}
Sorular ve Cevaplar 22.03.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 105815

SOHBETİN ADI: SORULAR VE CEVAPLAR
TARİHİ: 22.03.2003


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir sualler ve cevaplar faslında, dîn konusunda bir aradayız. Siz sualler soracaksınız, inşaallah biz de cevaplarını ulaştırmaya çalışacağız. Sualler sizden, yardım Allah’tan, cevaplar da O’nun yardımıyla bizden. Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırması temennilerimizle, dualarımızla inşaallah başlıyoruz.

İlk sual, Dr. Abdul Cabbar Boran’dan geliyor. Diyor ki Cabbar:

SORU: Bakara Suresinin 264. âyet-i kerimesinde; Allah’a, yevm’il âhire îmân etmeyenlerin ameli boşa gider. Bu âyet-i kerimeye göre, bunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP:
Hadi gelin bakalım, ne diyormuş Bakara-264. Diyor ki:

2/BAKARA 264: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tubtılû sadakâtikum bil menni vel ezâ, kellezî yunfiku mâlehu riâen nâsi ve lâ yu’minu billâhi vel yevmil âhır(âhıri), fe meseluhu ke meseli safvânin aleyhi turâbun fe esâbehu vâbilun fe terakehu saldâ(salden), lâ yakdirûne alâ şey’in mimmâ kesebû vallâhu lâ yehdîl kavmel kâfirîn(kâfirîne).

Ey âmenû olanlar! Allah’a ve yevm’il âhire inanmayarak, malını insanlara riya (gösteriş) için infâk eden (veren) kişi gibi, sadakalarınızı minnetle (başa kakarak) ve eza ile bâtıl etmeyin (boşa çıkartmayın). İşte onun durumu, üzerinde toprak bulunan sert bir kayaya benzer ki, ona kuvvetli bir yağmur isabet edince, böylece (üzerindeki toprağın gidip), onu (tekrar) sert (verimsiz) bir kaya halinde bırakması gibidir. Onlar kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, kâfirler kavmini hidayete erdirmez.


yâ eyyuhâllezîne âmenû: Ey âmenû olanlar! (Allah’a ulaşmayı dileyenler! Diledikten sonraki herhangi bir kademede olanlar!)”
lâ tubtılû sadakâtikum bil menni vel ezâ: “Sadakalarınızı, men ile ve eza ile (yani başa kakarak, insanların o verdiği sadakalardan hoşnut olmasını engelleyerek) iptal etmeyin (sıfırlamayın).” diyor Allahû Tealâ.

Biliyorsunuz ki sadaka, Allahû Tealâ’nın farz emridir. Sadaka, verilmesi gerekir. Bunun her an olması söz konusu değildir. Kişinin sadakayı vermesi, her zaman vermemesinden evlâdır. “Ama sadakalarla insanların başına kakarak, onları inciterek sadaka vermenizde, sadakalarla sizin aranızda negatif bir faktör oluşturur.” diyor Allahû Tealâ. “Böyle yaparak sadakalarınızı iptal etmeyin. Boşa çıkarmayın.” diyor.

kellezî yunfiku mâlehu riâen nâsi: Onlar gibi, mallarını yalanla, riya yaparak (gösteriş için) infâk edenler gibi (mallarını riyayla infâk edenler gibi, insanlara mallarını riyayla yalanla infâk edenler gibi yani gösteriş için infâk edenler gibi) olmayın.
ve lâ yu’minu billâhi: Allah’a âmenû olmayanlar gibi. (Yani Allah’a ulaşmayı dilemeyenler gibi.)
fe meseluhu: Ve onun meseli (örneği).
ke meseli safvânin aleyhi: Bir kaygan kayaya benzer.

“Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a ve yevm’il âhire inanmayıp (Allah’a ve ruhun Allah’a ulaşmasına inanmayıp, ölmeden evvel ulaşmasına inanmayıp), malını insanlara riya yaparak (gösteriş yaparak) harcayan kişi gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve gönül inciterek iptal etmeyin. Onun durumu; üzerinde biraz toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprak onu terk etti ve kaya halinde bıraktı. İşte onlar, kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah kâfirler kavmini (kâfirler topluluğunu) hidayete erdirmez.”

Kâfirler, inkâr edenler. Allah’ı inkâr edenler, Allah’a ulaşmayı inkâr edenler; bunlar, inkâr edenler safında yer alıyor.

Öyleyse ne diyor? “Onlar, kazandıklarından bir şey elde edemezler.” diyor. Yani “Amelleri boşa gider.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse kim bu insanlar? Allah’a ve yevm’il âhire îmân etmeyenler. Yani âmenû olmayanlar, ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşacağına inanmayanlar. “Onlar gibi olmayın.” diyor Allahû Tealâ. Kimlere diyor? Âmenû olanlara. Aslında sadakadan Allahû Tealâ’nın muradı da, kişilerin kazandığı dereceler. Eğer insanoğlu Allah’a ulaşmayı dilemezse ve Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşması gerektiğine inanmıyorsa kişi zaten, o zaman bu hedefe ulaşması da söz konusu olmaz. Öyle bir insanın amelleri boşa çıkar. “Kazandıklarından bir şey elde edemezler.” diyor Allahû Tealâ.

Kehf Suresinin 103, 104, 105. âyetlerine baktığımızda:

18/KEHF 103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).

De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

18/KEHF 104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).

Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF 105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


“Size amelleri hasara uğrayanları haber vereyim mi?” diye başlıyor âyet-i kerime. “Onlar, en güzel şekilde davrandıklarını hesap ediyorlardı (zannediyorlardı). Onlar, Allah’ın âyetlerini ve Allah’a mülâki olmayı (ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı) inkâr ederler.” diyor Allahû Tealâ. “Onların amelleri boşa gitmiştir.” diyor.

İşte burada da aynı şey var. Bakara-264’te: “Yevm’il âhire îmân etmeyenlerin ameli boşa gider.” diyebiliriz.

2. suali:

SORU: Mucâdele-22’de açıklanan, Allah’a ve yevm’il âhire îmân ile kalbe îmânın yazılması ve başımızın üzerine devrin imamının ruhunun gelmesi arasında bir ilişki var mı?

CEVAP:
Mucâdele-22:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Allah’a ve ahiret gününe (yani ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya) îmân eden kavmi, Allah’a ve Resûl’üne karşı gelenlere sevişir bulamazsın. Velev ki onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsunlar. Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah’ın katından (yani orada Allah’ın katında eğitilmiş olan) bir ruhla (yani devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesiyle) desteklenirler. Ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah, onlardan razıdır. Onlar da Allah’tan razıdır. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar (hizbullahtırlar) ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.”

Kimdir hizbullah (Allah taraftarları)? Ruhlarını, ölmeden Allah’a ulaştıracaklarına inananlardır.

Bir grubun isminin “hizbullah” olması, bir şey ifade etmez. Hizbullah odur ki, Kur’ân’daki hizbullah; ruhunu Allah’a ulaştırmaya karar veren kişi. Böyle bir insan; Allah’a ulaşmayı dileyendir. Bunun üzerine Allah’ın 12 tane ihsanla mürşidine ulaştırdığı kişidir. Mürşidinin önünde diz çöküp tövbe eden kişidir. Başının üzerine devrin imamının ruhu gelen kişidir ve kalbinin içine de îmân yazılan kişidir. Öyleyse onlar için bu, 2. felâhtır. 1. felâhları, Allah’a ulaşmayı diledikleri an, âmenû oldukları an gerçekleşmiştir. 2. felâhları ise 12 tane ihsanla mürşidlerine ulaşıp tâbî oldukları an gerçekleşmiştir. Aynı anda, tövbe merasiminde hazır bulunan, arşı tutan meleklerle beraber hazır bulunan devrin imamı, merasimi müteakip (tövbe merasimini müteakip) o kişinin başının üzerine gelip yerleşmiştir ve Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesine göre o kişinin ruhuna demiştir ki:

“Senin Allah’a ulaşma günün geldi, vücudu terk et. Senin görevini devralmak için ben geldim. Allah’ın emrini tebliğ ediyorum.”

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Ruh, vücuttan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkar. Ne vardır kişinin başının üzerinde? Başının üzerinde, devrin imamının ruhu gelmiş ve yerleşmiştir. İşte Mucâdele-22’de, Allahû Tealâ onu söylüyor:

“Onların başlarının üzerine devrin imamının ruhu getirilir, yerleşir ve onların kalplerinin içine îmân yazılır. Allah’ın katından bir ruhla desteklenirler; başlarının üzerine yerleşmesiyle desteklenirler.”

ve eyyedehum bi rûhin minhu: Allah’tan bir ruh ile desteklenirler. Yed edilirler.” diyor Allahû Tealâ.

Cabbar’ın 2. sualinin muhtevasına bir göz atalım bakalım:

“Allah’a ve yevm’il âhire îmân ile kalbe îmânın yazılması ve başımızın üzerine devrin imamının ruhunun gelmesi arasında bir ilişki var mı?” diyor.

Kimdir bu insanlar? Bu insanlar, Allah’a âmenû olanlar ve yevm’il âhire âmenû olanlar. Allah’a ulaşmaya inanan ve ruhunu Allah’a ulaştıracağına inanan kişiler. Öyleyse ancak Allah’a ve yevm’il âhire îmân eden kişiler için devrin imamının ruhunun, baş üzerine gelmesi söz konusudur. Eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa hiçbir zaman onun başının üzerine, devrin imamının ruhu gelmeyecektir.

3. suali Cabbar’ın:

SORU: Nisâ-58 ile Enfâl-46 arasında bir illiyet rabıtası var mı? Tevbe-18’e göre, bu Allah’a ve yevm’il âhire inananların, hidayete ereceklerini söyleyebilir miyiz?

CEVAP:
Nisâ-58:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah emanetleri, o emanetlerin ehline tevdi etmenizi (teslim etmenizi) emreder.
ve izâ hakemtum beynen nâsi: Ne zaman ki halk arasında (insanlar arasında) hakemlik yaparsınız.
en tahkumû bil adl: Mutlaka adaletle hakemlik yapın (hüküm verin). (Veya hâkimlik yaparsanız, gene adaletle kıst ile adl ile hüküm verin.)
innallâhe niımmâ yeızukum bihî: Allah onunla size, bir ni’met olarak öğüt veriyor.
innallâhe kâne semîan basîrâ: Allah, işiten ve görendir.

Şimdi Nisâ-58’de bunu gördük; “Emanetleri sahibine teslim etmek.”

Emanetleriniz var:

1- Ruhunuz
2- Fizik vücudunuz
3- Nefsiniz
4- İradeniz

4 emanetin sahibisiniz.

Ve Enfâl-46:

8/ENFÂL 46: Ve etîullâhe ve resûlehu ve lâ tenâzeû fe tefşelû ve tezhebe rîhukum vasbirû, innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).

Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat edin, niza etmeyin (anlaşmazlığa düşmeyin), yoksa zayıf düşersiniz ve kuvvetiniz (elinizden) gider. Sabredin. Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.


ve etîullâhe ve resûlehu: Allah’a itaat edin ve O’nun Resûl’üne itaat edin. (Allah’ın Resûl’üne itaat edin.)
ve lâ tenâzeû fe tefşelû: Niza etmeyin (anlaşmazlığa düşmeyin). Eğer anlaşmazlığa düşerseniz, zayıf düşersiniz. (Niza ederseniz, aranızda kavga ederseniz, anlaşmazlıklara girerseniz, zayıf düşersiniz.)
ve tezhebe rîhukum: Ve kuvvetiniz elinizden gider.
vasbirû: Sabredin.
innallâhe meas sâbirîn: Allah, sabredenlerle beraberdir.

“Nisâ-58’le Enfâl-46 arasında bir illiyet rabıtası var mı?”
diyor.
 
Nisâ-58’de Allahû Tealâ, ister yeryüzündeki hayatınızda (fizik hayatınızda) olsun ister manevî hayatınızda olsun, emanetleri sahibine teslim etmenizi emrediyor.

Dikkat edin, eğer Allah’la ilişkileriniz söz konusuysa 4 emanetiniz var; ruhunuz, vechiniz, fizik vücudunuz, nefsiniz. Ruhunuz, vechiniz (yani fizik vücudunuz), sonra nefsiniz, sonra da iradeniz. 4 emaneti de Allahû Tealâ’ya teslim edeceksiniz. Bu, Allah’la ilişkinizde teslimler. Eğer insanlarla bir emanet müessesesine girmişseniz, size verilen emaneti sahibine (fizik âlemdeki sahibine) iade etmekle mükellefsiniz. Yeter mi? Yetmez.

Hakemlik yaptığınız veya hâkimlik yaptığınız zaman, iki emanet birden üstleniyorsunuz. Birisi; davalının emaneti. İkincisi; davacının emaneti. Daima iki taraf vardır. İki taraf da emanetinizdir. Taraflardan birine adil davranmazsanız, haksızlık ederseniz, diğerine hak etmediği bir sonucu teslim etmiş olursunuz. Her iki emaneti de kötüye kullandınız demektir.

Öyleyse taraflardan birinin emanetine ihanet etmeniz, ikisine birden ihanet etmeniz anlamına gelir. Öyleyse davacı için de davalı için de iki tane birden emaneti üzerine alan kişidir hâkim veya herhangi bir konuda hakemliğe tayin edilen kişi, iki taraf için de, iki tarafın haklarını onlara tam teslim etmekle görevli olduğu için taraflardan birine yaptığı haksızlık, onun emanetini zedelediği gibi diğerinin emanetine kattığı, fazladan kattığı haksız değer, diğerinin de emanetini zedeler. Ve iki kişi açısından da hakem veya hâkim, sorumlu olmuştur.

Allahû Tealâ, Allah’a ve Resûl’üne itaat etmenizi emrediyor. Allah’a ve Resûl’üne itaat.

Allah’a itaat; Allah’ı dilemektir (Allah’a ulaşmayı dilemektir). Resûl’üne itaat; gene aynı olay.

Allah’a ve Resûl’üne itaat eden kişi, Allah’ın temel emrini mutlaka yerine getirendir. Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse o; temel emre, en güzel söze itaat etmemiştir. Allahû Tealâ Hacc Suresinde, en güzel söze itaat etmeyi Allah’ın emrettiğini ve onların (o güzel söze itaat edenlerin, en güzeline uyanların, onların), ruhlarını Allah’a ulaştırdığını söylüyor.

Öyleyse Allah’ın söylediğine itaat ve nizanın olmadığı bir nokta. Burada Allahû Tealâ, “Anlaşmazlığa düşmeyin.” diyor. Yani niza etmeniz, aslında Allah’ın emrini dinlemediğiniz takdirde kendinizle kavganızın olduğunu gösterir. O zaman Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat eden; niza etmeyendir, Allah’a ulaşmayı dileyen kişidir. Mutlaka Resûl’e tâbî olacaktır. Ve bunun sonu da emaneti sahibine iade etmek, teslim etmektir.

Ama bu Nisâ-58’le Enfâl-46 arasındaki muhtevada, sadece “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin.” ifadesiyle bir muhteva taşıyor. Nisâ-58’de: “Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder.” diyor. Ve “Allah’a itaat edin.” deyince; “Allah’ın emrine itaat edin. Yani emanetleri, Allah’a teslim edin.” ifadesi var. Resûl de aynı şeyi söyler; emanetleri, sahibine iade etmenizi. Öyleyse Nisâ-58’de verilen emrin, Enfâl-46’da yapılması emrediliyor. Böylece Allahû Tealâ’nın indinde, Allah’ın bir güzelliğini yaşamanız söz konusu.

Şimdi, sanıyoruz ki bir yanlışlık söz konusu ve Nisâ Suresinin 59. âyet-i kerimesi söz konusu.

Nisâ-59. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ 59: Yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum, fe in tenâza’tum fî şey’in fe ruddûhu ilâllâhi ver resûli in kuntum tu’minûne billâhi vel yevmil âhir(âhiri). Zâlike hayrun ve ahsenu te’vîlâ(te’vîlen).

Ey âmenû olanlar (îmân edenler)! Allah’a ve Resûl’e ve sizden olan idarecilere (emir verme yetkisinin sahiplerine) itaat edin. Bundan sonra eğer bir hususta ihtilâfa düşerseniz, o taktirde Allah’a ve ahiret gününe îmân ediyorsanız, onu Allah’a ve Resûl’üne götürün. Bu daha hayırlıdır ve tevîl (yorum) bakımından en güzelidir.


yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle: Gene: “Allah’a ve Resûl’üne itaat ediniz.” diyor Allahû Tealâ.

Ve diyor ki:

ve ulil emri minkum: Sizden olan ulûl’emre itaat edin.
fe in tenâza’tum fî şey’in: Eğer bir hususta niza ederseniz (ihtilâfa düşerseniz, nizaya düşerseniz).
fe ruddûhu ilâllâhi ver resûli: Ve Allah’a ve Resûl’üne reddedin (ulaştırın).
in kuntum tu’minûne billâhi vel yevmil âhiri: Eğer Allah’a ve yevm’il âhire inanıyorsanız.

Öyleyse buradaki muhtevada, Nisâ Suresinin 59. âyet-i kerimesi de: “Eğer Allah’a îmân ediyorsanız ve yevm’il âhire îmân ediyorsanız.”

“Bu iki âyet-i kerime arasında bir illiyet rabıtası var mı?”

Her ikisinde de Allah’a ve Resûl’e itaat etmek emrolunuyor ve niza etmemekten bahsediliyor. Niza etmeyen, aralarında niza etmeyenlerin; birinde zayıf düşeceği, ikincisinde ise aralarında niza edenlerin, Allah’ı reddetmeyenlerin, itaat edenlerin durumu anlatılıyor. “Allah’a ve Resûl’üne götürün. Götürürseniz hem hayırlıdır hem de tevîl bakımından (yorum bakımından) en güzelidir.” diyor Allahû Tealâ.

Evet, Nisâ-58 değil ama Nisâ-59’sa, ki 59 olduğu bildirildi şimdi, o zaman aralarında bir illiyet rabıtası olduğu kesinleşiyor.

Ve Tevbe-18:

9/TEVBE 18: İnnemâ ya'muru mesâcidallâhi men âmene billâhi vel yevmil âhıri ve ekâmes salâte ve âtez zekâte ve lem yahşe illâllâhe fe asâ ulâike en yekûnû minel muhtedîn(muhtedîne).

Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe (ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırma gününe) îmân eden ve namazı ikame eden ve zekât veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların böylece hidayete erenlerden olması umulur.


“Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe (ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırma gününe) îmân eden ve namazı ikame eden ve zekât veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların böylece hidayete erenlerden olması umulur.”

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, muhtevaya dikkatle bakın. Ne görüyorsunuz? Sevgili kardeşlerim, burada da (Tevbe-18’de de) âmenû olan, Allah’a âmenû olan ve yevm’il âhire (ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmaya) inanan insanlar söz konusu. “Onlar, mescidleri onarmaya ehildir.” diyor Allahû Tealâ.

“Tevbe-18’e göre, bu Allah’a ve yevm’il âhire inananların, hidayete ereceklerini söyleyebilir miyiz?” diyor Cabbar.

Orada: “Onlar, hidayete erenlerden olması söz konusudur.” diyor Allahû Tealâ.
Yani cevap, pozitif olarak geliyor: Evet. “Onlar hidayete erenlerdendir.” Allahû Tealâ’nın ifadesiyle.

Neden böyle diyor Allahû Tealâ? Çünkü kim o durumdaysa mutlaka ruhunu Allah’a ulaştıracaktır. O ise onun hidayete ermesidir. Allah onların ruhlarını, Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesine göre, Kendisi hidayete erdireceği için onların hidayete erecekleri, garanti edilmiştir, Allahû Tealâ tarafından.

SORU: Nahl Suresi 106. âyet-i kerimeyi açıklar mısınız?

CEVAP: Nahl-106:

16/NAHL 106: Men kefere billâhi min ba’di îmânihî illâ men ukrihe ve kalbuhu mutmainnun bil îmâni ve lâkin men şeraha bil kufri sadran fe aleyhim gadabun minallâh(minallâhi), ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Kalbi îmânla mutmain olmuş olduğu halde zorlanan kimse hariç, fakat kim îmânından (hidayete erdikten) sonra Allah’ı inkâr ederse ve kim küfre göğüs açarsa (irşad makamından şüphe edip fıska düşerse, kişinin küfrü talebi sebebiyle, Allahû Tealâ, onun göğsünü küfre açar, şerheder), artık Allah’tan bir gazap onların üzerinedir ve onlar için azîm azap vardır.


men kefere billâhi min ba’di îmânihî: Kim, âmenû olduktan sonra…

Buradaki “îmânından sonra” ifadesi; o kişi âmenû olmuş, mürşidine ulaşıp tâbî olmuş, ruhunu da Allah’a ulaştırmış, ondan sonra inkâr etmiş.

illâ men ukrihe ve kalbuhu mutmainnun bil îmâni: Kalbi îmânla mutmain olan kişi, hariç (illâ men ukrihe: Zorlanan kişi, ikrah edilen kişi) ve kalbi mutmainken îmânla îmânından sonra kâfir olan kişi, îmânından sonra şüphe eden kişi, îmânından sonra inkâr eden kişi.
ve lâkin men şeraha bil kufri sadran: Göğsü küfre açılan kişi.
fe aleyhim gadabun minallâh: Ve üzerine Allah’ın gadap duyduğu kişi.
ve lehum azâbun azîm: Ağır bir gazap, onların üzerinedir. (Onlar için azîm azap vardır.)

“Bu âyet-i kerimeyi açıklar mısınız?”
diyor kardeşimiz.

Şimdi bakıyoruz: Öyle bir kişi ki bu, kalbi îmânla doyuma ulaşmış bir kişi. “Böyle doyuma ulaştıktan sonra zorlanan kişiler hariç.” diyor. “Zorlanmadan doyuma ulaştıktan sonra, kim îmânından hidayete erdikten sonra inkâr ederse Allah’ı inkâr ederse ve kim küfre göğsünü açarsa artık Allah’tan bir gazap onun üzerinedir. Bu, büyük bir azaptır.”

