}
Ra'd Suresi 23-28 (Âyetlerin Sırları) 17.04.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 103847

 


SOHBETİN ADI: RA’D SURESİ 23-28
TARİHİ: 17.04.2002

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, bir defa daha birlikteyiz, bir defa daha beraberiz; Allah’ın bir Kur’ân-ı Kerim Tefsiri dersinde.

Öyleyse tefsire inşaallah Allah’ın izniyle başlıyoruz, Ra’d Suresinin 23. âyet-i kerimesiyle. 23. âyet-i kerime, 22. âyet-i kerimeyle yakından alâkalı olduğu için 22’yi bir söylemek lâzım. Hatta 21 ile de öyle. 20 ve 21. âyetlere beraberce bakalım. Ne diyordu Allahû Tealâ?

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


Diyordu ki: “Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini bozmazlar.” Ne yaparlar o zaman? “Ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah’a ulaştırırlar. Kötü hesaptan korkarlar. Ve Rabb’lerine huşû duyarlar. Onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.”

O Allah’ın Zat’ını dilemek; Allah’a ulaşmayı da dilemek, Allah’ın Zat’ını görmeyi de dilemek anlamında olduğu kesin. Çünkü sonraki âyetler böyle olduğunu anlatıyor.

Şimdi bu 21. âyetten sonra 22. âyete beraberce bakalım; 22. âyetin devamına. Yani: “Onlar sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.” Tamam. Sonra: “ve ekâmûs salâte: Ve namaz kılarlar.” diyor.

ve enfekû mimmâ razaknâhum: Rızıklandırıldıkları şeyden infâk ederler.
sirren ve alâniyeten: Sırran ve aleni olarak (infâk ederler).

“Ve hasenatı seyyiata çevirirler. Onlar ukbedlerdir. Onların gidecekleri yer cennettir.” diyor Allahû Tealâ.

Şimdi burada ne görüyoruz? Kötülüğe iyilikle mukabele edecek kadar üst seviye bir dizaynın içinde bu insanlar. Öyleyse bunlar iradelerini de Allah’a teslim etmiş olan insanlar, irşad makamının sahipleri. Eğer bir insan kötülüğe iyilikle mukabele ediyorsa Allahû Tealâ, onların irşad makamının sahibi olduğunu söylüyor. Fussilet-33, 34, 35’de bu ifade var.

41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).

Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve lâs seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izâllezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).

Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. (Kötülüğü) en güzel şekilde karşıla. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illâllezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).

Ona (kötülüğü iyilikle karşılama hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.


Öyleyse onlar irşad makamının sahipleri. Onlar o zaman adn cennetine girecekler. Nitekim işte Ra’d Suresinin 23. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, onlardan bahsediyor; adn cennetine gidecek olanlar. Çünkü kötülüğe iyilikle mukabele edenler. Ve mürşid olmanın vasıflarından bir tanesi Allah’a teslim olmak, bir tanesi Allah’a çağırmak, bir tanesi de kötülüğe iyilikle mukabele etmek. İşte bu noktada 23. âyet-i kerimeye giriyoruz:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

13/RA'D-23: Cennâtu adnin yedhulûnehâ ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim vel melâiketu yedhulûne aleyhim min kulli bâb(bâbin).

Adn cennetleri (vardır). Onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyyetlerinden salâha ulaşan kimseler, ona (adn cennetlerine) girerler. Ve her kapıdan melekler, onların yanlarına girerler.


Kelimeler:

cennâtu: Cennetler.
adnin: Adn (cennetleri).
yedhulûne-hâ: Ona girerler.
ve men: Ve kim.
salaha: Salih oldu, salâha ulaştı.
min âbâi-him: Onların babalarından.
ve ezvâci-him: Ve onların eşlerinden.
ve zurriyyâti-him: Ve onların zürriyetlerinden.
ve el melâiketu: Ve melekler.
yedhulûne: Girerler.
aleyhim: Onlara, onların yanına (onlarla beraber).
min kulli: Her ...den, hepsinden (falan, falan falandan, hepsinden).
bâbin: Kapı.

min kulli bâbin: Bütün kapılardan.

cennâtu adnin: Adn cennetleri (vardır).

