}
Ekonomik Değerlendirme 12.02.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 105640

 

SOHBETİN ADI: EKONOMİK DEĞERLENDİRME
TARİH: 12.02.2003

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir aradayız. Bugün sizlere bir değerlendirme yapmak istiyorum. Neredeyiz? Biliyorsunuz sevgili kardeşlerim, siyaset ülkemizi dışarının gözlerini diktiği, mutlaka bir sömürge hâline getirmek istediği, istedikleri ülkemizi bir askersiz işgalle, ekonomik işgalle sömürge yapmak istedikleri ülkemizi geniş ölçüde sömürge hâline getirmelerini mümkün kıldı.

Çok şey kaybettik sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, evvelâ Osmanlı’dan bu yana bir kimlik kaybı söz konusu. Biz, Türk olmakla Osmanlı olmakla şeref duyarız. Allah’ı tanımakla, O’nun kölesi olmakla kâinattaki en büyük şerefi duyarız. O, şeref Allahû Tealâ tarafından bize bahşedildi. Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, sevgili kardeşlerim, Osmanlı’dan bugüne bir yaklaşım söz konusu. Dikkat edin ki Türkiye’nin bütün kayıpları batıya açılarak tahakkuk etti. Her zaman onların tuzağına düştü Osmanlı. Gerileme devri ve daha sonrasından bahsediyorum. Peki, biz onlardan almaya başlamadan evvel durum neydi? Onlar bizden alıyorlardı. 1299-1699, 400 yıl; Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme ve cihan hâkimiyeti devresi. 600 yıllık bir imparatorluğun 400 yılı zaferle, şanla bağlandı. Osmanlı, dünyaya adalet götüren bir Türk ülkesiydi. Öyle bir imparatorluktu ki inkıraz bulduğu zaman biri de Türkiye olmak üzere 28 tane ülke çıktı ortaya. Bu 28 ülkeden, Osmanlı’nın mirasına sahip olan sadece bizleriz; yani Türkiye Cumhuriyeti. Ve mirası 80 yılda mahvetmeyi başardık. Sevgili kardeşlerim, orada; mezarda atalarımızın kemikleri sızlıyor. 600 yıllık cihan hâkimiyeti ve 80 yıllık yeni bir idare tarzı ve ülkemizin sömürge oluşu.

Kanla, askerle savaş meydanlarında yapamadıklarını ekonomi ile başardılar sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Türkiye, korkunç bir borç bataklığına saplanmış durumdadır. Gayri safi milli hâsıla (GSMH)’sının %150’sini geçen bir borç yüküyle yükümlenmiştir. İç ve dış borçların toplamı GSMH’sının %150’sinin ötesindedir. Daha 6-7 yıl evvel bu rakam sadece %17 idi.

Sevgili kardeşlerim, dünya yeni bir tehlike ile karşı karşıya; küresel imparatorluk, illuminati. Bu konuda kullandıkları aktif güç, ordu değil. Türkiye’yi sömürge etmeyi şu anda bu korkunç duruma düşürerek başarmış durumdalar. Parayla yaptılar bu işi, ordu ile değil. Ekonomik bir yıkım. Askerlerin yapamadığı, yapamayacağı şeyi ekonomi başardı. Ülkesinin menfaatlerini düşünemeyen idareciler! Demokrasinin Türkiye bilançosu, sıfırın çok altındadır. Demokrasi dünyadaki en iyi idare tarzıdır. Bazen meyveleri acı oluyor.

Sevgili kardeşlerim, bilançoya baktığımız zaman,15 yıl evvelki Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında korkunç bir farklılık teşhis ediliyor, 10 yıl evvelki Türkiye ile de. Sevgili kardeşlerim, bugün 2,5 milyonun üzerinde sadece son birkaç yılda işinden atılan insan var. İşsiz kalmış insan, ekonominin sırtına yük olmuş. Aktif nüfusta çalışır durumdayken, şu anda çalışamayan durumda olan diplomalı ve diplomasız milyonca insan.

Türkiye, Osmanlı tarihindeki rakamlar belli değil ama Cumhuriyet Tarihi’nin hiçbir devresinde bu kadar büyük bir işsizlik oranına ulaşmadı. İlluminati, IMF kanalıyla ve Dünya Bankası kanalıyla dünyada 30 küsur ülkeyi bizim hâlimize getirmeyi başardı. Biz, sadece kurbanlardan bir tanesiyiz.

Hangi konuya bakarsanız, her konu yerlerde sürünüyor. Ülkenin enerji potansiyeline bakıyoruz, her ne kadar sevgili Enerji Bakanımız %35’ini kullanıyoruz diyorsa da hidrolik enerjinin, toplam potansiyele göre hesap edilse bu rakam %4 çıkıyor. Ama bu konuda iki türlü hesaplama tekniği var. Bir tanesi; toplam potansiyelin ne kadarını kullanabiliyoruz? Bize göre sual odur. Toplam potansiyelin ne kadarını kullanabiliyoruz? %4’le karşı karşıyayız. Peki, ekonomik potansiyelin ne kadarını kullanıyoruz? O, %35 çıkıyor. Ne demek ekonomik potansiyel? Yani Devlet Su İşleri hesap ediyor, kitap ediyor: “Bu nehrin şurasına bir tane baraj kurabiliriz, ondan sonra kilometreler boyunca baraj kurulamaz. Şurasına bir tane daha kurabiliriz. Bunun ötesinde, bu nehirden iki tane enerji santralinden başka faydalanmak mümkün değildir.” Veya buna benzer mülâhazalar.

Ekonomik potansiyel dedikleri bir araştırma, inceleme söz konusu. Biz onu kabul etmiyoruz. Ekonomik potansiyel, büyük barajlar için geçerlidir. Biz küçük barajlardan yanayız. Öyle bir küçük barajlar sistemi ki; bir metre kot farkını yakaladığınız noktada oraya bir küçücük santral kurmalıyız. Hidrolik enerji dünyanın en ucuz enerjisidir ve onu boşa kullanmamalıyız, boşa sarf etmemeliyiz. Gözümüzün önünde nehirler akıyor, denizlere karışıyor. O ekonomik üretim açısından 3,5- 4 milyar doların suya gittiği hesaplanıyor. Rakamın çok daha fazla olması lâzım diye düşünüyoruz toplam potansiyel açısından. Ve hâlâ enerji üretimini özel sektöre cazip gösterecek olan bir müessese oluşturamadık.

Sevgili öğrenciler izleyenler ve dinleyenler, hâlâ birçok proje iptal ediliyor. Hâlâ birçoğu iptal edilmek üzere sıra bekliyor. En az 20 yıldan beri eski adıyla Türkiye Elektrik Kurumu, daha evvelki adıyla Etibank, şimdiki adıyla TEAŞ, bir Nükleer Santraller Dairesi kurmuştur. Bu daire birçok elemanıyla görev yapmaktadır. Öbür taraftan bir TÜBİTAK’ta bir nükleer araştırma merkezi söz konusu. Ve 20-30 yıldır ülkemizde bu insanlar çalışır görünürler, para alırlar ama Türkiye’de hâlâ bir tek nükleer santral kurulmamıştır. Ve buna birilerinin engel olduğu kesindir. Biz Türkleri çok iyi tanıyorlar sevgili kardeşlerim. Onun için bir nükleer santral onlara çok tehlikeli görünüyor.

Türkiye, dünyadaki ikinci büyük toryum madenlerinin sahibidir. Geçenlerde bu konunun bir uzmanı diyordu ki: “Bir çuval kömürle bir odayı ısıtırsınız, bir çuval toryumla Türkiye’yi ısıtırsınız.” Biraz mübalağalı ama ne yazar? Bunu bir âlim söylüyor ve sözüne güvenilir birisi. Öyleyse ne rüzgâr santralleri ne hidrolik santraller ne nükleer santraller... Türkiye enerjiye muhtaç bir hâlde ve bunlar, Allah’ın bize verdiği bu imkânlar, hayır kullanılmıyor. Sevgili kardeşlerim, artık gözlerinizi açın. Dışardan bir takım güçler, Türkiye’nin refaha ulaşmasına mâni olmak için her şeyi yapıyorlar. Sebep mi? Kendileri sahip olmak istediği için. Türkiye, dünyadaki en büyük bor madenlerinin sahibidir. Dünya borunun %70’i bizim ülkemizde. Türkiye, bir petrol okyanusunun üzerinde bulunmaktadır. Gerçi 500 metre aşağıda petrol ama bizim ülkemizin altında. Ve bu yüzden adamlar diyorlar ki: “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar zengin bir ülkedir.” Türkler, onlar için barbar bir neslin bugünkü devamı. Sevgili kardeşlerim ama Osmanlı’yı gerçek anlamda inceleyen bir sürü batılı insan var. Onlar, ne yazık ki sayıları batının toplam sayısına göre tabiatıyla çok az. Yaptıkları araştırmalar, Osmanlı’nın bizim söylediğimiz gibi bir Osmanlı olduğunu onlara söyletiyor.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Türkiye Fırat yatağında hatırı sayılır bir altın madeninin sahibidir ve bu net olarak tespit edilmiş durumdadır. Türkiye, onun ötesinde bir neptünyum madeninin büyük imkânlarına sahiptir. Ve Türkiye, bu zenginlik içerisinde dünyanın en fakir ülkelerinden biridir. Bu zenginlikten kullanabildikleri itibariyle konuşuyoruz. O zenginliklerimizi bize kullandırmama konusunda özel gayretleri görmemek körler için geçerlidir. Sevgili kardeşlerim, bu ülke eski bir sadrazamın deyişiyle: “Donanmanın yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapabilecek olan gücün sahibidir.” O güç, ilânihaye kullanılmayacak mânâsına gelmiyor. Onlar ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Ellerinden geleni ardlarına koymasınlar. Ama bizim sözümüz bize. Biz hep böyle uyuyacak mıyız sevgili kardeşlerim? Adamlar gözümüzdeki sürmeyi çalarken biz gözlerimiz kapalı, mışıl mışıl uyuyacak mıyız?

