TARİHİ: 24.03.2002
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; gene beraberiz. Gene bir mutluluk yaşantısı, gene Allah'tan bahsetmek, bir güzelliği yaşamak… Hamd ederiz şükrederiz Yüce Rabbimize ki; bir defa daha bu imkânı bize verdi. Bir defa daha kalp kalbe, gönül gönüle bir beraberliğin içindeyiz, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım!
Bugün Aşure Günü. Acaba hiç düşündünüz mü “Nereden gelmişiz?” diye? Tabiatıyla Âdem (A.S)’dan gelmişiz hepimiz. Ama dünyanın insan başlangıcı, o noktadan sonra bir yerde kesiliyor. Nuh (A.S)’la onun yanında olanların dışında dünya üzerinde Âdem (A.S)’ın soyundan gelen hiç kimse kalmıyor. İnsanlar öylesine azıtmışlar ki, Allah'ın söylediklerinin her noktasında öylesine Allah'ın söylediklerinden dışarı çıkmışlar ki Allahû Tealâ bütün dünyayı sulara gark ediyor. Ve insanların hepsini boğuyor, yok ediyor. Kurtulanlar sadece Hz. Nuh ve O’nunla beraber onun gemisine, Nuh’un gemisine binenler. Her hayvandan çift çift alıyor Hz. Nuh ve insanlar da aileler olarak biniyor ve gemi açılıyor. İşte o gemide kimler varsa, bugün dünyadaki bu yedi milyar nüfusun annesi babası sadece onlar.
Nuh’un gemisi bir transatlantikten daha büyüktü. Nuh’un gemisi Allah'ın ismiyle yola çıkıyordu. Allah'ın ismiyle yürüyordu.
Nuh’un gemisi Allahû Tealâ; “Tennur kaynadığı zaman” ifadesini kullandığı cihetle sanki bir atom gemisi gibi görünüyor.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Hz. Nuh, nevi şahsına münhasır bir peygamberdir. Peygamberler Kur'ân-ı Kerim boyunca hep geçer. Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim boyunca hiçbir peygamberin, kavmi için azap dilediğini yazmıyor gibi kalmış aklımızda. Ama bir noktada bir tereddüdümüz oldu şimdi. Sanki Lût kavmi için de Hz. Lût’un bir talebi olmuştu gibi bir şey geldi kalbimize. Tahkik edilmesi lâzım. Ama önemli bir unsur değil. Bir kişi olabilir peygamberlerden, iki kişi olabilir ama peygamberler genel olarak insanlara lânet etmeyen insanlar.
Hz. Nuh, kavminden çok çekmişti. Kavmi onu aşağıladı, bayıltıncaya kadar defalarca dövdüler. Ve o Allah'tan bahsettikçe, “Allah tektir.” dedikçe putlara tapan kavmi, onu fena halde cezalandırdılar. Her cezadan sonra yani her dayaktan sonra, Hz. Nuh ayılır ayılmaz gene onlara koşup onlara Allah'ı öğretmeye çalışıyordu. Ve onlar da onu dövmeye devam ediyorlardı. Bütün bu zulme rağmen Hz. Nuh, yılmadan, usanmadan onlara hep Allah'ı anlattı. Tek bir Allah'ın var olduğunu, Allah'ın tek bir şeriatı olduğunu, bir tek dînin mevcut olduğunu ve Allah'a ruhumuzu da vechimizi de nefsimizi de irademizi de teslim etmenin gerekli olduğunu anlattı Hz. Nuh kavmine. Hep reddedildi, reddedildi, reddedildi.
Hz. Nuh’u öylesine dövdüler, hırpaladılar ki Hz. Nuh, sonunda hiçbir ümit kalmadığını gördü. Yani kavminin hiçbir şekilde Allah'a ulaşmayı dilemesinin ve bu standart içinde de Allah'ın yoluna girmesinin mümkün olmadığı neticesine vardı. Ve Allahû Tealâ’dan ceza diledi. Ve Allahû Tealâ cezayı kabul etti; “Onları suda boğacağım.” dedi. Cebrail (A.S)’ın kontrolü altında, Allahû Tealâ Hz. Nuh'a bir bizim transatlantiklerden daha büyük bir gemi yapmayı emretti. Cebrail (A.S)’ın dizaynı içerisinde gemi, birkaç yıllık bir süreç içerisinde inşa edilmeye başlandı.
Hz. Nuh, bütün peygamberler gibi çok acılara katlandı. Kavminin içinden hiç kimse ona tâbî olmadı, denilemez çünkü bir kısım insanlar, halkının az bir kısmı Hz. Nuh'a tâbî oldular ve teslimlerini birer birer gerçekleştirdiler.
Hz. Nuh, Allah'ın emri üzerine adım adım gemiyi tamamladı. Ve tarih belli oldu. Allahû Tealâ’nın müsaade vermesi üzerine Hz. Nuh, tarihi açıkladı ve o gün geldiği zaman halk orada toplandı ama bir tane bile bulut yoktu. Zaten halk, Hz. Nuh ile alay etmeyi usul haline getirmişlerdi. Ve o gün de Hz. Nuh’un başının etini yediler. “Hiç böyle şey mi olurmuş? Bu kadar güneşli bir günde yağmur mu yağarmış? Yağmur yağacak ha?” gibi sözlerle Hz. Nuh’u küçültmeye çalıştılar. O da bütün sükûnetiyle diyordu ki: “Evet! Bugün. Allahû Tealâ ‘Bugün’ dedi. Bugün mutlaka yağmur yağacak.” Ve o gün ikindi vakti bir yağmurun, şiddetli bir yağmurun düştüğünü görüyoruz. Hz. Nuh'a tâbî olanlar, eşleriyle ve çocuklarıyla beraber gemiye doldular. Hz. Nuh oğluna da dedi ki: “Yavrum! Benimle beraber gemiye gel.” Oğlu dedi ki: “Baba ben şu karşıdaki dağa ulaşacağım. Oraya sığınırım.” Hz. Nuh dedi ki: “O dağ da dâhil bütün dağlar suyun altında kalacaklar. Sadece bu gemi kurtulacak. Benimle beraber gemiye bin evlâdım!” Hz. Nuh’un oğlu gemiye binmemekte direndi. Ve dalgalar oluşunca gemi yüzmeye başladı. Hz. Nuh’un oğlu da dalgaların arasında boğuldu. Hz. Nuh Allahû Tealâ'dan oğlu için af diledi. Çok üzülmüştü ve “Oğlumu kurtar” dileğinde bulundu. Allahû Tealâ’nın cevabı; “O senin oğlun değil.” şeklinde geldi.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Hz. Nuh, işkencelere, acılara, dayaklara çok dayanıklı bir peygamberdi. Ve peygamberler içinde böyle bir geminin Allahû Tealâ tarafından yaptırıldığı tek kişidir. Bir başka açıdan da son derece önemlidir; onunla birlikte yeni bir çağ başlamıştır. O noktaya kadar yaşayan bütün dünyada ne kadar insan ne kadar kabile varsa hepsi öldüler. Bugünkü 7 milyar nüfusun hepsi o Hz. Nuh’un gemisine binen çiftlerden türedi. Hepimiz için aynı şey söz konusu.
Öyleyse Hz. Âdemle beraber insanoğlunun hayat misyonu başladı. Ne zamana kadar devam etti? Genişleme, yayılma, dünyanın insanlar tarafından işgali, Hz. Nuh'a kadar devam etti. Hz. Nuh zamanında hepsi öldüler. Sadece Hz. Nuh ve ona tâbî olanlar kurtuldular.
Şimdi bakalım Allahû Tealâ resûlleri hakkında ne söylüyor? Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
“Biz bütün kavimlere resûl göndeririz. Art arda göndeririz. Hangi kavme resûl gönderdikse bütün kavimler resûllerini inkâr ettiler.” diyor Allahû Tealâ.
Bütün kavimlere art arda resûl gönderdiğini Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde de söylüyor.
2/BAKARA-87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).
Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.
“Biz bütün kavimlere resûl gönderdik, göndeririz, art arda. Hangi kavme resûl gönderdiysek…” diyor Allahû Tealâ ve İsrail kavmine işaret ediyor. “Ey İsrail kavmi! Size gelen resûllerin bir kısmını inkâr ettiniz, bir kısmını da öldürdünüz, nefsinizin hoşuna gitmeyen emirleri size bildirdikleri için” diyor Allahû Tealâ.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim! Hz. Nuh da bütün nebî resûller gibi reddedilmişti kavmi tarafından. İnkâr edilmişti, alay konusu olmuştu ve çok işkence edildiği, dövüldüğü günler yaşadı. Hiç yılmadı ve mükâfatı, beraberinde olan insanlardı.
