}
Regaib Kandili 28.08.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 106903

 

SOHBETİN ADI: REGAİP KANDİLİ
TARİHİ: 28.08.2003

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, İslâm dîninin mensupları, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Her sene Recep Ayı’nın 1. Perşembe gecesi, Regaip kandilini ihtiva eder. Böyle bir mukaddes gecede sizlerle birlikte olmak, Allahû Tealâ’nın bir büyük ni’meti diye düşünüyorum.

Biliyorsunuz ki Recep, Şaban ve Ramazan; mukaddes aylardan, 3 aylar diyoruz adına. Ramazan, bu ayların üçüncüsü. Bazıları Ramazan orucunun dışında iki ay da oruç tutarlar. Üç ayları tutarlar. Oruç, insana mutlaka fayda sağlayan, Allahû Tealâ’nın bir muhteşem ihsanıdır.

Sevgili kardeşlerim, hepinizin Regaip kandilinizi bütün gönlümüzle tebrik ediyoruz. Allahû Tealâ’nın bizleri daha nice Regaip kandillerine el ele, gönül gönüle, mutluluk içersinde ulaştırmasını diliyoruz.

Öyleyse muhtevaya dikkatle bakın. Kalp kalbe bir beraberlikte bir Regaip kandili gecesi. İşte gönüllerimiz bir, Allah da bizlerle birlikte. Bir Regaip kandili kutlaması, tebriki söz konusu.

Regaip kelimesi, rağbet kelimesi, aynı kökten geliyor. Kıymetli olan, özlenen, istenen, kendisine rağbet edilen mânâlarına geliyor. Allahû Tealâ’nın bizlere hediye ettiği kandillerden bir tanesi. Böyle bir geceye daha Yüce Rabbimiz bizleri ulaştırdığı için, O’na sonsuz hamd ve şükrediyoruz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bütün dünyada insanlar, ayrı ayrı dînlerin, inanç biçimlerinin sahibi kabul ediyor kendilerini. Yapılan incelemeler, 72 ayrı inanç grubu olduğunu ortaya çıkarmış duRûmdalar. Araştırmaların sonucu, 72 tane fırka gösteriyor. 72 gruba ayrılan insanlar. Bu, size bir çağrışım yapıyor diye düşünüyorum. Biliyorsunuz, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi indirildiği zaman Allahû Tealâ bir husustan bahsediyor, diyor ki:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Şeytan, insanlar konusundaki emelini (hedefini) kıyâmet günü gerçekleştirdi, yerine getirdi. Mü'minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytan kul oldular.”

Sahâbe soruyor: “Ey Allah’ın Resûlü! Kaç fırka söz konusu?”

Peygamber Efendimiz(S.A.V): “73” diyor.
Sahâbe tekrar soruyor: “Gerçekten bu 73 tane fırkanın içinden bir tek fırka mı kurtulacak?”
Cevap: “Evet, bir tek fırka kurtulacak.”
“Ey Allah’ın Resûlü! Bu fırkanın adı ne?”
“Adı, Fırka-ı Naciy; kurtulanların fırkası.”
(Necat, kurtuluş biliyorsunuz. Fırka-ı Naciye, kurtulanların fırkası.)
“Peki, bunların özellikleri ne?”
“Özellikleri, onların da sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm’in üzerinde olmaları.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V), fırkaların 73 tane olduğunu söylüyor. Ama fırkalar toplamı, kesin araştırmaların sonucu 72. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yanlış söylemesi, hiçbir şekilde mümkün olamaz. Öyleye acaba konunun aslında ne var? Konunun aslında 73. fırkanın, 72 fırkanın içindekilerden teşekkül ettiği sonucu var.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, biliyorsunuz ki Allahû Tealâ ikinci bir dîni hiç oluşturmamış. Hazreti Âdem ile beraber insanlar için dîn tatbikatı başlamış. Yeryüzünün halifesi olan Hazreti Âdem, yeryüzünün mirasçısı olan Hazreti Âdem ve ondan türeyen soy. 1200 senelik hayatı boyunca, her 25 senede bir nesilin oluştuğunu normal standartlarda düşünsek, 100 senede 4 nesil, 1000 senede 40 nesil, 1200 senede 48 nesil. Yaklaşık 50 nesillik bir dizayn içersinde, Hazreti Âdem ve onun ahfadı; onun zürriyeti, bir tek dîni yaşadılar; Allah’ın yegâne dînini.

Sevgili kardeşlerim, ikinci bir dîn hiç olmadı. Dünyada dîn konusuna girildiğinde kitaplı dînler üçe ayrılıyor: İslâm, Hristiyanlık ve Yahudilik. Üç tane Mukaddes Kitab’ın birbirinden farklılığı var mı? Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de üçünün de hidayet rehberi olduğunu, üçünün de nur olduğunu, üçünün de aynı şeyleri emrettiğini söylüyor. Üçünde de kendisinden evvel gelenlere atıf yaptığı bildiriliyor.

Kur’ân’ı Kerim’e baktığımız zaman Kur’ân’ı Kerim, ulûl’azm peygamberlerden bahseder. Hazreti Nuh, Hazreti İbrâhîm, Hazreti Musa, Hazreti İsa ve Peygamber Efendimiz (S.A.V), ulûl’azm peygamberleri ifade eder. Hepsi de nebîdir; yani peygamberdir. Ve olaya baktığımız zaman, bu ulûl’azm peygamberlerin hepsinin dîninin bir tek dîn olduğunu görüyoruz. Bir çok âyette Allahû Tealâ, bunu söylüyor. Bu âyetlerden bir tanesi de Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesidir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya verdiğimiz şeriatı sana da vahyetmek suretiyle sana da şeriat kıldık.” diyor Allahû Tealâ. Sonra da diyor ki: “Dîni kıyamda tutmanız için ve dînde fırkalara ayrılmamanız için sana da şeriat kıldık. Onların dînde fırkalara ayrılmamaları için sizin de dînde fırkalara ayrılmamanız için onların şeriatını sana da şeriat kıldık.”

Yani şeriatın temelini, fırkalara ayrılmamak oluşturuyor. Önemli mi? Son derece önemli sevgili kardeşlerim. Biliyorsunuz ki zamanımızda dîn unutulmuş. Artık İslâm dîni yaşanmıyor ki o dîn, kâinatın tek dîninin Arapça ismi.

Biliyorsunuz, Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den, “hanif” diye bahseder. Hanif dîni, Allah’a teslim dîninin, kâinatın tek dîninin, Hazreti İbrâhîm zamanındaki adıdır. Aynı mânâya gelir ve 3 esas ihtiva eder.

1- Vahdet; Allah’ın tek dîni.
2- Tevhid; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, sadece onların oluşturduğu tek bir fırka. Fırkalara ayrılmayanlar onlar. Allah’a ulaşmayı dileyenler, fırkalara ayrılmayanlar, şirke düşmeyenler. Yani fırkalara ayrılanlar, o tek fırkayı oluşturmayanlar, şirke mi düşmüşler? Evet, Kur’ân-ı Kerim aynen böyle söylüyor.
3- Teslim.

Her ne kadar bizim sevgili âlimlerimiz, İslâm âleminden bahsediyorum sevgili kardeşlerim, bu hakikatleri bilmiyorsa da öğrenmek gereğini duymamışlarsa da Allah, bize öğretti. Kur’ân’daki âyetleri ile öğretti. Muhtevaya baktığımız zaman buradaki, Allahû Tealâ’nın Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinin devamındaki sözleriyle konuyu bağdaştırmamız lâzım. Allahû Tealâ diyor ki: “Dîni ayakta tutun diye ve fırkalara ayrılmayın (şirke düşmeyin diye), bunu size şeriat kıldık.” Yani şeraitin temeli, fırkalara ayrılmamak ve tek bir dînin sahibi olmak ve şirke düşmemek.

