}
Tevbe Suresi 37-40 (Âyetlerin Sırları) 21.04.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 106353

 

SOHBETİN ADI: TEVBE SURESİ 37. VE 40. ÂYETLER
TARİHİ: 21.04.2003

 Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bir yeni sohbette, bir zikir sohbetinde Kur'ân-ı Kerim tefsiri dersinde beraberiz.

Biliyorsunuz, Kur'ân-ı Kerim tefsiri bir vahiy işidir. Kur'ân’ın ruhunu ifade eder. Kur'ân’ın ruhu, insanlar tarafından bilinmez, Allah'ın öğretisiyle öğrenilir. İşte Tevbe Suresinin 37. âyet-i kerimeyle inşaallah konumuza giriyoruz.

9/TEVBE 37: İnnemân nesîu ziyâdetun fîl kufri yudallu bihillezîne keferû yuhillûnehu âmen ve yuharrimûnehu âmen li yuvâtiû iddete mâ harramallâhu fe yuhillû mâ harramallâh(harramallâhu), zuyyine lehum sûu a'mâlihim, vallâhu lâ yehdîl kavmel kâfirîn(kâfirîne).

(Haram ayları) terketmek (ertelemek) ancak küfürde artıştır. Kâfirler onunla saptırılır. Allah’ın haram ettiği şeyin (haram ayların) adedinin (müddetinin) uyması için onu (tehir edilen, ertelenen ayı) bir yıl helâl sayarlar ve onu (tehir edilen, ertelenen ayı) bir yıl haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram ettiği şeyi helâl sayarlar. Onların kötü amelleri onlara süslendi (güzel gösterildi). Ve Allah, kâfir kavmi hidayete erdirmez.


Kelimeler:

innemâ: Ancak, sadece.
en nesîu: Unutma, terk etme, erteleme.
ziyâdetun: Arttırmaktır, ziyade etmektir, artırır.
fî el kufri: İnkârda, küfürde.
yudallu: Saptırılır.
bihi: Bununla.
ellezîne keferû: Kâfirler, inkâr eden kimseler.
yuhillûnehu: Onu helâl yapıyorlar, sayıyorlar.
âmen: Bir yıl.
ve yuharrimûnehu: Ve onu haram kılıyorlar.
âmen: Bir yıl.
li yuvâtiû: Denk düşülmesi, uygun hale gelmesi için.
iddete: Adet.
mâ harrame allâhu: Allah'ın haram kıldığı şey.
fe yuhillû: Böylece helâl sayıyorlar.
mâ harrame allâhu: Allah'ın haram kıldığı şey.
zuyyine: Süslendi, güzel gösterildi.
lehum: Onlara.
sûu: Kötülük.
a'mâli-him: Onların amelleri.
vallâhu: Ve Allah.
lâ yehdî: Hidayete erdirmez.
el kavme el kâfirîne: Kâfir kavmi.
(innemân nesîu: Haram ayları terk etmek; ertelemek).

Cümlecikleri birleştirdiğimiz zaman şöyle bir mânâ çıkıyor: “Haram ayları terk etmek (ertelemek) ancak küfürde artıştır. Kâfirler onunla saptırılır. Allah'ın haram ettiği şeyin (haram ayların) adedinin (müddetinin) uyması için onu (tehir edilen, ertelenen ayı) bir yıl helâl sayarlar ve onu (tehir edilen, ertelenen ayı) bir yıl haram sayarlar. Böylece Allah'ın haram ettiği şeyi helâl sayarlar. Onların kötü amelleri onlara süslendi (güzel gösterildi.) Ve Allah, kâfir kavmi hidayete erdirmez.”

Âyette haram aylar ve helâl aylar var. Kâfirler (inkâr edenler) haram ayları ve helâl ayların adedinin (sayısının, müddetinin) uyması için bir yıl helâl sayarlar ve bir yıl haram sayarlar. Böylece Allah'ın haram ettiği şeyi helâl saymış olurlar. Tabiatıyla helâl saymış olduğu şeyi de haram saymış olurlar. Böylece kâfirler yeni bir suç işliyorlar. Allahû Tealâ’nın emirlerine uyuyoruz gibi görünüp aslında sadece kendilerini aldatıyorlar.