Öyleyse hatırlayalım, Allahû Tealâ ne diyordu?

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâmi.” En’âm-125. “Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse onun göğsünü şerh eder (yarar), İslâm’a açar (Allah’a teslim olmaya açar).”

O noktaya kadar kişinin kalbi mühürlüdür, göğsünden kalbine de yol açılmamıştır. Kişi, ancak Allah’a ulaşmayı diledikten sonra işlemler art arda gelecektir. O kişi, Allah’a ulaşmayı dileyecektir. Rahîm esmasıyla Allah tecelli edecektir o kişiye. Gözlerindeki hicab-ı mestureyi alacak, kulaklarındaki vakrayı alacak, kalbinin mührünü açacak, içindeki ekinneti ve küfür kelimesini dışarı alacak, yerine ihbat koyacaktır. Kişi bu noktada, şükür sahibi kılınacaktır. Artık kalbinde küfür yazmayan bir insandır.

Sonra, Allahû Tealâ ona verdiği diğer ihsanlarla beraber (asıl noktaya kadar gelelim); kalbe ulaşacaktır Allahû Tealâ. O kalbin nur kapısını Allah’a çevirecektir ve o kişinin göğsünü şerh edecek, En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre. Göğsünü şerh edecek; göğsünü yaracak ve göğsünden kalbine nur yolunu açacaktır. Sonra kişi zikir yapacaktır. Kalbine gelen rahmet nurları, kalbe sızacaktır. Kişi huşûya ulaşacaktır. Arkadan ona mürşidini gösterecektir Allahû Tealâ. Kişi 12. basamakta mürşidine ulaşacak, önünde diz çöküp tövbe edecektir.

Böyle bir tövbe işlemi tamamlandıktan sonra, sonuç söz konusu olacaktır. Böyle bir tövbe işlemi; kişinin ruhunun vücudundan ayrılmasını, Allah’a doğru yola çıkmasını intaç eder, kişinin bütün günahlarının sevaba çevrilmesini sonuçlandırır ve kişi nefs tezkiyesine başlar. Kalbine îmân yazıldığı için kişinin, Allah’ın katından zikir yaptığı zaman gelen rahmet, fazl ve salâvât nurlarından fazıllar, îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlar. Bu, nefs tezkiyesidir.

Böylece ne olur? Her %7 fazilet birikiminde nefsinin kalbinde kişinin, her katta %7 nur birikimiyle 7 tane gök katını kişinin ruhu aşar. %7, %7 biriken nurlar, o kişinin kalbinin 7. gök katına kadar ruhunu yükselten bir nura sahip olmasını sağlar. Bu nur, fazıllardır; sonunda fazileti oluşturacak olan fazıllardır. Her %7 fazl, îmân kelimesine yapıştıkça, yerleştikçe kişinin ruhu Allah’a ulaşır. 7 defa %7 nur birikimiyle kişinin ruhu, Allah’a mutlaka ulaşır. Yani kişinin nefsinin kalbinde her %7 fazl birikimi sağlandığında, ruh zemin kattan 1. kata, sonra 2. kata, sonra 3., 4., 5., 6., 7. katlara birer birer yükselir ve ruh, Allah’a ulaşır. Allah’a ulaştığı zaman, o kişi Allah’ın evliyası olmuştur. Nefsin kalbinde %49 fazl ve %2 rahmet birikimi tahakkuk etmiştir. Kişinin nefsinin kalbi, %51 nurlarla kaplanmıştır. Karanlıklar %100’ken, %49’a düşmüştür. Nefsin afetleri, %100’den %49’a düşmüştür ve kişi hidayete ermiştir.

Ne olmuştur hidayete ermesi için? Allahû Tealâ, o kişinin göğsünü yarmış (şerh etmiş). Allah’ın hidayete erdirmek istediği kişinin göğsünü yarmış (şerh etmiş) ve İslâm’a (Allah’a teslim olmaya) açmıştır. Kişi ruhunu burada Allah’a ulaştırır; 21. basamak burası. Nefsin kalbinde %49 fazl nuru, %2 de rahmet nuru olmak üzere, %51 nur birikimi tahakkuk etmiştir. Ruh Allah’a ulaşmıştır, Allah’ın Zat’ında yok olmuştur. Hidayete ermiştir kişi.

Şimdi âyet-i kerime, bundan sonraki safhayla alâkalı. Buraya kadar ne oldu? Allah, kişinin göğsünden kalbine nur yolunu açtı ve o nur yolundan kalbe ulaşan rahmet ve fazldan %2 rahmet, %49 fazl nefsin kalbine girdi ve yerleşti; kişi hidayete erdi.

Şimdi bu kişi, bu hidayete erdikten sonra şeytanın iğvasına maruz kalıp da şeytanî telkinlere inanırsa ve zikrini arttırmak yerine o noktada bırakırsa ve yavaş yavaş zikirden, namazdan soğumaya başlarsa ve bu konu bir ciddiyet kazanırsa…

Burada Allahû Tealâ, bu noktadan sonra, vuslattan sonraki durumdan bahsediyor âyet-i kerimede. Bu vuslat olayı tahakkuk ettikten sonra kişi, Allah’ı inkâr ederse… Allah’ı inkâr ederse… Böyle bir insanın durumuna beraberce bakıyoruz; kalbinde îmân kelimesi var (1. özellik). Îmân kelimesinin etrafında %51 nur; rahmet ve fazl nuru var. Kalbi aydınlanmış, kişi Allah’ın evliyası olmuş. İblis bütün gücüyle bu kişiye yüklenir ve bu kişiyi eğer inkâra götürürse, ona Allah’ın evliyası olması bir şey ifade etmezse, o kişinin ruhunu Allah’a ulaştırması o kişi için bir kıymet değilse bir değer değilse, o zaman bir problemle karşı karşıya oluruz. O zaman o kişi, fıska düşer.

İnkâr eden kişi, Allah’a ulaşmayı inkâr etmiştir ve inkâr ettiği an, Allahû Tealâ tarafından bellidir. O zaman Allahû Tealâ, Allah’ın inkârı, “Men kefere billâhi.” diyor Allahû Tealâ; Allah’a karşı küfre düşmek, Allah’ı inkâr etmek söz konusu. Böyle bir durumda o kişinin; Allahû Tealâ başının üzerinden devrin imamının ruhunu alıyor, kalbine tekrar küfür yazıyor, kalbi tekrar mühürlüyor, kalbin içine tekrar ekinnet koyuyor ihbatı alıp ve göğsünden kalbine açılmış olan nur yolunu kapatıyor Allahû Tealâ ve o yolu kapatıp başka bir yol açıyor. Niçin açıyor? Kişinin kalbine küfür kelimesini koymak için. Öyleyse o kişinin nefsinin kalbinde Allah’ın yapacağı işlemlerden bir tanesi, kalpteki îmân kelimesini almak ve kalbin içine tekrar küfür kelimesini yazmak için kalbin içindeki îmân kelimesini almak için ve kalbin içine küfür yazmak için Allahû Tealâ ters işlem yapacağı başka bir yol açıyor. Birinci açtığı yoldan (o îmân yoluydu), oraya Allahû Tealâ kalbin içine, fazlı ve salâvâtı ve rahmeti soktu. O, Allah’a teslim olma yoluydu. En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ, o kişinin göğsünden kalbine nur yolu açtı. Ama şimdi Allahû Tealâ, o yolu kapatıyor ve o kişinin göğsünden kalbine başka bir yol açıyor. Bu açtığı yol, ters bir yol. O yoldan, Allahû Tealâ kalbe ulaşıyor, kalbin içindeki îmân kelimesini alıyor. Îmân kelimesi alınınca, kalpteki bütün biriken fazılların, kalbi terk etmeleri söz konusu oluyor. Ve kalbin içindeki îmân kelimesini alan Allahû Tealâ, o kalbin içindeki ihbatı da alıyor, kalbin içine yeniden ekinnet koyuyor, yeniden küfür koyuyor ve kalbi yeniden mühürlüyor. Kişi, 21. basamaktan 3. basamağa geri dönüyor, ondan sonra da 2. basamağa.

Nefsinin kalbinde ne vardı başlangıçta bu kişinin? Küfür vardı. Şimdi, gene küfür yolundan kişinin nefsinin kalbine, Allahû Tealâ küfrü soktu; artık kişinin kalbinde küfür var. O kişinin kalbi mühürlüydü; gene mühürlü. O kişinin kalbinde ekinnet vardı; gene ekinnet var.

En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesinin karşıtı, Nahl Suresinin 106. âyet-i kerimesidir. Birinde Allahû Tealâ o kişinin göğsünden kalbine yol açıyor, kalbin içine îmânı azıyor, kalbin içine fazilet koyuyor; rahmetle fazl koyuyor evvelâ, sonra rahmetle salâvât da gönderiyor ve nefsin kalbinin içine îmânı yazdıktan sonra oluyor bunlar. Hep açtığı nur kapısından Allahû Tealâ bunları kalbe koyuyor o kişiyi kendisine teslim almak için. Bu kapı, Allah’ın teslim almak istediği, Kendisine ulaştırmak istediği kişiyi, teslim alması için Allahû Tealâ’nın. Ama vuslattan sonra o kişinin, durduğunu ve geriye doğru döndüğünü görüyoruz ve Allah’tan şüphe ediyor. Allah’a ulaşmayı ve Allah’ı inkâr ediyor kişi. O zaman, o yolu kapatan Allahû Tealâ (1. yolu kapatan Allahû Tealâ), bir başka yolu açıyor. Bu yol teslim, yolu değil küfür yolu.

İşte göğsünü küfre açan insandan bahsediyor. Allah’ın açtığı ikinci yol, küfür yoludur; âyet-i kerime bundan bahsediyor.

Öyleyse burada Allahû Tealâ’nın bir dizaynı var; kişinin kalbinin negatif istikamette değerlenmesi. Ve bu Nahl Suresinin 106. âyet-i kerimesi, En’âm-125’in tersini ifade ediyor:
* Nahl-106’da; kalbe açılan küfür yolu.
*En’âm-125’te; kalbe açılan teslim yolu.

Bir başka ifade kullanabiliriz: En’âm-125’te; kalbe açılan Allah’a teslim yolu. Nahl-106’da; kalbe açılan şeytana teslim yolu. Veya En’âm-125’te; kalbe açılan teslim yolu ya da îmân yolu. Nahl-106’da; kalbe açılan küfür yolu. İki âyet-i kerime, birbirinin tersi bir hüviyet kazanmış durumda.

2. suali kardeşimizin:

SORU: Nahl Suresi 106. âyet-i kerimesi ile Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesi arasında, bir ilişki var mıdır?

CEVAP:
Diyor ki Allahû Tealâ Bakara-257’de:

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


“Allah, âmenû olanların dostudur. Onların kalplerini zulmetten nura götürür.”

vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûte: Onlar ki küfredenlerdir, inkâr edenlerdir. Onlar, tagutun dostlarıdır. Onların da kalpleri nurdan, zulmete götürülür.