Hz. Nuh ve yanındakiler denize açıldılar ve sadece insanlar binmemişti gemiye. Her hayvandan iki çift, erkekli dişili ikişer çift gemiye mutlaka binmişti. Hayvanlar da yırtıcı hayvanlar da insanlar gibi sakindi. Görevlerinin, geleceğin anne babaları olmak olduğunu biliyorlardı. Ve Allah'ın verdiği gıda maddeleri, gemi denizler boyunca dolaştığı sürece onlara yetti. Hayvanlara da yetti, insanlara da yetti. Ama yağmurun bitip de geminin karaya oturacağı son gün ellerindeki bütün yiyeceklerden az bir şey kalmıştı. Onların hepsini bir araya getirdiler. Her türlü yiyecekten oluşan bir yemeği, hepsini bir araya getirip pişirerek vücuda getirdiler. İşte o yemeğin adına “aşure” deniyor. Ve bugün, o günün kutlamasıdır. Son gün, yolculuğun son günü pişen gemideki son yemek, bütün artıkların değerlendirildiği bir yemek çeşidi. Dikkat edin; kalıntılar bunlar. Buğday varmış, arpa varmış, çeşitli gıda maddeleri, mısır ve yedikleri şeylerin dibinde kalanlar bunlar. Onları birleştirip son defa bir yemek pişiriyorlar. Hiçbir yemek değil, hepsinin toplamı. Bir kısmından biraz az kalmış, bir kısmından biraz çok kalmış ama hepsini kullanmışlar. Ve bu yemek, onların gemideki son yemeği olmuş. Geminin Cudi Dağı’nın üzerine oturduğunu söylüyor Allahû Tealâ.
Kur'ân-ı Kerim’de bir açıklama getirilmemiş ama düşünüyoruz ki; gemi o noktada karaya oturmadan evvel, sular çekilmeye başladıktan sonra başka başka yerlerde gemiden çıkanlar olmalı. Böyle bir şeyin mutlaka oluşması lâzım ki; çeşitli ırkların bulundukları yerlerde oralara uyum sağlayarak farklılaşmaları oluşabilsin. Birbirinden ayrı insanlar olmaları lâzım ki bunlar oluşabilsin. Kara ırk, sarı ırk, kırmızı ırk, beyaz ırk. Öyleyse bu farklı ırklar, geminin ayrı ayrı yerlerde konaklamalarıyla mümkün olabilir. Çünkü bütün dünya dalgalarla denizlerle tamamen kaplandı. En yüksek dağlar da denizlerin içinde kaldı. Yer gök su oldu. Ama dünyanın her tarafında insanlar yaşıyor ve sadece Hz. Nuh’un gemisindeki insanlar, yeni dünyanın temelini teşkil edeceğine göre (Kur'ân-ı Kerim öyle yazıyor), o zaman geminin ayrı ayrı yerlerde durmuş olması ve yolcuların bir kısmının oralarda karaya çıkmış olması gerekiyor ki bulundukları yerle uyum sağlayan bu insanlar, ayrı ayrı ırkları vücuda getirebilsinler, kendilerine has, zaman içerisinde değişen dilleri olsun. İşte bir Aşure Günü oluşması, o yemeğin o standartlarda gerçekleştirilmesiyledir.
Hz. Nuh, kavmine Allah'a teslim olmayı önerdi. Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.
“Hz. Nuh kavmine dedi ki: Ey kavmim! Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları -ki onlar gemiye binenlerdi- yanımdan kovacak değilim. Çünkü onların hepsi mutlaka hidayete ereceklerdir. Mutlaka Allah'a mülâki olacaklardır. Ruhlarını mutlaka Allah'a ulaştıracaklardır.” diyor Allahû Tealâ.
Allahû Tealâ’nın söylediğini onlara ulaştıran Hz. Nuh, böyle söylüyor: “Allah onları mutlaka Kendisine mülâki kılacaktır. Onlar mutlaka Allah'a mülâki olacaklardır yani ruhlarını mutlaka ölmeden evvel Allah'a ulaştıracaklardır.”
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Ne olmuş? O insanlar hidayete ermişler, âmenû olanlar. Kurtulanlar zaten onlar. Öyle bir toplum oluşmuş ki; başlangıçta herkes Hz. Nuh'a tâbî. Ama Hz. Nuh sadece bir kafileyle beraber Cudi Dağı’nın üzerine oturan geminin üzerinde. Onlarla beraber ama ötekiler ayrı ayrı yerlerde gemiden ayrılmış olmalılar.
Böyle bir dizaynda sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Neyle karşı karşıyayız? İnsanlar ayrı ayrı hüviyetler oluşturdular, ayrı ırkları vücuda getirdiler. Birbirinden ayrı, dünyanın beş kıtasına dağılarak.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Hz. Nuh ve ona tâbî olanlar, onlar, ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah'a teslim ettiler. Sonra insanlar çoğaldı. Çoğaldıkça dünyanın başka yerlerini de insanlar kullanmaya başladılar. Böylece bütün dünyaya hayat yayıldı. Hz. Nuh’dan itibaren yeni bir hayat.
Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde diyor ki:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“Hz. Nuh'a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Yakup’a vasiyet ettiğimizi, Hz. Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi sana da vahyederek sana da şeriat kıldık.”
Ve Hz. Nuh’tan başlatıyor Allahû Tealâ olayı. Şûra Suresinin 13. âyet-i kerimesi Hz. Nuh’tan başlıyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Allahû Tealâ; “Sen hanif dîninin sahibisin. Hanif olarak kendini dîne doğrult. O hanif dîni ki Allah bütün insanları hanif fıtratıyla yani bu dîni yaşayacak olan özellikle yaratmıştır.” diyor.
Rûm Suresi 30. âyet:
30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
“Allah'ın ne dîninde ne de fıtratında değişiklik göremezsin.” diyor Allahû Tealâ. Kâinatta sadece tek bir dîn oluşmuş. Hz. Âdem’den (ilk peygamber ve ilk insan) Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e kadar (son peygamber) hep aynı dizayn oluşmuş, sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Hep aynı dizayn, aynı özellikler; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah'a teslim edilmesi.
İşte Hz. Nuh ve ona bağlı olanların hepsi, aynı dînin mensuplarıydı. Hz. Musa ve ona tâbî olanlar, Hz. İsa ve ona tâbî olanlar, Hz. İbrâhîm ve ona tâbî olanlar, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve ona tâbî olanlar, hepsi, o kâinatın yegâne dîninin, tek dîninin sahipleriydi.
Hz. İbrâhîm, Allahû Tealâ tarafından hanif dîninin sahibi olarak vasıflandırılır ve Allahû Tealâ onun için “Babanız İbrâhîmin dîni.” der. Ama o dîn, Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde görülüyor ki Hz. Nuh’un dîni. Aynı zamanda başa gidersek eğer Hz. Âdem’in dîni. Hz. Âdem’in dîninde de… Ki Hz. Âdem’in oğlu Habil, kardeşi Kabil tarafından öldürülürken diyor ki: “Allah sadece takva sahiplerinin kurbanını kabul eder. Sen beni öldürmek istiyorsun. Tamam, öldürebilirsin ama sen beni öldüreceksin diye ben sana elimi kaldırmam. Benim sana, senin benim için düşündüğün bir kötülüğü yapmam mümkün değildir.” diyor. Anlaşılıyor ki; teslim standartları en üstün noktada kişi. İrşad makamının sahibi. Allah'a teslim-i küllîyle teslim olmuş. Ne demek teslim-i küllîyle teslim olmak? Kül; hepsi demek. Topluca, hepsi, bütünü demek.
