SOHBETİN ADI: İHLÂS
TARİHİ: 17.10.2002
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı; bir defa daha Allah’ın bir güzelliğini yaşamak üzere. Tasavvuf ve Kur’ân Kavramlarından İhlâs konusunu inşaallah bu akşam sizlerle beraber işleceğiz. Kod numarası: 3.1.3.44, İhlâs.
İhlâs, kelime mânâsı itibarıyla hâlis olmak, hâlise ulaşmak, katışıklardan muhtevayı temizlemek istikametindeki bir mânâ taşır. Aslında konu, asıl hedeflerinden büyük ölçüde artık saptırılmış durumdadır. Derler ki meselâ: “Hadi gelin, ihlâsla bir namaz kılalım. Hadi gelin ihlâsla ‘lâ ilâhe illallâh muhammedün resûlullah’ diyelim.” Yani ihlâs müessesesini, canları istediği zaman ulaşabilecekleri bir hüviyet olarak görüyorlar. Oysaki sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim 28 basamaktan oluşur. 28 basamaklık bir Kur’ân merdiveninde (yelpazesinde, spekturumunda) İslâm bir bütünü teşkil eder: Ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi.
İhlâs; daimî zikre ulaştıktan sonra, nefsin bütün afetlerden tamamen temizlendiği bir noktayı ifade eder. Nefsin kalbinin bütün afetlerden temizlendiği için hâlis olduğu; katışıksız, saf, tertemiz olduğu; sadece faziletlerden oluşan bir nefs kalbine sahip olduğunuz noktada hâlis olduğunuz için ihlâs makamının sahibi oluruz.
İhlâs makamının yerine beraberce bakalım:
1. basamakta olayları yaşarız.
2. basamakta olayları değerlendiririz ve Allahû Tealâ tarafından seçiliriz veya seçilmeyiz. Seçilmeyenler, seçilmemeyi hak edenlerdir. Allah’ın âyetlerine isyan edenlerdir. Kalplerinde zeyg olanlardır. Seçilenlerden bir kısmı mutlaka Allah’ı dilerler; 3. basamağa geçerler. Allah, Rahîm esması ile onlara tecelli eder; 4. basamak. Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır; 5. basamak. Kulaklarındaki vakrayı alır; 6. basamak. Kalplerindeki ekinneti alır, yerine ihbat koyar; 7. basamak. Allah onların kalplerine ulaşır; 8. basamak. Kalplerindeki nur kapısını Allah’a çevirir; 9. basamak. Göğüslerinden kalplerine nur yolu açar; 10. basamak. Kişi zikre başlar ve kalbine Allah’ın rahmeti sızmaya başlar; 11. basamak. Sızıntı %2’yi bulunca kişi huşû sahibi olur; 12. basamak. Ondan sonra o kişi hacet namazı kılar. Allah, ona irşad makamını gösterir; 13. basamak.
Kişi böylece Allahû Tealâ’dan 10 tane ihsan almıştır. Mürşidine ulaşır, tâbiiyetini gerçekleştirir. Mürşidin önünde tövbe eder. Tövbesi gerçekleşir ve kişi Allahû Tealâ’dan bu sefer de 10 tane ni’met alır.
Bu 10 tane ni’metin birincisi: Devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip, yerleşmesidir.
İkincisi: Kalbin mührünün açılması.
Üçüncüsü: Kalbin içindeki küfür kelimesinin alınması.
Dördüncüsü: Kalbin içine îmânın yazılması.
Beşincisi: O kişinin bütün günahlarının sevaba çevrilmesi. Mürşidine ulaşıncaya kadar yaptığı bütün günahlar, hangi günah olursa olsun mutlaka sevaba çevrilir.
Sonra?
Sonra ruhu vücuttan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkar; Allah’ın 6. ni’meti.
Nefsi tezkiye olmaya başlar; 7. ni’met.
Fizik vücut şeytana kul olmaktan kurtulmaya ve Allah’a kul olmaya başlar; 8. ni’met (fizik vücut şeytana kul olmaktan başlayıp ve Allah’a kul olmaya başlar; 8. ni’met).
İrade, afetler giderek azaldığı için güçlenmeye, böylece Allah’a teslim için hazırlanmaya başlar; 9. ni’met.
Allah o kişiye, o güne kadar bire on verirken (her sevabına, her bir derecelik sevabına) o günden itibaren bire, onu da on kat arttırarak bire yüz vermeye başlar. Ve kişi nefs tezkiyesi boyunca Nefs-i Emmare’deyken bire yüz, Levvame’de bire iki yüz, Mülhime’de bire üç yüz, Mutmainne’de bire dört yüz, Radiye’de, Mardiyye’de, Tezkiye’de beş yüz, altı yüz, yedi yüz almaya başlar. Ve ruh Allah’a ulaşır. Kişi Allah’ın evliyası olur.
