}
Sorular ve Cevaplar 18.07.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 106771


SOHBET ADI: DÎN KONULU SUALLER ve CEVAPLARI

SOHBET KODU: 106771

TARİHİ: 18.07.2003


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bir defa daha, Allahû Tealâ bizleri bir araya getirdi. Bir güzelliği daha yaşatmak üzere. Allah’tan bahsetmek üzere, Kur’ân’dan bahsetmek üzere. Daha açık bir ifadeyle, Allah’ın öğretisini sizlere öğretmek üzere.

Dikkat edin, bir Allah’ın öğretisi var; Allah tarafından öğretilen bir öğretiyi sizlere bizim aktarmamız söz konusu, bir de asırlardan beri yazılan, insanların yazdığı kitapların öğretisi var. Ve ikisinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu, bizi dinledikçe idrak ettiniz. Bu öğretilerden birinde, Allah’ın öğrettiğinde hidayet var, ötekinde hidayet kaybolmuş. Ve her şey burada başlar. Bunun için çağımız, “Hidayet Çağı.” Allah bize hidayeti öğretti; biz de size hidayeti öğretmekle vazifeliyiz.


Sevgili kardeşlerim, en güvendiğiniz kaç yüz tane dîn adamı varsa, gidin hepsiyle konuşun. Sonra da bizi dinleyin. Ve o zaman hayretle göreceksiniz ki, onlar hidayeti bilmiyorlar. Burası hidayetin öğrenileceği, dünya üzerindeki yegâne makam. Hidayet; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimi işlevleridir. Her biri, bir sıralamada, bir yer işgal eder. Ve hidayet, “Allah’a ulaşmayı dilemekle” başlar. Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimsenin cehennemden kurtulması mümkün değildir. Ve Allah’a ulaşmayı dileyen hiç kimsenin de cehenneme girmesi mümkün değildir.

Öyleyse hidayetin, neden bu kadar ağırlığını omuzlarımızda taşıyoruz; çünkü bunca insanın vebali bizim omuzlarımızda. Eğer şu dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insana, Allah’a ulaşmayı dilemezlerse, gidecekleri yerin cehennem olduğunu anlatamazsak, duyuramazsak sevgili kardeşlerim, milyarlarca insan mutlaka cehenneme gidecek. Hiç kurtuluşları yok. Ve bunları Allahû Tealâ’nın öğrettiği ve insanlara, bütün kitlelere duyurmak için, devamlı çaba harcayan bizler; o zaman, o insanların vebalini almaktan korkarız. Bu Allahû Tealâ’nın hakikatidir. Ve insanlar bilmiyorlar. Şimdi bizi, aranızda ilk defa dinleyen birileri varsa onlar, “Yani şimdi bu ne demek istiyor?” diye düşünsünler. Şu anda dünya üniversitelerinin hiçbirisinde verilmeyen bir ilmi sizlere veriyoruz. Yıllardan beri veriyoruz, 26 yıldır.


Sevgili kardeşlerim, bu çağ “Hidayet Çağı”dır. Dünyaya adaletin geleceği çağdır. Ve onun için buradayız. Bununla vazifelendik.  

 

Dr. Abdulcabbar Boran ilk sualinde şöyle soruyor:

SORU: Lokmân-15’de: “Kim bana dönmüşse sen de onun yoluna tâbî ol.” buyruluyor. Öte yandan Allahû Tealâ Yûnus-89’da ise: “Bilmeyen kimselerin benden uzaklaşan yoluna tâbî olmayın.” buyuruyor. Yûnus-89’da ifade edilen bilmeyenlerin, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimsenin cehennemden kurtulması mümkün değildir; kaç sene yaşarsa yaşasın, ne kadar çok ibadet yaparsa yapsın kurtulması mümkün değildir.


Kim de Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilerse, işlediği cürümlerin mahiyeti ne olursa olsun, ne kadar çok derecat kaybeden birisi olursa olsun; mutlaka Allah’ın cennetine girer. Bu büyük hakikatin, bütün dünya tarafından mutlaka öğrenilmesi lâzım sevgili kardeşlerim.


İşte Cabbar’ın suallerinin 1. âyet-i kerimesi, Lokmân-15:

 

31/LOKMÂN 15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.



“Eğer annen, baban bilmediğin bir şeyi, Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Onlarla dünyada iyi geçin. Kim Bana ulaşmayı dilemişse sen de onun yoluna tâbî ol. Sonra hepiniz Bana döneceksiniz” diyor Allahû Tealâ. “Size yaptıklarınızı haber vereceğim.”


Burada Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemekten bahsediyor; “Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse sen de onların yoluna tâbî ol.” Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, dilediği andan itibaren sebîldedir. 7 tane sebîl, 7 safhasını ifade eder İslâm’ın, 4 tane de teslimi ifade eder. “Kim Bana ulaşmayı dilemişse.” diyor Allahû Tealâ “Sen de onun yoluna tâbî ol.” Yani sen de Allah’a ulaşmayı dile.

 

10/YÛNUS 89: Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ ve lâ tettebi ânni sebîlellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “İkinizin duasına icabet edilmiştir (kabul edilmiştir). Artık ikiniz de (kendinizi dîne) ikame edin (Allah’a çağırmaya devam edin). Bilmeyen kimselerin Benden (uzaklaşan) yoluna tâbî olmayın.” dedi.


“Allahû Tealâ dedi ki: "İkinizin duasına icabet edilmiştir (kabul edilmiştir). Artık ikiniz de dîne ikame edin kendinizi."”

Bir başka ifadeyle “İkiniz de istikamet üzere olun.” Bir başka ifadeyle “İkiniz de insanları Allah’a çağırmaya devam edin.” “Bilmeyen kimselerin Benden uzaklaşan yoluna tâbî olmayın.”


İfade çok çarpıcı, bir yol var; sıfır noktası olan dünyadan Allah’a götürüyor (Sıratı Mustakîm) ruhu Allah’a teslim ediyor. 2. bir yol var; sıfır noktasından cehenneme götürüyor. Bir yol zemin kattan yukarıya doğru çıkıyor, 2. yol zemin kattan aşağıya doğru iniyor, zülmanî âleme doğru iniyor. Zülmanî âleme inen yol, Allah’tan uzaklaşan yoldur, sıfır noktasından itibaren daha aşağı (negatif âlemde) bir gidiş.


Ve şimdi Cabbar soruyor:

- “Yûnus-89’da ifade edilen "Bilmeyenlerin yolu; bilmeyenler Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir." diyebilir miyiz?” diyor.

-  Gayet tabiî diyebiliriz. Lokmân-15’de geçen:

 

31/LOKMÂN 15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


men enâbe ileyy(ileyye): Bana ulaşmayı dileyen kişiler.” ifadesi, ve bir yol, Allah’a ulaşmayı dilediği anda kişi, Allah’a ulaştıran yolların başlangıcına (birincisine) ulaşmıştır.


7 tane sebîl söz konusudur:

1. sebîl; Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda tahakkuk eder.

2. sebîl; 7. basamaktan 14. basamağa kadar devam eder.

3. sebîl; 14. basamaktan 21. basamağa kadar devam eder.

4. sebîl; 21’den 25’e kadar.

5. sebîl; 25’den 26’ya kadar.

6. sebîl; 26’dan 28’in 4. kademesine kadar.

7. sebîl; 4. kademeden 5. kademeye kadar devam eder.

7 tane safha 4 tane de teslim, herşey Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. Öyleyse Allah’a ulaştıran yol, Allah’tan uzaklaştıran yol. İkisi de sebîl; birisi Sebîlürreşad, diğeri Sebîl-i gayy. Sebîl-i rüşd, Sebîl-i gayy.   

 

2.suali Cabbar’ın:

SORU: Allahû Tealâ Mu'min-38’de: O emin olan kişi, mürşid dedi ki: “Ey kavmim Bana tâbî olun ki; sizi (Sebîl-i irşad) irşad yoluna ulaştırayım.” buyuruyor. Yani Allahû Tealâ A’râf-142’de; Musa (A.S), kardeşi Harun’a şöyle dedi: “Kavmimde bana halef ol, benim yerime geç ve ıslah et ve müfsidlerin, fesat çıkaranların yoluna tâbî olma.” buyuruyor. Sebîler reşad’ın Allah’a ulaştıran yol olduğunu, bunun tersinin; Sebîlel müfsidîn’in, insanları irşad yoluna ulaştırmaktan men edenlerin yolu olduğunu söyleyebilir miyiz?   

CEVAP: Peşin olarak söyleyelim ki; evet. İnsanları Allah’a ulaşmaktan men edenler, sadece onlar yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Fesat çıkarmanın işareti kişinin Allah’a ulaşmayı dilememesi değildir. Fesat çıkarmanın işareti Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin, başka insanların da Allah’a ulaşmasına mani olmaları halidir. Kim Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, o yeryüzünde fesat çıkaran birisi değildir (kötülüğü kendisinedir). Allah’a ulaşmayı dilemediği için ne yaparsa yapsın, mutlaka cehenneme girecektir.


Sevgili kardeşlerim dünyanın bilmediği bir hakikatten bahsediyoruz size; unuttuğu Kur’ân hakikatlerinden bahsediyoruz. Allah’a ulaşmayı dilemezseniz kurtuluşunuz mümkün değildir, muhakkak cehenneme girersiniz.


Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilemezse, o kendine en büyük kötülüğü yapmıştır, mutlaka cehenneme gidecektir. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilememenin ötesinde (kendisi Allah’a ulaşmayı dilemiyor), başka insanlarında Allah’a ulaşmayı dilemesine mani oluyorsa, işte bu müfsittir, yeryüzünde fesat çıkaran odur. Kendisi Allah’a misak vermiştir, ruhunu da, vechini de, nefsini de, iradesini de Allah’a teslim edeceğine dair; onun cüz’i iradesi ezelde Allah’ın küllî iradesine misak vermiştir. Ve o kişi eğer Allah’a ulaşmayı dileyenlere de mani oluyorsa, onların Allah’a ulaşmayı dilemelerine engel oluyorsa; o zaman işte bu kişi, yeryüzünde fesat çıkaranlardır; misakını bozan, yetmez başka insanların da Allah’a ulaşmasına engel olmaya çalışan bir insan.


Mu’min Suresi 38. âyet-i kerime:

 

40/MU'MİN 38: Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi).

Ve âmenû olan adam şöyle dedi: "Ey kavmim! Bana tâbî olun ki sizi irşad yoluna ulaştırayım."


ve kâlellezî âmene: O emin olan kişi dedi ki:

yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi): Bana tâbî olun ki sizi sebîler reşâda ulaştırayım (irşad yoluna).

 

A’râf-142: 

 

7/A'RÂF 142: Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleh(leyleten), ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi’ sebîlel mufsidîn(mufsidîne).

Musa (A.S)’a otuz gece vaad ettik ve onu on ile tamamladık. Böylece onun Rabbinin kararlaştırdığı zaman, kırk geceye tamamlandı. Ve Musa (A.S), kardeşi Harun’a şöyle dedi: “Kavmimde bana halef ol (benim yerime geç) ve ıslâh et ve müfsidlerin (fesat çıkaranların) yoluna tâbî olma.”


