}
Doğrular ve Yanlışlar 12.02.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 103384

 

DERSİN ADI: İSLÂMÎ VE TASAVVUFÎ KONULAR
DÖNEMİ: 2. YIL 2. DÖNEM
KONU: DOĞRULAR VE YANLIŞLAR
TARİHİ:12.02.20002

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bir gönül sohbetinde daha bir aradayız. Bir Allah zikrinde daha bir aradayız. Sizler, biz ve Allah. Hepimiz biraradayız. Sevgili kardeşlerim, bir mutluluğu yaşamak üzere beraberiz. Mademki Allah’tan bahsediyoruz, öyleyse mutluluğu yaşamak için şartlar hazır demektir.

Konumuz: Doğrular ve Yanlışlar.

Aslında doğrular ve yanlışları ortaya koymak için Allahû Tealâ’nın çok basit bir metodu var. Kur’ân’ı indirmiş 14 asır evvel. Ve sahâbe, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’le birlikte bir hayat yaşamışlar. Hayatlarının her safhasının izini Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’e koymuş; gelecek nesillere onların yaşantılarının ne olduğunu ispat etmek için. Ve 14 asır evvel sahâbe doğruları yaşamışlar. Yaşadıkları doğrular, Kurân-ı Kerim’de her boyutta yer alıyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, her şey en güzel standartlarda oraya; Kur’ân’a yerleştirilmiş. Onun için Allahû Tealâ diyor ki:

6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).


“Biz bu Kur’ân’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu Kur’ân’a yerleştirdik.”

O gün de sahâbenin yaşadığı gün de orada yer alıyor, bugün de orada yer alıyor, bizlerin yaşamakta olduğumuz gün de.

Öyleyse doğrular nelerdir, yanlışlar nelerdir? Hadi gelin, Kur’ân-ı Kerim üzerinde sizinle beraber keşfe çıkalım. Nedir doğrular? Kur’ân-ı Kerim, 28 basamaklık bir skaladan oluşuyor, bir yelpazeden oluşuyor. 28 basamaklık bir merdivenden oluşuyor. Bu 28 basamaklık merdiven, 4 tane safha içeriyor. Birinci safha, ikinci safha, üçüncü safha, dördüncü safha. Her biri 7 basamak. 7, 14, 21, 28 basamak. Öyleyse bu muhtevada onların yaşadıkları, Kur’ân-ı Kerim doğrularını ifade eder. Onların yaşadıkları deyince, tartışılabilecek olan hiçbir konuyu almıyorum devreye. Sadece Kur’ân-ı Kerim âyetlerinden bahsetmek istiyorum size ki boşuna tartışmalarla zaman geçmesin. Onlar da kurtulsunlar, Allah’ın güzelliklerini yaşamayanlar da belki yaşamak istemeyenler de bilmedikleri için.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu 28 basamaklık 4 safhadan oluşan; 7’şer basamak itibarıyla 4 safhadan oluşan sistem, aslında bütünü oluşturma sadedinde 7 tane de safha içeriyor. 4 tane 7 basamak ama 7 safha, gene 28 basamağın içinde tamamlanan 7 safha. Öyleyse dînlerini unutan insanlara, Allahû Tealâ’nın diyecekleri var Kur’ân-ı Kerim’iyle. İlk 7 basamağın birincisinde insanlar yaşar, herkes yaşar, hayata getirilen herkes yaşar. Olayları yaşar ve genellikle yanlış değerlendirirler.

İkinci basamakta, Allahû Tealâ insanlara öyle olaylar yaşatır ki; o olaylarla Allah’ın muradı vardır. O olayları, o insanlara yaşatmaktan Allah’ın muradı vardır. Acaba o insanların kalbinde hayır mı var yoksa şerr mi var? İnsanlar vardır, başka insanlara zarar vermekten zevk duyarlar. Gizli gizli bir zevk duyarlar. Onların kıvranmaları, acı çekmeleri o insanları mutsuz etmez, huzursuz etmez. Sadist bir memnuniyet duyarlar bundan. Ve davranışları dışa dönük ve saldırıcıdır. Ve Allah’a karşı da saldırıda bulunurlar. Allah’ın söylediklerini hiçe sayarlar. Aksi iddialarda bulunurlar. Ve o konuda gayret sarfederler. Bunların arasında şeytana tapanlar bile var.

