}
Kör, Sağır ve Dilsiz Olmak 18.10.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 107086


SOHBETİN ADI: KÖR, SAĞIR, DİLSİZ OLMAK

TARİH: 18.10.2003


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bir defa daha Allahû Tealâ bizleri birlikte kıldı.


Kur’ân-ı Kerim Kavramları: Sağır, Dilsiz ve Kör Olmak.


Öyleyse sağır, dilsiz ve kör olmak; acaba Allahû Tealâ bununla ne demek istiyor? Evvelâ şunu söyleyelim; herkes doğuşundan itibaren kör, sağır ve dilsizdir. Ama diyeceksiniz ki; “İnsanların %90’dan fazlasının, belki %99’dan fazlasının kör, sağır ve dilsiz olmadığını biliyoruz. Görüyorlar, işitiyorlar?” Gene kör, sağır ve dilsizler ama farklı bir yorum. Bu âlemdeki alelâde şeyleri anlamak, görmek ve işitmek, idrak etmek konusunda değil, Allah’ın söylediklerini görmek, işitmek ve idrak etmek anlamında.


Öyleyse Allahû Tealâ’nın söyledikleri var. Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ insanlara emirler veriyor. Diyor ki:


“Bana ulaşmayı dileyeceksiniz.” diyor. “Eğer” diyor, “dilemezseniz, siz ölüsünüz.” diyor. “Siz körsünüz.” diyor, “Siz sağırsınız.” diyor. “Siz idrakten acizsiniz.” diyor. “İdrak edemezsiniz.” diyor.

 

Allahû Tealâ diyor ki:


“Biz onları kör olarak haşredeceğiz.” diyor, “onlar da diyecekler ki Bize kıyâmet günü; ama dünya üzerinde yaşarken biz görüyorduk.”


20/TÂHÂ-124: Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.

Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim (hayat) vardır. Ve kıyâmet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.

20/TÂHÂ-125: Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad kuntu basîrâ(basîran).

(Kıyâmet günü şöyle) dedi: “Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben (daha önce) görüyordum.”



İşte o insanlar, bizim anlattığımız mânâda kör, sağır ve dilsiz olanlardır.


Öyleyse insanlar bu dünyaya, hayata gelmişler, yaşadıklarını zannediyorlar. Ama Allah’a göre yaşamıyorlar, birer ölü onlar. Hani hatırlayın fıkrayı. Avcı anlatıyor: “Aslan ağzını açmıştı” diyor, “ben de kafamı aslanın ağzından içeriye soktum, aslan da beni yedi, ölmüştüm.” diyor. Arkadaşları diyorlar ki: “İyi de yaşıyorsun, görüyoruz yaşadığını.” “Kardeşim” diyor, “sen buna yaşamak mı diyorsun Allah’ını seversen?”


Şimdi sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bütün insanları yaratır. Yarattığı her insan, mutlaka başlangıçta kör, sağır ve dilsizdir, dalâlettedir, küfürdedir. Bütün negatif faktörler, üzerindedir. Doğduğundan hangi noktaya kadar? Hanginiz söyleyecek hangi noktaya kadar olduğunu?  Birçoğunuz “Evet” diyor, “biz söyleriz.” Evet, söylediğiniz gibi. Hangi noktaya kadarmış? Allah’a ulaşmayı diledikleri noktaya kadar. O noktaya kadar herkes ölü, herkes kör, sağır, dilsiz, idraksiz.


İnsanların gözleri var ama hidayetçiyle hidayetçi olmayanı birbirinden ayıramayan gözler. Onların kulakları var ama hidayetçinin söylediğini anlayamayan, duyamayan, işitemeyen kulaklar. Onların işitme hassaları var; hidayetçinin söylediğini işitemeyen hassalar. Kulaklar işitmiyor, kulaklarda vakra var. İşitme hassaları işitmiyor. Kulaklar duymuyor, kulaklarda vakra var. Duysaydı eğer, işitme noktasına ulaştıracaktı ve mânâsına varacaktı kişi. İşitme hassası da çalışmıyor, çünkü mühürlü.


Bu kadar mı olay? Hayır. O kişinin kalbinde ekinnet var. O kişinin kalbi mühürlü ve kalbinde küfür var. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes için “kâfirdir” diyor. İyi ama adam Allah’a inanıyor? Allah’a inanması Allah’a yetmiyor. Mü’min olabilmek için kişinin mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım.