Öyleyse böyle bir dizaynda nedir teslimlerin bütünü? Ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi ve iradenin teslimi bir bütün oluşturuyor. Bu bütün neyi ifade eder Kur'ân’da? Allah'ın ahdini ifade eder. Bu bütün neyi ifade eder Kur'ân’da? Allah'ın vasiyetini ifade ve ihata eder. Allah'ın vasiyeti ve Allah'ın ahdi, ruhumuzu da vechimizi de nefsimizi de irademizi de Allah'a teslim etmek. Ama tatbikatta görüyoruz ki teslim olayı, Allahû Tealâ tarafından 4.’sünde bizden bir yemin istenme noktasına gelmeden bitmiş. Biz hepimiz ezelde Allahû Tealâ’nın huzurundayız, A’râf-172:
7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”
O gün Allahû Tealâ Hz. Âdem (A.S.)’ın zahrından (sırtından) onun çocuklarını, onların her birinden onların çocuklarını, onların her birinden onların çocuklarını ve böylece sonrakilerin her birinden daha sonrakilerin çocuklarını çıkartarak Âdem (A.S)’dan kıyâmet gününe kadar yaşayacak olan bütün nesillerdeki bütün insanları huzurunda topluyor. Ve nefslerini onlara şahit tutuyor, “Kıyâmet günü biz bundan haberdar değildik.” demesinler diye.
Öyleyse bir olay var. O gün hepimizden alınan sözler var. Öyleyse A’râf-172’de söylüyor mu Allahû Tealâ bunu? Aslında söylemiyor. Diyor ki Allahû Tealâ:
“Bütün insanların sırtlarından onların çocuklarını çıkardı (zürriyetini çıkardı) ve onların her birine dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Hepsine birden dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
kalû: dediler ki
belâ: evet
Hepimiz, kalbimizin gözüyle Allahû Tealâ’yı görüyorduk, kalbimizin kulağıyla Allah'ı işitiyorduk ve biz de gene kalbimizden Allah'a cevap verdik: “Belâ.”
kalû: dediler ki
belâ: evet
Negatif suallerin pozitif cevabıyla Allahû Tealâ’ya cevap verdik o zaman ve “Belâ” dedik, “Evet.”
Peki, ne ifade etti bu? Allahû Tealâ A’râf-172’de diyor ki: “Onları nefslerinin üzerine şahit tuttuk.” diyor.
“Onları nefslerinin üzerine şahit tuttuk.” Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Çünkü itiraz edebilecek olan, muhtevasında sadece afetler olması dolayısıyla nefstir. “Biz bundan haberdar değildik demesinler diye.” diyor Allahû Tealâ. Neyden? Allah'a verdiğimiz yeminden, misakten, ahdden.
İşte sevgili izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile bir ahdleşmenin içine girmişiz. Bu ahdleşmeye dikkat edin; burada bir bütün var. Allahû Tealâ bütünü ifade ediyor Mâide-7’de.
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.
“O gün dediniz ki;” diyor Allahû Tealâ, “İşittik ve itaat ettik. O da vasiyet etti size. Üzerinize bunu farz kıldı (misakinizi).”
Öyleyse ne oluyor? Allahû Tealâ sözünü bitirmiş; “E lestu birabbikum” demiş, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Kâlû: Dediler ki.” Biz de demişiz ki: “Belâ: Evet.”
Niçin? Niçin Allahû Tealâ nefsimizin üzerine bizi şahit tutuyor? Nefsimiz, Allahû Tealâ’nın verdiği görevlerden kaçacaktır. Çünkü muhtevasında sadece afetler var. Afetler olduğu için hiçbir zaman Allah'a ulaşmayı dilemeyecektir. Hiçbir zaman mürşide ulaşmak istemeyecektir. Tâbî olmayacaktır. Hiçbir zaman ruhunu, vechini, nefsini, iradesini Allah'a teslim etmeyecektir nefs. Neden? Çünkü nefs yaratıldığı zaman afetleriyle birlikte yaratıldı. Kalbinde 19 tane afet olarak yaratıldı. Öfke, kin, kıskançlık, haset, kin, iptilâlar, isyan, düşmanlık… Hepsi insanoğlunun nefsinin kalbindeki afetler ve bunlarla yola çıkan kişi bunlar duruma hâkim olduğu sürece şeytan da duruma hâkimdir demektir, hiçbir zaman Allah'ın yoluna giremez. Öyleyse Allahû Tealâ ilk insan olan Âdem (A.S)’ı irşada ulaştırdı. Ona Allah'ın sırlarını öğretti ve Esma-ül Hüsna’yı öğretti. Onu her bakımdan yetkili kıldı.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Biz insanlar, Allahû Tealâ’nın bize hedef gösterdiği hususları gerçekleştirmekle vazifeli kılınmışız. İşte o gün, Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesi diyor ki: “İşittik ve itaat ettik.” dediniz.” Nasıl olmuş olay? Allahû Tealâ buyurmuş ki: “Ben sizin Rabbiniz olduğuma göre o zaman sizden isteklerim var. Ey nefsler! Bana yemin verin; tezkiye ve tasfiye olacağınıza dair, Bana teslim olacağınıza dair. Ey fizik vücutlar! Bana ahd verin; Bana teslim olacağınıza dair. Ey ruhlar! Bana misak verin; Bana geri dönerek (hepiniz fizik vücutlar da birer emanet olacaksınız); hepiniz Bana geri dönerek Benim Zat'ımda yok olmak üzere misak verin.”
Ve Allahû Tealâ soruyor: “Sözlerimi işittiniz mi?” Ve “Bela” cevabını alınca, “Evet” cevabını alınca… Burada “Bela” denmez, Allahû Tealâ pozitif bir soru soruyor, negatif sormuyor. Negatif sorsaydı eğer o zaman “Bela” olacaktı cevabımız. Allah'ın buradaki suali pozitif: “Sözlerimi işittiniz mi?” Cevap geliyor: “Semina: İşittik.” Allahû Tealâ buyuruyor: “Öyleyse itaat edin.” Ve nefsler yemin veriyor Allahû Tealâ’ya, teslim olacaklarına dair. Ruhlar misak veriyor Allahû Tealâ’ya, teslim olacaklarına dair. Fizik vücutlar ahd veriyor Allahû Tealâ’ya, teslim olacaklarına dair. Ve bunun üzerine Allahû Tealâ diyor ki: “Bunları sizin üzerinize yükledim.”
Öyleyse burada bir muhteva görüyoruz; bir teslim olgusu söz konusu. İşte Allahû Tealâ’nın bizden istediği bu teslimi, En’âm-152’de Allah'ın ahdi olarak görüyoruz.
6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.
“Ve bi ahdillâhi evfû: Allah'ın ahdini ifa edin (yerine getirin).” diyor Allahû Tealâ.
Sonra da diyor ki: “Allahû Tealâ’nın size vasiyeti budur: Allah'ın ahdini yerine getirmek.”
“Allah'ın ahdi” dediğimiz zaman yeminimizi, misakimizi, ahdimizi yerine getirmek yetmiyor. Bunun ötesinde irademizin de Allah'a teslimi söz konusu. Teslimlerin en zoru muhakkak ki iradenin teslimidir. En sonda gerçekleşeni. Böyle bir teslim kişiyi irşad makamının mutlaka sahibi yapar. Allahû Tealâ’nın kişiye güven duyması lâzım, böyle bir hedefe ulaşması için. Kişinin de güvenin sağlam kalesi olması lâzım. Nasıl olacak? Kişinin nefsinde afetler var? Afetler varsa güven duymaz Allahû Tealâ ona. O kişi nefsinin afetleri sebebiyle şeytanın söylediğini her zaman yapabilir. Yani Allah'ın yasak ettiği fiilleri işleyebilir, emrettiklerini de yapmayabilir. İşte onun için hedefe ulaştırır Allahû Tealâ. Nefsin bütün afetlerini o kişinin daimî zikirle yok etmesini temin eder. Ondan sonra da bu yok oluşun arkasından, Allahû Tealâ’nın dizaynında kişinin nefsini de Allah'a teslim etmesi gelir. Ama onun ötesinde Allah iradenin de teslimini ister. İradenin teslimini de Allah'ın ahdi ihtiva eder ve Allah'ın vasiyeti de iradenin teslimini ihtiva eder.
Öyleyse bir bütünü yaşamak üzere Allahû Tealâ tarafından hepimiz vazifelendirildik. Hepimiz ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi, irademizi Allah'a teslim etmekle mükellef kılındık. Ve aynı basamakları bütün insanların yaşamasını ister Allahû Tealâ; 28 basamağın hepsini. 28 basamağın başlangıçtan itibaren 5. mertebesine kadar herkesin yaşamasını ister Allahû Tealâ. Zaten daimî zikre ulaşan bir kişi mutlaka iradesini de Allah'a teslim edecektir, eğer yaşarsa. Ömrü varsa mutlaka iradesini de Allah'a teslim edecektir.
