı. Yani son zamanlarda alınan en akılcı karar.

Şimdi sevgili kardeşlerim, ne zamandan beri hep söyleriz, söyleriz, söyleriz: Yatırım, yatırım, yatırım, başka bir çıkar yol yok, alternatifi yok. Tek bir çıkar yol, tek bir çözüm yolu; üretken yatırımlar. Ve nihayet sevgili hükümetimiz de yatırımlar konusunda ciddi bir adım attı. Endüstri bölgeleri, aslında güzel bir teşebbüs. Çünkü her yerde endüstriyel alan kurulamaz. Evvelâ endüstriyel alanların seçilmesi söz konusu, bunların herkese bildirilmesi söz konusu, müracaatların 3 ayda tamamlanması söz konusu. Tamamlanmasa bile yatırımcı yatırıma geçebilecek. Çok güzel bir olay sevgili kardeşlerim. Gerçekten, hükümeti bu karar açısından tebrik etmek isteriz.


En çok şu 3 aylık mesele hoşumuza gitti, demek ki devlet 3 ay içinde cevap veremez ise kabul ettim veya etmedim diye, kabul etmiş sayılacak. Harika! Aslında 3 ay kısa bir zaman değil başka ülkelerinin durumuna göre, ama bize göre, Türkiye’ye göre çok kısa bir zaman. Ve bu 3 aylık zaman dilimi içerisinde bu neticeye Türkiye gidebilirse, yani kabul etmediği bir şey var, ama 3 ay içerisinde cevap verememiş; kabul edilmiş sayılıyor. Böyle bir dizaynda, yatırımcının lehine bir olgu kesinlikle mevcut demektir. Böyle bir dizaynda Türkiye için, bir başarı söz konusu sevgili kardeşlerim, yani artık ümidimizi kesmiştik; bizim hükümetimiz böyle pratik tedbirler alamaz diye düşünüyorduk, ama alabiliyormuş. Demek ki mümkünmüş. Hay Allah razı olsun. Çevre Bakanlığı'nda da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nda da aynı şey olması söz konusu; 3 ay içinde müracaat değerlendirilemediği takdirde, kabul edilmiş sayılacak.


Şimdi daha ötesi var; verilecek, yatırımcılara verilecek teşvikler, teşvik kriterleri. Bunların ne şekilde uygulanacağı ise Bakanlar Kurulu yetkisinde olacak. Burada biraz umudumuz kırılıyor. Çünkü bu konu uzun süre gecikebilir. Yani siz alırsınız yetkinizi, yatırımınızı kurmak konusunda bir yere vardınız demektir. Ama teşvik tedbirleri kim bilir ne kadar gecikir. Oysaki yatırımları hızlandıracak olan en büyük faktör, teşvik tedbirleridir. Türkiye’de yatırımın en güzel standartlarda oluşabilmesi bu teşvik tedbirlerine bağımlı. Burada Bakanlar Kurulu'nun yetkisinde olmak, büyük bir engel sevgili kardeşlerim. Teşvik tedbirlerini bir kanun olarak çıkarıp, uygulanmasını ya Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'na ya Devlet Planlama Teşkilatı'na; orada da bir tek daireye vermek meseleyi çözer. Ama Bakanlar Kurulu'na verdiğiniz takdirde, bu konu çok tehlikeli bir duruma girer. Bakanlar kurulu toplanacak da sizin yatırımınızla ilgilenecek de yatırımınıza teşvik tedbirlerinin hangilerinin uygulanacağına karar verecek. 


Sevgili kardeşlerim, bu konu Bakanlar Kurulu'nun işi değildir. Her yatırım için inceleme yapıp da bu yatırım “A’dan H’ye kadar 9 tane teşvik tedbirinden 1 numara” diye, “4 numara” diye “7, 8, 9 numaralar tatbik edilir.” diye Bakanlar Kurulu’ndan karar beklemek demek, ölümdür. Bu karar çıkmaz sevgili kardeşlerim! Ve gene bir yerde teklemişiz.  Bir güzel haber alıyoruz; 3 ayda yatırım için gerekli müsaade, çıksa da karar çıkmasa da tamamlanıyor ama hangi teşvik tedbirlerinin uygulanacağı Bakanlar Kurulu'na bırakılmış.

 

Eğer Bakanlar Kurulu, çıkaracağı bir Bakanlar Kurulu kararnamesi ile bunu ……… tespit edecekse amenna. Uygulama statüsünde Bakanlar Kurulu'na müracaat edilmeyecekse, müsaade Bakanlar Kurulu'ndan alınmayacaksa, her kuruluş için kriterler Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilmeyecekse, Bakanlar Kurulu global olarak, hangi tarz işletmelerin hangi teşvik tedbirlerinden yararlanacağını tayin edecekse, buna bir diyeceğimiz yok. Ama kurullar, her bir kurum, yeni kuruluş Bakanlar Kurulu'na müracaat edecekse, oradan kendisine hangi teşviklerin tatbik edileceği konusunda kararlar çıkacaksa, böyle saçmalık olmaz. Bu her kurum yeniden o köhnemiş standartlara geri dönmesi mânâsını taşır ve Türkiye’ye bir defa daha yazık olur.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, kardeşimiz soruyor:


“Hep yakındığımız bir konu var.” diyor, “bürokrasi. Ne diyorsunuz?”

Söylediğimiz standartlar geçerliyse çok güzel diyoruz, tebrik ederiz diyoruz, Allah razı olsun diyoruz. Her şey çok güzel görünüyor. Allah razı olsun.

2. suali:

“Bu yasa tasarısından hükümetçe övünülerek bahsedilirken, Yabancı Sermaye Derneği Genel Sekreteri Abdurrahman Arıman: "Endüstri bölgeleri yasası, bütünüyle gereksiz ve yanlış bir yasa.” demiş.

Biliyorsunuz ki bu endüstri bölgeleri yasasının (inşaallah tasa olmaz, yasa olarak kalır) adil sonuçlara yol açar, ümitle bekliyoruz. Bu sanayi bölgeleri, endüstri bölgeleri yasası, hem yatırımları, endüstri bölgelerinde yapmak, kolaylıklar sağlamak yatırımcıya, hem de yabancı sermayeyi teşvik etmek için dizayn edilmiş bir yapı. Şimdi konuyu yabancı sermayesinden ele alan, Yabancı Sermaye Derneği Genel Sekreteri Abdurrahman Arıman, endüstri bölgeleri yasası için diyor ki; o bu yasayı tasa olarak görmüş: "Bütünüyle gereksiz ve yanlış bir yasa." demiş. 

 

Sevgili kardeşlerim, biz bu görüşe iştirak etmiyoruz. Yabancı sermaye açısından öyle olabilir. Bize göre yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi veya gelmemesi arasında büyük bir farklılık yok. Çünkü Türkiye yabancı sermaye ihtiyacında değildir. Hareket halindeki fonlarını kullanabildiği takdirde, Türkiye füze hızıyla ilerleyecek olan bir ülkedir. Ama henüz sahip olduğu değerleri bilmiyor.


Öyleyse yabancı sermaye tarafını bir tarafa bırakırsak, endüstri bölgeleri yasa tasarısı, takdire şayan bir yasadır diye düşünüyoruz. Ve Yabancı Sermaye Derneği Genel Sekreteri Abdurrahman Arıman'ın bu yasa hakkındaki görüşü şöyle: “Yasa, yabancı yatırımların gelmesini sağlayabilecek özellikte değildir.” diyor. Olabilir, bu tarafı bizi çok ilgilendirmiyor. Bu özelliğin sahibi midir, değil midir konusunda bize verilen bilgilerin ışığında bir şey söylemek mümkün değil. Ama daha detay verilirse o konuda da açıklamalarda bulunuruz inşaallah. ………. ki; yabancı sermayenin getirilmesinde ülkeye sokulmasında, faydalı olmasıyla olmaması arasında bizim için fark yok. Türkiye yabancı sermaye bekleyen bir ülke olmamalıdır. Kendi kaynaklarını harekete geçirmelidir. Altın madenlerini, bor madenlerini, toryum madenlerini, toprağın derininde bulunan petrolünü, doğalgazını, jeotermal enerjisini, nehirlerimizden her an akmakta olan hidrolik enerjiyi Türkiye kullanmalıdır. Yabancı sermaye gelir veya gelmez, yabancı sermayeyi bir teşvik unsuru olarak görmüyoruz. Ne getirir ne götürür hesabı baştan yapılamayan maddelerden bir tanesi de bu yabancı sermayedir. Yabancı sermaye bir pazara gelir. Türkiye, yabancı sermaye olarak içeriye giren, ülkede üretim yapan yabancı sermayenin kazandığı parayı kendi ülkesine aktarması anlamına gelir. Bu ise Türkiye için bir kazanç değildir. Belki ülkedeki yatırım sebebiyle istihdam dışındaki insanlara iş sağlanabilir diye bir fayda düşünülebilir. Ama burada hesabın iyi yapılması lâzım; ne getirir ne götürür? Hangi ölçekte bir geliş? Bu ölçeğe göre hangi standartta bir ülkeden sermaye transferi dışarıya? Burada giren paranın sağlayacağı menfaat ile ülkenin o noktadan itibaren devamlı kaybedeceği dövizi beraberce düşünmek lâzım. Ne zaman ki Türkiye döviz standartlarını en uygun özellikte kullanamayan bir ülke olarak ne zaman altın karşılıklı paraya girer de Türkiye’nin kendi parası konvertibl olursa, o zaman döviz girişi Türkiye’ye fayda sağlayabilir. Çünkü çıkan, o ülkenin de tercih edeceği Türk lirası olacaktır.


