SOHBETİN ADI: CEMAAT DİSİPLİNİ
TARİHİ: 15.01.2004
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir kere daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Bu sohbette sizlere cemaat disiplininden bahsetmek istiyorum.
Sevgili kardeşlerim! Biz insanlar sosyal mahlûklar olarak yaratıldık. İstesek de istemesek de başka insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetindeyiz. Hiç kimse kendisine ait olan şeylerin hepsini kendisi üretemez. Öyleyse kendi ürettiğini başkaları için üretecek, başkalarının ürettiğini de ihtiyacı olduğu için kendisine alacak. Böyle bir dizayn söz konusu. Bu dizaynda insanlar, biz insanlar yaşıyoruz. Ve oradaki muhtevada gördüğümüz şey, bütün insanlar için bir yeni değer örtüsü.
Sevgili kardeşlerim! Cemaat halinde yaşayan insanlar temelde bir takım kaidelere dikkat etmek mecburiyetindeler. Bundan 14 asır evvel yaşayan sahâbe, aralarında muhteşem bir dostluğu sürdürdüler. Herkes karşısındakinden yanaydı ve aralarında anlaşmazlık oluşmuyordu. Kim hangi istikamette bir yardıma ihtiyaç görürse hiç sorgusuz sualsiz, o kardeşine yardım için derhâl giderdi. Sahâbe birbirinin destekçisiydi, birbirinden yanaydı, birbirlerine karşı değillerdi. İşte cemaat disiplininin en çarpıcı düşmanı, bizim kardeşlerimizin birbirine belki düşmanca denmemesi lâzım ama karşıt davranışları. Öyleyse davranışlarınıza dikkat edin sevgili kardeşlerim! Ne zaman başka biriyle bir çatışma içinde olursanız, siz birbirinizin yardımcısı olmuyorsunuz, birbirinizin karşısında oluyorsunuz. Ve böyle bir davranış biçiminin zararı toplumadır, vakfadır. Nefslerine tâbî olan insanlar, etrafındaki insanlara dostça davranmıyorlar. Ellerindeki imkânları onların yardımları için kullanacak yerde, o imkânları onlara teslim etmekten yana olmuyorlar.
Bir ekip çalışmasında üreten ve satan ayrı iki grupsa bunların arasında bir dostluk kurmak mümkün olmuyor. İkisi de kendilerini diğerine karşı bir fonksiyon eda etmek mecburiyetinde görüyorlar. Aslında ne kadar korkunç bir şey sevgili kardeşlerim, anlatabiliyor muyum? Allahû Tealâ’nın güzelliklerini yaşamak varken, her şeyin en güzele dönüşmesi mümkünken, nasıl oluyor da sevgili kardeşlerim böyle olabiliyoruz? Birbirimizden yana olan bir toplum değil birbirine karşı olan insanların oluşturduğu bir toplum. Herkes elindeki imkânları başkalarına yardım için kullanmıyor. Herkes elindeki imkânlarını başkalarına engel olmak için kullanıyor. Böyle bir toplum dizaynı oluşturmuşuz. Kardeşlerimize ulaştırmaya çalıştığımız Allah’a ait olan davranış biçimleri, Allah’ın önerdiği davranış biçimleri kardeşlerimizin arasında bunca yıldan sonra bir yozlaşma standardı geçirdi. Şimdi daha yeni yeni toparlanıyoruz. Yeni yeni, kardeşlerimiz birbirine karşı değil birbirinden yana olmak gereğini duymaya başlıyorlar. Devamlı tembihlere rağmen, bu konunun devamlı takibine rağmen nefs adı verilen varlık şeytanın devamlı tesirlerine hep açık. Ne zaman düşüneceğiz ki? “Bu gelen telkin mademki benim arkadaşımın, benim kardeşimin davranışına karşı beni ona karşı çıkmakla hedeflendiriyor; öyle ise bu şeytandır, bu taguttur. Bu düşünce benim düşüncem değildir” sonucuna ulaşması lâzım kardeşimizin. Öyle olmuyor. İblis, insanlara kendi sakil; çirkin düşüncesini Allah’ın yasak ettiği standartları kardeşlerimize kabul ettirebiliyor. O zaman düşman insanlar oluşuyor, sonra ikisi de bize ulaşıyor. Burada yeni bir trajedi başlıyor. Çünkü iki taraf da hatalarını söylemiyor. Sadece karşı tarafın hataları var.
Sevgili kardeşlerim! Sizlere ne zamandan beri söylüyorum; başardığınız güzel şeyleri bize getireceğiniz bir devre gelmek istiyoruz. Hangi kardeşinize bir güzel davranışta bulunarak onun kalbini kazandınız? Bir güzel davranışınızla kimi mutlu ettiniz? Hangi kardeşimize bir mutluluk verdiniz; onun bir derdine, bir yarasına derman oldunuz? Kiminle kavga ettikten sonra, biz daha sizi uyarmadan aklınız başınıza geldi de o kardeşimizden gidip af diledi ve o kardeşimizin de kendisini affettiği sonucuna ulaştı? Biz de ikisinden de aynı mesajı alıyoruz o zaman. Hata olmuş bitmiş ama hatayı yapan kardeşimiz farkına varmış. O anda şeytan, o öfke anında kişiye çok şeyler yaptırabilir. Mesele ondan sonra kişinin kendine gelmesi, davranış biçimini düzeltmesi, dizayn etmesi.
Öyleyse böyle bir noktada ne yapmak lâzım sevgili kardeşlerim? Hata oluştuğu anda eğer idrak edebilirseniz yaptığınız davranışın bir hata olduğunu; arkadaşınıza huzur vermediğini, aksine onu rahatsız ettiğini idrak ederseniz, derhâl harekete geçmelisiniz! Hayır, ertesi gün, bir hafta sonra değil, o an. O kırdığınız kalbi mutlaka tamir etmelisiniz. Böyle bir şeyi yaptıktan sonra bize ulaşan güzellikler var. Sevgili kardeşlerim! Herkes hata yapabilir. Hata yapmamak asıldır ama kişi yapmış, bir an kendine hâkim olamamış ama derhal Allahû Tealâ ona hatırlatır onu; yaptığı davranışın bir hata olduğunu. Bunu hatırladığı andan itibaren kişinin derhâl harekete geçmesi lâzım. Ertesi gün değil, 1 saat sonra değil, o an. O öfke anında bile Allah’ın dizaynı size hâkim olabilmeli ve af dilemek büyüklüğünü gösterebilmelisiniz.
Öyleyse neler oluyor kardeşlerim? Birkaç kişi konuşuyorsunuz, bir fikir üreteceksiniz. İki karşıt fikir oluşuyor. Nefs devreye giriyor; “karşımdakinin dediği olmayacak, benim dediğim olacak” diye ve iki taraf da ısrar ediyor, sonra kalp kırıcı bir netice. Sevgili kardeşlerim! Böyle mi olması lâzım? Makul sebepler öne sürülür, taraflardan birinin söylediği her zaman diğerinden farklı bir sonucu içerebilir. Daha çok doğruyu ihata edebilir. Kim daha üstün sevide bir doğru ölçüsünün sahibi ise diğer arkadaşların da devreye girmesi ile onun dediği yapılır, bu konu biter ama öyle olmuyor. İki taraf için de öyle olmuyor. Bir defa birisinin dediği olsa dediği olan kişi, “İşte gördün mü bak? Ben senden üstünüm, benim dediğim olur, her zaman bu böyledir.” hüviyetine girer. Diğeri de itibarı kırılmış, itibari zedelenmiş olarak değerlendirir kendisini. İkisi de yanlış değil mi sevgili kardeşlerim?