“Musa (A.S)’a otuz gece vaad ettik ve onu on ile tamamladık. Böylece onun Rabbinin kararlaştırdığı zaman, kırk geceye tamamlandı. Ve Musa (A.S), kardeşi Harun’a şöyle dedi: “Kavmimde bana halef ol (benim yerime geç), halef ol; benim yerimi sen doldur, benden sonra benim yerimi tutan, benim halefim ol ve ıslâh et yani onların nefslerini ıslâh et ve müfsidlerin yoluna tâbî olma.”


Bir taraftan Harun (A.S) oradakilere; Allah’a mutlaka ulaşmayı dilemeleri lâzım geldiğini, dilemezlerse cehenneme gideceğini ifade ederken, öbür taraftan başka insanlar da diyorlar ki: “Allah’a ulaşmayı dilemekte neymiş? Böyle bir şey söz konusu değil, dilemeyin!” İşte bu insanların böyle bir dileği tahakkuk ettirmesine mâni olanlar, onların hedeflerini yok edenlerdir. Onların cehenneme gitmelerine sebebiyet verenlerdir ve onlarında vebâlini yüklenenlerdir.   


Öyleyse Cabbar’ın suali:

- “Sebîl el-müfsidin'in insanları irşad yoluna ulaştırmaktan men edenlerinin yolu olduğunu söyleyebilir miyiz?”

- Evet, müfsidlerin yolu, Allah’ın yolunun tamamen tersi bir yoldur.

 

3. suali Cabbar’ın:

SORU: Nahl-9 ile En’âm-153 arasında ile bir ilişki var mı? 72 fırkaya ait yolların Sıratı Mustakîm’den sapan yollar olduğunu söyleyebilir miyiz?  

CEVAP: Nahl Suresi 9. âyet-i kerime:


16/NAHL 9: Ve alâllâhi kasdus sebîli ve minhâ câirun, ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).

Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.


“Ve sebîllerin tayini, Allah’ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar da var. Eğer Allah dileseydi, hepinizi hidayete erdirirdi.”

Yani “Bir insanın mürşidine ulaşması, Allah’ın üzerine vazifedir.” diyor Allahû Tealâ. Çünkü bunu üzerimize farz kılmış.

Diyor ki: “Kim Allah’a ulaşmaya vesile olacaksa, onu mutlaka Allah’tan isteyin.”  


Bunu Mâide-35’de söyleyen Allahû Tealâ, Bakara-45 ve 46’da; bu mürşidin Allah’tan nasıl hacet namazıyla, nasıl isteneceğini söylüyor ve Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin Allah’a mutlaka ruhunu ulaştıracağından emin olan huşû sahipleri olacağını işaret ediyor. Ve istemenin yolunun hacet namazından geçtiğini Allahû Tealâ ifade ediyor.


Ve burada da Allah’ın yolunun seçilmesinde, bu yolu seçiminin görevinin Allah’a düştüğünü, herkesin sebîlini sadece Allah’ın tayin ettiğini söylüyor, yani hacet namazını kılan kişiye Allahû Tealâ mürşidini gösterecek, onun o sebîllerden hangisine gireceğini ifade edecek. Her mürşidin bulunduğu dergâhtan, devrin imamının bulunduğu dergâha, yeryüzünün sathına paralel yollar vardır, her birisi bir sebîldir. Her sebîlin tayini de mutlaka Allah’a aittir. Hacet namazını kılana Allahû Tealâ mutlaka mürşidini gösterir (eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse). 


En’âm-153:


6/EN'ÂM 153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferraka bikum an sebîlihi, zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.


ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen: İşte bu Sıratı Mustakîm’dir, muhakkak ki. 

fettebiûh(fettebiûhu): Ona tâbî olun.

ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi): “Ve diğer bütün sebîllerin hiçbirisine tâbî olmayın ki; onlar sizi Allah’ın yolundan ayırarak fırkalara ayırır.” Yani fırkalara ayrılmışlardan olursunuz, yani şeytana kul olanlardan olursunuz. Sıratı Mustakîm’in dışındaki herkesin standardı bu.


Allahû Tealâ Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde diyor ki:


34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.



“Şeytan insanlara olan vaadini yerine getirdi, mü'minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.”


Burada da o tek fırkadan bahsediyor En’âm-153’de; Allah’ın Sıratı Mustakîm’inin üzerinde bulunun, sakın Sıratı Mustakîm’in dışındaki diğer fırkalara tâbî olmayın ki; hepsi sizi fırkalara, ayrılmışlardan kılar, yani müşriklerden kılar neticesi çıkıyor. Sual:

SORU: “72 fırkaya ait olan yolların, Sıratı Mustakîm’den sapan yollar olduğunu söyleyebilir miyiz?”

CEVAP: Evet, Sıratı Mustakîm’in dışındaki bütün yollar 72 fırkaya aittir, 73. fırkadakiler Sıratı Mustakîm’in üzerindekilerdir. Bir başka ifadeyle Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.


Bütün fırkaların içinde 72 tane inanç biçimi var şu anda dünya üzerinde tespit edilen, dînlerin birleşmesiyle uğraşan yüzlerce dernek, vakıf ve buna benzer kuruluşlar söz konusu. Bunların yaptıkları incelemeler (bu incelemeği biz yapmadık) 72 tane inanç biçimi tespit ettiklerini gösteriyor, açıkça bunu isimleriyle ilan ediyorlar. Bu 72 fırkanın içinde yaşayan insanlardan büyük kesimi yani %90’dan fazlası, rahatlıkla söyleyebiliriz bunu, çünkü şeytanın ifadesi “Pek azı hariç hepsini kendime bağlayacağım.” şeklinde ve Sebe-20’de bağladığı kesinleşiyor. Pek azı hariç hepsini kendisine bağladığı kesinleşiyor, sadece bir tek fırka kalıyor geriye, Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar; onlarda o 72 inanç biçiminin içindeki Allah’a ulaşmayı dileyen kesim. 73. fırka 72 fırkanın içindeki küçük azınlıkların toplamı.   

     

SORU: “Allahû Tealâ Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde…”

 

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!



vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi): Onlar şeytana kul olmaktan içtinap ettiler (Allah’a ulaşmayı dilediler onlara müjdeler vardır kullarımı müjdele.” buyuruyor.


1.suali: 

SORU: İnşaallah bu âyet-i kerimedeki müjdeyi açıklar mısınız?

CEVAP: Müjdeler! Sadece bir tanesi değil, biliyorsunuz müjdeler ikiye ayrılıyor Allahû Tealâ tarafından; cennet müjdesi, dünya müjdesi. Hem cennet müjdesini hem dünya müjdesini kapsıyor olay. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse (Allahû Tealâ bu âyette sahâbeden bahsediyor): “Onlar, Allah’a ulaşmayı dilediler ve taguta kul olmaktan içtinap ettiler.” diyor, kendilerini kurtardılar. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, şeytana kul olmaktan mutlaka kendisini kurtarır. Neydi demin söylediğimiz Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesindeki durum?


34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Şeytan insanlara olan vaadini yerine getirdi, sadece Sıratı Mustakîm’in üzerinde olan mü'minler hariç. Sadece mü'minleri oluşturan bir tek fırka hariç, bütün fırkalar (72 fırka) hepsi şeytana kul oldular.” diyor Allahû Tealâ.


İşte burada da Allahû Tealâ; “Onlar tagutun kulları iken Allah’a kul oldular.” diyor, onlara müjdeler vardır. Bu müjdeler kelimesi, müjdenin hem dünya müjdesi olduğunu hem de cennet müjdesi olduğunu açıklıyor, yani 2 müjde bir arada.


Yûnus-62-63-64’e baktığımız zaman Allahû Tealâ diyor ki:        

 

10/YÛNUS 62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.


“O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur. Onlar takva sahibi olmuşlardır ve âmenû olmuşlardır (Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir ve takva sahibi olmuşlardır.)” Tıpkı Zumer-17 gibi.

           

10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


“ lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti): Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır. Dünya mutluluğu ve cennet mutluluğu.”


Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, kim Allah’a ulaşmayı dilerse o cennet mutluluğunu 3. kat cennete kadar alır. Dünya mutluluğunu dünya mutluluğunun yarısına kadar mutlaka alır. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse, dilediği anda bu garanti ile karşı karşıyadır. O kişi 5-6 aylık bir ömrü varsa mutlaka bunlara ulaşır; dünya mutluluğunun yarısını, nefsinin kalbindeki afetlerin %51’ini yok ederek dünya mutluluğunun yarsını mutlaka kazanır. Onun da ötesine geçer, ruhunu Allah’a ulaştırdığı an (ki Allah ulaştıracaktır), cennet mutluluğunun da 3. katını elde eder. İşte bu âyet-i kerimedeki müjdeler, cennet müjdesi ve dünya müjdesidir.

 

2.suali:

SORU: Bu âyet-i kerimede buyrulan "Müjde" ile, Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde buyrulan "Allah’a ulaşma" arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Bir illiyet rabıtası var. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen kişi şeytana kul olmaktan kurtuluyor, taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan kurtuluyor; Allah’a kul oluyor. Şimdi Şûrâ-13’e bakıyoruz:

 

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi).

 

Diyor ki Allahû Tealâ: “Size şeriat kıldık. Dînden Nûh’a vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vasiyet etmek suretiyle size şeriat kıldık, sana ve sana tâbî olanlara da şeriat kıldık aynı şeriatı kıldık. Nûh’a vasiyet ettiğimizi, ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme: İbrâhîm’e vasiyet ettiğimizi ve Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi, en ekîmûd dîne: Dîni ikame edin, hayata geçirin, kıyama kaldırın diye; dîni, unutulmuş olan dîni hayata geçirin, ikame edin diye. ve lâ teteferrekû fîh(fîhi): Ve dînde fırkalara ayrılmayın” diye.


İşte bilmecenin esası burada, çünkü kim Allah’a ulaşmayı dilemezse Allah onu fırkalara ayrılmış kabul ediyor ve en kötüsü; bu insanlar şeytana kul olanlar ve en kötüsü dînde fırkalara ayrılmış olanlar, kurtuluşa hiçbir zaman ulaşamayacak olanlar, şirkte olanlar.


Allahû Tealâ buyuruyor ki Rûm-31 ve 32’de:

 

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol.

ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne): Müşriklerden olma, takva sahibi olup, müşriklerden olmaktan kurtul.


32’de de diyor ki:

 

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden ki; onlar fırkalara ayrılmışlardır, her biri kendi elindekilerle ferahlanırlar.”


Fırkalara ayrılmış olanların dışındakiler kim? Allah’a ulaşmayı dileyenler. Sebe-20’ye göre dileyenler kim? Sebe-20’ye göre durum ne? Sebe-20’ye göre de; şeytana kul olanların dışında kalanlar, yani Allah’a kul olanlar, bir tek fırkayı oluşturanlar, Allah’a ulaşmayı dileyerek fırkalara ayrılmayanlar (ki orada isimleri mü'minler olarak geçiyor), onlar kim? Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar.