Âyet-22’deki güzel akıbet. O, onlar için olan güzel akıbet; adn cennetleri.

yedhulûnehâ: Ona (adn cennetlerine) girerler.
ve men salaha: Ve salâha ulaşan kimseler.
min âbâihim: Onların (anne) babalarından.
ve ezvâcihim: Ve eşlerinden (zevcelerinden).
ve zurriyyâtihim: Ve onların zürriyyetlerinden (çocuklarından, çocuklarının çocuklarından ve soylarının devamından).
vel melâiketu yedhulûne aleyhim: Ve melekler de onların yanlarına girerler.
min kulli bâbin: Her kapıdan (bütün kapılardan).

Şimdi cümleler hâline getirelim, diyor ki Allahû Tealâ: “Adn cennetleri (vardır). Onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyyetlerinden salâha ulaşan kimseler, ona (adn cennetlerine) girerler. Ve her kapıdan melekler, onların yanlarına girerler.”

Evet, “Ve cennet-i adn.” diyor Allahû Tealâ, Adn cennetleri, parantez içine alıyoruz. “Onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyyetlerinden salâha ulaşan kimseler, ona (adn cennetlerine) girerler. Ve her kapıdan melekler, onların yanlarına girerler. Onlarla beraber girerler.”

Ra’d Suresi 23. âyet-i kerimenin muhtevasına bakıyoruz. “Adn cennetleri.” diyor Allahû Tealâ. Yani irşad makamına ulaşanlar için geçerli olan adn cennetleri. Salâh makamının en az 5. kademesi. Allahû Tealâ’nın iradesini Kendi iradesine bağladığı kişiler, irşadla vazifelendirdiği kişiler. Sahâbe öyleydi. “Melekler onlara her bir kapıdan girip, melekler onlarla beraber oraya girerler.” diyor (adn cennetleri).

Öyleyse burada sadece bu devirde adn cennetlerine gidecek olanlar değil, bundan evvelki devirlerde, bundan sonraki devirlerde de adn cennetlerine girecek olanlar, aynı soydan gelenlerin hepsinin aynı yerde oturacağı bir güzellik taşıyor. Adn cennetlerine girenlerin zevceleri de salâha ulaştıkları zaman (ulaştıkları taktirde), onların da Allah’ın cennetine girmeleri söz konusu. Ve Allahû Tealâ, tabiatıyla aynı beraberliğin orada olması için de eşlere de özel yardımlarda bulunur bu istikamette. Çocuklar için de zürriyet için de anne-baba için de onların da anne-babası, onların da anne-babası, atalar için de söz konusu, zürriyet için de söz konusu.

Allah razı olsun.

24. âyete geliyoruz:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

13/RA'D-24: Selâmun aleykum bi mâ sabertum fe ni’me ukbed dâr(dâri).

Sabretmenizden dolayı size selâm olsun. Dar-ı dünyanın (dünya yurdunun) akıbeti (sonucu) ne güzel.


selâmun: Selâm olsun.
aleykum: Sizin üzerinize, size.
bi mâ: Sebebiyle, ...den dolayı.
sabertum: Sabrettiniz, sabretmeniz sebebiyle.
fe: Artık, işte, böyle, bundan sonra.
ni’me: Ne güzel.
ukbe ed dâri: Yurdun sonu.

“selâmun aleykum bi mâ sabertum,” cümleciklerin birincisi.

İkincisi de “fe ni’me ukbed dâri.”

“Sabretmenizden dolayı size selâm olsun.”

“Dâr-ı dünyanın (dünya yurdunun) akıbeti (sonucu) ne güzel. Sabretmenizden dolayı size selâm olsun.”

“Dâr-ı dünyanın (dünya yurdunun) akıbeti (sonucu) ne güzel.”