Bir kardeşimize bir telefon etmeye görelim, başkalarına ulaştığı zaman o telefon görüşmesi, o kişi onu abartarak, kendisine bir üstünlük payı çıkararak başkalarına anlatıyor. Yanlış değil mi sevgili kardeşlerim? Biz hepinize telefon ederiz. Eğer telefonunuza yetişmişsek zaten cevap veririz. Eğer çok işimiz varsa, telefonunuza cevap veremiyorsak, mutlaka dinleriz; neticede telefonunuza cevap veririz ama muhtevaya dikkatle bakın. Bizim size söylediğimiz şeyleri başkaları için bir üstünlük vasıtası kılarsanız, bu biraz ayıp olmaz mı? Siz bizim nazarımızda kıymetlisiniz, başka kardeşlerimiz de kıymetli. Kıymetin ölçüsü birbirinden farklı olabilir ama başkalarına bizi vasıta kılarak üstünlük taslamanız yanlış bir şey sevgili kardeşlerim. O zaman biz size telefon etmekten çekinmeye başlarız yani bu telefonlar farklı yorumlanıyor. Başkalarına farklı bir tanıtım için vasıta ediliyor ve bu istikamette yapılmaması lâzım gelen bir davranış var burada. O zaman ne olacak sevgili kardeşlerim? Biz size bunu anlatmışsak da bu gene devam ediyorsa, o zaman telefonlarınıza cevap vermememiz, size ulaşmamamız normal değil mi? Neden buna lüzum görüyorsunuz? Biz hepinize telefon ederiz. Hepinizi severiz, hepinize en güzel şekilde davranmak isteriz. Allah’ın adaletini tatbik etmek isteriz aranızda. Bu, bizim tarafımızdan size ulaşan telefonları veya telefonlarınıza verdiğimiz cevapları başkalarından üstün olduğunuzu ispat etmek sadedinde bir vasıta olarak kullanırsanız, şeytan sizi kontrol altına aldı demektir. Bunun arkasında iki şey birden var; Hem başkalarından üstün olmak istiyorsunuz hem de bizi vasıta olarak kullanarak bunu gerçekleştiriyorsunuz. Yani siz başkalarından yana değilsiniz, siz kendinizden yanasınız ve başkalarından bu telefonlarla üstün olduğunuzu, zehabını onlara aşılamaya çalışıyorsunuz. Sevgili kardeşlerim doğru mu bu; bizi başkalarına üstünlüğünüzün bir vasıtası olarak tanıtmanız; üstelik de sözleriniz doğru değilse? Ne olacak sevgili kardeşlerim? Böyle bir dizaynda Allah’ın emirleri yerine getirilmiş olur mu? Allah’ın karşısında hep küçülmek mecburiyetindesiniz böyle davrandığınız sürece. O zaman hiçbirinize telefon etmeyelim mi? Bizi adım adım o noktaya mı getireceksiniz, bu yanlış davranışlarınızla? Neyi hedefliyorsunuz? Başkalarına söylediklerimizi yanlış aksettirmek suretiyle onların nezdinde üstün olacaksınız diye bizi küçülttüğünüzün farkında değil misiniz? Biz kimseye farklı davranmak istemeyiz. Hepiniz bizim sevdiğimiz evlâtlarımızsınız. Hepinizi severiz ve nefslerin devreye girmediği bir ortamda yaşamanızı isteriz. Başkalarına bizi farklı bir dizayn içinde tanıtıp, söylediklerimizi farklı bir şekilde aktarıp, kendinizi onlardan üstün kılmaya çalışmanız, nefsinizin ve şeytanın sizi tuzağa düşürmesi olayıdır. Bunları yapmamalısınız sevgili kardeşlerim. Eğer siz söz sahibiyseniz, başkalarını asla ezmemelisiniz. O insanları; en güzel standartlarda Allah’a hizmet etmek isteyen o insanları, lâzım gelen değer ölçüleri ile yerli yerine oturtmalısınız.
Bazı illerimizde kardeşlerimizden bahsediliyor. Ramazan boyu kardeşlerimiz gelip hizmet ediyorlar. Mutfak hizmeti yapıyorlar. Yol paraları bile yok, yol paralarını vakıf veriyor ama o yaptıkları iftar yemeğinin, onlar tarafından yenmesine mâni oluyoruz. Onları aç gönderiyoruz evine, böyle saçmalık olur mu? O yemekte en çok hakkı olan, o yemeği yapanlardır. Kim olursa olsun ötekilerin hepsi ikinci planda kalır. En çok hakkı olan o yemeği yapanlardır. Ve o kardeşlerimiz evlerine aç gittiği zaman biz, büyük huzursuzluk duyarız, üzüntü duyarız. Bu bir haksızlıktır. Farkında değilim demek bizi çok alâkadar etmiyor. Farkında olmak mecburiyetindesiniz. Bunun adı kardeşlerimize değer vermemektir. Onları adam yerine koymamaktır. Allahû Tealâ hizmeti, saygıya en çok meydan veren bir davranış biçimi olarak değerlendiriyor. Hizmet asıldır. Öyleyse o hizmet yapan kardeşlerimiz, karşılıksız, o mutfak hizmetini neden yapıyorlar? Allah için yapıyorlar, Allah’a olan büyük sevgilerinden, bize olan büyük sevgilerinden, bir fedakârlık ediyorlar kardeşlerimiz. Gelmeye paraları yoksa onlara yol parasını veriyoruz. Neden veriyoruz? Hizmet edecekler onlar. Onlar, bunu Allah için yapıyorlar, bundan zevk alıyorlar. Ondan sonra da iftara yarım saat kala onları evlerine gönderiyoruz. Yok, evlerinde yemek. Evinde yemek olmayan bir kardeşimizi Ramazan günü evine aç göndermek. Sevgili kardeşlerim, buna hangi yürek dayanıyor?
Kardeşlerimiz arasında zengin olanlar olabilir, fakir olanlar olabilir ama herkes Allah için hizmet etmek ister. Allah’a hizmet yönünde herkese eşit şans vermelisiniz. Herkes hizmet etmek istiyorsa, hizmet edebilmelidir. Ama bir kısım insanları öncelikli tanımak, onlara farklı bir davranış biçimi uygulamak, bir kısmını dışlamak, bir ulûl’emr için en çok utanılacak olan şeydir. Onların söylediğine özellikle bir ulûl’emrin karşı çıkması, ne söylerlerse söylesinler karşılarında mutlaka onların dediğini kabul etmeyecek olan bir ulûl’emrin oluşması, neyi ifade eder biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Ulûl’emrin o kardeşlerimizi Allah yolunda hizmetten soğutması anlamına gelir, onu ifade eder. Ve kör nefsleriniz için bunu yapıyorsanız büyük bir hata işliyorsunuz. Üstelik de buradan size sık sık seslenmemize rağmen bu yapılıyorsa gerçekten yazık oluyor kardeşlerimize. Hiçbirinizin Allah yolunda hizmet eden bir kardeşimizi o sizin kadar tahsilli değil diye, sizin kadar görgü sahibi değil diye aşağılamaya hiçbir şekilde hakkınız yok. Onlara davranış biçimlerini siz, güzel davranışlarınızla örnek olarak öğretmek mecburiyetindesiniz.
Sevgili kardeşlerim! Size duyduğumuz itimadı zedelemeyin lütfen. İnsanları, nefsinizin o kör duyguları altında, kör nefsiniz sebebiyle ezmeyin. Allahû Tealâ bunun hesabını sorar sizden. Ulûl’emr müessesesi bir zulüm müessesesi değildir. Bir yardım müessesesidir, hizmet müessesesidir. Kardeşlerimize sevgiyi öğretecek olan, yaşatacak olan ulûl’emr’lerdir. Sadece Allah’ın emirlerini yaptırmakla mükellefsiniz; nefsinizin emrettiği şeyi değil. Ne zaman Allah’ın emirlerinin ötesine geçerseniz, nefsinizin afetlerini devreye sokarsanız, onlar hangi konuda bir talepte bulunsa mutlaka karşı çıkarsanız; neyi ispat etmek istiyorsunuz o zaman siz? O kardeşlerimiz bizim canımız, ciğerimiz. Onlar, yardım edilmesi lâzım gelen kardeşlerimiz. Sevilmesi lâzım gelen kardeşlerimiz. Sevdiğimizi belli etmek mecburiyetinde olduğumuz kardeşlerimiz. Eğer Allah yolundaysanız böyle yapmak mecburiyetindesiniz. Aksini yapıyorsanız, o zaman onlara zulüm etmiş olmuyor musunuz? Birkaç ulûl’emr kardeşimize bunu defaatle söylediğimiz halde tekrar ettiğini görmenin hüznünü yaşıyoruz. Bu davranış biçimlerinizi mutlaka değiştirmelisiniz sevgili kardeşlerim. Sonra üzülebilirsiniz. Sonsuza kadar haksızlıklarınıza Allahû Tealâ müsaade etmez. Bu bir uyarıdır!
Kendisi zulüm etmediğini zanneden birinci grup kişiler, zulüm ettiğini bile bile zulüm edenler; ikinci grup kişiler, zulümlerini azaltmayan, ikazlara rağmen arttıranlar; üçüncü grup kişiler! Allah’ın size ihtiyacı yok! Siz Allah’ın yolunda hizmet etmiyorsunuz, hizmete mâni oluyorsunuz. Etrafınızdaki insanların sayısına dikkatle bakın! Eğer o insanlar azalıyorsa siz bir zalimsiniz. Onları kendinize çekmek, çoğaltmak, onlara iyi davranmanızla, onları insan yerine koymanızla mümkündür. Yanlış davranışlarınızla, insanları küçülterek, onlardan nefsinizin afetleri istikametinde intikam alarak yaşamak; Allah’ın yolunda hizmet mi zannediyorsunuz?
