}
Dua (İslâmî ve Tasavvufi Kavramlar 50) 26.09.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 104495

SOHBETİN ADI: İSLÂM NEDİ? TASAVVUF NEDİR? İSLÂMÎ VE TASAVVUFÎ KAVRAMLAR - 50 - (DUA)
TARİHİ: 26.09.2002


Sevgili kardeşlerim, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir güzelliği birlikte yaşamak üzere varız. Allah'la beraberiz. Hep beraberiz. Bir defa daha bir mutluluk, Allah'tan bahsetmek.

Allah deyince aklınıza ne gelir sevgili kardeşlerim? Allah'a yalvarmak, yakarmak, dua etmek gelir.

İşte bu akşamki konumuz: Dua, Allah'a dua etmek.

Hayatımızın belki en önemli bölümü, Allah'tan istemek. Allah’ın bizim için bir şeyler yapmasını Allah'tan talep etmek; dua. Bir başka ifadeyle davet. Allah’ı, talebimizin yerine gelmesi için davette bulunarak, O’na (davete icabete) çağırmak.

İşte dua kelimesi, davet kelimesi, aynı kökten geliyor. Türkçede Allah'a dua etmek, Allah'a yalvarmak, yakarmak olarak ifade edilir. Allah bizim sahibimiz. Elbette Allah'a yalvaracağız. Elbette Allah'a yakaracağız. O Allah’tır. Sahibimiz. O’na sonsuz hamd ve şükrederiz ki; biz O’nun (Allah’ın) azatsız kölesiyiz. Bu can bu tende kaldıkça hep Allah’ın kölesi olmakta devam edeceğiz. Bize ait olan hiçbir şeyin bizim indimizde hiçbir kıymeti yok. Kıymetli olan sadece Allah!

Öyleyse hayatımız hep O’na yalvarmakla, yakarmakla geçer ve bu, bize göre kâinattaki en büyük şereftir. Allah'a yakîn hasıl etmek ve bu yakîn sınırları içinde, Hakk’ul yakîn sınırları içinde hep Allah'a yalvarmak, yakarmak.

Sevgili kardeşlerim! Yalvarmak, yakarmak, dua etmek, kesin bir işaret taşır. Sadece üstün olana talepte bulunulur. Üstün olandan talepte bulunulur. Hele bu hayran olunan mertebedeyse.

İşte Allahû Tealâ bizim için Kendisine hayranlık duyulan bir yerdedir. Allah'a hayranız. Ne zaman kendimizi Allah ile mukayese etsek, bir sıfırla bir kâinatı, bir karıncayla bir kâinatı karşılaştırmış oluruz. Ve hiçliğimizi her geçen gün O’nu tanıdıkça, daha etraflı tanıdıkça, daha etraflı tanıdıkça, kendimizin nasıl bir hiç olduğunu idrak ederiz. Onun için bir hiçin Allahû Tealâ tarafından köleliğe kabul edilmesi demek, kâinattaki en büyük şeref demektir. O’nun tasarrufundayız. Kâinatın en büyük şerefi; o bize ait.

İşte sevgili kardeşlerim! Hayatımız, hep O’na dua etmekle geçer. Her an onunla kalp kalbe gönül gönüleyiz. Yani kalbimiz bizden ziyade Allah için çarpar. Hayattayken de bu dünya hayatındayken de bu böyle olacaktır, öldükten sonra da gene Allah için var olmakta devam edeceğiz. Sadece Allah için.

Sevgili kardeşlerim! Allah ile O’nun kulu olan (yaratılış itibariyle herkes Allah’ın kuludur) insan arasında, kulu Rabbine yaklaştıran en büyük müessese dua müessesesidir. Dua, davettir. Allah’ın icabeti de davete icabettir. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).

Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


“ucîbu da’veted dâi izâ deâni fel yestecîbû lî vel yu’minû bî leallehum yerşudûn.”

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Dua edenin davetine icabet ederiz ama onlar da Bizim davetimize icabet etsinler. Mü’min olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar.” İşte diyor Allahû Tealâ: “Bizim davete icabetimiz bu standartlar altında geçerlidir. Mü’min olmak asıldır.”

Öyleyse Allahû Tealâ ne diyor? “Kâfirlerin davetine, duasına icabet edilmez.” diyor Allahû Tealâ. Allahû Tealâ ne diyor? “Kâfirlere gadap duyarız.” diyor.