Bu âyet-i kerimeyle (Bakara Suresinin bu 257. âyet-i kerimesiyle) Nahl suresinin 106. âyet-i kerimesinde bir illiyet rabıtası var. İkisi, Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesindeki ikinci kesim; inkâr edenlerin, kâfirlerin, tagutun dostu oldukları ve onların kalplerinin nurdan zulmete götürüldüğü kesinleşiyor. Burada da (Nahl-106’da da) aynı şey var; küfre kişinin göğsünü açması ve böylece fıska düşmesi ve Allah’tan bir gadaba muhatap olması kişinin. Bu, büyük bir azap. Neden büyük bir azap? Büyük bir kurtuluştan, büyük bir azaba dönüşüyor, kişi kurtuluşun kıymetini bilmediği için, şükürden küfre düştüğü için, mü’min olmaktan ve Allah’ın evliyası olmaktan küfre düştüğü için. Bu tür insanların, bir dizayna baktığımız zaman, bunların âmenû olup Allah’a ulaştıktan sonra, bulundukları yerden aşağıya düşenler olduğunu, fıska düşenler olduğunu görüyoruz.

3. suali:

SORU: Nahl Suresinin 106. âyet-i kerimesindeki îmânla, mutmain olma ve Ra’d Suresinin 28. âyet-i kerimesindeki zikirle mutmain olma arasında bir ilişki var mıdır? Bu âyetlere göre îmân, zikir ve tevekkül arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP:
Ra’d-28:

13/RA'D 28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?


ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâhi: Onlar, âmenû olmuşlardır ve kalpleri zikirle mutmain olmuştur.
e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb: “Kalpler, ancak zikirle mutmain olur, öyle değil mi?” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse kalbin zikirle mutmain olduğu noktaya bakıyoruz. Gök katlarından 4.’sünde kişi. Zikirle mutmain olduğu noktada, 4.’sünde kişi. Burada, îmânla mutmain olma söz konusu. Buradaki îmânla mutmain oluş, daha üst seviyelere kadar ulaşıyor; Nahl Suresinin 106. âyet-i kerimesindeki, îmânla kalbin mutmain oluşu. Ama her ikisinde de Allahû Tealâ “mutmain” kelimesi kullandığına göre, 4. gök katına ulaşmak, kalbi mutmain kılan şey; zikirle oluşan bir mutmain olma noktası, aynı zamanda kişinin îmânının da 4. gök katına projekte edilmiş, 4. gök katını ihata eden bir îmân doyumu olması da söz konusu. “Aynı noktaları ifade ediyor.” demek, mümkündür. Allah razı olsun.

O zaman, kardeşimiz soruyor: Bu âyetlere göre; îmân, zikir ve tevekkül arasında bir ilişki var mıdır?” diyor.

Elbette. Îmân kelimesinin kalbe ulaşmasından sonra, kalbe yazılmasından sonra, ancak ondan sonra zikir, kişide bir hüküm ifade eder ve kalp, zikirle mutmain olur. Ancak ondan sonra, zikir hüküm ifade eder ve kişinin kalbine zikrin getirdiği, îmân kelimesinin etrafında toplanan fazıllar, îmân kelimesinin etrafında toplanarak kişinin mü’min olma standartlarını, gün geçtikçe daha üstün boyutlara getirir ve kişi 4. kademede, îmân açısından da mutmain olmuştur, nefsin afetleri açısından da mutmain olmuştur.

Peki, bunun tevekkülle bir alâkası var mı? Kesin. Kişinin tevekkülü, gün geçtikçe artıyor. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş, ruhunun Allah’a ulaşacağına kesin nazarıyla bakıyor. Bu kişi, tevekkül sahibidir, Allah’a ulaşıncaya kadar. Allah’a ulaştığı zaman da tevekkülü devam ederse şöyle düşünecek kişi: “Ben, Allah’a ulaşmayı diledim ve kesinlikle emin oldum ki; Allah benim ruhumu mutlaka Kendisine ulaştıracaktı ve Allah’a ruhum ulaştı. Şimdi ben, biliyorum ki daha çok zikredersem, günün yarısını aştıktan sonra zikrim, Allahû Tealâ mutlaka benim fizik vücudumu da teslim alacaktır.”

Böyle bir îmânın sahibi olan kişinin fizik vücudunu, Allahû Tealâ mutlaka teslim alır. Her şey, îmân seviyenize bağımlı. Böylece kalpteki îmânın mutmain oluşunun, ayrı ayrı kademeleri var. Îmânın 1. mutmain oluşu; 15, 16, 17, 18. basamakta. 2. mutmain oluşu, fizik vücudunu Allah’a teslimi yönünde; orası 24. basamak. 25. basamakta, bir defa daha mutmain oluyor; nefsin Allah’a teslimi standartlarında. Öyleyse kişinin nefsi de Allah’a teslim oluyor, daha sonra da iradenin teslimi söz konusu; gene mutmain olmak söz konusu.

Öyleyse tevekkülle de mutmain olma arasında, bir kesin ilişki söz konusu. Tevekkül kişiyi nereye götürür? Tevekkül kişiyi, ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini teslime kadar götürür. Yeter ki kişi, tevekkülün sahibi olsun.

SORU: Necm Suresinin 26. âyet-i kerimesini açıklar mısınız? Âyet-i kerimede belirtilen meleklerin şefaati hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP: Necm-26:

53/NECM 26: Ve kem min melekin fîs semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en illâ min ba’di en ye’zenallâhu limen yeşâu ve yerdâ.

Ve göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri (hiç)bir şeyle (hiçbir şekilde) fayda vermez. Allah’ın dilediği ve razı olduğu (tasarruf rızasına sahip) kimseye (devrin imamına) izin vermesinden sonrası hariç.


ve kem min melekin fîs semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en: Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle fayda vermez (menfaat sağlamaz).
illâ min ba’di: Ancak, -den sonra.
en ye’zenallâhu: Allah’ın izin vermesinden sonra.
limen yeşâu ve yerdâ: Dilediği kişiye ve razı olduğu kişiye, izin vermesinden sonra.

Ne demek istiyor acaba? İfade, son derece net. Necm Suresi, 26. âyet-i kerime. Bu bize hemen Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesini hatırlatmalı. Ne diyordu 7. âyet-i kerimede (Mu’min-7’de)?

40/MU'MİN 7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”


“Arşı tutan melekler (Burada söz konusu olan melekler.) ve onların etrafındaki kişi (devrin imamı), bazı insanlar için mağfiret talebinde bulunurlar. (Yani onların günahlarının sevaba çevrilmesi talebinde bulunurlar.) Derler ki: ‘Yarabbi! Kim tövbe eder de Senin yoluna girerse (âmenû olursa mü’min olursa, tövbe eder de Senin yoluna girer, mü’min olursa) Sen onlara mağfiret eyle.”

Şimdi mağfiretin standartlarına bakıyoruz:

Allahû Tealâ, kime mağfiret eder? Tövbe edip de Allah’ın yoluna giren ve mü’min olan kişiye. Bir adım daha atalım; bir başka âyet-i kerimede, aynı zamanda nefs tezkiyesi yapan kişiye, ki mü’min olmanın vasıflarından biridir nefs tezkiyesi yapmak.

Öyleyse “Kim, tövbe eder de mü’min olursa ve nefs tezkiyesi yaparsa Sen o kademedeki bir mü’minin günahlarını sevaba çevir.” Çünkü burası mü’min olmanın ilk kademesi değildir. Mü’min olmanın ilk kademesi, kişinin Allah’ı dilediği andır. O noktadan itibaren Allah, kalbin içindeki küfür kelimesini dışarı alacak, evvelâ kalbin mührünü açacaktır. Küfür kelimesi olmadığı için kalpte, o kişi artık kâfir değildir. Cennete gireceği kesin olduğu için de Allah’ın mü’min seviyesindeki bir kişisidir. Bu kişiye meleklerin mağfiret talebi geçerli mi? Hayır, geçerli değil. Ne zaman geçerli olacak? Ne zaman bu kişi (bu Allah’a ulaşmayı dileyen bu kişi), 12 tane ihsanla mürşidine ulaşıp önünde diz çöküp tövbe ederse. O zaman ne olacak?

Tövbe merasimi sırasında, Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesine göre, orada hazır bulunan arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi (devrin imamı), eğer o kişinin Allah’a ulaşma dileği varsa Allah da onu Kendisine ulaştırmayı dilediyse (ki Allahû Tealâ evvelâ diliyor, Kendisine ulaşmamızı) insanların çoğunu dilediği için hazır hale getirir, diler (Allah’a ulaşmayı dilemeleri için Allah, onların Allah’a ulaşmasını diler) ve onları seçer.

78/NEBE 38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.


İşte bu seçilenlerden Allah’a ulaşmayı dileyenler, 12 tane ihsanla mürşidine ulaştırılır.

12 ihsan, Allahû Tealâ’nın onu Kendisine ulaştırmadaki kararlılığını gösterir. 12. ihsanla mürşidine ulaşan bu kişinin başının üzerinde, devrin imamının ruhu oluşur. Bunun mânâsı; o kişiye mağfiret edilmiştir. Onun günahlarının sevaba çevrilmesi söz konusudur, Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi göre. Allahû Tealâ diyor ki:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Onlar ki, tövbe ederler ve mü’min olurlar ve nefs tezkiyesine başlarlar. Allah, onların günahlarını sevaba çevirir. (Yani onlara mağfiret eder.)”

Kimdir bu insan? Allah, onun Kendisine ulaşmasını dilemiştir. Bu sebeple onu (dilediklerinden bu kişiyi) seçmiştir ve bu kimseden Allahû Tealâ razı olmuştur 13. basamakta ve ona (razı olduğu kişiye), mürşidini göstererek izin vermiştir. İrşad makamına ulaşıp, tâbî olması için izin vermiştir. Sadece bu kişi için arşı tutan meleklerin ve devrin imamının talebi geçerlidir. “O, hariç.” diyor Allahû Tealâ. Ötekilere, gene arşı tutan melekler dileyebilir (şefaat dileyebilir) ama ötekiler için bir fayda ifade etmez. Zaten Allahû Tealâ burada, sadece meleklerden bahsediyor, devrin imamından bahsetmiyor.

Devrin imamıyla beraber melekler dilerse ve kişi gerçekten Allah’a ulaşmayı diliyorsa, o zaman şefaat gerçekleşir. O kişinin günahlarının sevaba çevrilmesinde, devrin imamının rolü vardır. Devrin imamı, o kişinin günahlarının affedilmesini talep eder. Onlar da günahlarının affedilmesini talep ederler, Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesine göre. İki defa günahları affedilir yani sevaba çevrilir. İşte bunun adı, şefaattir. Sadece Allah’ın 13. basamakta, daha evvelki bütün işlemleri tamamladıktan sonra kendisine izin verdiği ve Allah’a ulaşmayı dileyen kişi için geçerlidir.