Bir gayretin sahibi olmalısınız, hizmetin sahibi olmalısınız. Kardeşlerimizin arasındaki diyalog bizim için çok önemlidir. Münasebetlerimizde bizden size bir emir geldiğinde, emrin muhtevasını hiç tahkik etmeden bize bir şeyler söylemeniz, o emrin gerçekleştirilmesi konusunda sebepler ileri sürmeniz nefsinizin size yaptığı, şeytanın nefsinizi kullanarak size yaptırdığı bir hatayı simgeler. Eğer Allahû Tealâ bizim vasıtamızla bir emir verdirmişse, o emir anında, sadece yerine getirilmelidir. Mazeretler serdederek emri yerine getirmemek, açık bir şekilde itaatsizliktir. Hele daha sonra Allah’ın emri üzerine o mazeretlerin tetkikinde, bir mazeretin oluşmadığı ortaya çıkarsa bu daha ciddî bir problemi ifade eder. Öyleyse herkes için, her şey için aynı şeyler söz konudur.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerimizde emir ve kumanda zincirinin standartlarına dikkatle bakın! Kesinlikle iki taraf olmayın. Aynı seviyede olan kardeşlerimiz, birbiri ile bir fikir tartışmasına nefslerinin tesiri altında asla girmemelidir. Nefsler, hep birbirinizi kırmak istikametinde sizi harekete geçirir. Toplum bir bütündür. Herkes bu toplumun bir ferdidir. Öyleyse böyle bir dizaynda eğer usul haline getirmişseniz; size verilen bir emri, o emrin gerçekleştirilmesine gerek olmadığı konusunda bir takım zanlarla yerine getirmemek, hele hele bunu açık açık söylemek. Sevgili kardeşlerim! Ya sizin düşündüğünüz sebeplerle Allah’ın düşündüğü sebepler aynı değilse? Ve sizin o uygun olmadığını zannettiğiniz sebeplere rağmen Allahû Tealâ onun, o emrin yerine getirilmesini istiyorsa? Yerine getirildiği zaman ne görülüyor? Aslında ileri sürülen sebepler geçerli değilmiş. Ancak emir yerine getirildiği zaman, sebeplerin geçerli olmadığı kesinleşiyor. Anlaşılıyor ki gerçekten emrin yerine getirilmesi gerekiyormuş. İleri sürülen sebepler, sebep hüviyetinde değil. Konunun gerçekleşmesini engelleyici bir hüviyet yok ortada.
Sevgili kardeşlerim! Herhangi bir konuda eğer kardeşlerimiz bir anlaşmazlığa düşerse, bir konu, müşterek bir konu. Bu müşterek konuda iki ayrı fikrin oluşması gayet tabiidir. Taraflardan birisi bir açıdan meseleye bakar. Diğeri başka bir açıdan bakar ve birisi zaman tayininde, ikincisinin zaman tayinine göre farklı neticelere ulaşır. Bir işin yapılması söz konusudur ama o işin yapılması için zamanın da tayini gerekmektedir. Eğer iki ayrı fikir varsa zaman faktörü burada devreye farklı şekillerde girecektir. Taraflardan birine göre a ve b zamanları, ikinciye göre c ve d zamanları. O zaman doğrunun ne olduğunu hiç tartışmadan Allah’a sormak gerekir. Kaldı ki her zaman çözüm vardır ve bu çözümün hiç kimseyi rahatsız etmemesi asıldır. Yani bir fikrin sahibi olan kardeşimiz başkalarını rahatsız etmek pahasına, o fikri müdafaa ediyorsa ve iki taraf oluşmuşsa, bir hedefe ulaşamadıkları takdirde sadece birbirlerine rahatsızlık veriyorlarsa; o çözümün onlar arasında gerçekleşmemesi söz konusu olur. Yapılması lâzım gelen şey; derhâl üst makama ulaşmaktır ve iki tarafın da haklı olduğu taraflar mutlaka vardır. Öyleyse bir zaman tayini, bir çözüm mutlaka gelir. Doğru olan yapılmalıdır. Bu doğrunun tayininde taraflardan birinin bir kısım önerileri gerçekleşecektir, diğer tarafın da bir kısım önerileri gerçekleştirecektir. 2 tarafın da dediği belki olmayacaktır ama iki taraftan da bir şeyler alınarak sonuçlara gidilecektir. Hâlbuki eğer bu iki taraf birbirinden yana olsalar, karşıt olmasalar; kendi aralarında çok hafif sesli yapılan müzakerelerle optimal noktayı mutlaka kendileri bulabilir ama nefsler devreye giriyor sevgili kardeşlerim. Nefsler, “mutlaka benim dediğimi yapacaksınız” hedefine yönelik olarak giriyor.
Nefs, mutlaka kendisinin üstün olduğunu başkalarına ispat etmek ister. Ve bir insan nefsinin bu afetinin farkında değilse tasavvufta ardı ardına potlar kırar, art arda yanlışlıklar yapar. Sonra da kendisinin haklı olduğunu baştan iddia eder. Sonra ona anlattığınız zaman bakar ki hayır, kendisi haklı değildir. İki tarafla da konuştuğumuzda aynı şey oluşur. İki taraf da kendisini haklı zannetmektedir ama ikisi de sonunda haklı olmadıklarını görürler. Neden, neden ikisi de haklı olmadıklarını görürler? Çünkü iki taraf da karşısındakinden yana değildir. İki taraf da kendinden yanadır. Bir fikir ortaya koymuştur, mutlaka kendi dediğinin olmasını istiyor. İki taraf da fikirleri çatıştığı için anlaşmaya varmaları mümkün olmuyor. Neden? Çünkü ikisi de karşı taraftan yana değil kendinden yana. Taraflardan biri dese ki: “Tamam kardeşim. Ben böyle demiştim ama sen öyle diyorsan ben senin dediğini zaten kabul ederim, onu gerçekleştirelim.”
Sevgili kardeşlerim! Böyle bir şeyi söylediğiniz zaman karşınızdaki kişi, bir anda kimseyi karşısında göremeyecektir. Bundan sonra davranış biçimi ya nefsine tâbi olup, o yanlış da olsa dediğini yaptırmaya çalışmak olacaktır ki; o zaman eziklik duyacaktır bundan. Veya “Şimdi sen bana bunu söylediğin zaman biraz evvelki fikrin, benim fikrim karşısındaydı, tam karşı karşıya. Senin söylediğinin tam zıttı olan bir şey ben teklif etmiştim. Şimdi sen devreden çıktığın zaman bunun sorumluluğunu bana bırakmış oluyorsun. O zaman gel kardeşim beraberce düşünelim. Belki benim söylediğimde de bir hata vardır. Eğer ikimiz de akıl sahibi olarak bu konunun çözümüne gidersek; ikimizin söylediğinde de doğrular olabilir. İkimizin söylediğinde de yanlışlar olabilir. Yeniden müzakere edelim ama birbirimizin karşısında olmayalım. Ben, ‘Bu benim fikrimdir’ diye onun olması konusunda gayret sarf etmemeliyim. Sen de, ‘Bu senin fikrindir’ diye onun olması konusunda gayret sarf etmemelisin. İkimizin de hataları vardır, ikimizin de doğruları vardır. Öyleyse ortaya koyalım olayı, alternatifleri değerlendirelim. Doğruya vardığımız zaman zaten benim de yanlışım çıkacak, senin de yanlışın çıkacak.” Böyle söylemesi lâzım iki taraf kendisine, ya da “Benim de doğrularım çıkacak, senin de doğruların çıkacak.”
“Mutlaka benim dediğim yapılsın.” diyen kişi bizim aramızda olmaması lâzım gelen bir kişidir. Zaten kim karşısındakinin talebinin yerine getirilmesi için ona yardım etmek üzere harekete geçerse o kişiyi bir düşünce alır. “O adam benim karşımdaydı, aksi bir şey söylüyordu, söyledi. Ben onu kabul etmedim, ısrar ettim böyle olsun diye, o hemen vazgeçti. ‘Peki, kardeşim senin dediğin olsun, senin dediğini yapalım.’ dedi. Şimdi burada beni bir düşünce aldı. Hemen vazgeçtiğine göre o bir fedakârlık yapıyor ama ben bir fedakârlık yapmıyorum. O bir fikrin sahibi ama söylediğinden vazgeçti. Ne yaptı? Benden yana oldu. O söylediğinden vazgeçtiği anda benden yana oldu. Ben kimden yanayım? Ben şeytandan yanayım şu anda, kendimden yanayım. Kendimden yanayım; benim dediğim olsun dedim. Benim dediğim şeyin olmasında biraz da zor kullanmış olarak ona kabul ettirdim. Acaba o hatasını kabul edip çekildiğine göre, benim hiç hatam yok mu?” Böyle bir dizaynda iki taraf da düşünmeli. Birinci taraf çekiliyorsa, o zaman ikinci taraf kendi hatalarını araştırmalı ve alternatifler, zaman ve mekân koordinatları bir araya getirilerek araştırıldığı zaman, en uygun zaman ve en uygun çözüm iki tarafın müzakeresi ile devreye girecektir. O zaman her şeyin çok güzel olduğu bir noktaya ulaşıyoruz.