Kâfir hüviyetinde Allahû Tealâ’nın kabul ettiği insanlar kim? Dalâlette olanlar. Kalplerinde îmân kelimesi yazmayanlar. Mü’min olmayanlar.

Herkes dua eder Allahû Tealâ’ya. Hani şu; “Biz Allah'a inanmayız, ateistiz.” diye geçinenler var ya! Bunu bir marifetmiş gibi söyleyenler! Çok isterdim sevgili kardeşlerim, bir ölüm tehlikesinin var olduğu noktada o ateistle beraber olmanızı. Onun o zaman nasıl Allah'a yalvardığını görecektiniz. Evet, evet yanılmadınız, yanlış duymadınız. O ateistin (Allah'a inanmayan kişinin) ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğu zaman Allah’a nasıl yalvardığını görecektiniz. Bu sözlerimiz bütün ateistleredir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Allah ile insan arasındaki en büyük ilişki, dua. O duadır ki sizi Allah'a yaklaştıracaktır. Ulaştıracaktır. Ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah'a teslim etmenize sebebiyet verecektir. O noktaların hepsine sizi birer birer ulaştıracaktır.

Öyleyse sevgili izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ı hatırladığınız an duayı da hatırlarsınız. Çünkü Allah'a ibadet ettiğiniz zaman, namaz kıldığınız zaman sonunda bir dua faslı vardır. Her namazın sonu dua ile bağlanır. Allah ile ilişkilerinizin devamı o duadadır.

Allahû Tealâ’ya dua ederek hedeflere ulaşırsınız. Dua yoksa siz de yoksunuz. Allah’ın indinde eğer Allah'a dua etmiyorsanız, Allah'tan bir şeyler talep etmiyorsanız, siz yoksunuz. Hani insanlar var, derler ki: “Allah benim kalbimden geçenin ne olduğunu bilmiyor mu? Biliyor. Öyleyse ben Allah'tan istemem. Allah kalbimden geçeni bana versin.”

Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.

Sevgili kardeşlerim! Nefsin Allah’ı hiçe sayan zavallı davranışları. Hep bunu gördükçe o kardeşlerimize, o insanlara hep acımışızdır. Zavallı insanlar. En çok da bu ateistlere mi acıyoruz? Hayır, onlardan daha kötü durumda olanlar da var. Ateistler Allah'a inanmıyorlar ama şeytana da tapmıyorlar. Ateistlerden daha kötüsü, daha kötü durumda olanlar, o şeytanla ilişki kuranlar. Şeytandan aldıkları yetkilerle büyü yapanlar, hüddam yapanlar, insanlara olmadık işkenceler uygulayanlar. Asıl büyük azaba duçar olanlar kıyâmet günü onlar olacaklardır. En azgın cehenneme, gayya kuyusuna o şeytanla işbirliği yapmak suretiyle insanlara azap edenler, insanları rahatsız edenler, onlara eza edenler, zulüm yapanlar, şeytanın yardımıyla bu zulümleri yapanlar, büyü yapmak suretiyle, hüddam suretiyle, “Onların duasına Biz icabet etmeyiz.” diyor Allahû Tealâ.

Zaten onlar Allah'a yalvarmazlar. Onlar şeytana yalvarırlar. Onlar şeytanın uşaklarıdır. Bizse Allah’ın uşağı değiliz, daha da aşağıdayız. Allah’ın kölesiyiz. Biz bir hiçiz. Allah ise 99 esma açısından da mükemmeli temsil eder. O, mükemmel olan, tektir. Eksiksiz olan, her açıdan ekmel olan (tamamlanmış olan, tamam olan) tek varlıktır. Kâinatı yaratandır.

Her yarattığında sonsuz açıdan eksikler vardır. Elbette eksik olacağız sevgili kardeşlerim! Çünkü biz sadece birer kuluz. Allah’ın sadece bir mahlûkuyuz. Mahlûk, Hâlıkına dua eder. O’ndan yardım ister. Üstelik biz, sadece kendimiz için O’ndan yardım istemeyiz. Hepiniz için yardım isteriz. İnsanlık için yardım isteriz. İnsanlığın bu zalim dünyanın dışında bir sulh ve sükûn devresine ulaşması sadedinde hem duacıyız hem günü geldiğinde methaldar olacağız.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Dua, hayatımızın var olması için, devamı için, başarıya ulaşması için temel gıdadır. Dua yoksa biz insanlar yokuz Allah’ın indinde.