 

Allah’a ulaşmayı dileyen herkes dilediği anda Sıratı Mustakîm’in üzerindedir. Fırkalara ayrılmaktan, müşrik olmaktan kurtulmuştur, cehennemden kurtulmuştur, küfürden kurtulmuştur, dalâletten kurtulmuştur ve o bütün negatif faktörlerden yakayı sıyırmıştır; onun için müjdeler vardır, cennet müjdesi de onun içindir, dünya müjdesi de onun içindir. Salt, Allah’a ulaşmayı dilediği için.


Bir tek sebep sevgili kardeşlerim, tek bir sebep zamanımızın hidayet müessesesi; Allah’a ulaşmayı dilemek, dalâletin bittiği hidayetin başladığı yerdir. Allah’a ulaşmayı dilemek, cehennemin bittiği, cennetin başladığı yerdir. Allah’a ulaşmayı dilemek, bütün negatif faktörlerden kurtulup, Allah’a doğru yaklaşmaya başlamak demektir. 

Diyor ki Allahû Tealâ: 

 

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


ve lâ teteferrekû: Ve fırkalara ayrılmayın, dîni ikame edin ve fırkalara ayrılmayın.

kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi): Onları davet ettiğin Allah’a ulaşmayı dilemek, Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve bu sebeple fırkalara ayrılmış olan müşriklere ağır geldi.


Şûrâ-13’teki müşriklerle, Rûm-32’deki müşrikler aynı müşrikler. Kim bunlar? Fırkalara ayrılmış olanlar. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesi fırkalara ayrılmış olarak telâkki ediyor Allahû Tealâ ve “Onlar müşriklerdir.” diyor. Müşrik olmayanlar, şirkten kurtulanlar mü'minlerdir, onlar Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir; o tek fırkayı oluşturanlardır. Ve Allahû Tealâ bunun da hüviyetini çok açık bir şekilde koyuyor ortaya, müşrik olmayanların kimler olduğunu:

 

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah dilediğini Kendisine seçer.

ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onları Kendisine ulaştırır.


Yani Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, sadece onların müşrikler olmadığını söylüyor Allahû Tealâ. Onların Allah’a ulaşacaklar olduğunu söylüyor ve müşrikler olmayan, Allah’ın Kendisine ulaştıracağı kişilerin, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler olduğu bir defa daha vurgulanıyor.


Şimdi soruyor kardeşimiz:

SORU: Bu âyet-i kerimede, yani Zumer-17’de buyrulan "Müjdeler" ile, Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde buyrulan "Allah’a ulaşma" arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Elbette. Dünya müjdesine de, cennet müjdesine de kişinin ulaşması, Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlı. Allah’a ulaşmak da bir müjdedir, ruhun Allah’a teslim olması açısından. Ama Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesindeki "Müjdeler"; cennet müjdesini de, dünya müjdesini de ifade ediyor.


3. suali kardeşimizin:

SORU: Bu âyetler ile Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır? Bu âyet-i kerimeye göre, "Ancak Allah’a yönelenler teslimlere ulaşacak olanlardır." diyebilir miyiz?

CEVAP: Ne diyor Zumer-54’te?

 

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne): Allah’a ulaşmayı dile, Rabbine ulaşmayı dile ve O’na (Allah’a) teslim ol (ruhunu da, vechini de, nefsini de, iradeni de Allah’a teslim et). Üzerine azap gelmeden önce, yani ölmeden önce. İster kabir azabı diye düşünün ölmeden önce, ister cehennem azabı diye düşünün gene ölmeden önce. Üzerine azap gelmeden önce, Allah’a ulaşmayı dile ve Allah’a teslim ol.”


- “Bu âyetlerle Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır?”

Zumer-54’te aynı şeyi söylüyor, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan ve Allah’a 4 teslimi de muhtevasına alan bir âyet Zumer-54. Şûrâ-13’te de Allahû Tealâ diyor: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu Kendime ulaştırırım.”


Bir defa daha kesinleştirerek tamamlayalım.

“Bu âyet-i kerimeye göre Zumer 54’e göre ancak Allah’a yönelenler (Allah’a ulaşmayı dileyenler), teslimlere ulaşacak olanlardır diyebilir miyiz?”

- Evet, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, onlar teslimlere ulaşabilirler. Allah’a yönelenler; enübi kelimesi, münîb kelimesi, enab kelimesi hepsi Allah’a ulaşmayı dilemek anlamında kullanılıyor bunun adı Allah’a yönelmektir, Allah’a ulaşmayı dilemek, Allah’a yönelmek.

           

SORU: Hamdolsun ki Allah’ın fazl ve salâvât nurlarının, rahmet nurları tarafından nefsimizin kalbine indirildiğini sizden öğrendik. Ahzâb-43’te belirtilen "Nurların melekler tarafından üzerimize indirilmesi." hususuna açıklık getirir misiniz?

CEVAP:


33/AHZÂB 43: Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).

Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden).



huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilen nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen): Sizi (yani nefsinizin kalbini) karanlıklardan, zulmetten nura çıkarmak için, üzerinize melekleriyle salâvât nuru gönderen odur. O, mü’minlere Rahîm’dir, sadece mü'minlere!”


"Mü'min" deyince sevgili kardeşlerim, başlangıç noktasına dikkatle bakın mü'min olmanın; sadece Allah’a ulaşmayı dileyenleri mü'min olarak kabul ediyor Allahû Tealâ. Allah’a inanmak mü'min olmak değildir Kur’ân-ı Kerim’e göre, Allah’a inananlardan sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler mü'mindirler.

 
Kur’ân-ı Kerim’de nerede "Mü'min" kelimesi geçiyorsa; mü'min olmanın en alt sınırının "Allah’a ulaşmayı dilemek" olduğunu bilmek mecburiyetindeyiz. Dikkat edin, mü'minler cehenneme girmezler, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler cennete gireceği için, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan için; Allah’a ne kadar inanırsa inansın, bu onu cehennemden kurtaramayacağı için, onu mü'min kılamayacağı için, o kişi mü'min değildir. Allahû Tealâ açık ve kesin bir şekilde ifadesini kullanıyor.


Diyor ki: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onlar mü'mindir.” Allah’a ulaşmayı dileyenler mü'minleri oluştururlar. Sebe-20 açıkça bunu söylüyor.


Öyleyse şimdi sualine gelelim kardeşimizin:

- “Ahzâb-43’de belirtilen nurların melekler tarafından üzerimize indirilmesi hususuna açıklık getirir misiniz?”

- Melekler dediğimiz, insan gibi varlıklar değildir. "Sünnetullah", meleklerle dizayn edilir, bunlar hassalardır. Her yağmur tanesine, her kar tanesine bir hassanın eşlik ettiğini biliyor muydunuz sevgili kardeşlerim? Melek dediğiniz melekeler, melek dediğiniz hassalar, bunlardan sadece 4 büyük melek (Hz. İsrafil, Hz. Cebrail, Hz. Azrail, Hz. Mikail) 4 tane büyük melek; bunlar insan hüviyetinde Allahû Tealâ tarafından şekillendirilip, vazifeli kılınmışlardır. Ama insan değildirler, sonsuz hayatın sahibidirler, iradeleri de yoktur, nefsleri de yoktur.

 

Onun dışındaki melek adı verilen bütün varlıklar hassalardır ve nasıl bütün nötrinolar inerken Allah’ın katından yere iniyorlarsa, onların her birini indiren bir hassa söz konusudur, bu salâvât içinde aynı şey söz konusudur. Her salâvât nuru için, her rahmet nuru için; rahmet nuruyla beraber (kargo uçağını teşkil eden rahmet nuruyla beraber) mutlaka bir meleke, bir hassa vazifelidir. Kâinatın her zerresinde bu mutlak olarak mevcuttur, hareke unsuru.


2.suali:

SORU: Olaylar karşısında üzerimizde sekîneti oluşturan nurlar ve bu nurların sekînetin oluşumuyla ilgili fonksiyonu hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP: "Sekînet", Allah’ın böylece gönderdiği sekînet müessesesinde, Allah’ın yolunda olanlara sadece; gelen bir yardım görüyoruz. Sadece Allah’ın yolunda olanlara gelen bir yardım. Eğer bu insanlar bir haksızlığa uğramışlarsa, başka insanlar tarafından haksız bir sıkıntıya sokulmuşlarsa, onların bu olayın vereceği stresten kurtulmaları için Allahû Tealâ onlara sekînet indirir. Sekînet de inerken, gene hassalar, sekînet unsurlarına; sekînet adı verilen nurlara eşlik ederler, her zerresine bir hassa mutlaka eşlik eder ve kalbimize ulaşan sekînet nurları, nefsimizin kalbinde huzuru ve sükûneti oluşturur, sulh ve sükûn oluşturur. Bu sekîneti yaşayanlar bilirler.


Sekînet ulaştığı zaman insanlarda bir nevi uyuklama hali oluşturur. Sohbeti can kulağıyla dinlerler bir kelimesini kaçırmadan, hafızaları bütün boyutla çalışmaktadır, hepsini anlayıp hafızalarına nakşederler, ama uykuda gibi bir görüntüleri olur, bunu bizler yaşadık kardeşlerimizle; yaşayanlar çok net olarak bilirler sekînetin nasıl bir huzur verici faktör olduğunu.      

 

3.suali:

SORU: Bütün ibadetler nefs tezkiyesinin birer unsuru olduğu cihetle, Tevbe-103’te belirtildiği üzere, insanlardan alınan sadakanın tezkiye ile olan ilişkisini açıklar mısınız?

CEVAP:

 

9/TEVBE 103: Huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve salli aleyhim, inne salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Onların mallarından sadaka olarak al ve onunla, onları temizle ve tezkiye et ve onlara dua et, muhakkak ki; senin duan onlar için bir sekînedir (sukûnettir). Ve Allah; Sem’î (en iyi işiten)dir, Alîm (en iyi bilen)dir.



huz min emvâlihim sadakaten tutahhiruhum ve tuzekkîhim bihâ ve salli aleyhim, inne salâteke sekenun lehum, vallâhu semîun alîm(alîmun): Onların mallarından sadaka olarak al ve onunla, onları temizle ve tezkiye et ve onlara dua et, muhakkak ki; senin duan onlar için bir sekînedir (sükûnet verici bir müessesedir).”


Yani “Senin duan, Bizim onlara sekînet göndermemize sebebiyet verir.” diyor Allahû Tealâ. “Ve sekînet gönderdiğimiz zaman da onlar sükûnete ererler. İç dünyalarında böylece sulh ve sükûn oluşur.” diyor Allahû Tealâ. Ve muhtevaya baktığımız zaman, sulh ve sükûnun oluştuğu sekînetin, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in duasıyla da geldiğini görüyoruz. Dilerse Allahû Tealâ, Kendiliğinden gönderir. Dilerse duayla.


Şimdi kardeşimiz diyor ki: “Nefs tezkiyesinin birer unsuru olduğu cihetle.” Burada Allahû Tealâ’nın “Onları temizle ve onların sadakalarını alarak onları temizle ve tezkiye et.” müessesesine dikkatle bakın. "Zekât" kelimesi de, "Tezkiye" kelimesi ile aynı kökten gelir.  


tuzekkîhi: "Zekât, tezkiye, tezekka" hepsi aynı kökten gelen kelimeler. "Temizlenme, arınma" istikametinde bir kelime.