Şimdi bu Arıman kardeşimiz, Yabancı Sermaye Derneği'nin başkanı olan bu kardeşimiz, Genel Sekreteri'ymiş afedersiniz, bu kanunun yapılaşmasından evvel, yabancı sermaye konusunun tek bir merci olduğu, bulunduğunu hatırlatmış. Yasa ile endüstri bölgesine yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcının Sanayi Ticaret Bakanlığı'na, bu bölgeler dışında yatırım söz konusuysa Hazineye başvuracağını kaydetmiş. Yani, iki veya üç tane ayrı yere başvuru yapmak gerekiyor.

Burada niçin bu tarzda yazmış bilgiler? Hazineye Bağlı Yabancı Sermaye Müdürlüğü ve Dünya Bankası'nın dünya çapında danışmanlık hizmeti veren kuruluşu FIAS, bu yasanın çıkmamasından yana olduklarını öne sürmüş. Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü de istemiyor, FIAS da istemiyor.


Sevgili kardeşlerim, konunun yabancı sermayeyle ilgili bölümünde, ülkemize faydalı bir açı oluşturulabileceği kanısında olmadığımız için, bu noktada ilgilenmiyoruz. Buradaki faydalar ve zararlar, artılar ve eksiler, zaten tahminlere dayalı. Neyi getirip neyi götüreceği konusunda bir fikre varmak bu  …. tahminlerle mümkün görünmüyor bize. Ama endüstri bölgeleri tasarısı, eğer gerçekten 3 ayda sonuç alınacak bir başvurular sistemini geçerli kılıyorsa, bu yasa tasarısı başarılı bir tasarıdır. Böylesi hükümetimizden beklediğimiz bir şey değildi, Beklediğimizin ötesinde bir, bir şeyler sağlamış oldular ya da en azından laf olarak öyle görünüyor. Tatbikatta bakalım neler var. Hele bir o günler gelsin.

Ankara’dan E. Bey kardeşimiz der ki:

SORU: Ecevit, Başbakan Ecevit şunları söylemiş: “Türkiye’de yatırım yapmak isteyen yatırımcıların bazı şikâyetleri var.” demiş. “Bunların başında yatırımcıların karşısına çıkan bürokratik engeller geliyordu. Türkiye’de yatırım yapmak isteyen bir iş adamı, 40 kapı çalmak zorunda kalıyordu. Başvurulara cevap almak için de 2-3 yıl beklemek zorunda kalıyordu. Ama biz bu konuda gereken çalışmaları yaptık. Artık yabancı yatırımcı 40 kapı yerine tek kapı çalacak. Endüstri bölgeleri yasasının sonuçları en geç 3 ay içinde alınacak. (Buraya ekleyememiş kardeşimiz ama sonuç alınmazsa sonuç alındı sayılacak, izin verilmiş sayılacak). Ayrıca IMF'in desteğini artarak, sürdürecek. (yani bu yasa tasarısını çıkarmakla IMF'in desteğinde artış sağlanacağı ve desteğin sürdürüleceği de hedeflerin ifade edilmiş).

Dış ülkeler, dînler, kültürler arası çelişkileri giderecek örnek ülke olarak Türkiye'yi kabul ediyorlar.” Demiş.


(Neye dayalı olarak? Amerika Cumhurbaşkanı, Türkiye Başbakanı Ecevit’e diyor ki: "Afganistan'daki durumları gördünüz, biz bütün İslam ülkelerinin Türkiye gibi laik ülkeler olmasını isteriz. Bu güzel bir şey olurdu." demiş; laik demokratik ülke. Bu da bizim başbakanımızın çok hoşuna gitmiş ve şimdi onu söylüyor. Dış ülkeler; aslında sadece Amerika Cumhurbaşkanı, Amerika Başkanı Bush diyor bunu Başbakan Ecevit’e, o da “ülkeler böyle söylüyor” diyor: "Dînler, kültürler arası çelişkiyi giderecek örnek ülke olarak Türkiye’yi kabul ediyorlar." demiş).


CEVAP: Şimdi sevgili kardeşlerim, IMF'in desteğini artırarak sürdürmesi ne yazar ki? Türkiye ekonomisi ölmek üzere. En korktuğumuz şey o; Türkiye’nin borçlarını ödemekte parayı döndüremez hale gelmesi. O zaman Türkiye de Arjantin felâketinin aynısını yaşayacak, Ve şu anda ufukta bunu durdurabilecek olan bir çözüm göremiyoruz. Türkiye, Arjantin’in yolunda görünüyor. IMF'in …….. standartlarında Arjantin iflas etmiş bir ülkedir ve …. yaşanıyor. İflasın başlangıç noktasına dikkat edin; Arjantin, borç aldığı paraları çeviremediği gün iflasla karşılaşmıştır; daha doğrusu iflas ortaya çıkmıştır. Yoksa çoktan iflas halindeydi.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Türkiye, bütçe gelirlerinin en az 3 katı borç ödemek mecburiyetinde olan bir ülkedir. Aynı yıl, aynı bütçe yılında, kazandığının 3 katını, eskiden aldığı borçların taksitleri ve faizleri olarak ödemek mecburiyetinde. Ne ile? Yeniden alacağı borçlarla. İşte bizi ürküten, korkutan, hüzne salan bu olay. Ve Türkiye bir yükselen borçlar sistemini benimsemiş durumda. Türkiye konsorsiyuma gitmiyor. Türkiye, 10 yıl vadeli bir borç alıp da bütün kısa vadeli borçlarını ödeyip, ondan sonra da borcunu 10 yıl içerisinde yavaş yavaş ödeyecek ve azalan bir borçlar sistemini takip edecek olan bir irşad noktasına, rüşd noktasına ulaşamadı. Türkiye, dış borçlar açısından rüşdünü ispat edememiş bir ülkedir, hâlâ bir çocuktur. Gerçekten daha tehlikeli bir borçlanma sistemi düşünemiyoruz. Hazine, hazine bonolarına devamlı borçlanıyor. Hâlâ hamdolsun ki paralarını çevirebilme imkânının sahibi. Ama finans çevreleriyle Türkiye maliyesinin bir an için başının derde girdiğini düşünelim; olay bitmiştir. Türkiye’nin borç aldığı paraların faiz ve taksitlerinden herhangi birini yeniden alacağı bir borçla ödeyememesi anında, durumu Arjantin’in durumu gibi olacaktır.


Yıllardan beri yaptığımız bunca öneriye, bizim manevî kişiliğimiz sebebiyle düşman gözlerle bize bakıldığı için iltifat edilmemiş ve ülkenin bu noktaya gelmesi takarrür etmiştir. Ülkeyi mahvetmek isteyen perde arkasındaki kişiler veya gruplar, bugünkü ülkeyi idare eden kadroya, ülkeyi mahvetmeleri konusunda gerekli imkânları oluşturmuşlardır.


Sevgili kardeşlerim, Türkiye çok ciddi bir krizin dönülemeyecek bir noktasındadır. Bu kafa yapısıyla borçlarının konsolide edilmemesi konusundaki hiçbir mantık ölçüsüyle izah edilemeyen inadıyla, Türkiye ekonomisi mahva götürülüyor. Ülkeyi idare edenler konsolidasyona gitmemek konusundaki ısrarlarını açıkça dile getiriyorlar götürüyorlar. "Hayır konsolidasyon yok." diyorlar. "Biz borçları konsolide etmeyeceğiz." Bunun mânâsı, her yıl Türkiye’nin borcunun katlanmasıdır. Çünkü her alınan yeni borç, eski bir borcun taksiti için alınmaktadır ve %80, %90 faizlerle alınmaktadır. 2001 yılının sonunda, Türkiye’nin %60’lar seviyesinde giden enflasyonu %84,6’ya ulaşmıştır. Hangi başarıdan bahsedilebilir? Ekonomi, her idare eden grup elinde sadece bataktan batağa sürüklenmektedir, o kadar.

