}
Furkan Suresi 56-67 (Âyetlerin Sırları) 07.07.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 106739

 

SOHBETİN ADI: FURKÂN SURESİ 56-67 (ÂYETLERİN SIRLARI)
TARİHİ: 07.07.2003

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde, bir Kur’ân-ı Kerim Tefsiri dersinde inşaallah birlikteyiz.

Furkân Suresinin 56. âyet-i kerimesi ile inşaallah konumuza giriyoruz.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 56: Ve mâ erselnâke illâ mubeşşiran ve nezîrâ(nezîren).

Ve Biz, seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.


ve mâ erselnâke: Biz seni göndermedik.
illâ: Den başka, sadece.
mubeşşiren: Müjdeleyici olarak.
ve nezîren: Ve uyarıcı olarak.

“Biz seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim boyunca birçok defa bu konuya değiniyor ve dizayn açıkça çıkıyor karşımıza;

“Biz, hiç bir nezir yoktur ki onu, âmenû olanları müjdelesin ve diğerlerini uyarsın diye göndermiş olmayalım.” diyor. Hep ifade bu; Allah’a ulaşmayı dileyenleri, âmenû olanları müjdelemek için, geri kalan kim varsa hepsini uyarmak için. Sadece iki tane alternatif var sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım;

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.
2- Dilememek.

Allah’a ulaşmayı dileyenler, müjdelenirler. Çünkü mutlaka Allah’ın cennetine gireceklerdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, uyarılırlar. Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’deki âyetleri ile Allah’a ulaşmayı dilemenin temel faktör olduğunu, onu gerçekleştiremezlerse gidecekleri yerin cehennem olduğunu onlara idrak ettirmeye çalışır. Öyleyse sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler kurtulabilir, müjdelenirler. Onlar, âmenû olanlardır. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, kurtulamazlar. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesin cehenneme gideceği açık ve kesin bir şekilde ifade buyruluyor.

Allahû Tealâ, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde diyor ki:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar ki Bize mülâki olmayı, ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar, o ruhlarını Bize ulaştırmayı dilemeyenler, onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Onlar dünya hayatından razı olanlardır. Dünya hayatıyla mutmain olanlardır. Ve onlar Bizim ve âyetlerimizden gâfil olanlardır, Allah’a mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı) dilemeyenler. Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir, cehennemdir.”

Öyleyse cehenneme gidecek olan herkesin uyarılması söz konusudur. Allah’a ulaşmayı dileyenlerinse kurtuluşu mutlaka gerçekleşeceği için onların cennetle ve dünyayla müjdelenmesi söz konusudur. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onların müjdelenmesi açık ve net olarak anlatılıyor. Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


 “Onlar, Bize ulaşmayı dilediler ve şeytana kul olmaktan kendilerini kurtardılar. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse (Allah’a yönelirse), Allah’a enîbû olursa, münîb olursa (Allah’a ulaşmayı dileyenler), onlar şeytana kul olmaktan kendilerini kurtaranlardır; Bize kul olanlardır. Kullarımı müjdele. Onlara evvelâ müjdeler vardır.” diyor Allahû Tealâ. Yani hem cennet müjdesi hem de dünya müjdesi. Hem dünya saadetinin sahibi olacaklar hem de cennet müjdesinin sahibi olacaklar. Nitekim, Yûnus Suresinin 62, 63, 64. âyet-i kerimelerinde dünya saadetini de cennet saadetini de kapsadığını söylüyor Allahû Tealâ.

10/YÛNUS 62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


e lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.
ellezîne âmenû ve kânû yettekûn: Onlar âmenû olmuşlardır ve takva sahibi olmuşlardır. (Âmenû olanların, takva sahibi oldukları burada da net olarak anlatılıyor).
lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreti: O âmenû olanlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır.

Öyleyse açık ve kesin, bütün nezirler, bütün resûller gönderiliyor; Allah’a ulaşmayı dileyenleri müjdelesinler diye, diğerlerini de uyarsınlar da onlar da Allah’a ulaşmayı dilesinler diye.

Allah razı olsun.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Âyet-57:

25/FURKÂN 57: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen).