“O müşrikleri davet ettiğin şey (Allah’a ulaşmayı dilemek), müşriklere ağır geldi.” diyor Allahû Tealâ. Gerçekten dilenen şey, Allah’a ulaşmayı dilemek mi, işte arkası (o kesimi Arapça da aklımızda), diyor ki:

allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah, dilediği kişiyi Kendisine seçer.
ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Ve onlardan kim Allah’a ulaşmayı dilerse (Allah’a yönelirse), Allah onları Kendisine ulaştırır.

Öyleyse bütün insanların ruhlarının Allah’a ulaştırılması, üzerimize tam 12 defa farz kılınmış Allahû Tealâ tarafından. Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir müessese, ruhun Allah’a ulaştırılmasını da ihtiva eden bir ana emir olarak, Kur’ân’da 12 defa yer almış. Farz, ruhumuzun ölmeden Allah’a ulaştırılması. Ve böylece Allah’a teslim olmak. Hem Allah’a ulaşmayı dilemek farz hem de Allah’a ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi teslim etmek. İşte Zumer Suresi 54. âyet-i kerime:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize azap gelmeden evvel (ister kabir azabı olarak değerlendirin, ister kıyâmetteki azap olarak değerlendirin; üzerinize azap gelmeden önce; bu dünyada yaşarken) Allah’a ulaşmayı dileyin; Allah’a yönelin (Allah’a enîbû olun; munîb olun; Allah’a ulaşmayı dileyin.

Yeter mi? Hayır, yetmez. “Ve Allah’a teslim olun.” diyor. Allahû Tealâ, Allah’a teslimi söylüyor. “Evvelâ Allah’a ulaşmayı dileyin (farz) ve Allah’a teslim olun.”

Öyleyse hepimiz, Allah’a teslim olmak mecburiyetindeyiz. Bu teslim, tam 12 defa Allahû Tealâ tarafından üzerimize farz kılınmış. Ulaşmayı dilemek de Allah’a ruhun teslimini içerir. Neden? Çünkü kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’ın demin söylediğimiz gibi (Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde) sözü var: “Kim Bana ulaşmayı dilerse (Bana yönelirse), Ben, onu mutlaka Kendime ulaştırırım (Allah, onu mutlaka Kendisine ulaştırır).” diyor.

Böyle bir dizaynda, Allahû Tealâ Şûrâ-13’te bir şirk kavramından bahsediyor. Kimlerin şirki? Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin şirki. O müşriklere; Allah’a ulaşmayı dilemeyenlere ki onlar, fırkalara ayrılmış olanlardır. Fırkalara ayrılmış olanlara Allahû Tealâ; “Onlar şirktedirler.” diyor. Öyleyse böyle bir müessesenin var olduğunu görüyoruz; şirkte olan insanlar.

İşte Allahû Tealâ’nın bir başka emri; Rûm Suresi 31 ve 32. âyetler. İsterseniz Rûm-30’dan başlayalım; çünkü konu, hanif fıtratı ile birinci dereceden alâkalı olarak Rûm-30’dan başlıyor. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RÛM 30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.


“Habîbim! Vechini hanif olarak dîne doğrult; o dîne ikame et (dîni ikame etmek üzere; ayakta tutmak üzere; hayata geçirmek üzere; dîni ihya etmek üzere vechini dîne ikame et).”

“Hanif olarak.” İfade böyle. Peygember Efendimiz (S.A.V) de Hazreti İbrâhîm gibi hanifti, Hazreti Musa gibi hanifti, Hazreti İsa gibi hanifti, Hazreti Nuh gibi hanifti. Bütün peygamberler ve bütün resûller gibi, peygamber olmayan resûller gibi hanifti.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın sözü bitmiyor. Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesindeki bir başka faktörü de bütünü anlatırken eksik bıraktığımızı şimdi fark ettik. Allahû Tealâ; “Fırkalara ayrılmayın” demekle kalmıyor, “Fırkalara ayrılmayın ve dîni ikâme edin diye.” diyor.

Öyleyse bir dîn var, ikâme edilmesi, kıyamda kalması lâzım, ayakta kalması lâzım dînin, ihya edilmesi lâzım, hayata geçirilmesi lâzım, hayatta olması lâzım. İnsanların o dîni yaşaması lâzım. Buradan hareket ettiğimiz zaman, ikinci bir dînin hiç mevcut olmadığını görüyoruz. İnsanlık tarihi boyunca, Allah’ın vücuda getirdiği ikinci bir dîn yok. İşte şimdi Rûm-30’da Allahû Tealâ bunları söyledikten sonra, Şûrâ-13’te; “Dîni ikâme edin diye aynı şeriatı size de verdik.” diyor.

Bu şeriat;

1- Dînin ikâme edilmesi, hayatta tutulması, ihya edilmesi.
2- Allah yolunda, Allah’a ulaşmayı dilemek ve böylece tek bir fırka oluşturmak.

Allahû Tealâ “Fırkalara ayrılmayın, dîni ikâme edin diye.” diyor ve fırkalara ayrılmamanın temelini de arkadan veriyor: “Allah’a ulaşmayı dileyin. Dileyenleri, Ben Kendime ulaştırırım.” diyor.

“İşte bu, fırkalara ayrılmamaktır.” demiş oluyor Allahû Tealâ, “Ve şirke düşmeyin.” diyor. Böyle olduğunu Rûm Suresinin 30, 31 ve 32. âyetlerinde görüyoruz. Rûm-30’un bir kısmını söyledik: “Habîbim, kendini (vechini) hanif olarak dîne ikâme et.” Niçin? Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesindeki dîni ikâme etmek için; hayatta, ayakta tutmak için. Nitekim Rûm-30’da da bu âyette de Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor: “O hanif fıtratı ile kendini dîne ikâme et ki o hanif dîni, kayyum olan dîndir (ayakta olan dîn; kıyamda olan dîn; ikame edilmiş olan dîn; ezelden ebede kadar uzayacak olan bir dîn).”

Başka bir dînin mevcut olmadığını da şöyle ifade ediyor: “O hanif dîni ile ki Allah, bütün insanları hanif fıtratı ile yaratmıştır. Hanif dînini, sadece hanif dînini yaşayabilecek olan özellikle yaratmıştır.” buyuruyor Allahû Tealâ. Ve arkasından da konuyu tamamlıyor: “Allah’ın yaratmasında tebdil (değişiklik) göremezsin.” diyor. Yani Âdem (A.S) yaratıldı, hanif dîni ortaya kondu ve kıyâmete kadar sadece o dîn kıyamda kalacaktır; hayatta kalacaktır. İnsanlar başka dînleri yaşayabilirler; ama O’na hesap vermek mecburiyetindeler; çünkü dîn olarak sadece o var.

Bugün adına İslâm dîni denilen dîn, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 6 asır evvel, Hz. İsa tarafından yaşanan dîn, ondan 1000 seneden daha fazla bir süre evvel (süresini de bilmemiz gerekmiyor), Hz. Musa tarafından yaşanan dîn, Hz. Musa’dan evvel, Hz. İbrâhîm tarafından yaşanan dîn, ondan evvel, Hz. Nuh tarafından yaşanan dîn; aynı şeriat. Tek bir dîn; temeli, fırkalara ayrılmamak. Önemli mi? Evet, önemli.

Kimdir bu fırkalara ayrılmayanlar? Rûm-30’dan sonra, Rûm-31’e bakıyoruz. İşte Allahû Tealâ’nın ikinci emri:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


Ne diyor Allahû Teala? Emir veriyor: “Allah’a ulaşmayı dile (Allah’a yönel).” diyor. Dikkat edin, buradaki “munîbîne ileyhi” ifadesi, “munîbîne” kelimesi, yönelmek; Allah’a ulaşmayı dilemek mânâsına geliyor.

“O’na, Allah’a yönel, Allah’a ulaşmayı dile.”

Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ aynı kelimeyi kullanmış. “yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Yunîb olan; Allah’a ulaşmayı dileyen, Allah’a yönelen kişiyi, Allah Kendisine ulaştırır (Allah, Kendisine hidayet eder).”

Öyleyse neymiş olay? Yönelenler şirkte olmuyormuş. Allah’a ulaşmayı dileyenler, şirkte olmuyormuş. “Geri kalan herkes şirkte.” diyor Allahû Tealâ.