Bu imtihanlardan Allah’ın muradı ne? İnsanları seçmek veya seçmemek. Kimin kalbinde hayır görürse seçer. İkinci basamakta insanlar ya seçilirler ya seçilmezler. Seçilmeyenlerin gideceği yer, kesinlikle cehennemdir. İki basamak, cehennem yolcularının sonucunu verir. Ama seçilmek de kurtuluşun tam işaretini taşımaz. Seçilenlerden her kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, doğruların sahibidir. İşte doğrularımız buradan başlıyor sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

Ve 14 asır evvel bütün sahâbe, ilk doğrunun sahibi oldular. Hepsi Allah’a ulaşmayı diledi. Doğruların başlangıç noktası burası. Ya Allah’a ulaşmayı dilersiniz, mutlaka kurtulursunuz. Ya da dilemezsiniz mutlaka kurtulmazsınız. İkisi de %100 kesin. “Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Yûnus Suresi 7 ve 8. âyetler:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar Allah’a ulaşmayı (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar. Allah’ın âyetlerinden onlar gâfil olanlardır. Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceleri itibarıyla cehennemdir.”

Allah’a ulaşmayı dileyenlere Allahû Tealâ, “âmenû olanlar” diyor. Ve âmenû olanların mutlaka kurtulacaklarını, nefslerini hüsrana düşürenlerden olmayacaklarını söylüyor Allahû Tealâ.

Vel Asr Suresi:

103/ASR-1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


vel asri: Asra yemin ederim.
innel insâne le fî husr: İnsanlar hüsrandadırlar.
illâllezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.

Vel Asr Suresi 4 bölümden oluşuyor. Her birisi 7 basamaktan oluşan 4 bölüm. Birinci 7’li basamak, 1. bölüm, 7 basamaktan oluşuyor. Âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler 1. bölümü oluşturuyor. İslâm; 28 basamak, 4 bölüm, 7 safhadır. Ve bütün sahâbe 28 basamağı da 4 bölümü de 7 safhayı da yaşamıştır. Kur’ân, kesin olarak söylüyor.

Doğruların birincisi, Allah’a ulaşmayı dilemek. Dileyen ne olur?Allahû Tealâ diyor ki: “Asra, (zamana) yemin ederim, insanlar hüsrandadırlar. Ama âmenû olanlar hariç. Âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler hüsranda değildir. Onların gidecekleri yer cehennem değildir.”

Ve sahâbeye bakıyoruz, 14 asır evvel hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişler. Dilemişler mi? Oraya geleceğiz. Ne olur? Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin, Allah’a ulaşmayı dilediğini Allah işitir, bilir ve görür. Burası üçüncü basamak. Kişi Allah’a ulaşmayı diledi. Dördüncü basamakta Allahû Tealâ, o kişiye Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Beşinci basamakta o kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır. Altıncı basamakta kulaklarındaki vakrayı alır. Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alınca o kişi, irşad makamına baktığı zaman, onu artık herhangi bir insan olarak görmez; irşad makamı olarak görür. Allahû Tealâ kulaklarındaki vakrayı aldığı zaman, irşada müteallik olan hususları anlamaya başlar. Kişi, hidayete ulaştıracak olanı veya ulaştırmaya vesile olanı bu gözleriyle baktığı zaman artık görür. Kulaklarıyla dinlediği zaman hidayete müteallik olan sözler, onun anlayabileceği sözlerdir artık. Onların farklılığını idrak eder, 6.basamak.

Ondan sonra Allahû Tealâ, o kişinin kalbindeki idraki önleyen bilgisayar sistemini, ilâhi bilgisayarı oradan alır. İdraki sağlayan başka bir bilgisayar koyar, ilâhi bilgisayar. Ve kişi 7. basamağa gelir. Birinci bölüm, 7 basamaklık birinci bölüm burada tamamlanır. Kimdir bu insanlar? Bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Vel Asr Suresine göre de mutlaka cennete ulaşacak olanlardır. Mu’minûn Suresi 103. âyet-i kerime:

23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin günahları sevaplarından fazlaysa onların gideceği yer cehennemdir. Ebediyyen orada kalacaklardır, onlar hüsranda olanlardır.” diyor.

Vel Asr Suresi ise: “Âmenû olanlar hüsranda olanlar değildir.” diyor.

İlk yedi basamak burada tamamlandı. Sonra 8. basamakta Allah kalbinize ulaşıyor. 9. basamakta kalbimizin nur kapısını şeytana dönük konumdan, Allah’a dönük konuma çeviriyor. 10. basamakta göğsümüzden kalbimize nur yolunu açıyor. 11. basamakta zikir yapmaya başlıyoruz. Ve bu göğsümüzden kalbimize açılan şifreli yolu takip eden rahmet ve fazl nurları, kalbimize ulaşıyorlar. Ama kalbimiz mühürlü. Mühre rağmen, rahmet nurları kalbimizin içine sızabiliyor. Bu sızıntı 11. basamakta başlıyor. 12 basamakta sızıntı %2 oluyor, huşû sahibi oluyoruz. 13. basamakta Allah mürşidimizi gösteriyor. 14. basamakta mürşidimize, Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıyoruz ve tâbî oluyoruz. Şimdi 14 asır geriye dönüyoruz. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuş mudur? Hepsi. Kimdir sahâbe? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlardır.