İşte sevgili kardeşlerim, panoramaya beraberce baktık. Kişiyi velâyet makamına getirdi Allahû Tealâ. Buraya kadar Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, Allah’ın garantisi altındadır. Dilemeseydi, ne Allah’ın velîsi olabilirdi ne de Allah’ın cennetine ulaşabilirdi. Diledi, kendine düşeni yaptı. Allah da Kendisine düşeni yaptı; 10 ihsan verdi. Kula gene bir vazife düştü: Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıp tâbî olmak. Tâbî oldu; ikinci defa Allahû Tealâ 10 tane ni’mette bulundu kişiye. Birincisinde 10 ihsan, ikincisinde 10 ni’met.
Sonra (bu 10 ni’metten sonra), kişi ruhu, vechi, nefsi ve iradesi hidayete yönelerek hidayete adım attı. Fiziki hidayet başladı. Ruh 21. basamakta Allah’a ulaştı; Allah’a teslim oldu. Ve velâyetin birinci makamının sahibi oldu kişi: Fenâfillah. Ruh Allah’ın Zat’ında kayboldu; Allah’a sarıldı; meab olan Allah’ın Zat’ına sığındı. Burası velâyetin birinci makamıdır: Fenâfillah. Nefsin kalbindeki nurlar %51 olduğu noktada kişi fenâfillah olur. Ve fenâfillah makamında bu rakam, 51’den 61’e yükselir.
Sonra kişi beka makamının sahibi olur. Allah o kişiye, Allah’ın katında bir taht ihsan eder. Mekânsızlığa kavm olur kişi. Nefsindeki afetler %61’den 71’e kadar burada yükselir. Kişi ne zaman ki günün yarısından fazla zikreder, 71’den öteye, %71’den öteye nefsin kalbindeki nurlar burada yükselmeye başlar. Ve günün yarısından fazla zikir, o kişiyi %81 nura ulaştırır. %81 nurla beraber fizik vücut artık Allah’a teslim olur. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir hüviyet kazanır. Bu, fizik vücudun Allah’a teslimidir. Ruh 21. basamakta Allah’a ulaşmıştır. 22. basamakta Allah’a teslim olmuştur. Fizik vücut, 25. basamakta Allah’a teslim olmuştur; muhsin olarak teslim olmuştur. Neden ahsen olamamıştır? Eğer fizik vücutla nefsi beraber ele alırsak, fizik vücut ahsen olamaz. Çünkü nefsin kalbinde hâlâ %19 afet Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkıyor; yasak ettiği fiilleri de işlemeye çalışıyor. Fizik vücut bunlara rağmen Allah’ın bütün emirlerini yerine getiriyor. Öyleyse ahsen olması bütün engellerin kaldırıldığı nokta. Ahsen olamıyor. Fizik vücutta engel yok; ama davranış biçimlerini engelleyen nefsin afetleri var. Bu yüzden ahsen hüviyetine ulaşamıyor. Ve 25. basamakta fizik vücudumuz Allah’a teslim oluyor.
26. basamak: Daimî zikre ulaşıyoruz, ulûl’elbab oluyoruz, hikmet sahibi oluyoruz. Hikmet müessesesi Ayn’el yakîn’in başlangıcıdır. Kişi, 21. basamağa kadar İlm’el yakîndedir. İlm’el yakîn; yani kitabın lafzının öğretilmesi 21. basamakta tamamlanır. Bundan sonra velâyet makamları Kur’ân’ın ruhunun öğretilmesidir. Fenâ, beka, zühd ve muhsinler makamında ruhun 1., 2., 3., 4. öğretisi söz konusudur. Ruhun öğretilmesi, Kitab’ın öğretilmesi. Ruhun; 1. ruhu (Kur’ân’ın 1. ruhu) fenâ makamında; 2. ruhu beka makamında; 3. ruhu zühd makamında; 4. ruhu muhsinler makamında öğretilir. 5. ruh, kişinin hikmete ulaşmasıyla mümkündür. Burası ulûl’elbab makamıdır. Kim daimî zikre ulaşmışsa o kişi hikmet ehli olmuştur. O kişi, İlm’el yakîn’i aşmıştır; Ayn’el yakîn’in yani kalp gözüyle görerek vukuf peyda etmenin sahibi olmuştur.