IMF, acaba bir ülkeyi nasıl tuzağına düşürüyor? Gazetelerde başka ülkelerde uyguladıkları o ülkeleri mahveden stratejiyi gördüğümüz zaman, bunda mübalağa payı vardır diye düşünüyordum. Ama adım adım gerçekleri kendi ülkemizde yaşayınca meselenin ruhuna vakıf olmak mümkün oldu. İlluminati, her borçlandırdığı ülkeyi bir korkunç borç çemberinin içine sokuyor. Öyle bir borçlandırma siyaseti ki geometrik bir dizi gibi, adeta geometrik bir dizi gibi artıyor borçları. Belki periyotlar her yıl geometrik bir dizi oluşturmuyor ama birkaç yılda o sonuca vasıl oluyoruz. Yani bundan 7 yıl evvel ülkenin borçları %17 ise, eğer geometrik dizi olarak her yıl artsaydı; ikinci yıl %34 olacaktı, üçüncü yıl %68 olacaktı, dördüncü yıl %136 olacaktı. 7 yılda %136’yı geçmiş, %150’yi aşmıştır Türkiye’nin iç ve dış borçları toplamı. Bu kadar çok borcun altına girerken bizi idare edenler nasıl bir zihniyetin içindeydiler? Onlarla teker teker bu konuşmaları, bu konuyu tezekkür etmek isterdik. İmkânsızlıklardan bahsedecekler bize. İmkânsızlığı doğuran biz, kendimiziz sevgili kardeşlerim.

Düşünebiliyor musunuz? 4 yılda olmamış ama 7 yılda Türkiye’nin dış borçları %17’den; iç ve dış borçları toplamı %17’den, %150’yi aşmış, 156’ya ulaşmış durumda. Rahatlıkla iki yılda bir geometrik dizi oluşuyor diyebiliriz. Eğer istasyonları iki yılda bir olarak ayarlarsanız, her iki yılda bir Türkiye’nin borcu geometrik bir dizi olarak artıyor. Yani her iki yılda bir ikiye katlanıyor. Sevgili kardeşlerim, bu korkunç bir gidiştir. Hâlâ gözlerindeki o gözlükleri, at gözlüklerini çıkarmayacak mı acaba idarecilerimiz? Bu kara tablo kimseyi endişelendirmiyor. Bu konuda bunca uyarının bir sonuca ulaşamadığını görmenin hüznünü yaşıyoruz.

Sevgili kardeşlerim, Türkiye ekonomisi bir korkunç bataklığa düşürülmüş vaziyettedir. Kasıtlı, bilerek, isteyerek. Peki, bu IMF bu hedeflerine nasıl varıyor? Kendine menfaati nasıl temin ediyor? Sevgili kardeşlerim, çok özel taktikleri var. Her borçlandırdıkları ülkeyi, süratle daha büyük borçların altına taşımalarından bir muratları var: Ülkenin yatırım imkânların sıfırlamak. Öyle bir korkunç tuzak ki sevgili kardeşlerim, bu tuzak çalışmaya başladığı zaman bu insanlar; IMF’in seçkin uzmanları; bu konu üzerinde uzmanları; başka ülkeleri bir sömürge düzeyine indirebilmenin uzmanları; bu insanlar ekonominin, gelişmekte olan ülkelerin ekonomisinin nasıl felce uğratılacağını çok iyi biliyorlar. Peki, ne yapıyorlar? O ülkeyi borçlandırabilmek için ülke içindeki kilit noktalarındaki insanlara ulaşıyorlar. Birinci hedefleri bu. O kilit noktalarındaki insanların yapılan bu haksız tasarruflara kulaklarını ve gözlerini tıkamaları ve kapatmaları için. O kadar mı? Hayır, o kadarla kalmıyor konu. Yapılması lâzımgelen şey nedir sevgili kardeşlerim? Bir ülkeyi sömürge etmek, yapmak istiyorsanız, ne yapacaksınız? Onu aciz hâle getireceksiniz. Hiçbir şey yapamaz hâle getireceksiniz, insanını aç kılacaksınız, ahlâkı bozacaksınız.

Nasıl yapabilirsiniz? Ülkeyi felç etmenin belli yolları var. Ülkenin ekonomisini küçültmek üzere harekete geçeceksiniz. Bunun için bir küçülme politikasını onlara benimseteceksiniz, icbar edeceksiniz, onları mecbur bırakacaksınız ekonomilerini küçültmeye. Bunu yaparken elinizde çok sağlam bir koz olması için enflasyonu tedavi ediyoruz perdesinin arkasına saklanacaksınız. Hiç böyle enflasyon tedavisi görmemiştik diyenlerin de seslerini kısmak için elinizden geleni yapacaksınız. Küçülen bir ekonomi ile enflasyon tedavisi olur mu? Hani birisi çok güzel bir namaz kılmış, etrafındaki insanlar: “Yahu” demişler, “Harika bir namaz kıldın. Hay Allah razı olsun. Keşke biz de senin gibi namaz kılabilsek.” O da cevap veriyor: “Ah! Bir de abdestli olsaydım, siz o zaman görürdünüz namazın ne olduğunu.” Sevgili kardeşlerim, işte bu misal. “Ben yaptım, oldu.” diyor adamlar. “O, ben kıldım oldu.” demiş. Onlar da öyle diyor. “Ben yaptım oldu.” diyor ve oluyor. Çünkü bunlar profesyonel. Bunlar ne yapacaklarını illuminatiyi, onun başında bulunan şeytanı nasıl mutlu edeceklerini çok iyi biliyorlar, buna göre yetiştirilmişler. Ne yazık ki bizim ülkemizde de onlardan bir kısmı hâlen kilit noktalarını işgal ediyor. Yani onların dümen suyunda olan insanlar. Sevgili kardeşlerim, iktidarların değişmesi, dürüst insanların gelmesi neticeye %100 tesir etmiyor.

Bütün kilit noktalarındaki insanları değiştiremezsiniz. Sevgili kardeşlerim, her şey belli bir imkân çerçevesinde dizayn edilir. Düşmanınız aynı zamanda içinizden olursa, o zaman tuzağa çok net biçimde düşersiniz. Türkiye bu tuzağa düşmüştür. Bu küçülme siyasetini bundan 6-7 yıl evvel fark ettiğimizde, bu ekonomik tatbikat yanlış diye bir hayli uğraşmıştık. Sonunda korktuğumuz, herkese duyurduğumuz şey başımıza geldi ve Türkiye bu hâle düştü. Neyin arkasına gizlenerek yaptılar bunu? Enflasyonu önleme gayretlerinin arkasına saklanarak. Ve dizaynın başında kimler söz konusuydu? Türkiye’yi bu yeni ekonomik dizayna ulaştıran, son 8-10 yılın içinde iki kişi dikkat çekiciydi. Birisi Merkez Bankası başkanı, ikincisi hazinenin başındaki müsteşar. Ve ülkeyi küçültmek için hiçbir karşı koyma olayına girmeden özel bir gayretle ülke bu hâle düşürüldü. Küçülen bir ekonomi modeliyle enflasyonu önlemek. Bu tabiî, mümkün olmayan bir şeydi. Nitekim bunca yıl sonra enflasyon hâlâ önlenemedi; ama ülkenin ekonomisini 2001 yılında %25 küçültmeyi başarttılar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, muhtevaya dikkatle bakın: Eğer bir ülkede son 10 yıl içinde 2,5 milyon işinden atılmışsa, 120 binden fazla üretken işletme kapatılmışsa bunun mânâsı; 10 milyon insan açtır. Bunun vebali de büyüktür. Öyleyse muhtevaya baktığınız zaman bir taraftan işletmelerin kapatıldığını, bir taraftan insanların sokağa atılıp aç bırakıldığını görüyorsunuz ve bütün bunlar, “Enflasyonu önlemeye çalışıyoruz. Bunlar, onun tabiî sebepleridir, sonuçlarıdır.” diye ifade ediliyor ve devamlı borç pompalanıyor. Bir mirasyedinin rehavetiyle alabildiğine borçlanıyor ülkemiz, bu borçları nasıl öderiz endişesini duymayan, sorumsuz insanların elinde. Şimdi bir sorumluluk anlayışı daha yeni yeni oturacak yerine. Ama ondan da bu ekonomik çatı içinde Kemal Derviş’in şu meşhur faiz dışı fazla esasına dayanan ekonomik anlayışı, ekonomiden sorumlu bugünkü Devlet Bakanı tarafından da ne yazık ki benimsenmiş durumda. Açık bir şekilde ifade ediyor ki: “Ne modern iktisat ne klasik iktisat, bu Kemal Derviş’in politikası kadar başarılı değil.” Ne yaptı o politika? Ülkeyi mahvetti. Hangi başarıdan bahsedildiğini anlamak bize nasip olmadı. Birazcık ekonomiden anlayan bir insan, bir şüphe bulutunun arkasına geçmek mecburiyetini hisseder, acaba neler oluyor diye.