Allahû Tealâ dilediği zaman toplumları yok eder. Dilediği zaman yerlerine başkalarını getirir. Ve ama hep Allah'a müracaat eden, yalvaran kulların var olmasını ister.

Sevgili kardeşlerim! Şu dünyada yaşayan herkes başkalarına muhtaçtır. Kendileri de hem kendileri için hem de başkaları için yaşamak mecburiyetindedir. Hiç kimse ihtiyaç duyduğu her şeyi kendisi gerçekleştiremez. Mutlaka başkalarına ihtiyacı vardır. Herkes kendi ihtisas alanında başarının sahibidir. Başka insanları kendi ihtisas sahasında faydalandırır. Onların da ihtisas sahalarından oluşan şeylerle o yaşar.

Öyleyse herkes etrafındaki herkesten bir şeyler alan, onlara bir şeyler veren hüviyettedir. Herkes birbirine muhtaçtır. Bitkilerle insanlar da birbirine muhtaç kılınmıştır. Bu muhtaçlığa dikkatle bakın. Sünnetullah bir dizayn kurmuş. Biz insanlar, havadan oksijen alırız. Bu oksijenle kanımızı temizleriz ve kirlenen kandaki karbondioksiti dışarı veririz. Karbondioksit bizim artık maddemizdir, oksijense hayatî maddemiz. Hayatımız onunla kaim.

Ya bitkiler ne yapıyor? Bitkilerin yeşil yapraklarındaki klorofil sebebiyle klorofil özümlenmesi     yapması söz konusu. Fotosentez yoluyla bitkiler, havadan aldıkları karbondioksiti ve güneşin enerjisini kullanarak, köklerinden aldıkları suyu da reaksiyona sokarak karbonhidratları oluştururlar. Yani gıdalarını oluştururlar. Ağaçlar bir yere gidemezler. Bulundukları yerde yaşadıkları için sadece köklerinden alabilecekleri su vardır. Ama onu…

Su gerçek bir gıda maddesi hüviyetinde değildir. Ama en çok ihtiyaç duyduğumuz hayatî bir maddedir. Su, bitkiler için yeterli olsaydı Allahû Tealâ onların karbonhidratları yapmasına gerek görmezdi. Ama her canlı varlık beslenmek mecburiyetindedir. Bitkiler de beslenecektir.  (Karanfil var ağzımda bakalım geçti mi sesim? Geçmedi daha ama şimdi geçer inşaallah).

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bütün insanlar yaşamak için havadan oksijen almak mecburiyetindedirler. Ama eğer bitkiler bu klorofil özümlenmesinin sonunda karbonhidratları  (gıda maddelerini) elde ettikten sonra oksijen açığa çıkarmasalardı biz insanlar yaşayamazdık. İnsanlar ve hayvanlar da karbondioksit çıkarmasalardı dışarıya, o zaman bitkiler de yaşayamazdı. Öyleyse bitkiler, biz insanlara ve hayvanlara muhtaç. İnsanlar ve hayvanlar da bitkilere muhtaç. Ama hepimiz birden Allah'a muhtacız.

Öyleyse dua, mü’minleri hayatta tutan bir temel vasıtadır. Mü’minin inancı, sarsılmaz bir inanç olmalıdır. Mü’min sadece Allah'a inanan kişi değildir. Mü’min, Allah'a inanan kişi olmanın ötesinde (1. vasıf) 2. vasfa; Allah'a ulaşmanın üzerine farz olduğuna inanan kişidir. 3.’sü Allah’ın, o, Allah'a dua ettiği takdirde, ruhunu Allah'a ulaştırmayı dilediği takdirde bunu mutlaka gerçekleştireceğine, Allah’ın buna kefil olduğuna inan kişidir.

Öyleyse insan hayatının manevî tekâmülünün başlangıç noktasında bir dua var:
“Yarabbi! Ben Sana ulaşmak istiyorum. Ruhumu ölmeden evvel Sana ulaştırmak istiyorum.”

İşte sizi hayata bağlayan şey, sizi cennete ulaştıracak olan     temel dua, bu duadır. Allah’ı kefaletini gerçekleştirmeye davet ediyorsunuz. Allah’ın üzerinizde kefaleti var. Diyor ki Allahû Tealâ:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben ona kefilim. Onu Ben Kendime ulaştıracağım. Bu benim kefaletimin tahtında olan müessese.”

