SOHBETİN ADI: İRCİÎ EMRİ ÖLÜM EMRİDİR (KUR’ÂN’A TERS DÜŞEN HURAFELER)
TARİHİ: 06.04.2004
Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hepinize ama hepinize seslenebilmenin o muhteşem mutluluğunu yaşamaktayım. Sizlerle beraber kalp kalbe, gönül gönüle olabilmek sevgili kardeşlerim, Allah’ın bir büyük ni’meti. Nerede olursanız olun, ya bilgisayardan veya dünyanın bir kısmında televizyondan bizi rahatlıkla artık izleyebiliyorsunuz, Allah’a sonsuz hamd ve şükrolsun. Allah’ı sevenler birbirlerini görebiliyorlar. Ben sizleri görebiliyorum, sizler de bizi görebiliyorsunuz. O süre içinde biz sizinle konuşabiliyoruz. Siz bizi duyuyorsunuz, biz sizi duyuyoruz. Her şey en güzel şekilde cereyan ediyor.
Bugünkü konumuz, hurafelerden. Hani şu insanların Kur’ân’a aykırı şeyleri soktuğu dînin bir yanlış muhtevasından bahsetmek istiyoruz.
Diyorlar ki: “İrciî emri bir ölüm emridir.” Yani Allahû Tealâ insanları intihar etmeye davet ediyor mânâsı çıkıyor burada. Evvelâ hangi âyette bahsediyor Allahû Tealâ? Fecr Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyetleri, şimdi beraberce bakıyoruz:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu, irciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten, fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî.”
“Ey mutmain olan nefs!” Bu ifade, bu sesleniş nefse: “yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu: Ey mutmain olan nefs!”
Nefse hitap ediyor Allahû Tealâ ve diyor ki: “Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.”
“râdıyeten mardıyyeten: Allah’tan razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak.”
Ne yap?
“irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et.”
Rücû etmek, ait olduğu yere geri dönmek demek. Yani: “Rabbine geri dön.”
“fedhulî fî ibâdî: O zaman (Rabbine geri dönmek üzere yola çıktığın zaman) kullarımın arasına gir.
“fedhulî fî ibâdî: Öyleyse kullarımın arasına gir.”
“vedhulî cennetî: Ve cennetime gir.”
Burada Allahû Tealâ’nın dizaynı nefsin tezkiyesine paralel bir seyir takip ediyor. Biliyorsunuz ki nefsin tezkiyesiyle ruhun Allah’a ulaşması arasında bir illiyet rabıtası var. Nefs, tezkiye olmadıkça ruh Allah’a ulaşamaz. Ama bir insan ruhunu hayattayken Allah’a ulaştıramamışsa öldüğü anda ölüm melekleri gelirler, kontağı kapatırlar. Yani mitokondrilerin elektrik enerjisi üretmelerine mâni olurlar. Bu mâni olmanın arkasından elektrik enerjisi üretilemeyeceği için vücuttaki bütün faaliyetler durur. Çünkü bütün faaliyetlerimiz elektrik enerjisinin kullanılmasıyla mümkündür. Kaslarımızın çalışması, nefes alıp verebilmemiz, kalbimizin çalışması, beyne oksijen gitmesi, hepsi mitokondrilerin elektrik enerjisi üretimine bağlıdır. Vücudumuzdaki bütün işlevleri elektrik enerjisi görüyor. Elektrik enerjisi olmazsa hiçbir işlev yapmamız mümkün değil.
Öyleyse mitokondriler elektrik enerjisi üretmeyi kestikleri andan itibaren üretilmiş olan enerji, elektrik enerjisi vücudumuzda birkaç dakika daha fonksiyonel olur. Ondan sonra hayat sona erer. Kalp çalışmaz, kişi ölür. O zaman vücudun ruhu ve nefsi kendisinde tutan, kendisine çeken manyetik alanı sona erer. Bir kutbuyla; (-) kutbuyla nefsi çeken, (+) kutbuyla ruhu kendisine çeken fizik vücudumuz bu iki varlığı artık kendisine çekemez olur ve çekim gücü artık mevcut olmadığı için ruhun ve nefsin fizik vücudun içinde kalması artık söz konusu değildir. İkisi de fizik vücuttan ayrılacaklardır. Ruh sağ tarafımızda yere paralel olarak, yerden yaklaşık 1 metre, belki biraz daha fazla yükseklikte oluşacaktır. Nefs de sol tarafımızda gene yere paralel olarak aynı yükseklikte bulunacaktır. Ve ölüm melekleri ölüm işlemini tamamladıktan sonra ruhumuzu Allah’a ulaştıracaklardır. Eğer ruhumuz Allah’a ulaşmamışsa evvelce olay budur; fizik vücudun içindeki ruh artık fizik vücudun içinde kalamaz, fizik vücudun ruhumuzu çekme gücü artık mevcut olmadığı için. Ve vücudu terk eden ruhu, ölüm melekleri beraberlerine alarak 7 kat gökleri ellerindeki anahtarlarla açarak (remote kontrol yoluyla açarak), 7 tane gök katının kapısını açarak 7 katı aşırırlar ruha. Ve ruh, 7. katta 7 tane âlemi geçerek ölüm melekleriyle beraber Sidretül Münteha’ya ulaşır. Sidretül Münteha’dan yani kâinatın, varlıkların en üst noktasındaki ağacın bulunduğu noktadan yukarıya doğru ruh kendi başına yükselir, Allah’ın Zat’ına ulaşır. Bu ölümden sonra Allah’a ulaşmaktır. Ölümden sonra ruhun Allah’a ulaşmasıdır. Ama ruhunu Allah’a ulaştırmış olan birisi hayattayken bu işi tamamlamıştır. Ruh Allah’a ulaşmıştır; Allah’ın “Rabbine geri dön.” emrinin gereği olarak.