Sevgili kardeşlerim, söylediğimiz gibi Türkiye bu noktaya bedava gelmedi. Peki, ne yapıyor bu IMF? Bir ülkeye sahip kılmak, onun canına okumak için, onu müstemleke kılmak için ne yapıyor? Çok basit yaptığı şey; o ülkede bir takım kurullar, kurumlar, yüksek kurullar, kurumlar kuruyor. Kurumları kurmak. Şimdi işleyişine bakalım çarkların. Nasıl çalışıyor? Bir Şeker Kurumu kuruluyor, Türkiye’deki şeker konusundaki bütün kanunların, kararnamelerinin onlar tarafından incelenmesi söz konusu. Kararların onlar tarafından verilmesi söz konusu.

Bir Banka Denetleme ve Destekleme Yüksek Kurulu kuruluyor. Bunun arkasında yatan gerçeğe dikkatlerinizi çekmek istiyorum sevgili kardeşlerim. Konuyu ıttılaınıza sunabilmek için evvelâ bir hususu izah etmek mecburiyetindeyim. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de para nehirleri akar. Bankalardan ekonomiye akan bu para nehirleri akşama kadar akmakta devam eder, her gün akşama kadar da mesai saatleri dâhilinde ekonomiye giren paralar tekrar bankalar sistemine geri döner. Aradaki fark %1’e hiç ulaşmaz. Yani her gün ekonomiye bankaların pompaladığı para, enjekte ettiği para tekrar bankaların kasasına geri döner. Çıkan para ile giren para %1 farka hiçbir zaman ulaşmaz; yani birbirine eşittir yaklaşık değerlerle. Önemli mi? Çok önemli. Ne yazık ki anladığımız kadarıyla bizim araştırmalar bu insanların eline geçmiş; geçmiş ve Banka Denetleme ve Destekleme Kurulu’nu kurmuşlar.

Sevgili kardeşlerim, şimdi olaya dikkatle bakın. Diyoruz ki: “Türkiye yabancı sermayeye muhtaç değildir.” Neden muhtaç değildir? Bu hareketli fonlar sebebiyle muhtaç değildir. Türkiye’nin damarlarında akan kan; işte o paradır. Bankalardan ekonomiye enjekte edilen, ekonomiden tekrar bankalara dönen para. Sevgili kardeşlerim, bu paranın sadece %5’inin yatırımlara sevk edilmesi halinde evvelâ sonucu söyleyelim. Sonuç ne olur? Sonuç, Türkiye’nin o yatırım patlaması devrinde vücuda gelen yatırım oranının devlet ve özel sektör toplamının iki katı olur. GSMH’ye oranla öylüyoruz. GSMH’yea yatırım patlaması olduğu birkaç yıldaki yatırım oranı neyse, o oranın iki katı olur. Yani ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz: Eğer bu hareket halindeki fonlar, hareket halindeki fonlardan bir kısmını, meselâ bu fonların %5’ini, %10’unu gönüllü yatırımcılar eliyle, bankalar eliyle eğer sınaî yatırımlara sermaye olarak verebilirsek, Türkiye kalkınmasını çok kısa bir zamanda gerçekleştirebilir.

Kalkınma sadece tek bir yolla tahakkuk eder; sınaî yatırımlar. Ve şu anda hareket halindeki fonlar piyasaya giriyor ve harcanıyor. Ama bunlar hep tüketim harcamaları. Bu tüketim harcamalarının sadece bir %5’ini bankalar eliyle yatırıma kanalize ettiğimizi düşünelim. Aynı gün ne kadar yatırım yaparsanız yapın, aynı para tekrar bankaya geri dönecektir. Yatırım yaptığınız zaman paralar yok olmuyor. O paralar tekrar bankaya dönüyor. Yani? Yani ertesi gün yatırım yapmak üzere gene elinizde aynı miktarda para var. Gene yatırımınızı yapın. Üstelik de o hareket halindeki paranın sadece %5’ini daha ötede kullanırsak, çok daha kısa sürede kalkınmayı tamamlarız; %10’unu. Sevgili kardeşlerim, 1989 yılında verdiğimiz bir konferansta 7,9’luk bir kalkınma hızıyla Türkiye’deki büyümenin, fert başına düşen milli gelirin per capita income’un iki kat yükseleceğini hesaplamıştık. 10 yılda o gün bir kişinin eline altın karşılıklı para olarak ne kadar para geçiyorsa, 10 yıl sonra aynı kişinin eline onun tam iki katı reel para geçecekti ve bu mümkündü. 1989’dan bu tarafa 13 yıl geçti ve Türkiye, o günden çok daha kötü bir durumda. Sevgili kardeşlerim, şimdi bu hareket halindeki fonlar son derece önemli bir konu. Bu hareket halindeki fonlar Türkiye’nin teminatıdır. Hangi şartlarda teminatıdır? Bu bankalar, bu ülkenin bankaları olursa.

Bu ülkeyi tökezletmek isteyenler, onu bu tuzağa düşürmek isteyenler ne yaptılar? Banka Denetleme ve Destekleme Kurulu’nu kurdular. Sonuç mu? Sonuç çok enteresan. Türkiye’deki 81 banka 41 bankaya düştü. Bu 41 bankanın 22’si yabancı banka oldu, 19’u yerli banka oldu. Bu, Bankalar Denetleme ve Destekleme Kurulu kurulmadan evvel Türkiye’de 81 banka vardı ve bunlardan sadece 8 tanesi yabancı bankaydı. Sevgili kardeşlerim, değişime ibretle bakın, dikkatle bakın, korkuyla bakın. Nasıl tüyleriniz ürpermez? 81 bankayı 41 banka hâline getirecek, 40 bankayı birden adım adım yok ettiler adamlar. Yok olanların hepsi yerli bankalar. Yetmez; bunları yaparken yabancı bankaların sayısını yükselttiler. Yabancı bankalar, 8 bankadan 22 bankaya yükseliyor. O günkü değerlemeyi yapalım: 81 bankadan 8’i yabancı, ne kalır geriye? 73’ü yerli banka. 73 banka 19 bankaya düşüyor. 73 bankadan 19 tanesini, 19 yerli bankayı; 73 yerli bankadan 19 yerli bankayı ayakta bırakıyor adamlar ve yabancı bankaların sayısı 8’den 22’ye yükseliyor. 40 tane yerli banka yerle bir ediliyor, Banka Denetleme Destekleme Kurumu’nun eliyle. İşte konunun daha acıklı bir başka tarafı var sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. Bu, Banka Destekleme ve Denetleme Yüksek Kurulu gibi kurulan bütün o Tütün Kurumu, Şeker Kurumu, Telekomunikasyon Kurumu vesaire, vesaire. Bu kurumlar, her biri Türkiye’nin sırtına yapışmış bir kenedir, kan emen bir yarasadır. Bu kurumlar ücretlerini Türkiye Cumhuriyeti’nin hazinesinden alırlar. Devlet memurlarına verilmeyen büyük maaşlar onlara verilir. Bu kurumların hepsi, IMF’in emriyle kurulmuştur.

IMF dayatmıştır: “Olmazsa olmaz.” Ve hangi akla uyarak? Orasını kestirmek bile çok zor geliyor. O sualin cevabını biz vermeyelim. Kamuoyu kendisi versin. Ama bir sonuç var ortada. Bugün bu kurumlardan Türkiye’de geçilmez oldu. Bu kurul ve kurumlar paraları bizim ülkemizin hazinesinden alıyorlar, maaşlarını ama hesabı IMF’e veriyorlar. Astıkları astık, kestikleri kestik. Ne parlamentomuza ne hükümete, iş başındaki aktif hükümete bilgiler ulaşmıyor. Kanunî hakları var adamların. Sevgili kardeşlerim, vaziyetin vahametini görebiliyor musunuz? Sadece bir tek misâl verdik; Banka Denetleme ve Destekleme Yüksek Kurulu. Ne yapıyor, ne yapmış bu adamlar? Para nehirlerini ele geçirmiş adamlar. Bu para nehirlerinden ekonomiyi besleyebilecek olan fonların yatırımlara sevk edilmemesi neyle mümkün olabilir sevgili kardeşlerim? Sadece bir tek yolla mümkün olabilir. O yol, bu kaynakların yabancı bankalarda olmasıdır. Bunun için sadece bu kurul kurulduğundan bu tarafa sonuçlardan bahsediyoruz. 81 banka 41 bankaya iniyor. 40 tane banka gözümüzün önünde çatır çatır yok olunuyor, yok ediliyor ve özellikle başarılı iş adamlarının bankaları devre dışı. Şimdi her kim size derse ki: “Hem bankacı hem sanayici olmaz, olursa ülkeye zarar verir.” Bilin ki bunu söyleyen onlardandır. Dikkat edin sevgili kardeşlerim, aramızda birçok satılmış insan var. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, bir facianın perdeleri birer birer gerçekleşiyor.