De ki: “Ben sizden onun için (tebliğ için) dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir (karşılık) istemiyorum.”


Kelimeler:

kul: De.
mâ es'elukum: Sizden istemiyorum (talep etmiyorum, sizden sual etmiyorum).
aleyhi: Ona.
min ecrin: Bir ecir, ücret, karşılık.
illâ: Den başka, ancak, sadece.
men: Kimse.
şâe: Diledi.
en yettehıze: Edinmek.
ilâ rabbihî: Rabbine.
sebîlen: Bir yol.

“De ki: Ben sizden onun için, bu tebliğ için dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir, karşılık istemiyorum.”

Allahû Tealâ’nın ifadesi son derece de açık. Bir evvelki âyette; “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik (sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik).” demesindeki dizaynının, diğer âyetlerde belirttiğimiz gibi Allah’a ulaşmayı dilemek olduğunu, Allahû Tealâ burada daha net olarak; birinci finale getirerek anlatıyor.

“Ben, sizden onun için (bu tebliğ için, tebliğim için) dileyen kimsenin Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir istemiyorum.”

Allah’a ulaşmayı dilemek, Rabbine giden bir yol edinmek demek. Ruhunu Allah’a ulaştıracak bir yola kişi, bu noktada ulaşıyor.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler,  burada Allahû Tealâ’nın dizaynı, açık bir dizayn olarak görünüyor. Sadece müjdelemenin bir tek sebebi var; Allah’a ulaşmayı dilemek. Allah’a ulaşmayı dilemek, kişinin Rabbine giden bir yol tutmak istemesi. Allah’a ulaştıran bir yol var; Sıratı Mustakîm. Kim o yolu tutmak isterse, o kişi Allah’a ulaşmayı dileyen kişidir. İki âyet burada kesin olarak birleşiyor.

Allahû Tealâ, Nisâ-175’te diyor ki:

4/NİSÂ 175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


“Kim Allah’a ulaşmayı ve Allah’a sarılmayı dilerse, Allah onu rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”

Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’i dileyen kişidir. Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


“İşte o gün, Hakk günüdür. O gün Allah'a ulaşmayı dileyen kişi kendisine, Allah’a ulaştıran, Allah’a doğru bir yol ittihaz eder. Kimin ruhu Allah’a ulaşırsa Allah, onun ruhuna meâb olur sığınak olur.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Burada ifade açık ve kesin; “Allah’a doğru, Ben bu tebliğime karşılık sizden sadece Allah’a doğru bir yol tutmanızı istiyorum.” diyor.

Hidayet âyetlerinden bir tanesi, Furkân-57; Rabb’e doğru bir yol tutmak.

58. âyet-i kerime, sevgili kardeşlerim:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 58: Ve tevekkel alâl hayyillezî lâ yemûtu ve sebbih bi hamdihî, ve kefâ bihî bi zunûbi ibâdihî habîrâ(habîren).

Ve ölümsüz olup, daima hayy (hayatta) olana (Allah’a) tevekkül et (güven ve O’nu vekil tayin et). Ve O’nu, hamd ile tesbih et. Ve kullarının günahlarından haberdar olması, O’na kâfidir.


ve tevekkel alâ: Ve tevekkül et, güven, vekil tayin et.
el hayyi: Hayy olan, hayatta olan.
ellezî: Ki o.
lâ yemûtu: Ölmez, ölümsüz olan.
ve sebbih: Ve tesbih et.
bi hamdihi: Hamd ile O’nu.

“Hamd ile O’nu tesbih et.”

ve kefâ: Ve kâfidir, yeterlidir.
bihî: O’na.
bi zunûbi: Günahları.
ibâdihi: O’nun kulları.
habîren (habîrâ): Haberdar olan.

“Ve ölümsüz olup, daima hayy (hayatta) olana; hayatta olan Allah'a tevekkül et (güven, vekil tayin et).”

“Ve ölümsüz olup, daima hayy (hayatta) olana, Allah'a tevekkül et.” Yani; “O’na güven ve O'nu vekil tayin et. Ve O'nu hamd ile tesbih et. Ve kullarının günahlarından haberdar olması, O'na kâfidir.”