İrciî emri bir ölüm emri değildir. Biz hayattayken ruhumuzun Allah’a ulaşması emridir. Böylece bu emrin yerine getirilmesi, bizi Allah’a ermiş bir evliya yapar.
Allah’ın velîsi olmak; evliya kelimesi, velî kelimesinin çoğuludur. Ama bizim dilimizde tekil olarak kullanılır. Derler ki: “Hacı Bayram Velî mi? Ha, o evliyadır. Hacı Bektaş-ı Velî mi? O, evliyadır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî mi? Evliyadır.” derler. Yunus için de aynı şeyi söylerler: “Yunus evliyadır.” derler. Yani evliya kelimesi, lügat mânâsı velîler olmasına rağmen (çoğul olmasına rağmen) tekil olarak kullanılır. Evliya olmanın başlangıç noktası Allah’a ulaşmak değildir. Evliya olmanın başlangıç noktası Allah’a ulaşmayı dilemektir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği an Allah’ın evliyası olmuştur.
Sevgili kardeşlerim, konumuz: Allahû Tealâ’nın Zat’ına ulaşmak; irciî: Rabbimize rücû etmek, geri dönmek.
Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “ve nefeha fîhi min rûhihî.” diyor.
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
“İnsanın içine ruhumdan üfürdüm.” diyor, “Sonra da ona efidet verdim,” diyor, “fuadler verdim,” diyor, “idrak etme hassaları verdim.” diyor.
Gözlerimize görme hassası veriyor, kulaklarımıza işitme hassası veriyor, kalplerimize idrak etme hassası veriyor Allahû Tealâ. Bunlar fuadler, hassalar. Hangi standartlarda gerçekleşiyor? Allah’a ulaşmayı dilemek bu istikametteki bir kilometre taşı. Ruhumuzun Allah’a ulaşması için önce Allah’a ulaşmayı dileyeceğiz, 3. basamağa ulaşacağız. Allah bizim üzerimizde birçok şeyler oluşturacak, ondan sonra nefs tezkiyesine başlayacağız ve ruhumuzu Allah’a ulaştıracağız.
Bu vetireyi Kur’ân-ı Kerim’deki esaslar dâhilinde incelediğimiz zaman bir olguyla karşı karşıyayız: İnsan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşması söz konusudur. O kişi Allah’a ulaşmayı dileyecektir, Allah da onun ruhunu Kendisine ulaştıracaktır. Öyleyse Allahû Tealâ’nın “Rabbine dön.” emri, bir ölüm emri değildir. Bunun bir ölüm emri olmadığını Peygamber Efendimiz (S.A.V) Cuma Hutbesinde: “Ölmeden evvel ölün ki; Allah size 700 katını versin amellerinizin.” ifadesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in.
Özellikle bu tabiri kullanıyorum; “mûtu kable ente mûtu: Ölmeden evvel (ölümden evvel) ölün (ölümden evvel ölün).”
Ölmeden evvel ölemezsek, normal standartlarda ölmüşsek yani ölüm melekleri gelerek bizi öldürmüşlerse başta anlattığım olay vücut bulur; vücutta artık barınamayan ruh vücudu terk etmek mecburiyetindedir ve ölüm melekleri onu Allah’a ulaştıracaklardır. Bu, ölümden sonra Allah’a dönüştür. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi ölmeden evvel ölmek, Allah’ın da talebi ölmeden evvel ölmek. İrciî emri bu emri ifade eder; ölmeden evvel ölmek, ölmeden evvel ölerek ruhumuzun Allah’a biz hayattayken ulaşması. İşte 7 tane velâyet kademesi bundan sonra yaşanır.