İşte Yûsuf-108:

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”


“Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Benim ve bana tâbî olanların, bizim hepimizin basiret üzere, kalp gözümüzle Allah’ı görerek, Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu Sıratı Mustakîm’dir. Bu bizim yolumuzdur.”

Öyleyse: “Benim ve bana tâbî olanların.” diyor. Sahâbe, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’e tâbî olanlar. Tâbî olmuşlar mı? Bu konuda hiçkimsenin bir itirazı yok. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz(S.A.V)’e tâbî olmuş, biat etmişler. Güzel, öyleyse14 basamak oldu sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Ve iki bölüm oldu.

İkinci bölüm için Vel Asr Suresi ne diyor? “illâllezîne âmenû ve amilûssâlihâti.” diyor. Nefsi ıslâh edici amel yapmaya başlanan noktaya geldik. 14. basamağın özelliği var. 14. basamağa geldiğiniz zaman, Allahû Tealâ’dan tam 10 tane ihsan aldınız. 10. ihsanla sizi mürşidinize ulaştırdı Allah. Birincisi, gözlerinizdeki gizli perde, ikincisi kulaklarınızdaki vakra (işitme engeli); aldı. Üçüncüsü kalbinizdeki ekinnet aldı, yerine ihbat koydu; dört. Kalbinize ulaştı Allahû Tealâ; beş. Kalbinizin nur kapısını Allah’a çevirdi; altı. Göğsünüzden kalbinize nur yolu açtı; yedi. Huşûya ulaştınız; sekiz. Allah size mürşidinizi gösterdi; dokuz. Ve en başta Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisi; on.
10 tane ihsanla ki bu Rahîm esmasıyla tecelli, bunların hepsini vücuda getirendir.

İrşad makamına ulaştınız. Sahâbe de 10 tane ihsanla irşad makamına ulaştılar. Ulaştıkları zaman, 10 tane ni’met aldılar Allahû Tealâ’dan. Öyleyse ilk 7 basamak için doğru olan nedir? Allah’a ulaşmayı dileyendir. Allah’a ulaşan, ulaşmayı dileyen doğruyu yapmıştır. Ulaşmayı dilemeyen, hayatının en büyük yanlışını yapmıştır. Cehennemden kurtulması mümkün değildir. İkinci 7 basamak sonunda ulaşılan yer, tâbiiyet ve arkasından Allah’ın 10 tane ni’meti.

1. ni’met, devrin imamının ruhunun başınızın üzerine gelip yerleşmesi.
2. ni’met, Allah’ın kalbinizin mührünü açması.
3. ni’met, içindeki küfür kelimesini dışarı alması.
4. ni’met, kalbinizin içine îmânı yazması ve böylece mü’min olmanız.
5. ni’meti, bütün günahlarınızı sevaba çevirmesi.
6. ni’meti, ruhunuzun sizden ayrılarak, Allah’a doğru Sıratı Mustakîm üzerinden yola çıkması.
7. ni’meti, nefsinizin nefs tezkiyesine başlaması ki her %7 nefs kademesinde ruhunuz bir gök katı yükselebilir.
8. ni’meti, nefsinizin kalbindeki aklanmalara yani, afetlerin yerini faziletlerin alması standartlarına paralel olarak, fizik vücudunuz da şeytana kul olmaktan kurtulmaya ve Allah’a kul olmaya başlar.
Allah’ın 9. ni’meti, o güne kadar Allahû Tealâ size 1’e 10 verirken (kazandığınız her bir dereceye 10 katını verirken), o günden itibaren 100 katını vermeye başlar ve bunu 700 kata kadar çıkaracaktır.

10. ni’meti ise rahmetle fazlın yanında, rahmetle salâvât isimli yeni nurları da size göndermeye başlayacaktır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, 14. basamakta bu 10 tane ni’metle ruh, Allah’a doğru yola çıkar. Bundan 14 asır evvel gördük ki bütün sahâbe, hepsi irşad makamına, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’e ulaşmışlar ve tâbiiyetlerini gerçekleştirmişler. “Akabede onlar sana biat ettikleri zaman,” diyor Allahû Tealâ, “Ağacın altında, onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.”

Bunun ispatı da gerekmiyor. Çünkü buna itiraz eden zaten kimse yok. Herkes diyor ki: “Tamam, biat edildi.” Ama birincisine herkes itiraz ediyor, “Allah’a ulaşmayı dilemek de ne demek?” diyorlar.

