}
Dîn Konulu Suallere Cevaplar (01.11.2003) 01.11.2003
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 107168

SOHBETİN ADI: DÎN KONULU SUALLER
TARİH: 01.11.2003

Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, aziz kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir sualler ve cevaplar faslında, dîn konusunda Allahû Tealâ bizleri bir defa daha birlikte kıldı. Öyleyse bir beraberliğin yeni bir gününde birlikteyiz ve Allahû Tealâ’nın bir güzelliğini yaşamak üzere. Suallerinize cevap vermek sevgili kardeşlerim, bizim için her şeyden evvel en büyük zevk. Bunun da ötesinde konuların merak edilen cephelerini de bu sualler sayesinde ortaya koymak mümkün oluyor, açıklamak mümkün oluyor. Onun için sualleriniz bizi geniş ölçüde mutlu etmektedir. Allah hepinizden razı olsun.

SORU: Allahû Tealâ Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin: gaybte Rahmân’a huşû duyan ve Allah’a dönük bir kalple Allah’ın huzuruna gelenlerdir.”

Gaybte Rahmân’a huşû duymakla, Allah’a dönük kalp arasındaki ilişkiyi anlatır mısınız?  Gaybte Rahmân’a huşû duymakla, Allah’a ulaşmayı dileme arasında bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın bütün insanlardan istediği bir tek şey vardır: Allah’a ulaşmayı dilemek. Bu varsa arkası gelir. Eğer o kişinin 5-6 aylık bir ömrü varsa, mutlaka Allah’a ruhunu Allahû Tealâ ulaştıracaktır. Allahû Tealâ: “Toprak suya huşû duyar.” diyor ve  “Kuraklıktan çatlar.” sonra diyor:  “Biz ona rahmet göndeririz.” diyor. Huşû ile rahmet o kişinin, o toprağa ulaşır ve ölü iken, onu canlı kılar.

Rahmân’a; bir gaybte huşû duymak vardır, bir de zahirde huşû duymak vardır. Kimler gaybte huşû duyar? İradesini Allah’a teslim edene kadar, herkes gaybte huşû duyar. Kim iradesini Allah’a teslim ederse, o noktadan itibaren o kişi Rabbini görecektir ve Allah, onun için artık gaybte olmayacaktır, zahirde olacaktır.

Bir insan ilk huşûya, Allah’a ulaşmayı dilediği an ulaşır. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse, o kişi huşû sahibidir. Elbette bu kişi gaybte Rahmân’a huşû duyandır. Biliyorsunuz ki nasıl yedi tane teslim kademesi varsa, nasıl yedi tane felâh kademesi varsa, nasıl yedi tane takva kademesi varsa, yedi tane de huşû kademesi var Kur'ân-ı Kerim’de. Bu birinci huşû noktasıdır; gaybte Rahmân’a huşû duymak.

Sonra bu kişi zikir yapmaya başlayacaktır, nefsinin kalbine Allah’ın nurları girecektir ve kişi mürşidine ulaşmadan evvel, ikinci huşûya ulaşacaktır. Mürşidine ulaştığı zaman, ikinci huşûnun sahibi olarak ulaşacaktır. Kalbi Allah’a dönmüş olacaktır, birinci huşûya ulaştığı zaman.

Öyleyse birinci huşû, ikinci huşûdan farklıdır. Birinci huşûda kişi gaybte Rahmân’a huşû duyar. Ne zaman huşû duyar? Allah’a ulaşmayı diledikten sonra, Allahû Tealâ ondaki kalp, yani idrak hassasını açar, onun gözlerini açar, kulaklarını açar; o kişi işiten, gören ve idrak eden birisi olur. Bu noktada, böyle bir noktada, kişi Allahû Tealâ tarafından huşû sahibi kılınır. İşte ancak bunlar tamamlandıktan sonra, o kişi Allah’a ulaşmayı dileyen biri standartlarında bir özellik kazanır. Huşûya ulaşan kişi, ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştıracağından kesinlikle emin olan kişidir. Muhakkak buna inanan kişidir.

Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesinde, mürşidini görmek üzere hacet namazı kılan kişilerden, sadece huşûya ulaşanlara Allahû Tealâ hitap ediyor, Bakara 45 ve 46 da:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“Namazınızı, hacet namazını kılarak Allah’tan istianeyi isteyin.” diyor Allahû Tealâ. “Bu zor bir iştir ama huşû sahipleri için zor değildir.” Sonra da huşû sahiplerini tarif ediyor: “Onlar ki muhakkak şekilde, onlar muhakkak ki ölmeden evvel Allah’a ulaşacaklarına inananlardır.” diyor Allahû Tealâ. “Muhakkak ki yani kesin olarak; onlar, Allah’a ulaşacaklarına inananlardır. Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına; kesin olarak, muhakkak olarak inananlardır.” diyor Allahû Tealâ. “Rablerine mülâki olacaklarına, sonra da yani ölümden sonra da Allah’a geri döneceklerine, Allah’a rücû edeceklerine, gene muhakkak şekilde inananlardır.”
    
