}
İlim ve İrfan 31.10.2002
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 104646


SOHBETİN ADI: İLİM VE İRFAN

TARİH: 31.10.2002


Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, sizlere bu akşam Tasavvuf ve Kur’ân kavramlarından ilim ve irfanı anlatmak istiyorum inşaallah. Kod numarası: 3.1.3.49.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir aradayız. Bir defa daha Allahû Tealâ bizlerle beraber oluyor. Bir defa daha Allah'ın ülkesinde yaşıyoruz. Allah, ruhunuz ve kazanmakta olduğumuz dereceler itibarıyla bir mutluluk üçgenin içindeyiz. Allah'tan bahsettiğimiz için ve bir Allah'ın zikir sohbetini yaptığımız için.

İlim ve irfan, Allahû Tealâ’nın bir dizaynını ortaya koyuyor. İrfan ilmin ötesidir. İlmin ufuklarının açılması halidir. Âlim ile ârif arasında acaba ne fark vardır? Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu: Nefsine ârif olan Allah'a ârif olur.”

Öyleyse ârif olmak. Kur’ân'dan bir tabir hep dikkatinizi çekmiştir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

“Münkerden nehyetmek (nehy-i anil münker),  ma’rûfla emretmek (emr-i bi'l ma'rûf).

Konumuzla alâkası var mı? Elbette var. İrfanın aksi münkerdir. Allah'ın yasak ettiği fiiller. Allah'ın emirlerinin yapılmaması standartları. Öyleyse ma’rûfla emretmek, aynı kökten gelen irfanla emretmek demek. Kim irfanın sahibi ise o kişi âriftir. Öyleyse ilimde irfanda olmayan bir şeyler var mı? Hayır. İlim müessesesi ilmi ihata ettikten sonra, İlm’el yakîn’in bittiği yerden itibaren irfan genel hatlarıyla başlayabilir. İstisnalar yok mu? Var. Allahû Tealâ, daha kişi tasavvufa adım atmadan da onun kalp gözünü açar. O’na hiç sormadan mürşidini gösterir.

Ârif, âlimden farklı neyin sahibidir? İki şeyin sahibidir: Birisi kalp gözü, ikincisi kalp kulağı.

*Ârif, Allah'ın kalp gözüne gösterdiklerini görendir.
*Ârif, Allah'ın kalbindeki kulağa söylediklerini işitendir.

 Öyleyse başkalarından farklı bir olgu.

Ve bir adam bir ârife soruyor:

“Sen,” diyor, “ârifmişsin. Benden,” diyor, “ne farkın var ki? Benim gibi bir insansın netice itibarıyla. Sen benden üstün değilsin.” diyor. “Ben senden üstünüm.” diyor.

Sonra mı? O ârif onu ağırlıyor. “Allah senden razı olsun.” diyor. “Olabilir,” diyor, “benden üstün olabilirsin. Herkes üstün olabilir benden.” diyor. Ve öyle sükûnetle konuşuyor ki; adam onu aşağıladığına pişman oluyor.

“Hep,” diyor, “âriflerin bizlerden, âlimlerden üstün olduğu söylenir. Ben bunca yıl dîn okudum, öğrendim her şeyi. Ve şimdi senin benden üstün olduğunu söylüyorlar.” diyor, “Ne üstünlüğün var?”

O da diyor ki: “Hiçbir üstünlüğüm yok.”

“Ama,” diyor, “mutlaka bana bir misal göstermeni istiyorum.”


Ârif bakmış ki adamın elinden kurtuluş yok. Demiş ki: “Şu gökteki Ay’a bir bakar mısın? Ne var gökte?”


“Ay.” demiş. “Güzel.” demiş. “Şimdi,” demiş, “kapat gözlerini.” Kapatmış. “Ne görüyorsun?” demiş. “Gözlerim kapalıyken,” demiş, “tabiatıyla hiçbir şey görmüyorum.” demiş.

Ârif de demiş ki: “İşte ben Allahû Tealâ'nın lütfuyla, lütf-u keremiyle gözlerim kapalıyken de görürüm demiş Ay’ı.”


İşte çok basit bir standartta ârifin âlimden ayrıldığı nokta.

Sevgili kardeşlerim, âlim dediğimiz zaman herkesi âlim sanmayın. Allahû Tealâ'nın âlim standartlarına Allah'ın öğretisinin sahipleri girer. İşte Kur’ân-ı Kerim, işte Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanındaki İslâm, işte aradan geçen 14 asır, işte 14 asır sonra Kur’ân ilmi. 14 asır sonra artık Kur’ân ilmi diye bir şey yok. İnsanları Allah'ın cennetine götürebilecek olan bir Kur’ân ilmi, bir İslâmî ilim artık mevcut değil. Nerede mevcut değil? İslâm'ın %90’ından fazlasında mevcut değil. Nerede mevcut değil? Üniversitelerde mevcut değil, liselerde mevcut değil, dîn öğretilen bütün kurumlarda mevcut değil, istisnalar hariç.

Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz: İlim bir insanı, eğer o ilim Kur’ân ilmi ise kurtuluşa (felâha) götüren ilimdir. Zamanımızdaki dîn ilmi insanları felâha değil, insanları cehenneme mahkûm ediyor. Felâha ulaştırmak şöyle dursun, insanları cehenneme mahkûm ediyor.

Sevgili kardeşlerim, Kur’ân'dan geriye ne kalmış? Kur'an'dan geriye ne kalacak? Kur’ân'ın bütünü kalmış. Hiçbir eksikliği olmadan 14 asır evvelki Kur’ân-ı Kerim aynen dimdik ayakta. Güzel. O zaman ikinci sual: İnsanlar onun farkında mı? İkinci cevap: Hayır, farkında değiller. İslam'dan geriye ne kalmışın cevabını şimdi verelim: İslâm'ın 5 şartı kalmış. İslâm'ın 5 tane şartı: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şehadet getirmek.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bugünkü İslâmî öğretideki ilim, bütün üniversitelerde öğretilen İslâm ilmi insanları Allah'ın cennetine, felâha ulaştırır mı? Hayır ulaştıramaz. Ne yazık ki ulaştırması mümkün değil. Neden? Çünkü Kur’ân-ı Kerim artık unutulmuş. İnsanlar dînlerini Kur’ân-ı Kerim'den, Allah'ın öğretisinden öğrenmiyorlar; insanların asırlar boyu yazdığı kitaplardan öğreniyorlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, her şey aslında öylesine güzel ki. İblis bu kadar güzelliği toptan nasıl mahvetmeyi başarıyor? Gerçekten inanılması güç bir başarı. Ama insanların %90'dan fazlasını her devirde bu korkunç mahlûkun kandırdığı kesin. İnsanları ilim diye ilimsizliğe sevk ettiği kesin. İnsanları, cennet diyen insanları cehenneme sevk ettiği kesin. Öyleyse ilmi yeniden dizayn etmek mecburiyetindeyiz. Neye dayalı olarak dizayn etmek mecburiyetindeyiz? Kur’ân'ın kendisindeki 14 asır evvelki öğretiye göre.

Öyleyse ilim müessesesi irfanla birlikte bir bütündür. İlm’el yakîn, Ayn’el yakîn ve Hakk’ul yakîn’in dizaynı içerisinde İlm’el yakîn ilmi, Ayn’el yakîn ve Hakk’ul yakîn irfanı ifade eder. Ama Ayn’el yakîn de Hakk’ul yakîn de irfanı, hikmet ve onun ötesindeki seviyede ifade eder. Ayn’el yakîn’de hikmet seviyesinde, Hakk’ul yakîn’de hikmetin ötesi seviyesinde bir irfan mevcuttur. İrfanın başlangıç noktasını kesinleştirmek mümkün mü? Mümkün değil. Allahû Tealâ ne zaman dilerse o zaman kişinin kalp gözünü açar, kalp kulağını açar, söylediklerini ona işittirir. Göstermek istediklerini de gösterir. Kişi sonsuz bir mutluluğun içindedir. Allah'ın başka insanlara vermediği iki güzelliği; kalp gözü ve kalp kulağı, kendisine verdiği için kişi Allah'a sonsuz hamd ve şükürler eder.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, ârifin basiretinden bahsedilir. Basiret kalp gözünün görme yeteneğini kazanılmasıdır. Basar hassası, kalbin; kalp gözünün basar hassası çalışmaya başlamıştır. Kişi kalbinin gözleri ile görür. Allah'ın gösterdiği her şeyi görür. Bu en son kademede nereye ulaşır? Allah'ın Zat’ının görülmesine, rü'yetullah’a ulaşır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ruhunun baş gözleri ile Allah'ı görmüştür. O rü’yet etmiştir Allah'ın Zat’ına. Ve kalbi gördüklerini tekzib etmemiştir, yalanlamamıştır. Çünkü Allah'ı miraca çıkarak gördüğünde neler olmuşsa, Allah'ı nasıl görmüşse ondan önce kalp gözüne Allahû Tealâ kendisini yüzlerce defa göstermiştir. Miraç bir yükseliş ve Allah'ın Zat’ına ulaşma müessesesidir. İnsanlar zamanımızda, “Göklerde bir Allah yoktur.” diyebilecek kadar ilim ve irfandan yoksun hale gelmiş durumdalar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allah'a ulaşmak için 7 tane gök katını aşmak mecburiyetindesiniz. Sıratı Mustakîm’i aşmak mecburiyetindesiniz. Allahû Tealâ Sıratı Mustakîm’inin Allah'a ulaştıran yol olduğunu söylüyor.