Burada da endüstri bölgeleri kanununa baktığımız zaman şunu görüyoruz: Bu endüstri bölgeleri konusu gerçekten güzel bir çözüme kavuşturulmuş; 3 ay içinde sonuçlanacak. Teşvik tedbirleri de getirilmiş, neler olduğu konusunda bir açıklama yapılmamış. Yapıldığı zaman onu da göreceğiz. Ama IMF'in desteğinin artması veya artmaması Türkiye için bir kurtuluşu ifade etmiyor. IMF'in vereceği krediler de ne yazık ki eski borçların taksitlerini ödemek için kullanılacak sadece. Hiçbir yatırıma gitmesi mümkün değil.

 

Öyleyse Türkiye’nin laik bir ülke olması, bir iftihar vesilesiyse, o öyle olsun. Ama bunu bir ekonomik başarı diye lanse etmek; hayır, bu kabule şayan bir durum değildir. Endüstri bölgeleri yasası, 3 aylık bekleme sürecini gerçekleştirmek istikametinde bir reform niteliğini taşıyor; bir büyük başarıdır ama onun ötesindeki kesimler hâlâ karanlıktadır. Böyle bir sistemin teşvik tedbirleriyle desteklenmesi gerekirdi. Teşvik tedbirlerinin varlığı söyleniyor ama desteklerin ne olduğu, teşvik tedbirlerinin ne olduğu konusunda bir açıklama yok.


Ama gerçekten inanması bile güç geliyor bize; bürokrasi 3 ayda bunun kararını verecekse, veremezse kabul edilmiş sayılacaksa tebrik ederiz, gerçekten çok başarılı bir kanun. Ülkemize hayırlı olsun.

Ankara’dan M.P. der ki:


SORU: “Niyet mektubu IMF'e sunulmuş. Mektupta, yatırım ortamı, şeffaflaşma ve kamu bankalarındaki yapılanma ile ilgili çalışmaların olacağı belirtilmiş. Bizlere yatırım ortamının nasıl olması gerektiğini, şeffaflaşmanın ne olduğunu ve kamudaki bankalardaki yapılanmanın nasıl olması gerektiğini açıklar mısınız?" diyor kardeşimiz. 

CEVAP: Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, kardeşimiz soruyor:


"Bu hedeflere ulaşılacağına inanıyor musunuz?"

Buradan başlayalım; hayır inanmıyoruz. Hep böyle olur; niyet mektupları sunulur, mektuplar çıkar ve yuvarlak laflar edilir. Yatırım ortamı, şeffaflaşma ve kamu bankalarındaki yapılanma, bunların hepsi yerine bir tek kelime kullanılsaydı yeterdi; yatırım. Üretken yatırım, üretime dönük yatırım. İşte bütün meseleyi çözecek olan anahtar bu kadar; üretime dönük yatırım. Her yeni üretim, Türkiye’nin problemini o üretim boyutunda çözebilen bir muhteşem şifa dizaynıdır. Türkiye ekonomisi hastadır, Türkiye ekonomisi maluldür, sakattır; tedavisi gerekiyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, şimdi yatırım ortamı deniyor ve bırakılıyor konu. Yatırım ortamı nedir? Yatırım ortamının ıslahatı konusunda ne düşünülmüş? Endüstri bölgeleri düşünülmüş. Ve endüstri bölgeleri sebebi ile yeni yatırımlar olacak. Teşvik tedbirlerinin ne olacağı konusunda bu gündemde bir bilgi yok. Geçen haftaki basına yansıyan bilgi; vergilerin bir süre alınmaması konusundaydı. Gerçekten çok tesirli bir teşvik tedbiri olabilirdi. Gümrük muafiyeti olabilir; çok tesirli bir teşvik. Finansman temini olabilir ve finansman da ne yazık ki gene bankalar sisteminin kredi vermesi suretiyle tahakkuk edecek olan bir konu. Onun için hemen arkasından zaten kamu bankalarındaki yapılanma geliyor.


Sevgili kardeşlerim, kamu, yani devlet, bir an evvel elini ticaretten de sanayiden de çekmelidir, devlet olmalıdır. Devletin ticareti, devletin sanayii, hep bizim gibi geri kalmış ülkelerde mevcuttur. Büyük ülkeler, devleti, ticaretten ve sanayiden bütünüyle çekip almıştır. Devlet, devlet olma fonksiyonunu idâme ettirmektedir ve bu da devleti devlet yapan yegâne faktördür. Ziraat Bankası, Halk Bankası, Emlak Bankası, hepsi battılar ve bir kurtarma operasyonu için hazırlar.


Şimdi sevgili kardeşlerim, ne oluyor? Kamu bankaları para veriyor özel sektöre ve tahsil edemiyorlar. Bankanın giderleri gelirlerinden fazla olduğu için banka iflas ediyor. Devlete düşen ne? Devlet de kendine düşeni; onun açığını kapatmak, borçlarını ödemek ve aynı bankayı aynı hataları yeniden yapmak üzere yeniden meydana salmak. Böyle görüyor devlet kendisini. Bizim ülkemizde hep devlete yazık olur; hep devlet herkesin yaptığı bütün yanlışların bedelini ödeyecek olan bir ülkedir, ülkenin devletidir. 


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, "Türkiye’de nasıl bir yatırım ortamı olmalıdır?" diye soruyor kardeşimiz.

Türkiye’deki yatırım ortamı şöyle olmalıdır; Türkiye’nin düşünebilen kafaları harekete geçmelidir. Demelidirler ki: Türkiye’de hareket halindeki fonlar vardır. Bu fonların sadece %5’i ile Türkiye, tarihinin en hızlı kalkınmasını, ekonomik kalkınmasını gerçekleştirebilir ve krizden mutlaka çıkar. Bunun için bankalardan ekonomiye akan paranın devamlı olarak %5’i yatırımlara sevk edilmelidir. Böyle bir şeyi tahakkuk mevkiine koyduğu andan itibaren Türkiye hızlı bir kalkınmanın içine girecektir. Ve böyle bir kalkınma stratejisinde bankalar, reel sektöre, özellikle üretken yatırımları gerçekleştirecek olanlara kredi vermemelidir; onlara ortak olmalıdır. Ve Türkiye’nin kalkınma aşamasına girmesi ve bunu başarıya ulaştırabilmesi, bu söylediğimize bağımlıdır. Türkiye bunu yapabildiği gün, kendisini kurtaracak olan karara imzasını atmış demektir. Ne bankacılarımız bu kafa yapısında, ne devleti idare edenler bu kafa yapısında.


Öyleyse yatırım ortamı böyle gerçekleştirilir. Yani Türkiye’deki bankalar sistemi, artık bu ülkeye bir borçları olduğunu, bunu gerçekleştirmeleri zamanının geldiğini idrak etmelidirler bu ortamda. Ve ortak oldukları takdirde kazançları evvelkinden daha az olmayacaktır; daha çok olacaktır. İşte böyle bir dizayn söz konusu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.


Allah razı olsun.


Bismillâhirrahmânirrahîm.


Adana’dan V. B. kardeşimiz der ki:

SORU: Başbakan Bülent Ecevit'in Amerika Birleşik Devletleri ziyareti çerçevesinde, Washington’da bulunan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, Türkiye’deki küçük ve orta ölçekli işletmeler ile Amerikan firmaları arasında ekonomik ve ticari iş birliğinin geliştirilmesine yönelik bir proje için Amerikan Ticaret Odaları ile prensip anlaşmasına varıldığını söylemiş. Hisarcıklıoğlu anlaşmayı şöyle anlattı: “Amerikan Ticaret Odaları'nın Tayland ve Singapur'da yapmış oldukları bir model var. Biz de aynı model çerçevesinde, stratejik öneme sahip olduğu için Türk ve Amerikan Kobilerini bir araya getirmek, üretime yönelik karşılıklı bir iş birliği ve ortaklık kurabilmek için bir prensip anlaşmasına vardık. Nisan ayında Amerikan Ticaret Odaları Başkanı Thomas Donahue Türkiye’ye gelirken beraberinde Amerikalı işadamları heyetini de getirecek.


(Daha evvel yapılmış olan benzer bir anlaşmaya yakın bir strateji içerisinde, Türkiye Odalar Birliği ile Amerikan Odalar Birliği, Türk ve Amerikan Kobilerini bir araya getirmek için harekete geçiyorlar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Amerikan Ticaret Odaları arasında bir anlaşma. Evvelce bu anlaşmanın bir benzeri, Tayland ve Singapur’da böyle bir müşterek çalışmaya girmişler. Şimdi de Türkiye’de bunu gerçekleştirmek üzere harekete geçeceklerini söylüyor).

Ve şöyle devam ediyor: 400 Kobi için ön anlaşmayı yaptık. (400 Kobi ile Amerika Ticaret Odaları ve Türkiye Ticaret Odaları Borsaları Birliği Başkanı bir beraberliğe girmiş). Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri iş ortaklığı girişimi anlaşması, Türkiye Odalar Borsalar Birliği Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi ve Amerika Birleşik Devletleri Ticaret Odaları arasında imzalanacak. Bu anlaşma ile öncelikle bilgi teknolojileri, tarım ve gıda sanayii, imalat sanayii ve turizm gibi sektörlerde firmalar arasında eşleştirme yoluyla iş birliği sağlanması amaçlanıyor. Bu anlaşmayı değerlendirir misiniz?” diyor kardeşimiz.