İşte burası sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu nokta ulûl’elbab noktasıdır. Hikmet noktasıdır. Ayn’el yakîn’in başlangıcıdır. Yedi özelliğin sahibi olmuştur kişi.
1- Daimî zikrin sahibidir.
2- Daimî zikrin sahibi olan bu kişi, daimî zikir sebebiyle nefsindeki bütün afetleri yok etmeyi başarmıştır. Aslında yok eden Allah’tır tabiî. Ama o kişi, bunun gayretinde olmuş ve daimî zikre büyük gayretlerin sonucunda ulaşmıştır.
Bu sebeple üçüncü faktör: Nefsindeki bir kalp gözünün Allahû Tealâ tarafından ona hediye edilmesidir ve bir kalp kulağının. Allah’ın kişi bütün söylediklerini işitebilen, bütün gösterdiklerini kalbiyle görebilen bir özellik kazanır. Kalp gözü açılır ve kalp kulağı açılır. Allah o kişinin kalbine gösterir ve söyler. Her söylediğini de Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle anlatır.
Öyleyse kişi bir taraftan Kur’ân eğitimine tâbî tutuluyor Allahû Tealâ tarafından, bir taraftan kalp gözüne fiziğin ötesi gösteriliyor. Bir taraftan kalp kulağına Allahû Tealâ, öğretmek istediği hususları söylüyor ve Kur’ân’daki âyetlerle de onları destekliyor. Kur’ân bazına söylediklerini oturtuyor Allahû Tealâ. Burası ulûl’elbab makamıdır. Sadece zemin kat gösterilir. Gösterilen devrin imamının dergâhıdır. O dergâhtaki insan ruhlarının 10’arlık sıraları, önlerindeki rahleler, rahlelerdeki Kur’ân-ı Kerim’ler, atlas elbiseler içindeki ruhlar (sarıklarıyla, cübbeleriyle, ucu yukarı kalkık çorapla ayakkabı arası çarığa benzer bir ayakkabı türüyle), Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le Ebûbekir Sıddık (R.A)’la bir bütünü ifade ediyor Allahû Tealâ. Devrin imamı ve 7. kata çıkabilenler de bir asma katta ayrı bir eğitim alıyorlar. Burası ana dergâh; ihlâs makamından bir evvelki makam.
Ne zaman ki Allahû Tealâ bu kuluna yani velâyet makamlarının 5. ruhunda bulunan bu kuluna gök katlarının birincisini göstermeye başlamışsa o kişi ihlâs makamının sahibi olur. Ulûl’elbab makamından ihlâs makamına yükselir. O kişi ulûl’elbab makamında iken ehl-i tezekkür oldu, ehl-i hayr oldu, ehl-i hikmet oldu. Kalp ile alâkalı 4 vasfın ötesinde, gene hepsi kalp ile alâkalı, ehl-i hikmet, ehl-i tezekkür ve ehl-i hayır. Daimî zikir sebebiyle devamlı derecat kazanıyor. Bu sebeple hayır ehli olur kişi, devamlı hayır işler (derecât kazandığı için). Ehl-i tezekkür olur; çünkü her an Allah’la tezekkür etmek, O’na sualler sormak ve cevaplar almak imkânının artık sahibidir kişi. Ve ehl-i hikmettir; fiziğin ötesini bilir. Beş duyuyla ulaşamadığımız bilgilerin, İlm-i ledûn’un, sahibi olmuştur. Lübb’ün sahibi olmuştur (beş duyunun ötesi). Onun için bu insanlara lübb’lerin sahipleri mânâsına “ulûl’elbab” denir.
Öyleyse böyle bir dizaynda bu insanların muhtevasına baktığımız zaman, onlarda göğün hiçbir gök katının görünmediği bir nokta, sadece zemin katın sırları açıklanıyor ulûl’elbab makamındaki kişilere ve bundan sonra olay gelişiyor. Ne zaman Allahû Tealâ bir kişiye göğün birinci katını göstermişse ulûl’elbab makamı bitmiştir; ihlâs makamı başlamıştır. Ulûl’elbab yerin sırları, ihlâs göğün sırlarına ait olan bir makamdır. Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
“ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe.”
Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar emrolunmadılar; Allah’a dînde hâlis Allah’ın kulları olmakla emrolundular.”
Yani nefslerinin kalplerini bütün afetlerden temizleyerek hâlis kılmış olanlar. Nasıl bu zeytinyağı hâlis zeytinyağıdır dediğimiz zaman, o zeytinyağının içinde çiçek yağı yoktur; o zeytinyağının içinde pamuk yağı yoktur; o zeytinyağının içinde başka bir madde yoktur; hâlis, saf zeytinyağıdır; işte hâlis olmak, saf olmak, pür olmak anlamına ifade ediliyor. Ve bu saf olma, pür olma noktasında bir muhteva görüyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler: Kalbin saf olması.