Tevbe Suresinin 38. âyet-i kerimesi:

9/TEVBE 38: Yâ eyyuhâllezîne âmenû mâ lekum izâ kîle lekumunfirû fî sebîlillâhissâkaltum ilâl ard(ardı), e radîtum bil hayâtid dunyâ minel âhirah(âhirati), fe mâ metâul hayâtid dunyâ fîl âhirati illâ kalîl(kalîlun).

Ey âmenû olanlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya inananlar)! Size ne oldu? Size, “Allah’ın yolunda cihada çıkın (nefsinizle cihad ederek, ruhunuzu Allah’a ulaştırın) (düşmanlarınızla, kâfirlerle cihad edin).” denildiği zaman, siz (bulunduğunuz) yere meyledip kaldınız (ruhunuz Allah’a doğru yola çıkmadı) (İslâm ordusu içinde savaşa katılmadınız). Ahiretten (ruhunuzu Allah’a ulaştırmaktan) (vazgeçip) dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının metaı (malı, faydası), ahiretten (ruhu Allah’a ulaştırmaktan) daha azdır.


Kelimeler:

yâ eyyuhâ: Ey, onlar ki (ey).
ellezîne âmenû: Âmenû olan kimseler (âmenû olanlar; ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenler).
mâ: Ne oldu.
lekum: Size.
izâ kîle: Denildiği zaman.
lekum infirû: Size cihada çıkın, nefr olun, hızla çıkın.
fî sebîli allâhi essâkaltum: Allah'ın yolunda sakil oldunuz, yavaş davrandınız, meylettiniz.
ilâ el ardı: Yere.
e radîtum: Razı mı oldunuz.
bi el hayâti ed dunyâ: Dünya hayatına.
min el âhirati: Ahiretten.
fe mâ: Artık değil.
metâ el hayâti ed dunyâ: Dünya hayatının metaı, malı, faydası.
fî el âhirati: Ahirette.
illâ kalîlun: Ancak daha azdır.

Cümlecikleri birleştiriyoruz: “Ey âmenû olanlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenler), size ne oldu? Size, Allah'ın yolunda cihada çıkın denildiği zaman siz, bulunduğunuz yere meyledip kaldınız. Ahiretten (ahiret hayatından) vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının metaı (malı, faydası), ahiret hayatından daha azdır.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, burada Allahû Tealâ diyor ki:

lekum infirû: Siz de çıkın, nefer olun.
fî sebîli allâhi: Allah'ın yolunda.
(Allah’ın yolunda nefer olun, Allah'ın yolunda hızla çıkın.)
essâkaltum: Ama siz sakin oldunuz; yavaş davrandınız; meylettiniz.
e radîtum bi el hayâti ed dunyâ: Dünya hayatından razı mı oldunuz?

Allahû Tealâ, burada âmenû olanlardan bahsediyor. Kimdir âmenû olanlar? Allah'a ulaşmayı dileyenler. Allah'a ulaşmayı dileyen kişilerden; Allah'a ulaşmaya (insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasına) inananlar âmenû olmanın başlangıcını oluşturur. Allahû Tealâ âmenû olanları Allah'a ulaşmayı dilemeye çağırır.

Öyleyse Allah'a ulaşmayı dileyen kişi; âmenû olanlardan (Allah'a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşacağına inananlardan) Allah'a ulaşmayı dileyenler, munîb olanlardır.

Allahû Tealâ burada bazı ayetlerde, âmenû olma kelimesiyle Allah'a ulaşmaya inananlardan bahsediyor. Bazı âyetlerde 7 safhayı birden veriyor. Kur'ân-ı Kerim’de Allah'a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasına inananların hepsi, âmenû ismiyle anılıyor. Ama kurtuluşa ulaşan âmenû olanlar, bu kategorinin sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler bölümüdür. Ne zaman gerçek anlamda Allah'a ulaşmayı dilerlerse âmenû olmanın asıl oluştuğu nokta, Allah'a ulaşmayı diledikleri nokta budur.

Öyleyse insanlar vardır; Allah'a ulaşmaya inanmazlar. Onlar âmenû olmamışlardır. Seçilenlerden (2. basamakta seçilenlerden) bir kısmı Allah'a ulaşmaya (ruhu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmaya) inananlardır, bir kısmı ise inanmayanlar ama inanabilecek olan yapının sahibi olanlardır.