1- Nefsin arınması var. Nefsin kalbindeki afetlerin azalması yoluyla gerçekleşir. Başka bir alternatifi yok. Nefs tezkiyesi dediğimiz zaman, nefsimizin kalbindeki afetlerin azalmasını içerir. Bu nefslerin tezkiyesidir. Sadece bir tek yolu vardır; zikir yapmak. Allah’ın zikri ile nefsimizin kalbine ulaşan rahmet, fazl ve salâvât nurlarından; fazılların nefsimizin kalbinde, îmân kelimesinin etrafında yerleşmesiyle oluşur. Bu nefsimizin tezkiyesidir. Tezkiye müessesesi, sadece nefsimizin tezkiyesi değildir. Yani nefsimizin kalbindeki afetlerin temizlenmesi değildir. Nefsimizin kalbindeki afetlerin temizlenmesini temin edecek olan bir tek metot var; ya Allah’ın temel ismini, Allah kelimesini “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye tekrar etmek ve bütün nefsimizin afetlerinde, aynı oranda Allah’ın nurlarını oraya yerleştirerek, azaltma yapmak.

 

Bir de Allah’ın diğer esmâlarından, isimlerinden herhangi birisini kullanarak, sadece o esmâlarla alâkalı kesiminde bir azalmayı temin etmek; her ikisi de nefs tezkiyesini ifade eder. Nefsimizin kalbindeki afetlerin azalmasını, nefsimizin kalbindeki fazılların çoğalmasını ifade eder. Başka bir yolu yoktur; sadece nefs tezkiyesi. Ama tezkiye dediğimiz zaman; derecelerimizin artması da tezkiyedir. Öyleyse tezkiye müessesesinde; bir derecelerimizin artışı var, yani yaptığımız herhangi bir amelle derecat kazanırız. Bu nefs tezkiyesi değildir, sadece tezkiyedir. Derecat kazanmamızı ifade eder.


Birincisi, işlediğimiz her amelle derecat kazanırız. Bu tezkiyedir. Her derecat kazandıran amel bir tezkiye işareti taşır. Ama bu nefs tezkiyesi değildir, nefsimizin kalbindeki afetlerin azalması mânâsına gelmez. Nefsinizin tezkiye edilmesi başka, insanların tezkiye edilmesi başka iki tane faktördür. Nefs tezkiyesi sadece bir tek olayla gerçekleşir; zikir. Başka bir işareti, başka bir çözümü, o hedefe ulaştıran başka bir faktör hiç olmamıştır.


Burada Allahû Tealâ’nın kullandığı, “Onları temizle.” diyor. Yani kazandıkları dereceler, kaybettikleri derecelerden bir kısmını sileceği için, kaybedilen dereceler bir pislik olduğu sebeple, onlardan o kadarını temizlemiş oluyor. Onlardan sadaka vermeleri derecat kazanmalarına, kaybettiği derecelerden bir kısmının örtülmesine sebebiyet veriyor. Bu bir temizlenme işlemidir (derecat kazanma). Ya başka birinin bize yaptığı bir kötülük sebebiyle derecat kazanırız -bu da bizim derecat kazanmamıza sebebiyet verir-, ya da kendi amellerimizle derecat kazanırız. Başka birinin bize bir kötülük yapması sebebiyle kazandığımız dereceler; ne tezkiyeye, ne temizlenmeye girmez.


Ama bizim kendi gayretimizle yaptığımız herhangi bir şey; bir insana sadaka vermek, bir insana iyilik etmek, namaz kılmak, bütün ameller; derecat kazandırma açısından, hem tahir müessesesini (taharet müessesesini) oluşturur, hem de tezkiye müessesesini oluşturur. Derecatın arttırılması istikametinde tezkiye, günahların azalması istikametinde temizlik.


Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynında; "Taharet: Günahlarda azalma", "Tezkiye: Sevaplarda çoğalma." Her sevaplarda çoğalma aynı zamanda günahlarda azalmayı ifade eder. Sevaplarımız ne kadar artarsa, günahlarla sevaplar arasındaki fark o kadar azalacaktır. Evvelâ her ilâve ettiğimiz şey, kazandığımız derecat duruma bağlı bir şekilde (aradaki fark negatifse, aradaki fark pozitifse, iki ayrı istikamette) değerlendirilir. Ama kazandığımız her derecat, bir tezkiye olayıdır. Kaybettiğimiz derecelerden azaltma ise, temizliktir (taharettir). Allah razı olsun.  

 

SORU: Hûd Suresi 107 ve En’âm Suresinin 128. âyet-i kerimelerinde buyrulan, "Allah’ın dilediği şey." hakkında bizleri aydınlatır mısınız? Bir kısım insanlar bu âyetleri cehennemden cennete bir geçiş olduğunu delil göstermektedirler.


CEVAP:


11/HÛD 107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuke, inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).

Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.


hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke): Onlar, semalar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalanlardır. Rabbinin dilediği şey hariç.”

 

illâ mâ şâe.

mâ: "Şey" demek.

illâ men şâe. deseydi Allahû Tealâ, “Allah’ın dilediği kişi hariç.” deseydi, o zaman böyle bir şeye, ihtimal vermek söz konusu olabilirdi.

“Allah’ın dilediği şey hariç.” bu da "Cehennemi yok etmeyi dilemesi." Bir gün cehennem de yok olacak. Cennet de yok olacak. İçindeki insanlar da yok olacaklar. Hepsi enerjiye çevrilmiş olacak.


Burada Hûd-107’de “Rabbinin dilediği şey”, "Dilediği kişi” değildir. Zaten âyet söylüyor; “Orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır.)” diyor.


6/EN'ÂM 128: Ve yevme yahşuruhum cemîâ(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenâstemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenâllezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).

Ve onların hepsini biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (tagutların arasına insanları da kattınız).” Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: “Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik.” (Allahû Tealâ): “Allah’ın dilediği şey (cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız.” buyurdu. Muhakkak ki senin Rabbin, hüküm sahibi ve en iyi bilendir.


ve yevme yahşuruhum cemîa(cemîan): Hepinizi toptan toplayacaktır.

yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenestemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenellezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu.

Gene “Allah’ın dilediği şey hariç.” diyor Allahû Tealâ.

inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun)”.

“Biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): "Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (yani insan ve cin şeytanların arasına insanları da kattınız)."

Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: "Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik."

(Allahû Tealâ): "Allah’ın dilediği şey (yani cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız." buyurdu.”

 

Âyet-i kerime; son derece açık bir şekilde “Orada ebedî kalacak olanlarsınız.” diyor. Ama eğer Allahû Tealâ cehennemi bir gün yok edecekse -ki yok edeceği kesindir- mutlaka; çünkü diyor ki: “Herşey fani olacaktır, sadece senin Rabbinin Zü'l-Celâl-i Ve'l-İkrâm olan Rabbinin Zat’ı baki kalacaktır.”


Öyleyse bu 2 âyet-i kerime hiçbir zaman insanların cehennemden çıkıp da, cennete girmesi konusunda bir işaret taşımıyor. Sevgili kardeşlerim, insanların cehenneme girdikten sonra, oradan çıkmasının mümkün olmadığını söyleyen 29 tane âyet-i kerime var. Şimdi yeri gelmişken bir defa daha bunu öz olarak sizlere söyleyelim ve bu konuşmanın içinde yer alsın. Ve kim böyle bir iddiada bulunursa, ona deyin ki kardeşim bak 29 tane âyet-i kerime burada, cehenneme girenlerin ebediyyen orada kalacakları, oradan çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor.


Bu âyetlerde de; men yok, ” var. "İnsan" değil, "Şey" var. "Allah’ın dilediği şey" ise; onun, cennetin ve cehennemin sona erme talebi Allahû Tealâ’nın; Allah’ın cenneti ve cehennemi sona erdirmesi durumu. O zaman yok olacak, “O hariç.” diyor Allahû Tealâ “Orada ebediyyen kalacaklardır.” diyor. “Onların bir kısmı böyle cennete girecektir.” ifadesini zaten kullanmıyor. 


Âyet, A’râf-36 diyor ki:


7/A'RÂF 36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).

 


ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne): Onlar ateş ehlidirler, orada ebediyyen kalacaklardır.”

2.'cisi, Ahzâb-65:

 

33/AHZÂB 65: Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).

Orada ebediyyen kalıcılardır (kalacak olanlardır). (Orada) bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.



hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden): Orada ebediyen kalacaklardır.”


3.’sü: Âli İmrân-116:


3/ÂLİ İMRÂN 116: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah'tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.


ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne): Onlar, ateş ehlidirler. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

           
4.’sü: Bakara-39:


2/BAKARA 39: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.


ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).


Aynı.  

5.’si: “ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne). Bakara 81.

 

2/BAKARA 81: Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.

  

 

6.’sı: Bakara-217; aynı kelimelerle söyleniyor. 7.’si: Bakara-257; aynı kelimelerle söyleniyor:

 

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

 

8.’si: Bakara-275; aynı kelimelerle:

 

2/BAKARA 275: Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemâl bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.

 

9.’su: Beyyine-6:

 

98/BEYYİNE 6: İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi vel muşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyyeti.

Muhakkak ki kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, cehennem ateşindedirler ve orada devamlı kalacak olanlardır. İşte onlar, onlar yaratılmışların şerli olanlarıdır.

 

fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ: Ateşin içindedirler. Ebediyyen oradadırlar.”  

10.’su: Cinn Suresinin 23. âyet-i kerimesi:

 

72/CİNN 23: İllâ belâgan minallâhi risâlâtihî, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâra cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).

(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.

 

fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden): Onlar, muhakkak ki onlar için, cehennem ateşi vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

 

11. âyet-i kerime Enbiyâ-99:

 

21/ENBİYÂ 99: Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.


kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne): Hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.”


12. Haşr-17:


59/HAŞR 17: Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).

Böylece ikisinin (münafıkların ve şeytanın) akıbeti orada, ateşin içinde ebediyyen kalmak oldu. Ve işte bu, zalimlerin cezasıdır.



ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ: O ikisi için ateşte olmak vardır. Ebediyyen orada kalmak üzere.”


13. âyet-i kerime, Mucâdele-17:


58/MUCÂDELE 17: Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onların malları ve evlâtları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı onlara asla fayda vermez. İşte onlar, ateş ehlidir, orada ebediyen kalacak olanlardır.


ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Her zamanki işaret.

 

14.’sü: Muhammed-15:


47/MUHAMMED 15: Meselul cennetilletî vuidel muttakûn(muttakûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu, ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiratun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.

Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?


huve hâlidun fîn nâri: Onlar ateşte ebediyen kalacaklardır.”


15. âyet-i kerime, Mu’minûn-103:


23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.



fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne): Onlar, cehennemde ebediyyen kalacaklardır.”


16. Mu’min-76:


40/MU'MİN 76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü.


udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ: Ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin.”