Ve Allah’ın kefaletinden vazgeçmesi mümkün değildir. Her şeyi yapmak, O’nun yetkisindedir. Her şeyi yapmaya muktedir olduğu için, her an her şeyi yapmaya muktedir olduğu için sözünü yerine getirmekle getirmemek arasında O’na göre bir farklılık yoktur. İkisi de O’nun için ‘ol’ demesiyle olur. Dileseydi, sözünü yerine getirmemek isteseydi getirmezdi. Ama O’nu sözünü yerine getirmeye ulaştıran esmaların sahibi. El Adl esmasının sahibi; adaleti mutlaka sağlar. El Hakk esmasının sahibi; hakkı mutlaka ortaya koyar.

Esmalarının her birisi bir başka mükemmelliği temsil eder. Hangi esmada eksiklik duyuyorsanız, o esmayı onun sayısınca çekerek Allahû Tealâ’dan devamlı yardım alabilirsiniz.

O’na duaların en güzeli zikir yapmaktır.  Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye tekrar ederek Allah’ı davet etmektir. O zikir ki; nefsinizin kalbine Allah’ın rahmetini, fazlını ve salâvâtını davet eder. Böyle bir davetin dizaynı içerisinde Allah’ın gönderdiği rahmet, fazl ve salâvâttan fazıllar, îmân kelimesinin etrafında mutlaka toplanacaklardır. Ve nefsinizin kalbinde afetlerin yerine yavaş yavaş faziletler yerleşecektir. Böylece devamlı bir tekâmülün içinde olursunuz.

Sevgili kardeşlerim! Allah ile ilişkilerinizde eğer Allah yolunda birtakım hedeflere ulaşmak istiyorsanız, bunun gayretinde olmak durumundasınız. Gayret, himmet ve nusret üçlüsü Allah’ın duaya cevabını ifade eder. İştiyak, liyakat, mükâfat üçlüsü de bu ikinci üçlüyle birinci üçlünün bir bütünü oluşturmasına sebebiyet verir. Ama bu standartta konunun temelinde sizin iştiyakınızın ötesinde hedefe ulaşmanızın sahibi Allah’tır. Sizi hedefe O ulaştırır. Neyiyle? Nusretiyle yardımıyla.  

Öyleyse siz iştiyak duyuyorsunuz. Bu iştiyak sizi gayrete ulaştırıyor. Gayret sahibi kılıyor. İrşad makamı gayretinizin artması ve Allah’ın size yardımda bulunması istikametinde Allah'a dua ediyor. Bu dua kabul edildiği takdirde himmet tamamlanır ve Allah’ın nusreti devreye girer. Allah’ın yardımıyla, o kişinin artan gayretine Allah’ın ulaştırdığı yardımla kişinin liyakati yükselir. Yükselen liyakat, mutlaka onun paralelini teşkil eden mükâfatı arttırır.

Görüyorsunuz ki; meselenin kökeninde dua var. Evvelâ kul, Allahû Tealâ’dan dua edecek. İştiyakın sahibi olan kişi nasıl bir iştiyakın içindedir? İştiyak nedir? Allah yolunda olağanüstü hizmet etme arzusu.

Öyleyse böyle bir arzunun sahibi olan kişi; sadece onlar iştiyakın sahipleridir. İştiyak sahibi olan kişi Allah'a devamlı duada bulunur, talepte bulunur:

“Yarabbi! Benim gayretimi arttır. Senin yolunda, Allah’ın yolunda beni başarılı kıl.”

İrşad makamına ulaşır kişi: “Ben Allah'a beni başarılı kılması sadedinde dua ediyorum, iştiyakımın artması için siz de benim için dua eder misiniz?”

Ne oldu? Kişisel talebe ikinci bir talep eklendi. Bir talep yerine iki talep var artık.  Bir dua yerine iki dua var. Allah’ın davete icabet etmesi daha büyük bir sahaya ulaştı. Daha büyük bir sahayı ihata etti. Allah’ın yardım elini uzatması için gerekli şartları oluşturdu.

Allahû Tealâ irşad makamına tayin ettiği kulunu mutlaka çok sever. O, sevgisini herkese karşı izhar eder. Herkesi sever Allahû Tealâ. O, sevgi yelpazesi içinde belki en üst noktayı, en üsteki kişiye; devrin imamına vermiştir.

Öyleyse böyle bir durumda irşad makamının kişisel talebi, kendi talebini de ekleyerek Allah'a ulaştırması söz konusudur. Ona, dua talep eden kişiye Allah’ın yardım etmesi için irşad makamının talebi de eklenir. Allahû Tealâ hem dua eden kişinin talebini almaktadır hem de irşad makamının o kişinin duasına ilâve olan, ek olan, Allah’ın o duanın gereğini yerine getirmesi konusundaki daveti ihata eder.