Ne çıkıyor ortaya sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım? Ortaya çıkan şey bir anlaşmadır. İki tane alternatif var, iki tarafın da ısrar etmesi, “Hayır, senin dediğin olmayacak, mutlaka benim dediğim olacak” diye. Arkasında ne var? İki taraf da kendisinden yana, karşısındakine bir değer vermiyor. İlla kendi dediğinin olması söz konusu. Böylece karşısındakine ondan üstün olduğunu ispat edecek kişi. Şeytan, insanları böyle kullanır işte. Ondan üstün olduğunu ifade eder. Bu davranışında iki taraf da kendinden yanaysa çözüm çok zordur ama eğer taraflardan biri “Ben vazgeçiyorum, senin söylediğin olsun, tabiî onu yapalım” derse, o zaman asıl birinci taraf, dediği kabul edilen taraf kendisine çeki düzen vermelidir. Mutlaka konuyu bir kere daha tezekkür etmelidir. “Bu, bunun söylediklerinde haklı taraflar vardı. Ben ona rağmen ısrar ettim. Mutlaka benim dediğim olsun diye ve onu çiğnemiş oldum. Ben ondan yana değilmişim demek ki, ben kendimden yanaymışım.”
Kim kendinden yana ise ne vardır orada? Nefs vardır orada, nefsin afetleri vardır orada sevgili kardeşlerim. Nefsin afetleri! Öyle ise anlaşamadığınız her konuda taraflardan biri biraz taviz verirse, karşı tarafın kendinden yana mı, yoksa karşısındakinden yana mı olduğu derhal belli olur. Hemen bu teklifi kabul edip de “Tamam! İşte şimdi benim dediğim olacak, benim dediğimi yapalım.” diyen kişi nefsi ile davranıyor ve bunu bir fırsat telâkki ediyor. Diğerine ondan üstün olduğunu böylece kanıtladığını zannediyor, ispat ettiğini zannediyor ve bunun bir marifet olduğunu zannediyor. Böyle bir marifetin sahibi olduğunu zanneden kişi, bizim aramıza lâyık değildir. O dış âlemin, şeytana ayak uyduran o insanların davranış biçimlerinin sahibidir, onlardan biridir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, davranış biçimlerinizi dikkatle yerli yerine oturtun. Eğer bir toplumun içinde her konuda aranızda anlaşmazlıklar çıkıyorsa, kimle kimin arasında anlaşmazlık çıkıyorsa, o iki kişinin nefsleri üstünlük hastalığına tutulmuştur. Eğer herkes birbiri ile anlaşamıyorsa, o toplum zaten bir tasavvuf toplumu olamaz.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu minval üzere konumuza baktığımız zaman söylenmesi gerekenlerle anlaşılması gerekenleri bir araya getirmemiz lâzım. Acaba hangi konuda kim ne söyledi? İki taraf da toplumun faydası için hedef göstermişse, bir şeyler söylemişse ama iki tarafın yöntemleri birbirinden farklıysa pekâlâ bir miks sistem oluşturulabilir. Hem birincinin dediği hem de ikincinin dediği aralarında aklî bir dengeye kavuşturularak anlaşma zeminine oturtulabilir. Zaman, mekân ve aksiyon koordinatları birbiri ile bir noktada buluşabilir. Böyle bir konuda gayret edilen sonuç, bir görüntü mutlaka vermek mecburiyetindedir.
Dikkat edin sevgili kardeşlerim! Her davranışınızda karşınızdakinden yana olmak hedefini tutturabilirseniz; siz tasavvufu en üst sevide yaşayan birisi olursunuz. Daimî zikre ulaşmış olan birinin davranışıdır bu. Öyleyse ne yapın edin kendinizden yana olmayın, karşınızdakinden yana olun. Karşınızdaki kişiye, onun yanındaki kişiye, onun yanındaki kişiye, herkese yardımcı olun. Sizin bundan başka hedefiniz olmasa ne olur? Siz dünyadaki en mutlu insan olursunuz. Herkese yardım için yaşadığınız zaman topluma yardım için yaşayan bir insansınız. Bir toplulukta, toplumda hep Yunus’u hatırlayacaksınız sevgili kardeşlerim. Ne yapıyor Yunus? Yunus hiç kimsenin işini yapıp yapmadığını kontrol etmiyor. Yunus nerede eksik görürse onu tamamlıyor. Hiç kimsenin istemediği iş ne? Tuvalet temizlemek. Yunus onu yapıyor. Hiç kimseye sormuyor: “Ya kardeşim senin ne işin var, ne yapıyorsun ki sen?” Hiç böyle bir şey söylemiyor Yunus. Sadece kendisini hizmete adamış. Hizmetin ağırlığı, pisliği, onur kırıcılığı Yunus’a göre değil ama Yunus baştan öyle değilmiş. Ne diyordu Yunus? “Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek, derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın.” diyordu ama sonradan oldu. Ne söven Yunus’u karşısında buldu ne döven Yunus’a karşısında buldu ne de ona hakaret eden Yunus’u karşısında gördü, ne de Yunus’u aşağılayan Yunus’u karşısında gördü. Yunus hiçbirinin karşısında olmadığı bir noktaya ulaştı.
Böyle bir noktadaki insan ne yapar? Eksiklikleri arar. Nerede ne noksansa hiç kimseye sormadan, hiç kimseye danışmadan, hiç kimseye “Neden sen bunu yapmadın?” demeden Yunus o işi kendisi halleder. Hayatı hep bunları halletmekle geçer ama iç dünyasındaki en mutlu insan Yunus’tur. Böyle olduğu için; herkesin eksik bıraktığı her şeyi o tamamladığı için bundan büyük bir mutluluk duyar. Neden? O, konuyu eksik bırakan kardeşine bir şey söylemez. Sadece eksiği tamamlar. Öteki daha çok eksik bırakır. Yunus daha çok tamamlar. Öteki daha çok eksik bırakır. Yunus daha çok tamamlar. Sonsuza kadar gitseler Yunus vazgeçmez. Öteki hiçbir şey yapmasa bütün işi Yunus yapsa, o sadece Yunus’un zevki olur. İşi arttıkça bundan “ Yahu ben enayi miyim? Bu adam işlerini hiç yapmıyor, hepsini benim sırtıma yükledi, hepsini ben yapıyorum.” dediğiniz an, siz Yunus olamazsınız. Derviş olamazsınız. Yunus, o şartların içinde mutlu olabilecek olan kişidir. Herkesin işini yapmadığı, hepsinin işini Yunus’un yaptığı bir dergâh düşünün. Öyle bir dergâhta en mutlu kişi Yunus’tur. Ötekilerin içinde hep bir eziklik vardır. “İşimi bugün de yapamadım, Yunus’a yaptırdım. Allah’tan reva mı bu?” diye. O kişinin iç düşüncesi, dışındaki görüntü ne söylerse söylesin; iç dünyası bunları söyler.
Sevgili kardeşlerim! Her dergâhta eksik olan bir şeyler vardır. Mutlaka bir takım kişiler görev addetmeyeceklerdir birçok şeyi. “Bana ne. diyeceklerdir, “Ben yapmayayım, başkası yapsın” diyeceklerdir. “Tamam, onlar yapmıyorlar. Hay Allah razı olsun, bana iş çıktı. Ben yaparım.” Ne zaman böyle söylemekten değil, bu söylediğinizi gerçekleştirmekten zevk alıyorsanız, o zaman mutluluğun ne olduğunu yaşarsınız. Acaba ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum sevgili kardeşlerim? Ancak böyle mutluluğa ulaşabilirsiniz. Artık eski dünyanızda yaşamıyorsunuz. Bir dergâhta yaşıyorsunuz; Allah için çalışanların dergâhı. Hepinizin üzerinde görevinizi yapmadığınız takdirde vebal oluşur. İşte o vebalden kurtulanlar, sadece başkaları görevlerini yapsa da onlara yardımcı olandır, yapmasa da onun görevini bütünüyle üstlenendir. Kendi görevini yaptıktan başka, görevlerini yapmayanların da görevlerini hiç onlara sormadan, haber vermeden, sen niye bu görevini yapmıyorsun demeden, o görevi de yüklenendir. Onun için Allahû Tealâ Yunus’a, “sofra indir” talebinde bulunduğu zaman Allahû Tealâ 1 değil 3 sofra indiriyor. Yunus herkesin işini yüklenmiş.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, bu dergâh sizindir. Bu dergâhta Allah için hizmet edeceksiniz. Allah’tan yana olmak; başkalarından yana olmak demektir. Nerede zincirin halkalarından birisi zayıfsa siz onu tamamlayacaksınız. 2 kişi görev yapmıyor; onlarınkini de yapacaksınız, 3 kişi görev yapmıyor; onlarınkini de yapacaksınız. Mutluluğun ne olduğunu o zaman yaşarsınız, o zaman konuşuruz sizinle.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir zikir sohbetinde sizlerle birlikte olduk. Allahû Tealâ’nın bir güzelliğini yaşadık beraberce, bir mutluluk yaşadık; mutluluktan bahsederek. Mutluluğun Allah’ın emrettiği yollarını göstererek, Yunus’un mutluluğunu misâl alarak.
Sözlerimizi dikkatle yerli yerine oturtun sevgili kardeşlerim! Tekrar, tekrar dinleyin. Sulh ve sükûnun oluşabilmesi, bu davranış biçimlerinize bağlıdır.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R
TARİHİ: 15.01.2004
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir kere daha Allah’ın bir zikir sohbetinde birlikteyiz. Bu sohbette sizlere cemaat disiplininden bahsetmek istiyorum.