CEVAP: Bu anlaşma, güzel bir anlaşma. Yani bir konunun sathında yüzmek değil bu, konunun içine girmek; fizik standartlarda başka bir ülkenin çalışmalarını gerçekleştirmek, başka bir ülkedeki (Amerika’daki) bugüne kadar olan tatbikatın teknolojik yönlerini Türkiye’ye aktarmak. Ve sözleşme imzalanmış, 400 Kobi ile Amerikan firmaları arasında bir anlaşmaya varılmış; bir teknoloji transferi, bir iş birliği ve sonuca gidiş, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

 

Kobiler, Türkiye’de, istihdamın %78’ini teşkil ediyor. Yani binlerce, on binlerce küçük işletme, küçük ve orta ölçekli işletmeler. Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin toplamı Kobileri oluşturuyor. Böyle bir anlaşma, aslında hedefine yönelik bir anlaşma olarak değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Burada aktivite görüyorum. Burada fiziksel bir çalışma görüyorum. Birleştirme olayı tamamlanmış, imzalar atılmış, şimdi bir aktif faaliyet devresine hemen ardından girilmesi söz konusu. Aktivite başlayınca neler olacağını beraberce göreceğiz inşaallah.


Allah razı olsun.


Eskişehir’den A. Ç. der ki:

 

SORU: Eskişehir Esnaf ve Sanatkârlar Odası Başkanı Yüksel Yüzügüllü, hükümetin uygulamaları nedeniyle 2001 yılında esnafın iflas ettiğini belirtmiş. (Doğru bir teşhis, gerçekten tam bir iflas tablosu yaşanıyor). 2002 yılı için (umutsuz konuşmuş Yüzügüllü kardeşimiz, demiş ki): Hükümet bu yıl da aynı hataları sürdürür, esnafın kullandığı faizleri düşünmezse, daha çok iş yeri kapanır.” Türkiye’nin ayağa kalkması için küçük esnafın desteklenmesi gerektiğini belirten Yüzügüllü: "Ülkeyi idare eden siyasiler aklını başına toplamalıdır. IMF'ten gelecek milyar dolarları, hortumlanan 3-5 bankayı kurtarmaya harcayacaklarına, istihdamı arttırıcı, yatırıma yönelik işlere ayırsınlar." demiş.

CEVAP:  İşte akılcı bir öneri. Yıllardan beri söylediğimiz şeyleri, artık birer birer, bıçak kemiğe dayanınca herkes söylemeye başladı.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu muhtevada meselelerimize baktığımız zaman, hiçbir konunun, ait olduğu hedeflere yönelik bir çözüme kavuşturulamadığını görüyoruz. Yani sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, gerçekten IMF Türkiye’ye yeniden borç verecek. Ama bu borç vereceği paraları, biz Türkiye’nin borçlarına yatıracağını düşünüyoruz. Ama Yüzügüllü kardeşimiz, bu paraların hortumlanan 3-5 bankayı kurtarmaya hasredileceğini söylüyor. Hasredileceğini söylüyor; olabilir, bakalım, nereye kullandıkları nasıl olsa ortaya çıkar.

Burada, akılcı yaklaşım geliyor Yüzügüllü'den: "İstihdamı artırıcı, yatırıma yönelik işler." diyor. İstihdamı artırıcı, üretken yatırımlar, daha derli toplu bir ifade olurdu diye düşünüyorum ama sanıyorum ki o da aynı şeyi düşünmüştür. Yani üretime yönelik yatırımlar.

Üretime yönelik yatırımlar oluştukça, bu üretilen malın ticaretine ait yatırımlar otomatik olarak olgunlaşır. Önemli olan üretimi arttırabilmek, refahı, ülke düzeyine yayacak olan tek sistem, üretimi arttırmaktan geçer. Aynı miktarda nüfus; iki kat üretilen bir ülkede, iki kat refah payının sahibi olur. Üç kat üretilen bir ülkede, 3 kat refah payının sahibi olur. Yeter ki gelirler seviyesiyle üretim arasında denge kurulabilsin. Bu da sadece yatırımla mümkündür.

Allah razı olsun.


Bursa’dan B.  kardeşimiz der ki:

SORU: Aralık ayında Kapasite Kullanım Oranı %73,6’ya kadar gerilemiş. Geçen yılın Aralık ayında bu oran %74,5’miş. Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yapılan Aylık İmalat Sanayii eğilim anketi sonuçlarına göre tam kapasite ile çalışamama nedenlerinin başında, iç pazardaki talep yetersizliği; %55.9. %12.8 ile dış pazarda talep yetersizliği, %3.7 ile mali imkânsızlık, %3.6 ile yerli mallarda ham madde yetersizliği, %2.5 ile işçilerle ilgili meseleler ve %1.1 ile ithal mallarda hammadde yetersizliği izlemiş.


CEVAP: Ama başlangıçtaki olay, iç pazardaki talep yetersizliği. Aslında sevgili kardeşlerim, iç pazarda talep yetersizliği olsa bile, ihracatla üretimi artırmak mümkün. Ama o konuda da çok başarı sağladığımız iddia edilemez.

Niçin üretim diyoruz? Niçin yatırım diyoruz? Niçin üretken yatırım diyoruz? Üretim, yatırım, üretken yatırım. Çünkü üretime yönelik bir yatırım, Türkiye’nin problemlerini halleder. Üretime dönük yatırımlarımız ne kadar büyük ölçekli olursa, ne kadar büyük hacimde gerçekleşirse; o kadar kısa sürede Türkiye kalkınma hamlesini tamamlar. Her yeni yatırım, yeni katma değer demektir. Bu, arz kanadını genişletecek olan bir imkândır. Her yeni üretken yatırım, istihdam demektir. Ve dışarıdaki, istihdam dışındaki 2 milyondan fazla işsizi işe almak için son derece önemli ve yegâne çözüm ifadesidir. Başka bir çözüm yok, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Önümüzdeki günlerde, başka kardeşlerimizin de aynı şeyleri söyleyeceğini duyacaksınız gazetelerden. Daha yeni yeni kardeşlerimizin, çözümün nerede bulunabileceği konusunda akılları suya ermeye başladı. 


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, sadece yeni yatırımlardır,  üretken yatırımlardır ki; yeni istihdamın vücuda getireceği gelirler seviyesi artışını sağlayabilir. Bu, matematik olarak toplam efektif talebin artışıdır. Eğer toplam efektif talep artmışsa, onun artışı kadar üretim artışını rahatlıkla gerçekleştirebilirsiniz. Onu mas edebilecek olan talep artık mevcuttur. İşte bir taraftan talep kanadını yükselten, öbür taraftan üretim kanadını, arz kanadını yükselten ve bu sebeple ülke sathına refahı yayacak olan tek bir sistem vardır dünya üzerinde. Bu, üretken yatırımlar sistemidir ki ikinci sistem, alternatifi yok sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.


Görüyorsunuz ki; adım adım, bir yerlerden bu konuya yönelik öneriler gelmeye başladı. Önce sade biz söylüyorduk, hiç kimse üretken yatırımlardan veya yatırımlardan bahsetmiyordu. Piyasada adım adım hedeflere yürüdükçe, başka bir yöntemin geçerli olmayacağı konusu, bütün kafalarda daha yeni yeni yerleşmeye başladı. Ama sadece bir kaynaktan değil, üç kaynaktan değil, çok kaynaklardan gelen haberler, aynı şeyleri söylüyor. Birlikler başkanları, sendikalar, ekonomik konuda araştırmalar yapanlar, aynı şeyi söylemeye başladılar: "Üretken yatırımlar; çözüm budur." deniyor artık. Bu çözüm önerisinin, aklı başında olan herkes tarafından benimsenmesi bizi elbette huzurlu kılıyor. Bu telkinler hedefine ulaşabilirse, Türkiye ancak o zaman kurtuluş için bir atılıma girmiş olacaktır.

Allah razı olsun.


Ankara’dan M. H. L. diyor ki:

SORU: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, hükümetin kendi açıklarını belediye gelirlerine el koyarak kapatmak istediğini ileri sürdü. Melih Gökçek, belediyelerin genel bütçe vergi gelirinden aldıkları %5’lik payın, %60’ının İller Bankasına aktarılmasını öngören düzenlemeyi “hükümetin deliğine belediyelerden yama arama çalışması” olarak nitelendirmiş. Kardeşimiz de soruyor, L. kardeşimiz soruyor:  "Hükümetin, açıklarını belediye gelirlerine el koyarak kapatma isteğine nasıl bakıyorsunuz?" diyor.