Burada bir tevekkül müessesesi var sevgili kardeşlerim. Tevekkül, Allah’ı vekil tayin etmektir. Allah, her şeyden evvel hayy’dır; ölümsüzdür. Kâinattan evvel de Allah vardı, kâinatı yaratmayı diledi. Nasıl ondan evvel yokluktaysa, kâinatı yarattıktan sonra da Allah gene yokluktadır. Arşa istiva etmiştir. Ve hep var olmakta devam edecektir. Ama bir gün kâinat yok olacaktır. Kıyâmette kâinat yok olacaktır. Cennet ve cehennem kalacaktır sadece. Ama Allah’ın Zat’ı bâki olacaktır. “Daima hayatta olan, hayy olan, ölmesi mümkün olmayan Allah’a tevekkül et.” diyor Allahû Tealâ.

Tevekkülü anlatacağız.

“O’nu, hamd ile tesbih et (subhanallah, elhamdulillah, allahû ekber diyerek O’nu tesbih et).” diyor Allahû Tealâ.

Ve hamd burada; subhanallah, elhamdulillah ve allahû ekber, üçü de hamd ile tesbihi ifade eder.

“Ve kullarının günahlarından haberdar olması, O'na kâfidir.” diyor Allahû Tealâ.

Allah’a tevekkül etmek; Allah’a güvenmek ve Allah’ı kendisine vekil tayin etmek mânâlarına geliyor. Ne demek Allah’ı, kişinin kendisine vekil tayin etmesi? Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi, Allah’ı kendisine otomatik olarak vekil tayin etmiştir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ hiç o kişiye sormadan onun iradesini devre dışı bırakır. Ve İlâhi İrade, cüz’î iradenin yerini alır. Ta ki Allahû Tealâ, o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırsın; onu 21. basamağa ulaştırsın, 22. basamakta da Allah’ın Zat’ında kişinin ruhu yok olsun.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği anda tagutu devre dışı bırakmıştır. Bir evvelki âyet-i kerimedeki açıklamamızda söylediğimiz, Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesi gereğince kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, şeytana kul olmaktan kurtulur, Allah’a kul olur, cennette ve dünyada müjdeler alır.

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


Ne yapmıştır bu kişi? Allah’a ulaşmayı dilemiştir. Dilediği anda şeytana kul olmaktan kurtulmuştur; Allah’a kul olmuştur; Allah’ın İlâhi İrade’si o kişinin üzerinde tecelliye başlamıştır. Böylece kişi, Allah’ı vekil tayin etmiştir ve Allahû Tealâ mutlaka onun ruhunu, Kendisine ulaştırır. Bu ruh Allah’a ulaştıktan sonra o kişi eğer; “Allahû Tealâ, benim ruhumu Kendisine ulaştırdı hamdolsun. Niçin ulaştırdı? Ben Allah’a ulaşmayı dilediğim için ve O’nun benim ruhumu Allah’a ulaştıracağından emin olduğum için, büyük bir inançla buna inandığım için. Allahû Tealâ söz verdi; ‘Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben, onu mutlaka Kendime ulaştırırım.’ Ben de Allahû Tealâ’nın sözüne güvendim ve böylece Allahû Tealâ, ben mutlaka Allah benim ruhumu Kendisine ulaştıracaktır inancına sahip olduğum için, Allah benim ruhumu Kendisine ulaştırdı. Allah’ı böylece vekil tayin ettim.” diye düşünürse, bu noktadan itibaren kişi (ruhu Allah’a ulaştıktan sonra) eğer; “Ben mutlaka fizik vücudumu da Allah’a teslim edeceğim, ben bu îmânın sahibiysem, mutlaka Allahû Tealâ benim fizik vücudumu teslim alır. Yani ben Allah’ın bana vekil olmasını gene diliyorum, fizik vücudumu da teslim alsın diye.” derse, böyle bir vekâlet müessesesinde Allah’ı vekil tayin etmek, kişinin fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi demektir. Allah’ın o fizik vücudu Kendisine teslim alması demektir. Kişi Allah’a tevekkül etmiştir. Îmânı, mutlaka Allah’ın onun fizik vücudunu da teslim alacağı istikametinde şekillenmiştir.