17.’si: Nahl-29:


16/NAHL 29: Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.


fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ: Öyleyse ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin.”

 

18. Nebe-23:


78/NEBE 23: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).

(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.


lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben): Bütün zamanlar boyunca orada kalacaklardır.”

 

19.’su: Nisâ-14:

 

4/NİSÂ 14: Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).

Ve kim Allah'a ve O’nun Resûl'üne isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde ebedî kalacakları ateşe koyar. Ve onun için "alçaltıcı azap" vardır.


yudhılhu nâren hâliden fîhâ ve lehu: Onlar ateşe sokulacaklardır, ebediyyen orada kalacaklardır.”
 

20. âyet-i kerime, Nisâ-93:


4/NİSÂ 93: Ve men yaktul mu’minen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen).

Ve kim, bir mü'mini taammüden (kastederek) öldürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lânet etmiştir. Ve (Allah), onun için "büyük azap" hazırlamıştır.



fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ: Onların cezası cehennemdir, ebediyyen orada kalacaklardır.”


21. âyet-i kerime, Nisâ-169:


4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


illâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden): Sadece cehennem tarîki, cehennem yolu vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

 

22. Ra’d-5:


13/RA'D 5: Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer acayip buluyorsan (şaşıyorsan) (bil ki;) asıl onların: “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten, mutlaka yeniden mi halkedileceğiz (yaratılacağız)?” sözleri acayiptir (şaşılacak şeydir). İşte onlar, Rab’lerini inkâr eden kimselerdir. Ve işte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalanlardır.



ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).” 

Bu genel ifade zaten.


23. âyet-i kerime, Tegâbun-10:


64/TEGÂBUN 10: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ ve bi’sel masîr(masîru).

Âyetlerimizi inkâr edenler ve yalanlayanlar; işte onlar, ateş ehlidirler, orada (cehennemde) ebediyyen kalacak olanlardır. Ve (o) ne kötü varış yeri (ulaşılacak yer).



ulâike ashâbun nari hâlidîne fîhâ: Onlar, ateş ehlidirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”

 

24. Tevbe-17:


9/TEVBE 17: Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).

Müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olmaz. Kendilerinin (nefslerinin) küfürlerine (inkârlarına, kâfirliklerine) şahitler iken. İşte onların amelleri heba olmuştur. Ve onlar, ateşte ebedî kalacak olanlardır.


ulâike habitat a'mâluhum: Onların amelleri boşa gitmiştir.”

fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne): Onlar, ateşin içinde ebediyyen kalacaklardır.”

 

25. Tevbe-63:


9/TEVBE 63: E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu).

Allah ve O’nun Resûl'üne karşı, kim haddi aşarsa, artık onun için mutlaka orada ebediyyen kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmiyorlar mı? İşte bu, büyük rüsvalıktır (rezilliktir).


fe enne lehu nâre cehenneme hâliden: Onlar için, muhakkak ki ebediyyen kalmak üzere cehennem söz konusudur.”

 

26. Tevbe-68:

 

9/TEVBE 68: Vaadallâhul munâfikîne vel munâfikâti vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum, ve leanehumullâh(leanehumullâhu) ve lehum azâbun mukîm (mukîmun).

Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, orada ebedî kalacakları cehennem ateşini vaadetti. O (cehennem), onlara yeter. Ve Allah, onlara lânet etti. Ve onlar için ikâme edilmiş olan (devamlı kılınan) bir azap vardır.



vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ: Kâfirler için cehennem ateşi vardır. Ebediyyen orada kalacaklardır.”


27. Yûnus-27:


10/YÛNUS 27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilletun, mâ lehum minallâhi min âsimin, ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kıtaan minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).



ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Genel ifade.

 

28. Zumer-72:

 

39/ZUMER 72: Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

(Onlara): “Orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!” denildi. Artık kibirlenenlerin mesvası (kalacağı yer) ne kötü.



kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ: Öyleyse denir ki onlara: "Hadi bakalım cehennemin kapılarından girin, ebediyyen kalmak üzere."”

 

Ve 29; Zuhrûf-74:


43/ZUHRÛF 74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.



innel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne): Muhakkak ki mücrimler cehennem azabına tâbîdirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”

 

Tam 29 tane âyet-i kerime, cehenneme girenlerin cehennemden çıkma imkânının olmadığını; ebediyyen orada kalacaklarını söylüyor.


Bu bahsedilen 2 âyet-i kerimede de, oradan insanların çıkacağına dair hiçbir işaret yok. “Allah’ın dilediği şey.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse bu kardeşlerimiz hâlâ akıllanmayacaklar mı? Allahû Tealâ 29 âyet-i kerimede cehenneme giren kişinin, oradan çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor (29 tane âyet-i kerime).


Bu 2 âyet-i kerimede zaten oradan çıkışa dair bir şey söylemiyor. “Allah’ın dilediği şey hariç.” diyor. O "Şey" cehennemi yok edecek olan şey; içindeki insanlarda cehennemle beraber elbette enerji haline getirilecekler.  

 

Ve 2. suali kardeşimizin:

SORU: Bakara Suresinin 80. âyet-i kerimesinde, Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenlerin, Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve zanlarla hareket ederek insanların arasında fitne çıkaranlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP:

Bakara-80:


2/BAKARA 80: Ve kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdeh(ma’dûdete), kul ettehaztum indallâhi ahden fe len yuhlifallâhu ahdehu(ahdehû) em tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve (emaniyeye tâbî olanlar): “Ateş bize, sayılı günlerden başka asla dokunmayacak (günahlarımız kadar yanıp cennete gireceğiz).” dediler. De ki: “Allah’ın katından bir ahd mi edindiniz?” O taktirde (Eğer böyle bir ahd almışsanız) Allah, ahdinden asla dönmez. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?


ve kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdeh(ma’dûdete), kul ettehaztum indallâhi ahden fe len yuhlifallâhu ahdehu(ahdehû) em tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne): O (yani emaniyye'ye tâbî olanlar): "Ateş bize ancak sayılı birkaç gün dokunacak (yani günahlarımız kadar yanıp sonra da cennete gireceğiz)." dediler.”

De ki: "Allah katından bir ahd mi edindiniz?" (Eğer böyle bir ahd, kesin bir söz almışsanız) Allah, Kendi ahdinden asla dönmez (Allah’ın ahdinde hilâf olmaz): "len yuhlifallâhu ahdehu(ahdehû)." “Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?”

 

- Şimdi suale dönenelim: “Allah hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenlerin Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve zanlarla hareket ederek insanların arasında fitne çıkaranlar olduğunu söyleyebilir miyiz?”

Evet, söyleyebiliriz. Bunlar, insanların arasında gerçekten fitne çıkaranlar. Yani insanların Allah’a ulaşmasını engelleyenler, sevgili kardeşlerim.

 

3. suali kardeşimizin diyor ki:

SORU: En’âm Suresinin 91. âyet-i kerimesini bizlere açıklar mısınız? Bu âyet-i kerimenin Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesi ile bir ilişkisi var mıdır?

CEVAP:


6/EN'ÂM 91: Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî iz kâlû mâ enzelallâhu alâ beşerin min şey’in, kul men enzelel kitâbellezî câe bihî mûsâ nûren ve huden lin nâsi tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ ve tuhfûne kesîrâ(kesîran), ve ullimtum mâ lem ta’lemû entum ve lâ âbâukum, kulillâhu summe zerhum fî havdıhim yel’abûn(yel’abûne).

“Ve Allah, beşere bir şey indirmedi.” dedikleri zaman O’nun kadrini hakkıyla takdir edemediler. “İnsanlar için hidayet edici ve bir nur olan Hz. Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi?” de. Onu kâğıtlara (yazıp) açıklıyorsunuz, çoğunu gizliyorsunuz. Babalarınızın ve sizin bilmediğiniz şeyler size öğretildi. “Allah” de, sonra onları daldıkları şeylerde bırak oynasınlar.

 

 “"Ve Allah, beşere bir şey indirmedi." dedikleri zaman O’nun kadrini hakkıyla takdir edemediler. "İnsanlar için hidayet edici ve bir nur olan Hz. Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi?" de. Onu kâğıtlara (yazıp) açıklıyorsunuz, çoğunu gizliyorsunuz. Babalarınızın ve sizin bilmediğiniz şeyler size öğretildi. "Allah" de, sonra onları daldıkları şeylerde bırak oynasınlar.”

           
Şimdi insanlar var diyorlar ki: “Allah insanlara hiçbir şey indirmemiştir.” Allahû Tealâ insanlara bütün peygamberleri vasıtasıyla, her peygambere ayrı şeriat kitabı indirerek, şeriat kitapları indirmiştir. Ama her peygambere ayrı ayrı indirdiği kitaplarda Allahû Tealâ hep aynı şeyi söylemektedir, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin kurtulacağı, 7 safhadan ibaret bir dînin mevcudiyeti, bu dînin 4 tane teslim ihata ettiği.

 
Öyleyse hatırlayalım, Mülk Suresinin 8-9-10. âyet-i kerimeleri:

 

67/MULK 8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK 9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK 10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


“Cehennem bekçileri oraya gelenlere derler ki: "Size nezirler buraya (cehenneme) geleceğinizi söylemediler mi?" "Söylediler, ama biz onlara dedik ki; Biz sana inanmıyoruz ve Allah hiçbir şey indirmemiştir.”


İşte "Allah hiçbir şey indirmedi." dedikleri zaman; hem peygamberleri, hem bütün kavimlerdeki resûlleri, hem Allah’ın indirdiği bütün kitapları yalanlamış oluyor insanlar. Kitapların kadrini de, tabiatıyla takdir edememiş oluyorlar. İnsanların çoğu, zaten bu sebeple cehenneme gidecekler. Hiçbir zaman Allah’a ulaşmayı dilemeyecekler, kurtuluşları da yok.


“İnsanlar için hidayet edici bir nur.” diyor Allahû Tealâ, Hz. Musa’nın Tevrat’ına, gerçekten Tevrat’a “Nur.” diyor Allahû Tealâ, “Bir hidayet rehberi.” diyor. İncil’e “Nur.” diyor, “Bir hidayet rehberi.” diyor. Kur’ân-ı Kerim’e “Nur.” diyor, “Bir hidayet rehberi diyor.” Hepsi de aynı şeyleri söylüyorlar. Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslim edilmesiyle sonuçlanan, 7 safha 4 teslimden oluşan bir dîn.


“Onu kâğıtlara yazıp açıklıyorsunuz.” diyor Allahû Tealâ, “Ama çoğunu gizliyorsunuz.” Yahudilerde de, hristiyanlarda da ne yazık ki; bu gizleme başarılı bir sonuca ulaşmış; artık ne yahudilerde, ne hristiyanlarda, artık insanların çok büyük bir kısmı Allah’a ulaşmayı dilemiyor, ne yazık ki İslâm’da da aynı tuzak çalışmış, İslâm’da da insanların büyük kısmı artık Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Büyük kısmı dediğimiz; dikkat edin sözlerimize; insanların %90’dan fazlası sevgili kardeşlerim. Ulaşmayı dilemeyenlerin ise kurtulması mümkün değildir ve büyük kitleler bunları bilmiyorlar ve gizliyorlar. Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesindeki olay:


2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.