Öyleyse bu kurulların dizaynına dikkatle bakın, emri IMF’den alıyorlar, icraatlarını IMF’e haber veriyorlar ama bizim parayı bizden alıyorlar. Bizim hükümetimizden alıyorlar ve bu insanların bizim ülkemizdeki insanlar olduğunu da hesaba katın. Bu ihanet şebekesi bütün boyutlarıyla çalışıyor. Konunun korkunç yanı hepsi yetkili. IMF’in bastırmasıyla, hepsi kuruluş kanunlarıyla veya kararnameleriyle belli işleri yapabilecek vasıfta ortaya çıkıyor. Ve bunlardan en faal olanı, ülkenin canına okuyanı; bu Banka Denetleme ve Destekleme Kurulu veya Yüksek Kurulu. Sevgili kardeşlerim, birkaç ay, belki de birkaç yıl sonra artık Türk Bankaları kalmayacak gibi görünüyor piyasada. Devlet bankalarını korkunç borçlara sürükleyenler hep onların adamları. Sevgili kardeşlerim, para nehirleri Türkiye'nin geleceğinin teminatıdır. Bu teminatı yok etmek için adamlar ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Öyleyse hangi konuya bakarsanız bakın, her konuda ülkenin menfaatine olan her şey engellenmiş durumda şu anda. Bugüne gelinceye kadar yüzlerce elektrik enerjisi üretme projesi verilmiş ve bürokrasi onları evelemiş gevelemiş ve tatbikata sokmamış. Bütün işler tam olacakken hazine garanti vermekten kaçmış. Baştan vereceğim diyerek yabancı firmalardan teklifler alınıyor, sonra bir de bakıyorsunuz hazine diyor ki: “Ben garanti vermem.” Böylece yüzlerce proje sürüncemede kalmış ve Türkiye bir enerji darboğazının içinde ve Türkiye’de devamlı elektrik kesilmeleri olur. Türkiye’de çok büyük ölçüde enerji kaçağı var. Yani ahlâk öylesine bozulmuş ki sevgili kardeşlerim, adamlar saatlerinde hileler yapıyorlar; elektrik saatlerinde. Ya saatlerin ötesinde enerji kullanıyorlar; beş kuruş devlete para ödemeden ya da enerji saatlerini kendilerine göre metodlarla lehlerine çalışır bir şekle büründürüyorlar. Her tarafta bir ahlâksızlık furyası bütün boyutlarıyla ülkeyi sarmış durumda.

Çeklerin ve senetlerin %70’le 80 arasındaki bir bölümü ödenmiyor. Ödenmeyen, çeklerini ödemeyenlerin hapse atılması olayı da artık tarihe karıştı. Neden mi? Galiba hapishanelerde yer yok. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, anlattıklarımız içimizi de dudaklarımızı da kurutuyor. Her tarafta kurulları kurmuş adamlar ve ülkenin kanını sülük gibi emiyorlar. Türkiye kendi kalkınmasını sağlayacak olan potansiyel kaynakların hepsine sahip. Zaten bu yüzden sömürge edilmek isteniyor. Bu yüzden Türkiye bir büyük handikapın içindedir. “Şu bor, ne olacak yani? Bor dediğin de nedir ki?” diye düşünüyorsanız; sadece bir tek alanda, bir tek otomobil alanında borun kullanıldığını düşünün. Borhidrür diye bir şeyden bahsedildiğini duydunuz mu sevgili kardeşlerim? Nedir biliyor musunuz? Bor mineraline hidrojen emdiriyorlar. Özel bir yapıdaki bor mineraline hidrojen emdiriyorlar, bu; borhidrür. Ne oluyor? Bunu otomobillerde kullanıyorlar şu anda. Bu konuda yüzlerce otomobil dolaşıyor. Sonuç şu: Havayı kirletmeyecek olan ve benzinden çok daha az yer kaplayan ama çok daha uzun kilometrelerce arabayı götürecek olan yeni bir kaynağı devreye soktunuz; hidrojen.

Hidrojen mi? İstediğiniz kadar. Dünyanın dörtte üçü su. Bu suyu analiz edeceksiniz. Bir taraftan oksijen çıkacak, öbür taraftan da hidrojen. Hidrojeni alacaksınız, bora emdireceksiniz. Borhidrürle deponuzu dolduracaksınız. Ve benzinden, aynı miktarda benzin alan bir depodan çok daha uzun bir menzili -miktarını bilmiyorum- rahatlıkla aşabileceksiniz ve çevre kirlenmesine müsaade etmeyen bir yakıtla. Allahû Tealâ bu hazineyi Türkiye’ye lâyık görmüş ve bu devirde ortaya çıkıyor. Fırat yatağında bulunan altınları bu ülkeye lâyık görmüş. Petrol denizini bu ülkeye lâyık görmüş. Toryumu bu ülkeye lâyık görmüş. Bir de neptünyum diye bir nesneden bahsediliyor. Bunların hepsi bizim ülkemizde. Kullanamadığımız enerjiler bizim ülkemizde. Ama rüzgârlar akar geçer, sular akar geçer ve biz sadece bakarız. Sevgili kardeşlerim, acaba ne zaman farkına varırız dersiniz ülkemizin zenginliklerinin? Allah’ın bize verdiği bedava şeylerin ne zaman farkına varırız da onları ülkemiz için kullanmaya başlarız dersiniz? Hep ümitle bekledik. Ne zaman siyaset bir takım dürüst adamları işbaşına getirebilir diye. İşte Allahû Tealâ bu mükâfatı Türkiye’ye verdi. Şimdi iktidarda dürüst insanlar var. Allah’a inanan, O’na hesap vereceğine inanan insanlar var, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz. Düşünce yapısını henüz ülkenin menfaatine döndürememiş olan insanlar olabilir mi aralarında? Evet, olabilir. Ama onların da ahlâklı olduğundan kesin olarak eminiz.

Ahlâk, Osmanlı’dan sonra kaybettiğimiz en büyük değerdir sevgili kardeşlerim. Bunu hiç unutmayın. Eğer bir ülkede senetlerin %70’den fazlası ödenmiyorsa, çeklerin %70’den fazlası ödenmiyorsa, günde 5 bin tane çanta kapma olayı oluyorsa -5 bin taneden fazla sadece İstanbul adı verilen ilimizde- o zaman hangi ahlâktan bahsediyoruz? Etik değerler bütünüyle tarihe karışmış, Osmanlı’da kalmış. Öyleyse sevgili kardeşlerim, bir bakanımız, Kemal Derviş’in ekonomi politikasının en güzeli olduğunu söylüyorsa bunu, onun dürüstlüğüne engel olabilecek olan bir standart olarak asla görmüyoruz. Bu bir yanlıştır ama kardeşimizin ekonomi düşüncesi o olabilir. Bir gün inşallah Allahû Tealâ bize karşılaşmayı nasip eder de ona bu söylediklerimizi anlatırız veya bu kaseti göndeririz. Kendisi de hakikatlere daha yakından bakmak imkânını bulur. Ama A’dan Z’ye bu insanlar ülkelerine ihanet etmeyecek olan insanlar, bu insanlar dürüst insanlar.

Onlar Allahû Tealâ’nın bize, bu ülkeye bir hediyesidir. Onların kıymetini bilelim. Bizim gibi düşünmeyenler de ahlâk açısından söylediklerimize hiçbir itirazda bulunamazlar. Eğer Türkiye’de bugün elektrik enerjisi dışardan ithal edilen doğal gazla, dünyadaki en pahalı enerji şeklinde üretiliyorsa bunun vebali vardır. Eğer binlerce, yüzlerce proje hidrolik santrallerden elektrik elde etmek üzere veriliyor da bürokrasi onların oyalanmasına, ülkeye faydalı hâle gelmesine engel oluyorsa bunun arkasında o insanların vebali vardır. Eğer rüşvetler dönüyorsa her tarafta, İsviçre bankalarına paralar yatırılıyorsa bir takım insanların adına, onların vebali vardır. Bunlar perde arkasındaki olaylar. Detay mı? Hayır, detaya girmeyeceğiz. Bunlar herkesin bildiği gerçekler, o kadar. Hesap o gündür, kıyâmet günü Allah’a verilir. O zaman bunların hesabını onlar ödemek mecburiyetinde kalacaklardır. O zamanki pişmanlıklarını görmenizi isterdik sevgili kardeşlerim.

Öyleyse meselemize yakından baktığımız zaman her alanda istismar görüyoruz, kötüye kullanma, her alanda ihmâl görüyoruz, her alanda rüşvetler, irtikâp, yolsuzluklar görüyoruz. Bu geçmiş iktidarların devamı boyunca hep böyle oldu. Şimdi bunların hepsi durdu ama hepsi derken biz bu kadroyu kast ediyoruz. Bu kadro dürüst bir kadro ama sevgili kardeşlerim, dürüst olmak herkesin dürüst olması anlamına gelmiyor. Onlar, iş başına gelen iktidardakiler dürüst insanlar olsa bile, kadronuzdaki bütün kilit elemanları değiştiremezsiniz. İhanet edenler gene oralarda duruyorlar. Öyleyse gizli gizli bu mekanizmaları işletmeye çalışanlar elbette var olacaklardır. Ama onlar bu kadronun içinde olmayanlar. Birçoklarını yakından tanırız. Güvenimiz tamdır. Öyleyse bu bir ümittir, geleceğe dayalı bir ümit. Dürüst insanlar artık işin başındadırlar ve bu yüzden birçok insan tarafından ağır tenkitlere uğruyorlar. Arkasında bu meziyetleri var.