CEVAP: Aslında durum tam da öyle değil. Çünkü ifade açık: “Gelirlerden belediyelere ayrılan pay.” Aslında bütçe vergi gelirlerinin %5’i belediyelere ait. Her ildeki belediyeler, bu gelirlerin %5’nin sahibi. Kanunu böyle düzenlemişler. Ama gelir kime ait aslında? Bütçeye ait, devlet bütçesinin geliri. Öyleyse hükümet zor durumda mı? Hükümet çok zor durumda sevgili kardeşlerim. Hükümet, sadece %30’luk bütçe açığının sahibi değil. Onun ötesinde bütçe gelirlerinin 3 katı kadar da aynı yıl içinde, 2002 yılı içinde borç ödeyecek olan bir hükümetle karşı karşıyayız. O zaman bu konunun mutlaka halli gerekir. Hükümet de ihtiyaç sahibi, belediyeler de ihtiyaç sahibi. Bizce bu konuda bir anlaşmaya varmalılar; öngörülen miktarın yarısı belediyelerin olmalı, yarısı da bütçenin olmalı.


İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir konu gündeme geliyor ve hükümete ait olan, bütçeye ait olan gelirlerden, belediyeye ayrılan paylardan %60’ının kesilmesi, %30’unun kesilmesi şeklinde dizayn edilirse daha adilane bir çözüme gidilir diye düşünüyoruz. Aslında gelirin sahibi bütçedir. Ama belediyeler de kanun gereğince bundan pay sahibi olduğuna göre, orası da haklıdır. Gelirin her iki taraf için de bir ihtiyaç olduğunu hatırlamalı, onu yerli yerine oturtmalıyız.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böylece ekonomi sualleri tamamlandı. Şimdi geliyoruz bilim suallerine.


Dr. Abdulcabbar BORAN bakalım ne dedi. Diyor ki:

SORU: Nahl Suresinin 48. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

“Allah’ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onun gölgeleri küçülerek, sağdan soldan Allah’a secde eder vaziyette döner.”

16/NAHL-48: E ve lem yerev ilâ mâ halakallâhu min şey’in yetefeyyeu zilâluhu anil yemîni veş şemâili succeden lillâhi ve hum dâhırûn(dâhırûne).

Onlar, Allah’ın yarattığı herşeyi (elektronları) görmediler mi? Onun gölgeleri (karşıt elektronları), tâbî olarak (elektronlara), sağdan (sağ spinli) ve soldan (sol spinli), Allah’a secde ederek dönerler.

 

Şimdi Cabbar diyor ki: “Allah’tan gelen sağ ve sol spinli karşıt nötrinoların sağ ve sol spinli karşıt elektronları beslemesi, sağ ve sol spinli karşıt elektronların Allah’a secde etmesi anlamına gelir diyebilir miyiz?”

CEVAP: Allah’ın ifadesine dikkatle bakın, bir defa daha okuyorum:

“Allah’ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onların gölgeleri (yani karşıt elektronlar) küçülerek sağdan ve soldan Allah’a secde eder vaziyette döner.” diyor.

Daha net nasıl anlatsın Allahû Tealâ? Diyoruz ki: Bütün karşıt elektronlar, elektronların yarım ağırlığındadır. Yani ağırlıkları, elektronlara nazaran küçülmüştür, %50 küçülmüştür. Burada da Allahû Tealâ “küçülerek” diyor. Ne kadar sağ spinli (sağa dönen) elektron varsa, o kadar sol spinli (sola dönen) elektron var. Ve ne kadar sağ spinli elektron varsa, o kadar sağ spinli karşıt elektron var. Ne kadar sol spinli elektron varsa, o kadar da sol spinli elektron, karşıt elektron var.


Öyleyse ne yapıyor bunlar? Dönüyorlar. Allahû Tealâ da burada diyor. Diyor ki: “Onlar dönerler.” Karşıt elektronlardan bahsederken, onların küçülerek döndüğünü söylüyor. Yani ağırlıklarının, elektron ağırlıklarına göre yarım oldukları ifade ediliyor. Ve hem “sağa doğru dönenler” diyor; sağ spinli karşıt elektronlar, hem de “sola doğru dönerler” diyor; sol spinli karşıt elektronlar. “Ve Allah’a secde eder vaziyette dönerler.” diyor. “Küçülerek, sağdan ve soldan, Allah’a secde eder vaziyette döner.”


Buradan anlaşılan o ki; elektronlar dikey vaziyette dönmüyor (karşıt elektronlar ve elektronlar) yatay vaziyette dönüyor. Ve Allahû Tealâ bunu secdeye benzetiyor. Yani dünya sathına göre elektronların dönüşü dikey değil, yatay. Yatay standartlarda (ufkî standartlarda) dönüyor. Şakuli değil (dikey değil) yatay. Ve dönüyorlar. Döndüklerini söylemiş, küçüldüklerini söylemiş karşıt elektronların. Küçüldüklerini yani ağırlıklarının elektron ağırlığının yarısına düştüğünü söylemiş Allahû Tealâ.

Allahû Tealâ, en açık şekilde bildirmiş durumu. Öyleyse böyle bir ortamda bu âyet-i kerime yani Nahl-48, karşıt elektronların yarım ağırlıklar kanununu ve spin kanununu veriyor.

Öyleyse konumuza devam edelim. S. D. (Dr. S.D) diyor ki:

SORU: Günümüzde, bilindiği gibi değişik türlere ait hayvanların genetik yapıları birbirleriyle birleştirilip deneyler yapılmaktadır. Örneğin, küçük deney farelerine büyük fare genleri verildiği zaman, bu farelerin daha büyük doğduğu ve diğer hemcinslerinden daha iri olduğu gözlenmiştir. Ama bu yeni oluşan farelerin çok hareketsiz oldukları ve kendilerini savunamadıkları gözlenmiştir.


(Öyleyse Allah’ın koyduğu kanunları ne zaman değiştirirsek, kendimize göre olan yöntemler vücuda getirirsek, bir açıdan, insan aklının ulaştığı yerde bir hedefi kısmen tutturduğunu görüyoruz; daha büyük fareler doğuyor büyük fare genleri aşılandığı zaman ama Allah’ın kanunlarına karşı çıkıldığı için uyum sağlanamadığı cihetle, bu büyük fareler doğuyor, büyük doğuyor ama hareket etme kabiliyetleri az, güçleri az, kendilerini savunamıyorlar).


Daha da ileri gidilmiş: “İnsan genleri, insan büyüme hormonu geni bazı hayvanlara verilerek daha iyi gelişmeleri beklenirken bu hayvanların kontrolsüz bir biçimde büyüdükleri, hareket edemez duruma geldikleri gözlenmiştir.”

İşte Allah’ın kanunlarıyla oynamanın bir başka cezası burada kendini gösteriyor. İnsanın mutlaka hayvanlardan geldiğini ispat etmek gayretinde olan insanlar, insan genini bir hayvana aşıladıkları zaman, bir farenin genini bir başka fareye aşılamaktan elde ettikleri sonuçtan çok daha kötü bir sonuçla karşılaşmışlar. Hem kontrolsüz bir büyüme, hem de kendini müdafaa edememe falan değil, hareket edemez duruma geldikleri görülmüş).

Şimdi tıp diyormuş ki: "Bu çalışmalar insanlara uygulanamaz." S. de diyor ki: “Bu çalışmaların insanlara uygulanamayacağı bilinmektedir; çünkü çok küçük bir ihtimalle 'Süper İnsan' yaratma teorilerinin gerçekleşebileceğini düşünmektedirler.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, biz insanlar ne zaman Allah’ın işlerine karışmamayı öğreneceğiz acaba? Neden O’na asi oluyoruz? Eğer insanlar bir araştırma yapacaklarsa, Allah’a karşı gelmeleri gerekmiyor. Yöntemi kendilerinin tayin etmesi, bu acı sonuçlara yol açıyor ve hep hüsranla kapanıyor defterler. Ama Allah’tan sorsa insanoğlu onu nasıl yapmamız lâzım diye, Allahû Tealâ mutlaka insanın hayrına, en çok sevdiği mahlûk olması dolayısıyla insanın hayrına bir çözüme gidecektir.

Bir gün insanoğlu, Allah’ın karşısında değil, Allah’a isyan eden değil, Allah’ın emrinde bir mahlûk olmayı başardığı zaman, o zaman hedefine varacaktır. Allahû Tealâ çözümü her zaman söyler.