“Onlar ki.” diyor Allahû Tealâ “Allah’ın âyetlerini ve hidayeti gizlerler, hem de biz insanlara beyyinelerle, ispat vasıtalarıyla beraber; indirdiğimiz kitaplarda bunları açıkladığımız halde. Allah da onlara lanet eder, lanet edenlerin de hepsi onlara lanet eder.” diyor. 


- Bakara 159’dan bahsediyor kardeşimiz: “Bununla ilişkisi var mıdır?” diyor.

- %100 ilişkisi var. Allah razı olsun. 

 

SORU: "Af, şefaat ve mağfiret" ne demektir açıklar mısınız?

CEVAP: "Af", Allah’ın o kişiye, o günahını af ederek, o günah kadar sevap bağışlaması halidir. Bir kişinin Allahû Tealâ günahını affetmişse, o günahını, dilerse amel defterinden günahı siler, dilerse amel defterine o günah kadar derecat ilâve eder. Allahû Tealâ herşeye kaadirdir, dilediğini yapar. Allah’ın günahları örtmesi silmek yoluyla değil, derecat ilâvesiyle gerçekleşir. Ama afta silme olayı tahakkuk edebilir, günahların silinmesi, affı demektir. Derecat ilâvesi, günahların örtülmesi mânâsına geliyor. Öyleyse af'ta, o kişinin o günahının yok edilmesi; amel defterinde (hayat kitabında) o günah görünüyor, ama karşılığında onun derecesi görünmüyor. Allahû Tealâ affetmiş onu.

             
"Mağfiret", bir insanın günahlarının sevaba çevrilmesidir, gerçek anlamı budur.  Ama "Şefaat" de, "Af" olarak kullanılıyor.


Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:


4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.

 

“Habibim, o nefslerine zulmetmiş olanlar (sahâbe daha yeni yeni geliyor tövbe etmeye) sana geldikleri zaman ve günahları hakkında tövbe ettikleri ve günahlarının mağfiret edilmesini talep ettiklerinde, sen de onların Resûl’ü olarak, onların günahının mağfiretini Bizden talep edersen, Allah’ın her iki talebi de kabul ettiğini göreceksin.” diyor.


"Mağfiret" günahların 2 defa affıdır. Bir başka ifadeyle mağfiret; günahların sevaba çevrilmesidir. Ama gene mağfiret kelimesi Nisâ-64’de, sahâbenin talebi üzerine sahâbenin günahlarını affetmesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine bir defa daha affetmesi anlamına geliyor.

 

Yani böyle bir dizaynda, Allahû Tealâ’nın günahları affetmesinin en kestirme dizaynı, o günah kadar sevap yazması olabilir kişiye, böylece günah orada durur ama onun karşılığı kadar derecat verilmiştir. Yani o günah işlenmemiş hükmüne girer. Sahâbenin talebi üzerine, Allahû Tealâ sahâbenin bütün günahları kadar derecat veriyor onlara, böylece günahları sıfırlanmış (affedilmiş) oluyor; bütün günahları. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine bir defa daha aynı miktarda derecat veriyor. Böylece günahlarını affetmekle kalmıyor; sevaba çevirmiş oluyor Allahû Tealâ.


İşte Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ diyor ki:


25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

 

“Kim tövbe eder de (irşad makamının önünde tövbe eder de) mü'min olursa (böylece kişinin kalbine îmân yazılacak) ve nefs tezkiyesine başlarsa” -ki nefs tezkiyesi ancak öyle başlar; kişinin nefsinin kalbinde, îmân kelimesinin etrafında fazılların birikimi demektir. Bu birikim neticesinde “O kişinin günahlarını, seyyiatini, Allah hasenata çevirir” diyor Allahû Tealâ. Kaybettiği dereceleri, kazandıkları dereceler haline getirir.


Öyleyse burada, açıkça günahların sevaba çevrilmesi kesinlik kazanıyor. İşte bunun adı "Mağfiret"tir. Günahların affı, o kadar çok derecat kazanması, kişinin günahları kadar derecat kazanması halinde, kaybettiği derecat kadar kazandığı derecat var, öyleyse netice sıfır; çünkü günahlarla sevapların arasındaki farka göre cehennem ve cennet tahakkuk ediyor. Ama devrin imamının talebi üzerine, ki bütün tövbe merasimlerinde hazır bulunur; arşı tutan melekler de devrin imamı da, ve kişiye mağfiret dilemek üzere hazır bulunur. Ve Mu'min-7’de:

 

40/MU'MİN 7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab'lerini hamd ile tesbih ederler ve O'na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah'tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve Senin yoluna (Sıratı Mustakîm'e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”

 

“Arşı tutan melekler ve onların etrafındaki devrin imamı, bazı insanlar için Allah’tan mağfiret talebinde bulunurlar. Günahlarının sevaba çevrilmesi talebinde bulunurlar; kim tövbe eder de Senin yoluna girerse (mü'min olursa), Yarabbi sen onlara mağfiret eyle, yani onların günahlarını sevaba çevir.” diyor Allahû Tealâ. İşte bu talep “Şefaat.” adını alır.

 
Günahlarının sevaba çevrilmesi talebi, sadece devrin imamı tarafından yapılabilir. Ve eğer kişi 12 tane ihsanla mürşidine ulaşmışsa, tâbiiyetini gerçekleştirmişse, mutlaka o kişinin o güne kadar işlediği bütün günahları sevaba çevrilir, onlara mutlaka devrin imamı "Şefaat" eder.


Mu’min-7’de ki "Şefaat" işlemi kesin bir hüviyet taşır ve devrin imamının; tâbî olan (12 ihsanla) kişinin günahlarını, Allah’ın sevaba çevirmesi konusundaki talebi; bunun adı "Şefaat"tir.

 

Nisâ-64’e baktığımız zaman sahâbe geliyor, tövbe ediyor, günahlarının affını istiyor, Allahû Tealâ onu affediyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de onların Resûl’ü olarak, onların günahlarının affını diliyor, bir defa daha affediyor. Böylece Allahû Tealâ günahlara mağfiret ediyor. Sahâbe ile Allah arasındaki ilişkilerde bu, günahların "Mağfiret" edilmesi; yani sevaba çevrilmesi işlemidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile Allah arasındaki ilişkide ise bunun adı gene "Mağfiret"tir, gene günahların sevaba çevrilmesidir. Ama sahâbe ile Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in arasındaki ilişkide bunun adı "Şefaat"tir.

 

Şefaat, devrin imamı tarafından 12 tane ihsanla mürşidine ulaşıp da tâbî olan kişinin günahlarının sevaba çevrilme talebinin adıdır, devrin imamı tarafından yapılır. Şefaat'e yetkili olan bir tek kişi vardır her devirde, o devrin imamı (huzur namazının imamı). Allah razı olsun.     

 

SORU: B- şıkkında diyor ki: “Taha-109’daki Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kişi kimdir?”

CEVAP: İşte O'dur, "Şefaat"in sahibi. 


20/TÂHÂ 109: Yevme izin lâ tenfauş şefâatu illâ men ezine lehur rahmânu ve radıye lehu kavlâ(kavlen).

İzin günü, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu (tasarruf rızasının sahibi) kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.

 

yevme izin lâ tenfauş şefâatu: İzin günü, yani tövbe edildiği gün (mürşidinin önünde tövbe edildiği gün) hiç kimsenin şefaati (af dilemesi) fayda vermez.

illâ men ezine lehur rahmânu: Rahmân’ın kendisine izin verdiği,

ve radıye lehu kavlâ(kavlen): Ve onun sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.


SORU: B- şıkkında diyor ki: “Taha-109’daki Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kişi kimdir?”

CEVAP: Devrin İmamı'dır.

SORU: C- şıkkında diyor ki: "Sözünden razı olmak" ifadesini bize açıklar mısınız?

CEVAP: Allah’tan o kişi hakkında (12 tane ihsanla mürşidine ulaşıp da, tövbe eden kişi hakkında) mağfiret talebinde bulunmak "Söz"dür, burada geçen "Söz." odur ve Allahû Tealâ sadece O'nun sözünden razıdır, sadece devrin imamı ile arşı tutan meleklerin talebi üzerine o kişinin günahlarını sevaba çevirir, çünkü "Devrin imamının sözü" şefaat'tir. Allahû Tealâ da onu kabul eder. Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde (7. âyet-i kerimesinde demin söyledik) bu muhteva kesinlik kazanıyor.

 

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

 

Öyleyse hangi "Söz"den razı oluyor Allahû Tealâ? "Onların günahlarını sevaba çevir." talebinden razı oluyor, razı olduğu için sevaba çeviriyor. 2 defa affediyor günahları.

 

SORU: D- şıkkında diyor ki kardeşimiz: “Taha-109 ve Nebe 38-39 arasında bir ilişki var mıdır?”


CEVAP: Nebe-38:


78/NEBE 38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.

 

yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffan), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben): Arşı tutan melekler saf saf olarak ve ruh (zamanın, devrin imamının ruhu) oradadırlar, kendisine Rahmân’ın izin verdiğinden (yani devrin imamından) başka kimse konuşamaz. Başka söz duyulmaz, sadece sözünden razı olduğu kişi Allahû Tealâ’ya o kişi için mağfiret talebinde bulunur.” 


ve kâle sevâbâ(sevâben): Sevap söyler.”

Yani günahların affını ve sevaba çevrilmesini diler. "Sevap söyler": Günahların sevaba çevrilmesi talebi.  

 

Nebe-39:


78/NEBE 39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

 

zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben): İşte o gün Hakk günüdür. Tâbiiyet günü Hakk günüdür. O gün dileyen kişi Rabbine bir yol, Rabbine ulaştıran yolu tutar.” Sıratı Mustakîm’i tutar. Ruhu Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a doğru yola çıkar. Meab’a, "Allah’ın Zat’ı" Meab’tır. Ne zaman ruh Allah’a ulaşırsa, Allah’a sığınır, Allah Meab’tır. O da sığınağa sığınmış olur.” 


SORU: “Nebe 38-39 arasında bir ilişki var mıdır?”

CEVAP: Kesinlikle. Nebe-38’de tövbe merasimi, Nebe-39’da tövbe merasiminden sonra, Allah’a ruhun yola çıkışı işaret ediliyor, ve o günün adı "Hakk günü." Hakk’a ulaşmak için ruhun vücuttan ayrılarak yola çıktığı gün olduğu için; o güne “Hakk günü” diyor Allahû Tealâ.  

 

SORU: Muhammed-22 ve 23’te anlatılan kişilerin, Ra’d-25’teki kişiler olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

CEVAP:


47/MUHAMMED 22: Fe hel aseytum in tevelleytum en tufsidû fîl ardı ve tukattıû erhâmekum.

Yeryüzünde fesat çıkarmaya dönmeniz ve birbirinizi öldürmeniz mi, yoksa sizden beklenen bu mu olmalıydı?