Gördük ki bütün sahâbe, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’e tâbî olmuş. Peki, Allah’a ulaşmayı dilemişler mi? Oraya 3. bölümden geri dönerek gideceğiz. 14. basamakta kişi, 10 tane ihsanla mürşidine tâbî oldu. 10 tane de ni’met aldı Allahû Tealâ’dan. Ve seyr-i sefer, seyr-i sülûk başladı. Nereye? Ruhunuz, sahibi olan Allah’a doğru bir yolculuk yapacak. Bunun adı seyr-i sülûk. Allah’ın Zat’ına ulaşacak ve O’na sarılacak. Başka bir ifade ile Allah’ın Zat’ında yok olacak.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, zikir yapıyorsunuz. Zikir yaptığınız zaman Allah’tan gelen nurlar kalbinize ulaşıyor. Îmân kelimesinin etrafında, fazilet isimli nurlar toplanmaya başlıyor. Çünkü îmân kelimesi, onları kendisine çekiyor. Ve böylece ilk %7 nur birikimiyle Nefs-i Emmare’de ruhunuz, 1. gök katına çıkar. Nefsinizdeki afetlerin %7’si artık Allah’ın emirlerine itaat eden, yasaklarını işlemeyen faziletlerdir. Afetler değildir.

2. kata ulaştığında Nefs-i Levvame’desiniz. Levm ediyorsunuz nefsinizi, kınıyorsunuz, suçluyorsunuz. Ruhunuz 2.katta.

Ruhunuz 3. kata, üçüncü %7 nur birikimiyle ulaşır; Nefs-i Mülhime. Allah’tan ilham almaya başlarsınız.

4. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Mutmainne. Mutmain olursunuz; doyuma ulaşırsınız. Ruhunuz 4. kattadır.

5. defa %7 nur birikimi; ruhunuz 5. katta. Allah’tan razı olursunuz.

6. defa %7 nur birikimi; ruhunuz 6. katta. Allah da sizden razı olur.

7. defa %7 nur birikimi ve ruhunuz Allah’a ulaşır. Nefsiniz tezkiye olur.
Diyor ki Allahû Tealâ Şûrâ-13’de:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Allah, kullarından dilediğini Kendisine seçer. Kim Allah’a yönelirse onları Kendisine ulaştırır.”

Peki, bütün sahâbe Allah’a ulaşmış mı? Evet, bütün sahâbe Allah’a ulaşmış. Sahâbe adını verdiğimiz Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanların hepsi, Allah’a ulaşmışlar. İşte Zumer Suresinin 17 ve 18. âyetleri:

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar ki şeytana kul olmaktan içtinap ettiler (kaçınmayı başardılar). Ve Allah’a kul oldular ve Allah’a yöneldiler.”

Ne diyordu Allahû Tealâ? “Kendisine yöneleni, Kendisine ulaştırır.”

“Onlar ki şeytana kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar) ve Allah’a yöneldiler. Kullarımı müjdele.” diyor Allahû Tealâ. “Onlara müjdeler var, kullarımı müjdele.” Zumer-17.

Zumer-18’de de Allahû Teala diyor ki:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar, sözü dinlerler. Sözün ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onların hepsi hidayete erdiler.” diyor.

Bütün sahâbe hidayete ermişler. Nedir hidayete ermek? Âli İmrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


innel hudâ hudallâh: Muhakkak ki hidayet, Allah’a ulaşmaktır.

inne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâh: Allah’a ulaşmaktır.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, her şeyin en güzel olduğu standartlarda sahâbe yaşamış. Bakıyoruz ki hepsi, Allah’a ulaşmışlar. Zumer-17 de Allah’a kul olduklarını beyan edip, Allah’a ulaştıklarını ifade ediyor. Zumer-18 de Allah’a ulaştıklarını, hidayete erdiklerini açıklıyor.

Öyleyse ilk 7 basamaktaki doğru nedir? Allah’a ulaşmayı dilemek. Yanlış nedir? Allah’a ulaşmayı dilememek. Sevgili kardeşlerim, burada ya cennet kazanılır; ebediyyen kazanılır ya da ebediyyen kaybedilir.

Öyleyse kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa o, hayatının en büyük yanlışını yapmıştır. İşte bundan sonra, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin mürşidine Allahû Tealâ tarafından ulaştırıldığını görüyoruz. Başlangıçtaki yanlışı yapan kişi, daha büyük bir yanlışı yapacak, asla Allah’a ulaşmayı dilemeyen bu kişi, mürşidine ulaşmayacaktır, tâbî olmayacaktır. Zaten onun için mürşid tayin edilmemiştir.

Üçüncü safhaya gelelim; bu kişi hiçbir zaman Allah’a ruhunu ulaştırmayacaktır. Ve üçüncü doğruyu da gerçekleştiremeyecektir. Üçüncü açıdan da ruhu Allah’a ulaştırma açısından da bir yanlış dizaynın sahibi olacaktır kişi.