Öyleyse kör, sağır ve dilsiz insanlardan Allah’ın muradı ne? En’âm-36’da diyor ki Allahû Tealâ:

 

6/EN'ÂM-36: İnnemâ yestecîbullezîne yesmeûn(yesmeûne), vel mevtâ yeb’asuhumullâhu summe ileyhi yurceûn(yurceûne).

(Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra O'na döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)


“Sen mezardaki ölülere işittiremezsin. Davete sadece işitenler icabet eder.” diyor Allahû Tealâ.


Öyleyse Kur’ân-ı Kerim hüviyet vermiş insanlar için, kâfir hüviyeti vermiş. İşte bakıyoruz bakara Suresi, 6 ve 7. âyetler. Diyor ki Allahû Tealâ:


2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).

Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


“Habîbim! Sen o insanlara söylesen de söylemesen de birdir. O kâfirler mü’min olmazlar.” diyor Allahû Tealâ. “O kâfirler mü’min olmazlar, onlara söylesen de söylemesen de birdir.”


Öyleyse neden bahsediyor Allahû Tealâ? Âyet-i kerimenin devamı söylüyor:


“Onların basar isimli görme hassalarının üzerinde gışavet adlı bir perde çektik.” diyor. “Onların sem’i isimli işitme hassaları mühürlüdür.” diyor. “Onların” diyor, “kalpleri idraksizdir.” diyor Allahû Tealâ  “Onların kalpleri de kalplerindeki idrak hassası da mühürlüdür.”


Görme hassası; mühürlü, yani üzerinde gışavet adlı bir perde var. İşitme hassası mühürlü. Evvelâ görme hassası üzerinde perde olduğuna göre kişi göremez. İşitme hassası da mühürlü, işitmesi de mümkün değil kişinin. Ve kalbi de mühürlü, kalbindeki idrak hassası çalışmıyor. Kalbinde ekinnet var. Ekinnet olan bütün kalpler mühürlü kalplerdir. Ve ekinnet olan bütün kalpler kâfirlere aittir. Allahû Tealâ onların, bu Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde  kâfir olduklarını söylüyor. Burada Allahû Tealâ hassalardan bahsediyor. Öyleyse bu insanların Kur’ân’daki adı; kâfirler.


Sevgili kardeşlerim, bütün insanlar hayata bu standartta başlarlar, kâfir olarak başlarlar. Herkesin görme hassalarının üzerinde gışavet var. İşitme hassalarının üzerinde mühür var. İdrak hassalarının üzerinde yine mühür var. Kalplerinde küfür var, bu insanlar kâfirler. Kalplerine îmân girmemiş.


Öyleyse ne zaman bu kişilerin kalbine îmân girecek? Birinci basamaktaki insanlar, olayları yaşar, ikinci basamaktakiler de değerlendirir. Olayları insanlar yaşarlar; birinci basamaktadır, herkes yaşar. Değerlendirirler; herkes değerlendirir. Bu değerlendirenlerden büyük kısmı Allahû Tealâ tarafından seçilirler, Allah’a ulaşmayı dilemek için hazırdırlar. Ama bunların da büyük kısmı gene Allah’a ulaşmayı dilemezler. İşte seçilsin veya seçilmesin, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin kurtuluşu mümkün değildir. Ne yazık ki gideceği yer, cehennemdir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın, küfrün muhtevasına dikkatle bakın; gözler kör, kulaklar sağır, kalpler idraksiz. Ve bu insanlar, Bakara Suresinin 6. ve 7. âyetlerine göre kâfirler.


Peki, bu kadar mı? Hayır, bu kadar değil. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, Allah’a ulaşmaya inanmayanlar, bu standartlar içindedir. İsrâ-45 ve 46, Allahû Tealâ diyor ki:


17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


“Hâbîbim! “Sen Kur’ân’da Allah’ın tekliğini onlara anlattığın zaman, Kur’ân’ı okuyarak Allah’ın tekliğini onlara anlattığın zaman, Biz, o ahirete (insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına) inanmayanlarla senin aranda hicab-ı mesture kılarız.” diyor.


Yani; “Onların gözlerinin üzrine hicab-ı mesture kılarız, bir perde vardır.” diyor. “Onların kalplerine ekinnet koyarız.” diyor, “seni idrak etmelerine mani olmak için.” “Görme hassalarının (gözlerinin) üzerine hicab-ı mesture koyarız.” diyor, “onların ve senin aranda hicab-ı mestre vardır, seni hidayet makamı olarak göremezler.” diyor Allahû Tealâ. “Onların kalplerine ekinnet kılarız.” diyor “seni idrak etmelerine, fıkıh etmelerine mani olmak için.” diyor Allahû Tealâ. “Onların kulaklarına vakra koyarız.” diyor Allahû Tealâ, “seni işitmelerine mani olmak için.”