Bir başka ifadeyle direkt olarak; “Hayır, insan ruhunun dünya üzerinde Allah'a ulaşması diye bir şey yoktur.” deyip de başka insanları da kendileriyle beraber Allah'ın yolundan ayırmaya çalışanlar hariç, onları Allahû Tealâ asla kabul etmez. Onları seçmez ama onların dışındaki insanlar, onlar Allah'a asi olmayanlardır.

Allah'a asi olanlar kimlerdir? Kesin şekilde ruhlarını Allah'a ulaştırmaları mümkün olmayan insanlar; Allah'a ulaşmaya inanmayanlar, başka insanları da ölümden evvel Allah'a ulaşmak yoktur diye o istikamette bir inanca zorlayanlar, davet edenler. Kararları bu olan, bu konuda başka insanları da Allah'ın yolundan çıkarmaya uğraşan insanlar. Onları Allahû Tealâ seçmez ama diğerlerini, Allah'a ulaşmayı dileyebilecek evsafta olan insanları, henüz Allah'a ölmeden evvel ulaşmaya inanma noktasına gelmeden de olsa Allahû Tealâ seçer. Seçtiklerinden bir kısmı, belki hiç Allah'a ulaşmaya inanmayacaklardır ama karşı da çıkmayacaklardır. Seçtiklerinin diğerleri ise Allah'a ulaşmaya inanacaklardır. İşte Allah'a ulaşmaya inananlar; âmenû olanlardır. Ama bu tarzdaki bir âmenû olma müessesesi kişiyi kurtarmaz.

Öyleyse burada muhtevaya dikkatle bakın. İnsanın Allah'a ulaşmayı dilemesi, bir cihadın başlama noktasıdır. Ankebût Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:     

29/ANKEBÛT 5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

    
“Kim Allah'a mülâki olmayı (ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı) dilerse Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.”

İşte bu dileyen insanlar; âmenû olanlardır, Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir. Allah'ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir yani kim Allah'a ulaşmayı (ruhunu ulaştırmayı) dilemişse onlar mutlaka ruhlarını Allah'a ulaştıracaklardır. O gün mutlaka gelecektir. Sonra cihadın muhtevasını veriyor Allahû Tealâ: “Onlar nefsleriyle cihad etsin.” diyor.

Tevbe Suresinin 38. âyet-i kerimesine baktığımız zaman görüyoruz ki bu âyetin, 37. âyet-i kerimeyle bir ilişkisi yok. Burada Allahû Tealâ, ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya inananlardan bahsediyor.

Ondan sonra diyor ki Allahû Tealâ: “Size ne oldu? Size, Allah'ın yolunda cihada çıkın, nefrolun (hızla çıkın, nefsinizle cihad ederek ruhunuzu Allah'a ulaştırın) denildiği zaman siz, bulunduğunuz yere meyledip kaldınız. Ruhunuzu Allah'a doğru yola çıkarmadınız.”

Bu âyet, iki ayrı hususu birden ifade ediyor; ruhun Allah'a ulaşmasını, bir de bir savaşa çıkmayı, Allah'ın düşmanlarıyla yapılacak olan bir savaşa çıkmayı.

“Allah'ın yolunda cihada çıkın” emri, Ankebût Suresinin 5 ve 6. âyet-i kerimesine göre; hem Allah'a ulaşmayı dileyen birinin nefsiyle yapacağı savaş hem de Allah'ın düşmanlarıyla bir fizik savaş. Yani birinci istikamette; “Nefsinizle cihad ederek ruhunuzu Allah'a ulaştırın.” ifadesi var. İkincide ise ise “Düşmanlarınızla (kâfirlerle) savaş ederek cihad edin. Siz bulunduğunuz yere meyledip kaldınız.” diyor Allahû Tealâ.

Burada da iki tane mânâ geliyor: “Meyledip kaldınız.” Yani “Ruhunuz Allah'a doğru yola çıkmadı.” İki: “İslâm ordusu içinde savaşa katılmadınız. Ahiretten (ruhunuzu Allah'a ulaştırmaktan) vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının metaı, malı, faydası; ahiretten ve Allah'a ulaştırmaktan daha azdır.” diyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, burada Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın. Allahû Tealâ A’râf Suresinin 147. âyet-i kerimesinde diyor ki:    

7/A'RÂF 147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhirati habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Ve onlar ki; âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) tekzip ettiler (yalanladılar) ve onların amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır?