Sevgili kardeşlerim! Biz insanlar sosyal mahlûklar olarak yaratıldık. İstesek de istemesek de başka insanlarla birlikte yaşamak mecburiyetindeyiz. Hiç kimse kendisine ait olan şeylerin hepsini kendisi üretemez. Öyleyse kendi ürettiğini başkaları için üretecek, başkalarının ürettiğini de ihtiyacı olduğu için kendisine alacak. Böyle bir dizayn söz konusu. Bu dizaynda insanlar, biz insanlar yaşıyoruz. Ve oradaki muhtevada gördüğümüz şey, bütün insanlar için bir yeni değer örtüsü.
Sevgili kardeşlerim! Cemaat halinde yaşayan insanlar temelde bir takım kaidelere dikkat etmek mecburiyetindeler. Bundan 14 asır evvel yaşayan sahâbe, aralarında muhteşem bir dostluğu sürdürdüler. Herkes karşısındakinden yanaydı ve aralarında anlaşmazlık oluşmuyordu. Kim hangi istikamette bir yardıma ihtiyaç görürse hiç sorgusuz sualsiz, o kardeşine yardım için derhâl giderdi. Sahâbe birbirinin destekçisiydi, birbirinden yanaydı, birbirlerine karşı değillerdi. İşte cemaat disiplininin en çarpıcı düşmanı, bizim kardeşlerimizin birbirine belki düşmanca denmemesi lâzım ama karşıt davranışları. Öyleyse davranışlarınıza dikkat edin sevgili kardeşlerim! Ne zaman başka biriyle bir çatışma içinde olursanız, siz birbirinizin yardımcısı olmuyorsunuz, birbirinizin karşısında oluyorsunuz. Ve böyle bir davranış biçiminin zararı toplumadır, vakfadır. Nefslerine tâbî olan insanlar, etrafındaki insanlara dostça davranmıyorlar. Ellerindeki imkânları onların yardımları için kullanacak yerde, o imkânları onlara teslim etmekten yana olmuyorlar.
Bir ekip çalışmasında üreten ve satan ayrı iki grupsa bunların arasında bir dostluk kurmak mümkün olmuyor. İkisi de kendilerini diğerine karşı bir fonksiyon eda etmek mecburiyetinde görüyorlar. Aslında ne kadar korkunç bir şey sevgili kardeşlerim, anlatabiliyor muyum? Allahû Tealâ’nın güzelliklerini yaşamak varken, her şeyin en güzele dönüşmesi mümkünken, nasıl oluyor da sevgili kardeşlerim böyle olabiliyoruz? Birbirimizden yana olan bir toplum değil birbirine karşı olan insanların oluşturduğu bir toplum. Herkes elindeki imkânları başkalarına yardım için kullanmıyor. Herkes elindeki imkânlarını başkalarına engel olmak için kullanıyor. Böyle bir toplum dizaynı oluşturmuşuz. Kardeşlerimize ulaştırmaya çalıştığımız Allah’a ait olan davranış biçimleri, Allah’ın önerdiği davranış biçimleri kardeşlerimizin arasında bunca yıldan sonra bir yozlaşma standardı geçirdi. Şimdi daha yeni yeni toparlanıyoruz. Yeni yeni, kardeşlerimiz birbirine karşı değil birbirinden yana olmak gereğini duymaya başlıyorlar. Devamlı tembihlere rağmen, bu konunun devamlı takibine rağmen nefs adı verilen varlık şeytanın devamlı tesirlerine hep açık. Ne zaman düşüneceğiz ki? “Bu gelen telkin mademki benim arkadaşımın, benim kardeşimin davranışına karşı beni ona karşı çıkmakla hedeflendiriyor; öyle ise bu şeytandır, bu taguttur. Bu düşünce benim düşüncem değildir” sonucuna ulaşması lâzım kardeşimizin. Öyle olmuyor. İblis, insanlara kendi sakil; çirkin düşüncesini Allah’ın yasak ettiği standartları kardeşlerimize kabul ettirebiliyor. O zaman düşman insanlar oluşuyor, sonra ikisi de bize ulaşıyor. Burada yeni bir trajedi başlıyor. Çünkü iki taraf da hatalarını söylemiyor. Sadece karşı tarafın hataları var.
Sevgili kardeşlerim! Sizlere ne zamandan beri söylüyorum; başardığınız güzel şeyleri bize getireceğiniz bir devre gelmek istiyoruz. Hangi kardeşinize bir güzel davranışta bulunarak onun kalbini kazandınız? Bir güzel davranışınızla kimi mutlu ettiniz? Hangi kardeşimize bir mutluluk verdiniz; onun bir derdine, bir yarasına derman oldunuz? Kiminle kavga ettikten sonra, biz daha sizi uyarmadan aklınız başınıza geldi de o kardeşimizden gidip af diledi ve o kardeşimizin de kendisini affettiği sonucuna ulaştı? Biz de ikisinden de aynı mesajı alıyoruz o zaman. Hata olmuş bitmiş ama hatayı yapan kardeşimiz farkına varmış. O anda şeytan, o öfke anında kişiye çok şeyler yaptırabilir. Mesele ondan sonra kişinin kendine gelmesi, davranış biçimini düzeltmesi, dizayn etmesi.
Öyleyse böyle bir noktada ne yapmak lâzım sevgili kardeşlerim? Hata oluştuğu anda eğer idrak edebilirseniz yaptığınız davranışın bir hata olduğunu; arkadaşınıza huzur vermediğini, aksine onu rahatsız ettiğini idrak ederseniz, derhâl harekete geçmelisiniz! Hayır, ertesi gün, bir hafta sonra değil, o an. O kırdığınız kalbi mutlaka tamir etmelisiniz. Böyle bir şeyi yaptıktan sonra bize ulaşan güzellikler var. Sevgili kardeşlerim! Herkes hata yapabilir. Hata yapmamak asıldır ama kişi yapmış, bir an kendine hâkim olamamış ama derhal Allahû Tealâ ona hatırlatır onu; yaptığı davranışın bir hata olduğunu. Bunu hatırladığı andan itibaren kişinin derhâl harekete geçmesi lâzım. Ertesi gün değil, 1 saat sonra değil, o an. O öfke anında bile Allah’ın dizaynı size hâkim olabilmeli ve af dilemek büyüklüğünü gösterebilmelisiniz.
Öyleyse neler oluyor kardeşlerim? Birkaç kişi konuşuyorsunuz, bir fikir üreteceksiniz. İki karşıt fikir oluşuyor. Nefs devreye giriyor; “karşımdakinin dediği olmayacak, benim dediğim olacak” diye ve iki taraf da ısrar ediyor, sonra kalp kırıcı bir netice. Sevgili kardeşlerim! Böyle mi olması lâzım? Makul sebepler öne sürülür, taraflardan birinin söylediği her zaman diğerinden farklı bir sonucu içerebilir. Daha çok doğruyu ihata edebilir. Kim daha üstün sevide bir doğru ölçüsünün sahibi ise diğer arkadaşların da devreye girmesi ile onun dediği yapılır, bu konu biter ama öyle olmuyor. İki taraf için de öyle olmuyor. Bir defa birisinin dediği olsa dediği olan kişi, “İşte gördün mü bak? Ben senden üstünüm, benim dediğim olur, her zaman bu böyledir.” hüviyetine girer. Diğeri de itibarı kırılmış, itibari zedelenmiş olarak değerlendirir kendisini. İkisi de yanlış değil mi sevgili kardeşlerim?