Öyleyse velâyet, Allah’ın dostluğu demek. Acaba bu dostluk nerede başlar? Allah’a geri dönüş ve Allah’a ulaşma nerede gerçekleşir? Allah’a dost olmak, velî olmak demektir. Velâyetin başlangıç noktası hiçbir gayreti gerektirmez. Kim Allah’a ulaşmayı dilemişse o, Allah’ın dostu olmuştur. Şeytana dost olmaktan kurtulmuştur. İnsan ve cin şeytanlara kul olmaktan kurtulmuştur yani taguta kul olmaktan kurtulmuştur. Bizatihi şeytana da kul olmaktan kurtulmuştur, kime kul olmuştur? Allah’a.
İşte Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
“vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.”
Diyor ki Allahû Tealâ: “O sahâbe var ya, onlar taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar).”
“en ya’budûhâ: Ona kul olmaktan kendilerini kurtardılar.”
“ve enâbû ilâllâhi: Ve Allah’a yöneldiler.”
Bir başka ifadeyle, asıl ifadesiyle: “Allah’a yönelerek, Allah’a ulaşmayı dileyerek, taguta kul olmaktan kurtuldular.”
“Onlara müjdeler vardır.”
“fe beşşir ibâdi: Kullarımı müjdele.”
“lehumul buşrâ: Onlara müjdeler vardır.”
“fe beşşir ibâdi: Öyleyse kullarımı müjdele.”
Müjdeler dediğine göre Allahû Tealâ, hem cennet müjdesi hem dünya müjdesi. Ama burası kulluğun başlangıç noktası. Şimdi bu müesseseye baktığımız zaman Allah’a dost olma müessesesinin de buna paralel bir seyir takip ettiğini görürüz. Allah’a dost olduğumuz zaman ilk takvayı yaşarız. Takvanın 1. kademesinde, 7 tane takva kademesinin birincisinde Allah’a dost oluruz. 7 tane takvanın birincisinde aynı zamanda Allah’a kul oluruz. İşte burada, Zumer-17’de Allahû Tealâ açık bir şekilde Allah’a ulaşmayı dileyen, yönelen kişinin Allah’a kul olduğunu söylüyor. Ama aynı zamanda bu, Allah’a dost olmak demektir. Muhtevaya baktığımız zaman Allah’a dost olmak, Allah’a kul olmak; ikisi aynı anda gerçekleşir. Eğer Yûnus Suresinin 62, 63, 64. âyetlerine bakarsak, bu Allah’a kul olmak yerine Allah’a dost olmanın gerçekleştiğini göreceğiz. Nerede? Âmenû olma kademesinde. Âmenû olma kademesi Allah’a ulaşmayı dileme kademesidir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a ulaşmayı dilemek; buradaki muhtevaya dikkatle bakın; Allah’a ulaşmayı dileme noktasındasınız.
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin durumu nedir; Yûnus-62, 63, 64 bize bunu anlatıyor:
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?
“e lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne):
O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.”
10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.
“ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne): Onlar âmenû oldular (Allah’a ulaşmayı dilediler) ve takva sahibi oldular.”
Demek ki Allah’a ulaşmayı dileyen (âmenû olan) takva sahibi oluyor.
10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.
“lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati: Onlara dünya hayatında da ahirette de mutluluklar vardır.”
Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesine paralel bir âyet-i kerime gördük. Orada Allahû Tealâ: “Allah’a yöneldikleri için onlara müjdeler vardır.” diyor, “Allah’a yöneldikleri için Bana kul oldular.” diyor. Burada da Allah Kendisine dost olanlardan bahsediyor: “Allah’ın evliyası (yani Allah’ın dostları) var ya.” Dostluğun başlangıç noktası da aynı nokta; âmenû olma noktası.
Âmenû olmak; yevm’il ahire; insan ruhunun Allah’a ulaşacağına inanarak Allah’a ulaşmayı dilemek. Bu inancın sahibi olmayan kişi, Allah’a ulaşmayı dilemez. Öyleyse takvanın nerede oluştuğuna bakalım; 1. takvanın. Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şunları söylüyor:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
“munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah’a yönel ve O’na karşı (Allah’a karşı) takva sahibi ol.”
“ve ekîmûs salât: Ve namaz kıl (yani hacet namazını kıl).”
“ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne): Ve müşriklerden olma.”