Sevgili kardeşlerim, gördük ki bütün sahâbe Allah’a ulaşmışlar. Şimdi başa dönelim, bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler mi? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ, Ra’d Suresinin 20 ve 21. âyetlerinde:

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


“Onlar, Allah’ın ahdini îfa ederler (yerine getirirler) ve misaklarını bozmazlar.”

Ne yaparlar bozmazlarsa?

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.

O Allah’ın ahdini gerçekleştirenler, işte onlar sahâbe. Ne yapmışlar? Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi; ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Sonraki özellikleri ne?

ve yehâfûne sûel hisâb: Onlar kötü hesaptan (günahlarının sevaplarından fazla olmasından) korkarlar.

Korktukları için Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Eğer dilmeseydiler, mutlaka günahları sevaplarından fazla olacaktı.

ve yahşevnerabbehum: Rabb’lerine karşı huşû duyarlar.

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Ve onlar, sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.

Kimmiş, Allah’a ruhlarını ölmeden evvel ulaştıranlar kimmiş? Allah’a ulaşmayı dileyenlermiş. Öyleyse bütün sahâbe Allah’a ulaşmışlar. Öyleyse hepsi önce Allah’a ulaşmayı dilemişler. Böylece sahâbe, yalnız doğruları gerçekleştirmişler. Peki, bunları yaparken; asıl doğruları gerçekleştirirken dikkat ettikleri doğrular ve yanlışlar nelerdi? Allahû Tealâ zikri farz kılıyor, çok zikri farz kılıyor, daimî zikri farz kılıyor.

Muzzemmil-8:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


vezkurisme rabbike: Allah’ın İsmi’ni zikret.

Zikir farz.

Ahzâb-41:

33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.


“Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından daha fazla zikirle) zikredin.”

Nisâ-103:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.

Daimî zikir de farz. Ve sahâbe biraz sonra göreceğiz ki hepsi zikir yapmışlar, çok zikir yapmışlar, daimî zikrin sahibi olmuşlar. Doğrular, yanlışlar? Bugünkü İslâm yaşantısının yanlışları, ne 32 farzın içinde ne 54 farzın içinde zikir yok. Yetmez, insanlar zikretmiyorlar. “İslâm’ın 5 tane şartı vardır.” diyorlar, “Ve İslâm, Allah’a teslim olmak demektir. Kim namaz kılarsa, oruç tutarsa, zekât verirse, hacca giderse, kelime-i şehadet getirirse İslâm’ın 5 şartını gerçekleştirmiştir. Gerçekleştiren kişi de mutlaka Allah’a teslim olmuştur.”

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu noktada yanlışlar burada. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şehadet getirmek amaçlar değildir, gaye değildir, var olması lâzımgelen hedef değildir. O hedefe varmak için vasıtalardır. Vasıtaları hedef saymak; Allahû Tealâ bizi namaz kılmak için yarattı, diye düşünmek yanlıştır. Doğru, namaz kılalım da oruç tutalım da zekât verelim de zikir yapalım da ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim edelim. Öyleyse birbirinin arasında çok büyük bir farklılık var, birincisi hiçbir hedef tanımıyor. Sadece vasıtaları amaç edinen insanlar. Araçları amaç edinen insanlar; hedef ittihaz edinen insanlar. Ama sahâbe, hedefleri hedef ittihaz etmiş. Ne yapmışlar? Ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah’a teslim etmişler. Ne ile? Bu ibadetleri yaparak ama onunla kalmayıp buna zikri de ilâve ederek.

İblis, yanlışları doğruların yerine ikame ederek, amaçları devreden çıkarıp, araçları amaç gibi kabul ettirmeyi başararak insanlara, onları yanlışların içine itmiş. Her tarafı yanlışlıklardan ibaret bir dîn dünyasında yaşıyor, bugün bütün dünyadaki insanların %90’dan fazlası. Ve ne yazık ki kurtuluşları yok yanlışlar yüzünden.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, 21.basamağa geldi sahâbe, ruhlarını Allah’a teslim ettiler. Fenâ makamının sahipleri. Sonra Allahû Tealâ onlara bir taht ihsan etti, beka makamının sahibi oldular. Ruhun Allah’ın Zat’ında yok olması, fâni olması; 22.basamak. Allah’a sarılması veya Allahû Tealâ’nın bir sığınak olan Zat’ına sığınması. Meâba sığınarak evvâb olmak; onu gerçekleştirdiler. İslâm’ın 5 şartını yaşayarak hiç kimse, bu söylediklerimizden hiçbirini gerçekleştiremez. Onları yapmak için dünyaya gönderilmedik. Onları yaparak Allah’a teslim olmak için dünyaya gönderildik. Teslim olmak ve Allah’ın, mânâsı zaten teslim olmak demek olan İslâm dînini yaşamak için, gene mânâsı teslim olmak denen ve tek Allah’a inanan Hz. İbrâhîm’in hanif dîni zaten İslâm dîni. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hanifti.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bundan sonra beka makamının sahibi oluyoruz. Allahû Tealâ bize bir, sahâbeye bir taht ihsan ediyor, her birine ayrı bir taht. Sonra sahâbe günün yarısından daha fazla zikre başlıyorlar, Ahzâb Suresinin 41.âyet-i kerimesi gibi ve zahid oluyorlar; yani şu dünya hayatına değil, zikre ve manevî hayata daha çok değer verdiklerini ispat ederek. Bir insan, dünya hayatındaki şartları ne olursa olsun, her gün günün yarısından daha fazla zikrediyorsa o zaman o dünyaya değil, zikre değer veriyor. Ve bu nokta kişiyi zahid yapar. Önem verdiği şey dünya değildir; onun ötesidir. Ve kişi, dördüncü 7 basamağın üçüncüsündedir.