Niçin izin almıştır kişi? Allah ona mürşidini göstererek, izni vermiş oluyor. Hangi izni vermiş oluyor? Allah’tan istediği istianenin iznini vermiş oluyor. Kişi, mürşidini istiyor Allahû Tealâ’dan hacet namazını kılıp. Ona, Allahû Tealâ mürşidini göstererek izin veriyor; ona ulaşıp tâbî olmasında. Bu aynı zamanda, Allah’ın rızasını da ifade eder. Hem rıza hem de izin vermesi, 13. basamakta gerçekleşir ve kişi mürşidine ulaşır. Önünde diz çöker, tövbe eder ve Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre o kişinin günahları sevaba çevrilir. Şefaat orada, mağfiretle tamamlanır.

B şıkkında diyor ki: “Âyet-i kerimede belirtilen meleklerin şefaati hakkında bilgi verir misiniz?”

Verdik. Bu, Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesinde adı geçen şefaattir. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde adı geçen, şefaattir. Günahların sevaba çevrilmesi işlevidir.

SORU: Necm Suresinin 29. âyet-i kerimesinde: “Sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir.” buyrulmakta. Bu âyet-i kerimeye göre dünya hayatını tercih edenlerin, Allah’a ulaşmayı dilemeyerek, Allah’ın zikrinden yüz çevirenler olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP:
Bakalım âyet-i kerimeye. Necm-29:

53/NECM 29: Fe a'rıd an men tevellâ an zikrinâ ve lem yurid illel hayâted dunyâ.

Artık zikrimizden dönen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.


fe a'rıd an men tevellâ an zikrinâ: Bizim zikrimizden yüz çevirenlerden, yüz çevir. (Sen de yüz çevir.)
ve lem yurid: Ve dilemeyen.
illel hayâted dunyâ: “Dünya hayatının dışında, Bizden manevî hiçbir şey dilemeyen ve Bizim zikrimizden yüz çeviren kişiden, sen de yüz çevir.” diyor Allahû Tealâ.

Neye paralel bu? Yûnus-7 ve 8’e paralel:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar, Bize mülâki olmayı dilemezler. Onlar, dünya hayatından mutmain olurlar, dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatından mutmain olurlar. Onların gidecekleri yer, ateştir (cehennemdir).” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse “Böyle insanlardan, sen de yüz çevir.” buyuruyor Allahû Tealâ.

“Şimdi Necm-29’da söylenen: “Dünya hayatından başkasını istemeyenden, zikrimize sırt çevirenden yüz çevir.” buyrulmakta. Bu âyet-i kerimeye göre dünya hayatını tercih edenlerin, Allah’a ulaşmayı dilemeyerek, Allah’ın zikrinden yüz çevirenler olduğunu söyleyebilir miyiz?”

Elbette. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, zikirden otomatik olarak yüz çevirmiştir. Neden? Dilemiyorsa, nefsinin kalbi hiçbir zaman zikir yapsa bile, o zikrin faydasını o kişinin görmesine müsaade etmez. Kalp yapısı bozuktur, Allah’a ulaşmayı dilemediği için. Ve zaten onlarda, zikir sevgisi de oluşmaz.

SORU: Tûr Suresinin 21. âyet-i kerimesini açıklar mısınız? Bu âyet-i kerimenin, Muddessir Suresinin 38. âyet-i kerimesiyle bir ilişkisi var mıdır?

52/TÛR 21: Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şey’in, kullumriin bi mâ kesebe rehînun.

Ve (hayattayken, ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyip) âmenû olan, zürriyetleri de kendilerine îmân ile tâbî olanların zürriyetlerini de kendilerine ilhak ettik (yanlarına kattık). Ve onların amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kazandığına (dereceler) karşılık bır rehindir.


vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ: Âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler) ve onlara (ittibâ edenler) ittibâ eden zürriyetleri. (Ve îmânla zürriyetlerinden onlara ittibâ edenler, tâbî olanlar.)

Öyleyse birinci “vellezîne âmenû” olanlar, irşada kadar ulaşmış âmenû olanlar; 7. kademedeki âmenû olanlar ve onların zürriyetlerinden îmânla kendilerine tâbî olanlar. Tâbî oldukları anda, kalplerine îmân yazıldığı için îmânla tâbî olanlar.

“Îmân edenler, âmenû olanlar ve onlara îmânla tâbî olan kişiler…”

elhaknâ: Biz, ilhak ettik (kattık).
bihim zurriyyetehum: Onların zürriyetlerini de onlara kattık. (Kattık ve onlara ekledik yani. Kattık, kendilerine ekledik.)
ve mâ eletnâhum min amelihim: Onların amellerinden hiçbir şey eksiltmedik.
min şey’in: Hiçbir şey eksiltmedik.
kullumriin bi mâ kesebe rehînun: Her kişi, kendi kazandığına karşılık bir rehindir.

Burada Allahû Tealâ… Şimdi düşünelim Âdem (A.S)’ı. Âdem (A.S), ilk peygamber ve ilk insandı. Çocukları, torunları ve torunlarının torunları… Onlardan bir kısmı Hz. Âdem’e tâbî oldular. Bir kısmı da tâbî olmadılar. İşte soyundan âmenû olanlar, Hz. Âdem’e tâbî olanlar. “Ve soyundan ona tâbî olarak îmân etmiş olarak kalplerine…” Her tâbî olanın kalbine îmân yazılacağı için kalbi îmânla tâbî olanlardan bahsediyor Allahû Tealâ ve “Onlara ilhak ettik, kattık.” diyor. Sonra gelenler de o nasıl Allah’ın güzelliklerini yaşamışsa Hz. Âdem, onlar da aynı şekilde. “Ve onların amellerinden hiçbir şey eksiltmedik. Eğer inkâr etselerdi.” Ki bir kısım oğulları, kızları, torunları inkâr ettiler. O zaman onlardan eksiltiyor Allahû Tealâ, “Onların amelleri boşa gitmiştir.” diyor. “Allah’a ulaşmayı inkâr edenlerin amelleri boşa gitmiştir.” diyor. Bunlarsa amellerinden hiçbir şey eksiltilmeyenler.

“Her kişi, kendi kazandığına karşılık bir rehindir.” Nasıl bir şey bu? O kişi ya negatif puanlar kazanacaktır ya pozitif puanlar kazanacaktır. Eğer Allah’a ulaşmayı dilemezse, o kişi rehin olarak ömür boyu kalacaktır. O kişinin nefsi, o fizik vücutta, ömür boyu kalacak ama hep rehine olarak kalacaktır. Hiçbir zaman ruhun da teslimi söz konusu olmayacaktır, fizik vücudun da teslimi söz konusu olmayacaktır, nefsin de teslimi söz konusu olmayacaktır. Ne ruh ne fizik vücut ne nefs ne de iradî yapının teslimi söz konusu olacaktır.

Öyleyse bu kişi ne yapmıştır? Bu kişi kaybettiklerinin, kaybettiği dereceler, aslında kazandığı negatif derecelerdir. O kazandıklarının karşılığı olarak; negatif derecelerin karşılığı olarak, o kişinin fizik vücudunun içinde nefsi, hep rehine olarak kalmıştır, kalacaktır. Allahû Tealâ, bunu demek istiyor.

“Ve bu âyet-i kerimenin, Muddessir Suresinin 38. âyet-i kerimesiyle bir ilişkisi var mıdır?”


74/MUDDESSİR 38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR 39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.


Vardır. Orada “İllâ ashâbel yemîn.” diyor Allahû Tealâ; yemin sahipleri. Yani yeminlerini yerine getiren nefsler ne oluyor? Evvelâ tâbî oluyorlar, derecat kazanmaya başlıyorlar, ruhları Allah’a ulaşıp teslim oluyor, fizik vücutları Allah’a teslim oluyor, sonra da nefsleri Allah’a teslim oluyor. Fizik vücudun Allah’a tesliminde de nefs kurtulmamıştır. Ne zaman daimî zikre ulaşırsa kişi, o zaman nefs Allah’a teslim olur, rehinelik hüviyeti orada biter; 27. basamakta biter. 27. basamağın sonunda, 7. gök katının görülmesiyle rehinelik müessesesi sona erer. Allah razı olsun.

SORU:
Yûnus Suresinin 99. âyet-i kerimesinde ifade edilen mü’min olma kavramını, tâbiiyetten önceki mü’min olma açısından anlayabilir miyiz?

CEVAP:

10/YÛNUS 99: Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).

Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, insanları mü’min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın?


ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ: Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi topluca âmenû olurdu. (Muhakkak ki âmenû olurdu hepsi, eğer Rabbin dileseydi. Yani hepsi Allah’a ulaşmayı dilerdi.)
e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn: Yoksa sen insanları, mü’min oluncaya kadar zorlayacak mısın? (Onlara ikrah mı kullanacaksın, zorlamamı kullanacaksın mü’min oluncaya kadar?)

“Eğer senin Rabbin dileseydi, hepsini mü’min yapardı. Onlar âmenû olurdu, hepsini âmenû kılardı. Ama onlar eğer âmenû olmayı dilemiyorsa, istemiyorsa sen onları zorla mı mü’min kılacaksın?” diyor. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söylüyor.

“Bu, tâbiiyetten önceki mü’min olma açısından mı, değer kazanıyor?”
diye soruyor.

Mü’min olmak, âmenû olmak… Aslında Allahû Tealâ yukardaki “âmene” kelimesiyle kişilerin âmenû olmasını soruyor. Burada, evet; tâbiiyetten önceki mü’min olma yani âmenû olma noktası. Kişi tâbî değil, kalbinde îmân yazılmamış ama kalbindeki küfür kelimesini almış Allahû Tealâ. Aldığı andan itibaren o kişi, mü’min kabul ediliyor. Yani Mumtehine-12’deki olay.

60/MUMTEHİNE 12: Yâ eyyuhen nebiyyu izâ câekel mu'minâtu yubâyi'neke alâ en lâ yuşrikne billâhi şey'en ve lâ yesrikne ve lâ yeznîne ve lâ yaktulne evlâdehunne ve lâ ye'tîne bi buhtânin yefterînehu beyne eydîhinne ve erculihinne ve lâ ya'sîneke fî ma'rûfin fe bâyı'hunne vestagfirlehunnallâh(vestagfirlehunnallâhe) innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Ey nebî (peygamber)! Mü’min kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinada bulunmamak, evlâtlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak, maruf bir iş konusunda sana asi olmamak üzere, sana tâbî olmak için geldikleri zaman, artık onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).


Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmak için gelen, kalplerindeki küfür alınmış olan kişiler; aynı statü.

SORU: Tâbiiyetten önceki mü’min olma, Rahîm esmasının tecellisiyle mi yoksa ekinnetle beraber küfür kelimesinin alınmasıyla mı gerçekleşmektedir?

CEVAP: Rahîm esmasının tecellisiyle olay başlar ama kişi mü’min olamaz. Önce kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır Rahîm esması, sonra kulaklardaki vakrayı alır, en sonra kalbin mührünü açar, küfür kelimesini alır. Ancak burada (7. basamakta), kalbin mührünün açılması ve içindeki küfrün alınması ve kalpteki ekinnetin alınması söz konusu olur. Kişinin küfürden kurtulduğu yer burasıdır. Artık kalbi mühürlü değildir, kalbin mührü açılmıştır, kişinin kalbindeki küfür kelimesi alındığı için o kişi artık kâfir hüviyetinde değildir, inkâr eden hüviyetinde değildir. Küfür kelimesinin alınmasıyla gerçekleşmektedir.

Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisi, tecelli ettiği anda kimseyi mü’min kılmaz. İşlevlerin birbirini takip etmesi, birkaç dakikalık bir zaman alır. Bu zaman alması, bir sıralamaya tâbîdir. Bu sıralamanın 3. halkasında, o kişinin kalbindeki küfür kelimesinin kalbin mührü açılarak, küfür kelimesinin kalbinden alınması, kişiyi kâfir hüviyetinden mü’min hüviyetine alır. Çünkü bir kişinin mü’min olmadan evvelki durumunda, gözlerindeki hicab-ı mesture, görme hassasının üzerinde gışavet, kulakları, duyma hassası mühürlü, kalbindeki idrak hassası mühürlü. Bunların hepsinin değişmesi lâzım. Bu noktadan sonra kişi, kâfir hüviyetinden kurtuluyor. Hem kalbin mührü açılacak (1); çünkü mühürlü kalbin mutlaka açılması lâzım; kişinin mü’min sayılabilmesi için. Gışavet isimli perde alınacak, baş gözlerindeki hicab-ı mesture alınacak, kulaklardaki vakra alınacak, işitme hassasının üzerindeki mühür alınacak, kalbin üzerindeki mühür alınarak kişi idrak edebilecek hâle getirilecek. Öyleyse ekinnetle beraber, küfür kelimesinin alınmasıyla gerçekleşir.
Allah razı olsun.

SORU: Bakara Suresinin 6 ve 7. âyet-i kerimelerine göre, uyarılamayıp kalpleri mühürlü olan ve elîm bir azaba çarptırılacak olanların, 3. fıska düşenlerle bir ilişkisi var mıdır?

CEVAP:

2/BAKARA 6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).

Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.


“Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.” diyor. “Âmenû olmazlar, Allah’a ulaşmayı dilemezler, mü’min olmazlar.”

Bakara-7:

2/BAKARA 7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


hatemallâhu alâ kulûbihim: Kalplerinin üzerinde mühür vardır.
ve alâ sem’ıhim: İşitme hassalarının üzerinde mühür vardır.
ve alâ ebsârihim gışâvetun: Görme hassalarının üzerinde, gışavet perdesi vardır.
ve lehum azâbun azîm: Onlara, azîm bir azap söz konusudur.

“Bakara Suresinin 6 ve 7. âyet-i kerimelerine göre, uyarılamayıp kalpleri mühürlü olan ve elîm bir azaba çarptırılacak olanların, 3. fıska düşenlerle bir ilişkisi var mıdır?” diyor.

Yani 3. fısk, hidayetten sonraki fısk. Hayır, böyle bir şeyden bahsetmiyor Allahû Tealâ burada. Bunlar sadece uyarılamayanlar ve kalpleri karanlık kalanlar, mühürlü kalanlar, hiç açılmamış olanlar. Kalpler mühürlü, işitme hassaları mühürlü. Bunlar, daha ikaz edilmeden evvelki durum. “İkaz etsen de etmesen de onlar kâfir olarak kalırlar.” diyor Allahû Tealâ. Onun için orada, 3. fısk değil; herkes başlangıçta fısktadır, o fısk. Herkes başlangıçta küfürdedir, o küfür; başlangıç küfrü.

SORU: Bakara Suresinin 6. âyet-i kerimesine göre uyarılamamış olanların Enfâl Suresinin 23. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın kalplerinde hayır görmedikleri, olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP:
Enfâl-23:

8/ENFÂL 23: Ve lev alimallâhu fî him hayran le esmeahum, ve lev esmeahum le tevellev ve hum mu'ridûn (mu'ridûne).

Ve Allah, onların (akıl etmeyen sağır ve dilsizlerin) içinde hayır olduğunu bilse (görse) elbette onlara işittirirdi. Ve onlara işittirse bile (onlar), mutlaka dönerlerdi ve onlar yüz çevirenlerdir.


ve lev alimallâhu fî him hayran: Eğer Allah bilseydi onlarda (onların içinde) hayır olduğunu bilseydi. (Muhakkak onlara işittirirdi. Ama işittirseydi bile…)
ve lev esmeahum le tevellev: Onlar, işittirseydi bile (onlar) muhakkak dönerlerdi.
le: Muhakkak.
tevellev: Dönerlerdi.
ve hum mu'ridûn: Ve onlar, yüz çevirenlerdir.

Şimdi sual: “Bakara Suresinin 6. âyet-i kerimesindeki, göre uyarılamamış olanların Enfâl Suresinin 23. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın kalplerinde hayır görmedikleri, olduğunu söyleyebilir miyiz?”

Evet, söyleyebiliriz. Onlar, Allah’a ulaşmayı, ikazlara rağmen, kendilerine hakikatler anlatıldığı halde dilemeyenlerdir. Onların dilemeleri söz konusu değildir.
Allah razı olsun.

SORU: İnsân Suresi 30. âyet-i kerimesiyle Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesi arasında illiyet rabıtası var mı?”

CEVAP:
İnsân Suresinin 30. âyet-i kerimesine bakıyoruz:

76/İNSÂN (DEHR) 30: Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), innallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).

Ve Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Muhakkak ki Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).


“Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. (Allah’ın dilemesi hariç, siz dileyemezsiniz.)” Yani daha açık bir ifadeyle: “Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.” oluyor. “Muhakkak ki Allah bilendir ve hikmet sahibidir.”

Şûrâ-13. Allahû Tealâ diyor ki Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


şerea lekum mined dîni: Sizin için dînden şeriat kıldık.

Neyi kılmış?

mâ vassâ bihî nûhan: Nuh’a vasiyet ettiğimiz şeyi.
vellezî evhaynâ ileyke: “Ki onu sana vahyetmiştik.” diyor Allahû Tealâ.
ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme: Ve İbrâhîm’e vasiyet ettiğimiz şeyi.”
ve mûsâ ve îsâ: “Ve Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi (sana da şeriat kıldık).” diyor Allahû Tealâ.

Dikkat edin, Allah’ın vasiyeti hiç değişmez. Ruhu, vechi, nefsi, iradeyi Allahû Tealâ’ya teslim etmek.

en ekîmûd dîne: Dîni ikame edin diye. (Yani hayata getirin diye, ayakta tutun diye.)
ve lâ teteferrakû: Ve fırkalara ayrılmayın diye.
fîhi: Onda (dînde).

“Fırkalara ayrılmayın. Ve dîni ayakta tutun diye, hayatta tutun, dîni ikame edin diyerek, Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimizi, Hz. İbrâhîm’e vasiyet ettiğimizi, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimizi, sana da şeriat kıldık.” diyor. “Ve sana vahyederek şeriat kıldık.” diyor Allahû Tealâ.

kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum: Onları davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi.
ileyh: Onu.

“Onu, onunla müşriklerin üzerine onları davet ettiği şey, ağır geldi. (Yani tek Allah’a inanmak ve tek bir Allah’a ibadet etmek.)”

allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah, dilediğini Kendisine seçer.
ve yehdî ileyhi men yunîb: Ve onlardan kim, Allah’a yönelirse (Allah’a ulaşmayı dilerse) onları Kendisine ulaştırır.

Şûrâ-13’le İnsân Suresinin 30. âyet-i kerimesi arasında illiyet rabıtası. Dilemek açısından; evvelâ Allah diler ve Allah, dilediğini ispat eder. Neyle ispat eder? Seçerek. Niçin seçiyor insanları? Kendisine ulaştırsın diye. Seçiyor ki; seçtiklerinden bir kısmı Allah’a ulaşmayı dilesin diye.

Öyleyse evvelâ Allah istiyor, bizim Kendisine ulaşmamızı. Burada Allah’ın seçmesi, dilemesiyle tahakkuk ediyor. Ondan sonra da kişi Allah’a ulaşmayı diliyor. “Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” müessesesi böylece tahakkuk ediyor. Ama bu bir illiyet rabıtası değil, sadece bir ilişki.

SORU: Allah’ın kâlû belâ günü, dilediği insanların üzerinde farklılık oluşturması söz konusu mudur?

CEVAP: “Kâlû belâ günü, Allah’ın dilediği insanların üzerinde farklılık oluşturması, söz konusu mudur?” Yani bir kısmını Kendisine ulaştırmayı istemesi, bir kısmını istememesi söz konusu olur mu? Aslında Allahû Tealâ, herkesin Kendisine ulaşmasını ister. Ama insanların bir kısmı, ümitsiz vakadır. Yani o kadar açık bir şekilde Allah’a asi olmuşlardır ki, kendileri Allah’a ulaşmayı dilememekle kalmazlar, başka insanların da Allah’a ulaşmayı dilemesini engellerler. Onların da kendileri gibi dalâlette, uzak bir dalâlette kalmasını ve küfürde kalmasını sağlarlar. Onları Allahû Tealâ, Kendisine ulaştırmayı dilemez.

Şimdi burada Allahû Tealâ, bütün insanların nefsleri üzerine insanları şahit tuttuğunu söylüyor. Bu noktaya kadar farklılık yok. Neticeye kadar gidiyoruz. Sonra diyor ki Allahû Tealâ: “Ben sizin Rabbiniz olduğuma göre Bana yemin, misak ve ahd verin.” Sonra da diyor ki: “Ben, sizin hepinizden toplu misak istiyorum. Yani iradenizi de Bana teslim etmenizi istiyorum.” Bütün insanlardan istiyor Allahû Tealâ.

Öyleyse kimler varsa, herkesten Allahû Tealâ ahd almış, misak almış, ağır söz almış bütün insanlardan; ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim etsinler diye. Hepimiz, “İşittik ve itaat ettik.” demişiz. Allahû Tealâ da hepimizi, misakimizle bağlamış; Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesi.

5/MÂİDE 7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.



SORU: İnsân Suresi 31. âyet-i kerimesiyle Nisâ Suresi 175. âyet-i kerimesi arasında bir illiyet rabıtası var mıdır? İnsân-31’de, zâlimler rahmetin içine giremediklerine göre, âlimler Allah’ın rahmetine girenler, diyebilir miyiz? Allah razı olsun.

CEVAP:

76/İNSÂN (DEHR) 31: Yudhilu men yeşâu fî rahmetihî, vez zâlimîne eadde lehum azâben elîmâ(elîmen).

O dilediği kişiyi, rahmetinin içine dahil eder. Ve zalimler, onlar için elîm azap hazırladı.


yudhilu men yeşâu fî rahmetihî: Dilediğini, Kendi rahmetine sokar.
vez zâlimîne eadde lehum azâben elîmâ: Zâlimlere ise; onlara acı bir azap hazırlamıştır (elîm bir azap hazırlamıştır).

Nisâ-175:

4/NİSÂ 175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî: Kim ki Allah’a âmenû olur (Allah’a ulaşmayı diler) ve Allah’a sarılmayı da diler.