Burada “ukbe,” sondan bahsediyor Allahû Tealâ. Dâr: Yurt. Yurdun sonu, akıbeti, sonucu, ukbe kelimesi, akip kelimesi, takip kelimesi, akıbet kelimesi hepsi aynı kökten geliyor. “Ve dünya yurdunun sonucu ne güzel.” diyor melekler onlara. O adn cennetlerine girenlere melekler söylüyor bunu. “Dünya yurdunun sonu ne güzel.” diyorlar.

Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesi:

Ve Allahû Tealâ buyuruyor:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).

Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.


ve ellezîne: Ve o kimseler ki, onlar.
yankudûne: Bozarlar.
ahdallâhi (ahde allâhi): Allah’ın ahdini.
min ba’di: ...dan sonra.
mîsâkı-hi: Onun misaki.
ve yaktaûne: Ve keserler.
mâ emere allâhu: Allah’ın emrettiği şeyi.
bi-hi: Ona.
en yûsale: Ulaştırılmak.
ve yufsidûne: Ve fesat çıkarırlar.
fî el ardı: Arzda, yeryüzünde.
ulâike: İşte onlar.
lehum el la’netu: Lânet onlaradır.
ve lehum: Ve onlarındır, onlar için vardır.
sûu ed dâri: Yurdun kötüsü.

vellezîne yankudûne: Ve onlar bozarlar.
ahdallâhi: Allah’ın ahdini. Yemin misak ve ahdlerini.
min ba’di mîsâkıhi: Onun misakinden sonra.
ve yaktaûne mâ emerallâhu: Ve Allah’ın emrettiği şeyi keserler.
bihi en yûsale: Ona ulaştırılmasını.

“ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale: Ve Allah’ın emrettiği şeyi keserler; O’na ulaştırılmasını.”

ve yufsidûne fîl ardı: Yeryüzünde fesat çıkarırlar.

“Yeryüzünde fesat çıkarırlar.”

Niçin fesat çıkarıyorlar? Başkalarının da Allah’ın yoluna ulaşmasını engelledikleri için. “Böylece yeryüzünde fesat çıkarırlar.” Nasıl çıkarırlar? Başka insanların Allah’a verdikleri üç yemini yerine getirmelerine mâni olurlar. Ve böylece Allah’ın emirlerine karşı çıkarak fesat çıkarırlar.

bihi en yûsale: Ona ulaştırılmasını.
ve yufsidûne fîl ardı: Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar.

Nasıl? Başka insanların Allah’a verdikleri üç yemini yerine getirmelerine mâni olurlar. Ve böylece Allah’ın emirlerine karşı çıktıkları için yeryüzünde fesat çıkarırlar.

ulâike lehumul la’netu: İşte onlar, onlar için lânet vardır.
ve lehum sûud dâr: Yurdun en kötüsü (yurdun kötüsü) onlarındır.
(Onlar için yurdun kötüsü vardır.)

Ve cümlecikleri cümle hâline getiriyoruz:

“Ve onlar, O’nun misakinden (ruhlarını Allah’a ulaştırdıktan) sonra, Allah’ın ahdini (yemin, misak ve ahdlerini) bozarlar (tekrar fıska düşerler). Ve Allah’ın O’na ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler.” Ulaştırmışlar ama ulaştırdıktan sonra kesiyorlar, tekrar aşağı düşüyorlar. “Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar.” Nasıl fesat çıkarırlar? Başka insanların Allah’a verdikleri üç yemini yerine getirmelerine mâni olurlar. Ve böylece Allah’ın emirlerine karşı çıkarak fesat çıkarırlar. Allah’ın emirlerine karşı gelerek fesat çıkarırlar.

“İşte onlar için lânet vardır. Yurdun en kötüsü (yurdun kötüsü) onlarındır (lânet onlar içindir; yurdun kötüsü onlarındır.”