Öyleyse Allahû Tealâ burada uzuvlardan bahsediyor. Kulaklardaki muhtevaya bakıyoruz, kulaklar duymak için yaratılmıştır. İşiten, beyindeki işitme hassasıdır. Allahû Tealâ burada, gözlerdeki engelden, kulaklardaki engelden, kalplerdeki engelden bahsediyor.


*Gözlerdeki engel: Hicab-ı mesture (gizli perde).

*Kulaklardaki engel: Vakra.

*Kalplerdeki engel:  Ekinnet.


“Onların kulaklarına vakra koyarız.” diyor Allahû Tealâ, “seni işitmelerine mâni olmak için. Kalplerine ekinnet koyarız, seni fıkıh etmelerine mâni olmak için. Gözlerinde (seninle onların arasında) hicab-ı mesture vardır, seni görmelerine mâni olmak için.” diyor. “Ve sen sözlerini bitirdiğin zaman, onlar (ruhlarını Allah’a ulaştırmaya inanmayanlar), nefretle arkalarını dönerler.” diyor Allahû Tealâ.


Öyleyse  burada, Peygamber Efendimiz (S.A.V) tebliğ yaparken, insanların büyük kısmının durumundan bahsediyor Allahû Tealâ; kör, sağır ve dilsiz. Gözler kör, kulaklar sağır, kalpler dilsiz, idraksiz. Şimdi Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman, burada Allahû Tealâ kâfirlerden bahsediyor. Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde Allahû Tealâ kâfirlerden bahsediyor ama görme hassasından, işitme hassasından, idrak hassasından bahsediyor. O hassaların mühürlü olduğunu söylüyor. İdrak hassası da mühürlü, işitme hassası da mühürlü, görme hassası da mühürlü. Ve bu insana Allahû Tealâ, A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde “dalâlette olan insan” diyor, “Allah’ın âyetlerinden gâfil olan insan.” diyor.


Şimdi Câsiye Suresinde de Allahû Tealâ dalâlette olanlardan bahsediyor, A’râf-179’da da dalâlette olanlardan bahsediyor.


7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?



Ama birinde hassalardan bahsederek dalâlette olanların dizaynını veriyor, ikincisinde de uzuvlardan bahsederek, vücudun azasından, uzuvlarından bahsederek, dalâlette olmanın ölçüsünü veriyor.


A’râf-179’a bakalım. Allahû Tealâ diyor ki:


“Biz cehennemi, insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların gözleri vardır ama o gözlerle göremezler. Onların kulakları vardır ama o kulaklarla işitemezler. Onların kalpleri vardır ama o kalplerle idrak edemezler.”


Göz, kulak ve kalp. Gözler görmüyor, kulaklar işitmiyor, kalp idrak etmiyor. Kişi kör, sağır ve idraksiz yani dilsiz. Allahû Tealâ diyor ki:


“Fıkıh etmezler.” diyor Allahû Tealâ, “idrak etmezler.” Sonra da diyor ki:


“Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, hayvanlardan daha çok dalâlettedirler. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.


Kim bu insanlar? Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar kimdir? Hepsi Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir.


Öyleyse bu minval üzere konumuza daha yaklaşalım. Allahû Tealâ söylediğimiz A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde hayvanlardan daha çok dalâlette olan insanlardan bahsediyor. Ne demek istediğini başka âyetlerden anlıyoruz. Allahû Tealâ diyor ki:


“Ne kadar hayvan türü varsa, uçan kuşlar varsa, uçanlar varsa, yürüyenler varsa ve sürünenler varsa, bütün bu hayvanatın hepsi dînlerini bilirler.” diyor Allahû Tealâ. Yetmez sevgili kardeşlerim; “İbadetlerini de bilirler.” diyor, “hepsi bilirler.” diyor.


24/NÛR-41: E lem tera ennallâhe yusebbihu lehu men fîs semâvâti vel ardı vet tayru sâffât(sâffâtin), kullun kad alime salâtehu ve tesbîhahu, vallâhu alîmun bimâ yef’alûn(yef’alûne).

Semalarda ve arzda olanların ve saflar halindeki kuşların, Allah’ı tesbih ettiğini görmedin mi? Hepsi, namazlarını (dualarını) ve tesbihlerini bilmişlerdir. Ve Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.