Yani Allah’a ulaştıktan sonra, Allah’ın Zat’ında yok olmayı da diler. “Allah’a ulaşmayı ve Allah’a sarılmayı dilerse.”

fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın: Allah onları, Kendisinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacaktır.
ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ: Ve onları, Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştıracaktır.

Bu iki âyet arasında, bir illiyet rabıtasından bahsedilebilir. Öyleyse her ikisinde de Allah’ın rahmetine, rahmetinin içine sokması söz konusu kişileri; yani onlara rahmet göndermesi söz konusu. Fakat Nisâ-175’te: “Rahmetin ve fazlının içine sokar.” diyor.

Birinde, sadece rahmet var; 10. basamağı ifade ediyor. 10. basamakta kalbimize giren rahmettir. Ama Nisâ-175’te; Allah’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ında kaybolmayı dileyen kişiler için rahmetinin ve fazlının içine sokacağını söylüyor Allahû Tealâ ve onları, Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştıracağını söylüyor. Burası, 13. basamağı işaret eder. Ve 14. basamakta kişi tâbî olacak ve ruhu vücudundan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşacaktır.

Öyleyse basamaklar farklı da olsa, birisi 10. basamağın, diğeri 14. basamağın muhtevasını da işaret etse Allahû Tealâ’nın dizaynı, her ikisinde de aynı hedefe yöneliktir.

SORU: Peygamber Efendimiz (S.A.V), bize bu hadîs-i şerifinde ne anlatmak istiyor? Hadîs şöyle: “Ahir zamanda öyle insanlar vardır ki; cennetlik amel işlerler ama cehenneme gideceklerdir. Öyle insanlar vardır ki; cehennemlik amel işlerler, cennete gideceklerdir.”

Bu kişiler, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir diyebilir miyiz?

Bu kişiler, hadîs-i şerifin: “Cennetlik amel işlerler ama cehenneme gideceklerdir.” kısmına göre, Kehf-104 ve 105 âyetlerindeki insanlardır, diyebilir miyiz?

Bu hadîs-i şerifin: “Cehennemlik amel işlerler, cennete gideceklerdir.” kısmına göre, Vel Asr Suresindeki “lillezîne âmenû” kısmındaki, Allah’a ulaşmayı dileyendir, diyebilir miyiz?

Bu hadîsin, Fussilet-18 ve Neml-53’le bir bağlantısı var mıdır?

CEVAP: Bir insan düşünün sevgili kardeşlerim, 15 yaşında sorumluluğunun farkına varmış; namaz kılmaya, oruç tutmaya, zekât vermeye, hacca gitmeye, kelime-i şehadet getirmeye başlamış bu kişi. Fırsat bulmuş hacca da gitmiş ve 80 yaşında ölmüş bu kişi. 65 yıl, İslâm’ın 5 şartının hepsini yerine getirmiş. Bu kişi aslında genel görüntü içerisinde cennetlik amel işliyor. Ama bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemediyse, gideceği yer cehennemdir. Cennetlik amel işliyor ama cehenneme gidecek.

Öbür taraftan başka biri de; o da 80 yaşında ölmüş ama aklı başına 80 yaşında gelmiş. Hep günahlar işlemiş ömrü boyunca, sonra birdenbire Allah’a ulaşmayı dilemiş. Diledikten sonra da ölmüş. Ameli yok, mutlaka cehenneme gidecek kişi. Ama Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın cennetine giriyor.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, hidayetin muhtevasına dikkat edin. Bu çağ, hidayet çağıdır. Bütün insanları Allahû Tealâ, kurtuluşa çağırıyor. İşte verdiğimiz misaller muhtevasında, olay budur. Cennetlik amel işleyen kişi, ne yazık ki cehenneme gidecektir. Cehennemlik amel işleyen kişi ise ona ne mutlu ki Allah’ın cennetine gidecektir; sadece Allah’a ulaşmayı dilediği için. Öteki de cehenneme gidecektir; sadece Allah’a ulaşmayı dilemediği için.

“Bu kişiler, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir diyebilir miyiz?”

Evet, diyebiliriz. Ne diyordu Allahû Tealâ Yûnus-7 ve 8’de?

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar, Bize mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı) dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla doyuma ulaşırlar. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir.”

Yani kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden fazla olanlardır. Onlar hüsranda olanlardır. Gidecekleri yer, cehennem.

Ama adamlar, İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiriyorlarmış. Olabilir. Ama kurtulmaları, ne yazık ki mümkün değil.

Şimdi C şıkkında da soruyor kardeşimiz:

“Bu kişiler, hadîs-i şerifin: ‘Cennetlik amel işlerler ama cehenneme gideceklerdir.’ kısmına göre, Kehf-104 ve 105 âyetlerindeki insanlardır, diyebilir miyiz?”

Kehf-104’te Allahû Tealâ diyor ki:

18/KEHF 104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).

Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.


ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ: Onlar, dünya hayatında çalışmalarını dalâlete düşürmüşlerdir.
ve hum yahsebûne: Onlar hesap ediyorlardı ki.
ennehum yuhsinûne sun’â: En güzeli yaptıklarını zannediyorlardı.

Kehf-105:

18/KEHF 105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî: Onlar, Allah’ın âyetlerini ve özellikle Allah’a mülâki olmayı inkâr ettiler.
fe habitat a’mâluhum: Amelleri boşa gitti.
fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ: Onlar için kıyâmet günü vezin tutulmaz.” diyor.

Ama bu son kesim, Kehf-106’ya ait: “Onlar için kıyâmet günü mizan tutulmayanlar. Bunlara ilaveten, Allah’ın resûlleriyle alay edenler.”

“Kehf-104 ve 105’deki ifade edilen kişiler bunlardır diyebilir miyiz?”
diyor kardeşimiz.

Evet, o da bir misaldir. Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar ama güzel ameller işlediklerini sanıyorlar. Güzel bir misal. “Güzel ameller işlediklerini sanıyorlar.” ifadesi, buna güzel bir misal teşkil eder. Evet.

D şıkkında diyor ki kardeşimiz:

“Bu hadîs-i şerifin: ‘Cehennemlik amel işlerler, cennete gideceklerdir.’ kısmına göre, Vel Asr Suresindeki ‘lillezîne âmenû’ kısmındaki, Allah’a ulaşmayı dileyendir, diyebilir miyiz?”

103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


vel asr: Asra yemin olsun.
innel insâne le fî husr: İnsanlar hüsrandadırlar.
illâllezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.

Hüsranda değillerdir. Yani kazandıkları dereceler, kaybettikleri derecelerden fazladırlar. O insanlar âmenû oldukları, Allah’a ulaşmayı diledikleri için mutlaka kurtulacaklardır. Ama amelleri yok? Olabilir. Ama kurtuldukları kesin.

Öyleyse “Cehennemlik amel işlerler; cennete gideceklerdir.” kısmına göre, Vel Asr Suresindeki bu âmenû olanlar, misal gösterilebilir.

E şıkkında da: “Bu hadîsin, Fussilet-18 ve Neml-53’le bir bağlantısı var mıdır?” diyor kardeşimiz.

Diyor ki:

41/FUSSİLET 18: Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Ve âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) kurtardık. Ve (böylece) onlar, takva sahibi olmuşlardı.


“Âmenû olanları ve takva sahibi olanları kurtardık.”

Âmenû olmuşlar; âmenû oldukları için de takva sahipleri. Ama amelleri yok?

Fussilet-18’le bağlantısı var.

Neml-53:

27/NEML 53: Ve enceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Ve âmenû olan (Allah’a ulaşmayı dileyen) ve (bu sebeple) takva sahibi olanları kurtardık.


Aynı. “Âmenû olanları ve takva sahibi olanları kurtardık.” diyor.

Fussilet-18’le Neml-53 aynı. İkisinde de aynı özellik var.

SORU: Enbiyâ-24’te geçen öğüt kavramı ile açık şirkten kurtulmak ve Allah’a ulaşmayı dileyerek gizli şirkten de kurtulmak anlatılmak isteniyor, diyebilir miyiz?

CEVAP:
Enbiyâ-24, Allahû Tealâ buyuruyor:

21/ENBİYÂ 24: Emittehazû min dûnihî âliheten, kul hâtû burhânekum, hâzâ zikru men maiye ve zikru men kablî, bel ekseruhum lâ ya’lemûnel hakka fe hum mu’ridûn(mu’ridûne).

Yoksa O’ndan (Allah’tan) başka ilâhlar mı edindiler? “Haydi burhanınızı (kesin delilinizi) getirin. (İşte) bu, benimle beraber olanların ve benden öncekilerin zikridir (kitabıdır).” de. Fakat onların çoğu, hakkı bilmezler. Bu sebeple onlar, yüz çevirenlerdir.


emittehazû min dûnihî âliheh: O’ndan başka ilâhlar mı edindiler?
kul hâtû burhânekum: De ki: “Delillerini getirsinler.”
hâzâ zikru men maiye: İşte bu, zikirdir.
men maiye: Benimle beraber olanların zikridir.
ve zikru men kablî: Ve benden evvelkilerin de zikridir. (Yani kitabıdır, öğüdüdür.)
bel ekseruhum lâ ya’lemûnel hakka: Fakat onların çoğu hakkı bilmezler.
fe hum mu’ridûn: Onlar, yüz çevirenlerdir.

Enbiyâ-24’te geçen öğüt kavramı ile orada geçen zikir söz konusu.

“Açık şirkten kurtulmak ve Allah’a ulaşmayı dileyerek, gizli şirkten de kurtulmak anlatılmak isteniyor, diyebilir miyiz?”

Evet. Orada, “Onların çoğu hakkı bilmezler.” ifadesi; hakkın ifadesini yani Allahû Tealâ Ve Tekaddes Hazretlerine ulaşmayı dilemeyi devre dışı saymaları adamların. Bunu yok bilmelerinden kaynaklanan bir olguyla karşı karşıyayız.

 

Öyleyse “Benimle beraber olanların ve Benden evvelkilerin de zikri budur.” tatbikatı istikametinde kullanılabilir. “Onlar hakkı bilmezler. Bilmedikleri için de Allah’a ulaşmayı dilemezler.” mânâsı çıkıyor. Ama tam olarak bu mânâ çıkmıyor. Burada, hakkı bilmemek ve yüz çevirmekten bahsediyor. Yüz çevirmek; Allah’ın emirlerine karşı gelmek istikametinde. Ama onunla mutlaka irtibatlıdır demek, çok sağlam bir delili ifade etmiyor, iki âyet.

SORU: Enbiyâ-35’te geçen hayır ve şerrle imtihan edilmeyi açıklar mısınız?

CEVAP:

21/ENBİYÂ 35: Kullu nefsin zâikatul mevt(mevti), ve neblûkum biş şerri vel hayri fitneten, ve ileynâ turceûn(turceûne).

Bütün nefsler, ölümü tadıcıdır. Sizi, hayır ve şer fitneleri ile imtihan ederiz. Ve Bize döndürüleceksiniz.


kullu nefsin zâikatul mevt: Bütün nefsler ölücü, ölümü tadıcıdır.
ve neblûkum biş şerri vel hayri: Ve sizi, şerrle ve hayırla imtihan edeceğiz.
fitneh: Fitneler ile imtihan ederiz.
ve ileynâ turceûn: Ve Bize döndürüleceksiniz.