Eski iktidarlar boyunca hiç yatırımdan bahsetmeyen bir takım insanlar, bugünlerde yatırımlardan bahsetmeye başladılar. Yıllardır biz söyleriz, yatırım, yatırım, yatırım diye. Hiç TÜSİAD Başkanı çıkıp da yatırımlardan bahsetmezdi. Kemal Derviş ne diyorsa onun söylediklerinin aynını tekrar ederdi. Şimdi yatırımlardan bahsediyor. Bir Türkiye Odalar Birliği, Odalar Borsalar Birliği Başkanı, o da aynı standartlarda. Hiç yatırımlardan bahsetmezken şimdi yatırımlardan bahsediyorlar. Sevgili kardeşlerim, kaç kişiyiz şurada eskilerden? Bütün kâğıtlar açık oynanıyor. Gazeteler orada. Eskiden ne dedikleriyle yeni dediklerini bir karşılaştırın ve o devre boyunca bizim feryatlarımızı karşılaştırın. Biz ne diyorduk? Diyorduk ki, bugün de aynı şeyi söylüyoruz: Bu ülkeyi kurtuluşa ulaştırabilecek olan tek şey, bir tek şey vardır, o alternatifi olmayan tek bir şeydir, o üretken yatırımdır.” Neden? Çünkü üretken yatırım: Madde-1: Mutlak olarak istihdam gerektirir. Yatırım varsa istihdam mutlaka gereklidir. İşveren, patron, müteşebbis, yatırımcı yatırımını yapar ve başında bulunur. İşi yapacak olanlar elemanlardır. Bu bir istihdamdır. İşe aldığınız herkes, orada işsizler ordusundan bir kısmını yok edecektir. Aktif nüfus üretici olacaktır. Neyi sağlar acaba, istihdamın artması neyi sağlar? Yatırımların yapılması neyi sağlar? Evvelâ istihdamın artması neyi sağlar? İşsizler ordusunun giderek küçülmesini ve bir gün sıfırlanmasını. Yeter ki biz aklı başında insanlar olalım, ülkemize faydalı olalım. Peki, başka neyi sağlar? Başka, bu çalışan insanlar ücret alacaklardır. Onlar bordro mahkûmlarıdır. Yani aldıkları ücretler sebebiyle vergiler anında kesilecektir. Her yeni istihdama giren, her yeni yatırımla istihdama giren kişi devlete vergi verecek olan yeni bir süjedir, yeni bir insandır ve her ay devlet muntazam stopaj vergilerini almaya başlayacaktır istihdama giren her insandan. Evvelâ işsizler ordusunu azaltmaya başladınız, madde- bir.

İkincisi: Devlet her ay vergi almaya başladı her yeni istihdama giren insandan. Yeter mi? Hayır, yetmez. Her yeni istihdama giren insan ülkedeki gelirler seviyesini yani bir başka ifadeyle toplam efektif talebi mutlaka yükseltecektir. Önemli mi? Çok önemli. Çünkü yeni yatırımdan muradımız, asıl önemli faktördür; katma değer. Her yeni mamûl ülkeye yeni bir katma değerdir. Arz artışını oluşturur. Arz kanadındaki artışı mas edebilecek olan, çekebilecek olan, satın alabilecek olan bir kuvveti de beraberce devreye sokuyorsunuz. Her yeni yatırımla, istihdama aldığınız her kişiyle gelirler seviyesini yükselterek, toplam efektif talebi arttırarak fazladan devreye soktuğunuz yeni katma değeri, artan üretimi satın alabilecek olan kuvveti de beraber vücuda getiriyorsunuz, oluşturuyorsunuz, yükseltiyorsunuz.

Sevgili kardeşlerim, bir taraftan bu insanların ekonomiye sağladıkları gelir, bir taraftan patronların ellerine geçen paralar da devamlı artacağı için onların ekonomiye sağladıkları katma değer, ekonomiye sağladıkları toplam efektif talebin artışı, yetmez; her yılın sonunda veya taksitlerle o müteşebbislerden de yatırımcılardan da ya gelir vergisi adı altında ya da kurumlar vergisi adı altında devletin devamlı artan vergi geliri. Sevgili kardeşlerim, neden esnaf, zanaatkâr, tüccar, yatırımcı zor durumda? Neden bu kadar çok vergi var? Hiç incelediniz mi konuyu? Sizinle bundan 10 yıl öncesine gidelim: 10 yıl önce devletin eline belli bir miktar vergi geçiyordu. O yılın bütçelerine baktığımız zaman, tatbikat bütçelerinde bunu net olarak görürüz. Şimdi sözlerime lütfen dikkat edin, devletin ihtiyacı hiç azalmaz, hep artar. Ayağını yorganına göre uzatan bir bütçe uygulaması Türkiye’de hiç gerçekleştirilememiştir son 15 yıldır, en az 15 yıldır. Ve hep aynı sözler verilir: “Denk bütçe yapacağız, bu seferki bütçe mutlaka denk olacak.” Bütçenin vakti geldiği zaman bakarız ki gene en az %30’luk açıkla yeni bir bütçe yapılmıştır. “Ne yapalım? İmkân bulamadık.”

Sevgili kardeşlerim, bunun adı hovardalıktır, bunun adı ayağını yorganına göre uzatmamaktır, bunun adı aç bir insanın karın doyurabilecek olan imkânlarını başkasına vermesidir. Çünkü aradaki farkı faizli borç olarak alıyorsunuz. Türkiye’nin borçlarının bu kadar hızlı kabarmasının, yükselmesinin anası bu bütçe açıklarıdır. Sevgili kardeşlerim, bir taraftan devletin borcu ikiye katlanarak gidiyor, her iki yıl geometrik dizi halinde artıyor. Demin bunun hesaplamasını yaptık. Arkasında bir türlü uslanmayan hovardalığımız var, hesapsızlığımız var, geleceğimizi hiçe saymamız var ve bizim ihtiyacımız var. “Biz devletiz, biz bu parayı harcarız,” zihniyeti var. Hayır! Başka ülkeler nasıl ihtiyacı kadar harcıyorsa, açık vermeyen bütçe yapan ülkeler nasıl ihtiyacı kadar harcıyorsa biz de aynı şeyi yapmak mecburiyetindeyiz. Her tarafta korkunç bir savurganlık görüyoruz sevgili kardeşlerim.

Öyleyse hadi gelin bakalım sosyal kurumlara: Ne oluyor? Her sene trilyonlarca liralık açık bu kuruluşlar tarafından husûle getiriliyor. Neden? Hiçbir zaman bizim sosyal kurumlarımız aktüeryal hesap yapmazlar. Hiçbir zaman ayaklarını yorganlarına göre uzatmak onların aklına gelmez. “Böyle gelmiş, böyle gider.” derler. Devletin de bu konuda sağlam bir tedbir alması söz konusu hiç olmamıştır. Ama bir yabancı ülkeye geldiğiniz zaman gözleriniz açılıyor. Bir de bakıyorsunuz ki; dünyanın en zengin ülkesi Amerika Birleşik Devletleri, sosyal kurumları faaliyette değil. Herkes kendisi hastalık masraflarını, dişçi masraflarını ödemek mecburiyetinde. Bunun için özel sigorta kurumları kurmuşlar. Özel sigorta kurumları mı? Aktüeryal hesapla çalışır. Hiçbir zaman zarar etmezler. Yıllarca süren istatistikî bilgiler ellerinin altındadır, ona göre pirim koyarlar, kabul ederseniz pirimi, sigorta olursunuz. Olmazsanız, kabul etmezseniz; cebinizden vermek mecburiyetindesiniz ve Türkiye ölçülerine göre astronomik rakamlar ödemek mecburiyetindesiniz. İş yerlerinde, iş yerinde vücuda gelecek kazalar için mecburî sigortalar koymuşlar sadece. Şimdi sevgili kardeşlerim, realiteye baktığımız zaman Türkiye’deki sosyal kurumların devletin bütçesine yük olmadan çalışması mümkün müdür? Elbette mümkündür. İki tane yolu var. Aktüeryal hesaplarını hiçbir zaman yapmayacaklarını düşünerek söylüyorum, üçüncü yolu; bahsetmiyorum bile ondan. Aktüeryal hesaplar yapmak mı? Kimin aklına gelir böyle bir şey? Ben ihtimalleri hesaplayacağım da benim şu kadar giderim olacak, o zaman ben o gideri isteyeceğim veya ona göre çözüm getireceğim, çözümü ayarlayacağım. Aktüeryal hesap diye bir olay, Türkiye’de hiçbir sosyal kurumun bugüne kadar uygulamadığı bir şeydir, geçelim.

Ne yapılabilir? Aktüeryal hesabın dışında ne yapılabilir? Şu yapılabilir: O sosyal kurum ne kadar geliri olduğunu hesap eder. Çok basit bir şey bu, zaten biliyor. Bir evvelki yılın bütçesinde reel rakamlar tahakkuk etmiştir, oradan gelirini biliyor. Öyleyse bir karar alacaktır. Aynı kurum devletin sırtına ne kadar yük olduğunu da biliyor. Yani kısaca masraflarını da biliyor. Masraflarıyla gelirlerini karşılaştırdığı zaman yapması lâzımgelen şey son derece basit; gelirleri kadar harcamak. Bu kadar. Diyelim ki 100 harcıyor ama bunun 70’ini kazanabiliyor. Masrafını da 70’e indirecek. İndirebilir mi? Çok rahat indirir. Bütün harcamalarında %30 tasarruf koyar. Der ki: “Arkadaş sen doktora gideceksin, sen eczacıya gideceksin, tamam. Bu senin hakkın. Ama ben sana bu paranın yalnız %70’ini veririm, daha ötesini vermem. Buna göre sen kendin düşün.” Bunu yaptığı gün, sosyal kurumların devletin sırtına yük olma müessesesi sıfırlanmıştır. Böyle bir şey bir daha tahakkuk edemez. Öbür taraftan, nasıl olsa bunları bana devlet ödüyor diye har vurup harman savuranlar, onlar da har vurup harman savuramazlar. Ceplerinden para çıkmaya başladığı zaman îtidalli olmak mecburiyetini duyacaklardır.