“Onlar ki âyetlerimizi tekzip edenlerdir ve ahireti inkâr eden; ölmeden evvel ruhları Allah'a mülâki olmayanlardır.”

Oradaki ahiret kelimesi, likâil âhirati; Allah'ın Zat'ına ulaşmayı tekzip edenler, yalanlayanlar.

“Onların amelleri boşa gitmiştir.” diyor Allahû Tealâ. Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesinde de aynı şeyi söylüyor: “Onlar Allah'ın âyetlerini ve Allah'a mülâki olmayı inkâr ederler. Onların amelleri boşa gitmiştir.” diyor.

18/KEHF 105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


Her ikisinde de “ahiret” kullanıyor Allahû Tealâ. Birinde “ahirete mülâki olmak” kullanılıyor, ötekinde “Allah'a mülâki olmak” kullanılıyor. Her ikisinde de ceza aynı; amellerin boşa gitmesi. Burada da Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor. Yani ahiret kelimesi, bir cennet hayatını anlatmıyor. Ahiret kelimesi, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasını ifade ediyor.

Ve 39. âyet-i kerime:

9/TEVBE 39: İllâ tenfirû yuazzibkum azâben elîmen ve yestebdil kavmen gayrakum ve lâ tedurrûhu şey'â (şey’en), vallâhu alâ kulli şey'in kadîr(kadîrun).

Sefere çıkmanız (Allah’a ulaşmak için ruhunuzu Sıratı Mustakîm’e ulaştırmanız) hariç, (savaşa gönüllü olarak katılmadığınız taktirde) size elîm bir azapla azap eder. Ve sizden başka bir kavimle (sizi) değiştirir. O’na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Ve Allah, herşeye kaadirdir.


Kelimeler:

illâ: Ancak, hariç.
tenfirû: Sefere  (Allah yolunda cihada) çıkarsınız.
yuazzibkum: Sizi azaplandıracak.
azâben elîmen: Elîm, acı bir azapla.
ve yestebdi el kavmen: Ve bir kavimle değiştirecek.
gayrakum: Sizden başka.
ve lâ tedurrûhu: Ve ona zarar veremezsiniz.
şey'en: Bir şeyle.
vallâhu: Ve Allah.
alâ kulli şey'in kadîrun: Her şeye güç yetirendir.

“Sefere çıkmanız (Allah'a ulaşmak için ruhunuzu Sıratı Mustakim’e ulaştırmanız) hariç, aynı zamanda da bir fizik savaşta, savaşa gönüllü olarak katılmadığınız takdirde size elîm bir azapla azap eder. Ve sizden başka bir kavimle sizi değiştirir. O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Ve Allah, herşeye kaadirdir.” diyor.

Burada, bu 2 âyet-i kerimede Allahû Tealâ’nın kullandığı “ahiret” kelimesine dikkat edin. Allahû Tealâ, ahiret hayatı demiyor, “dünya hayatı” diyor. Aslında kullandığı ifade cehennem ifadesi değil. Ahiret hayatı, cennet veya cehennem hayatından bahsetmiyor. Bir azaptan bahsediyor. Ama bu azabın hangi standartlarda, nerede olduğu konusunda bir açıklama yok. Ama ahirette mülâki olmak, ölmeden evvel Allah'ın Zat'ına mülâki olmaktır. A’râf Suresinin 147. âyet-i kerimesi bunu kesinleştiriyor.

Öyleyse Allahû Tealâ seferden de bahsetmiş olabilir. Allahû Tealâ, gerçekten Peygamber Efendimiz (S.A.V.) zamanında, sefere çıkmayanların içine büyük acı koymuştur. Sefere çıkmayanlar büyük azap hissetmişlerdir, büyük pişmanlık duymuşlardır. Ama Allahû Tealâ’nın ifadesine dikkat edin. Nefer olmak; hızla yükselmek, hızla çıkmak demek. Ve sefere; Allah yolunda cihada çıkarsınız. Yani sefere çıkmanız; Allah'a ulaşmak için ruhunuzu Sıratı Mustakîm’e ulaştırmanız hariç, size elîm bir azapla azap eder. Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler bu azaptan kurtulacaklardır. Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkesin gideceği yer cehennemdir. Ama Allahû Tealâ bir evvelki âyet-i kerimede ahiret hayatından bahsetmiyor, ahiretten bahsediyor. Ahiretse ruhun Allah'a ölmeden evvel ulaştırılmasının Kur'ân’daki adıdır. Evvel tâbî olunan gün ve Allah ulaşmaya dilenilen gün; ahir. Ahiret; ruhun Allah'a ulaştığı gün.