Şimdi Vel Asr Suresine dönelim; Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, âmenû olmuştur. Ne diyordu Allahû Tealâ?

vel asr: Asra yemin ederim.
innel insâne le fî husr: İnsanlar hüsrandadırlar.
illâllezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.

İlk 7 basamağı; âmenû olan bir kişi, ilk 7 basamağı aşan kişidir. O hariç bütün sahâbe aşmışlar, gördük.

“ve amilûssâlihâti.”

Tâbî olan kişi, nefs tezkiyesine başlıyor. Bunun adı; amilüssalihat. Ve mü’min oluyor, kalbinin mührü açılıp, kalbinin içindeki küfür kelimesi dışarı alınıp, kalbin içine îmân yazıldığı için mü’min oluyor kişi. Ve bütün sahâbe mü’min olmuşlar. Ve aynı noktada nefs tezkiyesine başlamışlar. Yani amilüsssalihata başlamışlar. Öyleyse 2. safha da tamamlanmış. Onlar da hüsranda olmayanlar.

Sonra ne diyor Allahû Tealâ?

“ve tevâsav bil hakkı: Hakk’ı (Allah’ı) tavsiye edenler.”

Nesini? Allah’a ulaşmışlar, bu muhteşem macerayı yaşamışlar. O güzelliği yaşamışlar. Allah’a ruhlarını hayattayken teslim etmek bahtlılığına ermişler. Allah’ın, hepsi evliyası olmuşlar. Ne diyordu Allahû Tealâ evliyası için?

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


“O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar âmenû olanlardır. Ve böylece takva sahibi olanlardır. Onlara dünyada da ahirette de mutluluk vardır.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, doğrular; bu hedeflere varanların yaptıkları. Yanlışlar; bu hedefleri hiçe sayanların, vasıtaları hedef zannedenlerin büyük hatalarını oluşturur.

Öyleyse bütün sahâbeye bakıyoruz; hepsi günün yarısından daha fazla zikir de yapmışlar ve fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler. Çünkü bundan sonra, günün yarısından fazla zikirden sonra kişinin yaptığı şey, fizik vücudunu Allah’a teslim etmektir. Bütün sahâbe, velâyetin 4. makamında fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Öyleyse orası, fizik vücutların Allah’a teslim edildiği bir muhteva gösteriyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler mi; muhsinlerden olmuşlar mı? Kimdir fizik vücudunu Allah’a teslim edenler? Nisâ-125 cevap veriyor:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.


“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: Onlar ki vechlerini (fizik vücutlarını) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Dînde onlardan daha muhsin kim vardır?” diyor Allahû Tealâ, “Fizik vücutları onlardan daha ahsen kim vardır?” diyor.

Fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Hangi âyet söylüyor bunu? Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesi:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


“Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.”

Bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler. 25. basamağa hepsi ulaşmışlar; işte yeni bir doğru.

Vel Asr Suresinde Allahû Tealâ, fizik vücudu Allah’a teslim etmeyi, nefsi Allah’a teslim etmeyi, irşada ulaşmayı ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi bir kelimeyle, bir cümleyle anlatmış; sabrı tavsiye edenler. Dördüncü 7 basamağın doğrusu burada. Kim fizik vücudunu Allah’a teslim ederse sahâbe gibi doğruyu yapmıştır. Yanlış nedir? “İslâm’ın 5 tane şartı vardır, ben 5 tane şartını gerçekleştiririm, İslâm zaten Allah’a teslim demektir. Ben böylece namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek, hacca giderek, kelime-i şehadet getirerek Allah’a teslim olurum.” İşte bu; araçları amaç zannetmek, vasıtaları hedef zannetmek ve onlarla cennete gireceğini zannetmek, zaten onlar dünya mutluluğunu beklemiyorlar. Dünya mutluluğu diye bir şey onlar için geçerli değil. “Mutluluk ordadır, cennettedir.” diyorlar. “Dünya bir cehennemdir.” diyorlar.