Bir kardeşimize bir telefon etmeye görelim, başkalarına ulaştığı zaman o telefon görüşmesi, o kişi onu abartarak, kendisine bir üstünlük payı çıkararak başkalarına anlatıyor. Yanlış değil mi sevgili kardeşlerim? Biz hepinize telefon ederiz. Eğer telefonunuza yetişmişsek zaten cevap veririz. Eğer çok işimiz varsa, telefonunuza cevap veremiyorsak, mutlaka dinleriz; neticede telefonunuza cevap veririz ama muhtevaya dikkatle bakın. Bizim size söylediğimiz şeyleri başkaları için bir üstünlük vasıtası kılarsanız, bu biraz ayıp olmaz mı? Siz bizim nazarımızda kıymetlisiniz, başka kardeşlerimiz de kıymetli. Kıymetin ölçüsü birbirinden farklı olabilir ama başkalarına bizi vasıta kılarak üstünlük taslamanız yanlış bir şey sevgili kardeşlerim. O zaman biz size telefon etmekten çekinmeye başlarız yani bu telefonlar farklı yorumlanıyor. Başkalarına farklı bir tanıtım için vasıta ediliyor ve bu istikamette yapılmaması lâzım gelen bir davranış var burada. O zaman ne olacak sevgili kardeşlerim? Biz size bunu anlatmışsak da bu gene devam ediyorsa, o zaman telefonlarınıza cevap vermememiz, size ulaşmamamız normal değil mi? Neden buna lüzum görüyorsunuz? Biz hepinize telefon ederiz. Hepinizi severiz, hepinize en güzel şekilde davranmak isteriz. Allah’ın adaletini tatbik etmek isteriz aranızda. Bu, bizim tarafımızdan size ulaşan telefonları veya telefonlarınıza verdiğimiz cevapları başkalarından üstün olduğunuzu ispat etmek sadedinde bir vasıta olarak kullanırsanız, şeytan sizi kontrol altına aldı demektir. Bunun arkasında iki şey birden var; Hem başkalarından üstün olmak istiyorsunuz hem de bizi vasıta olarak kullanarak bunu gerçekleştiriyorsunuz. Yani siz başkalarından yana değilsiniz, siz kendinizden yanasınız ve başkalarından bu telefonlarla üstün olduğunuzu, zehabını onlara aşılamaya çalışıyorsunuz. Sevgili kardeşlerim doğru mu bu; bizi başkalarına üstünlüğünüzün bir vasıtası olarak tanıtmanız; üstelik de sözleriniz doğru değilse? Ne olacak sevgili kardeşlerim? Böyle bir dizaynda Allah’ın emirleri yerine getirilmiş olur mu? Allah’ın karşısında hep küçülmek mecburiyetindesiniz böyle davrandığınız sürece. O zaman hiçbirinize telefon etmeyelim mi? Bizi adım adım o noktaya mı getireceksiniz, bu yanlış davranışlarınızla? Neyi hedefliyorsunuz? Başkalarına söylediklerimizi yanlış aksettirmek suretiyle onların nezdinde üstün olacaksınız diye bizi küçülttüğünüzün farkında değil misiniz? Biz kimseye farklı davranmak istemeyiz. Hepiniz bizim sevdiğimiz evlâtlarımızsınız. Hepinizi severiz ve nefslerin devreye girmediği bir ortamda yaşamanızı isteriz. Başkalarına bizi farklı bir dizayn içinde tanıtıp, söylediklerimizi farklı bir şekilde aktarıp, kendinizi onlardan üstün kılmaya çalışmanız, nefsinizin ve şeytanın sizi tuzağa düşürmesi olayıdır. Bunları yapmamalısınız sevgili kardeşlerim. Eğer siz söz sahibiyseniz, başkalarını asla ezmemelisiniz. O insanları; en güzel standartlarda Allah’a hizmet etmek isteyen o insanları, lâzım gelen değer ölçüleri ile yerli yerine oturtmalısınız.
Bazı illerimizde kardeşlerimizden bahsediliyor. Ramazan boyu kardeşlerimiz gelip hizmet ediyorlar. Mutfak hizmeti yapıyorlar. Yol paraları bile yok, yol paralarını vakıf veriyor ama o yaptıkları iftar yemeğinin, onlar tarafından yenmesine mâni oluyoruz. Onları aç gönderiyoruz evine, böyle saçmalık olur mu? O yemekte en çok hakkı olan, o yemeği yapanlardır. Kim olursa olsun ötekilerin hepsi ikinci planda kalır. En çok hakkı olan o yemeği yapanlardır. Ve o kardeşlerimiz evlerine aç gittiği zaman biz, büyük huzursuzluk duyarız, üzüntü duyarız. Bu bir haksızlıktır. Farkında değilim demek bizi çok alâkadar etmiyor. Farkında olmak mecburiyetindesiniz. Bunun adı kardeşlerimize değer vermemektir. Onları adam yerine koymamaktır. Allahû Tealâ hizmeti, saygıya en çok meydan veren bir davranış biçimi olarak değerlendiriyor. Hizmet asıldır. Öyleyse o hizmet yapan kardeşlerimiz, karşılıksız, o mutfak hizmetini neden yapıyorlar? Allah için yapıyorlar, Allah’a olan büyük sevgilerinden, bize olan büyük sevgilerinden, bir fedakârlık ediyorlar kardeşlerimiz. Gelmeye paraları yoksa onlara yol parasını veriyoruz. Neden veriyoruz? Hizmet edecekler onlar. Onlar, bunu Allah için yapıyorlar, bundan zevk alıyorlar. Ondan sonra da iftara yarım saat kala onları evlerine gönderiyoruz. Yok, evlerinde yemek. Evinde yemek olmayan bir kardeşimizi Ramazan günü evine aç göndermek. Sevgili kardeşlerim, buna hangi yürek dayanıyor?
Kardeşlerimiz arasında zengin olanlar olabilir, fakir olanlar olabilir ama herkes Allah için hizmet etmek ister. Allah’a hizmet yönünde herkese eşit şans vermelisiniz. Herkes hizmet etmek istiyorsa, hizmet edebilmelidir. Ama bir kısım insanları öncelikli tanımak, onlara farklı bir davranış biçimi uygulamak, bir kısmını dışlamak, bir ulûl’emr için en çok utanılacak olan şeydir. Onların söylediğine özellikle bir ulûl’emrin karşı çıkması, ne söylerlerse söylesinler karşılarında mutlaka onların dediğini kabul etmeyecek olan bir ulûl’emrin oluşması, neyi ifade eder biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Ulûl’emrin o kardeşlerimizi Allah yolunda hizmetten soğutması anlamına gelir, onu ifade eder. Ve kör nefsleriniz için bunu yapıyorsanız büyük bir hata işliyorsunuz. Üstelik de buradan size sık sık seslenmemize rağmen bu yapılıyorsa gerçekten yazık oluyor kardeşlerimize. Hiçbirinizin Allah yolunda hizmet eden bir kardeşimizi o sizin kadar tahsilli değil diye, sizin kadar görgü sahibi değil diye aşağılamaya hiçbir şekilde hakkınız yok. Onlara davranış biçimlerini siz, güzel davranışlarınızla örnek olarak öğretmek mecburiyetindesiniz.
Sevgili kardeşlerim! Size duyduğumuz itimadı zedelemeyin lütfen. İnsanları, nefsinizin o kör duyguları altında, kör nefsiniz sebebiyle ezmeyin. Allahû Tealâ bunun hesabını sorar sizden. Ulûl’emr müessesesi bir zulüm müessesesi değildir. Bir yardım müessesesidir, hizmet müessesesidir. Kardeşlerimize sevgiyi öğretecek olan, yaşatacak olan ulûl’emr’lerdir. Sadece Allah’ın emirlerini yaptırmakla mükellefsiniz; nefsinizin emrettiği şeyi değil. Ne zaman Allah’ın emirlerinin ötesine geçerseniz, nefsinizin afetlerini devreye sokarsanız, onlar hangi konuda bir talepte bulunsa mutlaka karşı çıkarsanız; neyi ispat etmek istiyorsunuz o zaman siz? O kardeşlerimiz bizim canımız, ciğerimiz. Onlar, yardım edilmesi lâzım gelen kardeşlerimiz. Sevilmesi lâzım gelen kardeşlerimiz. Sevdiğimizi belli etmek mecburiyetinde olduğumuz kardeşlerimiz. Eğer Allah yolundaysanız böyle yapmak mecburiyetindesiniz. Aksini yapıyorsanız, o zaman onlara zulüm etmiş olmuyor musunuz? Birkaç ulûl’emr kardeşimize bunu defaatle söylediğimiz halde tekrar ettiğini görmenin hüznünü yaşıyoruz. Bu davranış biçimlerinizi mutlaka değiştirmelisiniz sevgili kardeşlerim. Sonra üzülebilirsiniz. Sonsuza kadar haksızlıklarınıza Allahû Tealâ müsaade etmez. Bu bir uyarıdır!
Kendisi zulüm etmediğini zanneden birinci grup kişiler, zulüm ettiğini bile bile zulüm edenler; ikinci grup kişiler, zulümlerini azaltmayan, ikazlara rağmen arttıranlar; üçüncü grup kişiler! Allah’ın size ihtiyacı yok! Siz Allah’ın yolunda hizmet etmiyorsunuz, hizmete mâni oluyorsunuz. Etrafınızdaki insanların sayısına dikkatle bakın! Eğer o insanlar azalıyorsa siz bir zalimsiniz. Onları kendinize çekmek, çoğaltmak, onlara iyi davranmanızla, onları insan yerine koymanızla mümkündür. Yanlış davranışlarınızla, insanları küçülterek, onlardan nefsinizin afetleri istikametinde intikam alarak yaşamak; Allah’ın yolunda hizmet mi zannediyorsunuz?