Öyleyse Allah'a teslim etmemiz lâzımgelen 4 tane emanetimiz var. Ve Allahû Tealâ emanetleri onların sahibine teslimimizi emrediyor. Dikkat edin! “Sahiplerine” demiyor, “sahibine!” Nisâ-58:
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.
“İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah emanetleri ehline, o emanetlerin yegâne sahibine tevdi etmenizi yani teslim etmenizi emreder.” diyor Allahû Tealâ.
Allah'ın emri: Emanetleri o emanetlerin sahibi olan Yaratıcıya, Allah'a teslim etmek.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Her şey, bütün semavî kitaplar bu dizayn içerisinde oluşturulmuştur. Tevrat da İncil de Kur'ân-ı Kerim de (indiriliş sırasına göre). Ve Allahû Tealâ herkesin 4’ünü de Kendisine teslim etmesini farz kılıyor, istiyor ama 3’ü için insanoğlundan yemin alan Allahû Tealâ 4.’sü için bir şey almıyor.
İnsanlar şu dünya adı verilen gezegende yaşarlar. Genel olarak mutsuzdurlar, huzursuzdurlar. Arkasında ne var dersiniz? Arkasında Allah'ın emirlerini bilmemek var. Bir takım kibirli insanlarda Allah'ın emirlerini bilip itaat etmemek var.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah'ın merdiveni 28 basamaklı. Yelpaze 28 tane basamaktan oluşuyor. Ve bütün insanların 28. basamağa ulaşmaları, Allah'ın hem vasiyetinin içinde var hem de Allah'ın ahdinin içinde var.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Bunu gerçekleştirmekle mükellefiz. İşte böyle bir dizaynı yerli yerine oturttuğumuz zaman bakıyoruz ki insanlar yaşarlar. Herkes yaşar. 1. basamak herkesindir. Ama insanlar sadece yaşamazlar. İmtihan olunurlar. Yaşantılarında başlarına gelen bütün olaylar birer imtihandır. Neyle imtihandır? O musîbetlere karşı nasıl davranacakları konusunda imtihandadırlar. Davranışları, kalplerinde hayır olup olmadığını verir. Kesinleştirir. İşte insanların her sene 2-3 defa başlarına gelen musîbetlere nasıl cevap vermesi lâzımgeldiğini Bakara-156’da ifade ettiğini görüyoruz, Allahû Tealâ’nın.
2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.
“Ve izâ esâbethum musîbetun: Onlar, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman.” diyor Allahû Tealâ, “Derler ki.”
İnnâ lillâhi: Muhakkak ki biz Allah içiniz.
Ve innâ ileyhi râciûn: Ve muhakkak ki biz O’na rücû edeceğiz. Ruhumuzu ölmeden evvel O’na mutlaka ulaştıracağız.
Bu konuda böyle diyen insanlar Allahû Tealâ tarafından seçilmişlerdir. Sözlerimizin başında Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinden bahsetmiştik. Ve Allahû Tealâ’nın Hz. Nuh’tan başlayan bir dizi içerisinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar geldiğini; Hz. Nuh, Hz. İbrâhîm, Hz. Yâkup, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V), hepsinin şeriatlarının birbirinden farklı olmadığını, hepsinin şeriatının aynı şeriat olduğunu, “Onların şeriatını sana da aynen şeriat kıldık.” demesinden anlıyoruz Allahû Tealâ’nın. Orada bu şeriatın temeli de verilmiş beraberinde. Allahû Tealâ diyor ki:
“Allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah dilediği kişiyi O’na (Kendisine) seçer.”
“Ve yehdî ileyhi men yunîb: Kim Allah'a dönecek hüviyete, Allah'a yönelirse Allah onları Kendisine ulaştırır.”
İşte bu noktada bir seçim işlemi var Allahû Tealâ’nın. Musîbetler karşısında “Ben mutlaka Allah'a ulaşacağım.” diyen kişiler, mutlak olarak seçilirler. Ve Allahû Tealâ söylüyor: “Hidayete erecek olanlar onlardır.” diyor. Ama Allahû Tealâ’nın seçmesi için mutlaka bu kadar köklü bir isteğin sahibi olmak gerekmiyor. Allah'ın seçtiklerine baktığımız zaman bunların bir kısmının Allah'a ulaşmayı dilemediğini görüyoruz. Şûrâ-13’den o netice çıkıyor. Yani Allah'ın seçtiklerinden Allah'a yönelenler yani Allah'a ulaşmayı dileyenler, Allah onları Kendisine ulaştıracağını söylüyor.
Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu Aşure Günü’nde, bu kutsal günde sizlerin temel hedefinizin “Allah'a teslim” olduğunu bir defa daha hatırlatmak istedim sizlere. Allah, emanetlerin onların sahibine, sahibi olan tek varlığa, Allah'a teslim edilmesini üzerimize farz kılıyor. Kaç defa? Ruhun teslimini tam 12 defa farz kılıyor. Bir tanesi de bu. Ruhun teslimi de burada mevcut.
Öyleyse bu teslim keyfiyetine dikkatle bakın. Bütün insanların Allah'a ruhlarını teslim, 12 defa üzerimize farz kılınmış. Hadi gelin beraberce bakalım, hangi âyetlerde, nerelerde Allahû Tealâ teslim emrediyor.
1. âyet: Zumer-54.
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
“Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize azap gelmeden önce, bu azap üzerinize gelmeden önce Allah'a yönelin, Allah'a ruhunuzu ulaştırın ve Allah'a teslim olun.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Açık ve kesin bir emir: Allah'a yönelmek ve teslim olmak.
2. âyet-i kerime: Rûm-31:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
“Munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na yönel (ruhunu O’na döndür, O’na ulaştır) ve böylece takva sahibi ol.” diyor Allahû Tealâ.
3. âyet-i kerime: Fecr-28:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“İrciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et. Geri dönerek Rabbine ulaş.” Ruha sesleniyor Allahû Tealâ.
4. âyet-i kerime: Zâriyât-50:
51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.
“Öyleyse Allah'a kaç, Allah'a firar et, Allah'a sığın.”
5. âyet-i kerime: Lokmân-15:
31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.
“Vettebi’sebîle men enâbe ileyye: Kim Bana yönelmişse ve Bana ulaşmışsa sen de onun yoluna tâbî ol.”
6. âyet-i kerime:Yûnus-25:
10/YÛNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.
“Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm, ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm: Allah selâm yurduna yani teslim yurduna, Kendi Zat'ına davet eder. Kimi oraya ulaştırmayı dilerse onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”
Sıratı Mustakîm de Allah'a ulaştıran yol. Öyle mi diyor Allahû Tealâ? Öyle diyor.
7. âyet: Muzzemmil-8:
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Allah'ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah'a dön.”
8. âyet-i kerime: Ra’d-21:
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
“Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah'a ulaştırırlar.”
Demek ki Allahû Tealâ emretmiş. Ruhumuzu Allah'a ulaştırmayı emretmiş. Emirse mutlak farz.
9. âyet-i kerime: Şûrâ-47:
42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).
“Üzerinize o değiştirilmesi mümkün olmayan gün (ölüm günü) gelmeden önce, Allah'ın davetine icabet edin.”
Davetin ne olduğunu gördük. Allah Kendi Zat'ına davet ediyor.
10. âyet-i kerime: Mâide-7:
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.
Demin bahsetmiştik. Allahû Tealâ üzerimize farz kılıyor, misakimizi yani ruhumuzu Allah'a teslim etmemizi.
11. âyet-i kerime: En’âm-152:
6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.
Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Ve bi ahdillâhi evfû: Allah'ın ahdini yerine getirin. Ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah'a teslim edin.”
Ve 12. âyet-i kerime: Nisâ-58:
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.
“İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah, emanetleri ehline teslim etmenizi, tevdi etmenizi ister.”