Dikkat ettiniz mi? “Hanifler olarak.” diyor Allahû Tealâ. Önce ruhumuzu Allahû Tealâ’ya teslim ediyoruz hanif olarak. Rûm-31’de Allahû Tealâ diyor ki:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
“munîbîne ileyhi vettekûhu.”
Ama bundan evvel Rûm-30’da Allahû Tealâ buyuruyor ki:
30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.
“Habîbim! Kendini hanif olarak dîne ikame et. O dîn ki hanif dînidir; kâinattaki yegâne kayyum olan dîn (ezelden ebede kadar devam edecek olan dîn) bu dîndir. O dîne dikkat et ki; bu dîn hanif dînidir. Ve Allah, bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır.”
Yani tek bir dîn yaratmıştır: Hanif dîni. Ve bütün insanları sadece bu dîni yaşayabilecek olan özellikle yaratmıştır.
“Ve kendini hanif olarak dîne doğrult.” diyor. Sonra da diyor ki Allahû Tealâ: “Allah’ın dîninde de fıtratında da değişiklik göremezsin.”
İlk insandan son insana kadar, hep hanif dîni var olacaktır. İlk insandan son insana kadar Allahû Tealâ bütün insanları bu hanif dîni yaşayabilecek olan özelliklerle yaşatacaktır.
“Ve hanif olarak Allah’a dön ve Allah’a ulaş, hanif olarak takva sahibi ol.” diyor Allahû Tealâ.
Demek ki ruhumuzu Allah’a ulaştırmamız, Allah’a teslim etmemiz hanif fıtratıyla mümkün. Fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmemiz, o da hanif fıtratıyla. Diyor ki Allahû Tealâ, Nisâ Suresinin 125. âyet-i kerimesinde:
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.
“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişi ki vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etti ve muhsinlerden oldu. Fizik vücudu ondan daha ahsen kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.
Dikkat edin, burada Allahû Tealâ fizik vücudu nefsten ayırmış: “Fizik vücudu daha ahsen kim vardır?” diyor. Ama nefsle birlikte mütalaa ettiği zaman sadece “muhsin” ifadesini kullanıyor.
Öyleyse neden muhsin kişi? Allah’ın bütün emirlerine itaat ediyor; yasak ettiği hiçbir fiili işlemiyor. Öyleyse fizik vücudun ahsen olması lâzım. Saf fizik vücut olsaydı ahsen olacaktı. Ama nefsle beraber yaşıyor ve o davranışlarında nefsin engelleri mevcut. O engellere rağmen Allah’ın bütün emirlerini yerini getiriyor, yasak ettiği işlevleri gerçekleştirmiyor, yapmıyor; ama engeller var, onu önleyen engeller. Ve bu, onun tam huzura ulaşmasını engelliyor. İhlâs, bir mutlak huzur müessesesidir. Fakat fizik vücudun tesliminde bu huzura ulaşamaz kişi. Fizik vücudundaki muhteva tam olduğu hâlde, Allah’ın bütün emirlerine itaat, yasak ettiği fiillere iştirak etmemek (işlememek) kesin olduğu hâlde bir kısım engeller sebebiyle kişi, hâlâ o engellerin verdiği bir etkinin bir ölçüde içinde. Bütün emirler yerine geliyor ama kişi, nefsinin afetleri sebebiyle nefsinin afetlerinden negatif etkileniyor. Etkilenmesine rağmen emirleri gene de gerçekleştiriyor. Bu sebeple hâlis olamıyor. Nefsinde katışık olduğu için ahsen olamıyor; ama afetlere rağmen ahsen davranışı sergilediği için muhsin hüviyetinde oluyor.
Fizik vücudu tek başına alırsanız, fizik vücut ahsen olmuştur. Ama kişi sadece fizik vücut olarak yaşamıyor, nefsiyle beraber yaşıyor. Beraber yaşadığı için iç dünyasında bir rezistansa sahip. Bu rezistans sebebiyle tam mutluluğu (ahsen mutluluğu) yaşayamıyor kişi. Eksiklik var. Ve sadece, söylediğimiz gibi bu aşamada o kişiye zemin kat gösterilir. Kişi ulûl’elbab olmuştur. Fizik vücudu teslimden sonra Allah’a, kişi nefsindeki bütün afetleri yok ederek, Allah’a nefsini de teslim etmiştir.