Bir gayretin sahibi olmalısınız, hizmetin sahibi olmalısınız. Kardeşlerimizin arasındaki diyalog bizim için çok önemlidir. Münasebetlerimizde bizden size bir emir geldiğinde, emrin muhtevasını hiç tahkik etmeden bize bir şeyler söylemeniz, o emrin gerçekleştirilmesi konusunda sebepler ileri sürmeniz nefsinizin size yaptığı, şeytanın nefsinizi kullanarak size yaptırdığı bir hatayı simgeler. Eğer Allahû Tealâ bizim vasıtamızla bir emir verdirmişse, o emir anında, sadece yerine getirilmelidir. Mazeretler serdederek emri yerine getirmemek, açık bir şekilde itaatsizliktir. Hele daha sonra Allah’ın emri üzerine o mazeretlerin tetkikinde, bir mazeretin oluşmadığı ortaya çıkarsa bu daha ciddî bir problemi ifade eder. Öyleyse herkes için, her şey için aynı şeyler söz konudur.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerimizde emir ve kumanda zincirinin standartlarına dikkatle bakın! Kesinlikle iki taraf olmayın. Aynı seviyede olan kardeşlerimiz, birbiri ile bir fikir tartışmasına nefslerinin tesiri altında asla girmemelidir. Nefsler, hep birbirinizi kırmak istikametinde sizi harekete geçirir. Toplum bir bütündür. Herkes bu toplumun bir ferdidir. Öyleyse böyle bir dizaynda eğer usul haline getirmişseniz; size verilen bir emri, o emrin gerçekleştirilmesine gerek olmadığı konusunda bir takım zanlarla yerine getirmemek, hele hele bunu açık açık söylemek. Sevgili kardeşlerim! Ya sizin düşündüğünüz sebeplerle Allah’ın düşündüğü sebepler aynı değilse? Ve sizin o uygun olmadığını zannettiğiniz sebeplere rağmen Allahû Tealâ onun, o emrin yerine getirilmesini istiyorsa? Yerine getirildiği zaman ne görülüyor? Aslında ileri sürülen sebepler geçerli değilmiş. Ancak emir yerine getirildiği zaman, sebeplerin geçerli olmadığı kesinleşiyor. Anlaşılıyor ki gerçekten emrin yerine getirilmesi gerekiyormuş. İleri sürülen sebepler, sebep hüviyetinde değil. Konunun gerçekleşmesini engelleyici bir hüviyet yok ortada.
Sevgili kardeşlerim! Herhangi bir konuda eğer kardeşlerimiz bir anlaşmazlığa düşerse, bir konu, müşterek bir konu. Bu müşterek konuda iki ayrı fikrin oluşması gayet tabiidir. Taraflardan birisi bir açıdan meseleye bakar. Diğeri başka bir açıdan bakar ve birisi zaman tayininde, ikincisinin zaman tayinine göre farklı neticelere ulaşır. Bir işin yapılması söz konusudur ama o işin yapılması için zamanın da tayini gerekmektedir. Eğer iki ayrı fikir varsa zaman faktörü burada devreye farklı şekillerde girecektir. Taraflardan birine göre a ve b zamanları, ikinciye göre c ve d zamanları. O zaman doğrunun ne olduğunu hiç tartışmadan Allah’a sormak gerekir. Kaldı ki her zaman çözüm vardır ve bu çözümün hiç kimseyi rahatsız etmemesi asıldır. Yani bir fikrin sahibi olan kardeşimiz başkalarını rahatsız etmek pahasına, o fikri müdafaa ediyorsa ve iki taraf oluşmuşsa, bir hedefe ulaşamadıkları takdirde sadece birbirlerine rahatsızlık veriyorlarsa; o çözümün onlar arasında gerçekleşmemesi söz konusu olur. Yapılması lâzım gelen şey; derhâl üst makama ulaşmaktır ve iki tarafın da haklı olduğu taraflar mutlaka vardır. Öyleyse bir zaman tayini, bir çözüm mutlaka gelir. Doğru olan yapılmalıdır. Bu doğrunun tayininde taraflardan birinin bir kısım önerileri gerçekleşecektir, diğer tarafın da bir kısım önerileri gerçekleştirecektir. 2 tarafın da dediği belki olmayacaktır ama iki taraftan da bir şeyler alınarak sonuçlara gidilecektir. Hâlbuki eğer bu iki taraf birbirinden yana olsalar, karşıt olmasalar; kendi aralarında çok hafif sesli yapılan müzakerelerle optimal noktayı mutlaka kendileri bulabilir ama nefsler devreye giriyor sevgili kardeşlerim. Nefsler, “mutlaka benim dediğimi yapacaksınız” hedefine yönelik olarak giriyor.
Nefs, mutlaka kendisinin üstün olduğunu başkalarına ispat etmek ister. Ve bir insan nefsinin bu afetinin farkında değilse tasavvufta ardı ardına potlar kırar, art arda yanlışlıklar yapar. Sonra da kendisinin haklı olduğunu baştan iddia eder. Sonra ona anlattığınız zaman bakar ki hayır, kendisi haklı değildir. İki tarafla da konuştuğumuzda aynı şey oluşur. İki taraf da kendisini haklı zannetmektedir ama ikisi de sonunda haklı olmadıklarını görürler. Neden, neden ikisi de haklı olmadıklarını görürler? Çünkü iki taraf da karşısındakinden yana değildir. İki taraf da kendinden yanadır. Bir fikir ortaya koymuştur, mutlaka kendi dediğinin olmasını istiyor. İki taraf da fikirleri çatıştığı için anlaşmaya varmaları mümkün olmuyor. Neden? Çünkü ikisi de karşı taraftan yana değil kendinden yana. Taraflardan biri dese ki: “Tamam kardeşim. Ben böyle demiştim ama sen öyle diyorsan ben senin dediğini zaten kabul ederim, onu gerçekleştirelim.”
Sevgili kardeşlerim! Böyle bir şeyi söylediğiniz zaman karşınızdaki kişi, bir anda kimseyi karşısında göremeyecektir. Bundan sonra davranış biçimi ya nefsine tâbi olup, o yanlış da olsa dediğini yaptırmaya çalışmak olacaktır ki; o zaman eziklik duyacaktır bundan. Veya “Şimdi sen bana bunu söylediğin zaman biraz evvelki fikrin, benim fikrim karşısındaydı, tam karşı karşıya. Senin söylediğinin tam zıttı olan bir şey ben teklif etmiştim. Şimdi sen devreden çıktığın zaman bunun sorumluluğunu bana bırakmış oluyorsun. O zaman gel kardeşim beraberce düşünelim. Belki benim söylediğimde de bir hata vardır. Eğer ikimiz de akıl sahibi olarak bu konunun çözümüne gidersek; ikimizin söylediğinde de doğrular olabilir. İkimizin söylediğinde de yanlışlar olabilir. Yeniden müzakere edelim ama birbirimizin karşısında olmayalım. Ben, ‘Bu benim fikrimdir’ diye onun olması konusunda gayret sarf etmemeliyim. Sen de, ‘Bu senin fikrindir’ diye onun olması konusunda gayret sarf etmemelisin. İkimizin de hataları vardır, ikimizin de doğruları vardır. Öyleyse ortaya koyalım olayı, alternatifleri değerlendirelim. Doğruya vardığımız zaman zaten benim de yanlışım çıkacak, senin de yanlışın çıkacak.” Böyle söylemesi lâzım iki taraf kendisine, ya da “Benim de doğrularım çıkacak, senin de doğruların çıkacak.”
“Mutlaka benim dediğim yapılsın.” diyen kişi bizim aramızda olmaması lâzım gelen bir kişidir. Zaten kim karşısındakinin talebinin yerine getirilmesi için ona yardım etmek üzere harekete geçerse o kişiyi bir düşünce alır. “O adam benim karşımdaydı, aksi bir şey söylüyordu, söyledi. Ben onu kabul etmedim, ısrar ettim böyle olsun diye, o hemen vazgeçti. ‘Peki, kardeşim senin dediğin olsun, senin dediğini yapalım.’ dedi. Şimdi burada beni bir düşünce aldı. Hemen vazgeçtiğine göre o bir fedakârlık yapıyor ama ben bir fedakârlık yapmıyorum. O bir fikrin sahibi ama söylediğinden vazgeçti. Ne yaptı? Benden yana oldu. O söylediğinden vazgeçtiği anda benden yana oldu. Ben kimden yanayım? Ben şeytandan yanayım şu anda, kendimden yanayım. Kendimden yanayım; benim dediğim olsun dedim. Benim dediğim şeyin olmasında biraz da zor kullanmış olarak ona kabul ettirdim. Acaba o hatasını kabul edip çekildiğine göre, benim hiç hatam yok mu?” Böyle bir dizaynda iki taraf da düşünmeli. Birinci taraf çekiliyorsa, o zaman ikinci taraf kendi hatalarını araştırmalı ve alternatifler, zaman ve mekân koordinatları bir araya getirilerek araştırıldığı zaman, en uygun zaman ve en uygun çözüm iki tarafın müzakeresi ile devreye girecektir. O zaman her şeyin çok güzel olduğu bir noktaya ulaşıyoruz.