Öyleyse böyle bir emirler dizisiyle hepimiz ruhumuzu Allah'a teslim etmekle mükellef kılınmışız. 12 defa farz! İşte konunun başlangıcında, Allahû Tealâ tarafından seçilmeniz var. Eğer Allah ile olan ilişkilerinizde seçilmişlerdenseniz ki kalbinizde Allahû Tealâ birazcık hayır görmüşse yani kalbinizin hayır tarafı Allah'a bir şeyler ifade etmişse, bir başka ifadeyle özellikle Allah'a ulaşmaya, ruhunuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmaya karşı olmayan biriyseniz mutlaka seçilirsiniz. Seçilenlerden de her kim Allah'a ulaşmayı dilerse, işte onlar Allah'ın cennetinin sahibi kılınmışlardır. Dilemeyen kişinin kurtuluşu mümkün değildir. Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor ki:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
“Onlar” diyor Allahû Tealâ, “Bize mülâki olmayı yani ruhlarını ölmeden evvel bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla doyuma ulaşırlar, mutmain olurlar. Onlar bizim âyetlerimizden gafil olanlardır.”
“Onların gidecekleri yer kazandıkları dereceler itibariyle ateştir.” diyor. Yani: “Kaybettikleri dereceler kazandıkları derecelerden mutlaka (onların) fazladır.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse işaretler art arda geliyor. Ya Allah'a ulaşmayı dilemek; dileyen kişi mutlaka Allah'ın cennetine girer. Veya dilememek; o zaman da kurtuluş yok. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse Allah o kişinin kalbindeki bu talebi işitir, bilir ve görür. Gördüğü anda da Rahmân esmasıyla tecelliye başlar. Bu 4. basamaktır, Allahû Tealâ’nın tecellisi.
Öyleyse burada, Allah'a ulaşmayı dilediğimiz yerde duralım. Gözlerimizi 14 asır evvele çevirelim. 14 asır evvel bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilediler mi? Hepsi dilediler. Nereden biliyoruz? Çünkü onlar Allah'a ruhlarını ulaştırdılar. Ulaştırdılar mı? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ, ruhlarını Allah'a ulaştırmaları konusunda; Zumer-17:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
“Onlar şeytana kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar) ve Allah'a kul oldular. Kullarımı müjdele.” diyor Allahû Tealâ, “Ve Allah'a yöneldiler.”
Zumer-18’de diyor ki:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
“Onlar” diyor (sahâbe için), “Sözü dinlerler ve sözün ahsen olanına tâbî olurlar.”
Ahsen olan Kur'ân-ı Kerim. Ahsen olan Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından söylenen, kalbindeki Kur'ân-ı Kerim’in açıklanması. Öyleyse böyle bir dizayn var. Kur'ân-ı Kerim’in açıklanması söz konusu. Ve bu ahsen. “Onların hepsi hidayete erdiler.” diyor.
Allah'a yönelenler Allah'a ulaşmışlar. Bütün sahâbe hem Allah'a yönelmiş hem de Allah'a ulaşmış.
Şimdi bir defa daha bakalım ne diyordu Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde?
“Allah kullarından kimi dilerse onları Kendisine seçer ve onlardan kim Allah'a yönelirse onları da Kendisine ulaştırır.” diyordu Allahû Tealâ.
İşte Zumer-17’de yöneldiklerini görüyoruz. Hangi ifadede görüyoruz?
Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ: Şeytana kul olmaktan onlar kendilerini kurtardılar.
Ve enâbû ilâllâhi: Allah'a yöneldiler.
“Lehumul buşrâ; Onlara müjdeler vardır.” diyor Allahû Tealâ, “Fe beşşir ıbâd: Kullarımı müjdele.”
Bütün sahâbe böylece Allah'a yönelmişler, Allah'a kul olmuşlar ve bir sonraki âyet-i kerimede hidayete erdikleri de kesinleşiyor. Ruhlarını Allah'a ulaştırmışlar. Hatta daimî zikrin de sahibi olmuşlar: “Onlar ulûl'elbab oldular.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse bütün sahâbe ruhlarını Allah'a ulaştırdılarsa kimler ruhlarını Allah'a ulaştıranlardır? Beraberce bakalım. Ra’d-20, 21 ve 22, Allahû Tealâ şöyle söylüyor:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.
Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar Allah ile olan ahdlerini yerine getirdiler.
Ve lâ yenkudûnel misâk: Misaklarını bozmadılar.
Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah'ın, Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah'a ulaştırdılar.”
Ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb: Kötü hesaptan korkarlar ve Allah'a karşı huşû duyarlar.
Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar sabırla Allah'ın Zat'ını dileyenlerdir.
Kimmiş ruhlarını Allah'a ulaştıranlar? Sabırla Allah'ın Zat'ını dileyenlerdir. Allah'ın Zat'ına ulaşmayı ve Allah'ın Zat'ını görmeyi dileyenler. Ama bunlar Allah'ın Zat'ına ulaşmayı dilemişler ve ulaşmışlar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemiş. Bugün mü? Bugün dünyada 7 milyar insan yaşıyor. Her türlü dîn var ve bütün bu dînlerin içindeki insanların, her bir dînde %10’undan çok daha azı Allah'a ulaşmayı diliyorlar. Ama bundan 14 asır evvel bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemişler. Hz. Nuh da böyle söylüyor. Hz. Nuh zamanında da bütün insanlar yani Hz. Nuh'a tâbî olanlar, hepsi Allah'a ulaşmayı dilemişler. Yetmez, hepsi de Allah'a ruhlarını ulaştırmışlar.
Şimdi Allah'a ulaşmayı dileme kademesi tamamlandı. Dilemiş kişi. Ne olur? Allahû Tealâ Rahmân esmasıyla tecelliye başlar. Rahmân esmasının tecellisinden sonra 1.ihsan başlar. Sonra ne yapar Allahû Tealâ? Baş gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi (yani bir nevi gözlerimizi örten perde) kaldırır. Ve ne yapar? Kişi irşad makamına baktığı zaman artık irşad makamını herhangi bir insandan ayırt eder. Onun mürşid olduğunu kesinlikle yerli yerine oturtur. Allah onun kulaklarındaki vakrayı alır. Kişi irşad makamının söylediklerini, irşada müteallik söylediklerini işitmeye başlar yani mânâsına varmaya başlar anlattıklarının. Ve o zaman kendisinin ne kadar boş şeylerle uğraştığını kesin olarak tespit eder. Sonra ne yapar Allahû Tealâ? O kişinin kalbindeki ekinneti alır. İdraki önleyen İlâhî bilgisayarı alır kişinin kalbinden, idraki sağlayan başka bir bilgisayar koyar oraya; ihbat. Ekinneti alır, ihbatı koyar.
Böylece kişi 7. basamağa gelir. 3. basamakta Allah'a ulaşmayı diledi. 4. basamakta ilk ihsanı aldı Allahû Tealâ’dan. Allah Rahmân esmasıyla tecelliye başladı. 5. basamakta o kişinin Allah gözlerindeki hicab-ı mestureyi aldı. 6. basamakta kulaklarındaki vakrayı aldı. 7. basamakta kalbindeki ekinneti alarak yerine ihbatı koydu.
Eğer Allahû Tealâ’nın Rahmân esmasıyla tecellisini ihsanlardan birisi olarak değerlendirmezsek gene 7 tane ihsan oluşuyor: Hicab-ı mesturenin alınması, kulaklardan vakranın alınması, kalpteki ekinnetin alınması ve yerine ihbatın konulması.
3. basamaktan sonra (3. basamakta kişi Allah'a ulaşmayı dilediyse) işte 7. basamağa ulaştı. Ve 7. basamakta Allahû Tealâ’dan 4 tane ihsan aldı.
Sonra mı ne olur? Sonra Allahû Tealâ o kişinin kalbine ulaşır. Sonra o kişinin kalbinin nur kapısını Kendisine çevirir. Sonra o kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açar. Sonra kişi zikir yapınca Allah'ın rahmeti ve fazlı o kişinin kalbine ulaşan yolu takip ederek kalbine ulaşırlar ama kalp mühürlüdür. Nefsin kalbi mühürlüdür. Allah'ın kapısı mühürlüdür. Şeytanın kapısı açıktır. Karanlıklar nefsimizin kalbini doldurur ve küfür kelimesi de onları kalpte tutar. Ve şeytan nefsimizin kalbindeki bütün karanlıklara açık bir şekilde tesir eder.
İşte bu 12. basamakta kalbimize rahmet nurları sızmaya başlar. Mührün kenarlarından sızmaya başlar. Bu sızma 11. basamakta başlar ve 12. basamakta %2 nur birikimiyle huşû sahibi oluruz. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe huşû sahibi oldular. Sonra? Allahû Tealâ bize mürşidimizi gösterir. 13. basamaktayız. Ve Allah'ın gösterdiği irşad makamına ulaşırız. Önünde diz çöküp tövbe ederiz. “Lâ ilâhe illâllah Muhammedun resulullah” diyerek el öperiz. Bu, tâbiiyetimizdir. 12 tane ihsanla tâbiiyet. Allahû Tealâ 12 tane ihsanla tâbiiyetimizi tamamlar.