Öyleyse kişinin bu, Allah’a döneceğine yakîn hasıl ederek, mutlak olarak inanç sahibi olduğu nokta, onun huşû sahibi olduğu noktadır. O zaman kişi hacet namazını kılacaktır. Böyle bir noktada kişi, 13. basamaktadır. 12. basamakta nefsinin kalbine %2 rahmet girmiştir ve kişi huşû sahibi olmuştur.
    
Allahû Tealâ diyor: “O kişinin kalbinde, Allah’ın zikriyle ve bu zikrin indirdiği şeyle, Hakk’tan indirdiği rahmetle huşû sahibi olmuştur.” diyor. Kalbine %2 rahmet giren kişi huşû sahibi olur. Huşû sahibi olan bu kişi, Allah’a mutlaka ulaşacağına îmân eden kişidir ve o kişi önce gaybte Allah’a huşû duyan kişidir ve bu îmânının tam olduğu noktada mutlaka Allah’a ulaşmayı dilediği, Allah’a ulaşma konusundaki dileğinin tamamlandığı noktadaysa, hacet namazını kılma özelliğine sahip olan huşûnun sahibidir.
    
Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, gaybte Rahmân’a huşû duyan kişidir. Bu noktadan sonra, o kişi yakîn hasıl ederek, mutlak olarak ruhunu Allah’a ulaştıracağına emin olduğu bir noktaya getiriliyor Allahû Tealâ tarafından. Mürşidini sormak yetkisi de o zaman veriliyor; bu da ikinci huşû oluyor.

SORU: Kaf Suresinin 33. (bu) âyet-i kerimesi ile Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesi arasında bir ilişki var mıdır? Kalbin Allah’a dönmesi ve uyarılabilmesi, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin özelliğidir, diyebilir miyiz?

CEVAP: Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi ile Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesi:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ: hiç kimse başkasının günahını yüklenmez.
ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un: eğer başkasını çağırırsa yüklensinler diye, hiçbiri yüklenilmez, hiçbir şey yüklenilmez.
ve lev kâne zâ kurbâ: akrabası olsa bile.
innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum: muhakkak ki uyarılanlar, Rablerine huşû duyanlardır.
bil gaybi: gaybte Rahmân’a huşû duyanlardır.

İşte burası birinci huşû noktasıdır. Allahû Tealâ o kişiye furkanlarını vermiştir. Ondan sonra bu kişi, uyarılanlar arasında; gaybte Rahmân’a huşû duyan olarak, “yahşevne rabbehum bil gaybi” diyor Fâtır-18’de de.

Rablerine gaybte huşû duyanlar.
 
ve ekâmûs salâh(salâte: ve namaz kılanlardır.
 
Hangi namaz bu? Bu namaz, hacet namazının kılınması namazı.

ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru): ve kim tezkiye olursa, kendi nefsi için tezkiye olur. Çünkü nefsi ezelde Allahû Tealâ’ya, tezkiye olacağına dair yemin vermiştir.
ve ilâllâhil masîr(masîru): ve Allah’a döner, Allah’a ulaşır.

Öyleyse Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesiyle, Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi arasında bir yakın ilişki söz konusudur. Gaybte Rahmân’a huşû duyanların kalbi, Allah’a döndürülür Allahû Tealâ tarafından. Kalbi Allah’a döndürülüyor kişinin. Kişi huşû sahibi oluyor, kalbi Allah’a döndürülüyor. Birinci huşû ve kalbin Allah’a dönüşü; Allah’a ulaşmayı dilemenin arkasından, furkanların alınmasının ardından vücuda gelen olay.

Daha sonra da bu kişinin bir başka hedefe daha ulaştığını görüyoruz. Kesin şekilde Allah’a ulaşacağına îmânı artıyor; bu, ikinci huşû… Ve o zaman hacet namazını kılıyor; on üçüncü basamak.

Kalbin Allah’a döndürülmesi ise sekizinci basamakta vücuda gelen bir olay; yani birinci huşû, hemen kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesinin arkasından, Allahû Tealâ tarafından bu kişide oluşturuluyor.

Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesi ile Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesinde, bir illiyet rabıtası söz konusu.

SORU: Kaf Suresinin 33. ve Fâtır Suresinin 18.(bu âyet-i kerimeleri ile) İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimeleri arasında bir ilişki var mıdır? İsrâ Suresinin 45. âyet-i kerimesindeki Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Kur’an’da okuduğu âyet Allah’a ulaşmak mıdır?

CEVAP: Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesi:

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimeleri:

17/İSRÂ 45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).


“Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin zaman, okuduğun zaman; Allah’a ahirete inanmayanlarla yani ruhlarını Allah’a ölmeden evvel ulaştıracağına inanmayanlarla senin arana, onlarla senin arana bir hicab-ı mesture koyarız, gizli perde koyarız.” diyor. Yani: “Onların gözlerinin üzerine gizli bir perde koyarız, seni irşad makamı olarak göremezler.”

İsrâ Suresinin 46. âyet-i kerimesi:

17/İSRÂ 46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.


ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten: ve onların kalplerinin içine, kalpleri üzerine ekinnet koyarız.
en yefkahûhu: onu, yani senin söylediklerini idrak edemesinler diye.
ve fî âzânihim vakrâ(vakran): ve onların kulaklarına vakra koyarız, yani seni işitemezler.
ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu: ve sen, Rabbinin tekliğini Kur’an’dan okuyarak zikrettiğin zaman, Rabbinin tekliğini Kur’an’dan okuyarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.

İsrâ suresinin 45. âyet-i kerimesindeki ahirete âmenû olmak, inanmak; insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşacağına inanmak mânâsına geliyor. İnanmayanlar için bu işlev yapılıyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, gaybte Rahmân’a huşû duyan kişi değildir. (Kaf 33 ve Fâtır 18) Bu âyet-i kerimelerle İsrâ-45 ve 46 arasındaki ilişki; İsrâ 45 ve 46’daki kişilerin böyle bir talebi yoktur, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Dilemedikleri için de huşûya ulaşmaları mümkün değil.

SORU: İsrâ Suresinin 72. âyet-i kerimesinde: “Kim burada körse, o ahirette de kördür ve orada da dalâlettedir.” buyurulmakta. Bu kör ve dalâlette olanların, Bakara Suresinin 18. âyet-i kerimesine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler olduğunu, bu sebeple A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesine göre de kalpleri olduğu halde fıkıh edemediklerini, gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Söyleyebiliriz.  Çünkü o neticeye ulaşacağız şimdi. 6İsrâ Suresinin 72. âyet-i kerimesi:

17/İSRÂ 72: Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe huve fîl âhırati a’mâ ve edallu sebîlâ(sebîlen).

Ve burada (bu dünyada), kim kör ise artık o ahirette de kördür. Ve yoldan daha çok sapmıştır.


“Ve burada, bu dünyada kim kör ise artık o, ahirette de kördür. Ve yoldan daha çok sapmıştır.”

Allahû Tealâ buradaki körlüğü, fizik dünyadaki körlük olarak görmüyor. Buradaki körlük, sağırlık ve dilsizlik; dünya hayatını yaşarken Allah’ın söylediklerine kayıtsız kalmak suretiyle, Allah’ın söylediklerini anlayamamak, Allah’ın söylediklerinin mânâsını idrak edememek ve irşad makamını görememek şeklinde tecelli ediyor. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hepsi bu hüviyettedir.

Bakara Suresinin 18. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA 18: Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn(yerciûne).

Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar dönemezler.


“Sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar, Allah’a dönmezler, Allah’a rücû etmezler.”

A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesi:

7/A'RÂF 179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi: Biz cehennemi, insanların ve cinlerin çoğu için hazırladık.
lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ: onların kalpleri vardır, onunla idrak etmezler.
ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ: onların gözleri vardır, onlarla görmezler.
ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ: onların kulakları vardır, onlarla işitmezler.
ulâike kel en’âmi bel hum edallu: onlar hayvanlar gibidirler.
ulâike humul gâfilûn(gâfilûne): onlar hayvanlardan daha çok dalâlettedirler. Hayvanlar gibidir, hatta daha çok dalâlettedir. Onlar, gâfillerdendir. Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.

SORU: “Bu kör ve dalâlette olanların, Bakara Suresinin 18. âyet-i kerimesine göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler olduğunu söyleyebilir miyiz?”

CEVAP: Evet; bu kör ve sağır olanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Bu sebeple A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesine göre de kalpleri olduğu halde fıkıh edemediklerini, gözleri olduğu halde göremediklerini, kulakları olduğu halde işitemediklerini söyleyebilir miyiz?” Evet, aynen söyleyebiliriz.

SORU: Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesinde: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine tâbî olun!’ dense, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbî oluruz.” diyenlerin, Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın indirmiş olduğu hidayetten olan şeylere tâbî olmayanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesi:

31/LOKMÂN 21: Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ vecednâ aleyhi âbâenâ, e ve lev kâneş şeytânu yed’ûhum ilâ azâbis saîr(saîri).

Ve onlara "Allah’ın indirdiği şeye (Kitaba) tâbî olun!" denildiği zaman: "Hayır, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (putlara) tâbî oluruz." dediler. Ve şeytan onları, alevli ateşin (cehennemin) azabına çağırıyor olsa da mı?


ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu: onlara: “Allah’ın indirdiklerine tâbî olun!” denildiği  zaman.
kâlû: derler ki.
bel nettebiu mâ vecednâ aleyhi âbâenâ:  biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbî oluruz.
e ve lev kâneş şeytânu yed’ûhum ilâ azâbis saîr(saîri): şâyet şeytan onları azabına çağırmışsa da mı?

Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


innellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ: onlar ki, Bizim indirdiğimiz şeyi, beyyineler olan, ispat vasıtaları olan, beyan edilmiş olan ve hidayeti oluşturan ispat vasıtalarını ve hidayeti, onlar muhakkak ki gizlerler.
min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi: insanlar için Biz onları bir Kitap’ta beyan etmemizden sonra.
ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûnne): Allah da onlara lânet eder, lânet edenlerin de hepsi, onlara lânet eder.