İşte biz dünyaya açıklanana kadar, açıkladığımız ana kadar, yarım ağırlıklar kanunundan bizim fizikçilerimizin hiçbirisinin haberi yoktu. Yani, karşıt elektronların ağırlığının, elektron ağırlığının yarısı kadar olduğunu ve negatif ağırlık taşıdıklarını sadece biz biliyorduk. Kimden öğrendik? O’ndan öğrendik; Allahû Tealâ’dan öğrendik. Ve dünya üzerindeki tatbikat kesinlikle ispat etti ki; aynen öyledir. Ve son derece ilginç sonuçlar çıktı ortaya; alt hızlar kanunu, ışık hızı kanunu ve üst hız kanunu. Dünya hâlâ bunları, bu konunun uzmanları da dahil olmak üzere, yani nükleer standartlardaki ilmin sahipleri de bizim sahip olduğumuz ilmi bilmiyorlar. Allah’ın bu konudaki kanunlarını bilmiyorlar. Onu söylüyorum; Allah’a asi olup da her şeyi berbat etmek yerine, Allah’tan öğrenmeye çalışmak daha güzel bir yöntem değil mi sevgili kardeşlerim? Bütün güzellikler, biz insanlar için. Allah’ın en müstesna en üst boyutta yarattığı mahlûkat, insan sınıflarıdır. Ayrı ayrı renklerde yarattığı insanlar; sarı ırk, beyaz ırk, kırmızı ırk, siyah ırk. Ama böyle bir dizaynda O herkesi sever. Ve en çok o âlimlere acırım ki; ilmin sahibi oldukları zaman kendilerini bir şey zannederler, böbürlenirler de Allah’ın kanunlarına karşı çıkarlar. Ve insanın meselâ maymundan oluştuğunu iddia ederler ve tabiî bu sadece bir saçmalıktır, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

“Bu konudaki görüşlerinizi açıklar mısınız?” diyor S.

Onu söylüyorum; insanlar, sahip oldukları, hasbelkader Allah’ın kendilerine açtığı o kapıdan Allah’a itaat yoluyla girseler ve Allah’a sorsalar, Allah’ın onların ilminin önünü açması söz konusu olur. Neden isyan? Neden itaat değil? Bunu bizim küçücük aklımız bir türlü almaz. İnsan bir yaratık olduğunu hemen unutuveriyor.


Hiç unutmayın sevgili kardeşlerim; sadece birer bir yaratığız, birer mahlûkuz. Bizi yaratan var, Allah, sahibimiz. Ve biz istersek ilmi bize verir. İnanmayan varsa ilme, gelsin izah edelim. Çift foton olayını izah edelim onlara; bakalım itiraz edebilecekleri en küçük bir nokta bulabilecekler mi? Karşıt elektronların devir sayısının, elektron devir sayısının yarısı kadar olduğunu izah edelim. Nötrinolardan atomların, elektronların nasıl oluştuğunu iddia edelim. Elektronlardan ve karşıt elektronlardan atomların nasıl oluştuğunu izah edelim. Her şeyin hidrojen atomunun bir bileşimi olduğunu izah edelim. Elektronun, proton etrafındaki dönüşünün dairesel değil eliptik olduğunu izah edelim.


Sevgili kardeşlerim, dünyamızın insanının bilmediği o kadar çok şey var ki; biz onları biliyoruz. Ama bu insanlar lâyıklar mı onu bilmiyoruz. Sevgili kardeşlerim, insanlar bugün ışık hızın üzerinde bir hava gemisi yapmanın sırrına henüz vakıf değiller. Ama biz vakıfız. Ve bu konu birçok kere Allahû Tealâ tarafından insanlığa gösterilmiş ama takılı kalmış. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler bize şimdi S. soruyor: "Bu konudaki görüşlerinizi açıklar mısınız?" diyor.

Böyle söylüyorum: İnsanlık, ilmin bir şeylerine, bir noktasına sahip oldu diye, gen konusunu inceledi diye Allah’a isyan eden âlimler, hiçbir sonuca varamazlar. O’na karşı olmak yerine O’na sığınmak çözümdür. O’nun gösterdiği yoldan yürüyerek hedeflere varmak çözümdür. Biz, söylediğim gibi; dünyaya yarım ağırlıklar kanununu açıklamasaydık kim bilir ne kadar devre sonra, ne kadar asır sonra insanlar yarım ağırlıklar kanununu bulabileceklerdi.

Biz, Allah’a asi değiliz. O’ndan ilim öğreniriz. O’nun dostuyuz. O’nun kölesiyiz. O, bizim Sahibimiz. Onun için biliyoruz, O öğrettiği için biliyoruz. Bugünün ilminin ötesini biliyoruz. Ama bugünün insanı o ilme lâyık olmadığı için ötesini sizlere ulaştıramıyoruz.

 

Şimdi  S. diyor ki: DNA’yı oluşturan bu yapı taşları, yani birbirlerine hidrojen ve fosfat bağları ile bağlanmış şeker bazları nasıl oluyor da bu kadar komplike sistemler oluşturabiliyor?


Sevgili kardeşlerim, bu şeker bağları; hidrojen ve fosfat bağlarıyla bağlanmış şeker bazları, aslında onlar da atomlardan oluşuyor. Atomlar da elektronlardan ve karşıt elektronlardan vücuda gelen protonlardan oluşuyor. Öyleyse en küçük yapıtaşı elektronlar ve karşıt elektronlar, eşit sayıda, eşit sağa dönüşte, eşit sola dönüşte. Ve Allahû Tealâ yaratırsa böyle yaratır. Evvelâ nötrinoları yaratıyor, nötrinoları kâinatın her noktasına gönderiyor, gezegenleri vücuda getiriyor. Ve onları madde haline; yani elektron ve karşıt elektronlar haline getirerek maddeyi oluşturuyor. Ama yolculuk enerji yolculuğudur. Bu sebeple enerji hiçbir âleminin maddesi olmadığı için, sonsuz hızla ulaşmıştır ulaşacağı yere.

“Bunları yöneten nedir?” diye soruyor S.

Bunları yöneten, Allah’ın kanunlarıdır. Allah’ın kanunları; gene Allah’ın yarattığı bir kompüter sistemi ile idare edilir. Kâinatın her zerresini, her elektronunu, her karşıt elektronunu denetleyen, her nötrinosunu, karşıt nötrinosunu denetleyen, bir muhteşem dizayn. Bütün kâinatı kontrol altında tutan bir dizayn.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın bu genetik yapıyı düzenleyen sünnetullahı söz konusu.

“Sünnetullahı mıdır?” diyor S.


Evet, sünnetullahı. Allah razı olsun.

 

Gaziantep’ten S. O.  diyor ki: 

SORU: ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Ivan Baldry ve Karl Blazebrook adlı iki bilim adamı, kâinatın uçuk turkuaz ile zümrüt yeşili arasında bir renge sahip olduğunu ortaya çıkardı.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, bu turkuazın nasıl bir renk olduğunu bilmiyorum ama size kâinatın rengini net olarak verebilirim: Hani yağmurlar çok yağar; dereler, nehirler kabarır ve topraktan da birtakım  nesneleri beraberlerine alarak; renkleri, çamur rengine yakın bir renk alır. Nehirlerden, yağmurlardan sonra akan suların rengi, işte o renk. O rengin, zümrüt yeşili ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yok. O rengi düşünün; eğer o renk, bu turkuaz, uçuk turkuaz ile zümrüt yeşili arasında bir renkse tamam doğruyu söylüyorlar. Ama öyle değil ise hayır, bu bulgu yanlış.

Tekrar ediyorum: Kâinat, cinsiyeti olmayan bir insan vücudu şeklinde Allahû Tealâ tarafından yaratılmıştır ve rengi de yağmurlardan sonra çamur renginde akan; bu renk, sarı ile kahverengi arasındaki bir renk. Yeşil ile alâkası yok sevgili kardeşlerim. Onun için turkuaz ile zümrüt yeşilinin bir araya gelmesinden nasıl bir renk oluşur bilmiyorum. Eğer bu renk oluşuyorsa, o zaman söyledikleri tamam. Oluşmuyorsa yanlış sevgili kardeşlerim, onların o teleskoplarla ulaştıkları bilgiler; Allah’ın bilgilerinin yanında çoook gerilerdedir. O dilediğine kâinatı gösterir. Ademe çıkarır, orada kalp gözünden baktırır. Kâinatın renginin ne renk olduğunu görür kişi. Ve kim aksini söylerse, ona yeniden araştırma yapılması gerektiğini söyler. Bir gün, doğruya ilim ulaşacaktır.

Öyleyse, şunun kesin olarak yerli yerine oturtulması gerekir ki; ilmin sahibi Allah’tır. Ve ilim geliştikçe sadece bir tek şey oluşabilir; Allah’ın söylediklerinin ispatı, karşıtı değil sevgili kardeşlerim. Ne zaman insanlar Allah’ın söylediklerinin karşıtı bir şeyi söylemişlerse hep burunları sürtülmüştür, sürtülmüştür, sürtülmüştür. Eğer genetik kodlar ortaya çıktıktan sonra Darwin yaşıyor olsaydı, insanın maymundan türediğini hipotezi yerle bir olurdu. Darwin, hiçbir standart içinde bu iddiayı ortaya atamazdı sevgili kardeşlerim.