Hidayet, insan ruhunun Allah'a ulaşmasıdır.

İşte Âli İmrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).



“innel hudâ hudallâh.”

inne: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır.

Bakara-120:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.




“inne hudâllâhi huvel hudâ.”

inne: Muhakkak ki.
hudâllâhi: Allah'a ulaşmak.
huve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, öyleyse ilmin irfandan ayrıldığı bir yer var. Âlim ile ârifi birbirinden kesin şekilde ayıran bir ölçü var mı? Evet, kalp gözü ve kalp kulağı. Kalp gözü ve kalp kulağı ârife ait olan bir hususiyettir; Allah'ın bir ni’metidir.

Öyleyse Allah'a ulaşmayı diliyorsunuz; âlimsiniz. Allah gözlerinizdeki hicab-ı mestureyi kaldırıyor. Kulaklarınızda vakrayı kaldırıyor. Kalbinizdeki ekindeki kaldırıyor, yerine ihbat koyuyor. Kalbinizin nur kapısını Allah'a çeviriyor. Göğsünüzden kalbinize nur yol açıyor. Zikir yapıyorsunuz, nefsinizin kalbine Allah'ın rahmeti sızıyor. Buraya kadar âlimsiniz. Ve hacet namazını kılıyorsunuz, rüyanızda Allah size mürşidinizi gösteriyor; gene âlimsiniz. Ve o mürşide ulaşıyorsunuz, tâbî oluyorsunuz. Allah’ın size verdiği 10 tane ihsanla tâbiiyet; 14.basamaktasınız. İlm’el yakîn devam ediyor; âlimsiniz, öğreniyorsunuz. Her geçen gün ilminiz artıyor. Ne yapıyorsunuz? İrşad makamına ulaşıp tâbî olduktan sonra 10 tane Allah’tan ni’met aldınız. Allah kalbinizin kapısını açtı, mührünü açtı, küfür kelimesini aldı. Kalbinizin içine îmân kelimesini yazdı. Devrin imamının ruhu başınızın üzerine gelip yerleşti. Onun emri üzerine ruhunuz vücudumuzu terk edip Allah'a doğru yola çıktı; Sıratı Mustakîm’e ulaştı. Nefs tezkiyesine başladınız. Nefsinizin kalbine îmân yazıldığı için fizik vücudunuz nefs tezkiyesi oranında şeytana kul olmaktan kurtulmaya, Allah'a kul olmaya başladı. Bütün günahlarınızı Allah sevaba çevirdi. Nefsinizin afetleri azaldıkça iradeniz güçlenmeye başladı. Allahû Tealâ size o güne kadar 1'e 10 verirken her sevabınıza, o günden itibaren 1’e 100 vermeye başladı.Ve nefsinizdeki, nefsinizin kalbindeki faziletler arttıkça bu %10 bu 1'e 101’e 100’e çıktıktan sonra, 1’e 200’e, 300'e, 400'e, 500'e, 600'e, 700'e kadar yükselecektir. Ve ârif olmanız devam edecek.

Nefsinizin kalbindeki ilk %7 nur birikimiyle ruhunuz zemin kattan 1. kata ulaşır. Nefsinizin kalbinde fazilet birikmiştir. Bu fazilete dikkat edin, nefsinizin kalbinde fazilet birikimi söz konusu.Ve %7, %7 faziletler artıyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, böylece 14. basamakta başlayan ruhunuzun Allah'a doğru yolculuğu 7 tane gök katını aşarak Allah'a ulaştığı yerde son bulur; 21.basamak. O noktaya kadar nefsinizde %51 nur birikimi olmuştur; nefsinizin kalbinde. Fazilet birikimi olmuştur.Ve ruhunuz Allah'a ulaşmayı başarmıştır. Burası, bu nokta ruhunuzu Allah'a teslim ettiğiniz nokta. 21. basamak İlm’el yakîn’in sonudur. Âlim olma hüviyetinin burası son noktası olabilir veya bundan sonraki fenâ,beka, zühd ve muhsinler makamlarından birisine kadar gene ârif olarak devam edebilirsiniz yolunuza kalp gözünüz açılmadıkça ama burada Kur’ân'ın ruhu verilir. Ruhun birinci kesimi, birinci ruh fenâ makamında. Kur’ân-ı Kerim'in ikinci ruhu beka makamında, 3. ruhu zühd makamında, 4. ruhu muhsinler makamında verilir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah'ın bütün güzellikleri sizin için. Bu dört makamın bir tanesinde kalp gözünüzün açılması mümkündür. Daha evvel açılması, bu dört makamda açılması kadar geniş bir ihtimale sahip değildir. Daha evvel de kalp gözleri açılanlar var. Onları istisna kabilinden düşünmek söz konusu olsa gerek ama mümkün. Daha ruhları Allah'a ulaşmadan evvel de kalp gözü açılanlar var. Hatta Allah'ın yoluna daha girmeden Allah'ın mürşidlerini gösterdiği insanlar var.