 

fe hel aseytum in tevelleytum en tufsidû fîl ardı ve tukattıû erhâmekum: Demek iş başına gelip, yönetimi ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız.” Yeryüzünde fesat çıkaranlar kimlerdir? İnsanları Allah’a ulaşmaktan men edenler.

 
Muhammed-23:


47/MUHAMMED 23: Ulâikellezîne leanehumullâhu fe esammehum ve a’mâ ebsârehum.

İşte onlar, Allah’ın kendilerine lânet ettikleridir. Bu sebeple onların (nefslerinin) işitme hassalarını sağır ve görme hassalarını kör yaptı.



ulâikellezîne leanehumullâhu: Onların üzerinde Allah’ın lâneti vardır.

fe esammehum ve a’mâ ebsârehum: İşte bunlar, Allah’ın onları lânetlemiş; böylece kulaklarını sağırlaştırmış ve basiretlerini de kör etmiştir.


Ra’d-25:


13/RA'D 25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).

Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.

 

vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi: Onlar Allah’a ezelde verdikleri misaka rağmen, ruhlarını Allah’a ulaştırmayı garanti etmelerine rağmen, Allah’ın ahdini çiğnerler, Allah’ın ahdini gerçekleştirmezler.”


Burada Misak'ın, Allah’ın Ahdi'nin bütününe taallûk ettiğini görüyoruz.

 

ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale: Ve Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler, vuslatı keserler, ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar.

ve yufsidûne fîl ardı: Başka insanların da Allah’a ulaştırmasına mani olarak, yeryüzünde fesat çıkarırlar. 

ulâike lehumul la’netu: Onların üzerine Allah’ın laneti söz konusudur.

ve lehum sûud dâr(dâri): Gidecekleri yer ne kötü bir yurttur.


Öyleyse Muhammed-22 ve 23’teki kişiler Ra’d-25’teki kişilerdir; yeryüzünde fesat çıkarıyor ve her ikisinde de yeryüzünde fesat çıkarmak söz konusu ve Allah’ın bunun karşılığında da lanetini almak söz konusu. Aynı kişilerden bahsediyor Allahû Tealâ. Başka insanların Allah’a ulaşmasına mani olmak suretiyle, yeryüzünde fesat çıkaran insanlar, ve Allah’ın laneti üzerine olan insanlar. Bakara-159’da da aynı şey vardı:

 

2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


Allah’ın âyetlerini gizleyenler, gizlemek suretiyle fesat çıkaranlar, onların üzerine de Allah’ın laneti var. Ne zaman başka insanların hidayetine birileri mani olursa, mani oldukları zaman mutlaka orada "Fesat" vardır, Allah’ın fesattan muradı budur; insanların Allah’a ulaşmayı dilemelerine mani olmak.

 
Bugün yerküremizi "Duhân" sarmış durumdadır. İşte bu fesadın adıdır. İnsanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyi unuttukları gibi; Allah’a ulaşmayı dilemenin farz olduğunu anlatanlara mani olmaya ve bütün insanların Allah’a ulaşmayı dilemelerine mani olmaya çalışıyorlar. Bu yeryüzündeki fitnedir, yeryüzünün fesadıdır ve bir kapkaranlık duman olarak yerküremizi tamamen kaplamıştır. Ne yazık ki; insanların %10’undan çok daha azı bu dumanın dışında kalmayı başarabilen bir azınlıktır. Allah razı olsun.

 

SORU: Muhammed-38’de, "Allah’ın yolunda olanların infak etmeye çağrıldıklarında cimrilik etmemesi gerektiği" açıklanmaktadır. Buradaki cimriliği sadece mal açısından değil, fizik vücudun yaptığı zikrin neticesinde nefsi infâk etmesi olarak da düşünebilir miyiz? diyor kardeşimiz, okuyalım.

CEVAP:


47/MUHAMMED 38: Hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh(sebîlillâhi), fe minkum men yebhal(yebhalu), ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsih(nefsihî), vallâhul ganiyyu ve entumul fukarâu, ve in tetevellev yestebdil kavmen gayrekum summe lâ yekûnû emsâlekum.

İşte siz böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye davet edilirsiniz, buna rağmen sizden bir kısmınız cimrilik yapar. Ve kim cimrilik yaparsa o taktirde sadece kendi nefsi için cimrilik yapar. Ve Allah Gani’dir (zengindir). Ve sizler fakirsiniz. Ve eğer siz (haktan) dönerseniz, (sizi) sizden başka bir kavimle değiştirir. Sonra onlar sizin gibi (cimri) olmazlar.


hâ entum hâulâi tud’avne li tunfikû fî sebîlillâh(sebîlillâhi), fe minkum men yebhal(yebhalu), ve men yebhal fe innemâ yebhalu an nefsih(nefsihî), vallâhul ganiyyu ve entumul fukarâu, ve in tetevellev yestebdil kavmen gayrekum summe lâ yekûnû emsâlekum: İşte sizler böylesiniz. Allah yolunda infâk etmeye çağrılıyorsunuz, buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor.”


Allah yolunda infâk etmek, hem parasal açıdan başka insanlara yardımda bulunmak infâktır, Allah’ın verdiği rızkı başkalarına vermek onlara rızık vermek değil, onları infâk etmektir. Ama alan kişi ile Allah arasındaki ilişkide, bu gene bir rızıktır. Aynı zamanda, burada; kişinin yaptığı zikirle Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât nurlarının nefsinin kalbine fizik vücudun ulaştırması, yani fizik vücudun; Allah yolunda olan bir fizik vücudun (Allah’a ulaşmayı dileyen kişi bunu yapabilir sadece, üstelik de mürşidine ulaştıktan sonra gerçekleştirebilir bunu o.) “Buna rağmen bazınız cimrilik ediyor.” dediği Allahû Tealâ’nın, bazınız az zikir yapıyor, en büyük kötülüğü kendisine yapıyor az zikretmekle, nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını çok eksik ölçülerde yerleştirmekle.


Diyor ki Allahû Tealâ: “Kim cimrilik ederse, artık o ancak kendi nefsine cimrilik eder.” İşte bu ifade bunu kesinleştiriyor. Yani kendi nefsine cimrilik eder, yani nefsine Allah’ın nurlarının ulaşıp da, nefsin kalbini tezkiye etmesine mani olduğu için kendine cimrilik etmekte, kötülük yapmaktadır.

“Allah ise Gani’dir, fakir olan sizlersiniz.” Allah o nurların hepsinin sahibi, fakir olan elbette bizleriz; nefsimizin kalbinde Allah’ın nurları ne kadar eksikse, nefsinizin kalbi ne kadar karanlıksa, o kadar fakiriz. %100 nefsinin kalbi afetlerle dolu olan adam %100 fakirdir.

“Eğer siz yüz çevirecek olursanız, yani zikir yapmazsanız, sizden başka bir kavmi getirip değiştirir. Sonra onlar sizin benzeriniz de olmazlar.” Yani sizden çok daha güzel bir noktaya mutlaka ulaşırlar, diyor Allahû Tealâ.      

 

SORU: Muhammed Suresi 2. âyet-i kerimesini açıklar mısınız?

CEVAP: Muhammed-2:

 

47/MUHAMMED 2: Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve âmenû bi mâ nuzzile alâ muhammedin ve huvel hakku min rabbihim keffere anhum seyyiâtihim ve asleha bâlehum.

Âmenû olan ve salih amel (nefsi tezkiye edici ameller) yapanların ve Hz. Muhammed (S.A.V)’e indirdiğimiz Şey’e (Kur’ân-ı Kerim’e) ve O’nun Rab’lerinden bir hak olduğuna inananların günahlarını (Allah) örttü ve onların hallerini ıslâh etti.


vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve âmenû bi mâ nuzzile alâ muhammedin ve huvel hakku min rabbihim keffere anhum seyyiâtihim ve asleha bâlehum: Âmenû olup (Allah’a ulaşmayı dileyip) salih amellerde bulunan (nefs tezkiyesi yapan) ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e indirilen Kur’ân’a âmenû olanların (Kur’ân’a îmân edenlerin) ki o Rab’lerinden bir haktır, Allah kötülüklerini örtmüş (onların seyyiatini örtmüş) ve onların durumlarını ıslâh etmiştir.”


Şimdi burada; âmenû olmuş kişi, Allah’a ulaşmayı dilemiş (3. basamak, netice hemen 7. basamak). Sonra ne olmuş? Kişi nefsi ıslâh edici amellerde bulunmaya başlamış, yani (14. basamağa) gelip mürşidine tâbî olmuş, nefs tezkiyesi yapmaya ve nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını göndermeye, böylece nefsi ıslâh edici ameller yapmaya başlamış.


Ne yapmış Allahû Tealâ? Onların seyyiatini örtmüş, nefs tezkiyesine başlamadan evvel onların kötülüklerini örtmüş. Yani kaybettiği derecelerin aynını ona; Allahû Tealâ gözlerinin üzerindeki hicab-ı mestureyi alarak, görme hassasının üzerindeki gışaveti alarak, kulaklarındaki vakrayı alarak, görme hassalarının mührünü açarak, kalplerinin mührünü açarak, kalplerindeki ekinneti alarak, küfür kelimesini alarak kalplerinden ve yerine ihbat koyarak Allahû Tealâ; kişinin günahlarını örtüyor. Burada da “Onların seyyiatlerini örtmüştür.” diyor Allahû Tealâ ve onları da daha sonra nefs tezkiyesine başladıkları için; onları ıslâh da etmiştir. Bunun mânâsı, o kişilerin nefslerini ıslâh ederek, %50’den daha fazla nurla doldurarak ruhlarını Allah’a ulaştırmıştır, oraya ulaşıyoruz.

 

SORU: Muhammed Suresinin 4 ve 5. âyetleri ile Nisâ Suresinin 69. âyet-i kerimesini beraberce ele alırsak, Muhammed Suresinin 4. âyet-i kerimesindeki "Allah yolunda öldürülenlerin", Muhammed Suresinin 5. âyet-i kerimesinde ulaştıkları hidayetin, tüm hidayetleri kapsadığını söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Muhammed-4:


47/MUHAMMED 4: Fe izâ lekîtumullezîne keferû fe darber rikâb(rikâbi), hattâ izâ eshantumûhum fe şuddûl vesâk(vesâka), fe immâ mennen ba’du ve immâ fidâen hattâ tedaal harbu evzârehâ, zalik(zalike), ve lev yeşâullâhu lentasara minhum ve lâkin li yebluve ba’dakum bi ba’d(ba’din), vellezîne kutilû fî sebîlillâhi fe len yudille a’mâlehum.

Artık kâfirlerle karşılaştığınız zaman onları güçsüz (zayıf) bırakıncaya kadar boyunlarını vurun. Bağlarını kuvvetlendirin (esirleri sıkıca bağlayın). Nihayet savaşı, onun ağırlıklarını (silâhlarını ve savaş levazımatını) bırakınca da onları, ister lütuf olarak (bedelsiz) veya fidye alarak (bedel karşılığı) (bırakın). İşte böyle. Ve eğer Allah dileseydi, elbette onlardan intikam alırdı. Ve lâkin (bu) sizin bir kısmınızı, diğer bir kısımla imtihan etmek içindir. Ve onlar ki Allah yolunda öldürülenlerdir, o taktirde onların amelleri boşa çıkarılmaz.