Ulûl’elbab makamında zemin kat gösterilir. Ve bu ulûl’elbab makamı aşıldıktan sonra Allahû Tealâ, kulunu ihlâs makamında kabul ediyor. İhlâs (hâlis olmak), zemin kattan kurtulmayı ifade eder. Fizik vücut zemin kata aittir, nefs ise berzah âlemine aittir.
Öyleyse kişinin nefsindeki bütün afetlerden kurtulduğu nokta, onun Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesine göre hâlis olduğu nokta. Böyle olunca kişi muhlis olur; hâlis olan anlamına. Nefsinin bütün afetleri yok olmuş bir insan bu. Bu sebeple nefsindeki bütün katışıklıklar temizlenmiş; nefsinin kalbi kişinin hâlis olmuştur. Sadece hasletlerden oluşur. Nefsinin kalbi, ruhunun kalbindeki hasletlerin paralelinde olan fazıllardan oluşur; faziletlerden oluşur. Bütün afetler; hâlis olmayı bozan bütün faktörler %100 elimine edilmiştir; devre dışı bırakılmıştır; kapı dışarı atılmıştır. Bütün afetlerden; hâlis olmayı bozan bütün faktörlerden nefsin kalbi temizlenmiştir, tertemiz olmuştur. Bu sebeple nefs, hâlis nefs olmuştur. Bu sebeple kişi, hâlis olan bir insandır artık. Nefsi hâlis olan bir insandır yani adı hâlis olan mânâsına muhlistir.
Öyleyse bu kişi ihlâs makamında bir yeni hüviyetin sahibidir. Ona Allahû Tealâ, 7 tane gök katını gösterecektir. O kişinin kalbi ulûl’elbab makamında bir mertebe müzeyyen oldu; yer katının ana sırrını çözmekle, devrin imamının dergâhının özelliklerini ona göstermekle. İhlâs makamında ise 7 tane gök katı gösterilir yani emr âlemi gösterilir, baştan sona kadar. Ne zaman ki Allahû Tealâ kişiye açıkta secde edilen birinci gök katını gösterirse oradaki secde olayını kişi görürse, o kişi ulûl’elbab makamını bitirmiştir; ihlâs makamına ulaşmıştır. Nefsinin kalbi gök katları seviyesinde hâlis olmuştur. Gök katlarını görmeye ehil olmuştur kişi.
Ulûl’elbab makamında da nefsin kalbinde hiç afet yoktur. İhlâs makamında da nefsin kalbinde hiç afet yoktur. Ama ulûl’elbab makamındaki kişi gök katlarını görecek yetkinin sahibi değildir. Sadece zemin katı, zemin kattaki ana dergâhın sırlarını görebilir. O zaman ihlâs makamındaki nefsinin kalbi göklere göre hâlis kılınmış olan kişi; nefsinin kalbi yerlere göre hâlis kılınmış olan kişiden farklıdır.
Allahû Tealâ yerlerin ve göklerin sultanıdır. Ve kişiyi yerlerin ve göklerin sırrına (melekûtuna) ortak ettiği zaman, o zaman o kişi ihlâs makamının sahibi olur. Yerler konunun yarısıdır. Göklerle birleşmedikçe hedefe kişiyi ulaşmış ve hâlis seviyesinde mütâlaa etmiş olmuyor Allahû Tealâ.
Yedi gök katında bu kişi yedi tane mertebe kazanacaktır; nefsinin kalbindeki süslenme (tezyin) itibarıyla. Her katta nefsinin kalbindeki süslenme; müzeyyen olma yeni bir ilme daha, yeni bir gök katı ilmine daha sahip olmayla noktalanacak. İkinci gök katında bu kişiye Allahû Tealâ, suvarılma havuzlarını gösterir. Çok büyük, önü cam hüviyetindeki şeffaf bir cama benzer maddeyle tamamen kapatılmış olan, içerisi görünen bir, çok büyük salon. Salonun sol tarafından bir giriş kapısı, kapı açık. İçeride devrin imamı ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) var. Ve o salonun dışında tek sıra hâlinde bekleyen seyr-i sülûk erbabı, ikinci kata kadar ve daha yukarıya çıkabilenlerden ikinci katta kalanlar da daha yukarı çıkabilenler de altıncı kata kadar çıkabilenler de içeriye birer birer uçarak girerler. El öperek, bu koridorun ilerisinden sağa dönerler ve o büyük salonun içine girerler. Koridorla