İşte neden irşad makamı davet için önemlidir? Çünkü Allahû Tealâ diyor ki:
“Kâfirlerin davetine icabet edilmez. Dalâlette olanların da davetine icabet edilmez.”

Öyleyse hem küfürden kurtaracak olan hem de dalâletten kurtaracak olan kimdir? O’dur. Devrin imamının ruhu, kimin başının üzerine Allahû Tealâ onu getirmişse o kişi tâbî olduğu için getirmiştir. 12 tane ihsanla irşad makamına tâbî olmuştur. Onun başının üzerine Allahû Tealâ devrin imamının ruhunu getirmiştir.

Getirmişse ne olur? Getirmişse şu olur: O kişinin kalbinin içine Allah îmânı yazar. Mücâdele-22’de diyor ki:

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların kalplerinin içine îmân yazılır.” Kimlerin? “Başlarının üzerine Allah’ın katından ruh gönderilen kişilerin.” diyor Allahû Tealâ.  

Kim tâbiiyetini gerçekleştirmişse onun başının üzerine Allah’ın katından, Allah’ın emrinden ruh gönderilir. O ruh, devrin imamının ruhudur. Yerleştiği anda kişinin başının üzerine, Allah o kişinin kalbini açar, kalbin mührünü açar. Kalbin içindeki küfür kelimesini çıkarır, kalbin içine îmân kelimesini yazar, bu Mücâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince.
 
Yazarsa ne olur? Yazarsa kişi mü’min olmak şerefine erer. Öyleyse dikkat edin; Allah’ın davetine icabet ettiği kullarının mutlaka yardımcısı o kişiyle beraberdir. Yani o kişi başının üzerinde devrin imamının ruhunu taşıyor. Şeytanî bütün etkilerden onu mutlak olarak koruyacak olan bir ruh. Öyleyse duanın kabulü onunla kaim. “O varsa duayı kabul ederim.” diyor. “Yoksa o zaman garanti vermem.” diyor Allahû Tealâ.

Neden? “Kâfirlerin davetine, duasına icabet etmem.” diyor.  “Kâfirlerin duasına icabet edilmez.” diyor Allahû Tealâ.

Mü’min, kim mü’minse mü’minin başının üzerinde devrin imamının ruhu vardır. Öyleyse o, başının üzerindeki devrin imamının da duaya ikinci el olarak girmesi, konuya bir sağlam yardım hüviyeti katar. Mademki başlarının üzerinde devrin imamının ruhu bulunmayanların davetine Allahû Tealâ icabet etmiyor, öyleyse bu çok açık bir ihtardır herkese:

“Tâbî olun ki; kalbinize îmânı yazsın. Küfürden kurtulun. Başınızın üzerinde devrin imamının ruhu bulunsun ki Allahû Tealâ sizin duanızı kabul etsin.”

Neyle kabul ediyor? Onun da duasının ilavesiyle kabul etme ihtimali büyük oranda artıyor. Bir defa duaların kabulünün vazgeçilmez şartı, devrin imamının ruhunun kişinin üzerinde bulunması. Bir başka açıdan aynı olayın oluştuğu noktada kişinin kalbinin içine Allah’ın îmânı yazması. Sadece Allah’ın kalplerinin içine îmânı yazdığı kişilerin başının üzerine devrin imamı gelir ve yerleşir.

Öyleyse o ruhun sahibi dua ediyorsa o kişi duanın kabulüne ehil olma noktasına gelmiştir. Allahû Tealâ’nın böyle bir insana, onun duasına ve devrin imamının duasına paralel olarak icabeti çok büyük ihtimal oluşturur.

Sevgili kardeşlerim! Ne diyordu Bakara-186’da Allahû Tealâ?

“Dua edenin davetine icabet ederiz yani duasını kabul ederiz ama eğer o kişi mü’min olursa. Biz Kendimize düşeni yaparız ama o da Bizim söylediğimizi yaparsa. Başının üzerine devrin imamının ruhunu getirmemizi sağlayacak olan bir işlemde bulunursa, bir başka ifadeyle onun da duasını Bize ulaştırırsa.”