“Hepsinin de” diyor Allahû Tealâ, “başkanları vardır.” Yani; “Başkanlarına itaat ederler.” diyor.


6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).



Hiç  bir arı kovanını düşündünüz mü sevgili kardeşlerim, nasıl arılar çalışıyor hiç kavga etmeden birbirleriyle? Hepsi gidip, çiçeklere gidip bal toplayıp dönüyorlar kovanlarına Kimin için çalışıyorlar? Kendileri için mi? Yaptıkları balın %1’i arılara yetiyor. Geri kalan %99’unu kimin için arılar bal olarak vücuda getiriyorlar? İnsanlar için. Kâinatın en üstün varlığı olan insanlar için. Antenleriyle, uzaktan, çok uzaktan birbirleriyle, telsiz yoluyla, hava dalgaları yoluyla haberleşir arılar. Aynı olay karıncalarda da vardır. Antenleriyle haberleşirler. Yiyeceğin, depo edilmesi lâzım gelen şeylerin nerede bulunduğunu haber verirler. Bir anda orası karıncalarla ve arılarla, veya arılarla dolar. Hangi çiçekten bal alınacağını, her arı ulaştığı zaman haber verir diğerlerine. Haberi alanlar oraya üşüşürler. Birbirinden haberli, görevlerini insanlardan çok üstün bir şekilde gerçekleştiren hayvanlar, insanlara örnek olan, insana benzemeyen mahlûklar.


İşte Allahû Tealâ ibret olsun diye gösteriyor bize karıncaları; nasıl çalışıyorlar karıncalar? Yiyecek taşıyorlarlar yuvalarına. Her biri devamlı çalışmakla meşguller. Birisi giderken ikincisi geri dönüyor. Giden, kendisine haber verilen depoya, yiyeceğin olduğu yere gidip onu yuvasına götürmek üzere harekete geçmiş durumda. İşte bir arı kovanına dikkatle bakın. Asker arılar, kraliçe arı ve çalışan arılar diye üç bölüm söz konusudur. Arı gibi çalışmak, buradan gelir. Ve bu hayvanların hepsinin dînlerini bildiğini ve ibadetlerini yerine getirdiğini söylüyor Allahû Tealâ.


Sevgili kardeşlerim, işte bu ibadetlerini yerine getiren, dînlerini bilen, çalışmaları insanlara örnek teşkil eden hayvanlar var ya, “Onlar” diyor Allahû Tealâ, “dalâlette olan insanlardan daha üstündür.” “Onlar (dalâlette olan insanlar), o hayvanlardan daha aşağıdadır.” diyor, “daha çok dalâlettedir.” diyor.


Yani ölçü, dalâlette olmak. Hayvanlar dalâlette değiller. Allah’a ulaşmayı dileme kavramı söz konusu değil. Cinler için de geçerli değil. Ama cinlerin Allah’a ulaşmaları söz konusu değil elbette. Çünkü ruhları yok. Ama onlar da nefs tezkiyesini diliyorlar ve hidayete eriyorlar, nefs açısından. Diledikleri andan itibaren nefs tezkiyesi onlar için de geçerli. Cinler de nefs tezkiyesi yaparlar, insanlar da.


Öyleyse A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, hayvanlardan daha çok dalâlette olan insanlardan bahsediyor. Hayvanlar dînlerini bildiklerine göre, ibadetlerini yaptıklarına göre, Allah’ın onlardan istediği şey her neyse onu gerçekleştiriyorlar demektir. Ve bu hayvanlar, böyle olan hayvanlar dalâlette kabul edilmiyor Allahû Tealâ tarafından. İnsanlar onlardan daha çok dalâlette.


A’raf-179’un özelliği ne? Özelliği, dalâlette olanların vasıfları, uzuvlar itibariyle dizayn edilmiş. Aynı dalâlet ölçüleri Casiye-23’te de veriliyor. Ama bu sefer uzuvlar itibariyle değil, hassalar itibariyle veriliyor. Diyor ki Allahû Tealâ:


45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Habîbim! O hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun? Allah, onları ilim üzere (yani onların ilimleri üzere) dalâlette bırakır.”


“Allah onları ilim üzere (yani onların ilimleri üzerine) dalâlette bırakır.” İşte bunun adı, faydasız ilimdir sevgili kardeşlerim. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanların ilmi, kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. Dîn ilimlerinden hangisini, hangi ölçüde insanlar bilirlerse bilsinler, eğer Allah’a ulaşmayı dilemiyorlarsa, onlar Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır. Bakınız ne diyor Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri:


10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“Onlar, Bize mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı) dilemezler.” diyor Allahû Tealâ. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar. Bizimle alâkaları yoktur.” diyor Allahû Tealâ. “Dünya hayatı onları mutmain kılar. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanalrdır.” diyor.