“Allah’a yönel; Allah’a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol. Namaz kıl ve müşriklerden olma.”

Demek ki sadece takva sahipleri, Allah’a ulaşmayı dileyenler müşriklerden olmaz. Gerçekten öyle mi? İşte bir sonraki âyet-i kerime, Rûm-32:

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden olma ki onlar, fırkalara ayrılmışlardır (bilmece çözüldü). Her biri kendi elindeki ile ferahlanır.”

Öyleyse bir fırkalara ayrılmayanlar var, bir de fırkalara ayrılanlar var. Fırkalara ayrılmayanların oluşturduğu o tek fırkanın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni ile, Fırka-ı Naciye’nin dışında olan bütün fırkalara, “Şirktedirler.” diyor Allahû Tealâ, “Onlar, Allah’a şirk koşmuşlardır. Onlar dînde fırkalara ayrılmışlardır. Her biri kendi elindeki ile kendi fırkasının uydurduğu şeriatı ile idare edilir. (Onların kendi şeriatıyla, elindeki ile ferahlanır. Onlar, fırkalara ayrılanlar müşriklerdir).” diyor Allahû Tealâ.

Nereye ulaştık? 73. fırkaya ulaştık. 72 fırka, 72 tane gruba ayrılmış olanlar, gene bu 72 grubun içinde Allah’a ulaşmayı dileyenler. 72 fırkanın içinde, her birinde yaşamakta olan bir küçük azınlık, onların toplamı 73. fırka.

Sevgili kardeşlerim, bir dünya dînine doğru gidiyoruz. Bu dünya dîninin Arapça adı İslâm’dır. Bu bir kâinat dînidir. Kâinatta hiçbir zaman başka bir dîn olmadı. Sadece bu dîn oldu. Öyleyse bu muhtevada meselemize baktığımız zaman ne görüyoruz sevgili kardeşlerim? Gördüğümüz tek şey, açık ve kesin. Sadece bir tek dîn var; hanif dîni. Bu hanif dîninin muhtevasına baktığımız zaman fırkalara ayrılmayanların dîni.

Hanif dîninin muhtevasına baktığımız zaman, o dîni yaşayanların özelliğini görüyoruz. Onlar, dîni kıyamda tutmak için (ayakta tutmak için) kendilerini ikame ediyorlar; dîni ayakta tutmak için vechlerini ikame ediyorlar. Nasıl ayakta tutuyorlar? Fırkalara ayrılmayarak. Allahû Tealâ, Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde; “Dîni ikame edin; fırkalara ayrılmayarak ikame edin.” diyor. Ve ondan sonra da şirkte olanlardan bahsediyor: “Dîni ikame edin; fırkalara ayrılmayın ve müşriklerden olmayın. Rûm Suresinin 32. âyet-i kerimesinde diyor ki: “O müşriklerden olmayın ki onlar, dînde fırkalara ayrılmışlardır.” Yani kıyamda olan dîni, kıyamdan kendi yaşadıkları ortam itibari ile düşürmüşlerdir. Orada, kıyamda olan dîn mevcut değildir. İnsanlar bu yüzden hevalarını kendilerine ilâh edinmektedirler. Şirktedirler, dalâlettedirler, küfürdedirler, fısktadırlar ve hüsrandadırlar. Bütün negatif faktörlerin sahibidirler.

Öyleyse bu akşam Regaip kandilini yaşayanların hepsinin öğrenmesi lâzım gelen bir vetire var; fırkalara ayrılmamak. Sevgili kardeşlerim, bugün dünyamızın hali bir trajedi. İnsanlar evvelce zaten (1. devrede Yahudiler, 2. devrede Hristiyanlar); dînlerini unutmuşlar. Artık o dîn; kıyamda olması lâzım gelen hanif dîni yaşanmıyor onlar tarafından. Peki, İslâm’da yaşanıyor mu? Hayır sevgili kardeşlerim, İslâm’da da yaşanmıyor. İşte o dînin, bütün dünya tarafından tanınması için buradayız. Bununla vazifeliyiz.

Şimdi İslâm âlemine bir sualimiz var; Allah’a ulaşmayı diliyor musunuz? Eğer dilemiyorsanız, o zaman bütün negatif faktörler ne yazık ki sizinle birlikte. Yani İslâm adına bildiğiniz ne varsa, onların hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Allah’a ulaşmayı dilemiyorsanız sevgili izleyenler, dinleyenler, İslâm’ı yaşadıklarını zanneden sevgili dostlarım, İslâm’ı yaşamıyorsunuz. Yetmez, İslâm’ı, bilmiyorsunuz. Özellikle dîn adamı olarak geçinenlere sesleniyorum; İslâm’ı yaşamıyorsunuz. İslâm’ı bilmiyorsunuz. İslâm, sizin yaşadığınız 5 şarttan ibaret bir müessese değildir. Bir hadîsi, Kur’ân-ı Kerim’e tercih edemezsiniz. Hadîs eksiktir. Asırlar öncesinden; 14 asır öncesinden bugüne kadar gelen Kur’ân, bir bütündür. Hiçbir değişikliğe uğramamış durumdadır. Allahû Tealâ diyor ki:

15/HİCR 9: İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).

Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.


“O’nu Biz indirdik; O’nun koruyucusu da Biziz, Biz.” diyor.

Öyleyse İslâm ülkelerinde İslâm yaşanmıyor. Kimler tarafından yaşanmıyor? Büyük çoğunluk tarafından yaşanmıyor. Kimler fırkalara ayrılmışmış? Fırkalar ayrılanlar, Allah'a ulaşmayı dilemeyenler; dilemedikleri için takva sahibi olmayanlar. Burada, Rûm-31’de Allahû Tealâ diyor ki: “munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah'a yönel, Allah'a ulaşmayı dile ve takva sahibi ol.”

Yûnus Suresinin 62, 63, 64. âyetlerinde gene aynı olay var; takva sahibi olmak. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

10/YÛNUS 62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.


Burada duralım; “O, Allah'ın evliyası var ya, onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar, âmenûdurlar ve takva sahibi olmuşlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Yûnus-64:

10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.


Rûm-31’de ne diyordu? “Allah'a yönel.”

“munîbîne” kullanmış.

munîbîne ileyhi: “Allah'a yönel (Allah'a ulaşmayı dile) ve takva sahibi ol.

Burada ne diyor Allahû Tealâ? “Onlar, âmenûdurlar ve takva sahibi olmuşlardır.”

Öyleyse âmenû olanlar, Allah'a ulaşmayı dileyenler, takva sahipleri. Yönelmek de munîb kelimesi de zaten gene dilemek istikametinde kullanılıyor; Allah'a ulaşmayı dilemek. İşte sevgili kardeşlerim, Kur’ân’ın temeli budur. Cehennemi kapatan, cenneti açan bir anahtar; Allah'a ulaşmayı dilemek. Bu insanlardan her kim Allah'a ulaşmayı dilemezse bu âyetlerden çıkardığımız sonuç, o insanlar hanif dîninin dizaynı içerisine giremezler. Onlar, İslâm olamazlar. Hanif dîninin muhtevasına baktığımız zaman tekrar edelim, hanif dîni üç esası içeriyor.

1- Vahdet: Allah'ın tekliğine inanmak.
2- Tevhid: Allah'a, O tek Allah'a inananlardan, Allah'a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu o tek grup; şirke düşmeyenler, fırkalara ayrılmayanlar.
3- Allah'a teslim olanlar; ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve neticede de iradelerini Allah'a teslim edenler.

Öyleyse devam edelim, Yûnus Suresinin 62, 63, 64. âyetlerinde Allahû Tealâ ne diyor?

ellezîne âmenû ve kânû yettekûn: Onlar, âmenû olanlardır ve âmenû oldukları için takva sahibi olanlardır.

Sonuç:

lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh: Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır (Hem dünya saadeti onlarındır hem ahiret saadeti).

Kim bu insanlar? Âmenû olanlar; Allah'a ulaşmayı dileyenler.