İşte böyle bir statüyle işe başlayan kişi mü’min olup da devrin imamının ruhu başının üzerine gelip yerleşmişse, o kişinin irşada kadar ulaşacağını Allahû Tealâ ifade ediyor Bakara-186’da.

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).

Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


“leallehum yerşudûn” diyor. “Umulur ki irşada ulaşırlar.”

“leallehum yerşudûn: umulur ki irşada ulaşırlar.”

Bütün sahâbe irşada ulaşmış mı? Hepsi. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buruyor:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


“Ey sahâbe! Biliniz ki; aranızda Allah’ın Resûl’ü var. Eğer o sizin söylediklerinize itaat etseydi, bundan çok zarar görürdünüz. Belki de Allah’ın lânetine bile uğrardınız. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. Îmân kelimesiyle müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bütün insanların irşada ulaştığı bir nokta var. Bütün insanlardan neyi kastediyoruz? Allah'a ulaşmayı dileyen bütün insanların ulaşmaları -eğer yollarına devam ederlerse, vazgeçmezlerse- mukadder olan (takdir edilmiş olan) bir nokta var; irşada ulaşmak. Bütün sahâbe nasıl ulaşmışsa her devirdeki insanlar, resûllere tâbî olanlar mutlaka ulaşacaklardır, kendilerine düşeni yapıp da daimî zikre ulaşırlarsa.

Sevgili kardeşlerim! Zikir konusu çok işlediğimiz bir konu. Ama birçok kardeşimizden ibadetlerini eskisi kadar güzel yapamadıkları konusunda telefonlar, e-mailler alıyoruz. Anlıyoruz ki; Allah’ın koruyucu kalkanı kalktıktan sonra bu kardeşlerimizde tevekkül kazanılamamış. Ve Allah’ın yardımı da vuslata kadar olan yardımı da kalktığı için kişiler giderek namazdan, zikirden ve başka faktörlerden kesilmişler. Adım adım azalmış, azalmış, azalmış.

Sevgili kardeşlerim! Zikre sımsıkı sarılın. Zikir, sizin Allah’ın yardımını sadece kazanmanız için değil, devam ettirmeniz için de en büyük rolü oynayan araçtır. Zikrullah; Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye tekrar etmek.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya dua etmeniz, başınızın üzerinde devrin imamını ruh olarak taşıdığınız takdirde sizin için bir ayrıcalık sağlar. Allah’ın duanıza icabet etmesi için sağlam bir standarda sahipsiniz. Ama yoksa başınızın üzerinde o, o zaman Allahû Tealâ diyor ki:
“Onların duasına icabet edilmez.”

Allahû Tealâ’nın dizaynı buradadır. Dikkat edin; Allah’ın buradaki duadan muradı, manevî alanda tekâmüle dair olan dua. Yoksa bir insan Allahû Tealâ’dan dünya ni’metini istiyor. Dünyada para istiyor. “Yarabbi!” diyor, “Bana para ver, ister haram ver, ister helâl ver.” Ve de diyor, “Bana bu parayı ver, nasıl yiyeceğime de karışma.” diyor. “Ben dilediğim gibi o parayı harcayayım.” Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-200: Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehu fîl ahirati min halâk(halâkın).

Böylece (hacca ait) ibadetlerinizi (ve kuralları) tamamladığınız zaman, artık atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir zikirle Allah’ı zikredin. Fakat insanlardan kim: “Rabbimiz bize dünyada ver.” derse, ahirette onun bir nasibi yoktur.


“Kim Bizden dünya malını isterse bu konuda Bize dua ederse ona onu veririz.” diyor. “Ama onun ahirette bir nasibi yoktur.”

Öyleyse Allah’ın duadan anladığı şeyle biz insanların duadan anladığımız husus, birbirinden tamamen farklı. Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-201: Ve minhum men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr(nâri).

Ve onlardan (insanlardan) kim: “Rabbimiz bize dünyada hasene (güzellik ve iyilikler) ver ve ahirette de hasene (güzellik ve iyilikler) ver. Bizi ateşin azabından koru.” derse...

2/BAKARA-202: Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.


“Kim Bizden dünya için de hasene ahiret için de hasene isterse ona da ondan veririz.” diyor.

İşte “Dualarını kabul ederim” dediği, Allah’ın dua saydığı husus bu; haseneler! Günahla sevap, şerle hayır, seyyiatle hasenat. 1. grupları bunların derecat kaybettiren, 2. grupları derecat kazandıran faktörler.