İşte öye olan; Allah’ın âyetlerinden gâfil olan insanlar, dalâlettedirler. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir.


Öyleyse bu babda müesseseye dikkatle bakalım. Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, hevalarını kendilerine ilâh edinenlerden bahsediyor. Ve onların, ilim üzere, ilim sahibi olmalarına rağmen dalâlette olduğundan bahsediyor Allahû Tealâ. Bu, ilim üzere dalâlette kalanlar, faydasız ilimleri sebebiyle dalâlette olanlardır.


Kimlerin ilmi faydasızdır? Dîn âlimlerinden kimlerin ilmi faydasız ilimdir? Eğer ilimleri onları Allah’a ulaşmayı dilemeye ulaştıramıyorsa, o zaman bu ilim, faydasız ilimdir, onları dalâletten kurtaramayan bir ilimdir. İşte o ilmin sahiplerinin, faydasız ilmin sahiplerinin, o faydasız ilimleri sebebiyle dalâlette kalanların durumunu söylüyor Allahû Tealâ, uzuvlar açısından değil, hassalar açısından.


A’râf-179, dalâlette olanların uzuvlar açısından hüviyetini veriyor:


7/A'RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


“Gözleri vardır görmezler. Kulakları vardır, işitmezler. Kalpleri vardır, idrak etmezler, fıkıh etmezler.” diyor. “Ve bunlar dalâlettedirler.” diyor Allahû Tealâ, “Allah’ın âyetlerinden gâfildirler.” diyor.


Câsiye-23’te de Allahû Tealâ onların dalâlette olduğunu söylüyor, bir kısım insanların. Ama bu sefer uzuvlardan bahsetmiyor, hassalardan bahsediyor Allahû Tealâ:


45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


“Onların” diyor Allahû Tealâ, “Görme hassalarının, basar isimli görme hassalarının üzerine gışavet adlı perde çektik.” diyor.


Görme hassaları perdeli, gışavetle örtülmüş durumda. İşitme hassaları? İşitme hassları; “Onların işitme hassaları mühürlü.” diyor Allahû Tealâ. İdrak hassları? “O da mühürlü.” diyor.


Kimdir bu insanlar? Bu insanlar, dalâlette olan insanlar. Dalâlette olan bu insanlara dikkatle bakın. Bunlar burada belirtilmiyor bu âyette ama Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar. Kim ilmi sebebiyle dalâlette bırakıldıysa, o, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardandır. Kim bu insanlar? Allah’ın yolunu yol kabul etmeyenler. Peki ne diyor Allahû Tealâ A’râf-146’da? Diyor ki:


7/A'RÂF-146: Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîlâ(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).

Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

7/A'RÂF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhirati habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Ve onlar ki; âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) tekzip ettiler (yalanladılar) ve onların amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır?


Diyor ki Allahû Tealâ:


“O insanlara, onlara âyetlerimizden, o insanları âyetlerimizden çevireceğiz ki (âyetlerimizi idrak etmelerinden çevireceğiz ki); onlar yeryüzünde haksız yere kibirlenirler.” diyor Allahû Tealâ.


İşte bunlar âlim geçiniyorlar. Ama ilimleri onlara hiçbir şey kazandırmıyor. Sadece yeryüzünde kibirle dolaşıyorlar.


Ve ölçü veriyor Allahû Tealâ:


“Onlar, Allah’ın bütün âyetlerini görseler, onlara inanmazlar.” diyor.

Bütün âyetlerinden muradı ne Allahû Tealâ’nın? Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan, iradenin teslimiyle sona eren, insanı mutlaka cennet saadetine ve dünya saadetine en üst boyutlarda ulaştıracak olan ilim.


“Bu konudaki bütün âyetleri görseler onlara inanmazlar.” diyor.


Konunun bu olduğunu hemen arkasından net olarak görebiliyoruz. Diyor ki:


“Onlar irşad yolunu gördükleri zaman, irşad yolunu kendilerine yol olarak kabul etmezler. Dalâlet yolunu, gayy yolunu gördükleri zaman, o yolu kendilerine yol edinirler.”


Zaten dalâlettedirler bütün insanlar doğuşlarından itibaren, aynı yolda kalırlar. Dalâletten kurtulmayı hiç düşünmezler. İlimleri onları oraya ulaştırmaz.