Öyleyse ne zaman ârif olacağınız hiç belli olmaz. Böyle bir durumda hiç ilmi olmayan birisi bir de bakarsınız ârif olmuş. Allahû Tealâ öyle istemiş, Allah'a göre o kişi buna lâyık. Açmış kalp gözünü daha konunun başlangıcında iken, Allah'a ulaşmayı belki dilemeden Allah ona mürşidini göstermiş. Gösterir mi? Evet gösterir. Nasıl isterse öyle yapar. O zaman o kişi âlim olmadan ârif olmuştur. Allah, onu sırrına ehil görmüştür.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah ile olan ilişkilerinizde Allah'ın İlm’el yakîn’ini yaşamak normal standartlarda 21. basamağa kadardır. Bu fenâ, beka, zühd ve muhsinler makamlarının birinde kalp gözünüzün açılması, kalp kulağınızın açılması bir mümkünlük taşır. Bir belli ölçüde ihtimaliyet taşır. Bu arada kalp gözünüz ve kalp kulağınızın açılması ihtimali büyümüştür, artmıştır. Ama bu bir garanti değildir.

Öyleyse İlm’el yakîn’in bu noktasına ulaşmanıza rağmen, Kur’ân'ın ruhuna girmenize rağmen kalp gözünüz ve kalp kulağınız açılmayabilir. Açılmadı. Fizik vücudunuzu da 25. basamakta Allah'a teslim ettiniz, kalp gözünüz gene açılmadı. Mümkün mü? Evet mümkün. Peki ne oldu? Hâlâ âlimsiniz, ârif olmak konusunda bir adım atmış değilsiniz. Ama bütün âlimlerin mutlaka ârif olacakları bir nokta var mı? Kesinlikle var. Kim daimî zikrin sahibi olursa o kişi hikmet sahibi olur. Ayn’el yakîn’e geçer. Ayn’el yakîn, irfan kademesinin hikmeti de içeren bölümüdür. Eğer fenâ, beka, muhsinler makamlarında velâyetin ilk 4 makamlarında kalp gözünüz ve kalp kulağınız açılmışsa siz hikmet sahibi olmayan bir ârifsiniz. Âlim olmayı aştınız, irfan sahibi bir âlim oldunuz. Ama hikmet sahibi olamadınız. Hikmetin sahibi olduğunuz yer neresidir? Ulûl’elbab makamı. Daimî zikre ulaştınız; ulaştığınız anda Ayn’el yakîn’desiniz. Bunun mânâsı: Artık siz o seviyede bir ârifsiniz ki hikmet sahibi bir ârif. Ne oldu? 7 tane vasfın sahibi oldunuz.

İlk dördü:

1-Daimî zikrin sahibisiniz.
2- Bu sebeple daimî zikre ulaştığınız için nefsinizinkalbindeki bütün afetler sona ermiştir.
3-Tüm bu afetlerin sona erişinden sonra kalp közünüz mutlaka açılmıştır.
4- Kalp kulağınız da mutlaka açılmıştır.

Bunlar hikmet ehlinin dört temel vasfı. Bu 4 vasıf o kişi tarafından mutlaka kazanılır. Hikmet kademesinin muhtevası bunu mutlaka ihata eder. Bundan ötesi de kazanılmış 3 vasıf olarak, hikmet ehlinin üç vasfı olarak oluşur.

Birincisi: O kişi ehl-i hayırdır; hayır sahibi olmuştur. Neden? Çünkü daimî zikre ulaşmıştır. Daimî zikre ulaştığı için devamlı derecat kazanmaktadır.

Hayır, derecat kazandıran bütün işlevlerin adıdır.
Şerr, derecat kaybettiren bütün işlevlerin adıdır.