Sevgili kardeşlerim, her şey yanlış. Şöyle bir bakıyorsunuz, doğru ne var ki? “İnsanın,” diyorlar, “Ruhunu Allah’a ölmeden evvel ulaştırması diye bir şey yoktur.” 73 tane âyet-i kerimeyi inkâr ediyorlar. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de sahâbenin vuslata nail olduğunu, hepsinin hidayete erdiğini söylüyor. Onu inkâr ediyorlar ve yanlış yapıyorlar. Doğrular, Allah’ın söyledikleri. 12 defa ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı farz kılmış. Bu, doğru olandır. 73. âyet-i kerimede vuslatı anlatmış. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını anlatmış. 19 tane fiil kullanarak anlatmış, bunlar doğrular. Hepsini birden inkâr etmek; işte yanlış olan.

Sevgili kardeşlerim, bu yanlışları yapan insanlar, kendileri yapmıyor. 14 asırdır insanların yazdığı el yazması kitaplar var. Kur’ân’dan öğrenmemişler yaptıklarını. İnsanların yazdıkları kitaplardan öğrenmişler. Her nesil kendisinden de bir şeyler ilâve etmiş eskilere, yeni kitaplar yazılmış. Yüzlerce kitap yazılmış, yüzlerce âlim, yüzlerce kitap yazmış. Ve bugün o kitaplar okutuluyor üniversitelerimizde, bütün dünyadaki üniversitelerde dîn adına o kitaplar okunuyor. Ve yanlışlıklar yüzünden insanlar Allah’ın cennetinden men ediliyor. Yanlışlar yüzünden insanlar, kitle halinde cehenneme gitmek mecburiyetinde.

Öyleyse 14 asır evvel, bütün sahâbe doğrulardan; sadece doğrulardan hareket ettiler. Ve bugün o doğrulardan eser bile yok, sevgili kardeşlerim.

İşte sonuna doğru yaklaşıyoruz konunun. Fizik vücudunu kişi, teslim etmişti Allahû Tealâ’ya. Sonra daimî zikre ulaşıyor ve daimî zikre ulaşan sahâbe, hepsi daimî zikrin sahibi mi? Hepsi. İşte Allahû Tealâ, sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor ve ulûl’elbab’ın tarifini veriyor:

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


“li ulîl’elbab yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab kullarım ki, onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarlarken de hep Allah’ı zikrederler.” diyor.

Ve Allahû Tealâ sahâbenin, ulûl’elbab olduğunu söylüyor. Hangi âyet-i kerimede? Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde. Hepsi daimî zikre ulaşmışlar. Ulaşmışlar, ulaşmışlarsa ne yapmışlar? Ulaşmışlarsa nefslerini Allah’a teslim etmişler.

Bugün dîn adına ahkâm kesenlere baktığınız zaman bu söylediğimiz şeylerin hiç birinden haberleri yok insanların. Tatbikatını filan bir tarafa bırakın sevgili kardeşlerim, haberleri yok, bilmiyorlar. Ama bilmemekte haksızlar mı? Hayır, onu söylemiyorum asla, haklılar. Çünkü okullarında onlara, onların bugün başkalarına öğrettikleri kitabî bilgiler öğretilmiş. Bu dizayn üzere kurmuş iblis tezgâhı. Korkunç tezgâhını bu düzen üzere kurmuş. İnsanlara Allah’ın bütün gerçeklerini; İslâm’ın 7 safhasını, bütün doğruları unutturmuş. Onları baştan aşağıya yanlışlarla baş başa bırakmış. Yanlışları doğru diye kabul ettirmiş. Ve bu mefhumlardan hiçbirini onlar bilmiyorlar; çünkü öğrenmediler okullarında. Bilmemekte bu sebepten haklılar. Hem başkalarına onları öğretmekle vazifeliler, onun için ücret alıyorlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bütün sahâbe daimi zikrin sahibi oldular. Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.


“ve mâ umirû illâ liya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: Onlar emrolunmadılar; nefslerini ahsen kılmış (nefslerini muhlis kılan, hâlis kılan) dînde muhlisler olmakla emrolundular. Ve hanifler olmakla, hanifler olarak bunu yapmakla emrolundular.” diyor.