Öyleyse, ne söylüyorsa, sadece doğruyu söyler. İnançsız insanların ulaşabileceği ilim, hele biraz bilgiye sahip olmuşlarsa, o bilgileriyle şımararak Allah’ın kanunlarına karşı çıkan zavallı Don Kişot'lara hep acımışımdır. Neden O’ndan ilim alarak değil de neden O’na karşı? Bu sadece bir budalalıktır. Yaratılan, Yaratan'ına saygı göstermek yerine, yardım alabileceği tek kaynak orası olmasına rağmen, bunu elinin tersiyle, gururuyla iterek: "Ben O’ndan yardım falan istemem, ben insanım, her şeyi bilirim." havasıyla Allah’a karşı çıkan, zavallı, asi âlimler! Hiçbir yere varamazsınız. Sadece kendinize yazık edersiniz. Kim bilir ne kadar sonra yarım ağırlıklar kanununu keşfedeceksiniz. Biz de size buradan bakıp kıs kıs güleceğiz, o günlere gelene kadar.  Sevgili kardeşlerim, şu insanlık kendilerine yazık etmiyor mu, ne dersiniz?


Allah razı olsun.

Gaziantep’ten S. O. der ki: Uçuk turkuaz ile zümrüt yeşili arasındaymış kâinatın rengi. Eğer bu iki rengin bileşimi söylediğimiz renk değilse, yalan bu. Bu sadece bir zavallılık eseri sevgili kardeşlerim.

SORU: Bilim adamları kâinatın rengiyle ile ilgili araştırmaların yıldızların oluşumuna da ışık tutacağını (araştırmaların yıldızların oluşumuna da ışık tutacağını) belirtmişler. Kâinatın rengini belirlemek için dünyaya 2 milyar ışık yılı uzaklıktaki 200 bin galaksiden gelen ışıklar değerlendirilmiş. Yıldızlardan gelen ışıklar bir renk spektrumuna sıralandığında; mavi, yeşil ve kırmızı renkler ortaya çıkmış.


(Burada bir parantez açalım sevgili kardeşlerim. Biz insanlar 70 trilyon hücreden oluşuyoruz. Eğer Allahû Tealâ bizi küçültseydi de öylesine küçültseydi de bu hücrelerimize o en küçük noktadan bakabilseydik, gökyüzünde yıldızlar görecektik, onlar bizim hücrelerimiz olacaktı. Her birimiz bir kâinatız sevgili kardeşlerim, 70 trilyon hücresiyle. Şimdi 200 bin galaksiden gelen ışıklar değerlendirilmiş. Yani bir insanın gözlerinden gelen rengin bize yansıması diyelim bu. 200 bin galaksi, 200 bin hücre. Yani, o 200 bin galaksinin ötesinde 70 trilyona ulaşan bir sonuç olması lâzım. Ama derler ki: İki buçuk, 250 milyar galaksi, her galakside yaklaşık 250 milyar yıldız. 250 milyarla 250 milyarı çarparsanız 70 trilyonu bulur musunuz? Bulamazsınız. Ya o rakam,  birinci rakam yanlış, ya ikinci rakam. Aralarında böyle bir denge var. Sevgili kardeşlerim, her uzvun farklı bir konsantrasyonu var. Biz acaba bu vücudun, kâinat vücudunun neresindeyiz? Kalbindeyiz, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Bütün kâinat içerisinde, dünyanın çok özel bir yeri olmasının sebebi, dünyanın insan vücudu şeklindeki kâinatın tam kalbinde yer alışıdır. Kâinatın rengi ise söylediğimiz kirli akan derelerin, kirli akan çayların, kirli akan nehirlerin rengi gibidir; sarıya bakan bir kahverengi).

“Yıldızlardan gelen ışıklar, 200 bin galaksiden gelen ışıklar değerlendirilmiş. Yıldızlardan gelen ışıklar bir renk spektrumuna sıralanmış; mavi, yeşil ve kırmızı renkler ortaya çıkmış. Mavi rengin henüz oluşum aşamasında olan genç yıldızlarda yanan hidrojenden, kırmızı rengin ise daha yaşlı yıldızlarda olan daha ağır kimyasal elementlerden kaynaklandığı belirtilmiş. Bu son araştırmalar için kâinatı temsil etmeye yetecek kadar çok sayıda galaksiden alınan spektrumları kapsadığı için büyük önem taşıyor.”


CEVAP: 250 milyar galaksiden her bir galaksi 250 milyar yıldız taşıyor. Bizim araştırmaların neticesi ise 200 bin yıldıza dayalı. Bütün kâinatI temsil etmeye yetecek kadar çok sayıda galaksiden alınan spektrumlar bulunuyor. Allah’ın rakamları nerede? Ve gene insanların saydığı esas saydığı rakamlardan bahsediyoruz, 2,5 milyardan bahsediliyor, 250 milyar galaksiden bahsediliyor ve her galakside 250 milyar yıldız olduğu söyleniyor. Rakamları kim söyledi ne zaman söylemiş, bunu biz bilmiyoruz ama bunu gördük, böyle yazmışlar. Eğer böyleyse ikincisi doğru olamaz, yani 200 bin tane yıldızdan alınan örnekleme, 250 milyar çarpı 250 milyar neticesini yakalayamaz. Bütün kâinatı temsil etmeye yeterli rakam değildir. 

 

“NASA’nın da katıldığı bu teoriye göre kâinat ilk oluştuğu dönemde, genç yıldızlardan kaynaklanan hidrojen ağırlıklı ışık nedeniyle mavi idi. Yıldızların mavi ışıkları zamanla zayıfladı ve sarı ya da kırmızıya yakın tonlara büründü. Gelecek 5 milyar yıl içinde, yıldızlar yaşlandıkça, kâinatın kırmızıya yakın bir rengi olacağı tahmin ediliyor.” 


Güzel. Tahmin etmeye devam etsinler bakalım. Nerede ne çıkar, görürüz.

 

İstanbul’dan bir kardeşimiz der ki:


SORU: Fransa Bichat Hastanesi doktorları 10 kalp hastasının kalplerini kalçadan aldıkları kas hücreleriyle onarmışlar. Fransız doktorlar, 10 hastanın kalplerine hücre nakli yapmışlar. Ve hastaların durumlarının gayet iyi olduğunu belirtmişler. Kalbe naklettikleri hücreleri kalçada ‘‘quadriceps’’ adı verilen kas kitlesinden aldıklarını belirtmişler. “Hareketsiz” ya da “uyuyan hücreler” olarak adlandırılan bu hücrelerin, dokunun kendini yenilemesini sağlama özelliğine sahip oldukları söyleniyormuş. "Hücre naklettiğimiz bütün hastalar yaşıyor, hepsi gayet iyi, taburcu oldu." demişler.

(Yani bir kas sistemi var; bu kas sistemi, hareketsiz hücrelerden oluşuyor; uyuyan hücreler. Ama bu hücrelerin, başka hücreleri, onların hüviyetine girerek yenileme özelliği var).


Fransız doktorlar bu uygulamayı dünyada ilk kez yaptıklarını söyleyerek: “74 yaşındaki ilk hasta, 2000 yılının Ekim ayında ameliyat edildi. Hasta birkaç kez enfarktüs geçirmişti ve ağır kalp yetmezliği vardı. Hastanın ölen kalp dokularının yerine kalçadan alınan 800 milyon hücre nakledildi. Gayet iyi ve taburcu oldu." diye konuşmuşlar. "Ne diyorsunuz?" diyor kardeşimiz.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, elbette tıp her gün biraz daha ilerleyecek. Artık hücre bölümüne ulaştık. Artık genetik kodlar biliniyor. Fakat sevgili kardeşlerim, şu söylediğimi hiç unutmayın; her yeni keşif, o yeni keşfedilen nesnenin yalnız %5’ine ulaştırabiliyor insanoğlunu. En yüksek ölçüde %5. Her yeni bulunan kütlenin %95’i hakkında insanoğlu bilgi edinemiyor, fikir yürütebilecek bir özelliğinin sahibi değil. Sadece %5’ini değerlendirebiliyor. Yani? Yani her yeni buluş, bilinme alanını %5 genişletirken, bilinmeyen alanını, bu orana göre %95 genişletiyor. Her geçen gün aslında cahilliğimiz artıyor. Neye göre cahilliğimiz? Allah’ın ilmine göre cahilliğimiz.

Sevgili kardeşlerim, haksız mıyım? Her yeni buluşun sadece %5’ini insanoğlu idrak edebiliyorsa, %95’i hakkında hiçbir ilimle teçhiz edilmemişse, onun ne olduğundan haberdar olamıyorsa, her yeni %5’e karşı, %95’lik bir karanlıkla karşı karşıya olmuyor mu insanoğlu?


Öyleyse ilim adına her yeni bulguyu alkışlıyoruz. Her yeni bulguyu başarı olarak değerlendiriyoruz. Gerçekten de başarıdır. Ama sakın şımarmayalım. Ait olduğumuz yeri iyi bilelim. Sadece birer mahlûk olduğumuzu hiç unutmayalım. Ve Allah’ın kanunlarına, öğrendiğimiz o %5’lik parçayla karşı çıkmak yerine, Allah’a yakın olmaya çalışalım. O’ndan ilim alalım. Her zaman, O’ndan ilim alabilecek olan insanlar, her devirde yaşamışlardır. Bugün de yaşıyorlar; unutmayın sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.