Fizik vücudun tesliminden sonra nefsini teslim konusunda da aynı îmânı taşırsa kişi, aynı îmânın sahibi olursa, Allahû Tealâ mutlaka onun nefsini de teslim alacaktır. İrşada ulaşması da aynı standartlarda gerçekleşecektir. İradesinin Allah’a teslimi de aynı standartlarda gerçekleşecektir. Böylece kişi, İslâm’ın 7 safhasını ve 4 teslimini yaşayacaktır. Ne ile? Allah’a tevekkülle. Başka bir yolu yok sevgili kardeşlerim.

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, otomatik olarak Allah’ı kendisine vekil tayin etmiştir. Ne zamana kadar? Ruhunu Allah’a ulaştırana kadar. Tevekkül sahibi kişi, bu noktadan itibaren 33 bine ulaşmış olan zikrini artırmak suretiyle diğer bütün teslimleri de adım adım Allah’ın gerçekleştirdiğini görecektir.

Allah razı olsun.

Furkân Suresi 59. âyet-i kerime:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 59: Ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ(habîren).

Gökleri ve arzı (yeryüzünü) ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Rahmân arşa istiva etti. Öyleyse onu, bundan haberdar olana (Cebrail A.S’a) sor.


ellezî: Ki o.
halaka: Yarattı.
es semâvâti: Semalar, gökler.
vel arda: Ve arz, yeryüzü.
ve mâ: Ve şeyler.
beynehumâ: İkisi arasında.
fî: İçinde, de.
sitteti: 6.
eyyâmin: Günler.
summe: Sonra.
istevâ: İstiva etti.
alâ el arşi: Arşa.
er rahmânu: Rahmân.
fe: O zaman, öyleyse.
es'el: Sor.
bihî: Onu.
habîren: Haberdar olan.

“Gökleri ve arzı (yeryüzünü) ve ikisi arasındakileri 6 günde yaratan O'dur. Sonra Rahmân, arşı istiva etti. Öyleyse onu, bundan haberdar olana (Cebrail (A.S)'a sor).” diyor Allahû Tealâ.

1. yevmde; fizik âlemi, fizik vücudumuza ait olan âlemi, 2. yevmde; gayb âlemini, 3. yevmde; emr âlemini yaratan Allahû Tealâ, diğer üçünde de; fizik âlemin zıttı olan, onun berzah âlemini, gayp âleminin zıttı olan, onun berzah âlemini, emr âleminin zıttı olan zülmanî âlemi, 3 gün asıl, 3 gün de karşıt olmak üzere 6 günde yaratıp arşı istiva ediyor. Arşa ulaşıp orada yerleşiyor.

Allahû Tealâ’nın bir mekâna ihtiyacı yoktur, arştadır, yokluktadır. Bir yere oturmak ihtiyacını duymaz. Mekân, O’nun için geçerli değildir. Zamanı sıfırlayabilen sonsuz hızın sahibi olduğu için sıfır zaman aralığında kâinatın her noktasında bulunabilir. Böyle olduğu için mekândan da münezzehtir. Ve Allah arştadır. Ama ilmiyle ve rahmetiyle yarattığı bütün kâinatları kuşatmıştır. 6 kâin olan, Allahû Tealâ tarafından kâin kılınan 6 âlem de aynı boyutları paylaşır. 6 âlemin hepsinde hüküm vardır.