Şimdi sual: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine tâbî olun!’ dense, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbî oluruz.’ diyenlerin, Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın indirmiş olduğu hidayetten olan şeylere tâbî olmayanlar olduğunu söyleyebilir miyiz?”

Elbette, kim böyle söylüyorsa, mutlaka Allah’ın hidayetine tâbî olmuyor demektir; çünkü “Allah’ın indirdiğine tâbî olun!” ifadesi var, “Allah’ın indirdiği şeye, indirdiği âyetlere tâbî olun, yani hidayete tâbî olun!”

SORU: Şeytanın, Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesinde: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine tâbî olun!’, dense, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbî oluruz.” diyen ve Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın indirmiş olduğu hidayetten olan şeylere tâbî olmayan bu insanlara dünya hayatını süslü göstererek ateşe çağırdığını, Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesinde olduğu gibi, İbrâhîm Suresinin 22. ve Lokmân Suresinin 33. âyet-i kerimelerine göre de söyleyebilir miyiz?

CEVAP: Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesi:

31/LOKMÂN 21: Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ vecednâ aleyhi âbâenâ, e ve lev kâneş şeytânu yed’ûhum ilâ azâbis saîr(saîri).

Ve onlara "Allah’ın indirdiği şeye (Kitaba) tâbî olun!" denildiği zaman: "Hayır, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (putlara) tâbî oluruz." dediler. Ve şeytan onları, alevli ateşin (cehennemin) azabına çağırıyor olsa da mı?


Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA 159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).

Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah'a ulaştırılmasını) Kitap'ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.


İbrâhîm Suresinin 22. âyet-i kerimesi:

14/İBRÂHÎM 22: Ve kâleş şeytânu lemmâ kudıyel emru innallâhe vaadekum va’del hakkı ve vaadtukum fe ahleftukum, ve mâ kâne liye aleykum min sultânin illâ en deavtukum festecebtum lî, fe lâ telûmûnî ve lûmû enfusekum, mâ ene bi musrihikum ve mâ entum bi musrihiyy(musrihiyye), innî kefertu bi mâ eşraktumûni min kabl(kablu), innez zâlimîne lehum azâbun elîm(elîmun).

Şeytan, emir yerine getirildiği zaman şöyle dedi: “Muhakkak ki; Allah, size “hak olan vaadini” vaadetti. Ve ben de size vaadettim. Fakat ben, vaadimden döndüm. Ve ben, sizin üzerinizde bir güce (sultanlığa, yaptırım gücüne) sahip değilim. Sadece sizi davet ettim. Böylece siz, bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın! Kendinizi kınayın! Ve ben, sizin yardımcınız değilim. Siz de, benim yardımcım değilsiniz. Gerçekten ben, sizin beni ortak koşmanızı daha önce de inkâr ettim. Muhakkak ki; zalimlere acı azap vardır.”


“Şeytan, emir yerine getirildiği zaman şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, size ‘hak olan vaadini’ vaadetti. Ve ben de size vaadettim. Fakat ben, vaadimden döndüm. Ve ben, sizin üzerinizde bir güce, sultanlığa, yaptırım gücüne sahip değilim. Sadece sizi davet ettim. Ve böylece siz, bana icabet ettiniz, davetimi yerine getirdiniz. Artık beni kınamayın! Kendinizi kınayın! Ve ben, sizin yardımcınız değilim. Siz de benim yardımcım değilsiniz. Gerçekten ben, sizin beni ortak koşmanızı daha önce de inkâr ettim. Muhakkak ki; zalimlere acı azap vardır.”

İbrâhîm Suresinin 22. âyet-i kerimesinde bunu söylüyor iblis. İnsanları davet ediyor; onlar da davete icabet ediyorlar ve dalâlette kalıyorlar.

Lokmân Suresinin 33. âyet-i kerimesi:

31/LOKMÂN 33: Yâ eyyuhen nâsuttekû rabbekum vahşev yevmen lâ yeczî vâlidun an veledihî ve lâ mevlûdun huve câzin an vâlidihî şey’â(şey’en) inne va’dallâhi hakkun fe lâ tegurrennekumul hayâtud dunyâ, ve lâ yagurrennekum billâhil garûr(garûru).

Ey insanlar, Rabbinize karşı takva sahibi olun! Ve o günden korkun ki; baba, oğluna karşılık veremez (yardım edemez). Ve oğul da babasına bir şeyle karşılık veremez. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Öyleyse dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Garur (tagut), Allah’a karşı sakın sizi kandırmasın.


“Ey insanlar! Rabbinize karşı takva sahibi olun. Ve öyle bir günün azabından çekinip korkun ki; o gün bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez. Ve hiçbir çocuk da babası için bir şey verebilecek değildir. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin. Ve aldatıcılar da sizi Allah ile aldatmasın.”

Şimdi üçüncü sualinde: “Şeytanın, Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesinde: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine tâbî olun!’ dense, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbî oluruz.” diyen ve Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ’nın indirmiş olduğu hidayetten olan şeylere tâbî olmayan bu insanlara dünya hayatını süslü göstererek ateşe çağırdığını, onları ateşe çağırdığını Lokmân Suresinin 21. âyet-i kerimesinde olduğu gibi, İbrâhîm Suresinin 22. ve Lokmân Suresinin 33. âyet-i kerimelerine göre de söyleyebilir miyiz?”