Öyleyse bu kişi ehl-i hayır olmuştur. Daimî zikirde dolduğu için her saniye devamlı derecat kazanmaktadır. Öyleyse birinci vasfı, kazanılmış olan müktesep vasıf üç tanedir.

*Birisi: Ehl-i hayır olmak.
*İkincisi: Ehl-i tezekkür olmak; mütezekkir olmak.
*Üçüncüsü: Ehl-i hikmet olmak.

Bütün Ayn’el yakîn’deki ârifler, hepsi hikmet ehlidir.

Ehl-i tezekkür ne demek? Allah ile dilediği an müzakere edebilen kişi demektir. Allah'tan dilediği an sualler sormak yetkisinin sahibi olan kişi demektir. O Allah'tan sorduğu suallerin cevaplarını, Allah dilerse o kişiye verir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, bu kişinin 7. vasfı hikmet ehli olmasıdır. Hikmet ehli kimdir? Âyet-i kerimeye baktığı zaman belki onun bir evvelki, bir sonraki âyetlerine de bakmak suretiyle ama o âyetin hangi basamağa ait olduğunu mutlaka ortaya koyan kişidir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ'nın sizleri ulaştırdığı dizayna Allah isim veriyor. Ulaştığınız yer orasıysa siz Ayn’el yakîn sahibisiniz. Yani kalbinizdeki ayn’la, gözle görüyorsunuz. Kalp gözünüz açık ve mutlaka hikmet sahibisiniz.

Hikmet sahibinin özelliği nedir? Hikmet sahibi, adaletli bir hâkimdir. Hikmet sahibi, adaleti tam olarak yerine getiren bir hakemdir. Hikmet sahibi, Kur’ân-ı Kerim'in âyetlerinin oturduğu 28 basamaklık İslam yelpazesindeki yeri gerçek anlamda bilen kişidir. Öyleyse hikmet ehli; orada irfan mevcuttur, hikmetle birlikte mevcuttur. Ulûl’elbab makamı, ihlâs makamı, salâh makamının 4 mertebesi hikmetle birlikte irfanı içerir. Ayn’el yakîn, salâh makamının 4. kademesinde sona erer. Hikmet ehli olan âriflerin orası son noktası mıdır? Hayır, son noktası Ayn’el yakîn’in ötesindeki Hakk’ul yakîn’dir. Ne zaman iradenizi de Allahû Tealâ’ya teslim ederseniz hikmetin ötesine geçersiniz. Orası Hakk’ul yakîn’i ifade eder. İradeniz, Allahû  Tealâ tarafından Allah'ın İradesine bağlanır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, iradenizin Allah'ın İradesine bağlandığı yer: Hakk’ul yakîn; bihakkın takva; hakka tukatihi takva.

Âli İmrân Suresi 102. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!



“yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî: Ey âmenû olanlar, hakka tukatihi seviyesinde takva sahibi olun.”

“Öyle bir takva sahibi olun ki bu bihakkın takva olsun (bütün takvaların ötesine geçen son takva olsun).” Bir başka ifadeyle: “Hakk’ul yakîn takvası olsun.”

Hakk’ul yakîn, dördüncü emanetin de Allah'a teslim olunduğu yerdir; irade. O kişinin artık iradeye ihtiyacı kalmamıştır. Ne demek istiyoruz? O kişinin iradeye ihtiyacı kalmamıştır. Neden kalmamıştır? Çünkü irade, nefsin afetlerinin yapacakları taşkınlıklara karşı onları önleyen kuvvetin adıdır. Aklın emrindeki bir güç. Kimlere karşı kullanılır? Nefsin afetlerine karşı. Ya nefsin afetleri kalmadıysa? Daimî zikre ulaştıysanız, nefsin afetleri bütün olarak kalbinizi terk ettiyse, tekrar gelmeleri de mümkün değilse o zaman iradeye ihtiyacınız yoktur. Ama iradeye ihtiyacınızın kalmadığı nokta, nefsinizin 12 mertebe müzeyyen olduğu noktadır. Bir başka ifadeyle irşada ulaştığınız noktadır. Orası Hakk’ul yakîn’i ifade eder. Ârif olmanın en üst makamı, hikmet kademesinde ârif olunan iradenin tesliminden sonraki üç kademedir. İrşad makamına Allahû Tealâ'nın, “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle tayin ettiği insanlar bütün ülkelerdeki, bütün milletlerdeki resûller ve en üstte de devrin imamı; hepsi irfan ehlidir. Hepsi hikmetin ötesinde irfan ehlidir. Bu üç kademenin üçü de Adn cennetlerinin sahipleridir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ'nın her şeyi en güzel standartlarda uygulamaya koyduğu bir dizayn var Kur'ân-ı Kerim'de. İşte 14 asır sonra bugün, bu dizayn devreden çıkarılmış iblis tarafından. İnsanlar unutmuşlar dinlerini. 14 asır evvel bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilediler. Bugün insanların %90’ından fazlası Allah'a ulaşmayı dilemiyorlar. Âlim standartlarında kendilerini sayan insanlar Allah'ın ilminden haberdar değiller; onları felâha götüren bir ilim sahibi olamamışlar.