Ne çıkıyor ortaya sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım? Ortaya çıkan şey bir anlaşmadır. İki tane alternatif var, iki tarafın da ısrar etmesi, “Hayır, senin dediğin olmayacak, mutlaka benim dediğim olacak” diye. Arkasında ne var? İki taraf da kendisinden yana, karşısındakine bir değer vermiyor. İlla kendi dediğinin olması söz konusu. Böylece karşısındakine ondan üstün olduğunu ispat edecek kişi. Şeytan, insanları böyle kullanır işte. Ondan üstün olduğunu ifade eder. Bu davranışında iki taraf da kendinden yanaysa çözüm çok zordur ama eğer taraflardan biri “Ben vazgeçiyorum, senin söylediğin olsun, tabiî onu yapalım” derse, o zaman asıl birinci taraf, dediği kabul edilen taraf kendisine çeki düzen vermelidir. Mutlaka konuyu bir kere daha tezekkür etmelidir. “Bu, bunun söylediklerinde haklı taraflar vardı. Ben ona rağmen ısrar ettim. Mutlaka benim dediğim olsun diye ve onu çiğnemiş oldum. Ben ondan yana değilmişim demek ki, ben kendimden yanaymışım.”
Kim kendinden yana ise ne vardır orada? Nefs vardır orada, nefsin afetleri vardır orada sevgili kardeşlerim. Nefsin afetleri! Öyle ise anlaşamadığınız her konuda taraflardan biri biraz taviz verirse, karşı tarafın kendinden yana mı, yoksa karşısındakinden yana mı olduğu derhal belli olur. Hemen bu teklifi kabul edip de “Tamam! İşte şimdi benim dediğim olacak, benim dediğimi yapalım.” diyen kişi nefsi ile davranıyor ve bunu bir fırsat telâkki ediyor. Diğerine ondan üstün olduğunu böylece kanıtladığını zannediyor, ispat ettiğini zannediyor ve bunun bir marifet olduğunu zannediyor. Böyle bir marifetin sahibi olduğunu zanneden kişi, bizim aramıza lâyık değildir. O dış âlemin, şeytana ayak uyduran o insanların davranış biçimlerinin sahibidir, onlardan biridir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, davranış biçimlerinizi dikkatle yerli yerine oturtun. Eğer bir toplumun içinde her konuda aranızda anlaşmazlıklar çıkıyorsa, kimle kimin arasında anlaşmazlık çıkıyorsa, o iki kişinin nefsleri üstünlük hastalığına tutulmuştur. Eğer herkes birbiri ile anlaşamıyorsa, o toplum zaten bir tasavvuf toplumu olamaz.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu minval üzere konumuza baktığımız zaman söylenmesi gerekenlerle anlaşılması gerekenleri bir araya getirmemiz lâzım. Acaba hangi konuda kim ne söyledi? İki taraf da toplumun faydası için hedef göstermişse, bir şeyler söylemişse ama iki tarafın yöntemleri birbirinden farklıysa pekâlâ bir miks sistem oluşturulabilir. Hem birincinin dediği hem de ikincinin dediği aralarında aklî bir dengeye kavuşturularak anlaşma zeminine oturtulabilir. Zaman, mekân ve aksiyon koordinatları birbiri ile bir noktada buluşabilir. Böyle bir konuda gayret edilen sonuç, bir görüntü mutlaka vermek mecburiyetindedir.
Dikkat edin sevgili kardeşlerim! Her davranışınızda karşınızdakinden yana olmak hedefini tutturabilirseniz; siz tasavvufu en üst sevide yaşayan birisi olursunuz. Daimî zikre ulaşmış olan birinin davranışıdır bu. Öyleyse ne yapın edin kendinizden yana olmayın, karşınızdakinden yana olun. Karşınızdaki kişiye, onun yanındaki kişiye, onun yanındaki kişiye, herkese yardımcı olun. Sizin bundan başka hedefiniz olmasa ne olur? Siz dünyadaki en mutlu insan olursunuz. Herkese yardım için yaşadığınız zaman topluma yardım için yaşayan bir insansınız. Bir toplulukta, toplumda hep Yunus’u hatırlayacaksınız sevgili kardeşlerim. Ne yapıyor Yunus? Yunus hiç kimsenin işini yapıp yapmadığını kontrol etmiyor. Yunus nerede eksik görürse onu tamamlıyor. Hiç kimsenin istemediği iş ne? Tuvalet temizlemek. Yunus onu yapıyor. Hiç kimseye sormuyor: “Ya kardeşim senin ne işin var, ne yapıyorsun ki sen?” Hiç böyle bir şey söylemiyor Yunus. Sadece kendisini hizmete adamış. Hizmetin ağırlığı, pisliği, onur kırıcılığı Yunus’a göre değil ama Yunus baştan öyle değilmiş. Ne diyordu Yunus? “Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek, derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın.” diyordu ama sonradan oldu. Ne söven Yunus’u karşısında buldu ne döven Yunus’a karşısında buldu ne de ona hakaret eden Yunus’u karşısında gördü, ne de Yunus’u aşağılayan Yunus’u karşısında gördü. Yunus hiçbirinin karşısında olmadığı bir noktaya ulaştı.
Böyle bir noktadaki insan ne yapar? Eksiklikleri arar. Nerede ne noksansa hiç kimseye sormadan, hiç kimseye danışmadan, hiç kimseye “Neden sen bunu yapmadın?” demeden Yunus o işi kendisi halleder. Hayatı hep bunları halletmekle geçer ama iç dünyasındaki en mutlu insan Yunus’tur. Böyle olduğu için; herkesin eksik bıraktığı her şeyi o tamamladığı için bundan büyük bir mutluluk duyar. Neden? O, konuyu eksik bırakan kardeşine bir şey söylemez. Sadece eksiği tamamlar. Öteki daha çok eksik bırakır. Yunus daha çok tamamlar. Öteki daha çok eksik bırakır. Yunus daha çok tamamlar. Sonsuza kadar gitseler Yunus vazgeçmez. Öteki hiçbir şey yapmasa bütün işi Yunus yapsa, o sadece Yunus’un zevki olur. İşi arttıkça bundan “ Yahu ben enayi miyim? Bu adam işlerini hiç yapmıyor, hepsini benim sırtıma yükledi, hepsini ben yapıyorum.” dediğiniz an, siz Yunus olamazsınız. Derviş olamazsınız. Yunus, o şartların içinde mutlu olabilecek olan kişidir. Herkesin işini yapmadığı, hepsinin işini Yunus’un yaptığı bir dergâh düşünün. Öyle bir dergâhta en mutlu kişi Yunus’tur. Ötekilerin içinde hep bir eziklik vardır. “İşimi bugün de yapamadım, Yunus’a yaptırdım. Allah’tan reva mı bu?” diye. O kişinin iç düşüncesi, dışındaki görüntü ne söylerse söylesin; iç dünyası bunları söyler.
Sevgili kardeşlerim! Her dergâhta eksik olan bir şeyler vardır. Mutlaka bir takım kişiler görev addetmeyeceklerdir birçok şeyi. “Bana ne. diyeceklerdir, “Ben yapmayayım, başkası yapsın” diyeceklerdir. “Tamam, onlar yapmıyorlar. Hay Allah razı olsun, bana iş çıktı. Ben yaparım.” Ne zaman böyle söylemekten değil, bu söylediğinizi gerçekleştirmekten zevk alıyorsanız, o zaman mutluluğun ne olduğunu yaşarsınız. Acaba ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum sevgili kardeşlerim? Ancak böyle mutluluğa ulaşabilirsiniz. Artık eski dünyanızda yaşamıyorsunuz. Bir dergâhta yaşıyorsunuz; Allah için çalışanların dergâhı. Hepinizin üzerinde görevinizi yapmadığınız takdirde vebal oluşur. İşte o vebalden kurtulanlar, sadece başkaları görevlerini yapsa da onlara yardımcı olandır, yapmasa da onun görevini bütünüyle üstlenendir. Kendi görevini yaptıktan başka, görevlerini yapmayanların da görevlerini hiç onlara sormadan, haber vermeden, sen niye bu görevini yapmıyorsun demeden, o görevi de yüklenendir. Onun için Allahû Tealâ Yunus’a, “sofra indir” talebinde bulunduğu zaman Allahû Tealâ 1 değil 3 sofra indiriyor. Yunus herkesin işini yüklenmiş.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, bu dergâh sizindir. Bu dergâhta Allah için hizmet edeceksiniz. Allah’tan yana olmak; başkalarından yana olmak demektir. Nerede zincirin halkalarından birisi zayıfsa siz onu tamamlayacaksınız. 2 kişi görev yapmıyor; onlarınkini de yapacaksınız, 3 kişi görev yapmıyor; onlarınkini de yapacaksınız. Mutluluğun ne olduğunu o zaman yaşarsınız, o zaman konuşuruz sizinle.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha bir zikir sohbetinde sizlerle birlikte olduk. Allahû Tealâ’nın bir güzelliğini yaşadık beraberce, bir mutluluk yaşadık; mutluluktan bahsederek. Mutluluğun Allah’ın emrettiği yollarını göstererek, Yunus’un mutluluğunu misâl alarak.
Sözlerimizi dikkatle yerli yerine oturtun sevgili kardeşlerim! Tekrar, tekrar dinleyin. Sulh ve sükûnun oluşabilmesi, bu davranış biçimlerinize bağlıdır.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R