büyük salonun arasında kapı yoktur. Sadece bir duvar örter. Ve orada, karşı taraftaki duvarın önünde secde ederler. Ondan sonra sağ kanat velîsi, en sağ taraftaki suvarılma havuzlarının üzerine sol kanat velîsi, ortadan biraz sol tarafta gene suvarılma havuzlarının üzerinde secde eder. Hanım Sultan ise en solda secde eder. Ve sağdan sola doğru en kıdemli olan erkeklerden başlayan sıra hanımlarla devam eder. Ve üç yetkili de sağ kanat velîsi, sol kanat velîsi, hanımların en solunda bulunan Hanım Sultan; üçü de arkada suvarılma havuzlarının üzerinde secdededirler. Öndekiler de secdededirler. Sonra secdedekiler sağdan itibaren birer birer uçarak, suvarılma havuzlarına gelirler. En sağdaki, en sağdaki suvarılma havuzuna girer. İhlâs makamı kişiyi bu imkâna ulaştırır. Gök katlarını, yedi tane gök katını bu kişi görecektir. Suvarılma havuzları yerden 2,5 metre yaklaşık yüksekliğinde (2 metre 20 santim, belki de 30 santim), şeffaf bir sıvıyla doldurulmuş. Sıvı, sarımsı bal rengi ama şeffaf. Havuzlar zaten şeffaf. 80 cm veya 90 cm genişliğinde havuzlar, yerden itibaren yükseliyor ve genişliği de yüksekliği de yükseklik 2.20, genişlik 80 santim, 90 santim, derinlik de o kadar; genişlik, derinlik ve yükseklik. Ve bütün ruhlar başlarından bastırılarak o suya giriyorlar; sıvıya giriyorlar. Ruhlar nefes almadığı için, sıvı başlarından 25cm-30cm, 50cm olmasına rağmen, onlar suyun içinde kalıyorlar. Hiçbirinin de elbisesi ıslanmıyor. Atlas elbiseler o sıvının içinde ıslanmıyor.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ihlâs makamının sahibi bunları gören kişidir bütün renkleriyle. Sonra ne oluyor? El öpme merasiminin bitiminde Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve devrin imamı, beraberce o büyük salonun sağ tarafında bulunan ikinci bir salona geçiyorlar. Orada yedinci kata kadar çıkabilenler var. Birinci grup suvarılma havuzlarına girenler, altıncı kata kadar çıkabilenler ve sağ tarafa geçen Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile devrin imamı, o tek sıralı secdede olanların sağ ve sol taraflarına geçiyorlar. Ve saf halinde bir yükselme oluyor kubbeden ve üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı katları geçerek yedinci kata ulaşıyorlar.
Peki diğerleri ne oluyor; suvarılma havuzlarındakiler? Onlar da suvarılma havuzlarında gerekli miktar kaldıktan sonra, tekrar çıkıp arka taraftaki duvara doğru secde ediyorlar. Ve kubbeden yukarıya doğru yükseliyorlar üçüncü kata. İhlâs makamının sahibi üçüncü katı da görendir, üçüncü kattaki iki katlı mescit. Her iki katta da secdeler yapılıyor; namazlar kılınıyor. Sonra herkes avluya çıkıyor. Buradan mihenk menfezine kadar uçarak ulaşılıyor. Mihenk menfezi; üçüncü katı dördüncü kattaki Mescid-il Aksa’ya bağlayan bir madeni silindir. Bir metre çevresindeki çapı olan ve sonsuza kadar uzanan, iki gök katını birbirine bağlayan ve içeri giren herkesin sonsuz hızla yukarıya doğru yükseldiği ve bir evvelkinin ayaklarının bir sonrakinin başının üzerinde olduğu ama hiçbir zaman iki vücudun birbirine değmesinin mümkün olmadığı bir muntazamlık içinde, üçüncü kattan dördüncü kata ulaşılır. Burası Beyt-ül Haram’ın aslıdır. Kapının önündeki beraberlikten sonra uçarak içeriye girilir. İçeride saflar teşkil edilir. Namaz kılınır, secde edilir. Ve arka saflar orada kalırlar (dördüncü kata kadar çıkabilenler). Ön saflar, kubbeden beşinci kata çıkarlar.