Burada Allahû Tealâ, enteresan bir durumdan bahsediyor. Diyor ki: “Onlar misaklerinden sonra (misaklerini yerine getirdikten sonra, ruhlarını Allah’a ulaştırdıktan sonra) Allah’ın ahdini (yemin, misak ve ahdlerini bozarlar). Ve Allah’ın O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi (vuslattan sonra ruhlarının Allah ile olan bağlantılarını) keserler (fıska düşerler). Ve böylece yeryüzünde fesat çıkarırlar. (Başka insanların Allah’a verdikleri üç yeminlerini yerine getirmelerine mâni olurlar. Ve böylece Allah’ın âyetlerine karşı çıktıkları için fesat çıkarırlar.) Lânet onlar içindir. Yurdun kötüsü onlarındır.”

Öyleyse ne demek yeryüzünde fesat çıkarmak? Nisâ-167, bunu en güzel şekilde açıklıyor, Nisâ-167 ve 168. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.


“Onlar kâfirdirler. İnsanların Allah’ın yoluna girmelerini, insanları Allah’ın yoluna girmekten men ederler (insanların Allah’ın yoluna girmelerine mâni olurlar). Onlar, uzak bir dalâlet içindedirler.” Yani yakın bir dalâlete ulaşmaları söz konusu değil. Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Dilemedikleri gibi başka insanların da Allah’ın yoluna girmesine mâni oluyorlar. İşte buradaki olay o. Başka insanların da Allah’ın yoluna girmesine mâni oldukları için Allahû Tealâ onlara: “Yeryüzünde fesat çıkaranlardır.” diyor.

Devam ediyor Allahû Tealâ: “Onlar kâfirdirler ve zâlimdirler.” diyor. Başka insanların hidayetine mâni oldukları için onlara zulmediyorlar ve bu sebeple derecat kaybettikleri için kendilerine de kendi nefslerine de zulmetmiş oluyorlar. Bu sebeple hem kâfirler, kalplerinde küfür yazdığı için, tekrar Allahû Tealâ onları küfre düşürdüğü için. “Kâfirdirler ve zalimdirler.” diyor Allahû Tealâ, hem başkalarına zulmettikleri için hem kendilerine zulmettikleri için. Sonrasında da diyor ki: “Allah, onlara asla mağfiret etmez.” Çünkü eğer Allah’ın yoluna girselerdi, mürşidlerine ulaşıp tâbî olacaklardı. Oldukları zaman da bütün günahları sevaba çevrilecek yani onlara mağfiret edilecekti. Ama “Allah, onlara mağfiret etmez.” diyor Allahû Tealâ.

Ve 26. âyet-i kerimeye geliyoruz:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

13/RA'D-26: Allâhu yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), ve ferihû bil hayâtid dunyâ, ve mâl hayâtud dunyâ fîl âhırati illâ metâun.

Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır. Onlar, dünya hayatı ile sevinirler (ferahlanırlar). Dünya hayatı, ahiret hayatı yanında (geçici) bir metadan başka bir şey değildir.


allâhu: Allah.
yebsutu er rızka: Rızkı genişletir.

Kelimeleri veriyoruz. “Allah, rızkı genişletir” diyor Allahû Tealâ.

“Allah, rızkı genişletir.”

li men yeşâu: Dilediği kimseye.
ve yakdiru: Ve daraltır (az bir ölçü takdir eder).
ve ferihû: Ve ferahlanırlar, sevinirler.
bi el hayâti ed dunyâ: Dünya hayatı ile.
ve mâ el hayâtu ed dunyâ: Ve dünya hayatı ...değildir.
fî el âhırati: Ahirette, ahiret hayatı yanında.
illâ: ...den başka.
metâun: Bir meta (geçici olarak faydalanılan şey).

Cümleciklere geçiyoruz:

allâhu yebsutur rızka: Allah, rızkı genişletir.
li men yeşâu: Dilediği kişiye (dilediği kimseye, dilediği kimse için).
ve yakdiru: Ve daraltır (az bir ölçü takdir eder).
ve ferihû bil hayâtid dunyâ: Dünya hayatı ile sevinirler (ferahlanırlar).
ve mâl hayâtud dunyâ: Dünya hayatı değildir.
fîl âhırati: Ahiret hayatı yanında.
illâ metâun: Geçici metadan başka bir şey (değildir).

“Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır (az bir ölçü takdir eder ve daraltır). Onlar, dünya hayatı ile sevinirler. Dünya hayatı, ahiret hayatı yanında geçici bir metadan başka bir şey değildir.”

Allahû Tealâ burada dünya hayatıyla ahiret hayatını mukayese ediyor. Ve dünya hayatının ahiret hayatı yanında geçici bir ferahlamadan başka bir şey olmadığını, geçici bir metadan başka bir şey olmadığını söylüyor. Ahiret hayatı yani cennet hayatı sonsuz bir mutluluktur. Milyarlarca sene devam edecek olan bir mutluluktur.

27. âyet-i kerimeye inşaallah ulaşıyoruz.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesi; dalâlet ve hidayet âyetlerinden önemli bir tanesi.

Kelimeler:

ve yekûlu: Ve der(ler).
ellezîne keferû: İnkâr eden kimseler, kâfirler.
lev lâ: Olmasaydı, olsa olmaz mı, değil mi?
unzile: İndirildi.
aleyhi: Ona.
âyetun: Bir âyet, mucize.
min rabbi-hi: Onun Rabbinden.
kul: De (ki).
inne allâhe: Muhakkak ki Allah.
yudillu: Saptırır, dalâlette bırakır.
men yeşâu: Dilediği kimseyi.
ve yehdî: Ve hidayet eder, ve hidayete erdirir (ulaştırır, Kendisine ulaştırır).
(ve yehdî: Ulaştırır.)
ileyhi: O’na, Kendisine.
men enâbe: Dönen, yönelen kimse.

“yehdî ileyhi men enâbe.”

Şimdi cümleciklere bakıyoruz.

ve yekûlullezîne keferû: Ve kâfirler diyorlar ki.
lev lâ unzile: İndirilse olmaz mı?
aleyhi âyetun: Âyeti, ona bir âyet, bir mucize.
min rabbihi: Rabbinden.
kul: de ki.
innallâhe yudillu men yeşâu: Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır (de).
ve yehdî ileyhi men enâb: Ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).

Şimdi bu cümlecikleri cümle hâline getiriyoruz.

“Ve kâfirler: ‘Ona Rabbinden bir âyet (bir mucize) indirilse olmaz mı?’ diyorlar. Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi hidayete erdirir (kimseyi Kendine ulaştırır; hidayete erdirir).”

Öyleyse tekrar ediyoruz cümleyi: “Ve kâfirler: ‘Ona, Rabbinden bir âyet (bir mucize) indirilse olmaz mı?’ derler. Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi (O’na; Kendisine, Allah’a yönelen kimseyi) Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

Öyleyse burada Allahû Tealâ kâfirlerin söylediğini söylüyor: “Onlar derler ki: ‘Madem ki
kendisine Kur’ân-ı Kerim indirildiğini iddia ediyor. Ona bir mucize de indirilseydi olmaz mıydı? İndirilmeliydi, diyorlar.’ diyor.

“Rabbinden.” “Rabbimizden” değil, “Rabbinden.” diyorlar. Sanki onun Rabbi ayrıymış, kendi Rabb’leri ayrıymış gibi. Ve Allah’ın onlara, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söylemesini istediği cevap: “Onlara de ki: Allah dilediğini dalâlette bırakır, dilediğini hidayete erdirir.”

Öyleyse Allah’ın dilediğini dalâlette bırakması söz konusudur, dilediğini hidayete erdirmesi. Ne demek bu? Kim Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa o, bütün insanlar gibi doğduğundan itibaren dalâlette olan bir insandır. Bütün insanlar doğduğundan itibaren dalâlettedir. Hiç kimse dalâlete sonradan düşmez. Doğuşundan itibaren dalâlettedir insanlar. Ve hidayete ermeyi dilerse (Allah’a ulaşmayı dilerse) o zaman dalâletten hidayete erer.