Öyleyse “Dünyada da hasene ver, ahirette de hasene ver” diyenler: “Dünyada eğer bize kazanç vereceksen bunu helâl olarak ver. Derecat kazanarak bu parayı kazanalım. Bunda haram olmasın bu paranın içinde. Biz bu paradan başkalarına yardım edebilelim.”

Yani kişi Allahû Tealâ’dan duada bulunuyor. Kim bu kişi? Bu kişi eğer Allah'a ulaşmayı dilememişse, bir mürşide ulaşmamışsa, başının üzerinde devrin imamının ruhu yoksa bu kişinin “Yarabbi! Bana dünya için de hasene ver, âhiret için de hasene ver.” demesi, Allahû Tealâ’nın kabulüne şayan olmaz. Bu kişinin talebini Allahû Tealâ kabul etmeyeceğini söylüyor. Ama dünya için hasene ve ahiret için hasene isteyenler, “Kâfirlerin duasına icabet edilmez.” ifadesiyle yan yana geldiği zaman, mutlaka o kişinin başının üzerinde devrin imamının ruhunun varlığını gerektirir. Eğer böyleyse durum ve o kişi Allahû Tealâ’ya diyorsa: “Yarabbi! Bana dünya için hasene ver, bana helâl para kazandır ve o parayı nasıl harcayacağım konusunda ben Senden emir bekliyorum. Bana o parayı nerede nasıl sarf edeceğim konusunda emirlerini ver ve beni imtihan et. Acaba ben gerçekten Sana itaat eden bir kulun muyum? O zaman haseneyi hak etmiş olur muyum? Yoksa ben Senden sırf nefsime hizmet için mi para istiyorum?”

İşte sevgili kardeşlerim! Bu ayrımı Allahû Tealâ yapar. O, Allah'tan dünya için de hasene âhiret için de hasene isteyenlerin istediği şey ne? Nedir dünya için hasene?

1- Allah'a ulaşmayı dilemek.
2- Mürşide ulaşıp tâbî olmak.
3- Ruhu Allah'a ulaştırmak.
4- Fizik vücudunu Allah'a kul etmek, teslim etmek.
5- Nefsi Allah'a teslim etmek.
6- İrşada ulaşmak (ve onun ötesinde),
7- İradeyi Allah'a teslim etmek.

Hepsi hasenelerin birer bölümünü oluştur. Böylece kişinin Allah'a duası daha ileri safhalarda daha üst seviyede kabul görür.

Öyleyse haseneler yani derecat kazandırıcı     işlemler.“Dünya için hasene ver, derecat kazandırıcı işlemler nasip et.” diyen kişinin acaba Allahû Tealâ bu sözünden ne anlar? Çok açık ifade. Bir insanın artan hasenatın sahibi olabilmesi için nefsinin afetlerini azaltması, tamamen haseneye kavuşabilmesi ise nefsin afetlerini tamamen yok etmesine bağlı.

Öyleyse “Dünya için hasene ver” diye, “Ahiret için de hasene ver” diye dua eden kişi, bir defa ahiret için haseneyi daha Allah'a ulaşmayı dilediği anda alıyor. Olay bitmiştir. Ahirette o kişi mutlaka Allah’ın cennetinde. Ama dünya için hasenenin devamlı artışı var.  Allah'a ulaşmayı dileme noktasındaki durum başka, mürşide ulaşıldığı noktada başka, ruhun, vechin, nefsin, iradenin Allah'a teslimi safhalarında hasenenin durumu başka, başka, başka.
Daha üst seviyede hasene. Ne zaman kişi hayrın sahibi olur? Daimî zikirde. İşte o hayrın sahibidir. Haseneler kesintisiz olarak o kişi tarafından artık kazanılacaktır.

“Kim Bizden dünya için hasene, âhiret için de hasene isterse ona da ondan veririz.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Duayla dünya üzerindeki manevî tekâmül, birbirinin tamamlayıcısıdır. İster işlevler açısından dünyada Allah'a fizik hizmet açısından meseleye bakın, ister kişinin manevî tekâmülü istikametinde bakın, netice değişmez. Bu silsile üzerinden; Allah'a ulaşmayı dilemek, tâbî olmak, ruhu teslim etmek, fizik vücudu teslim etmek, nefsi teslim etmek, irşada ulaşmak ve iradeyi teslim etmek, silsileler dizisidir. Kazandığınız hasenat giderek artacaktır. Allah’ın da talebi bu istikamettedir. Bir anda insan tamamen hasenelerden oluşan bir dünya hayatına ulaşamaz. Adım adım gerçekleştirecektir bunları. Bunlar onun hasenesini, zikri arttıkça devamlı arttıracaktır. Zikrin ona kazandırdığı dereceler hasenedir. Daimî zikirde ise kişi hayır sahibi olur. Neden? Çünkü daimî zikirde, her an Allah’ı zikrediyor. Her an hasenat kazanıyor.