İşte fizik vücudunuzu düşünün; kâinat tam bir fizik vücut şeklindedir, cinsiyetsiz bir fizik vücut, insan vücudu. Ve kader hücrelerinin yazılı olduğu yer buraya geliyor. Ama fizik vücudunuz bütün âlemi kapsamış oluyor. Yıldızların var olduğu kesim, 7 tane gök katının başladığı, göğsümüzün altından, sol göğsümüzün altından itibaren yukarıya doğru olan kesimdir. Burada emr âleminin esası vardır. Ama emr âleminin devamı, ta ayaklarınızın sonuna kadar iner. Belinize kadar olan kesim, zülmanî âlemdir. Oradan yukarısı zahirî âlemi, gayb âlemini ifade eder. Yoğunlukla bulundukları yerler buralarıdır. Ama her birinin bulunduğu yerde, diğer âlemde, orada bir hüküm ifade etmeksizin kaplar o alanı. Ve hem fizik âlem, hem onun berzahı hem gayp âlemi hem onun berzahı hem emr âlemi hem zülmanî âlem, böylece birinci standartta yoğun bir şekilde kendi alanlarını kaplarlar. Ve onun dışında da bütün alanları gene kaplarlar. Ama oralarda geçerli değillerdir. Öyleyse nasıl fizik vücudumuz baştan aşağı fizik standartların sahibiyse, kâinat bir bütün oluşturur ve sadece ait olduğu yerlerde yoğunlaşır. Her âlem onun dışında oluşmaz. Ve emr âleminin yoğunlukla başladığı yer, göğüslerinizin altından itibaren başınızın sonuna kadarki kesimi ifade eder. Belinizin altından göğsünüze kadar olan kesim, zahirî âlemi ifade eder, altı da zülmanî âlemi ifade eder. Ama bu âlemlerin yoğunlukla bulunduğu kesim burasıdır. Yoğun olmayarak da bütün âlemleri kaplarlar, 6’sı da.

Allah razı olsun.

Furkân Suresi 60. âyet-i kerime:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 60: Ve izâ kîle lehumuscudû lir rahmâni kâlû ve mâr rahmânu e nescudu li mâ te’murunâ ve zâdehum nufûrâ(nufûren). (SECDE ÂYETİ)

Ve onlara “Rahmân’a secde edin!” dendiği zaman: “Rahmân nedir? Senin bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz?” dediler. Ve (bu emir sadece) onların nefretlerini artırdı.


ve izâ: Ve olduğu zaman.
kîle: Dendi.
lehum: Onlara.
uscudû: Secde edin.
lir rahmâni: Rahmân'a.
kâlû: Dediler.
ve mâ er rahmânu: Ve Rahmân nedir?
e nescudu: Secde mi edelim?
li: -e.
mâ temurunâ: Bize emrettiğin şey.
ve zâdehum: Ve onlara arttırdı.
nufûren: Nefret.

Allahû Tealâ diyor ki: “Ve onlara “Rahmân'a secde edin dendiği zaman, ‘Rahmân nedir? Senin bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz?’ dediler. Ve bu emir, sadece onların nefretlerini arttırdı.”

Sevgili kardeşlerim, bu âyet; secde âyeti.

Onlara, secde edin dendiği zaman şiddetle karşı çıkıyorlar. Secde etmenin geçerli olmadığını, gerekmediğini söylüyorlar ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in tebliğini reddediyorlar. Ve bu, sadece onların nefretlerini artırıyor.

Allahû Tealâ, İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde ne diyordu?

17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ 46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


Diyordu ki: “Habîbim, sen onlara Kur’ân-ı Kerim’i, Allah’ın tekliğini söyleyerek kıraat ettiğin zaman o Allah’a ulaşmaya inanmayanlarla (ahirete; Allah’a hayatta iken ruhunu ulaştırmaya inanmayanlarla) senin aranda hicab-ı mesture kılarız, gizli bir perde kılarız.”

Bunun mânâsı; “Onlar seni irşad makamı olarak göremezler. Onların kulaklarına vakra koyarız; seni işitmelerine mâni oluruz. Onların kalplerine ekinnet koyarız; seni idrak etmelerine mâni oluruz, fıkıh etmelerine mâni oluruz. Sen sözlerini bitirdiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.” diyordu Allahû Tealâ.

Burada da; “Bu, onların nefretini artırır.” diyor, “Senin onlara Allah’a ulaşmayı dileyin demen ve secde etme talebinde bulunman, onların nefretlerini artırır.”

Âyet-61:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 61: Tebârakellezî ceale fîs semâi burûcen ve ceale fîhâ sirâcen ve kameran munîrâ(munîren).