Âmenû olduğunuz zaman ne olur; Allah'a ulaşmayı dilediğiniz zaman ne olur? Allah'ın dostu olursunuz. Allah'ın dostu olmak. İşte o Allah'ın evliyası, Allah'ın dostları var ya, kim onlar? Âmenû olanlar. Allah'a ulaşmayı diledikleri andan itibaren Allah'ın dostları. Gerçekten öyle mi? Gelin bakalım. Acaba Allahû Tealâ Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde ne söylüyor? Söyledikleri çok açık, diyor ki:

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


allâhu velîyyullezîne âmenû: Allah, âmenû olanların dostudur.
yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr: Onları zulmetten nura çıkarır (nefs tezkiyesi yoluyla onların kalplerindeki kapkaranlık olan dünyayı, kalplerinin kapkaranlık olan dünyasını, o karanlıktan nura çıkarır).

Çünkü zikir, kalbe Allah'ın rahmetini, fazlını ve salâvâtını taşır. Ve o tezkiyeyi yapacak olan kişinin kalbine Allahû Tealâ îmân yazdığı için, Allahû Tealâ’nın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât isimli nurlardan fazıllar îmân kelimesinin çekim gücüne karşı manyetik alanın sahibi oldukları için gelirler yapışırlar. Böylece kişinin nefsinin kalbindeki afetlerin yerini fazıllar, fazileti oluşturmak üzere adım adım almaya başlar, işgal etmeye başlar. Bu vetirenin adı, nefs tezkiyesidir.

Nefs tezkiyesi farzdır sevgili kardeşlerim. Zikir farzdır. Bu söylediklerimiz, hep bizim dîn âlimlerimize, onların öğrenmiş olduğu dîne ters geliyor; çünkü hiç uymuyor. Dîn, bütünüyle unutulmuş sevgili kardeşlerim, Kur’ân bütünüyle unutulmuş. Onun için bugünün Resûl’ü, Furkân Suresinin 30. âyet-i kerimesinde diyor ki:

25/FURKÂN 30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.


“Yarabbi, benim kavmim Kur’ân’ı terk ettiler.”

İşte Kur’ân-ı Kerim, Furkân Suresinin 30. âyet-i kerimesinde bugünün resûlünden bahsediyor. Kavim deyince bir tek ülke değil, bütün İslâm âleminden bahsediyor Allahû Tealâ.

Kur’ân terk edilmiş durumda. Hayır, şeriattan bahsetmiyorum. Kimse bizimle demagojiye girmesin. Bahsettiğimiz hususları, gelecek günlerde birer birer açıklayacağız. O zaman göreceksiniz ki İslâm’ı yaşamıyorsunuz. İlk sualimiz bu; Allah'a ulaşmayı diliyor musunuz? %90’dan daha fazlanız bana, hayır demek mecburiyetindesiniz; çünkü dilemiyorsunuz. Daha açık konuşayım mı? Kur’ân-ı Kerim’de Allah'a ulaşmayı dilemek diye bir kavramın mevcut olduğundan dahi haberdar değilsiniz sevgili kardeşlerim.

Dîni yaşadıklarını zannedenler, sizlere sesleniyorum! Hayır, yaşamıyorsunuz, Kur’ân’ı bilmiyorsunuz. Ve şimdi sonuca gidiyorum. Bilmezseniz ne olur? “Ne olacak bilmezsek yani?” diyeceksiniz. Böyle diyen birçok safın aranızda mevcut olduğunu biliyoruz. “Ne olmuş yani? Allah'a ulaşmayı dilemezsek dilemeyiz.” Böyle diyorsunuz; ama o zaman gideceğiniz yer cehennemdir, onu biliyor musunuz? Gene birçok kişi diyecektir ki: “Hayır, hadi bakalım şimdi. Eski köye yeni adet. Allah'a ulaşmayı dilemeyen cehenneme gidiyor.” Evet, sevgili kardeşlerim, Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkes sadece cehenneme gider; kurtuluşu yoktur. Yetmez, aynı zamanda küfürde kalır. Yetmez, aynı zamanda dalâlette kalır. Yetmez, aynı zamanda hüsranda kalır.

Şaka etmiyorum; Kur’ân anlatıyorum size. Her söylediğimizi bu konuda da olduğu gibi hep ispat ederek buraya geldik. Şimdi sizlere bir bildiri dağıttık. Beni dinleyenler, sizlere sesleniyorum. O ihtarı dikkatle okuyun. Bu, birinci ihtarımız. Bu, okyanustan bir damla, bununla başlayacak. Size; dîni yaşadıklarını zanneden sevgili kardeşlerim, sizlere Kur’ân’ı bilmediğinizi anlatmak mecburiyetindeyiz, ispat etmek mecburiyetindeyiz; sizin kurtuluşunuz için. Acaba ne demek istediğimi anlıyor musunuz?

Dînin her safhasında varsınız. Her konuda hükümler veriyorsunuz; ama dîninizi bilmiyorsunuz. Şu anda bu sözlerimi dinleyip de: “Hadi canım sende” diyen birçok insanın var olduğunu düşünüyorum. Ama şimdi söyleyeceğim âyetten sonra, acaba konuşabilecek misiniz sevgili kardeşlerim? Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinden bahsetmek istiyorum size. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Anlatabildik mi acaba? Hani şu Arapça bilen sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ ne diyor? Diyor ki: “Onlar, Bize mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı) dilemezler. Onlar, dünya hayatından razıdır. Dünya hayatı ile mutmain olurlar; doyuma ulaşırlar. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfildirler.”

Sevgili kardeşlerim, ne demek istediğimizi anlıyor musunuz? Allah'a ulaşmayı dilemiyorsunuz, Allah'ın âyetlerinden gâfilsiniz. Allahû Tealâ’nın âyetlerini bilmiyorsunuz. Sonuç mu ne olur? “Onların gidecekleri yer, iktisab ettikleri dereceler itibariyle ateştir (cehennemdir).” diyor Allahû Tealâ. Bir tek sebebe bağlamış, Allah'a ulaşmayı dilememek.

Şimdi hanginiz bana İslâm dînini bildiğinizi iddia edebilirsiniz? O bildiğiniz ilim sizi kurtaramıyorsa, sizin ilim öğrettiklerinizi kurtaramıyorsa ve Allahû Tealâ o ilimlerle, ilimlerin sahiplerini dalâlette bırakıyorsa, onların gidecekleri yer cehennemse sevgili kardeşlerim, hâlâ tanımayacak mısınız bizi?

Allah'a ulaşmayı dilemediğinize göre şimdi hanginiz bana cehennemden kurtulabileceğinizi iddia edebilirsiniz. Bu kadar gayretimizin, gece gündüz çalışmamızın sadece sizleri kurtarmak üzere olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz? Bilmiyorsunuz Kur’ân’ı, Kur’ân’ı kaldırmışsınız. Asırlardan beri yazılan kitaplardan dîn öğrenmişsiniz. Müfredat programlarınızı, o öğrendiğiniz kitaplara göre dizayn etmişsiniz. Ama bütün o muhteşem ilminize rağmen cehenneme gitmekten kurtulamamanız bir tarafa, Allah'ın âyetlerinden gâfilsiniz. Bunu biz söylemiş olsaydık, herhalde bize fena halde içerlerdiniz, kızardınız. Ama bunu Allah söylüyor. Tekrar ediyorum, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Öyleyse sözümüze dikkat edin; dîninizi yaşamıyorsunuz, dîninizi bilmiyorsunuz ve dîn öğretiyorsunuz, olur mu? Eğer öğrettiğiniz dîn, insanları dalâletten kurtaramıyorsa, eğer öğrettiğiniz dîn, insanları hidayete erdiremiyorsa; bir kenara bırakalım onları; eğer öğrettiğiniz dîn, sizi de öğrettiğiniz insanları da cehennemden kurtaramıyorsa o zaman neyi öğrettiğiniz kanısındasınız sevgili kardeşlerim?