Şeytan, insanlık tarihi kadar eski olan gayretlerinin neticesinde bütün dînlerdeki insanların %90’ından fazlasını kendisi ile beraber cehenneme ulaştırmayı başarmış durumda. Öyleyse ilim; Allahû Tealâ'nın ilmi faydalı ilim ve faydasız ilim olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Nedir faydalı ilim? İnsanları cennet saadetine ve dünya saadetine ulaştıran Kur’ân ilmi.
Nedir faydasız ilim? İnsanları cehenneme ulaştıran Kur’ân ilmi.

İkisi de: “Biz Kur’ân'ı biliriz.” diyorlar. Ama bir kısmı Kur’ân'da Allahû Tealâ'nın ona öğrettiği Kur’ân bilgisi ile insanların cennete ulaşmasını sağlıyor. Diğer kısım, Kur’ân'dan bugünkü ilmin öğrettiği kitabî bilgilerle, emanî bilgilerle, emaniyye bilgilerle insanları sadece cehenneme sürüklüyorlar.

Öyleyse ilim açısından Kur’ân-ı Kerim'e baktığımız zaman, İslam'ın 7 tane safha içerdiğini görüyoruz.

 

1. safhada Allah'a ulaşmayı dilemek var.

2. safhada 10 tane ihsanla mürşide ulaşmak var.

3. safhada ruhu Allah'a ulaştırıp teslim etmek var.
4.safhada fizik vücudu Allah'a teslim etmek var.
5. safhada nefsi Allah'a teslim etmek var.
6. safhada irşada ulaşmak var.
7. safhada iradeyi de Allah'a teslim etmek var.

İşte bu 7 safhanın ilk dördü âlimleri, sonraki üçü de ârifleri oluşturur. Bu ayrım gâlip ihtimaliyet standartlarında. Bundan evvelki ârif olmalar, bu temel çerçevenin dışındaki istisnalardır. Öyleyse ârif olmayı her yere yerleştirebilirsiniz. O zaman ilmin hudutları irfanla karışık bir hüviyet gösterir ki; doğrusu da budur. Allahû Tealâ'nın kime nerede kalp gözü ihsan edeceği, kalp kulağı ihsan edeceği hiç bilinmez. Allahû Tealâ’nın lâyık olmayanlardan bunları geri alacağı da bir vakıadır. Allahû Tealâ kişiye verir, karşılığını alamazsa o da emanetini geri alır.

Öyleyse bundan 14 asır evvele baktığımız da bütün sahâbenin Allah'a ulaşmayı dilediklerini, bütün sahâbenin mürşidleri olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ulaşıp tâbî olduklarını, bütün sahâbenin ruhlarını mutlaka Allah'a ulaştırdıklarını, bütün sahâbenin fizik vücutlarını Allah'a teslim ettiklerini, bütün sahâbenin nesfslerini Allah'a teslim ettiklerini, bütün sahâbenin irşada ulaştığını, bütün sahâbenin iradelerini de Allah'a teslim ettiklerini Kur’ân-ı Kerim söylüyor. Kur’ân-ı Kerim geleceğe projekte edilmiş bir peygamber ve sahâbe hayatını açık ve kesin çizgileri ile koyuyor ortaya.Üzerine tartışılamaz bir şekilde bütün sahâbenin irşad makamına ulaştığını görüyoruz. Sahâbeye tâbî olmuşlar, adları tâbiîn.