Gökte burçlar kılan O (Allah), mübarek’tir (şanı yüce). Ve orada Ay’ı, aydınlatıcı bir kandil kıldı.


tebâreke: Mübarek, şanı yüce.
ellezî: Ki o.
ceale: Kıldı.
fî essemâi: Semada, gökte.
burûcen: Burçlar.
ve ceale: Ve kıldı.
fîhâ: Orada.
sirâcen: Kandil.
ve kameren: Ve ay.
munîren: Aydınlatıcı.

“Gökte burçlar kılan O Allah, mübarektir, şanı yücedir. Ve orada (göklerde) Ay'ı, aydınlatıcı bir kandil kıldı.”

Biliyorsunuz ki Ay, 12 tane burç dolaşır. 1 yıl içinde 12 tane burç dolaşır. Fakat bu dolaştığı burçlar, dünyanın güneş etrafındaki seyrini tamamladığı 365 günü doldurmaz. Ondan 10 gün evvel biter. Bu sebeple ay takvimi ile güneş takvimi arasında her sene 10 günlük bir fark oluşur ve bu fark sebebiyle de her yıl Ramazan ayı 10 gün evvele gelir. Böylece insanlar sadece bir mevsimde değil, bütün mevsimlerde oruç tutmuş olurlar. Allah’ın her dizaynı mutlaka bir faydaya, bir güzelliğe yöneliktir.

Yıldızları Allah yaratmış. Gökte burçlar kılmış. “O burçların arasında dolaşan, 12 tane burcu her sene aşan Ay’ı da onlara (dünyaya) kandil kıldı.” diyor Allahû Tealâ.

Gerçekten Ay, güneşten aldığı ışığı dünyaya yansıtır devamlı olarak. Ve böylece bir kandil görevini görür, Dünya üzerinde aydınlatıcı bir etken olur.

Ve 62. âyet-i kerime:

25/FURKÂN 62: Ve huvellezî cealel leyle ven nehâre hılfeten li men erâde en yezzekkere ev erâde şukûrâ(şukûren).

Ve tezekkür etmek veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü karşılıklı ardarda kılan (birbirini takip ettiren), O’dur.


ve huve: Ve o.
ellezî: Ki o.
ceale: Kıldı, yaptı.
el leyle: Gece.
ve en nehâre: Ve gündüz.
hılfeten: Karşılıklı, art arda, birbirini takip eden.
li men: O kimse için (o kişi için).
erâde: İstedi.
en yezzekkere: Tezekkür etmek.
ev: Veya.
erâde: İstedi.
şukûren: Şükretmek.

“Ve tezekkür etmek veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü karşılıklı, art arda kılan; birbirini takip ettiren O'dur.”

Gece ve gündüz, daima birbirini takip eder. Gündüz geceyi, gece de gündüzü mutlaka takip eder. Dünyanın karanlıkta kalan kesimi geceyi, aydınlıkta olan kesimi ise gündüzü temsil eder. Öyleyse bu bapta Allahû Tealâ’nın dizaynı açık olarak görünüyor. Geceyle gündüzü birbirinin ardında kılan, insanların düşünmeleri için; neden gece oluyor, neden gündüz oluyor diye. Ve geceyi dinlenmek için, istirahat için kılmış Allahû Tealâ, gündüzü de çalışmak için kılmış. Vücudu da ona göre yaratmış, mutlaka dinlenmeye ihtiyacı var. Her şeyin birbiriyle kesin bir ilişkisi olduğunu insanlar düşünebilsinler diye.

63. âyet-i kerime:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 63: Ve ibâdur rahmânillezîne yemşûne alâl ardı hevnen ve izâ hâtabehumul câhilûne kâlû selâmâ(selâmen).

Ve Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevazuyla yürür. Ve onlara cahiller hitap ettiği (lâf attığı) zaman “selâm” derler.


ve ibâdu: Ve kullar.
er rahmâni: Rahmân.
ellezîne: Onlar.
yemşûne: Yürürler.
alâ el ardı: Yeryüzünde.
hevnen: Mütevazı olarak, tevazuu ile.
ve izâ: Ve olduğu zaman.
hâtabehum: Onlara hitap etti.
el câhilûne: Cahiller.
kâlû: Dediler.
selâmen: Selâm.