Her ikisinde de açık bir şekilde iblis söylüyor: “Ben sizi davet ettim, siz davetime icabet ettiniz.” diyor. “Ben sizi zorla, benim dediğimi yapın diye bir zorlamaya tâbî tutmadım. Böyle bir yetkim de yok.” diyor.

Lokmân-33’de de Allah’ın vaadinin hak olduğu ifade ediliyor. Lokmân-21’de olduğu gibi, İbrâhîm-22’de de Lokmân-33’de de iblisin insanları bu korkunç neticeye çağırması söz konusu.

Zaten Lokmân-21’de, şeytanın çağrısı olduğu o çağrının, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbî oluruz.” ifadesi, şeytanın çağrısına, onların ayak uydurduğunu söylüyor.

Öyleyse Lokmân-21’de de İbrâhîm-22’de de ve Lokmân-33’de de; şeytan insanlara dünya hayatını süslü göstererek, onları dünya hayatına davet ederek Allah’ın yolundan, yoluna ulaştırmaktan, ulaşmaktan men ediyor.

SORU: Şûrâ Suresinin 13, Hacc Suresinin 67 ve En'âm Suresinin 87 ile 88. âyet-i kerimeleri arasında seçilenlerin seviyesinde bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesi:   

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Şimdi bakıyoruz Şûrâ-13’e:

şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan:
Nuh’a vasiyet ettiğimizi sizin için de, dînden Nuh’a vasiyet ettiğimiz şeyi sizin için de şeriat kıldık,
vellezî evhaynâ ileyke: ve onları sana vahyetmek suretiyle size şeriat kıldık.
ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme: ve Biz onu İbrâhîm’e vasiyet ettik.
ve mûsâ ve îsâ: ve Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettik.
en ekîmûd dîne: dîni ikame edin, ayakta tutun hayatta tutun.
ve lâ teteferrekû fîh(fîhi): ve onda fırkalara ayrılmayın. Yani “Hepiniz Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin üç esasını gerçekleştirin.”

1- Vahdet: Allah’ın tekliği.
2- Tevhid: Hepiniz Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek fırkayı oluşturun ve fırkalara ayrılmayın.
3- Teslim: Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim edin.

kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi): onları davet ettiğin şey (yani Allah’a ulaşmayı dileme; böylece tek fırkaya tâbî olmak ve şirkten kurtulma hedefi), o müşriklere ağır geldi.
allâhu yectebî ileyhi men yeşâu: Allah dilediğini Kendisine seçer.
ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): ve onlardan kim Allah’a yönelirse, ulaşmayı dilerse, Allah’ın seçtiklerinden kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları, onları Kendisine ulaştırır. Allah, onları mutlaka Kendisine ulaştırır.” Şûrâ-13’te Allahû Tealâ bunu söylüyor.
 
Hacc Suresinin 67. âyet-i kerimesi:

22/HACC 67: Li kulli ummetin cealnâ menseken hum nâsikûhu fe lâ yunâziunneke fîl emri ved’u ilâ rabbike, inneke le alâ huden mustekîm(mustekîmin).

Ve Biz, bütün ümmetler için mensek (tek bir şeriat) tayin ettik. Onlar, onunla (o şeriatle) amel ederler (etsinler). Öyleyse emrim konusunda seninle niza etmesinler (çekişmesinler). Sen, Rabbine davet et. Muhakkak ki sen, mutlaka mustakîm (Allah’a doğru istikametlenmiş) olan hidayet üzeresin.


“Ve Biz, bütün ümmetler için bir mensek, bir şeriat tayin ettik; onunla onlar, onunla amel etsinler diye. Bütün ümmetler için, bütün ümmetler için mensek, bir tek şeriat kıldık; onunla amel etsinler diye.

fe lâ yunâziunneke fîl emri: öyleyse emrim konusunda seninle münazaa etmesinler, tartışmasınlar, çekişmesinler, niza etmesinler.
ved’u ilâ rabbik(rabbike): sen, Rabbine davet et.
inneke le alâ huden mustekîm(mustekîmin): muhakkak ki sen, istikamet üzere bir hidayet, istikamette olan, sen istikamet mustakîm olan hidayet üzeresin.

Yani: “Senin hidayetin Allah’a yöneliktir. Allah’a ruhun teslimine, fizik vücudun teslimine, nefsin teslimine ve iradenin teslimine yöneliktir. Sen böyle bir, Allah’a doğru istikametlenmiş olan bir hidayet üzeresin.”

Öyleyse Şûrâ-13’de de, Hacc-67’de de aynı şeriat var. Tek bir şeriattan bahsediyor Allahû Tealâ. Bütün peygamberler zamanında ve peygamberlerin bulunduğu zamanlarda da bulunmadığı zamanlarda da, –bütün kavim resûlleri her devirde bulunmuşlardır– ve devirlerin hepsinde aynı şeyler söz konusuydu.