Sevgili kardeşlerim, bir yere varıyoruz galiba. Gördüğümüz şey açık ve kesin. Tedbir var ama öyle bir hovarda zihniyet bize hâkim olmuş ki; “Hayır efendim, herkes ne kadar isterse o kadar harcasın. Biz onları devletin sırtından karşılarız.” Ve devleti bu halâ getirirsiniz. Karşılarsınız da devlet bu hâle gelir. Biz bir ölüyüz. Yabancı ülkelerle karşılaştırın ülkemizin durumunu ve gözleriniz yaşlarla dolacaktır. Sevgili kardeşlerim, çareler, meşru zeminlerde çareler tükenmez. Eski bir cumhurbaşkanı, eski bir başbakan böyle söylüyordu. Meşru zeminlerde çare tükenmez. Haklıdır. Ah! Bir de şu zeminler meşru olsaydı.

Sevgili kardeşlerim, neticelere doğru yaklaşıyoruz. Ne demiştik? Türkiye’de vücuda gelen bütün bu üçkâğıtçılıkların hep bir şeyin arkasına saklanılarak vücuda geldiğini fark ettiniz mi? Onun adı enflasyondur. Türkiye, enflasyon adlı bir canavarın pençesinde; 20 yıllardır, 30 yıllardır kronik bir enflasyon denizinde yüzmektedir. Sevgili kardeşlerim, üçkâğıtçılık, ahlâk buhranı, devletin malı deniz, yemeyen domuz zihniyeti, insanları domuzlaştırmış. Ve herkes bu ülkenin kurtuluşu konusunda bir şeyler yapmak gereğini, şu son yıllara baktığımız zaman hiç hissetmiyor. “Benim ne kabahatim var kardeşim?” diyor, “Eskiden de böyle yapıyorlardı, biz de aynı şeyi yapıyoruz. Ne var ki bunda?” Çok şey var.

Şimdi enflasyon canavarına gelin beraberce bakalım: Nedir bu enflasyon? Tedavüldeki para miktarının ekonomideki arzdan yüksek olması hâli. “Eee, kolay. Paranın bir kısmını demonatize edelim. Hayır, demonatize etmeyelim. Merkez Bankası’nın kasasında tutalım, geri kalan parayı çıkaralım ekonomiye ve ekonomide bu para sirküle etsin. Böylece önleriz.” Önleyemezsiniz. Neden biliyor musunuz? Bizim sevgili ekonomistlerimizin hiç bilmediği başka bir realite var Türkiye ekonomisinde. Diyelim ki A kadar üretiminiz var, A kadar da para var. Sıkı para politikasını devreye koydunuz, dediniz ki: “Ben enflasyonu önledim.” Önleyemezsiniz. Eğer ekonomide talep varsa paranın miktarı değişmiyor ama devir hızı artıyor. Bu incelemeyi biz yaptık. Rakamlar orada, Devlet Planlama Teşkilâtı’nın kütüphanesinde, aynı zamanda bizim o çıkardığımız kitapta sevgili kardeşlerim. Rakamlara dikkatle bakın: Ne zaman ülke ekonomisinin daha fazla paraya ihtiyacı varsa tedavüldeki para artmadığı hâlde, Merkez Bankası’ndan çıkan para aynı olduğu hâlde bankalardan ekonomiye ve ekonomiden bankalara ulaşan para miktarında yükselme oluyor. Paranın devir hızı artıyor. Yani normal standartlarda her üç günde bir ekonomiye tedavüldeki para kadar para veren bankalar ki Türkiye’nin genel teamülü, yıllarca süren incelemelerin sonunda bunu kesin olarak tespit ettik; Türkiye’de her üç günde bir normal standartlarda bankalar sistemi ekonomiye tedavüldeki ortalama para kadar para sevk eder. Ayda 10 defa tahakkuk eder bu normal standartlarda, yıllık rakam da yaklaşık %, yaklaşık 120 devirdir. Yani bazen 121 oluyor, bazen 119’a düşüyor ama yuvarlak olarak 120 devirdir. Böyle bir standartta sevgili kardeşlerim, eğer ekonominin ihtiyacı daha fazla paraysa, paranın devir hızı artarak talebi karşılayabilecek olan para ekonominin içinde oluşuyor. Ve paranın miktarı, tedavüldeki para miktarı, dolaşımdaki para artmadığı hâlde ekonominin içinde hareket halindeki paranın efektif tesiri, ekonomiye tesir sahası büyüyor. Yani tedavülde daha fazla para oluşmuş oluyor. Diyelim ki; A kadar para üç günde bir ekonomiye giriyor. Ne eder bunun rakamı? Bir yıllık devrenin sonunda 120 A kadar para ekonomide bir yılda hep sirküle etmiştir. Tamam, şimdi eğer ekonominin daha fazla ihtiyacı varsa sirküle eden para yani 120 devir 130 devire çıkıyor, çıktığını düşünelim. Böyle bir ortamda bu paranın toplamı 120 A iken 120; 130 A oluyor. Yani piyasadaki aktif para, hareket halindeki para, satın almaları gerçekleştiren para ki reel para odur, dolaşımdaki paradır, o 120 A’dan 130 A ne kadar fazlaysa, 10 A kadar fazlaysa sanki piyasaya 10 A kadar daha para sürmüşsünüz gibi bir sonuçla karşı karşıyasınız. Fiilî olarak arttırmadınız, sıkı para politikası uyguladınız ama neticede baktınız ki hayır, sonucu elde edememişsiniz.

Sevgili kardeşlerim, bizim IMF’in meşhur bir formülü vardır: Para çoğaltanları formülü (money multiplier); bu formülün geçersiz olduğunu ispat ettik o yıllarda yaptığımız araştırmalarla. IMF bir defa daha bize kızdı herhalde. Para çoğaltanları faktörü iflâs etmiş durumda. Çünkü sıkı para politikasını uygulasanız bile, bir Fredman modelini uyguladığınızı düşünelim: Parayı bastınız, o kadar. “Başka para basmıyorum.” dediniz, “Ne hâli varsa görsün.” Tamam, ama paranın devir hızı artıyor. Eğer biz Türkiye’de para devir hızını hesaplayamasaydık; bu para çoğaltanları faktörü bütün dünyada hâlâ geçerli olan bir şey zannedilir, hâlbuki bitmiştir olay. Nasıl Keynesyen teori geçersizse para çoğaltanları faktörü de geçersizdir.

Bizim sevgili ekonomistlerimiz, hâlâ Keynesyen teorinin Türkiye’de de geçerli olduğunu zannederler. Aslında dünyanın hiçbir yerinde geçerli değildir. Ne diyor Keynes? Yazıldığı gibi okuyorum Keynes kelimesini, nasıl telâffuz edildiğini de bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ama Keynes diyor ki: “GSMH, onu harcamaya geçtiğiniz zaman ikiye ayrılır. Birincisi harcamadır, ikincisi tasarruftur.” Gerçekten de böyledir. Harcama ve tasarruf. Çok güzel. Peki, şenlik bundan sonra başlıyor. Diyor ki Keynes: “Tasarruf, yatırıma tekaddüm eder.” Yani önce tasarruf oluşur; güzel. Ve tasarruf her devrede yatırıma eşittir. Çünkü iki kalemden harcama kalemi çalışmıştır; tamam. “Geri kalan da yatırıma gider.” Hayır, gitmez. Bunun incelemesini yaptığımız zaman gördük ki hayır, gitmiyor. Sevgili kardeşlerim, Türkiye nev’i şahsına münhasır bir ülke olduğu için değil; dünyanın hiçbir yerinde tasarrufla yatırım birbirine eşit değildir. Hiçbir devrede tasarrufla yatırım birbirine tekaddüm etmez. Evvelâ bu konudaki incelemeyi harcama ve tasarruf olarak değerlendirmek, harcama ve yatırım olarak değerlendirmek yanlış. Neden yanlış? Çünkü yatırımın kendisi bir harcamadır. Evet, bir tüketim harcamaları var, bir de yatırım harcamaları var. Bankalardan çıkan para ekonomiye girdiğinde iki ayrı cephede harcama oluşması lâzım. Birisi yatırım harcamaları, birisi tüketim harcamaları ve bizim asıl büyük hatamız, bu para denizinde akan bütün paraları tüketim harcamalarında çarçur etmemiz. Hâlbuki aklımızı başımıza toplayıp, bir kısmını yatırım harcamaları şeklinde harcayabilsek; o gün yatırım oluşacak, ertesi gün tekrar aynı gün o para tekrar bankanın kasasına geri dönecek. Ertesi gün tekrar yatırım yapmamız için gene elimizde fon var.