Yani Allah’a ulaşmayı dileyen kişi; Allah’a yönelen kişi şirkten kurtuluyor. Allah’a yönelen kişi; Allah’a ulaşmayı dileyen kişi takva sahibi oluyor. Şöyle devam ediyor 32. âyet-i kerime:
30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
“O müşriklerden olmayın ki onlar fırkalara ayrılmışlardır. Her bir fırka bir hizip, ayrı bir hizip oluşturur (ayrı bir grup oluşturur) ve her grup kendi elindekiyle ferahlanır.” diyor Allahû Tealâ.
Her bir grubun kendi elindekiyle ferahlaması olayı, gruplar.
*Allah’a ulaşmayı dileyenler; tek bir fırka.
*Allah’a ulaşmayı dilemeyenler; o fırkanın dışındaki bütün fırkalar.
73 fırkadan 72’si Allah’a ulaşmayı dilemiyor. Dilemeyenlerin kurtuluşu söz konusu değil, onlar şirkteler. Ama kim Allah’a yönelirse o, Allah’a ulaşmayı dilemiştir. O, tek fırkadadır ve takva sahibi olmuştur.
Burada, Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde şirkten yani cehennemden -şirkin, şirk sahiplerinin hepsi; müşriklerin hepsinin gideceği yer cehennemdir- kişiyi cehennemden kurtaran şey; takva sahibi olmak.
Takva sahibi olmayı da oluşturan şey: Allah’a yönelmek; Allah’a ulaşmayı dilemek. Burada Allahû Tealâ “yönelme” fiilini kullanmış, “munîb” kelimesini kullanmış. Ve diğerinde Allahû Tealâ, Yûnus Suresinin 62. âyet-i kerimesinde: “ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).” diyor, “Onlar âmenû oldular ve Allah’a karşı takva sahibi oldular (Allah’a ulaşmayı dilediler ve takva sahibi oldular).”
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek kişiyi mutlaka takva sahibi yapar ve bunun ötesinde kişi mutlaka Allah’a ulaşır. İşte 1. takva Allah’a ulaşmayı dilediğimiz noktada tahakkuk eder; kişiyi 1. kat cennetin sahibi kılar. Burada kişi Allah’ın evliyasıdır. Allah’ın evliyası kimdir? Âmenû olanlardır. Âmenû olanların takva sahibi olanlar olduğunu görmüştük. Açıkça Allahû Tealâ söylüyor mu âmenû olanlar Allah’ın evliyasıdır diye? Tabiî söylüyor. Yûnus Suresinin 61. âyet-i kerimesinde; “e lâ inne evlîyâallâhi.” diyor.
10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?
“O Allah’ın evliyası var ya, muhakkak ki onlar,” diyor Allahû Tealâ, “onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.”
Kimler? Allah’ın evliyası; Allah’ın velîleri; Allah’ın dostları. Kimdir Allah’ın dostları? Âmenû olanlar. Âmenû olmuşlar ve takva sahibi olmuşlar. Âmenû oldukları anda takva sahibi olmuşlar. Peki, Allah da onlara dost mu? Evet. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde diyor ki:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
“allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri): Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin dostudur) ve onları zulmetten nura ulaştırır.”
“Onların kalpleri %100 kapkaranlıkken, nefs tezkiyesi yoluyla onların kalplerini zulmetten nura ulaştırır, diyor Allahû Tealâ.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, öyleyse bu bağlamda olaylar dizisine baktığımız zaman bir bütünü oluşturduğunu görüyoruz Allah’ın ifadelerinin. Âmenû olanlar, Allah’ın dostları ve zulmetten nura ulaşıyorlar. Öyleyse bu, konunun başlangıç noktası; Allah’a dost olduğumuz yer, tek fırkayı oluşturduğumuz yer, aynı zamanda mü’min olduğumuz yer. Çünkü mü’minlerin o tek fırkayı oluşturdukları, geri kalan bütün fırkaların şeytana kul oldukları Nebe Suresinin -affedersiniz- Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde açıkça ifade ediliyor. Allahû Tealâ diyor ki Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde:
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
“Şeytan, insanlara olan vaadini yerine getirdi.”
Kıyâmet gününden bahsediyor Allahû Tealâ: “Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar taguta (iblise; şeytan kullanıyor Allahû Tealâ, iblise); şeytana kul oldular.” diyor.
Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar, taguta (şeytana) kul olmuşlar.
“Şeytan insanlara olan vaadini (tuzağını ya da hedefini) gerçekleştirdi.” diyor Allahû Tealâ.