Ne olur tâbî olursak? 12 tane ihsanla tâbî olursak? Şu olur: Biz bir adım atmışızdır, Allah'a ulaşmayı dilemişizdir. Allah şanına yaraşır bir şekilde ve verdiği sözü tutarak 1’e 10 verir bize. Bir gayretin sahibi olmuşuz, Allah'a ulaşmayı dilemişiz. Allah 12 tane ihsan verir bunun karşılığında. Böylece Allah'ın bütün kapalı kapıları açılır. Gözlerimiz, kulaklarımız, kalbimiz açılır. Kalbimizin nur kapısı Allah'a döndürülür. Göğsümüzden kalbimize nur yolu açılır.
Ve irşad makamına ulaşıp tâbî oluruz. Ne olur? 7 tane de ni'met alırız. Ne yapar Allahû Tealâ? Devrin imamının ruhunu başımızın üzerine getirip yerleştirir. Ne olur? Bu sebeple mü'min olmamız söz konusudur. Başımızın üzerine o geldiği takdirde mutlaka kalbimizin içine Allah îmânı yazacaktır. Nitekim kalbimizin mührünü açar; kalbimizin içindeki küfür kelimesini dışarı atar ve kalbimizin içine îmânı yazar ve kalbinde îmân yazan bir insan oluruz, Allah’ın 2.ni’meti. Kur'ân-ı Kerim böyle olanlara “mü'min” diyor. Kalbinde yazan îmân kelimesinin sahibi olan kişi. Îmânın sahibi yani mü'min; îmânın sahibi olan.
3 hidayet birden başlıyor:
• Fizik vücudun hidayeti
• Nefsin hidayeti
3 tane hidayet. Nasıl başlıyor? Nefs tezkiyesi yapıyoruz. Yani Allah'ı zikrediyoruz. Allahû Tealâ’yı zikrettiğimiz zaman ne olur? Allah'ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât nurları göğsümüze gelir. Göğsümüzde yolu görürler, kalbimize ulaşan yolu. Allah göğsümüzü şerhetmiş (yarmış) ve göğsümüzden kalbimize nur yolunu açmıştır. O yolu takip eden salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl nurları gelirler kalbimizin mührüne. Mühür hareketli hale gelmiştir ve onun üzerine baskı yapan 4 grup enerji; salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl mührün üzerine baskı yapınca mührü kalbin alt kapısına kadar sürerler. Alt kapıyı mühür mühürler. Zikir boyunca kalp mühürlüdür. Şeytanın karanlıkları kalbimize giremez.
Kalbimizde ne olur? Allah kalbimize bir çekim gücü olan îmânı yazmıştır. Îmân kelimesi faziletlere karşı bir çekim gücünün sahibidir. Ve faziletleri etrafında toplamaya başlar. İşte bu toplama %1, %2 derken yavaş yavaş artar. Biz her gün zikrettikçe nefsimizin kalbindeki nurlar artar. Artan nur %7’ye ulaştığı zaman, bizden ayrılan ruhumuzun 1. kata ulaşabilmesi için nefsimiz -ki fizik vücudumuzun içinde bir rehinedir- uzaktan kumandayla 1. gök katının kapısını açar. Ve ruhumuz 1. gök katına ulaşır. Burası Nefs-i Emmare’dir. Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerimede Hz. Yûsuf diyor ki:
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
“Ben nefsimi ibra edemem (temize çıkartamam) çünkü nefs şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.”
Onlar mutlaka bu badirelerden geçecek, sonuçlara ulaşacaktır. Sonra? Sonra daha çok zikir yapıyoruz. İrşad makamı arttırıyor zikir miktarını, daha çok zikir yapıyoruz. Ve daha çok zikirle daha çok nur geliyor, kalbimize yerleşiyor, îmân kelimesinin etrafına yapışıyor ve 2. %7 nur birikimi, 2. gök katı da açılıyor ruhumuza. Ruhumuz 2. gök katına ulaşıyor; Nefs-i Levvame. Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime:
75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
“O levvame nefse kasem ederim.”
Levvame demek; kınanan demek. Nefsimizi kınamaya başlıyoruz. Nefsimiz bizi yerden yere vuruyor.
Sonra? Sonra daha çok zikrediyoruz ve 3. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Mülhime. Allah'tan ilham almaya başlıyoruz, Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesi gereğince:
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
“O nefse fücuru da takvası da ilham edilir.” diyor Allahû Tealâ.
Fücur: Şeytanın ilhamları.
Takva: Allah'ın ilhamları.
Sonra ne olur? Daha çok zikrederiz. Zikrimiz arttıkça yeni bir %7 nur birikimi gerçekleşir; Nefs-i Mutmainne. Ra’d Suresi 28. âyet-i kerimede Allahû Tealâ diyor ki:
13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu): Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah'ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah'ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
“Ellezîne âmenû: Onlar âmenû olmuşlardır.”
Arkasından da diyor ki:
“Ve tatmainnu kulûbuhum: Ve bu âmenû olan kişiler mutmain olmuşlardır.”
“E lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb: Bilin ki; kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur.”
Öyleyse kişinin kalbi mutmain oluyor, doyuma ulaşıyor. Kişi Allah'ın verdiklerini mutlak olarak değerli buluyor. Bu Allah'ın verdikleriyle kişi mutmain oluyor. Doyuma ulaşıyor. Ruhu 4. katta. Sonra ruh 5. kata ulaşıyor, yeni bir %7 nur birikimiyle. Kişi Allah'tan razı oluyor. Yeniden bir %7 nur birikimi; Allah da kişiden razı oluyor. 1.’ye “Radiye” diyor Allahû Tealâ, 2.’ye de “Mardiyye” diyor. “Râdıyeten mardıyyeh.” Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesi:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“Râdıyeten mardıyyeh.” diyor. Nefsin Radiye ve Mardiyye kademesi. Mutmainne de daha evvel geçiyor zaten:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh: Ey mutmain olan nefs!
İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh: Allah'tan razı olarak ve Allah'ın rızasını kazanarak.
Ve ruhun Rabbine dönmesi farz kılınmış oluyor.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Ve Mardiyye’den sonra ruhun Allah'a ulaşması 7. defa %7 nur birikimi ile vuslat gerçekleşiyor. Ruh, Allah'ın Zat'ına ulaşıyor. Allah ruhu Kendisine ulaştırıyor (Şûrâ-13).
“Allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah dilediğini Kendisine seçer ve kim Allah'a yönelirse onu da Kendisine ulaştırır.” diyor.
“Yehdî ileyhi men yunîb: Allah'a kim yönelirse onu Kendisine ulaştırır.”
İşte böylece ruh Allah'a, Allah'ın istediği standartlarda ulaşıyor.
Önce ne gördük? Kişi 12 tane ihsanla mürşidine ulaştı. Ne oldu? Kişi kalbinin içine îmân yazıldığı için mü'min oldu. Mü'min olmak şerefine erdi. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaştılar ve ona biat ettiler. Fetih Suresi 10. âyet-i kerime:
48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
“Sana biat eden Allah'a biat etmiştir. Sana biat ettikleri zaman o ağacın altında, onların ellerinin üzerinde Allah'ın eli vardı.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse bütün sahâbe 2. safha olan tâbiiyeti gerçekleştirmişler. Sonra ruhun Allah'a ulaşmasını anlattık. Bütün sahâbe ruhlarını da Allah'a ulaştırmışlar. Demin söyledik; Zumer Suresi 17 ve 18. âyetler. Sonra, sonra ne olur? Sonra kişi daha çok zikir yapacaktır ve nefsinin kalbindeki nurlar burada %51’e ulaşmıştır. Nasıl olmuştur bu konu? 7 tane %7 fazilet birikimi: %49 eder. Kişinin kalbinde %2 de huşû sırasında rahmet birikimi olmuştu, %49 + 2: %51 eder. Böylece kişi %51 nur olan, kalbinde %50’den daha fazla nur olan kişidir.