Bizim dünyadaki o keskin ekonomistlerin hiçbirisi bu realitelerden haberdar değil. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki daha o zamanlar bize bu emrini vermiş, bu araştırmaları yapmışız. Hamdolsun ki araştırmalar rakamsal değerler taşıyor. Devlet Planlama Teşkilatı’nda bütün bankalardan aldığımız o değerleri, ait olduğu standartlar içersinde incelemeye aldık ve ülkenin nabzını birkaç yıl için de olsa tuttuk. Bugün artık ülkenin nabzı falan tutulmuyor. Kimsenin de umurunda değil doğrusunu isterseniz sevgili kardeşlerim. Öyle vazife aşkıymış falan; palavra onlar, artık yok olmuş bunlar. Değerlerimiz kaybolmuş. İnsanlar her şeyden vazgeçmişler. Bütün kutsal değerler yok olmuş. İşte, o yıllarda Türkiye’nin nabzını, nakit nabzını, nakit akışı nabzını kesin standartlarda yakalamıştık sevgili kardeşlerim. 5-6 yıllık bir süre devam edebildi. Biz Planlama’dan ayrıldık, bu olay da tarihe karıştı. Kimsenin de umurunda değil sevgili kardeşlerim.

Bir neticeye bakıyoruz; netice son derece önemli. Evvelâ para çoğaltanları faktörü çalışmıyor. İkincisi Keynesyen teori çalışmıyor. Çalışan ne? Çalışan, hareket halindeki fonlar. Gözümüzü açıp o fonları yatırımlarda kullanmak mecburiyetindeyiz. Bedava bu fonlar. İstesek de istemesek de ekonominin içinde akıyor, istesek de istemesek de aynı gün bankaya geri dönüyor ve biz nasıl nehirlerimizden akan enerjiye; o enerji nehirle beraber akıyor, biz de bakıyor isek, para nehirlerine de kör gözlerle bakıyoruz. Çünkü kimse böyle bir şeyin farkında değil ama Türkiye’yi kurtaracak olan şeyler, işte o hareket halindeki fonlardır. Ve onlar, bizim araştırmaları keşfetmişler adamlar. Bütün bankalar sistemini yabancılaştırmak için ellerinden gelen bütün gayretle çalışıyorlar. Bu kurul kurulduğundan beri sevgili kardeşlerim, 40 tane bankanın yok edilmesi, 8 yabancı bankanın 22 yabancı bankaya yükselmesi boşuna mıdır zannediyorsunuz? Adamlar uyumuyorlar. Uyuyanlar bizleriz, bu ülkeyi idare edenler.

Sevgili kardeşlerim, gözümüzün önünde her şeyin çözümü var, hiç birine ulaşamıyoruz, hiçbirini gerçekleştiremiyoruz. Bu kadar zor bir şey mi bu ülkeyi idare edenlere ulaşabilmek? “Yahu kardeşim, yanlış yapıyorsunuz bu işi. Yapmanız lâzımgelen şudur,” demek? Deyip de neticelere ulaşamamak sevgili kardeşlerim. Sonuçların ne olacağını bile bile ülkenin başına bütün bu belâların gelmesine mâni olamamak. Her şey bir büyük problem ve hepsinin çözümü var. Hani bir söz vardır: “Bülbülün çektiği, dili belâsıdır.” diye. Bizim ülkemizin de çektiği hükümet adamlarının beceriksizliği, başarısızlığı. Şimdi yeni bir ekip var. Onlar güven duyduğumuz insanlar. Öyleyse olaya şimdi dikkatle bakalım: Madalyonun en önemli kesimi hep arkasına saklanılarak madalyonun tersinden hareketle herkese yutturulan, biz enflasyonu tedavi ediyoruz avazeleriyle ülkeyi mahva götürmek. Başardılar mı? A’dan Z’ye başardılar sevgili kardeşlerim. Önleyebilir miyiz? Evet, önleyebiliriz. Ne kadar sürede? İki ayda. Evet, yanlış duymadınız. Türkiye adı verilen bu ülkede enflasyonu önlemek, sadece iki ay sürer. Sadece iki ay, sadece iki ay, sadece iki ay.

Ne yapacaksınız? Tedavüldeki paranın ya kendisi kadar, ya 1,5 katı kadar, ya 2 katı kadar bir altın stokunu Merkez Bankası’na yatıracaksınız. Yatırdınız. Sonra mı? Sonra altın karşılıklı bir kâğıt banknot çıkartacaksınız. Bunun da piyasaya sürülmesinin iki tane yolu var. Altın paralar bastıracaksınız ve bu para değerleri küçülecek. 1 lira, 50 kuruş, 25 kuruş, 10 kuruş, 5 kuruş, 1 kuruş gibi. Sevgili kardeşlerim, en kestirme değer olarak şunu düşünüyoruz: Türkiye’deki mevcut para demonatize edilmek mecburiyetinde, altın karşılıklı para devreye girdiği zaman kâğıt paraları yok etmek mecburiyetindesiniz. Artık eski kâğıt paralar hükmünü kaybedecek, geçmez olacak. O değişim sırasında iki tane yol var. Bir tanesi Merkez Bankası’nın altın paralar basması. Altın paraları, kâğıt parayı verenin eline altın paranın evvelâ teslim edilmesi. Adam görecek ki; elindeki para altın para ama altın para piyasada tedavül etmez. Tedavül edebilmesi çok zor bir olay. Ne yapacaklar? O paranın tatbikata girmesi üzerine herkes bakacak ki gerçekten aldıkları paralar, altın paralar. Ama bunların piyasada kullanılması bir sakınca oluşturacaktır. Taşınması itibariyle, harcanması itibariyle, çalınması itibariyle büyük problemler oluşacaktır. Bunun oluşmasına mâni olacak bir tek şey var; o paraların tekrar Merkez Bankası’na alan kişiler tarafından geriye verilmesi. İsteyen verecek, isteyen vermeyecek. Ama geri veren, oradan aldığı kâğıt parayla ertesi gün bankaya gittiği zaman, Merkez Bankası’ndan onun karşılığında altınını alabileceğini kesin olarak bilecek.

İlk teslim, altın karşılığı bir teslim olacak. Bu noktadan itibaren kişisel dizayna bakar, hiç kimse bir altın lirayla gidip de istediğini alıp da onun, altın ya da karşılığını almak isterse eski pazarlardaki olaylar tahakkuk eder. Herkesin keselerle altını elinde taşıması lâzım. Sevgili kardeşlerim, bu kolay bir iş değil. Bunun için iki alternatiften birini tercih etmelerini, Merkez Bankası teklif edecek. Ya altın parayı alsın kişi, harcayabilirse harcasın ya da altın karşılıklı kâğıt parayı alsın ki dönüş, mutlaka bankalara altının dönüşü söz konusu olacaktır. Dönerse ne olur? Dönerse kâğıt para, altın karşılığı bir kâğıt para piyasaya girer. Girerse ne olur? Girerse trampa olur. Yani parayla malın satın alınması olayı bitmiştir. O altın karşılıklı para, altını temsil eder. Altın da bir maldır. Malla malın değişmesi söz konusudur artık. Enflasyon da o anda sıfırlanmıştır. İkinci alternatif, Merkez Bankası’nın yapacağı, yapabileceği ikinci alternatif, doğrudan doğruya kâğıt parayı veren kişiye o günkü rayiç üzerinden altın karşılıklı o kadar kâğıt para teslim etmek. Ve adamlar ne zaman Merkez Bankası’na gitseler o parayı alabileceklerini görürlerse ki; herkes bunu her an deneyebilir, Merkez Bankası’na ulaşır, bakar ki o kadar altın kendisine teslim ediliyor, bu mesele bitmiştir. Kuyumcularda da altınlar, Merkez Bankası’nda da aynı gramajdaki saf altının karşılığı bir para tedavülde olur. Türkiye’deki borçların ve alacakların bir anda sıfırlanması, elbette sıfırlanması hiçbir zaman düşünülemez.

Öyleyse kolay bir hesap tarzına gitmemiz lâzım. Ne yapabiliriz? Altın karşılıklı parayı devreye sokarken mevcut Türk Lirası’ndan altı sıfır silerek bunu devreye sokabiliriz. Ne yaparız? Altı sıfırı yok edilmiş bir yeni Türk Lirası. Altın karşılıklı bir Türk Lirası. İşte bu altın parayı devreye soktuğumuz gün, altın karşılıklı parayı devreye soktuğumuz gün Türkiye, enflasyon canavarına artık bir daha yenik düşmeyecektir. Peki, ne olur? Enflasyonun vücuda getirdiği bütün mahsurlar bir anda yok olur. Ne enflasyon muhasebesine gerek kalır ne de ülkemizi kasıp kavuran işletme sermayesi kanaması devam edebilir. Sevgili kardeşlerim, sadece birinci yıl, daha ilk yıl, diyelim ki bu altını borç alarak getirdiniz, Fırat nehrine ulaşmadınız, ihtiyacımız olan altının kim bilir kaç katı orada var, onu boş verin, dışarıdan aldığımızı düşünelim; borç olarak aldığımızı düşünelim altınımızı. Merkez Bankası’ndaki stoklara ilâveten, tedavüldeki para kadar altın satın aldık, getirdik 0 yıl vadeyle. En az 10 yıl vadeyle alınabilir. %7’yi de geçmez faizi. Belki çok daha aşağıda bir faizle alınabilir. Sevgili kardeşlerim, dikkat edin sözümüze: Bu oraya koyduğunuz o altınlar var ya, Merkez Bankası’na koyduğunuz elinizdeki piyasada dolaşan paranın karşılığı olan altınlar daha birinci yıl, daha ilk yıl ülkedeki sermaye kanaması sıfırlanacağı için ve her yıl ülkedeki sermaye kanaması mutlaka tedavüldeki paradan daha yüksek olduğu için referanslara bakılabilir bu konuda, ne görürüz? Bir korkunç gerçek görürüz: Türkiye’nin kene gibi kanının emilmesini bir anda önleyecek, bir anda bunu bitirecek olan, 60 gün içinde ülkeyi kurtaracak olan bir operasyon. İşte bu kadar sevgili kardeşlerim. Gerçekleştirdiğiniz gün, niçin 60 gün? Türkiye’nin her tarafında birden olaylar cereyan edecektir. Altının o günkü rayici esas alınacak ve bir daha o rayiç hiç değişmeyecektir. Türk Liraları, altın karşılıklı parayla değiştirilecektir. Enflasyon sıfırlanmıştır. Ne mi yazar? Birinci büyük faydası; ekonomiye büyük faydası, işletme sermayesi kanamasının, tekrar ediyorum, her devrede mutlaka tedavüldeki paradan büyüktür. Her yıl bir yıllık Türkiye’deki sermaye kanaması hacmi, her yıl o ülkede, bu ülkede, Türkiye’de tedavül eden para hacminden, ortalama rakamdan daima fazladır. Daha birinci yıl sermaye kanaması durur. Ülke, o borçları ödeyeceği 10 yıl içinde o aldığı altınların 10 katı kadar sermaye kanamasından, onun sıfırlanması sebebiyle kan kaybından kurtulur. S