Bir tek fırka hariç, bütün fırkalar şeytana kul olmuşlar. 72 fırka şeytana kul olmuş. Gene bu 72 tane grubun içerisinden, 72 tane fırkanın içindeki küçük azınlıklar 73. fırkayı oluşturuyor. 72 inanç çeşidinin içinde; 72 inanç çeşidi, 72 grup inanç, ayrı ayrı inançların sahibi olan 72 grup insan yaşıyor dünyada. Bu 72 grup insan, 72’den fazla milletin içinde yaşıyor. Ama milletlere göre değil, inançlara göre bir ayrım. 72 inanç grubu var dünya üzerinde ve bu, 100’den fazla millete bölünmüş durumda. Bu 72 tane inanç grubunun içinde büyük gruplar yani grubun %90’dan fazlası kurtuluşu mümkün olmayan insanlar olarak görülüyor. Şu anda hangi dînde yaşarlarsa yaşasınlar, kurtuluşları mümkün değil. Neden? Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için. Allah’a inanmak kimseyi Allah’ın cennetine ulaştırmaz.
Sevgili kardeşlerim, işte bu insanların içinde, bu 100’den fazla milletin içinde yaşayan, 72 inanç çeşidinin içinde yaşayan gene birtakım insanlar var ki her millette bu insanlar mutlaka %10’un altında bir küçük grup oluştururlar. Onlar hep dışlananlardır. Onlar hep insanların yaşadığı hayatın dışında, Allah’ın emrettiği bir hayatı yaşayanlardır. Onlar Allah’a ulaşmayı dilemekten itibaren ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim edenlere kadar, ayrı ayrı safhaları yaşarlar. Onlar 73. fırkayı temsil ederler. İşte “irciî” emrine uyacak olanlar onlardır; Allah’a ulaşmayı dileyenler.
Demek ki ne diyor Allahû Tealâ? “Âmenû olanlar Allah’ın dostlarıdır.” Aynı âyet; Bakara-257:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
“vellezîne keferû evliyâuhumut tagûtu: (Ama kâfirlere gelince) onlar ki kâfirlerdir, onlar da tagutun dostlarıdır.”
“yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti).”
Yani onların vaktiyle hidayete ermesi, Allah’ın yolunda olanlar olması söz konusuyken ve âmenû iken Allah onları Kendisine ulaştırmıştır. Kalplerini zulmetten nura ulaştırdığı zaman o kişinin ruhu Allah’a ulaşmıştır. %51 nurda, nefsin kalbindeki nurlar %50’yi geçince, kişinin ruhu Allah’a mutlaka ulaşır. %51 nurda o kişinin ruhu Allah’a ulaşmıştır. Ondan sonra Allahû Tealâ sözünü yerine getirdiği cihetle, o insanın üzerindeki koruyucu standartları kaldırır. O kişi, bundan sonra zikrini arttırabilirse yolunda yücelecektir. Ne kadar arttırabilirse o kadar yücelecektir. Daimî zikre ulaşabilirse en güzeline ulaşacaktır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte böyle bir dizaynda Allah’ın bütün insanlar üzerine dizayn ettiği bir hedef tayini var: Allah Kendisine insanların ulaşmasını istiyor. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ bunun için açık bir şekilde emir vermiş:
“irciî ilâ rabbiki.” diyor, “Rabbine geri dön.” diyor.
Bu hitap nefse değil, ruhadır. Allah’ın katından, Allah’ın Zat’ından gelen, Allah’ın üfürmesiyle insanda yer alan insan ruhu. Bu ruha dikkatle bakın: İnsan ruhu Allah’ın Zat’ında yok olmak üzere insana emanet olarak verilmiştir. Asıl ifadesiyle; Allah’ın Zat’ına tekrar geri iade edilmek üzere. Bunun için Allahû Tealâ bu hususu üzerimize 12 defa farz kılmıştır.
İşte Zumer Suresi 54. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
“ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize azap gelmeden önce Allah’a yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve Allah’a teslim olun (yani bu ulaşma dileğinden sonra ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim edin).”
Burada biz, vuslatla birinci teslimi içeren bir muhteva görüyoruz. Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde ruhumuzun Allah’a ulaşması söz konusuysa bu ulaşma bütün insanlar için geçerlidir. Herkesin ruhunu ölmeden evvel mutlaka Allah’a ulaştırması, üzerine Allahû Tealâ tarafından farz kılınmıştır. Sadece bu mu? Hayır. Bundan sonra da Allahû Tealâ diyor ki Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde:
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah’ın İsmi’yle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.” diyor.
“Her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.” Yani: “Allah’a geri dön.”
Sonra? Sonra Allahû Tealâ diyor ki:
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“irciî ilâ rabbiki.” diyor, ruha sesleniyor: “Rabbine rücû et (Rabbine geri dön. Geldiğin yer orasıdır, geldiğin yere geri dön).” diyor.
Allah’ın üfürmüş olduğu ruhu, Allah Kendisine geri istiyor.