Zamanın her parçasında, her kavimde bulunan resûller insanları daima hidayete çağırmışlardı. Tâbî olanlar, hidayete tâbî olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyerek bu işe başlarlar ve bunu yaptıkları zaman hedefe ulaşırlar.
Demek ki Şûrâ-13’de tek bir şeriat, Hacc-67’de gene tek bir şeriat söz konusu.
Ve En'âm Suresinin 87 ve 88. âyet-i kerimeleri:

6/EN'ÂM 87: Ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim, vectebeynâhum ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).

Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).


ve min âbâihim ve zurriyyâtihim ve ihvânihim: onların anne-babalarından, zürriyetlerinden ve kardeşlerinden.
vectebeynâhum: ve Biz onları seçtik.
ve hedeynâhum ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin): onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırdık.

En'âm Suresinin 88. âyet-i kerimesi:

6/EN'ÂM 88: Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu min ibâdihî, ve lev eşrakû le habita anhum mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).


zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu: işte bu Allah’ın hidayetidir.
min ıbâdih(ıbâdihî: Allah bununla dilediklerini. (Kullarından dilediklerini, Allah bununla hidayete erdirir. Bu Allah’ın hidayetidir. Allah bununla, yani Sıratı Mustakîm’le kullarından dilediğini hidayete erdirir.
ve lev eşrekû: eğer şirk koşsalardı (Allah’a ulaşmayı dilemeselerdi).
le habita anhum: onların amelleri heba olurdu.
mâ kânû ya’melûn(ya’melûne): yaptıkları şeyler, yapmış oldukları şeyler heba olurdu, boşa giderdi.

Şimdi suale geliyoruz. Diyor ki: “Hz. İsa için de Hz. Musa için de, Hz. İbrâhîm için de Peygamber Efendimiz (S.A.V) için de bir tek şeriat söz konusu olmuş, ikinci bir şeriat hiç olmamış.”

Kardeşimiz soruyor: “Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde, Hacc Suresinin 67. âyet-i kerimesinde ve En'âm Suresinin 87 ile 88. âyet-i kerimeleri arasında seçilenlerin seviyesi yönünden bir ilişki var mıdır?”

Hacc-67’de bütün amel edenler söz konusu. En'âm-86’da Allahû Tealâ peygamberlerden bahsediyor, 87 ve 88’de de: “Onların zürriyetlerinden, kardeşlerinden seçtik.” diyor ve: “Sıratı Mustakîm’e ulaştırdık.” diyor.

En'âm Suresinin 86. âyet-i kerimesine bakalım:

6/EN'ÂM 86: Ve ismâîle velyesea ve yûnuse ve lûtâ(lûtan), ve kullen faddalnâ alâl âlemîn(âlemîne).

Ve İsmail (A.S) ve İlyesea (A.S) ve Yunus (A.S) ve Lut (A.S), hepsini âlemlere üstün kıldık.


“Ve İsmail (A.S) ve İlyesea (A.S) ve Yûnus (A.S) ve Lut (A.S), hepsini âlemlere üstün kıldık.” diyor.
 
Ondan sonra: “Onların anne, babalarından, onların babalarından zürriyetlerinden ve kardeşlerinden, Biz seçtik ve onları Sıratı Mustakîm’e Biz ulaştırdık.” diyor Allahû Tealâ. O zaman bunların, En'âm-87 ve 88’de seçilenlerin, üst seviye mevkiler için seçilenler olduğunu görüyoruz risalet için. Ve Sıratı Mustakîm’le hidayete erdirdiğini Allahû Tealâ kesinleştiriyor. Ama onlar eğer şirk koşmuş olsalardı, yapmış oldukları şeyler boşa giderdi ve onlar, zaten seçilmezlerdi.

Hacc-67’de söz konusu olan nebîler. Şûrâ-13’de söz konusu olan nebîler. Hacc-67-de ise âyet-i kerimenin muhatabı herkes.

SORU: Enfâl Suresinin 27. âyet-i kerimesi ile Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesi arasında, emanetlerin                  yerine getirilmesi açısından bir ilişki var mıdır?

CEVAP: Enfal Suresinin 27. âyet-i kerimesi:

8/ENFÂL 27: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tehûnûllâhe ver resûle ve tehûnû emânâtikum ve entum ta'lemûn(ta'lemûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah’a ve Resûl’üne ihanet etmeyin! Ve siz, kendi emanetlerinize de bile bile ihanet etmiş olursunuz.


“Ey âmenû olanlar! Allah’a ve Resûl’üne ihanet etmeyin. Ve siz, kendi emanetlerinize de bile bile ihanet etmiş olursunuz.”

Çok açık bir şekilde olay belli. Allahû Tealâ’nın bizde ruh adı verilen bir emaneti var. Bu emaneti Allahû Tealâ’ya teslim edebilirsek, fizik vücut emanet olur. Onu da teslim edebilirsek, nefs emanet olur. Nefsi de teslim edebilirsek, irademiz emanet olur. Hepsini teslim ettiğimiz zaman, en üst makam olan irşad makamına, Allahû Tealâ tarafından tayin edilir insanlar. Daha üstünde makam var mıdır? Resûller vardır. En üstte ise o resûller arasından birisi mutlaka devrin imamıdır. Nebîlerin olduğu yerde bu resûl mutlaka, nebî resûldür; eğer değilse velî resûllerden bir tanesi imamet makamına getirilir.