Daha okyanusun birinci damlasındayız. Sizlere anlatacağımız o kadar çok şey var ki, o kadar çok şeyi bilmiyorsunuz ki. Sadece bir tek kavramdan bahsettim size; Allah'a ulaşmayı dilemek. Böyle bir şeyden haberiniz yok, size öğretilmedi. Haklısınız. Hiç kimse kendisine öğretilmeyen bir şeyi, öğrenmediği bir şeyi, başkasına öğretemez. Size tepeden tırnağa hak veriyorum; ama öğrenme zamanınız geldi! Hayır, başka birinden öğrenmeyeceksiniz. Bizden öğreneceksiniz. Biz Allah'tan öğreneceğiz ve size, dîn adamlarına, sizlere öğreteceğiz, ilim adamlarına ilim öğreteceğiz.

Öyleyse bunları size delillerle anlatmasaydım, “Bir deli konuşuyor.” derdiniz gene bize. Hayır, Allah’ın, Kur’ân’ı öğrettiği birisi konuşuyor. Şimdi söyleyin bakalım, o öğrendiğiniz ilim sizi cehennemden kurtaramıyorsa, öğrettiğiniz insanları da cehennemden kurtaramıyorsa, o zaman bir facianın sahipleri değil misiniz? Sorumluluk hissetmiyor musunuz bundan? Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisinin, Allah’ın âyetlerinden gâfil olduğunu söylüyor. Ne ifade eder ki; o aldığınız diplomalar, size verilen payeler ne ifade eder ki sevgili kardeşlerim? Kendinizi cehennemden kurtaramıyorsanız, Allahû Tealâ size: “Benim âyetlerimden gâfildir.” diyorsa hangi ilimden bahsedebilirsiniz? Hâlâ anlamayacak mısınız? Gene bize düşman mı olacaksınız? Allah’ın huzurunda yaptığınız hizmete dikkatle bakın. Siz, Allah’ın ilmini bilmiyorsunuz. Allah’ın âyetlerinden gâfilsiniz. Bunu, Allahû Tealâ söylüyor. Durun bakalım, daha 1. faktördeyiz; siz Allah’ın âyetlerinden gâfilsiniz.

2. faktördeyiz; ne yazık ki kendinizi cehennemden kurtaramazsınız. Çünkü siz, Kur’ân’da Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir kavram olduğundan dahi haberdar değilsiniz. Öyleyse böyle bir dilek yoksa, gidilecek yer cehennemse, dîn öğreten kardeşlerimiz Allah’ın âyetlerinden gâfilse, o zaman bütün bu yanlışlıkların düzeltilmesi gerekmez mi? Eğer bunları söyleyen kişi, sizin öğrendiğiniz ilim müesseselerinden bu ilmi öğrenmiş olsaydı, sizin söylediklerinizle aynı şeyleri söylemesi gerekmez miydi?

Bir adım daha atalım; sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar perdelidirler. Gözlerinde hicab-ı mesture var; gizli bir perde. Kulaklarında vakra var; kalplerinde ekinnet var ve küfür var. Allahû Tealâ böyle insanlar için; “Onlar kördürler, sağırdırlar ve dilsizdirler.” diyor.

İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).


“Habîbim, sen onlara Allah’ın tekliğini söyleyerek Kur’ân’ı Kerim’i kıraat ettiğin zaman o, ahirete inanmayanlarla senin aranda hicab-ı mesture vardır (gizli bir örtü vardır; gizli bir perde vardır).”

Bu, aslında o kişilerin gözlerinin üzerindeki perde; ahirete inanmayanlar. Şimdi bana diyeceksiniz ki; “Ahiret sonrakidir, ikinci hayatımızın adıdır.” Doğrudur. Ama aynı zamanda ahiret müessesesi, “ahirete ulaşmak” şeklinde ifade ediliyor Allahû Tealâ tarafından. Ve o zaman Allah’a ulaşmak anlamına kullanılıyor. Hayattayken ruhunuzu Allah’a ulaştırmak mecburiyetindesiniz. Bu, üzerine 12 defa farz kılınmış bir husus; Allah’a ulaşmayı dilemek ve Allah’a ulaşmak.

Allahû Tealâ diyor ki: “O Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerle senin aranda hicab-ı mesture vardır.” Yani gözleri üzerinde; görme hassalarına, gözlerinin görmesine engel olan bir müessese.

“Onların kulaklarında vakra vardır; Seni işitmezler. Seninle onlar arasında hicab-ı mesture vardır (seni göremezler, seni resûl olarak kabul etmezler; irşad makamını işgal ettiğini kabul etmezler.) Kulaklarında vakra vardır, seni işitmezler. Kalplerinde ekinnet vardır, seni idrak etmezler (söylediklerini idrak edemezler). Sen sözlerini bitirdiğin zaman nefretle arkalarını dönerler.”

Sevgili kardeşlerim, kimler böyle insanlar? Böyle insanlar, dalâlette olan insanlar. İşte Allahû Tealâ, A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

7/A'RÂF 179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


“Biz, cehennemi insanların çoğu için hazırladık. O insanların gözleri vardır (cehenneme gidecek olan herkesin gözleri vardır) ama onunla görmezler.”

a'yunun lâ yubsırûne: Gözleri vardır, görmezler.
azânun lâ yesmeûne: Kulakları vardır, işitmezler.
lehum kulûbun lâ yefkahûne: “Onların kalpleri vardır; onunla fıkıh etmezler.

Gözleri var ama görmüyor; üzerinde hicab-ı mesture var. Kulakları var, işitmiyor; kulaklarında vakra var. Kalpleri var, fıkıh etmiyor; kalplerinde ekinnet var.

Kim bu insanlar? Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, onlardan da daha çok dalâlettedirler.”

Kimmiş bu insanlar? Bütün insanlar bu standartlarda doğarlar; gözlerinde hicab-ı mesture, kulaklarında vakra, kalplerinde ekinnetle. Bütün insanlar kör, sağır ve dilsizdir. Allahû Tealâ onlara, “ölüler” diyor.

Allah’ın dizaynına dikkatle bakın. En’âm Suresinin 36. âyet-i kerimesi, “vel mevtâ” diye başlar, “Ve ölüler.”

6/EN'ÂM 36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).

(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra O'na döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)


“Davete sadece işitenler icabet eder.”

Allah’ın daveti Kendi Zat’ınadır.

13/RA'D 14: Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ ke bâsitı keffeyhi ilâl mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıhî, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).

Hakkın daveti O’nadır (Kendisinedir, Allah’adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir.


lehu da’vetul hakk (hakkı): Allah’ın daveti O’nadır.

Öyleyse buradaki muhtevaya dikkatle bakın sevgili kardeşlerim. Bütün insanlar, doğuşlarından itibaren ölünceye kadar bu standartlarda yaşarlar; eğer Allah’a ulaşmayı dilemezlerse. Dilerlerse onlar, ölü olmaktan kurtulurlar ve dirilirler. Davete sadece işitenler icabet eder; yani kulaklarındaki vakra mutlaka alınmış olmalı.

Şimdi beraberce Mulk Suresinin 8, 9, 10. âyetlerine bakalım. Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ buyuruyor ki:

7/A'RÂF 8: Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).

İzin günü (hesaplaşma günü) tartı (ölçü) haktır (gerçektir). Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir.

7/A'RÂF 9: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû bi âyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).

Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı nefslerini hüsrana düşürmüş olanlardır.

7/A'RÂF 10: Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş (maâyişe), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Andolsun ki, sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim kaynakları kıldık. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


“Kıyâmet günü kâfirler akın akın (grup grup) cehenneme sürülürler. Cehennem bekçileri onlara der ki: Size Allah’ın nezirleri buraya (cehenneme) geleceğinizi (bugüne, bugün buraya geleceğinizi) size bildirip de sizi uyarmadılar mı?”

Şimdi cevabı dikkatle yerli yerine oturtalım. Cehenneme girenlerin hepsinin müşterek özelliği, nedir o özellik? Gelenler cevap veriyorlar: “Evet, geldiler. Bize uyarıda bulundular. Biz onlara dedik ki:

Size inanmıyoruz (1), Allah hiçbir şey indirmemiştir (2), Biz, sizi apaçık bir dalâlette görüyoruz (3).”