Öyleyse ne demek istiyoruz? Öyleyse son derece açık bir olgudan bahsediyoruz. Allah'ın güzellikleri yaşanıyor. 14 asır evvel İslam'ın 7 safhasını yaşamış sahâbe. Genel çerçeve içinde fizik vücutlarının da teslimine kadar kalp gözlerinin açılmadığını düşünsek bile, nefsin tesliminde, irşada ulaşmada ve iradenin tesliminde hepsinin kalp gözlerinin açık olduğu kesin. Ayn’el yakîn’in sahibi oldukları kesin. Ve iradelerini de Allah'a teslim ettikleri kesin. Öyleyse hikmetin de içinde bulunduğu bir muhteşem istihale geçirmişler. Güzele doğru devamlı değişen bir hayat, bütün güzellikleri yaşamak.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda sahâbeyi ve Kur’ân-ı Kerim'i beraber ele almak mecburiyetindeyiz. Kur’ân-ı Kerim'de ne varsa sahâbe onları gerçekleştirmiş. İslam'ın 7 safhasını da yaşamışlar; bütün peygamberler ve onlara tâbî olanların yaşadığı İslam'ın 7 safhası ya da Hz. İbrâhîm'in hanif dîninin 7 safhası.

Sevgili kardeşlerim, insanlık tarihi boyunca ikinci bir dîn hiç olmamıştır. İlm’el yakîn’i, Ayn’el yakîn’i ve Hakk’ul yakîn’i fade eden, 28 tane basamaktan oluşan, 4 teslimle noktalanan bir dîn öğretisi. İşte o, İslam'dır. O, Hz. İbrâhîm'in hanif dînidir. O, kâinatın tek dînidir. Ve bugün hangi dînden olurlarsa olsun, o insanların aslında dîni hep aynı dîndir. Tek dîndir. Adı: Hz. İbrâhîm'in hanif dînidir.

İşte o dîni bundan 14 asır evvel yaşayan sahâbe, delilleriyle yaşamışlar. Hepsi Allah'a ulaşmayı dilemişler. İlm’elyakîn’in temelinde bu var: Allah'a ulaşmayı dilemek. Yoksa dîn yok. Ve bugün insanların %90’dan fazlası için, bütün dinlerdeki insanların %90’dan fazlası için dîn yok. Onlar okullardan dîn öğreniyorlar, üniversitelerden dîn öğreniyorlar. Master yapıyorlar, doktora yapıyorlar. Doçent oluyorlar, profesör oluyorlar ama dînlerini bilmiyorlar. İlm’el yakîn’in de dışındalar.


Sevgili kardeşlerim, böyle bir kademede hedefe yürümek. Sahâbenin yaşantısına bakıyoruz, ne yapmışlar? Soruyoruz gayri ihtiyari: Allah'a ulaşmayı dilemişler mi? Kesin. Bakınız, ne diyor Allahû Tealâ:


Ra’d-20, 21, 22:

13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


“ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk. vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale.”

“Ve onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler.” Yani: “Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah'a teslim ederler. Ve misaklerini bozmazlar (naksetmezler, bozmazlar). Ve onlar Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah'a ulaştırırlar. Kötü hesaptan (cehennemden) korkarlar. (Kaybettikleri derecelerin kazandıkları dereceleri aşarak onları cehenneme götürmesinden korkarlar.) Onlar Allah'a karşı huşû sahibi olmuşlardır. Onlar sabırla Allah'ın Zat’ını dileyenlerdir.”

Öyleyse bütün sahâbe Allah'a ulaşmışlar mı? Hepsi. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).



“Onlar sözü dinlerler. Sözün ahsen olanla tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler.” diyor Allahû Tealâ.

Bütün sahâbe hidayete ermişler. Allah’ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırmışlar. Allah'a ulaşmayı dileyenler kimlermiş? Ruhlarını Allah'a ölmeden evvel ulaştıranlar. Öyleyse bütün sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemişler. İlm’el yakîn’in birinci kademesi; bütün sahâbe gerçekleştirmiş. Bugün bütün dînlerde insanların %90’dan fazlası Allah'a ulaşmayı dilemek diye bir şeyden haberdar bile değiller. Ruhlarını hatta ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına dair de hiçbir bilgileri yok. Tam aksini iddia ediyor adamlar. Hatta: “Göklerde ulaşılacak bir Allah yoktur.” diyen insanlar da var aralarında.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, muhtevaya dikkatle bakın. Bütün sahâbe tâbiiyetlerini gerçekleştirmişler mi? 2. safha tâbiiyetin gerçekleşmesi. Elbette gerçekleştirmişler. Hepsi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar.

Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesi:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).



“Habîbim! Sana biat etmek Allah'a biat etmek demektir. Orada sana tâbi oldukları zaman, onların ellerinin üzerinde Allah'ın eli vardı.” diyor Allahû Tealâ.

Ama biat ettikleri kesin, tâbî oldukları kesin.