4 safhanın 4’ünde de hanif fıtratının ve hanif dîninin varlığını, İslâm’ın hanif dîninin tam kendisi olduğunu görüyoruz. Allah’a ulaşmayı dilemek haniflerin dileği, irşad makamına ulaşmak haniflerin doğrusu. Ruhu Allah’a teslim etmek, hanif olarak gerçekleşiyor. Fizik vücudu Allah’a teslim etmek, hanif olarak gerçekleşiyor. Nefsi Allah’a teslim etmek, hanif olarak gerçekleşiyor. Ve 14 asır sonra teslimlerden hiç birisi kalmamış. 4 teslim doğrusu da yanlışa dönüşmüş. Teslimleri insanlar silmişler, süpürmüşler, devre dışı bırakmışlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, 26. basamakta daimî zikrin sahibi oluyorsunuz. Ulûl’elbab; böyle bir makam bugün insanlar tarafından bilinmiyor. Kimdir ulûl’elbab diye soruyorum; “Devamlı Kur’ân-ı Kerim okuyan bizim gibi insanlar, işte onlar ulûl’elbab’tır.” diyorlar. “Biz, ayaktayken de otururken de Kur’ân-ı Kerim okuruz.” diyorlar. Yatarken de okuyor musunuz diyoruz: “O, yan üstü yatarken de zikredin,” diyor, “Allahû Tealâ’yı.” Onlar diyorlar ki: “Kur’ân-ı Kerim okumak zikirdir.” Gerçekten zikirdir ama Kur’ân-ı Kerim okumak da zikirdir, namaz kılmak da zikirdir; ama zikrullah onların hepsinden daha büyüktür. Allahû Tealâ, zikrullahın en büyük ibadet, en büyük zikir olduğunu söylüyor. Ankebût Suresi 45. âyet-i kerime:

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).

Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.


“Kitap’tan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek, mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.”

“ve le zikrullâhi ekber.” diyor.

Kur’ân-ı Kerim tilavetinden bahsediyor zikir olarak, evet. Namaz kılmaktan bahsediyor zikir olarak, evet. Ama Allah’ı zikretmenin, o ikisinden de daha büyük olduğunu ifade ediyor.

“ve le zikrullâhi ekber.” diyor, “Allah’ı zikretmek daha büyüktür.”

Bir sonuca ulaşıyoruz: Bundan sonra bütün sahâbe, irşada ulaştılar. Hepsi Tövbe-i Nasuh’a davet olundular. Hepsi irşada ulaştılar. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe, biliniz ki aranızda Allah’ın Resûl’ü var. O eğer sizin dediklerinize tâbî olsaydı, bundan çok zarar görürdünüz. Ama Allah sizin kalplerinizi, size fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi ve size îmânı sevdirdi. Nefsinizin kalbini bununla, îmânla müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Bütün sahâbe irşada ulaşmış. 28. basamağın, 4. kademesi. Sonra mı? Sonra hepsi iradelerini de Allah’a teslim etmişler. İrşad makamının sahibi olmuşalar. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi bu büyük gerçeği söylüyor, o da yanlışların devamı olarak inkâr ediliyor bugün. “Sahâbe irşada mı ulaşmış? Öyle şey yok.” diyorlar. Ve daha ötesini de inkâr ediyorlar. Diyorlar ki: “Sahâbe mürşid mi? Son mürşid, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’di. İrşad makamı onunla kapandı.” Oysaki bakınız ne diyor, Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi:

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“O sabikûn-el evvelin var ya, onlardan bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor.

Hem ensara hem muhacirîne tâbî olunmuş, ensar da muhacirîn de irşad makamının sahibi olmuşlar; yani iradelerini Allah’a teslim etmişler.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, konumuz; son doğru burada tamamlanıyor. Ruhun, vechin, nefsin, iradenin Allah’a teslimi; Allah’ın bizlere vasiyetidir, Allah’ın ahdidir. Bizimse Allah’a verdiğimiz yemin, misak, ahd; Ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi Allah’a teslim etmek konusunda, irademizin teslimi de bunların tâbîi sonucu.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ bu son kısmını, Vel Asr Suresinde “ve tevâsav bis sabrı,” olarak değerlendirmiş, “Sabrın sahibi olanlar.”

Kimler sabrın sahipleri? İradelerini de Allah’a teslim edenler. Allahû Tealâ tarafından sabır müessesesinin %100’üne sahip kılınanlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Bir tarafta bugün her şey yanlış; bütün doğrular devre dışı kalmış. Bir tarafta 14 asır evvel her şey doğru. İslâm’ın 7 tane safhası, Kur’ân’a en uygun standartlarda %100 yaşanmış. Ve bugün hiç biri yaşanmıyor, daha acısı doğrular bilinmiyor sevgili kardeşlerim. Yanlışlar, doğruların yerini tamamıyla kaplamış, bid’atler oluşmuş. Her taraf bid’atle kaplanmış ve İslâm’a yazık olmuş.

Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dualarımızla ve dileklerimizle, sözlerimizi inşallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R