Dalâlette olanlar, Allah’ın Resûl’üne böyle söylüyorlar: “Biz, sizi apaçık bir dalâlette görüyoruz.” Yeter mi? Hayır, yetmez. Söylediğine inanmıyorlar. Allah’ın kitaplarına inanmıyorlar. Resûl’ü de dalâlette kabul ediyorlar. Kendilerini hidayette zanneden insanlar bunlar. Acaba bu husus sizlere bir şey söyledi mi? Yeter mi? Yetmez, konumuzun sonucu önemli.

“Eğer biz işitmiş olsaydık ve akletmiş olsaydık, idrak etmiş olsaydık; burada mı (cehennemde mi) olurduk?”

Nereye ulaştık sevgili kardeşlerim? Sadece gözlerindeki hicab-ı mesture alınanlar, irşad makamını irşad makamı olarak görebilir. Sadece kulaklarındaki vakra alınanlar, onun söylediklerini kendilerine mâl edebilirler; işitmeye başlar, mânâsına varırlar. Sadece kalplerindeki ekinnet alınmış olanlar, onlar akledebilir, idrak edebilirler.

Öyleyse sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, sevgili dîn âlimleri ve dînin temsilcileri, hepinize sesleniyorum! Eğer bir insanda bu sistemler kapalı ise Allahû Tealâ, o kişinin küfürde olduğunu söylüyor. Üstelik Allahû Tealâ, 3 sisteme, görme, işitme ve idrak etme sistemine, hem uzuvlar açısından bakıyor, bu konuda âyet koymuş Kur’ân-ı Kerim’e hem de hassalar açısından bakıyor; işitme hassası, görme hassası, idrak etme hassası açısından bakıyor.

Bu hassaları kapalı olan insanlara bakalım beraber, ne görüyoruz? Onların dalâlette olduğunu görüyoruz. Bütün insanlarda bu sitemler kapalıdır. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Allah’ın o sistemleri açması da hiçbir şekilde mümkün değil. Öyleyse gelin beraberce Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesine bakalım sevgili kardeşlerim, sevgili dîn âlimleri, Allahû Tealâ diyor ki:

45/CÂSİYE 23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habîbim, o hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun? Allah, onları onların ilimleri üzere dalâlette bırakır. Onların basar isimli görme hassaları üzerinde gışavet vardır, gışavet isminde bir örtü vardır. Onların işitme hassaları (sem’î hassaları) mühürlüdür. Onların kalpleri (kalplerindeki idrak hassaları); o da mühürlüdür.” diyor Allahû Tealâ.

Neymiş? Sözüme lütfen alınmayın. Allahû Tealâ diyor ki: “Biz, onları ilim üzere dalâlette bırakırız (onların faydasız ilimleri üzere).” Eğer Allah’a ulaşmayı dilemiyorsanız, bunlar mutlaka sizde var sevgili kardeşlerim. Gözlerinizde hicab-ı mesture, basar isimli görme hassanızın üzerinde gişavet ve sem’î isimli işitme hassanız mühürlü. Ve kalbinizdeki idrak hassası, o da mühürlü. Bütün insanlar, bunlar açılmadıkça dalâlette.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanlar bu standartlarda. Onlara Allahû Tealâ, furkan vermemiştir. Müşterek özellik; günahlar mutlaka sevaplardan fazla. Hem bu âyet-i kerime, Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi hem de demin söylediğimiz A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesi, bir tanesi hassalar açısından, görme, işitme, idrak etme hassaları açısından, ikincisi uzuvlar açısından, göz, kulak ve kalp, insanları değerlendirmiş. A’râf-179, görmeyen gözlerin, işitmeyen kulakların, idrak etmeyen kalplerin sahiplerinin dalâlette olduğunu söylüyor. Ve bütün insanlar, doğumlarından itibaren bu standartlarda.

Ve diğer taraftan Allahû Tealâ, Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde uzuvlardan değil hassalardan bahsediyor. Görme hassasının üzerinde perde var; gişavet (gışâveh). İşitme hassası mühürlü, idrak hassası gene mühürlü. Her ikisinde de “dalâlette” diyor. Demek ki ister uzuvlardan hareket etsin, ister hassalardan hareket etsin, bu insanlar dalâlette. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe tekrar ediyorum, bunlar açılmıyor. Herkes kör, sağır ve dilsiz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i daha dinliyor sahâbe; dinleme noktasında ve Allah’a ulaşmayı henüz dilemiyorlar. Bu noktada kalplerinde ekinnet olduğunu, kulaklarında vakra olduğunu, ve gözlerinde hicab-ı mesture olduğunu söylüyor Allahû Tealâ, İsrâ-45 ve 46’da. Henüz anlamamışlar daha neyin ne olduğunu; Allah’a ulaşmayı dilememişler, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’e tâbî olmamışlar.

Sevgili kardeşlerim, görülüyor ki insanlar Allah’a ulaşmayı dilemiyorlarsa, dilemedikleri süre içersinde o insanlar, dalâletteler. Yeter mi? Hayır, yetmez. Aynı zamanda bu insanlar ne yazık ki küfürdeler sevgili kardeşlerim.

Öyleyse ilim öğrenenler! Öğrendiğiniz ilim sizi dalâletten kurtaramıyor. Öğrettiğiniz kişileri de kurtaramıyor; çünkü bunları bilmiyorsunuz. Daha kötüsü de var, küfürden de kurtulmanız mümkün değil. Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde bir husustan bahsediyor sevgili kardeşlerim, diyor ki:

2/BAKARA 6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).

Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

2/BAKARA 7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


“Habîbim, o kâfirlere sen ne söylersen söyle; birdir, eşittir. O kâfirler mü’min olmazlar.” Şimdi bu kâfirlerin müşterek özelliğini söylüyor Allahû Tealâ. Diyor ki: “Onların basarları üzerinde gişavet vardır. Onların işitme hassaları mühürlüdür. Onların kalpleri mühürlüdür. Ve onlar kâfirlerdir.” Kâfirlerin de dalâlette olanların da müşterek standardı bu sevgili kardeşlerim.

Eğer bunlar Allah’a ulaşmayı dileselerdi ne olacaktı? 1. basamakta insanlar, olayları yaşar. Detay vermeden geçiyorum. 2. basamakta olayları değerlendirir. Ve insanların çok büyük kısmı, Allahû Tealâ tarafından seçilir; Allah’a ulaşmayı dilesinler diye. Ne yazık ki bu seçilenlerden çok az bir kısmı, Allah’a ulaşmayı diler. Arkasında sadece Allah’ın kavramlarının bilinmemesi yatıyor. Allah, sinelerde olanı bilir, işitir ve görür. Hep kalbinizle ilgilidir. Ne zaman kalbinizde böyle bir dizayn oluşursa, Allah’a ulaşma dileği yeşerirse Allahû Tealâ, anında onu işitir, bilir ve görür. Görürse, Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. İşte Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesi:

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


Hz. Yusuf diyor ki: “Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs, şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.”

Öyleyse ne oluyor? Allahû Tealâ’nın Rahîm esmasıyla tecellisi ne sağlıyor bir insanda? Çok şey sağlıyor. Evvelâ gözlerdeki hicab-ı mesture alınıyor. Görme hassasının üzerindeki gişavet alınıyor. Kulaklardaki vakra alınıyor. İşitme hassasının mührü açılıyor. Kalbin mührü açılıyor. Küfür kelimesi dışarı çıkıyor. Kişinin kalbindeki idraki önleyen müessese; ekinnet alınıyor. Kişinin kalbinden Allahû Tealâ, küfrü ve ekinneti alıyor. Ve onun yerine ihbat koyuyor. Kişi, muhbit oluyor. Kalbi sağlamlaştırılmış, kalbine idrak etme yeteneği Allahû Tealâ tarafından verilmiş.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, İslâm merdiveni Vel Asr Suresine göre 4 tane 7 basamaktan oluşur. 3. basamakta Allah’a ulaşmayı dileriz. 4. basamakta Allah işitir, bilir, görür ve Rahîm esmasıyla derhal tecelli eder. Gözlerinizdeki hicab-ı mestureyi alan, kulaklarınızdaki vakrayı alan, kalbinizdeki ekinneti alan; bu işlevleri gerçekleştiren, bundan sonraki işlevleri de gerçekleştirecek olan Allah’ın Rahîm esmasıdır. Rahîm esması, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerde tecelli eder.