Eğer tekrar hidayete erdikten sonra dalâlete düşerse o zaman, o kişi tekrar fıska düşmüştür. Başta bütün insanlar fısktadır, bütün insanlar dalâlettedir, bütün insanlar küfürdedir. Üçü de aynı hüviyeti ifade eder. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse dilediği andan itibaren o kişi, hidayet yoluna adım atmıştır. Ama dalâletten kurtuluşu, mürşidine ulaşıp (on tane ihsanla ulaşıp) tâbî olduğu noktada gerçekleşir.

Öyleyse Allahû Tealâ dilediği kişiyi dalâlette bırakır. Yani kim dalâlette kalmayı istiyorsa, hidayete ulaşmayı istemiyorsa, Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, o, Allah’ın dalâlette bırakmayı dilediği kişidir. O kişi Allah’a isyan ettiği için, Allah’a ulaşmayı inkâr ettiği için başka insanları da bir evvelki âyetteki gibi Allah’ın yolundan men ettiği için, Allah’ın yoluna ulaşmaktan men ettiği için onlar Allah’ın hidayete ermesini dilemediği, dalâlette bıraktığı kişilerdir. Dalâlete düşürdüğü değil, dalâlette bıraktığı kişilerdir. Doğuşlarından itibaren insanlar dalâlette.

Bir kısım insanlar ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dilemiyorlar yani dalâletten kurtulmayı dilemiyorlar. Eğer dilemiyorlarsa onlar için olan olay, çok belli. Onlar hiçbir zaman dalâletten kurtulamayacaklardır. Onlar her zaman dalâlette kalacaklardır. Allah, onları hidayete erdirmeyecektir. Ama kim de Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, onları mutlaka hidayete erdirir defaatle söylediğimiz gibi. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse onun hidayete ermemesi mümkün değildir. Eğer hayatı, hidayete ermek için geçerli olan birkaç ay daha varsa.

Öyleyse Ra’d Suresinin 28. âyet-i kerimesine ulaştık. Diyor ki Allahû Tealâ:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?


Kelimeler:

ellezîne âmenû: Allah’a ulaşmayı dileyen, âmenû olan kimseler.
ve tatmainnu: Ve mutmain olur, tatmin olur.
kulûbu-hum: Onların kalpleri.
bi zikri allâhi: Allah’ın zikri ile.
e lâ: Öyle değil mi?
bi zikrillâhi (zikri allâhi): Allah’ın zikri ile.
tatmainnu el kulûbu: Kalpler, tatmin (mutmain) olur.

Cümlecikler:

ellezîne âmenû: Onlar âmenûdurlar (yaşarken Allah’a ulaşmayı dilerler, dileyenlerdir).
ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâhi: Ve onların kalpleri, Allah’ı zikri ile mutmain olur.
e lâ: Öyle değil mi?
bi zikrillâhi: Allah’ın zikri ile.
tatmainnul kulûbu: Kalpler mutmain olur.
(bi zikrillâhi: Allah’ın zikriyle, tatmainnul kulûbu: Kalpler mutmain olur.)

“Onlar, âmenûdurlar (yaşarken Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir). Ve onların kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olur. Kalpler Allah’ın zikriyle mutmain olur, öyle değil mi?”

“Onlar âmenûdurlar (yaşarken Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir). Ve onların kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olur (onlar âmenûdurlar ve kalpleri Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur). Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?”

“Ve kalpleri Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur, öyle değil mi?”

bi zikrillâhi: Allah’ın zikriyle.
tatmainnul kulûbu: Kalpler, ancak mutmain olur.

“Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (Allah’ı zikretmekle kalpler, ancak mutmain olur).”

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bir Kur’ân-ı Kerim Tefsiri daha burada tamamlanıyor. Kalplerin mutmain oluşu, doyuma ulaşmasıdır. Ve zikirden başka bir yol mevcut değildir. Zikir, kalbi doyuma; tatmin olmaya ulaştıran yegâne vasıtadır. Bu âyet-i kerime bunun en kesin delilini vermektedir. “Öyle değil mi?” diyor Allahû Tealâ, “Kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, öyleyse burada bu akşamki inşaallah Kur’ân-ı Kerim Tefsiri dersimiz tamamlanıyor. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara, hem dünya saadetine hem cennet saadetine ulaştırması dileklerimizle sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R