“Ve Rahmân'ın kulları yeryüzünde tevazuuyla yürür. Ve onlara cahiller hitap ettiği, lâf attığı zaman ‘selâm’ derler.”

Görünüyor ki Allahû Tealâ’nın kulluğuna kabul ettikleri var; kabul etmedikleri var. Ne zaman kişi, Allah’a kul oluyordu? Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerse, şeytana kul olmaktan kurtuluyordu, Allah’a kul oluyordu (Rahmân'a) kul oluyordu.

İşte burada söylendiği gibi:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


“Onlar ki Allah’a ulaşmayı dilediler, şeytana kul olmaktan kurtuldular. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.” diyordu Allahû Tealâ.

Böyle bir dizaynda Allah’ın kulu olmak şerefine ermiş, Allah’a ulaşmayı dilemişler. Bu noktadan itibaren artık tevazuu öğrenirler. Cahiller kendilerine muhatap olduğu zaman, sataştıkları zaman, ‘selâm’ deyip geçerler.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Âyet-64:

25/FURKÂN 64: Vellezîne yebîtûne li rabbihim succeden ve kıyâmâ(kıyâmen).

Ve onlar, geceyi Rab’lerine secde ve kıyam ederek (ayakta durarak) geçirirler.


ve ellezîne: Ve onlar.
yebîtûne: Geceyi geçirirler.
li rabbihim: Rab'leri için, Rab'lerine.
succeden: Secde ederek.
ve kıyâmen: Ve kıyam ederek, ayakta durarak.

“Ve onlar, geceyi Rabb'lerine secde ve kıyam ederek, ayakta durarak geçirirler.”

Secdeler ve kıyamlar. Sevgili kardeşlerim, Allah’a ibadetinizi en güzel standartlarda yapmanız için Allah’ın size verdiği bir zaman parçası, gece. Gece boyunca kanitûn olmaya çalışın. Ayakta uzun süre durarak kılın namazınızı. Özellikle teheccüd namazı böyle bir namaz olsun. Uzun secdeler, uzun kıyamlar ve uzun rükûlar. Hep sizden bir şeylerin ayrılıp Allah’a ulaştığını, namaz boyunca bir kaç defa Allah’a gidip size geri döndüğünü yaşamaya çalışın. Bir süre sonra vücudunuzda bunun gerçekleştiğini hissedeceksiniz. Bir şeylerin sizden ayrıldığını, tekrar size döndüğünü hissedeceksiniz. Onlar gibi, sahâbe gibi olun sevgili kardeşlerim.

Furkân Suresi 65. âyet-i kerime:

25/FURKÂN 65: Vellezîne yekûlûne rabbenâsrif annâ azâbe cehenneme inne azâbehâ kâne garâmâ(garâmen).

Ve onlar: “Rabbimiz cehennem azabını bizden uzaklaştır. Muhakkak ki onun azabı daimî helâk edicidir.” derler.


ve ellezîne: Ve onlar.
yekûlûne: Derler.
rabbenâ: Rabbimiz.
asrif annâ: Bizden çevir, uzaklaştır.
azâbe: Azap.
cehenneme: Cehennem.
inne: Muhakkak.
azâbehâ: Onun azabı.
kâne: Oldu, dır.
garâmen: Daimî helâk edici.

“Ve onlar; ‘Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzaklaştır. Muhakkak ki onun azabı
(cehennemin azabı) daimî helâk edicidir.’ derler.”

Cehennemin azabı, daimî bir şekilde kişiyi helâk edici bir hüviyet taşıyor; “garâmen.” Cehennem, devamlı bir azabı ifade eder. Orada insanlar sadece azap çekerler.

66. âyet-i kerime:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 66: İnnehâ sâet mustekarran ve mukâmâ(mukâmen).

Muhakkak ki o, kötü bir karargâh, kötü bir ikâmet yeridir.


innehâ: Muhakkak ki o.
sâet: Kötü oldu.
mustekarren: Karar kılınan yer, karargâh.
ve mukâmen: Ve ikâmet edilen yer (ikâmet yeri).