Burada duralım. Ne demek bu? Evvelâ ana kaidesini koyalım Allahû Tealâ’nın; şeytan sadece nefsinizin afetlerine yani nefsinizin hevasına tesir edebilir. Ve başlangıçta bütün insanların kalpleri %100 afetle donanmış olduğu için ruh, %100 hasletlerle doludur. Allah'ın bütün emirlerini mutlak olarak yerine getirir, yasak ettiği hiçbir fiili işlemez. Nefs afetlerle doludur, tamamen ful doludur. Ruh da ful doludur, nefs de ful doludur, %100 afetlerle, ruh da hasletlerle. Ruh, Allah'ın bütün emirlerini yerine getirir, yasak ettiği hiçbir fiili işlemez. Nefs, afetleri sebebiyle Allah'ın bütün emirlerine isyan eder, hiçbir emrini yerine getirmek istemez. Yasak ettiği fiillerinse hepsini işlemek ister. İşte böyle 2 tane zıt kardeş içinizdedir. Devamlı kavga halindedirler. Neden? Çünkü nefs, Allah'ın emirlerine isyan eder; yerine getirmek istemez, ruhsa yerine getirmek ister. Nefs, Allah'ın yasak ettiği fiilleri işlemek ister, ruhsa işlemek istemez. İkisinin de talepleri birbirine terstir. İkisi de akla müracaat ederler. Akıl hangisini kabul ederse onu gerçekleştirir taleplerden. Ama çoğunlukla nefsin taleplerini gerçekleştirecektir. Çünkü öyle bir ortamda şuur kazanmıştır.
Öyleyse ruhumuzun Allah'a ulaştığı noktada nefsimizin kalbindeki afetlere bakalım; %51 karanlık yok olmuş nefsimizin kalbinde. Şeytan nefsimizin afetlerine tesir edebildiği için, başlangıçta nefsimizin afetlerinin %100’üne tesir edebilen iblis (şeytan), şimdi nefsimizin %49’una tesir edebiliyor. Çünkü nefsimizin afetleri %100’den %49’a yani yarının altına düştü. Yarının altına düştüğü andan itibaren o kişi artık Allah'ın kulu olmuştur. %51 Allah'ın kulu olmuştur. Yani Allah'ın kulu olma süreci %50’yi aşmıştır. Allahû Tealâ artık onu kulları arasında mütâlea eder. Ve böylece şeytanın hâkimiyeti %100’den %49’a düşmüştür. Nurlar evvelce sıfırken o kalpte, şimdi %51’le hâkimiyeti ele geçirmiştir.
Burası velâyet makamıdır; Fenâ makamı. Ve kişi zikrini daha arttıracaktır. Fenâ makamı, fenâfillâh makamı, Allah'ta fâni olmak demek. Allah'ta yok olmak demek. Ruh, Allah'a ulaştıktan sonra Allah'a sarılır. Veya bir başka ifadeyle evvâb olur, meaba sığınır. Allah meabdır, sığınaktır. Ve burası ruhumuzun Allah'a ulaştığı ve sığındığı, Allah'a sarıldığı noktadır. Allah'ın Zat'ında ruhumuz yok olur. Velâyetin, evliyalığın 1. makamı; Fenâ makamı.
Nefsimizin kalbindeki nurlar %51’den 61’e kadar, burada artan zikrimize paralel olarak artar. Ruhumuz ne oldu? 7 tane gök katını aştı. 7. gök katının 7 tane âlemini geçti soldan sağa ve Sidretül Münteha’dan Allah'ın Zat'ına ulaştı. Allah'ın Zat'ında yok oldu, (ifna oldu), vuslat olayı oldu. Kişi Allah'ın evliyası oldu.
Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe Allah'a ruhlarını teslim ettiler. Sonra mı? Sonra daha çok zikrettiler. Ve daha çok zikrimiz emrediliyor. Daimî zikir emrediliyor Allahû Tealâ tarafından. Ve daha çok zikirle ne olur? Allahû Tealâ bize taht ihsan eder İndi İlâhi’de. Huzur namazının kılındığı o sonsuz meydanda Allah bize bir taht ihsan eder. Bu tahtla beka makamının sahibi oluruz. Allah'ın katında, Allah'ın huzurunda bir taht, Allahû Tealâ tarafından bize ihsan edilir. Ni'met olarak verilir. Ve böylece nefsimizin kalbindeki nurlar %71’i aşar ve artmaya devam eder. Ne zaman ki zikrimiz günün yarısını aşar, her gün günün yarısından daha çok (12 saatten daha çok-18 saat) zikrettiğimiz gün, fizik vücudumuzu Allah'a teslim etmek noktasına ulaşırız.
İşte fizik vücudumuzun Allah'a teslim edildiği nokta. Ne zaman? Ne zaman günün yarısından daha çok zikredersek o zaman zahid oluruz. Zühd makamının sahibi oluruz. Ve bunu sürdürürsek daimî zikre doğru yaklaşmaya başlarız. Ve nefsimizin kalbindeki nurlar %71’i zahid olduğumuz zaman aşar ve %81’e kadar bu, günün yarısından daha fazla zikir bizi ulaştırır. Zikrimiz zaten biraz daha adım adım artar. Ve sonra ne olur? % 81’den sonra fizik vücut Allah'a teslim olur. Eee nefsin kalbinde hâlâ afetler var? Evet var. Ama fizik vücut artık o afetleri hiç dikkate almıyor. Allah'a teslim olmuş.
İşte Allahû Tealâ bu teslimiyeti Nisâ Suresinin 125. âyet-i kerimesinde anlatıyor. Buyuruyor ki Allahû Tealâ Nisâ-125’te:
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.
“Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişi ki vechini Allah'a teslim etmiş (fizik vücudunu Allah'a teslim etmiş) ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha ahsen kim vardır fizik vücut olarak?” diyor Allahû Tealâ.
İşte bundan 14 asır evvel bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler. Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
“Habibim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki (ümmîlere ve kitap sahiplerine): Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.”
Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler. Yani muhsinler makamının, hepsi sahibi olmuşlar. Orada mı kalmışlar? Hayır kalmamışlar. Daimî zikrin de sahibi olmuşlar. Bir gün kişi bir de bakacak ki; zikrini devam ettiriyor ama artık kesintisiz bir zikrin sahibi olmuş. Aylarca kontrol edecek kendisini. Bakacak ki; uyurken de artık zikri devam ediyor. Büyük gayretlerin sonunda oraya ulaşmış. İşte bu, daimî zikir. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe daimî zikre ulaştılar. Daimî zikrin sahiplerine Allahû Tealâ, “Ulûl'elbab” diyor.
Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde sahâbenin ulûl'elbab olduğunu söylüyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
“Li ulîi elbâb, yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı onlar zikrederler, benim ulûl'elbab kullarım.” diyor Allahû Tealâ.
Öyleyse sahâbe daimî zikrin sahibi oldular. Hepsi ulûl'elbab oldular. Ulûl'elbab olmak, hikmet sahibi olmaktır. Kişi daimî zikre ulaşmıştır, 1. Bu sebeple nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur. Neden? Çünkü bu kişinin iç dünyasında daimî zikir sebebiyle hiç afet kalmamıştır. Kişi daimî zikre daha gelmedi diye düşünelim. Ulaşamadı. Fizik vücudunu Allah'a teslim etti. Çok zikir yapıyor. Ama zikre başladı ve başladıktan sonra ne oldu? Kalbindeki bütün afetler kapı dışarı edildi. Nefsinin kalbi baştan aşağı Allah'ın nurlarıyla doldu. Ve kişi baktı ki zikri kesilmemiş, devam ediyor. O zikre devam ediyor. Ne oldu? Zaten o kişinin kalbinde bütün afetler yok olmuştu. Tekrar o kişinin kalbine afetlerin geri dönmesi mümkün değildir artık. Neden mümkün değildir? Kişi daimî zikrin sahibi olmuşsa, nefsinin kalbindeki afetlerin hepsi kapı dışarı edilmiş durumda ve mühür, zülmanî kapıyı tamamen örtmüş durumda.
Böyle bir durumda sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böyle bir durumda o kişinin kalbinde nurlar var, tamamen nur kalbi. Ve bu yalnız nurlardan oluşan dünyada, artık nurların kalpten kaçması diye bir şey mümkün değil, kişi daimî zikre ulaştığı için. Rahmetin, fazlın ve salâvatın o mührün üzerindeki baskısı, o kişi hayatta bulunduğu sürece devam edecektir. Devam ederse ne olur? Devam ederse sonuç çok kesin gelir. Devam ederse hiçbir zaman zülmanî kapı açılmayacaktır. Hiçbir zaman nefsin kalbine karanlıkların geri dönmesi mümkün olmayacaktır. Kişi daimî zikre ulaşmıştır.