Öyleyse bu durumda olay ne? Bu durumdaki olaya bakıyoruz. Allahû Tealâ’nın dizaynında hangi muhteva var? İrşad yolunu gördükleri zaman yol olarak kabul etmiyorlar. Yani gayy yolunu gördükleri zaman yol olarak kabul ediyorlar, öyleyse bu “yeryüzünde kibirlenen kişiler, Allah’ın bütün âyetlerini görseler inanmazlar” dediği zaman Allahû Tealâ, hangi konudaki âyetlerini?  İrşada müteallik âyetlerini. Yani insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması konusundaki âyetleri. “Fizik vücudun, nefsin, iradenin Allah’a teslimine müteallik âyetlerini görseler, onların hiç birine inanmazlar.” diyor. Nitekim sonuç da ona göre geliyor. Ona göre geliyor, çünkü Allahû Tealâ diyor ki sonucunda:


“O insanlar” diyor, “bunun sebebi, yani rşad yolunu görüp kabul etmemelerinin, gayy yolunu görüp kabul etmelerinin sebebi” diyor Allahû Tealâ, “bu insanların Allah’ın âyetlerinden gâfil olmaları” diyor ve “Allah’ın âyetlerini tekzip etmeleri, yalanlamaları.” diyor. “Ve” diyor, “kim Allah’ın âyetlerini tekzip ederse, yalanlarsa, Biz” diyor Allahû Tealâ, “Allah’ın âyetlerini yalanlarsa ve Allah’a ulaşmayı yalanlarsa, Allah’a mülâki olmayı yalanlarsa, onların amelleri boşa gitmiştir.” diyor Allahû Tealâ.


Öyleyse faydasız ilimden Allah’a sığınırız.


Şimdi bu babdaki muhtevaya baktığımız zaman ne görüyoruz? Gördüğümüz şey, açık ve kesin; insanlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar. Hangi âyetlerden gâfil olanlar? Hidayete müteallik âyetlerden gâfil olanlar, irşad yoluna müteallik âyetlerden gâfil olanlar, Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir vetireden gâfil olan insanlar.


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlaım, böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın âyetlerinden gâfil olan insanlara bakın; hepsi, uzuvlar itibariyle, kör, sağır ve dilsiz. Hepsi idrakleri itibariyle; işitemeyen, göremeyen ve idrak edemeyen insanlar. Öyleyse bu insanlara bakıyoruz; bunlar kör, bunlar sağır, bunlar dilsiz. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için 3 unsur da geçerli. Bu insanlar, uzuvlar itibariyle görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara, idrak etmeyen kalplere sahipler. Bu insanlar, hassaları itibariyle, görme hassası gışavetle örtülü olan, işitme hassası mühürlü olan, idrak hassası mühürlü olan insanlar. Müşterek özellikleri hepsinin, sadece bir tek açıdan birbirine tam uyum sağlıyor; Allah’a ulaşmayı dilememek. Hepsi aynı hastalıkla malûl; Allah’a ulaşmayı dilemiyor bu insanlar.


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın söylediklerine dikkatle bakın:



 

 “Sen ölülere işittiremezsin.” diyor.


27/NEML-80: İnneke lâ tusmiul mevtâ ve lâ tusmius summed duâe izâ vellev mudbirîn(mudbirîne).

Muhakkak ki sen, ölülere işittiremezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da (Allah’ın) davetini işittiremezsin.


“Onlar mezardaki ölüler gibidirler.” diyor.


35/FÂTIR-22: Ve mâ yestevîl ahyâu ve lâl emvât(emvâtu), innallâhe yusmiu men yeşâu, ve mâ ente bi musmiin men fîl kubûr(kubûri).

Ve hayy (diri) olanlar ve ölüler eşit olmaz. Muhakkak ki Allah, dilediğine işittirir. Ve sen, kabirlerde (mezarlarda) olanlara işittirici değilsin.



Sonra ne diyor?


“Onların sana baktıklarını görürsün, seni gördüklerini zannedersin, onlar sana bakarlar ama seni görmezler.”


7/A'RÂF-198: Ve in ted’ûhum ilel ilâl hudâ lâ yesme’û, ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn(yubsırûne).

Ve onları eğer hidayete (Allah’a ulaşmaya) çağırırsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün ve onlar görmezler.