“Muhakkak ki o, kötü bir karargâh, kötü bir ikamet yeridir.”

Cehennem, gerçekten kötü bir yer, Bir kötü bir ikamet yeri, kalma yeri, kötü bir karargâh. Kararlı olarak kalınacak yer. Yani Allahû Tealâ’nın dizaynı açık olarak orada görünüyor; “Kötü bir karargâh.” diyor. İstikrarla kalınacak olan, kalmak mecburiyetinde olunan yer ve aynı zamanda kötü bir ikamet yeri. Mukâmâ, ikamet; aynı kökten geliyor. Mustekar; istikrarlı karargâh, istikrarlı bir kalma yeri, o konuyu ifade ediyor.

Furkân Suresinin 67. âyet-i kerimesine geliyoruz:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

25/FURKÂN 67: Vellezîne izâ enfekû lem yusrifû ve lem yakturû ve kâne beyne zâlike kavâmâ(kavâmen).

Ve onlar, infâk ettikleri zaman israf etmezler ve kısmazlar (cimrilik etmezler). Ve bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.


ve ellezîne: Ve onlar.
izâ: Olduğu zaman.
enfekû: İnfâk ettiler.
lem yusrifû: İsraf etmezler.
ve lem yakturû: Ve kısmazlar, cimrilik etmezler.
ve kâne: Ve oldu, idi.
beyne: Arasında.
zâlike: Bu.
kavâmen: İkame eden.

“Ve onlar, infâk ettikleri zaman israf etmezler ve kısmazlar. Ve bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”

Burada hem dünya için infâk etmek söz konusu; kişi Allahû Tealâ’nın kendine verdiği rızkı başkalarına ulaştırdığı zaman onları infâk etmiş olur, onları nafakalandırmış olur. Rızkın sahibi sadece Allah’tır. Ama bu, fizik rızıktır yani maddî rızıktır. Bu dünyaya ait, fizik vücudumuza ait olan bir rızkın infâkı söz konusudur. Ama zikir yaptığımız zaman, zikri yapan fizik vücudumuzdur. Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât nurlarını göğsümüze taşır yaptığımız zikir. O zaman göğsümüzden Allahû Tealâ’nın kalbimize açtığı yoldan kalbimize ulaşan Allah’ın nurları, kalbimizin içine girmeye ve kalbimizdeki îmân kelimesinin etrafında yerleşmeye başlar. İşte böylece fizik vücut, nefsi infâk etmiş olur. Zikri yapan fizik vücuttur, Allahû Tealâ da rahmeti, fazlı ve salâvâtı fizik vücuda gönderir. Ama rahmet de fazl da salâvât da nefsimiz için gönderilmiştir. Nefsimizin kalbine ulaşır. Onun kalbindeki îmân kelimesinin etrafında fazıllar toplanmaya başlar. Bu, fizik vücudun nefsi infâk etmesidir. Orada da fazlası, eksiği söz konusu olmaz. Kişi zikrini giderek arttıracaktır. 7000 zikirden başlayan zikir, 7000, 9000, 11000, 13000, 15000, 17000, 19000, 21000, 23000, 25, 27, 29, 31, 33000’e kadar ulaşır, kişi Allah’ın evliyası oluncaya kadar. Bundan sonraki evliyalık makamlarında geçerlidir. 35, 37, 39, 41, 43, 45, 47000 zikir, 7 evliyalık makamını kapsar.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, her şeyi en güzel standartta gerçekleştirmek üzere hareket edin. Zikrinizi hep en üst boyutta tutmaya çalışın. Ve daimî zikre ulaşmaya çalışın. Daimî zikir, bütün insanlar için mutluluğun en büyük kapısıdır. Saadeti, dünya saadetinin bütününü orada yaşarsınız; daimî zikirde yaşarsınız, kesintisiz bir şekilde yaşarsınız.

Sevgili öğrenciler, izleyenler dinleyenler, Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek bu dersimizin de sonuna ulaşıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R