Allahû Tealâ, Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde diyor ki:

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Biz, onlara furkan veririz ve onların günahlarını örteriz; Allah’a ulaşmayı dileyen ve takva sahibi olanlara furkan veririz.”

Biliyorsunuz, furkan; doğruyu yanlıştan ayırma özelliğidir.

“Ve onların günahlarını örteriz.” diyor.

Allahû Tealâ’nın verdiği 7 tane furkan var. 3 hassalar üzerinde; 3 uzuvlar üzerinde, bir de Allahû Tealâ kalbimizdeki ekinneti aldığı zaman 6. furkan, onun yerine Hac Suresinin 53. âyet-i kerimesi gereğince ihbat koyduğu zaman 7. furkan söz konusu.

22/HACC 54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.


“O kendilerine ilim verilenlerin bilmesi ve irşad makamının sözlerinin Hakk’tan inen sözler olduğunu idrak etmesi için onların kalpleri muhbit kılınır (kalplerine ihbat konulur).” diyor Allahû Tealâ. Yani “İdraki önleyen müessese alınır, yerine ihbat konulur.” diyor. Ne yapıyor Allahû Tealâ? Kalbin mührünü açıyor. “Onların göğüslerini yararak, göğüslerinden kalplerine yol açarız.” diyor.

En’âm Suresi 125. âyet-i kerime:

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi): Allah, kimi Kendi Zat’ına (Kendisine) ulaştırmayı dilerse onların göğsünü şerh eder ve İslâm’a açar (Allah’a teslim olmaya açar).

İşte bu, o kişinin göğsünün şerh edilmesi, kalbindeki ekinnetin alınması, yerine ihbat konulması, o kişinin muhbit kılınması için.

Böylece Allahû Tealâ’nın bize verdiği 7 tane furkan var. Artık irşad makamını görebiliyoruz. Onu başka insanlardan ayırabiliyoruz. Artık onun söylediklerini işitiyoruz, mânâsına varabiliyoruz. Artık onun söylediklerini kalbimize indirebiliyoruz. Şimdi tekrar dönelim, Mulk Suresinin 8, 9, 10. âyetlerine. Ne diyordu orada kişi?

67/MULK 8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK 9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK 10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


“Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Cehennem bekçileri onlara der ki: Size Allah’ın nezirleri bugüne, buraya (cehenneme) geleceğinizi söyleyerek sizi uyarmadı mı?” Cevap veriyorlar: “Uyardılar; ama biz onlara inanmadık (1).”

Kulaklarda ne var? Vakra var. İşitme hassası mühürlü. Allahû Tealâ’nın Resûl’üne inanmıyorlar. Yetmez, gözler de kapalı. Cehenneme gidecek olan herkes için durum aynı, hem kâfir durumundalar hem dalâletteler.

“Onlara, Allah hiçbir şey indirmedi dedik (2).” Yani kulakları da tıkalı; vakra var ve işitme hassası engelli.

“Biz, seni dalâlette görüyoruz dedik (3).” Gözler de gördüğünüz gibi kapalı. Bakıyorlar, irşad makamını irşad makamı olarak dizayn edemiyorlar, yerli yerine oturtamıyorlar.

Öyleyse hangi olayla karşı karşıyayız? İşte bu insanlar, furkandan yoksunlar. Böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Bir sonraki âyetten. O kişi diyor ki: “Eğer biz işitmiş olsaydık; kulaklarımızdaki vakra alınmış olsaydı ve akıl etmiş olsaydık, gözlerimizdeki perde alınmış olsaydı da idrak etmiş olsaydık; burada, cehennemde mi olurduk?”

Öyleyse cehenneme gidecek olanlar kimler? Dalâlette olanlar. Cehenneme gidecek olan kimler? Küfürde olanlar. Her iki grup da gözlerinde perde olanlar, kulaklarında vakra olanlar, kalplerinde ekinnet olanlar. Onlar alınmış olursa; “Biz, onların kalplerinden ekinneti alırız.” diyor Allahû Tealâ. Öyle bir durumda ne olur kişi? İşte o kişi, kendisine furkan verilmiş olan kişidir artık. İrşad makamına baktığı zaman onu, irşad makamı olarak görür. Hidayet makamına baktığı zaman onu, hidayet makamı olarak görür. Söylediklerini işitir, mânâsına varır. … 3. furkanın gerçekleşmesi veya sıraya göre 6. furkanın gerçekleşmesi, kalbine indirir ve kalbindeki ihbat müessesesiyle onu idrak eder. Sadece o insanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler.

Görüyorsunuz ki Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, küfürdeler.

Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesine göre ve A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişiler, dalâletteler. Allahû Tealâ’nın bir ölçüsü var: “Kimin günahları sevaplarından fazla olursa o kişinin gideceği yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ. İşte Mu’minûn Suresi 102. âyet-i kerime ve 103. âyet-i kerime:

23/MU'MİNÛN 102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).

O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.


“Kıyâmet günü mizanlar kurulur. Kimin sevap tartıları (hasenatı) ağır gelirse onların gideceği yer, Allah’ın cennetidir.” diyor Allahû Tealâ.

Mu’minûn-103:

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Kimin sevap tartıları hafif gelirse (kimin günahları sevaplarından daha fazlaysa) onların gideceği yer cehennemdir. Ebediyyen orada kalırlar. Onlar, hüsranda olanlardır.”

Aynı insanlar mı? Evet. A’râf Suresinin 178. âyet-i kerimesi, dalâlette olan insanların hüsranda olanlar olduğunu ifade ediyor:

7/A'RÂF 178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).

Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).


İşte bu hüsranda olanlar, günahları sevaplarından fazla olanlar. Şimdi dönelim, Allahû Tealâ’nın temel dizaynına. Bütün bunların merkezinde olan iki âyet-i kerimeye, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


Allahû Tealâ diyor ki: “O Allah’a ulaşmayı (Bize ulaşmayı) dilemeyenler, onlar Bizim âyetlerimizden gâfildirler.” Ve ondan sonra da şöyle diyor: “Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir (onlar, günahları sevaplarından fazla olanlardır).”

Peki, kim bu insanlar? Hüsranda olanlar. Peki, âmenû olanların günahları sevaplarından daha fazla değil mi? Hayır, değil. Allahû Tealâ, Vel Asr Suresinde şöyle söylüyor:

103/ASR 1: Vel asri.

Asra yemin olsun.

103/ASR 2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.


vel asr(asri): Asra (zamana) yemin olsun.
innel insâne le fî husr(husrin): Muhakkak ki insanlar hüsrandadırlar.

Dikkat edin sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bütün insanlardan bahsediyor, hüsrandandırlar diye. Bu bize hemen şeytanı hatırlatmalı. Âdem (A.S)’a secde etmeyip de Allah’ın cennetinden kovulunca ne diyordu? Diyordu ki: “Beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Eğer bana o kadar ömür verirsen, ben bu insanların Sıratı Mustakîm’leri üzerine oturacağım. Âdem (A.S)’ın ve onun zürriyetinin Sıratı Mustakîm’i üzerine oturacağım. Önlerinden, arkalarından, sağlarından, onların Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarını engelleyeceğim. Onların pek azı hariç, hepsini kendime bağlayacağım.” Sözünü yerine getirmiş mi? Getirdiği kesin. Kıyâmet gününden verdiği kesitle, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Şeytan, kıyâmet günü insanlara olan hedefini (insanlara ait olan ulaşmak istediği hususu) gerçekleştirdi. Mü'minleri oluşturan bir tek hariç bütün fırkalar, şeytana kul oldular.” diyor.