 

fe izâ lekîtumullezîne keferû fe darber rikâb(rikâbi), hattâ izâ eshantumûhum fe şuddûl vesâka, fe immâ mennen ba’du ve immâ fidâen hattâ tedaal harbu evzârehâ, zalik(zalike), ve lev yeşâullâhu lentasara minhum ve lâkin li yebluve ba’dakum bi ba’d(ba’din), vellezîne kutilû fî sebîlillâhi fe len yudille a’mâlehum: Öyleyse inkâr edenlerle savaş sırasında karşı karşıya geldiğiniz zaman hemen boyunlarını vurun, sonunda onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da, artık esirler için bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak onları bırakın veya bir fidye karşılığı salıverin. Öyle ki; savaş ağırlıklarını bıraksın, yani savaş sona ersin. İşte böyle. Eğer Allah dilemiş olsaydı elbette onlardan intikam alırdı. Ancak savaş sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak Allah amellerini boşa çıkarmaz.”


Muhammed-5:


47/MUHAMMED 5: Seyehdîhim ve yuslihu bâlehum.

(Allah) onları hidayete erdirecek ve onların hallerini ıslâh edecektir.


seyehdîhim ve yuslihu bâlehum: Onları hidayete erdirir. Ve onları hidayete erdirecek ve durumlarını ıslâh edecektir.” Yani nefslerini tezkiye edecektir.


Nisâ-69:

 

4/NİSÂ 69: Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn(sâlihîne), ve hasune ulâike rafîkâ(rafîkan).

Ve kim, Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, o taktirde işte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerle (peygamberlerle) ve sıddîklerle ve şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Ve işte onlar ne güzel arkadaştır.


ve men yutiıllâhe ver resûle: Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse,

fe ulâike meallezîne en’amellâhu aleyhim: Onlar Allah’ın ni'met verdikleri ile beraberdirler.

minen nebiyyîne: Nebîlerden

ves sıddîkîne: Ve sıddîklardan

veş şuhedâi: Ve şehitlerden ve şahitlerden

ves sâlihîn(sâlihîne): Ve salihlerden

ve hasune: Ve has olan kullarından

ulâike refîkâ(refîkan): Onlar ne güzel arkadaştırlar.

 

Şimdi suale dönelim:

- “Muhammed Suresinin 4 ve 5. âyetleri ile, Nisâ Suresinin 69. âyet-i kerimesini beraberce ele alırsak, Muhammed Suresinin 4. âyet-i kerimesindeki "Allah yolunda öldürülenlerin", Muhammed Suresinin 5. âyet-i kerimesindeki ulaştıkları hidayetin, tüm hidayetleri kapsadığını söyleyebilir miyiz?”

- Allah yolunda öldürülenlerin hepsi şehittir. Şehit olmak ise bunu kesinleştirir. Şehit olanlar Nisâ-69’da açık bir şekilde geçiyor; peygamberlerle, sıddîklerle, şehitlerle beraber olmak, yani Adn cennetlerine girmek ifadesini taşıyor. Tüm hidayetleri kapsıyor; ruhun, vechin, nefsin ve iradenin hidayetlerinin hepsini kapsıyor. Evet. Allah razı olsun.

 

SORU: Rabbimiz, Muhammed Suresinin 2 ve 4. âyetlerinin sonunda geçen “Allah onların durumlarını ıslâh etmiştir.” ifadesiyle, salâha ulaşmış kişileri mi kastetmiştir?

CEVAP: Salâh’a onları ulaştırdığını kastetmiştir, yani nefslerindeki afetleri ıslâh edip yok etmiş, Allahû Tealâ. 2 ve 4. âyetlerdeki sonuç o. Zaten görüyoruz ki; onlar şehitler ve mutlaka Adn cennetlerine girecekler. 

 

SORU: Muhammed Suresinin 14. âyetinde “Kötü ameli kendisine süslü gösterilen kişiler.”, günümüzdeki “Sahip olduğu faydasız ilimle yeryüzünde haksız yere kibirle gezen dîn adamlarıdır.” diyebilir miyiz?”  

CEVAP: Âyeti okumadan diyoruz ki; ne yazık ki evet. Ne yazık ki dîn adamları, Allah’ın söylediklerini (bugün bizim ülkemizdeki dîn adamları) bilmiyorlar, ve de gerçekten acınacak bir durum var sevgili kardeşlerim. Muhammed-14:


47/MUHAMMED 14: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ke men zuyyine lehu sûu amelihî vettebeû ehvâehum.

Öyleyse Rabbinden beyyine (delil) üzerinde olan kişi, kötü ameli kendisine süslü gösterilen ve hevalarına tâbî olan kişiler gibi midir?


e fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ke men zuyyine lehu sûu amelihî vettebeû ehvâehum: Şimdi, öyleyse Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, Rabbinden apaçık bir belge üzerinde, bir beyyine; ispat vasıtası üzerinde bulunan kişi, Allah’tan kendisine öğreti yapılan kişi, kötü ameli kendisine süslü ve çekici gösterilmiş ve kendi hevasına uyan kimseler gibi midir?”


Öyleyse o insanlar, ne yazık ki bu statü içerisinde; “Allah’a ulaşmayı dilemek de neymiş?” diyorlar. “İnsan ruhu insana hayat verir, ruh vücudumuzdan ayrıldığı anda ölürüz.” diyor adamlar. Kur’ân-ı Kerim’le hiç alâkası olmayan; insanların asırlar boyunca uydurduğu bir sürü yalanı doğru zanneden dîn adamları, şu anda bütün dünyayı kaplamış durumda her dînin içinde sevgili kardeşlerim. Ne yazık ki; İslâm’da da insanların %90’dan fazlası, İslâm’ı, kâinatın tek dînini zaten yaşamıyor. Baştan söylemiştik ki; bunlar yeryüzünde haksız yere kibirle gezen dîn adamlarıdır, tamam.      

 

SORU: Furkân-57-58-59’u açıklar mısınız? Bu âyetlerin Duhân Suresinin 20. âyet-i kerimesi ile bir bağlantısı var mıdır?

CEVAP: Furkân-57:


25/FURKÂN 57: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen).

De ki: “Ben sizden onun için (tebliğ için) dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir (karşılık) istemiyorum.”


kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihî sebîlâ(sebîlen): Onlara de ki: "Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, Rabbine giden bir yol ittihaz etmesinden başka sizden hiçbir ücret istemiyorum." ”

Bu kadar. “Dileyen kişinin; yani Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, Rabbine giden bir yol ittihaz etmesinden başka sizden hiçbir ücret istemiyorum.”

 
Furkân-58:

25/FURKÂN 58: Ve tevekkel alâl hayyillezî lâ yemûtu ve sebbih bi hamdihî, ve kefâ bihî bi zunûbi ibâdihî habîrâ(habîren).

Ve ölümsüz olup, daima hayy (hayatta) olana (Allah’a) tevekkül et (güven ve O’nu vekil tayin et). Ve O’nu, hamd ile tesbih et. Ve kullarının günahlarından haberdar olması, O’na kâfidir.


ve tevekkel alel hayyillezî lâ yemûtu ve sebbih bi hamdih(hamdihî), ve kefâ bihî bi zunûbi ibâdihî habîrâ(habîren): Sen asla ölmeyen ve daima diri olan Allah’a tevekkül et. Ve O’nu, hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.”


Furkân-57-58’de Allahû Tealâ bunu söylüyor. 59’a gelelim:


25/FURKÂN 59: Ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alâl arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ(habîren).

Gökleri ve arzı (yeryüzünü) ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Rahmân arşa istiva etti. Öyleyse onu, bundan haberdar olana (Cebrail A.S’a) sor.


ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ(habîren): O gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istivâ edendir. Rahmân olan Allah’tır. Bunu, bundan haberdar olana (yani Cebrail A.S’a) sor.” diyor Allahû Tealâ.


Furkân-57-58-59, istenen şey; "Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, Allah’a doğru bir yol ittihaz etmesi."

 
Duhân 20:


44/DUHÂN 20: Ve innî uztu bi rabbî ve rabbikumen tercumûni.

Ve muhakkak ki ben, beni taşlamanızdan, sizin de Rabbiniz olan Rabbime sığındım.


ve innî uztu bi rabbî ve rabbikumen tercumûni: Ve doğrusu ben, sizin taşa tutmanızdan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”

           
Furkân-57-58-59’da Allahû Tealâ’nın söylediği en önemli şey; “Ben sizlerden, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, Allah’a giden bir yol ittihaz etmesinden başka bir ücret istemiyorum. Kim Allah’a ulaşmaya doğru yola çıkarsa benim ücretim odur.” neticesine ulaşılıyor.


Ve tevekkül müessesesi; Allah’a tevekkül etmek, Allah’a ulaşmayı diledikten sonra fizik vücudun da, nefsin de ve iradenin de Allah’a teslimi için, yolun devam etmesini ifade ediyor.

 

Ve Furkân-59’da gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri 6 günde yaratan ve sonra arşa istivâ eden Allah’tan bahsediliyor. Bu Furkân-59’la diğer 2 âyet-i kerime arasında; Furkân-59’un Allah’ın diğer vasıflarını, bu konuyla alâkalı olmayan vasıflarını vermesi itibarıyla bir beraberlik var, Allah’tan bahsediyor.


Duhân Suresinin 20. âyet-i kerimesi ise; “Muhakkak ki ben, benim de Rabbim olan sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığındım, beni taşa tutmanız sebebiyle.”

 

Burada Furkân-57-58-59 ile Duhân Suresinin 20. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki görünmüyor. Duhân-20’de Allahû Tealâ’nın Resûl’ü taşa tutuluyor ve “Ben Rabbime sığınırım” diyor. Böyle bir âyet ile, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin Allah’a doğru bir yol tutmasının dışında bir ücret istememek arasında bir ilişki kurmak mümkün olmuyor.


Belki Furkân-58’deki Allah’a tevekkül et, yani taşa tutulduğun zaman da “Allah’a tevekkül et.” ifadesi arasında bir yaklaşım kurmak mümkün, ama bu da bir zorlama olur. Kardeşimiz olaya hangi açıdan bakıyor? Buradaki ifadeler; Furkân-57-58-59 beraberliğini, Duhân-20’ye bağlayamıyor.   


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir güzelliği birlikte yaşamayı Allahû Tealâ bizlere nasip kıldı. Bir “Dîn Konusundaki Sualler ve Cevaplar.” faslında inşallah sizlerle beraber olduk, Allahû Tealâ’nın, Yüce Rabbimiz’in nasip kılmasıyla. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice güzel günlere el ele, gönül gönüle ulaştırmasını Yüce Rabbimiz’den dileyerek ve de Allahû Tealâ’nın hepinizi ama hepinizi, hem cennet saadetine, hem de dünya saadetine ulaştırmasını Allahû Tealâ’dan niyaz ederek, sözlerimizi inşallah burada tamamlamak istiyoruz. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

                                                       

İmam İskender Ali M İ H R