Her olay, ya bize derecat kazandırır ya da kaybettirir ve her gün boyunca saatlerimiz geçer. Allahû Tealâ daimî zikri farz kıldığına göre, 24 saatin ne kadarında zikir yapmıyorsak, her saniye derecat kaybederiz. Ne kadarında da zikir yapıyorsak, o kadar saniye derecat kazanırız. Diğer amellerimiz de böyledir. Hayırlı amel işliyorsak derecat kazanırız, şerr işliyorsak derecat kaybederiz.

Öyleyse 24 saatlik bütün zaman parçalarında, hem derecat kaybederiz hem de derecat kazanırız. Peki, hep kazanan? Kesintisiz kazananlar, daimî zikrin sahipleridir. Onların da derecat kaybetmeleri mümkün müdür? Mümkündür. Meselâ bir namaz vaktini yetiştiremediler diyelim, ellerinde olmayan sebeplerle atladılar. O zaman derecat kaybedeceklerdir. Kaza ettikleri zaman tekrar alacaklardır ama derecat kaybedeceklerdir. Yalnız, aslında derecat kaybetmiş olmuyorlar. Realitede şöyle olmuyorlar; çünkü onlar, daimî zikrin sahibi olduklarına göre bir defa, 1’e 700 kazanıyorlar. (Her saniye 700 derece kazanıyorlar.) O saniyeleri dakikaya tebdil edelim, ulaştıralım. O dakikalar zarfında kişi hangi günahı işlemişse, o günahın kaybettiği derecesi kadar derecat kaybeder. Ama o 1 dakika içindeki 60 saniyede kişi, her saniye 700 derecat kazandığına göre, 60 saniyede kazandığı, 60 kere 700 dereceyi, yapmış olduğu yanlış işten, hiçbir zaman kaybedemez. Öyleyse o noktada da kazancı, mutlaka kaybından fazladır. Öyleyse burada Allahû Tealâ, “Kaybedilen ve kazanılan dereceler itibarıyla imtihan ederiz.” diyor. Bunun neticesinde kimin sevapları fazlaysa onun gideceği yer cennet, kimin günahları fazlaysa onun gideceği yer cehennemdir.

Hayır; derecat kazandığımız, şerr; derecat kaybettiğimiz fiiller. Enbiyâ-35’te de Allahû Tealâ’nın hayırla ve şerrle imtihan etmesi, kaybettiğimiz ve kazandığımız derecelerle imtihan etmesidir.

SORU: Enbiyâ-28’i açıklar mısınız? Burada geçen şefaatin, dünya hayatını yaşarken olduğunu, Enbiyâ-29’a göre söyleyebilir miyiz?

CEVAP:

21/ENBİYÂ 28: Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ ve hum min haşyetihî muşfikûn(muşfikûne).

Onların önünde ve arkasında olan şeyleri (muhafız melekleri) bilir. Ve onlar, (Allah’ın) rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun (Allah’ın) haşyetinden korkanlardır.


“Onların önünde ve arkasında olan şeyleri, yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. Ve onlar, Allah’ın rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun, (Allah’ın) haşyetinden korkanlardır.”

Enbiyâ-28, arşı tutan meleklerden bahsediyor. Ama emin olmak için bakalım, Allahû Tealâ ne söylüyor:

Enbiyâ-28. 27’ye bakıyoruz:

21/ENBİYÂ 27: Lâ yesbikûnehu bil kavli ve hum bi emrihî ya’melûn(ya’melûne).

Onlar, söz ile O’nun (Allah’ın önüne) geçmezler. Ve onlar, O’nun (Allah’ın) emriyle amel ederler.


lâ yesbikûnehu bil kavli: Onlar, söz ile O’nun (Allah’ın) önüne geçmezler.
bi emrihî ya’melûn: Ve onlar, O’nun (Allah’ın) emriyle amel ederler.

Kim bunlar?

21/ENBİYÂ 26: Ve kâlûttehazer rahmânu veleden subhânehu, bel ıbâdun mukramûn(mukramûne).

Ve: “Rahmân evlât edindi.” dediler. O, Sübhan’dır (münezzehtir). Hayır, (onlar, kendilerine) ikram edilmiş kullardır.


ve kâlûttehazer rahmânu veleden: “Allah, evlât edindi.” dediler. (“Velet, çocuk, erkek çocuk edindi.” dediler.)
subhânehu: O, Sübhan’dır. (Her şeyden münezzehtir. Çocuktan da münezzehtir.)
bel ıbâdun mukramûn: Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır.

Bunlar, melekler. Ve burada Allahû Tealâ, arşı tutan meleklerden bahsediyor. Âyet-i kerimenin gerisi onu ifade ediyor.

27’de Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar, söz ile Allah’ın önüne geçmezler ve onlar, O’nun emriyle amel ederler.”

Bütün melekler, sadece aldıkları emri ifa ederler, nefsleri yoktur. Emre itaat etmemeleri, mümkün değildir. Ama iradeleri de olmadığı için sorumlulukları da yoktur. Yani cehennemle veya cennetle mükâfatlandırılmaz veya cezalandırılmazlar.

“Allahû Tealâ, onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir.” diyor Allahû Tealâ burada, bu âyette. “Ve onlar (yani arşı tutan melekler), Allah’ın rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler.” Kim bu şefaat ettikleri? Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği kişiler.

Şefaat müessesesi; bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse o, 14. basamakta, 12 tane ihsanla mürşidine ulaşır ve ondan sonra, onun önünde tövbe eder ve bütün günahları sevaba çevrilir. Arşı tutan melekler ve devrin imamı, Mu’min Suresinin 7. âyet-i kerimesinde açık bir şekilde anlatıldığı gibi:

40/MU'MİN 7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”


“Onlar, Allah’ın kullarından bir kısmı için şefaat ederler. Derler ki: ‘Yarabbi, kim tövbe eder de Senin yoluna girerse ve mü’min olursa Sen onlara mağfiret eyle. (Onların günahlarını sevaba çevir.)”

İşte onlar, Allah’ın rızasına ermiş olanlardan başkasına şefaat etmezler. Şefaat; günahların sevaba çevrilmesi konusundaki taleptir. Ve arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi (devrin imamı), beraberce bu talep de bulunuyorlar.

Şimdi devrin imamını bir tarafa bırakın, arşı tutan meleklerden bahsediyoruz. Tam o âyete uygun standartlarda; kim tövbe ediyorsa ve tövbe ettiği takdirde mü’min oluyorsa sadece onlar için geçerli talepleri ve onların günahlarının sevaba çevrilmesini ifade ediyor.

Furkân-70’e göre Allahû Tealâ:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Kim, tövbe eder de mü’min olursa ve nefsi ıslâh edici ameller işlerse Allah, onların günahlarını sevaba çevirir.” diyor. “Seyyiatini, hasenata çevirir.” diyor. İşte burada da aynı şey söz konusu. Kimdir o insanlar? Allah’ın rızasına ermiş olanlar. 13. kademede, 13. basamakta Allahû Tealâ, mürşidlerini göstererek ona tâbî olmalarına rıza gösterdiğini ispat ediyor onlara. Tâbî oluyorlar ve sonuç bitiyor.

B şıkkında da diyor ki: “Burada geçen şefaatin, dünya hayatını yaşarken olduğunu, Enbiyâ-29’a göre söyleyebilir miyiz?” diyor.

21/ENBİYÂ 29: Ve men yekul minhum innî ilâhun min dûnihî fe zâlike neczîhi cehennem(cehenneme), kezâlike neczîz zâlimîn(zâlimîne).

Ve onlardan kim: “Muhakkak ki ben, O’ndan başka bir ilâhım.” derse, işte o zaman onu cehennem ile cezalandırırız. Zalimleri işte böyle cezalandırırız.


“Ve onlardan kim: ‘Muhakkak ki ben, O’ndan başka bir ilâhım.’ derse, işte o zaman onu cehennem ile cezalandırırız.”

Burada, Allahû Tealâ’nın kulları ve cehenneme atılmak söz konusu olduğuna göre mutlaka dünya hayatındaki bir olgu olması lâzım. Normal standardı budur konunun. Burada geçen şefaat, dünya hayatını yaşarken bir şefaattir. Çünkü Allahû Tealâ, cehenneme atacağını söylüyor. Mutlaka dünya hayatından sonraki hayattaki bir olay. Kıyâmet günü gerçekleşen bir olgu. Dünya hayatını yaşarken bir yanlışlığın neticesi.

SORU: Hediyeleşmek konusunda bize bilgi verir misiniz? Alamayan kardeşlerimize dergi, kitap, kaset hediye etmemiz uygun olur mu?

CEVAP: Uygun olur. Tasavvufta hediyeleşme, önemli bir yer işgal eder ve herkes, kardeşlerinin mutlu olması istikametinde onlara hediyeler vermelidir, verebilmelidir. Bu bir güzelliktir. Kardeşlerimizin bu güzelliği yaşamasını, gönlümüzle isteriz.

SORU: Sohbet dışında kardeşlerimizle birlikteyken neler yapmalıyız?”

CEVAP: Onlara çok iyi davranmalısınız. Onlara tasavvuf sohbeti anlatmıyorsanız, davranışlarınızla örnek insan olmaya çalışın. Onlara hediyeler verin. Güler yüz gösterin. Ve en güzeli; onlardan taraf olun, sakın kendinizden taraf olmayın.

SORU: Tasavvufta şaka yapmanın sınırları nelerdir?

CEVAP: Hiç olmazsa daha iyi olur. Şaka müessesesini devreden çıkartın. Şakanın sınırlarının, herkese göre farklı telakki edildiğini unutmayın. Şakayı, devre dışı bırakmaya çalışın.

SORU: Etrafımızdaki insanlardan, nefsleri istikametinde yardım talepleri geldiğinde, bunu nasıl değerlendirmeliyiz?

CEVAP: Eğer yardım talebi, nefs istikametinde geliyorsa, bu açık ve kesinse, böyle bir konuyu değerlendirmemeniz gerekir. Orada şeytana hizmet etmek olur bunun mânâsı.

Şeytan, bir takım kötü niyetli insanları, kendilerine acındırmak suretiyle vakfın ni’metlerinden faydalanmak istikametinde, gayrete getirir. Böyle insanlarla çok karşılaşmışsınızdır. Onların nefsanî taleplerini, hiçbir zaman yerine getirmeyeceksiniz. Allah razı olsun.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir güzelliği burada noktalıyoruz. Bir dîn konusundaki sualler ve cevaplar faslı, inşaallah burada tamamlandı. Gene çok güzel sorular soruldu ve inşaallah Allahû Tealâ cevaplarını vermeyi nasip kıldı. 2 saatlik bir beraberliği aşkla şevkle gönül gönüle huzurla yaşadık sevgili kardeşlerim. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz, böyle bir noktaya hepimizi ulaştırdığı için.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allah, hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R