evgili kardeşlerim, o kadar mı? Hayır, o kadar değil. Biz neden acaba gerekli hassasiyeti göstermiyoruz Türkî Cumhuriyetlere? Onlarla beraberliğe gitsek bir şey mi kaybederiz? Türkiye ile birleşmek isteyen o kadar ülke var. Kimler olduğunu bizi idare edenler çok daha iyi bilirler. Neden onlarla beraber olmak değil de şu devamlı kapısından kovulduğumuz, onurumuzun her gün, Osmanlı onurunun her gün kırıldığı o Avrupa Birliği’nin kuyruğunun arkasında ne işimiz var sevgili kardeşlerim? O kadar ülke bizimle beraber olmak için, bir federasyon kurmak için var güçleriyle istek sahibi iken, biz neden onları elimizin tersiyle hep itiyoruz? Bu altın karşılıklı para, o ülkelerin parası olacaktır. Sadece Türkiye’nin parası olmayacaktır. Altın, karşılık olarak Merkez Bankası’nın kasasında her zaman hazır vaziyette bulunacaktır. Dünyanın neresinde olursa olsun, o para bir altındır. Öyleyse bütün Türk Cumhuriyetleri böyle bir beraberlik için hazırdır. Yeter mi? Hayır, yetmez. Onun ötesinde bu parayı kullanmak isteyecek olan birçok ülke çıkacaktır. Ve çok geç kaldık sevgili kardeşlerim.

İlluminati uyumuyor. İlluminati, Maharişi’nin eliyle artık kâğıtlarını açık oynuyorlar adamlar. Dünya imparatorluğunu kurdular. Başlarına bir dünya başkanı getirdiler. 22 tane bakanlarıyla birlikte adamlar sahnede, dünyayı idare etmeye başladılar. Evet, en azından IMF eli ile bizi idare ediyorlar adamlar ve 30 tane ülkeyi bizden başka. Bir şey daha, adamlar sadece Türkiye’yi ele geçirmekle kalmadı. Biliyor musunuz sevgili kardeşlerim, şu anda bu insanlar, illuminatinin sahipleri, dünya üzerindeki en büyük üç bin tane belediye ile anlaşma yapmış durumdalar? O üç bin tane belediyede iki yüz kişilik üç bin tane saray inşa ettirecekler. Para mı? Paraları hesapsız. Ne yaptılar biliyor musunuz? Yeni bir para birimi getirdiler. Avrupa’daki büyük bankalardan birisi de onların emrinde zaten banka, hangi banka emirlerinde değil ki? Bu para birimini kabul etti. Adı Ruan. 1 Ruan, 10 Euro’ya muadil, eşit. 10 Euro, 1 Ruan ediyor ve para birkaç gün içinde tedavüle girecek, önümüzdeki birkaç gün içinde. Şu anda bankaların kasasına yerleşmiş vaziyette. Tatbikat başlayacak. Sevgili kardeşlerim, şeytana tapanların imparatorluğu şu dünya üzerinde hükümferma. Adamlar paralar basıyor, Avrupa Birliği’nde fiilî standartlarda paralarını tedavül etmeye başlıyor ve biz uyuyoruz.

Öyleyse söylemek istediğimiz şeye dikkatle bakın: Bunca yıldır bizi uyutanlar! Sizlere sesleniyorum, bunca yıldır size söyleriz; enflasyon iki ayda önlenebilir. Acaba bu iktidar da mı aynı kör, sağır ve dilsiz hüviyetinde olacak? Yeni iktidarın değerli üyeleri, bu ülkeyi kurtarmak istiyorsanız, bunun başka bir yolu yok. Allah’ın gösterdiği bu yol; bize araştırmalar yaparak, kesin olarak ispat ettiği bu yol; altın karşılıklı para yolu, enflasyonu önleyebilecek olan yegâne yoldur.

Öyleyse geriye kalan borçlar mı? Onlar için çok büyük bir problem görmüyoruz. Yükselen borçların yerine azalan borçları ikâme etmek mecburiyetindeyiz. Bizim kaynaklarımız bize yeter. Ne yabancı parası ne yabancılardan gelecek olan herhangi bir konu. Yalnız potansiyelimizi kullanalım. Öyleyse borçlarımızın tümünü birden, IMF’e olan borcumuzun tümünü birden bir defada ödeyerek bir tek yere, 10 yıl vadeli olarak borçlanalım. Bunu dilerse hükümet, 20 yıla da çıkarabilir, 30 yıla da çıkarabilir. Ama muhteva 10 yıl içinde çözülmelidir diye düşünüyoruz. 10 yıllık bir müessese, bir borç müessesesi, yeniden borç almanın sıfırlandığı bir hükümet ve mutlaka çözüm. Azalan borçlar dizisiyle her yıl azalan bir borç. IMF’in hegemonyasından başka kaynakları ikna edebilirsek, bir anda kurtulmak.

Bütün vatanseverler! Hepinizi göreve davet ediyoruz. Bu göreve dikkatle bakın: Bu, ülkenin kurtuluş savaşıdır. Küresel imparatorluğa karşı bir savaştır. Ve Osmanlı’nın yenilmez olduğunu düşünün. Her şeyin çaresi vardır. Bu çareleri ait olduğu bölümlerde gerekli şekilde kullanabilirsek, bu handikapı Türkiye rahatlıkla aşacaktır. Nerede de problem varsa bize ulaşın. Çözümü her zaman biz size ulaştırırız. Öyleyse sevgili kardeşlerim, her şeye dur diyecek bir zaman dilimi vardır. Unutmayın, Türkiye yalnız değildir. Türkiye, Türk uluslar toplamının bir parçasıdır sadece ve onlar bir beraberlik için her an hazırlar. Öyleyse biz de hazır olalım. Yeter mi? Yetmez. Onların dışında da birçok ülke Türkiye ile bir beraberliği hâlen istiyor. Öyleyse ne bekliyoruz? Avrupa Birliği’nin kuyruğunda, Osmanlı haysiyetinin ayaklar altına alınmasının devamını mı bekliyoruz? Öyleyse yazıklar olsun bize.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, artık yeter. Bütün bu problemlerden her birinin kurtulması, her birinden kurtulmanın imkânları varken bunları savsaklamak, ülkeyi mahva götürmek; bu şimdiye kadarki politikaydı. Artık Türkiye’de Allah’a yakın, dürüst insanlar var. Bununla bizi karalamaya çalışmayın sakın. Allah’a yakın olmakla bizi karalamaya çalışmayın. Biz Allah’a yakınız. Allah’a yakın olmak, O’nun tarafından bize verilmiş bir büyük payedir. Liyakatimizin miktarını O, bilir. Ama bu ülkeyi kurtarabilecek olan ekonomik formüllerin hepsi, onlar bizde var.

Öyleyse bu noktadan itibaren artık hepimi;z ister sağcı olun, ister solcu olun, kim olursanız olun bu ülkeyi kurtarmak için hepimiz elbirliği etmeliyiz. Şunu da açık ve net olarak ortaya koyalım ki; bizim için iftiralarda bulunanlar açık ve kesin olarak bilsinler; bu ülke için demokrasiden başka bir rejim hiçbir zaman biz düşünmedik, Allahû Tealâ’nın da bu istikamette hiçbir emri olmadı. İftiralar bir noktadan sonra geçersizdir. Bunların ışığı altında bu ülkeyi idare edenler, sizlere sesleniyorum! Durumu değerlendirin ve ne istediğinizi artık bilme zamanının geldiğini bilin.

Sevgili idareciler, ülkemizin değerli büyükleri! Hepinizin Kurban Bayramı’nı bütün gönlümüzle tebrik ederiz. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice bayramlara el ele, gönül gönüle ulaştırmasını dileriz. Geleceğin mutlulukları üzerine adımlar atılacağına, ülkemizin kurtulacağına büyük bir inançla sözlerimizi bitirmek istiyoruz. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması dualarımız ve dileklerimizle sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R