Aydın’dan bir H. S. kardeşimiz der ki:


SORU: Toronto Üniversitesi bilim adamı Michael Salter ve ekibi, DREAM (downstream regulatory element antagonist modülatör) proteini ile ilgili bilgiler taşıyan bir geni araştırmışlar. DREAM proteininin, mutluluk hormonu olarak bilinen endorfinlerden olan dinorfin üretimini engellediği biliniyor. Bu doğal albüminlerin ağrı kesici etkileri varmış. Bilim adamları DREAM geni bulunmayan mutant fareler üretmişler. Bu fareler daha çok dinorfin üretip, acıya karşı çok az duyarlı hale gelmişler. Bilim adamı Salter, farelerin her türlü acıyı, her türlü dokularında daha az hissettiklerini, sinirlerinin tahribi sonucu ortaya çıkan ve bugüne kadar engellenemeyen nöropatik ağrıların da buna dahil olduğunu söylemiş. Araştırmadan elde ettikleri bilgilerin, ağrı tedavisi konusunda yapılan araştırmaların sonuçlarından çok farklı olduğunu belirten Salter, ağrı tedavisi araştırmalarının morfin üzerine kurulu olduğunu; morfinin, endorfini taklit ettiğini kaydetmiş. Salter, DREAM geninin keşfi sayesinde ağrı tedavisinde  tamamen yeni bir açının oluştuğunu, bundan sonra DREAM genini (ya da proteinini) engelleyici ve bu sayede dinorfin üretimini teşvik edici tedavi yöntemlerinin de aranacağını söylemiş.  


(Öyleyse ağrı kesici narkoz konusunda yeni bir devreye girdik demektir. Bu DREAM proteininin genini araştırıyorlar. DREAM proteininin, mutluluk hormonunu yani dinorfin üretimini engellediği biliniyor. Ve bu yoldan, yeni bir ağrı kesici bilim dalına kavuşuyor tıp ilmi. Ve bu ağrı kesicilerin, engellenemeyen nöropatik ağrıları da sinire dayalı, sinir özlü ağrıları da yok ettiği keşfedilmiş. Sonra da ağrı kesici olarak bilinen morfinin aslında endorfini sadece taklit ettiği neticesine ulaşılmış).

"Böyle bir şeyin olması mümkün müdür?" diye soruyor kardeşimiz.

CEVAP: Elbette mümkündür ve tıp ilmi hamdolsun ki bunu bulmuş durumda. 

Denizli’den S. K. kardeşimiz der ki:

 

SORU: Bilim adamları, beyin nakli konusundaki çalışmalarında bir adım daha yol almış. Maymun beyni bir başka maymuna nakledilerek başarı sağlanmış. Nakil sonrası, maymunun görme, tatma, duyma ve koklama duyuları değişmezken, felçli hastaların tedavisinde büyük çığır açacağı belirtilen beyin nakli, bilim adamlarını da ikiye bölmüş. Nakli gerçekleştiren bilim adamlarından Prof. Dr. Robert White, beyin nakledilen maymunun operasyondan sonra kısa bir süre yaşadığını söylemiş.

(Yani ameliyat başarılı olmuş dedikleri ameliyat, başarılı falan olmamış. Beyni değiştirilen maymun, yaşamamış. Kısa bir süre yaşamış, belki birkaç dakika, sonra da ölmüş. Bunu bir başarı olarak kabul etmek mümkün mü? Belki yakın gelecekte, yenilinen, mağlup olunan her alanda, yeni adımlar atılarak başarıya doğru yaklaşılacağından eminiz. Öyleyse çalışmalar devam ettikçe, insanlık daha güzele, daha güzele, daha güzele mutlaka ulaşacaktır).

White, günümüzde insanların omurgadaki sakatlıklarından dolayı yaşamını yitirdiklerini belirtmiş. Beyin nakli yapılarak bu hastaların da kurtarılabileceğini söylemiş. White, beyin nakli yapılan maymunun; görme, tatma, duyma ve koklama duyularının değişmediğini belirtmiş. Ve demiş ki: "Çünkü sinirleri el sürmeden beyinde bıraktık." White, naklin etik olup olmadığı konusunda ise: "Her organ naklinde bu sorunlar yaşanmıştı. Böbrek, ciğer ve özellikle kalp naklinde, bilim adamları ikiye bölünmüştü. Beyin nakli biraz garip görünebilir, fakat her organ nakli insana nasıl yarar sağladıysa bunun da faydalı olacağını düşünüyoruz." demiş.


(Tabiî başarılı kazanabilirse. Ama Allahû Tealâ mutlaka insanlığa yeni bir kapı daha açacaktır diye düşünüyoruz. Allah razı olsun. 


 "Böyle bir şeyin olması mümkün müdür?" diyor.

CEVAP: Bu aşamada başarı kazanılamamış. Her ne kadar başarılı iddialarıyla ortaya çıkıyorlarsa da maymunun çok kısa bir zaman parçası hariç yaşamadığı anlaşılıyor. Ama bu, gelecekte aynı hedeflere ulaşılamayacağı mânâsına da gelmeyecektir sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.


Adana Kozan’dan B. K. kardeşimiz bize der ki:


SORU: “Jeotermal enerji zenginliği yönünden dünyada 7. sırada yer alan Türkiye, doğalgaza göre %30 daha ucuz olmasına rağmen bu potansiyeli kullanamıyor. Jeotermal Derneği'nin 2001 raporuna göre, gerekli yatırımların yapılması halinde bu ucuz enerjiyi kullanarak, Türkiye genelindeki konutların %30'u ısıtılabilir. Aynı rapora göre, Türkiye iki tane Mavi Akım projesine eşdeğer jeotermal potansiyele sahip. Türkiye’de çoğunlukla; Batı, Kuzeybatı ve Orta Anadolu'da toplanmış 140 bölgede 1000 civarında jeotermal su kaynağı bulunuyor." diyor kardeşimiz. 

(140 bölgede, 1000 civarında. Türkiye’deki şu anda mevcut konutların %30’u jeotermal enerjiyle ısıtılabilir.” deniyor).

Türkiye’de çoğunlukla batı ve kuzeybatı ve orta Anadolu'da toplanmış 140 bölgede, 1000 civarında jeotermal su kaynağı bulunuyor. Bu alanların %95’i ısıtmaya uygun sıcaklıkta. Halen 9 yerde merkezî sistemle jeotermal ısınma yapılıyor. Şimdilik tespit edilebilen, 10’u il olmak üzere, 78 yerde jeotermalle ısınmaya aday ısıtma sistemi ….. kendini en geç 5-10 yılda amorti edebiliyor. Gerekli yatırımların yapılması halinde Türkiye, 5 milyon konutu jeotermalle ısıtabilecek bir kapasiteye sahip. Ancak ülke genelinde sadece 52 bin konut jeotermalle ısınıyor.

(Yani imkânların sadece %1’ini kullanabiliyoruz. Hidrolik santrallerde %3’ünü, rüzgar santrallerinde %1’ini ve jeotermal enerjide de %1’ini kullanarak bir şampiyonluğun sahibi olmalıyız dünya üzerinde biz Türkler. Allahû Tealâ her şeyi vermiş ama biz kullanmasını bilmiyoruz, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler).


Kardeşimiz diyor ki: "Rapordaki rakamlar hicran verici. Gözlerimizin önünde var olan bu enerji açığı bu kadar büyükken bu tutumun sebebi nedir?" diyor.

CEVAP: Vaktiyle bu konuyu incelemiştik. Yegâne sebep olarak bize kireçlenme gösterilmişti. Ne ölçüde geçerli olduğunu lüzumlu miktarda inceleyememiştik. Ama tatbikatını gördük ki; gerçekten kireçlenme olmuş radyatörlerde. Elbette kireci alacak bir yöntem her zaman bulunabilir. Ve Allahû Tealâ’nın, dünyanın iç tarafında, toprağın belki 50 metre belki 100 metre altında, Allah’ın vücuda getirdiği bu sıcak su, dünyanın sathını ısıtmak için Allah’ın Türkiye’ye bir hediyesidir. Ama bunu da diğer hediyeler gibi kullanamamaktayız.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’ın bütün güzellikleri üzerinize olsun. Allahû Tealâ hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırsın. Hepinizi zülcenahayn kılsın dileklerimizle ve dualarımızla, inşaallah bu Ekonomi ve Bilim Konulu Sualler ve Cevaplar bölümünü tamamlıyoruz.


Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dualarımızla ve dileklerimizle, sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

El Fâtiha meassalâvât.

İnşaallah bu Ekonomi ve Bilim Konulu Sualler ve Cevaplar bölümünü tamamlıyoruz. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dualarımızla ve dileklerimizle sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R