Aynı âyetlerle bir savaştan da bahsedilmesi çok kuvvetli bir dizayn olarak vardır. Allahû Tealâ onu da devreye katıyor. Ama ağırlık, ruhun Allah'a ulaşması istikametinde. Ahiret hayatını kullanmıyor Allahû Tealâ. Oysaki cennette de hayat var; dünyadaki bir hayat gibi. Cehennemde de bir hayat var; dünyadaki bir hayat gibi. Ama dünya hayatına, dünya hayatı dediği halde Allahû Tealâ, ötekine “ahiret” diyor. Ahiret, o zaman A’râf Suresinin 147. âyet-i kerimesindeki ruhun Allah'a ulaşması mânâsına geliyor demek, ağırlığın o tarafta olduğunu ifade eden bir mânâ kazanıyor âyet-i kerime.

Tevbe Suresinin 40. âyet-i kerimesi:

9/TEVBE 40: İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahracehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).

O'na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O'na (Resûl’e) yardım etmişti. Kâfir olanlar, O'nu (Mekke’den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: “Mahzun olma! Muhakkak ki; Allah, bizimle beraber.” O zaman Allah, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü sufli kıldı. Ve Allah’ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah; Azîz’dir (üstündür), Hakîm’dir (hüküm sahibi ve hikmet sahibidir).


illa: Hariç, dışında.
tensurûhu: Ona yardım edersiniz.
fe kad: O zaman olur.
nasarahu allâhu: Allah ona yardım etti.
iz ahracehu: Onu çıkardığı zaman.
ellezîne keferû: İnkâr eden kimseler.
sâniye isneyni: İkinci, iki.
iz: Olduğu zaman.
humâ: İkisi.
fî el gâri: Mağarada.
iz yekûlu: Demişti.
li sâhibihi: Arkadaşına.
lâ tahzen: Mahzun olma, üzülme.
inne allâhe: Muhakkak ki Allah.
meanâ: Bizimle beraber.
fe enzele allâhu: O zaman Allah indirdi.
sekînetehu: Sekînetini.
aleyhi: Onun üzerine.
ve eyyedehu: Ve onu destekledi.
bi cunûdin: Ordu ile.
lem terevhâ: Onu görmediğiniz.
ve ceale: Ve kıldı.
kelimete: Söz.
ellezîne keferû: Kâfir kimseler.
es suflâ: Sefil, çok sufli, adi.
ve kelimetu allâhi: Ve Allah'ın kelimesi.
hiye el ulyâ: O çok yücedir, en üstün.
vallâhu: Ve Allah.
azîzun: Azîzdir, çok yücedir.
hakîmun: Hakîmdir, hüküm-hikmet sahibidir.

“O'na sizin yardım etmeniz dışında (yardım etmediğinizde) o zaman Allah, O'na (Resûl'e) yardım etmişti.”

Burada, daha evvelki âyetlerdeki nefer olmak, yola çıkmak, hızla yükselmek mânâlarına gelen kelimelerin, aynı zamanda savaşla da ilişkili olduğunu Allahû Tealâ söylemiş oluyor.

“O’na, sizin yardım etmenizin dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O’na (Resûl’e) yardım etmişti. Kâfir olanlar, O'nu Mekke'den çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman ikinin ikincisi idi.”

Biliyorsunuz; birisi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di ikincisi de Hz. Ebûbekir-i Sıddık (R.A) idi.

“İkincisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: ‘Mahzun olma. Muhakkak ki Allah, bizimle beraber.’ O zaman Allah, O'nun üzerine sekînetini indirdi. Ve O'nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü sufli kıldı.  Ve Allah'ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah; Azîz'dir (üstündür), Hakîm'dir (hüküm sahibi ve hikmet sahibidir.)”

Allahû Tealâ o savaşta, 5000 melekle İslâm ordusuna yardım etmişti. Onların (insanların) göremediği bir orduyla Allah'ın yardımı kesin olarak gelmişti. Öyleyse düşmanın muhtevası ne olursa olsun; Allah'a güvenip de savaşa gidenler, o savaştan mutlaka galip ayrılırlar. İş, bu konunun îmânındadır.