Beşinci katta Beyt-ül Haram’ın aslı var. Orada da aynı şey yapılır. Kapıdan içeri uçarak girilir. Arkadan öne doğru saflar teşekkül ettirilir. Arka saflar orada kalacak olanlardır. Ön saflar daha üst kata yükselirler kubbeden. Giriş, daima uçarak kapıdandır. Çıkış, daima uçarak kubbedendir (yukarıya yükselirken). Dönerken ise ters işlem gerçekleşir. Kubbeden girilir, kapıdan çıkılır. Ve altıncı katta sıbgatullah olma mahalline gelinir. Burası, dışarısı loş karanlık bir ortamdır ama içerisi aydınlıktır. Buz kalıbına çok benzeyen bir nurdan çıkan beyaz, çok açık yeşil renkteki ışıklar (nurlar), oraya ulaşabilen evliya namzetlerinin açıkta olan yüzlerini ve ellerini çatlatırlar. Nurlar elleri ve yüzü mutlak olarak çatlatır. O çatlayan deriler, özel aletlerle tedavi görür. Ne zaman bunlardan bir tanesinin eli ve yüzü çatlamazsa o kişi fethe ehil olmuştur, ehil olmuştur. Elbiseleri değiştirilir; fetih elbiseleri giydirilir. Eline de bir altın kılıç verilir. Eline verilen bu kılıçla kişi, kubbeden kılıcı yukarıya doğru kaldırarak, eûzubesmele’yle yükselir. Ulaştığı yer yedinci gök katının giriş kapısıdır. Bu kapı altındır; devrin imamının dergâhındaki kapının %100 aynısıdır, altın kapı. Yalnız buradaki kapının bir özelliği, altında yedi tane mermer merdivenin var oluşudur. Ve iki kattaki trabzanlar da mermerdir. Bu trabzanlardan birbirine uzanan, yedi tane altın baklavadan oluşan bir altın zincir vardır. Evliya namzedi elindeki kılıçla bir defa vurur. Kılıç değil, altın olan zincirdir. Elindeki kılıçla altın zincire bir defa vurur kişi. Demin, yanlışlıkla kılıcın da altın olduğunu söyledik. Hayır, kılıç atın değil. Ve altın zincir ikiye ayrıldığı zaman, arkadaki altın kapı açılır. Oradan içeriye giren evliya namzedi bir salonda bulur kendisini. Bu salonun hiçbir yere kapısı yoktur. Allahû Tealâ ne zaman tavandan yukarı çıkmasını uygun görürse o kişi fethini tamamlamıştır. Kader hücrelerinin bulunduğu yere ulaşır; zamanın o dakikasında ulaşır. Geçmişi sol tarafıdır. Taşlardan örülü bir duvarla kapalıdır. Geleceği ise sağ tarafıdır. Sağa döndüğü zaman, sonsuza kadar uzanan kader hücrelerini görecektir önünde. Kader hücrelerini aştığını görecektir. Birinci kattan sonra ikinci âleme geçecektir. Ümmülkitap, on katlı bir apartman büyüklüğünde bir kitap. Daha sonra Kudret Denizi’ni geçecektir. Sonra Makam-ı Mahmud’u geçecektir. Sonra Divan-ı Salihîn’i geçecektir. Sonra Zikir Hücrelerini. Oradaki zikrini tamamladıktan sonra, onu da geçecektir. Ve İndi İlâhi’ye ulaşacaktır. İndi İlâhi’deki huzur namazını görecektir. Huzur namazının imamını tanıyacaktır. Arkasındaki iki kişiyi tanıyacaktır. Onların arkasındaki bir kişiyi tanıyacaktır. Bu bir kişi Ebûbekir Sıddîk (R.A)’dır. Sonra da yedi tane, bembeyaz elbiseler içerisinde kutupları görecektir. Sonra devrin imamının iki baş vezirini görecektir. Sonra yedi tane vezirini görecektir. Bunların hepsi hayatta olanlardır. Sonra onarlık sıralar halinde 4 sıra görecektir: Kırklar, koyu gri kürk yakalar, siyah cübbeler ve çapraz altın sırmalar ön taraflarında. Ondan sonra bal rengi cübbeler içinde, 7 sıra onarlık yetmişler ve sonra başka gruplar.
Huzur namazının imamına arkadan bakılırsa kişi, sol tarafta yerden 4 metre yükseklikten itibaren başlayan, sıra sıra altın tahtlar görecektir; boşlukta duran altın tahtlar. O tahtların en çoğu en alttadır; som altındandır. Yukarıya doğru gidince, gittikçe som altından olan tahtlar ayrıca mücevherlerle de süslenmeye başlıyor. En üstte ise üst, altın olan tahtın üstü, altınların üzerinde tamamen mücevherlerle örülü oluyor. Ve en üstteki tahtın üzerinde bir sancak: Livay-ı Hamd.