Öyleyse üç safha. Allah'a ulaşmayı dilemek 14 asır önce bütün sahâbe o ilmin sahibi. İrşada ulaşıp, irşad makamına ulaşıp tâbî olmak. Bütün sahâbe o ilmin sahibi, tatbikatın da sahibi. Ruhu Allah’a ulaştırıp teslim etmek; bütün sahâbe gerçekleştirmiş. Zumer Suresi 18. âyet-i kerime, hepsi hidayete ermişler.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, daha ötesi var mı? Tabii var. Bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah'a teslim etmişler. İlmin son noktası ama bu noktada çoğu zaten irfan sahibi olmuşlar. Fizik vücutlarını Allah'a teslim edene kadar çoğu irfan sahibi olmuş. Fizik vücutlarını Allah'a teslim etmişler mi? İşte Âli İmrân Suresi 20. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.



“Habîbim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.”

Nefslerini Allah'a teslim etmişler mi? Daimî zikre ulaşmışlar mı? Zumer-17 ve 18, bütün sahâbenin nefslerini de Allah'a teslim ettiklerini, ulûl’elbab olduklarını (daimî zikrin sahibi olduklarını) söylüyor.

Allahû Tealâ: “Onlar ulûl’elbab oldular.” diyor.

Kimdir ulûl’elbab?

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.



“li ulîl elbâb, ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim.”

“O ulûl’elbab kullarımız var ya,” diyor Allahû Tealâ,“onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah'ı zikrederler.” diyor.

Bütün sahâbe daimî zikre ulaşmış. İrşada ulaşmış mı? Elbette ulaşmışlar. İşte Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.



“Ey sahâbe! Bilin ki aranızda Allah'ın Resûl'ü var. Eğer Resûl sizin söylediklerinize tâbî olsaydı siz bundan çok zarar görürdünüz. Hatta Allah'ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. O îmân kelimesi ile kalbinizi müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” diyor Allahû Tealâ bütün sahâbe için.

Hepsi irşada ulaşmışlar. Daimî zikre ulaştıkları an hikmet sahibi ârif olmuşlar. Ondan sonra hep hikmet sahibi ârif olmaları devam ediyor. İrşada ulaşıyorlar. Hikmet sahibi ârifler bunlar. Sonrası da var mı? Evet, sonrası da var. Hepsi iradelerini de Allah'a teslim edip Allah'ın irşad makamına tayin ettikleri olmuşlar. Hakk’ul yakîn standartlarına ulaşmışlar.

Hakk’ul yakîn’in üç işareti var: Birincisi fevz-ül azîm. İkincisi hazz’ül azîm. Üçüncüsü ecrul azîm.

İşte en yüksek hazzı, sonsuz hazzı, sonsuz mükâfatı, en yüksek mükâfatı ve en yüksek ücreti sahâbe kazanmış. Kimler kazanıyor? Hakk’ul yakîn takvanın sahipleri, Allah'ın Zat’ını görenler.

İşte Allahû Tealâ bütün sahâbe için şunu söylüyor Tevbe-100 de:

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.



“O sabikûn-el evvelîn var ya, bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor.

Ensara da muhacirîne de ihsanla tâbî olunmuş ve ihsanla tâbî olunmuş. Hepsi gerçek anlamda irşada memur ve mezun kılınmışlar.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, böyle bir dizaynda her şeyin en güzeli oluşturduğu bir ortam söz konusu olmuş bundan 14 asır evvel. Burada onlar Hakk’ul yakîn seviyesinde yani hikmetin ötesinde ârifler. Öyleyse bu faydalı ilim. 14 asır evvel bütün sahâbe ilmi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den, Kur'ân'dan aldılar;  Peygamber Efendimiz (S.A.V) vasıtasıyla. Bugün Kur’ân duvara asılmış ve bir kişi öldüğü zaman arkasından Yâsîn okumak üzere kullanılıyor sadece.

Sevgili kardeşlerim, ilim de unutulmuş, irfan da unutulmuş. Dünya insanının %90’ından fazlası tarafından o insanlar hangi dînin içinde olurlarsa olsunlar kullanılmıyor. Ama o insanlar hangi dînin sahibi olurlarsa olsunlar, aralarında belki %3, 4’lük, 5, 6’lık bir grup ama Allah'ın bütün emirlerini yerine getiriyor. İlm’elyakîn’i de Ayn’el yakîn’i de Hakk’ul yakîn’i de yaşıyorlar.

Allahû Tealâ'nın kendini ilim sahibi sanıp da ilme sahip olamayan ve faydasız ilimle işgal eden, faydasız ilimle iştigal eden herkesi faydalı ilmin mensupları kılmasını, onları Ayn’el yakîn’e ve Hakk’ul yakîn’e ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, hem cennet saadeti hem dünya saadeti sizlerin olsun.

 

İmam İskender Ali M İ H R