Öyleyse bir 4. âyet:
51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.
“fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): Öyleyse Allah’a ulaş, Allah’a firar et.”
Firar etmek; bir yerden kaçmak ve başka bir yere sığınmak anlamına geliyor.
“Allah’a firar et; Allah’a kaçarak Allah’a sığın.”
Zâriyât-50: “Öyleyse (fe firrû ilâllâhi) Allah’a firar et (Allah’a kaç, Allah’a sığın).”
Sonra ne diyor Allahû Tealâ, Lokmân-15’te?
31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.
“vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye): Kim Bana yönelmişse (ulaşmayı dilemişse, kim ruhunu Bana ulaştırmayı dilemişse, Bana yönelmişse) sen de onun yoluna tâbî ol (aynı yolu takip ederek sen de ruhunu Bana ulaştır).” diyor Allahû Tealâ.
Rûm-31’de: “munîbîne ileyhi vettekûhu.” diyor, “Allah’a yönel ve takva sahibi ol.” diyor. Yani: “Allah’a ulaşmayı dile ve neticede Allah’a ulaş.”
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Allahû Tealâ buyuruyor:
42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).
“Ölmeden evvel Allah’ın davetine icabet et.” diyor.
Allahû Tealâ bu icabetin yani ruhun Allah’a ulaşmasının; ölmeden evvel ulaşmasının bir farz olduğunu söylüyor, emir olduğunu söylüyor.
Ra’d-21: “vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale.”
“ve lâ yenkudûnel misâk(misâka)” ile başlıyor olay, Ra’d Suresinin 20. âyet-i kerimesinin sonu:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
“lâ yenkudûnel misâk(misâka): Onlar misaklerini bozmazlar.”
Bozmazlarsa ne yaparlar?
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
““vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (yani ruhlarını) O’na (Allah’a) ulaştırırlar.”
Öyleyse insan ruhunun Allah’a ulaşması söz konusu. İşte burada: “Allah’a, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şey.” deniyor. Yani vuslatın (insan ruhunun Allah’a ulaştırılmasının) bir emir olduğunu, bir farz olduğunu Allahû Tealâ burada tekrar ediyor.
Nisâ-58’de Allahû Tealâ diyor ki:
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.
“innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah, emanetleri onların sahibine (ruh, vech, nefs ve irade emanetlerini, o emanetlerin sahibi olan tek varlığa, Allah’a) teslim etmelerini emreder.” diyor Allahû Tealâ.
Bunun ruhla, vechle, nefsle ve iradeyle alâkalı olduğuna da “Hükmettiniz zaman,” diyor, “adaletle hükmedin.” âyet-i kerimesinin devamı. Ancak iradelerini de Allah’a teslim edebilen insanlar, ancak onlar hükmettikleri zaman Allah’a sorarak hükmedecekleri için hiçbir problem oluşmaz onlar için. Daima adaletle hükmederler. İster hakem olsunlar isterse hâkim olsunlar, netice değişmez. Mutlaka Allah’ın söylediğiyle amel ederler.
Öyleyse bakıyoruz: Allah’a ulaşmayı dileyen insanlar var, dilemeyen insanlar var. Dilemeyenler, Allah’a ruhlarını hiçbir zaman ulaştıramayacak olanlardır. İrciî emrini hiçbir zaman yerine getiremeyecek olanlardır. Ama kim dilemişse o, 3. basamaktadır. 1. basamakta insanlar olayları yaşarlar, 2. basamakta olayları değerlendirirler. Ve bu değerlendirmelerine göre Allahû Tealâ tarafından seçilirler. Öyleyse Allahû Tealâ tarafından seçilen kişi söz konusudur ve bu seçilmenin neticesinde sadece seçilenlerden küçük bir kısmı; %10’dan daha azı Allah’a ulaşmayı dileyeceklerdir. Bu dileyenler 3. basamaktadır. Ve diledikleri an Allahû Tealâ onların hep kalplerine baktığı için kalplerinde oluşan bu talebi işitir, bilir ve görür. Derhal Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Bu tecelli onları; gören, işiten ve idrak eden insanlar haline getirir.