Burada Allahû Tealâ savaştan bahsediyor ve göremediğimiz bir ordu ile (insanların göremediği bir ordu ile) desteklediğini söylüyor. Aslında Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de göklerin ordularından bahsediyor.

Allahû Tealâ şehitlerden bahsediyor;

2/BAKARA 154: Ve lâ tekûlû li men yuktelu fî sebîlillâhi emvât(emvâtun), bel ahyâun ve lâkin lâ teş’urûn(teş’urûne).

Ve Allah yolunda öldürülen kimseler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz, farkında olmazsınız.


“Siz şehitleri ölüler zannedersiniz. Onlar diridirler, ölü değillerdir. Biz onları rızıklandırırız.” diyor.

48/FETİH 7: Ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu azîzen hakîmâ(hakîmen).

Ve göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.


“Göklerin orduları Allah'ındır.”

Öyleyse göklerin orduları var. Göklerin orduları, Allah'ın ordularıdır ve o dizayn söz konusu. Kim, Allah'ın düşmanlarına karşı yapılan bir savaşta Allah'ın düşmanları tarafından öldürülürse o, şehittir; Allah'ın Zat'ına mutlaka şahit olur. O savaşta evvele ona cennet gösterilir. Son gün; şehit olacağı gün ona cennet gösterilir. Şehit olurken de emaneti teslim ederken de ölüm anında mutlaka Allah'ı görür. Hem hangi cennete gideceği gösterilir hem de Allah'ı görür. Bu sebeple böyle insanlar için şehit kelimesi kullanılır. Arapçaca şehit kelimesiyle şahit kelimesi aynı kelimedir. Türkçede şahit; bir olayı gören ve ona şahadet eden, onun şahitliğini yapan kişi anlamına kullanılır. Şahit odur. Burada da Arapçada ise şehit de şahit de aynı kelimedir. Çünkü şehit olan kişi ölmeden önce Allah'ın Zat'ına şahit oluyor. Hem cennetine şahit oluyor hem de Allah'ın Zat'ına şahit oluyor.   

Öyleyse Allahû Tealâ’nın ordusunda savaşan kişi, o savaşta öldürülürse mutlaka Allah'ın Zat'ına şahit olacağı için Arapçada şahit adıyla anılıyor. Türkçede ise diğer şahitlerden Allah'ın Zat'ına şahitlik edeni ayırt etmek üzere şehit kelimesi kullanılıyor. Bütün şehitler göklerin ordularına katılırlar. Her şehit, göklerin ordularına yeniden katılan bir kuvvettir.

General Trikopis esir edildiği zaman diyor ki: “Ben, bizi esir eden askerleri görmek istiyorum.” Bizimkiler de diyorlar ki: “İşte sizi esir eden bu askerler.” General Trikopis diyor ki: “Hayır, o askerler değil. Bizi esir edenlere biz ateş ettiğimiz zaman onlar ölmüyorlardı. Onlar başlarında sarıkları olan, sırtlarında cübbeleri olan, kıyafetleri kılıkları hiç bu askerlere benzemeyen, üstelik de ölmeyen birtakım insanlardı. Biz, bu sizin gösterdiğiniz askerlere ateş ettiğimiz zaman bunlar ölüyordu. Ama onlara ateş ettiğimiz zaman ölmüyorlardı. Onlar bizi esir aldılar.” Allahû Tealâ; bir düşman kumandanının ağzından işte gökteki orduların tarifini veriyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, Allahû Tealâ’nın en büyük hediyesi, bir kişiyi göklerin ordularına dâhil etmesidir. Onun için diyor ki: “Şehitleri ölüler zannedersiniz. Oysaki onlar diridirler. Çünkü göklerin ordularına katılmışlardır.”

“Ve onu göremediğiniz bir orduyla destekledik.” ifadesi, göklerin ordularını ifade ediyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bir ders daha burada tamamlanıyor. Tevbe Suresinin 37, 38, 39 ve 40. âyetleriyle bir dersi daha tamamlamayı, Yüce Rabbimiz bizlere nasip kıldığı için O’na sonsuz hamd ve şükrediyoruz. Allahû Tealâ hepinizden razı olsun.

Allahû Tealâ, hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırsın dualarımızla dileklerimizle, niyazımızla, tazarruumuzla bu konudaki dersimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım.

Allah hepinizden razı olsun.
         
İmam İskender Ali  M İ H R