Öyleyse 73 tane fırkadan sadece 1 tanesi kurtuluşa ulaşacak. Onlar da bütünün pek azını oluşturacak; 73. fırka.

Sevgili kardeşlerim, sevgili âlimler, ilmin temsilcileri, sizlere sesleniyorum! Görüyorsunuz ki Allah’a ulaşmayı dilemedikçe insanlar dalâletten kutulamazlar, küfürden kurtulamazlar ve cehennemden kurtulamazlar. Öyleyse bu açıdan meselemize dikkatle bakmak mecburiyetindeyiz. Görülen odur ki bugün öğrenilen ilim, Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir kavram ifade etmiyor. Bu takdirde, böyle bir kavramın dışında kalan hiç kimse takva sahibi olamaz. Böyle bir kavramın dışında olan hiç kimse, dalâletten kurtulamaz, hüsrandan kurtulamaz. En kötüsü sevgili kardeşlerim, cehennemden kutulamaz. Eğer bir dîn öğretisi varsa o, Allah’ın öğretisi olmalıdır. Kitapların öğretisi, dîni bu noktaya getirmiş ve dîni öğreten kardeşlerimiz, hayır hatalı görmüyoruz onları; öğrendiklerini öğretmek mecburiyetinde oldukları için. Onu öğrendiler. Bütün dünyada da aynı dîn öğretiliyor. İslâm adına aynı dîn öğretiliyor. Sizler hatalı değilsiniz; ama bir açıklama yapmanın zamanının geldiğini buyuruyor Allahû Tealâ. Biz sizlere, bunları açıklamak mecburiyetindeyiz. Daha açık konuşmak mecburiyetini duyuyorum; öğretmek mecburiyetindeyiz. Bu, sakın sizi gücendirmesin. Daha konunun başındayız sevgili kardeşlerim. O kadar çok konu var ki; ama onların hiçbirisine girmeden de olay burada bitiyor zaten. Ötesi yok.

Eğer İslâm âleminin %90’ından fazlası Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa onları ne cehennemden kurtarabilirsiniz ne dalâletten kurtarabilirsiniz ne küfürden kurtarabilirsiniz ne hüsrandan kurtarabilirsiniz. Sevgili kardeşlerim, o zaman hem sizlere hem de o dîn öğrettiğiniz insanlara, öğrencilere, bütün cemaatlere, daha açık bir ifadeyle İslâm âlemine yazık olmuyor mu? Bizim şuramızda bir kanama var, kanıyor. Onlar cehenneme gidecekler diye kanıyor kalbimiz. Siz ilmin sahipleri ve ilmin temsilcileri, sizin kalbiniz kanamıyor mu? Öyleyse konunun kapısındayız. Burası İslâm’ın kapısıdır. Allah’a ulaşmayı dilemeden İslâm’ın kapısından içeriye girilmez. Eğer cennetin kapısını açan bir anahtar varsa, o anahtar Allah’a ulaşmayı dilemektir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği anda 5-6 dakikalık bir zaman parçasında Allahû Tealâ bütün bu işlemleri yapacak, o kişiye 7 tane furkan verecektir. Artık onun ne gözleri kördür ne kulakları sağırdır ne kalbi idraksizdir. O noktadan itibaren o kişi, bir muhteva kazanacaktır. O konu yarım kaldı. Allahû Tealâ, Vel Asr Suresinde diyor ki:

“Zamana yemin olsun ki insanlar, hüsrandadırlar.”

Yani neymiş hüsranda olanlar? Gidecekleri yer cehennem. “İnsanlar hüsrandadırlar.” Yani “Cehenneme gidecekler.” diyor; ama arkasından da diyor ki:

103/ASR 3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


“illellezîne âmenû.”

illâ: Hariç.
ellezîne âmenû: Ama âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç. Onlar, hüsranda değildirler).

Hüsranda olsalardı, özellikleri ne olacaktı? Günahları sevaplarından fazla olacaktı. Günahları sevaplarından fazla olanların kimler olduğunu bir defa daha tekrar edelim. Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri bir anahtardır. Dikkat edin, ilk müracaat edeceğiniz âyet, bu ikisi olmalı. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerle dileyenlerin kesin olarak ayrıldığı bu iki âyet; Yûnus-7 ve 8. Dilemeyenler dalâlette, dilemeyenler Allah’ın âyetlerinden gâfil. Dilemeyenler, kazandıkları dereceler itibariyle cehenneme (ateşe) gidecek olanlar; kazandıkları dereceler, kaybettiklerinden az olanlar.

Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesi; hüsranda olanlar; Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için geçerli sadece. Öyleyse dilediğiniz noktada, bütün bu handikaplar aşılıyor sevgili kardeşlerim. Ne diyor? “O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar. Onlar, âmenû olmuşlar ve takva sahibi olmuşlardır. Onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.” Bir de konunun tamamlanması zımnında beraberce bakalım, Allahû Tealâ diyordu ki:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


“Onlar, Allah’a ulaşmayı dilediler ve şeytana kul olmaktan kurtuldular. Onlara müjdeler vardır; kullarımı müjdele.”

Öyleyse insanlar tagutun kulu iken Allah’ın kulu oluyorlar, bir tek olayla; Allah’a ulaşmayı dileyerek. Tagutun kuluyken Allah’ın kulu oluyorlar, tagutun dostuyken Allah’ın dostu oluyorlar. Nerden biliyoruz? Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinden biliyoruz. Ne diyordu Allahû Tealâ?

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr(nûri): Allah, âmenû olanların dostudur (velîsidir). Onları (onların nefsinin kalbini) zulmetten nura çıkarır.
vellezîne keferû: Ve onlar ki kâfirlerdir.
evliyâuhumut tagûtu: Tagutun dostudurlar.

Kimdir kâfirler? Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Dileselerdi, Allah onlara dost olacaktı, onlar da Allah’ın dostu olacaktı. Dilemedikleri için tagutun dostları ve diledikleri için mü’minler. Dilemeselerdi, küfürde kalacaklardı.

Sevgili kardeşlerim, bu söylediklerimizi dikkate alın. Sadece bir giriş bu; girizgâh. İstediğiniz bütün bilgileri, bilgisayarlardaki hafızalardan, yüzlerce kasetten, yüzlerce dersten alabilirsiniz. Kur’ân-ı Kerim’deki hangi konuyu, Allahû Tealâ’nın nasıl şekillendirdiğini görmek istiyorsanız, biz onları 25 seneden beri vermekteyiz. Ama bilgisayarın hafızasına gireli, 8-10 senelik bir devre.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, sizlere Allah’ın Üniversitesi’nden sesleniyorum. Bunlar, Allah’ın öğretisidir. Hepinizin Regaip kandilini tebrik etmek için bu konuşmayı yaptık. Sizlere Allah’ın her şeyi ne kadar kolaylaştırdığını bildirmek için bu konuşmayı yaptık. Sevgili kardeşlerim, bir dilek; sadece bir tek dilek. Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Dilediğiniz anda, 5-6 dakikalık bir zaman parçası içinde 7 tane furkanla donatılacaksınız ve günahlarınız örtülecek. Her furkanda 1/7’i. Ve bu sebeple günahlarınız örtülecek. Mevcut sevaplarınız sebebiyle ki, mutlaka herkesin biraz sevabı vardır, o sevaplar sebebiyle sevapları günahlarından fazla olan bir kişi olarak, Mu’minûn Suresinin 102. âyet-i kerimesi gereğince gideceğiniz yer, cennet olacak.

İşte bu kadar basit, bu kadar güzel. Allah’ın insanoğlunu ne kadar sevdiğini buradan anlamak söz konusu değil mi sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ insanoğlunu ne kadar seviyor ki ona: “Sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz, hepinizi mutlaka cennetime ulaştıracağım, hem de 3. cennetine. Dünya saadetinin de yarısını vereceğim.” diyor. Nefs tezkiyesinin yarısını, Allah gerçekleştirecek üzerinizde.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Hepinizin Regaip kandilinizi Allah’ın huzurunda tebrik eder, hepinize sonsuz mutluluklar dileriz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R