Allahû Tealâ onlara 7 tane furkan verir ve her furkanda günahlarının 7’de 1’ini örter ve onlar; Allah’a ulaşmayı dileyerek takva sahibi olan bu insanların günahları örtülür. Ve bir ölüyken o insanlar; yeryüzünde Allah’ın göstermek istediklerini göremedikleri için, Allah’ın işittirmek istediklerini işitemedikleri için, Allah’ın idrak etmelerini istediklerini idrak edemedikleri için Allahû Tealâ tarafından ölü olarak kabul edilen bu insanlar, Allah’ın onların gözlerindeki hicab-ı mestureyi kaldırmasıyla, görme hassalarının üzerindeki gışaveti kaldırmasıyla, kulaklarındaki vakra isimli engeli kaldırmasıyla, işitme hassalarının mührünü kaldırmasıyla, kalplerindeki ekinneti almasıyla, kalplerinin mührünü açmasıyla bu insanlar gören, işiten ve idrak eden insanlar olurlar. Allahû Tealâ kalplerine ihbat koyacağı için idrak eden insanlar olacaklardır. Bu insanlar evvelce söylediğimiz standartlarda birer ölüydüler. Ama Allah’a ulaşmayı dileyince, Allah onlara furkanlar verdi ve onların gören, işiten ve idrak eden insanlar olmalarını sağladı. Günahlarını da örttü, Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesine göre. Onlar takva sahibi oldular ve Enfâl-29’a göre Allah’tan furkan aldılar ve aldıkları bu furkanla takva sahibi oldular ve günahları örtüldü.
8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
İşte bu noktadan sonra bu kişiye Allahû Tealâ ulaşıyor onların kalplerine, kalplerini Allah’a çeviriyor. Onların göğüslerinden kalplerine nur yolu açıyor ve kişiler zikir yapıyor; kalplerine rahmet giriyor. Ve bu rahmetin miktarı %2 olduğu zaman bunlar hûşûya ulaşıyor. Arkasından da huşûya ulaşan bu insanları Allahû Tealâ hacet namazını kılıp da Allah’tan mürşidlerini sordukları zaman mutlaka mürşidlerine ulaştırmak şerefiyle taltif ediyor. Mürşidlerini gösteriyor onlara. Onlar da ulaşıyor mürşidlerine. Tâbiiyetlerini tahakkuk ettirdikleri nokta, 14. basamak.
14. basamağa kadar bu insanlar, Allah ile olan ilişkilerinde bir hedefe ulaşabilmiş değiller. Sadece Allah’a ulaşmayı dilediler, 1. kat cenneti elde ettiler. Mürşidlerine ulaştılar, tâbiiyetlerinde 2. kat cenneti elde ettiler. Ama ruhlarının Allah’a doğru bir seyr-i sülûku, Allah’a ulaşması, irciî emrine icabeti henüz söz konusu olmadı, bu noktada olacak.
*14. basamakta başlarının üzerine devrin imamının ruhu geliyor; 1. ni’met.
*Kalplerinin içine Allah îmânı yazıyor; 2. ni’met.
*Devrin imamının emri üzerine o kişinin vücudundaki ruh vücudu terk ediyor ve Allah’a doğru yola çıkıyor; irciî emrinin başlangıcı.
Mu’min Suresi 15. âyet-i kerime:
40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların üzerine (başlarının üzerine) emrinden ruh gönderir; o kişiye yevm’et telâkın; Allah’a mülâki olma gününün geldiğini ihtar etmek için” diyor Allahû Tealâ, “haber vermek için.” diyor, “Yevm’et telâkın geldiğini ihtar etmek için.”
Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelip: “Senin yevm’et telâkın (Allah’a mülâki olma günün) geldi, vücudu terk et ve tâbî olduğun mürşidin dergâhına ulaş.” emrini veriyor ve o ruh vücudu terk ediyor. Bu terk ediş, nefsinin kalbinde %7 nur birikimine kadar onu 1. kata çıkartabiliyor. Ne zaman nefsinin kalbinde ikinci defa %7 nur birikimi olursa nefs tezkiyesi yoluyla, ruh 2. gök katına yükselir. Ne zaman nefsinin kalbinde üçüncü defa %7 fazl birikimi olursa ruh, 3. gök katına yükselir. Birincisi Nefs-i Emmare’dir. İkincisi Nefs-i Levvame’dir. Üçüncüsü Nefs-i Mülhime’dir ve bu dizayn içerisinde bir sonuç.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, 4., 5., 6. ve 7. katlar için Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye ve Nefs-i Tezkiye ifadelerini kullanıyor Allahû Tealâ.
Nefs-i Emmare için Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime söz konusu:
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
“ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî: Ben nefsimi beraat ettiremem; çünkü nefs şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.” diyor Hz. Yusuf (Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime).
2. gök katı Nefs-i Levvame’yi ifade eder; ruhun “irciî” emrine itaatinde.
“ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.” diyor Allahû Tealâ, “O levvame nefse kasem ederim.”
Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime:
75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
3. kat, Nefs-i Mülhime. Allah’tan ilham almaya başlıyor kişi.