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ihlâs makamına ulaşan herkes bunların hepsinin sahibidir. İhlâs makamı; nefslerinin kalbi hâlis olan, bütün afetlerden arınmış olan ve nefslerinin kalbindeki afetler de tamamen arındığı için tam bir sulh ve sükûn içerisinde Allah ile olan ilişkilerini devam ettiren, huzur içindeki insanların makamıdır. İhlâs makamı böylece 7 tane gök katında 7 safha içerir. Ve bu 7 safha tamamlandığı zaman kişi Allah’ı görebilir mi? Göremez. 7 safha tamamlandığı zaman, İndi İlâhi tamamlandığı zaman son görülen nesne, İndi İlâhi’nin en yüksek noktasındaki Sidretül Münteha’dır; yani en son noktadaki kökleri yerde olmayan bir ağaç.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu muhtevaya dikkatle bakın: Kim bu ağacı Allahû Tealâ ona göstermişse, bu şerefe ermişse o kişi ihlâs makamını tamamlamıştır. Allahû Tealâ onu Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Tövbe-i Nasuh; ihlâs makamından salâh makamına, daha üst makam; 7. velâyet makamına bir geçiştir. Ayn’el yakîn yani kalp gözüyle görerek yakîn hâsıl etme işlemi devam eder. Kişi ihlâs makamını bitirmiştir. Salâh makamının birinci mertebesinde Allahû Tealâ’nın söylediklerini tek tek tekrar ederek, Tövbe-i Nasuh’la tövbe etmiştir. Tövbe-i Nasuh’la Allahû Tealâ’nın tövbeye davet ettiği kişi, mutlaka yedi tane gök katını görmüş, Sidretül Münteha’yı da mutlaka görmüştür. Bu davet, kişiyi salâh makamının 1. mertebesine (1. kademesine) ulaştırır. Ve kim, Tövbe-i Nasuh’u gerçekleştirmişse nefsinin kalbi bir mertebe daha müzeyyen olur. Bundan sonra Allahû Tealâ o kişiye verdiği sözü yerine getirecek ve onun günahlarını, mürşidine ulaştıktan sonra işlediği günahları örtecektir. Aynı miktardaki derecat ihsanıyla örtecektir. Daha sonra Allahû Tealâ, o kişiye salâh nuru verecektir. Üçüncü defa kalbi müzeyyen olacaktır.
Salâh kademesinde (salâh makamında) kalbin birinci müzeyyen oluşu, Tövbe-i Nasuh’la. Ne yapıyor kişi? Allah’ın bütün söylediklerini tekrar ediyor ve Allahû Tealâ, Tövbe-i Nasuh’unu kabul ediyor. Tövbesi kabul edilmiş bir şekilde salâh makamının sahibi oluyor. Salâh makamının 1. mertebede kalbi müzeyyen olmuş bir kişi bu; aynı zamanda salâh makamının 1. kademesi. Salâh makamının 2. kademesinde kalp, ikinci defa müzeyyen oluyor. Allahû Tealâ, o kişinin günahlarını örtüyor. Kalp 3. kademesinde, 3. defa kalp müzeyyen oluyor; 3. mertebe kalp müzeyyen oluyor. Allah, o kişiye salâh nuru veriyor. 4. kademesinde, 4 mertebe kalp müzeyyen oluyor. Ve Allah, o kişinin örttüğü günahlarını sevaba çeviriyor. Burası irşada ulaşma noktasıdır. İrade Allah’a teslim olmaya hazırdır. İradenin teslimiyle kişi, Ayn’el yakîn’i aşar; Hakk’ul yakîn’e ulaşır. İhlâs makamı, Ayn’el yakîn’in 2. müzeyyen olma mertebesinden 8. müzeyyen olma mertebesine kadar 7 kademelik bir manevî yükselmeyi işaret eder. Kişinin nefsinin kalbinde hiç afet yoktur. Bu kişi hikmet sahibidir. Bu kişi tezekkür sahibidir. Bu kişi hayır sahibidir. Bu kişi hikmetin 7 özelliğinin de sahibidir. İhlâs makamı velâyetin 6. makamıdır ve muhlisler takvasına kişiyi sahip kılar.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ihlâs makamına ulaşan kişi, bütün gök katları hakkında kesin bir bilginin yakîn hâsıl edilmesiyle sahibi olmuştur. Melekût âleminin artık sırlarını bilmektedir. Onun için, ihlâs makamında da nefsin kalbi tamamen afetlerden korunmuştur. Ondan evvelki ulûl’elbab makamında da afetlerden tamamen kurtulmuştur. Ama salâh makamı, ulûl’elbab makamının çok ötesinde melekût âleminin sırlarını kişinin öğrendiği bir özellik sergiler. Böylece sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, bütün insanlar için söz konusu olan salâh makamı Allahû Tealâ’nın müstesna bir makamıdır. Allahû Tealâ’nın hepinizi, bu salâh makamına ulaştırması dualarımızla, dileklerimizle sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