Öyleyse Enfâl-27’de kişi resûle ihanet ederse, emanetlerini hiç birisini Allah’a teslim edemez; o zaman, emanetlere de ihanet etmiş olur.

Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesi:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine, ehline iade etmenizi, teslim etmenizi emreder.
ve izâ hakemtum beynen nâsi: insanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman.
en tahkumû bil adl(adli):  adaletle hükmedin.
innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî): muhakkak ki Allah, bununla size bir öğüt veriyor, ni’met veriyor.
innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran): Allah muhakkak ki, işitir; işiten ve görendir.

Enfâl-27’deki emanetler; ruh, vech, nefs ve irade emanetleri, Nisâ-58’de de aynı şeyler söz konusu. Allahû Tealâ: “Emanetleri Allah, mutlaka onların ehillerine, sahiplerine teslim edilmesini emreder.” diyor. Dikkat edin! Emanetleri çoğul kullanmış, “Emanetler.” diyor,  emânâti  ama sahiplerini çoğul olarak kullanmamış, tekil kullanmış.

Demin kullandığımız cümlede biz nasıl söylemiştik? “Emanetlerin, sahiplerine verilmesi…” Hayır, öyle söylemiyor Allahû Tealâ: “Emanetlerin hepsinin, sahibine verilmesi…” Yani emanetler çok ama sahibi tek. Ruhunuz, vechiniz, nefsiniz ve iradeniz; sahibi Allah. Emanetleri sahibine teslim etmekle hepiniz mükellefsiniz.

“İnsanlar arasında hükmettiğin zaman adaletle hükmet.” diyor Allahû Tealâ. İşiten ve gören olarak da Allahû Tealâ Kendisini vasıflandırmış.

SORU: “Bu ümmetten ilk kaldırılacak şey, emanet ve huşûdur.” hadîs-i şerifinin, Allahû Tealâ tarafından seçilenler ve emanetlerin yerine getirilmesi” konusuyla ilişkisi var mıdır?

CEVAP: Her ikisi de, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan bir dizi vetirenin başlangıcını teşkil eder. Emanet; ruhunuz emanettir. O emanetin teslimi için de mutlaka emaneti teslimi dilemeniz lâzım. Dilerseniz, irşad makamına Allahû Tealâ sizi ulaştırır; on dördüncü basamak. Yirmi birinci basamakta da ruhunuzu Allah’a ulaştırırsınız. Yirmi ikinci basamakta teslim edersiniz.

Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman birinci huşûdasınız, mürşidinize ulaştığınız zaman ikinci huşûdasınız, ruhunuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman üçüncü huşûdasınız. Dolayısıyla ruhunuz ilk emanettir ve huşû bundan sonra; fizik vücudunuzu teslim ettiğinizde dördüncü huşû, nefsinizi teslim ettiğinizde beşinci huşû, irşada ulaştığınızda altıncı huşû, iradenizi Allah’a teslim ettiğinizde yedinci huşûyu yaşayacaksınız.

SORU: Açıklamalarınızı dikkatle takip ediyor, âyetlerin gerçeğini sizden öğreniyorum. Aşağıdaki âyetleri açıklamanızı diliyor, hürmetle ellerinizden öpüyorum.

1- A’râf Suresinin 35. âyet-i kerimesi,
2- A’râf Suresinin 69. âyet-i kerimesi,
3- Ahzâb Suresinin 67 ve 68. âyet-i kerimeleri,
4- Bakara Suresinin 167. âyet-i kerimesi.

CEVAP: A’râf Suresinin 35. âyet-i kerimesi:

7/A'RÂF 35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan (kıssa eden) resûller geldiği zaman, bundan sonra kim takva sahibi olur ve nefsini ıslâh ederse (nefs tasfiyesi yaparsa), artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.


yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum: ey âdemoğulları! Size, sizden resûller geldiği zaman.
yekussûne aleykum âyâtî: üzerinize âyetlerimizi okuyup, kıssa ettikleri zaman, size açıkladıkları zaman.
fe menittekâ: içinizden kim takva sahibi olursa.
ve asleha: ve ıslâh olursa, –yani nefs tezkiyesi yapmaya başlayarak, nefsinin kalbindeki nurlar giderek artarsa ve karanlıklar azalırsa. (Nurların azalması ve karanlıkların artışı işlemine ıslâh diyor Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de ve zikriniz giderek artarak ıslâh olursanız.”
fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne): onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.
Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


1- Kişinin takva sahibi olduğu nokta, Allah’a ulaşmayı dilediği noktadır; ilk takva. “munîbîne ileyhi vettekûhu.” diyor Allahû Tealâ: “Allah’a yönel, ulaşmayı dile ve takva sahibi ol.” İlk takva budur.
2- Bu başlangıç takvasından sonra kişi irşad makamına ulaşır; on dördüncü basamak, ikinci takvadadır.
3- Ruhu Allah’a doğru yola çıkar. Ruhu Allah’a ulaşıp teslim olur; üçüncü takvadadır, yirmi ikinci basamak.
4- Fizik vücudu Allah’a teslim olur; dördüncü takvadadır, yirmi beşinci basamak.
5- Nefsi Allah’a teslim olur; yirmi yedinci basamak, beşinci takvadadır.
6- İrşada ulaşır; altıncı takvadadır.
7- İradesini de Allah’a teslim eder; yedinci takvadadır.