Şems Suresi 7. ve 8. âyet-i kerimeler:
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
“ve nefsin ve mâ sevvâhâ, fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ: O nefse ve onu sevva edene. O nefse takvası da fücuru da ilham edilir.” diyor Allahû Tealâ.
Ve daha ötesi Nefs-i Mutmainne’nin, daha ötesi Nefs-i Mutmainne.
“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.” diyor Allahû Tealâ, “Ey mutmain olan nefs.”
Fecr Suresi 27. âyet-i kerime:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
Ra’d-28’de de Allahû Tealâ diyor ki:
13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
“ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi): Onlar âmenû olmuşlardır ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olmuştur.”
“e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu): Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?” diyor Allahû Tealâ.
Burası Nefs-i Mutmainne, ruh dördüncü katta. Ondan sonra Nefs-i Radiye ve Mardiyye geliyor, başında söylediğimiz Fecr Suresinin 27. âyet-i kerimesi:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
“yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.”
Mutmainne nefs.
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
“râdıyeten mardıyyeten.” 28. âyet-i kerime: “Allah’tan razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak.” 5. ve 6. gök katlarını ifade ediyor.
Ve 7. gök katı, Nefs-i Tezkiye.
Fâtır Suresi 18. âyet-i kerime:
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
“ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî ve ilâllâhil masîr(masîru): Kim nefsini tezkiye ederse o, bunu kendisi için yapar (kendi nefsi için yapar).”
“Kim nefsini tezkiye ederse kendisi için tezkiye eder.”
Neden? Çünkü Allahû Tealâ’ya nefsini tezkiye edeceğine dair ezelde misak vermiştir, ezelde yemin vermiştir; nefsin tezkiyesi yemini.
“Ve ruhu Allah’a ulaşır (Allah’a döner).”
İşte ruhun Allah’a dönmesi, Allah’a ulaşması söz konusu.
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, ruh Allah’a rücû etmiştir; “irciî ilâ rabbiki.” emri gerçekleşmiştir. Ruh Allah’ın Zat’ına ulaşmıştır; 21. basamak. Emanet sahibine iade edilmiştir.
Ruh Allah’a ulaştığı zaman Allah’ın Zat’ında yok olur; 1. velâyet makamı; fenâfillah oluşur.
fenâ: Fâni olmak, yok olmak.
fî: İçinde.
Allah.
Ruhun Allah’ın içinde, Allah’ın Zat’ında yok olması makamı. Allahû Tealâ bir sığınaktır.
Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde: “zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).” diyor Allahû Tealâ.
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
“İşte o gün Hakk günüdür. O gün Hakk’a ulaşmayı dileyen kişi (ruhunu Hakk’a ulaştırmayı dileyen kişi), kendisine Allah’a doğru bir yol ittihaz eder ve kimin ruhu Allah’a ulaşırsa Allah’ın Zat’ı o ruha meab olur (sığınak olur).” diyor Allahû Tealâ.
En az kelimeyle en çok şeyi ifade etmiş Allahû Tealâ burada. Ve bu âyet, çok yakın bir ilişki içindedir Âli İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesiyle. Orada Allahû Tealâ diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.
“vallâhu indehu husnul meâb(meâbi): Yemin olsun ki (andolsun ki) Allah’ın katında Allah’ın Zat’ı en güzel meabtır (sığınaktır).”
İşte irciî emrinin sonucu Allah’a; bütün ruhlar için bir sığınak olan Allah’a ulaşmaktır. Böyle olan insanlar “evvâblar” adını alır. Evvâb; Allah’a, meaba, bir sığınak olan Allah’a sığınmış olmak demek.
Allahû Tealâ Kaf Suresinin 32. âyet-i kerimesinde diyor ki:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.
“ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin, hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).”
“ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.”
“Cennet, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaad olunduğunuz şey budur (bu cennettir).”
“li kulli evvâbin hafîz(hafîzin): Bütün evvâb olanlar (ruhlarını Allah’a ulaştıranlar) ve hafîz olanlar için (başlarının üzerinde devrin imamının ruhunu bir muhafız olarak taşıyarak muhafaza altına alınanlar için).”
İşte sevgili kardeşlerim, Allah’ın Zat’ına insan ruhunun ulaşması böyle bir dizaynı içeriyor. Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir muhteva vuslatla noktalanıyor yani “irciî” emrinin, “Rabbine geri dön.” emrinin yerine getirilmesi, ruhun Rabbine kavuşması üzerimize 12 defa farz ve “irciî” emri bir ölüm emri görüyorsunuz ki değil. Tam aksine, insanı Allah’a ermiş bir evliya yapan, bir güzellik müessesesi, mutluluk müessesesi ve Allah’ın farz emri.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