İşte böyle bir insan hangi standartların sahibidir? Böyle bir insan:
1- Daimî zikrin sahibidir.
2- Daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin bütün afetleri kapı dışarı edilmiştir, yoktur, sıfırlanmıştır. Öyleyse hiçbir afet yoktur artık nefsinde. Ruhun hasletleri gelip, bütün nefsin kalbini %100 kaplamıştır, ruhun hasletleri hüviyetindeki faziletler.
3- Kişinin kalp gözü açılmıştır.
4- Kalp kulağı açılmıştır.
4 tane vasıf şartı kazanır kişi, ulûl'elbab makamında, daimî zikre ulaştığı zaman. Bütün sahâbe daimî zikre ulaşmışlardır. Söyledik; Zumer-18: “Hepsi ulûl'elbab oldular.” diyor Allahû Tealâ.
Sonra ulûl'elbab makamında Allahû Tealâ bize sadece zemin katı gösterir. Zemin kattaki devrin imamının dergâhının sırlarını gösterir. Sonra ne yapar Allahû Tealâ? Sonra bir başka noktaya yönelir. Allahû Tealâ bize 1. gök katını göstermeye başlar. Sonra sırasıyla 2., 3., 4., 5., 6., 7. gök katları, 7. gök katının 7 tane âlemi, en son İndi İlâhi’deki Sidretül Münteha. Bu süreç içerisinde artık biz ulûl'elbab değiliz; muhlisiz. Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
“Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: Onlar emrolunmadılar. Onlar muhlisler olarak, nefslerinin kalbini muhlis kılanlar olarak, dînde muhlisler olarak Allah'a teslim olmakla emrolundular. Ve bunu hanifler olarak yapmakla emrolundular.” diyor Allahû Tealâ.
Burası muhlisler kademesi. Nefsin Allah'a teslim edildiği yer. Bütün sahâbenin Allah'a nefsini teslim ettiğini görüyoruz. Allahû Tealâ sahâbenin ahsen takvaya ulaştığını söylüyor. Bütün sahâbe bu kademeye ulaşmışlar. İşte Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesi onu gösteriyor.
Peki sonra? Kim bu noktaya ulaşırsa, bu noktaya ulaştıktan sonra (nefsini Allah'a teslim ettikten sonra) kime Allahû Tealâ Sidretül Münteha’yı gösterirse (kalp gözüne) o kişi ihlâs makamını da bitirmiştir. Salâh makamına davet edilmiştir. Tövbe-i Nasuh daveti, ihlâs makamından salâh makamına bir geçiştir. Kim Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirirse yani Allah'ın söylediklerini tek tek tekrar ederek Tövbe-i Nasuh yaparsa o kişi artık salâh makamının sahibi olur.
Salâh makamı 28. basamağı ifade eder. Salâh makamında kişi 1. mertebeye ulaşır; Tövbe-i Nasuh’u yaptığı an. 2. mertebeye ulaşır, 2. kademeye ulaşır; Allahû Tealâ ona salâh nurunu verdiği ve onun günahlarını örttüğü gün. 3. mertebeye ulaşır; Allah onun günahlarını sevaba çevirdiği zaman. Peki, hangi günahlarını? Mürşidine ulaştığı zaman zaten bütün günahları sevaba çevrilmişti. Öyleyse günahı mı var? Tabii var. Bu kişinin tâbiiyetinden sonra hemen nefsindeki afetler yok olmuyor ki. Yıllar geçiyor aradan. O süreç içerisinde kişi gene hatalar yapacaktır. Gene günah işleyecektir. O günahlarının örtülmesi söz konusudur, salâha ulaşan birisi için. Daha sonra da günahlarının sevaba çevrilmesi söz konusudur. Bu, salâh makamının 3. kademesi, kalbi de 1 basamak (1 mertebe) ulûl'elbab makamında müzeyyen olmuştu, 7 mertebe (göğün 7 katı boyunca 7 mertebe) ihlâs makamında müzeyyen olmuştu ve 3 mertebe de burada müzeyyen oldu, salâh makamında ve nihayet Allahû Tealâ o kişiyi irşada ulaştırır.
Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe irşada ulaşmıştı. İşte Hucurât Suresi 7. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:
49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.
“Ey sahâbe! Biliniz ki aranızda Allah'ın Resûl’ü var. Eğer o size tâbî olsaydı bundan çok zarar görürdünüz. Hatta Allah'ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.
Bütün sahâbe için Allah'ın söylediği işte bu: “Onlar irşada ulaşanlardır.” Bütün sahâbe irşada da ulaşmışlar yani Allah yolundaki 7 safhanın 6.’sını da hepsi gerçekleştirmiş.
Peki, 7.’ye de ulaştılar mı? Allahû Tealâ onu da kesinleştiriyor. Allahû Tealâ irademizin Allah'a teslimini içeren takvaya “Hakka tukatihi takva” diyor. Yani öyle bir takvadan bahsediyor ki Allahû Tealâ, bu takva, takvaların en üstündeki takva, irademizin Allah'a bağlandığı noktadaki takva. Kim irşada ulaşırsa iradesini Allah'a teslim etmek için hazırdır ve Allah'a iradesini teslim etmeye müracaat eder. Allahû Tealâ müracaatı mutlak kabul eder. Ve kişinin iradesini Kendi iradesine bağlar. Artık kişinin iradesi Allah'ın iradesine bağlanmıştır. Allah, hayatı boyunca o kişiye devamlı emirler verecektir. O da hep o emirleri yerine getirecektir. İradesi Allah'a bağlandığı için irşad makamına tayin edilir. Çünkü artık başkaları için bir yanlış hüküm vermesi mümkün değildir. Mutlaka Allah'tan alıp bildirecektir.
Öyleyse ne diyor Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 102. âyet-i kerimesinde?
3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!
“Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe: Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun.”
Nasıl bir takva?
Hakka tukâtihî: Bi hakkın takvanın sahibi olun.
Ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn: Ve siz ölmeyin, sadece Allah'a teslim olanlar olarak ölün.
İşte bihakkın takvada Allahû Tealâ bunu söylüyor ve Bakara Suresinin 136. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün sahâbenin “Müslimûn” olduğunu ve ölmeden evvel Allah'a teslim olduklarını açık bir şekilde ifade ediyor:
2/BAKARA-136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).
Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)’a, İsmail (as.)’a, İshak (as.)’a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)’ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab’leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O’na teslim olanlarız.”
Öyleyse bütün sahâbe bihakkın takvanın da sahibi olmuşlar. Zaten Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün sahâbenin irşad makamına tayin olduğunu, hepsinin mürşid safında yer aldığını söylüyor. Diyor ki:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
“O sabikûn-el evvelîn var ya! Onlardan bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi, bir de onlara ihsanla tâbî olanlardandı.”
Ensar ve muhacirîne tâbî olmuşlar. Hem de ihsanla tâbî olmuşlar. Öyleyse ensar olsun muhacirîn olsun hepsi kendilerine tâbî olunanlardı. İrşad makamının gerçek temsilcileri.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Benim sahâbem yıldızlar gibidir. Kim onlara tâbî olursa mutlaka hidayete erer.” buyuruyor.
Öyleyse Allah'ın sahâbesi, Allah'ın hidayet makamının sahibi olmuşlar. Hakka tukatihi takvanın sahibi olmuşlar ve 28. basamağın 5. kademesine gelmişler, iradelerini de Allah'a teslim etmişler.
İşte Hz. Nuh ve ona tâbî olanlar da aynı standartların sahibi oldular. Her biri ait oldukları yerlerde insanları irşada ulaştırdılar. Nerelerde gemi bir yerlere uğramışsa oraya inenler, Allah'ın irşad makamının sahipleriydi. Ve bir bütün oluştu. Dünya üzerinde birçok yerlerde birden irşad müessesesi meyvelerini vermeye başladı.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Böylece beraber geçirdiğimiz bu müddet zarfında, Allahû Tealâ bizleri hep Allah'tan bahsetmek güzelliğine ulaştırdığı için ona sonsuz hamd ve şükrederiz, bu Aşure günümüzde. Bu kutlu günün hepinize mutluluklar getirmesini, Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını bir defa daha dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili kardeşlerim!
İmam İskender Ali M İ H R