Bu, kademe kademe ıslâhı gösterir. Nefsin kalbindeki aklanma %50’yi aşar aşmaz, ruh Allah’a ulaşmıştır. %80’i aştığı zaman fizik vücut teslim olur. %100 olunca nefs de teslim olur. Bundan sonraki, %100 üzerinden gider.

“Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” Bunlar, Allah’ın evliyalığının iki temel işareti.

A’râf Suresinin 69. âyet-i kerimesi:

7/A'RÂF 69: E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum, vezkurû iz cealekum hulefâe min ba'di kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten, fezkurû âlâallâhi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ve sizi uyarması için sizden (içinizden) bir adama Rabbinizden bir zikir gelmesine mi şaşırdınız? Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını (onların yerine sizi getirdiğini) ve yaratılışta sizin gücünüzü arttırdığını (bedeninizi büyük ve kuvvetli yarattığını) hatırlayın. Artık Allah’ın üzerinizdekilerini (ni’metlerini) zikredin ki; böylece kurtuluşa erersiniz.


“e ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum: size acayip mi geldi? diyor Allahû Tealâ. “Sizden bir adama Rabbinizden zikir gelmesi, size acayip mi geldi?  
vezkurû iz cealekum hulefâe min ba'di kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten, fezkurû âlâallahi leallekum tuflihûn(tuflihûne): Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını ve yaratılışta sizin gücünüzü arttırdığını hatırlayın. Artık Allah’ın üzerinizdekilerini yani ni’metini, ni’metlerini zikredin ki; böylece kurtuluşa eresiniz.

Her zaman insanların içinden birisine, bütün kavimlerde bir kişiye Allahû Tealâ mutlaka, o kavmin resûlü olarak risalet görevi verir. Bütün devirlerde böyle olmuştur. Hiçbir devre, hiçbir ülke resûlsüz kalmamıştır. Hiçbir kavim resûlsüz kalmamıştır. Burada da, ondan bahsediyor: “Aranızdan birisine zikir gelmesi, size acayip mi geldi?”, diyor Allahû Tealâ. İstediği şey de felâha ermek. Bunun için Allahû Tealâ, resûl gönderiyor.

Ahzâb Suresinin 67 âyet-i kerimesi:

33/AHZÂB 67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).

Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”


“Cehennemde olanlar derler ki: ‘Yarabbi! Muhakkak ki biz, devrin sâdatlarına, –yani dîn konusunda ileri gelenlerine– ve küberasına, büyüklerine itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan saptık.”

Kübera: Büyükler. Eğer dînlerini bilmiyorlarsa, insanların o sapıklıkta kalmasına sebebiyet verenlerdir.

Ahzâb Suresinin 68. âyet-i kerimesi:

33/AHZÂB 68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).

“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi:  Yarabbi! Onlara azabından iki kat ver.
vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren): ve onları, büyük bir lânetle lânetle.
 
Dalâlette bırakıldığı için insanlar, Allahû Tealâ’dan bunu istiyorlar.

Ve Bakara Suresinin 167. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA 167: Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerraten fe neteberrae minhum kemâ teberraû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne minen nâr(nâri).

Ve o (Allah’tan başkasına) tâbî olanlar dedi ki: “Keşke bizim için (dünyaya) bir kere daha dönüş olsaydı. O zaman bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşırdık.” Böylece Allah, onlara amellerinin hasara uğradığını (hüsrana düştüklerini) gösterecek. Ve onlar ateşten çıkacak da değiller.


“Ve o (Allah’tan başkasına) tâbî olanlar, –yani şeytana tâbî olanlar– dedi ki: ‘Keşke bizim için dünyaya muhakkak ki bir kere dönüş olsa da, bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşabilsek.’ Böylece Allah, onlara amellerinin hasara uğradığını, hüsrana düştüklerini gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.”

Öyleyse Bakara-167’deki tâbî olanlar, mutlaka şeytana tâbî olanlar. Kıyâmet günü şeytanlar, onlardan uzaklaşacaklardır. “Dönseydik de dünya üzerinde yaşarken de şeytanlardan uzaklaşsaydık.”

İnsan ve cin şeytanlar, tagut adını alıyor. Öyleyse burada, Allahû Tealâ’nın emrine itaat etmeyen insan ve cin şeytanların, onları yanlış yola sürüklemelerine rıza gösteren insanlar var. Ahzâb-67 ve 68’de de aynı şey var ve âyetlerin her biri ayrı bir cepheden konuya ışık tutuyor. Allah razı olsun.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R