Yani? Yani onların sadece baktıklarını, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i kendileri gibi birisi zannettiklerini ifade ediyor. Onu, irşad makamı olarak, hidayet makamı olarak görmüyorlar, herhangi bir insan olarak görüyorlar. Kur’ân-ı Kerim bu konuda diyor ki:


25/FURKÂN-7: Ve kâlû mâli hâzâr resûli ye’kulit taâme ve yemşî fîl esvâk(esvâkı), lev lâ unzile ileyhi melekun fe yekûne meahu nezîrâ(nezîren).

Ve dediler ki: “Bu nasıl resûl ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilseydi olmaz mıydı? Böylece onunla beraber uyarıcı olurdu.”


“Senin için de” diyor, “caddelerde dolaşan, çarşılarda dolaşan, onlar gibi ekmek yiyen, yemek yiyen, insanlarla konuşan bir insan olarak görüyorlar.”diyor, “sadece herhangi bir insan.”


Öyleyse sevgili kardeşlerim, bu hicab-ı mesturenin, vakranın, ekinnetin alınması söz konusu mu? Elbette. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği zaman 3. basamaktadır. Derhâl Allahû Tealâ onun kalbindeki bu durumu görür, işitir ve bilir. Hep kalbinize bakar. Ve gördüğü anda Allah’a ulaşma talebini, işittiği ve bildiği anda (aynı anda hepsi olur), derhâl Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelliye başlar; 4. basamaktasınız. Derhâl kişinin gözlerindeki hicab-ı mestureyi alır. Sonra görme hassalarındaki gışaveti alır. Sonra kulaklarındaki vakrayı alır. Sonra işitme hassasının üzerindeki mührü alır. Sonra kalbin mührünü açar. Yani ekinnetin üzerindeki mührü açar. Kalbin mührünü açar. Hem uzvun üzerindeki mührü açıyor (kalbin), hem de ekinnetin üzerindeki mührü açıyor ve de kişinin kalbine o zaman îmân giriyor. Îmân girdiği için de küfür kalbi terk ediyor. Dikkat edin; îmân kelimesi girmiyor, îmânın kendisi giriyor kalbe. Hucûrât Suresi-14’te Allahû Tealâ diyor ki:

 

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”


“Onlar dediler ki (Araplar dediler ki): Biz de mü’min olduk. Habîbim, onlara de ki: Hayır, siz mü’min olmadınız, mü’min olduk demeyin, İslâm olduk, İslâm dairesine girdik deyin. Çünkü kalbinize îmân girmedi.” diyor.


İşte niçin böyle söylüyor? Çünkü onlar Allah’a ulaşmayı dilememişler. Dilemedikleri için kalplerine îmân girmemiş, îmân girmediği için de küfür kalpten dışarıya çıkmamış, alınmamış.

Dikkat edin sevgili kardeşlerim, küfür kelimesinin kalbinizdeki muhtevası, burada dikkatle üzerinde durmanız lâzım gelen bir muhtevadır. Kalbinizden çıkan şey, küfürdür, kalbinize giren şey, îmândır.


Ne zaman kalbinize îmân girer?


1- Allah’a inanıyorsunuz.

2- İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanıyorsunuz.

3- Bunun, üzerinize farz olduğuna inanıyorsunuz.


Bu üç unsur varsa, Allahû Tealâ harekete geçer. Gözlerinizden hicab-ı mestureyi, kulaklarınızdan vakrayı, kalbinizden ekinneti alır. Bunlar, uzuvlarınız üzerindeki engellerdir. Sonra görme, işitme ve idrak etme hassalarınızın üzerindeki engelleri alır ve kalbinizdeki ekinneti aldıktan sonra, yerine ihbat koyar. Yani tam 7 tane işlev yapar Allahû Tealâ. Bu 7 işlevi yaptığı için, 7 tane furkan verildiği için size, bir hedefe yürürsünüz. Bu 7 furkan, sizi bir yere ulaştırır. Allahû Tealâ her furkanda günahlarınızın 7’de 1’ini örterek, 7 furkanda bütün günahlarınızı örter. İşte Enfâl-29’da “Allah sadece size furkan verir.” demiyor, “Furkan verir ve günahlarınızı örter.” diyor Allahu Tealâ:


8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


Furkan verir ve günahlarınızı örter ve gafletten kurtulursunuz. Gâfil olmaktan kurtulduğunuz yer, burasıdır. İşte bu noktadan itibaren, işiteceksiniz ve davete icabet edeceksiniz Bu noktaya kadar gene bir davete icabet ettiniz. İcabet ettiğiniz davet neydi? Allah’a ulaşmayı dilemek davetiydi. İcabet ettiniz, Allahû Tealâ 7 tane furkanla ve günahlarınızı örtmekle sizi yeni bir merhaleye ulaştırdı. Burada Allahû Tealâ’nın ikinci davetine icabet ediyorsunuz. Hem görüyorsunuz irşad makamını, hidayet nakamını, irşad makamını hidayet makamı olarak,  hem söylediklerini işitiyorsunuz, hem de idrak ediyorsunuz. Yani? Yani artık Allah’a ulaşmayı dilemek davetine icabet etmeyi aştınız, nereye ulaştınız? Allah’a ulaşmayı dilemek davetini aştınız, bir yere ulaştınız. Allah’a ulaşma davetine icabet edecek bir seviyeye ulaştınız. Davete, Allah’a ulaşma davetine, işitenler icabet eder. İşitmeden evvel ne yaptınız?  


*Allah’a inandınız; 1.

*Allah’a insan ruhunun ölmeden ulaşmasına inandınız; 2.  

*Ve bunun üzerinize farz olduğuna inandınız.

 

Bu üç inanç, Allahû Tealâ’nın Rahîm esmasıyla tecellisine sebebiyet verdi ve Allahû Tealâ sizin engellerinizi yok etti, 7 tane furkanla. Engelleri yok edince, işitmeye, görmeye ve idrak etmeye başladınız. İşte böyle olduğu için artık irşad makamına ulaşmak üzere Allahû Tealâ sizer yardımcı olacaktır. Bu noktadan itibaren, Allah’a ulaşmayı dilemeyi aştınız, Allah’a ulaşmak istikametinde harekete geçtiniz.


İşte böyle bir dizaynda Allah, göğsünüzden kalbinize nur yolunu açacak, kalbinize Allah’ın rahmeti girecek %2, zikir yaptığınız için ve bu rahmet, nefsinizin kalbinde kalıcı olarak yerleşecek, Allah’ın Rahîm esmasının alâmet-i farikası olarak. Sonra nefsinizin kalbindeki bu %2 nur birikimiyle huşûya ulaşacaksınız. Huşûya ulaştığınız zaman, emin olacaksınız bir şeyden ki; Allahû Tealâ size mürşidinizi gösterecek. Hacet namazı kılacaksınız ve irşad makamına ulaşacaksınız. Tâbiiyetinizle beraber 7 tane ni’met alacaksınız. Sonra da ruhunuz Allah’a ulaşacak.


Öyleyse birinci davet, Allah’a ulaşmayı dilemeye davettir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ ona mutlaka furkan verir; o kişi işitir, işitmeye, bilmeye ve görmeye başlar. İşitmeye, görmeye ve idrak etmeye başlar. Ve böyle bir dizaynda o kişi bir yerlere ulaşır.


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, böylece iki davete de icabet etmiş olursunuz.


Peki, bu Allah’a ulaşma konusundaki davete icabet eden kişinin özelliği nedir? O kişi dördüncü unsuru da kazanmıştır. Bu noktadan itibaren, ruhunu Allah’a ulaştıracağından emin olan bir kişidir. Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesi gereğince bu kişi huşû sahibidir. Öyle bir huşû sahibidir ki onlardan şöyle bahsediyor Allahû Tealâ:


2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“Onlar yakîn hasıl ederek, kesin şekilde inanırlar ki; ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır. Ölümden sonra da tekrar ruhlarının Allah’a döneceklerine yakîn hasıl ederek, kesin şekilde, mutlak surette inananlardır.” diyor Allahû Tealâ.


Böylece sevgili kardeşlerim, hem birinci davete icabet ettiniz; Allah’a ulaşmayı dilediniz, hem de ikinci davete icabet ettiniz; Allah’a ulaşmak için harekete geçtiniz. Esasen irşad makamına ulaşıp tâbiiyetiniz gerçekleştiği an nefs tezkiyesine başlarsınız. Ruhunuz vücudunuzdan ayrılmıştır, Allah’a doğru yola çıkar ve Allah’a doğru yola çıkan birisi olursunuz ki Allahû Tealâ ruhunuzu mutlaka Kendisine ulaştırır. Artık sağır değilsiniz, dilsiz değilsiniz, kör değilsiniz, idraksiz değilsiniz. Bütün engeller alınmıştır. Ve dalâletten de küfürden de şirkten de fısktan da hüsrandan da kurtuldunuz.


Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırmasını Yüce Rabbimizden niyaz ederek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

 

İmam İskender Ali  M İ H R