Öyleyse o, hasenatın o noktada bütünüyle sahibi artık. Zikir açısından hasenat kazanmanın üst boyutuna ulaşmış. Dünyada hasenatı kazanmış. Allahû Tealâ bir tek kelimeyle hasene kelimesiyle bakınız ne kadar geniş bir spektrumu muhtevasına alıyor ifadesiyle. Ve bu kişinin dünya hayatındaki gayretlerine bakıyoruz şimdi. Neydi? Bu kişinin hasene kazanması istikametinde iştiyakı var.

“Ben Allah'a ne kadar hizmet edersem Allah beni o kadar çok sever. O kadar çok bana hasene verir.” tarzında bir düşüncenin sahibi olan bu kişi, bu istikamette faaliyete başladığında zikri adım adım artacaktır. Vuslata ulaştığında 33.000 zikrin sahibi olan bu kişi, zikrini 47.000’e çıkarmak istikametine bir gayretin sahibi olacaktır. Ve dünya, onun için bir yaşanmaya değer muhteşem bir dünya olacaktır.

Bırakınız daimî zikri, 47.000’de devam ettiren bir kişi hayatını hep mutlulukla geçiren bir insandır. Ama bunu arttırmayı başarırsa ve o işlevin dışında yani virdin dışında da kalp zikri yaparsa, elini nabzına koyup zikir yaparsa, saatin sesine göre zikir yaparsa ve zikrini daimî zikre doğru ulaştırmak konusunda azami gayreti sarf ederse Allah’ın nusreti mutlaka ona yetişecektir. O kişi daimî zikre ulaşacaktır. Ama bu noktaya kadar ciddi bir gayretin sahibi olmak mecburiyetindesiniz. Ve onu başaramadığınızı görüyorum. Bu tabiatıyla bizi gönlümüzden yaralıyor. Bizim kardeşlerimiz büyük oranda daimî zikre ulaşanlar olmalı diye düşünüyoruz. 21. asra hidayeti taşıyan sizlersiniz. Hidayet asrının mimarlarısınız, vazifelilerisiniz ve kurucularısınız.

Öyleyse bize olan güveniniz, sizin kendinize karşı olan vazifelerinizi yapmayı engellememeli. “Allahû Tealâ beni cennetine nasıl olsa ulaştırdı, daimî zikre ulaşmasam da olur.” demeyin. Daha mutlu olmanız daimî zikirle mümkün. Ne demek istediğimi daimî zikre ulaştığınız zaman anlayacaksınız. Allah’ın o kadar büyük bir ni’metine kavuşmuş olacaksınız ki; o daimî zikre ulaşmak konusundaki zorlanmalarınız aklınıza bile gelmeyecek. Allah'a gece gündüz şükredeceksiniz, sizi kanitin kıldığı için, sizi daimî zikrin sahibi kıldığı için, size olağanüstü mükâfatlar verdiği için. Ama o silsileyi takip ederek siz onu hak ettiniz.

Yani iştiyakın başlangıçta sahibi olan kişinin zikriyle o kişiye iştiyakın artması konusunda irşad makamının yardımının devreye girmesinden sonra Allah’ın nusretinin o kişinin gayretini arttırması, gayretin liyakati attırması, liyakatin mükâfatı arttırması birbirinin arkasından gelen bir işlevler dizisi. Kişinin zikri arttıkça iştiyakı artar ve kişiyi bütün bu hedeflere artan zikirlerle götürecek olan bir haseneler dizisi. İşte Allah’ın hepinizde göstermek istediği şey budur. İştiyakinizin zikirle birlikte artışı gene sizin gayretinize vabestedir.  
 
Öyleyse hepiniz Allah yolunda dualarınızla daimî zikre ulaşmak konusunda büyük çabaların sahibi olmalısınız. İşte böyle bir çabanın sahibiyseniz, mutlaka Allah’ın sevgilisisiniz demektir.

Allahû Tealâ’nın hepinizi sevgili kardeşlerim ama hepinizi daimî zikre ulaştırmasını, hepinizi cennet ve dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R