SOHBETİN ADI: SAFFAT SURESİ 1-24 (Âyetlerin Sırları)
TARİH: 03.06.2004
Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir Kur’ân Tefsirinde Allah bizleri bir araya getirdi.
Saffat Suresine geçiyoruz.
1. âyet-i kerime:
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-1: Ves sâffati saffâ(saffen).
Ve saf bağlayarak (huşû ile Allah’ın huzurunda) saf halinde bulunanlara andolsun.
ve: Ve andolsun, yemin olsun.
es sâffâti: Saflar halinde duranlar, saf bağlayanlar
saffen: Saflar halinde, saf bağlayarak.
“Saf bağlayarak (huşû ile Allah’ın huzurunda) saf halinde duranlara andolsun.”
“Bu saf halinde, saflar teşkil edenler, saf halinde bulunanlara andolsun.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Ne demek istiyor? Ana dergâhtan ayrılan, Allah’a ulaşmak üzere yola çıkan bütün ruhlar, altın apıdan uçarak çıkarlar ve kapının hemen dışında yerden yaklaşık 8-10m yükseklikte tek bir saf husûle getirirler. Hepsi boşluktadırlar ve bir saf husûle getirirler. Hepsi ayakta olarak boşlukta dururlar. Sonra saf halinde hepsi birden yukarıya doğru yükselirler. Zemin kattan 1. gök katına ulaşırken de olay böyledir, 1. kattan 2. kata ulaşırken de olay böyledir, 3., 4., 5., 6. katlara kadar olay böyledir. 6. kattan 7. kata sadece bir kişi çıkabilir bunların arasından; şartlara sahip olan kişi. O, tek başına kubbeden yükselerek 7. gök katının altın kapısından içeri girecektir, fethini tamamlayacaktır, fethe nail olacaktır. Bunlar 6. kata kadar gelip orada bekleyenlerdir, saf halinde yükselirler. Bir de 7. kata çıkabilenler vardır, onlar da 2. safı teşkil ederler, onlar her katta secde ederek süratle 7. kata ulaşırlar. Onların safları hep aynı kalır, hiçbir katta eksilmez. Oysaki 6. kata kadar çıkabilenlerin mutlaka bir kısmı 1. katta kalır. Geri kalanlardan bir kısmı 2. katta kalır, geri kalanlardan bir kısmı 3. katta kalır. Böylece 4., 5. katlarda kalanlardan sonra 6. kata çıkabilenler 6. kata çıkar ve başlangıçtakinden çok daha az sayıda insan 6. kata ulaşabilir. 6. kata kadar çıkabilenlerin saf bağlama standardı budur.
Yetmez, bu âyet-i kerime aynı zamanda Allah’ın huzurunda kılınan huzur namazına da işaret eder. Saf halinde bulunanlar, orada da 10’arlık sıralar halinde 4 sıra 40’ları, 7 sıra 70’leri yani abdâlları ihata eder. Arkaya doğru 10’arlık saflar hep devam eder.
Allah razı olsun.
Saffat Suresinin 2. âyet-i kerimesi:
37/SÂFFÂT-2: Fez zâcirâti zecrâ(zecran).
Toplayıp sevkedenlere (sağ ve sol kanat velîlerine).
fe: Ve de.
ez zâcirâti: Zecredenler, sevkedenler, koruyanlar, kuvvet kullananlar.
zecran: Toplayarak, sevkederek, koruyarak.
“Toplayıp sevkedenlere.”
Toplayıp sevkedenler; sağ ve sol kanat velîleridir. Bu söylediğimiz safın sağ tarafında, en sağında sağ kanat velîsi, solunda da sol kanat velîsi bulunur. Bunlar, toplayıp sevkederler. Ve bütün katlarda bu sağ ve sol kanat velîleri o insanlarla beraber çıkarlar.
Ve 3. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-3: Fet tâliyâti zikrâ(zikran).
Zikrederek (Kur’ân) tilâvet edenlere (okuyanlara) (andolsun).
fe: Ve, ve de.
et tâliyâti: Tilâvet edenler, okuyanlar.
zikran: Zikrederek.
“Zikrederek tilâvet edenlere (okuyanlara) (gene) andolsun.”
Kur’ân tilâveti bir zikirdir. Allahû Tealâ bunu açık bir şekilde ifade ediyor Ankebût Suresinin 45. âyet-i kerimesinde. Diyor ki:
29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.
utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât, innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munkeri, ve le zikrullâhi ekber: Sen, sana Kur’ân’dan vahyettiğimizi onlara (sahâbeye) oku (anlat, tilâvet et) ve namaz kıl. Çünkü namaz münkerden ve fuhuştan men eder; ama zikrullah daha büyüktür.
“Ama zikrullah, muhakkak ki (şüphesiz ki) daha büyüktür.”
Yani Allahû Tealâ bu âyetlerde: “Kur’ân-ı Kerim tilâveti bir zikirdir.” diyor, “Namaz kılmak da bir zikirdir.” diyor, “Allah’ı zikretmek de (zikrullah da) bir zikirdir. Ama bu üç zikirden zikrullah en büyüktür.” diyor.
Öyleyse burada zikrederek Kur’ân okumak söz konusu.
4. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-4: İnne ilâhekum le vâhıd(vâhıdun).
Muhakkak ki sizin İlâhınız, mutlaka Tek’tir.
inne: Muhakkak ki.
ilâhe-kum: Sizin ilâhınız.
le: Muhakkak, elbette.
vâhıdun: Tektir, birdir.
“Muhakkak ki sizin İlâhınız, mutlaka tektir.”
Allah’ın tekliği söz konusu. Kur’ân’ın temeli de budur. Başka bir dîn hiç olmamıştır. Mevcut olan o tek dînde, dînin de tekliği asıldır, Allah’ın da tekliği asıldır. Birden başka dîn hiç olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca Âdem (A.S)’dan kıyâmete kadar sadece hanif dîni, dîn olarak var olmuştur ve var olacaktır. İkinci bir dîn hiç olmamıştır, olmayacaktır da. Allah’ın Zat’ı da tektir. Bu sebeple ayrıca Allah’a ulaşmayı dileyenler tek bir toplum oluştururlar, tek bir grup oluştururlar.
Öyleyse:
*Allah’ın tekliği söz konusudur; vahdet.
*Allah’a inananlardan Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu bir grup söz konusudur; tevhid.
*Ve hanif dîninin, İslâm dîninin üçüncü özelliği; Allah’a teslim olmaktır.
Görüyoruz ki Allah da tektir, O’na ulaşmayı dileyenler de tek bir fırkayı oluştururlar. Vahdet ve tevhid akideleri.
Saffat Suresi, 5. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-5: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ ve rabbul meşârık(meşârıkı).
Göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbidir. Ve doğuların (da) Rabbidir.
rabbu: Rabb.
es semâvâti: Semalar, gökler.
ve el ardı: Ve yeryüzü.
ve mâ beyne-humâ: Ve ikisi arasındakiler.
ve rabbu: Ve Rabb.
el meşârıkı: Şarklar, doğular.
“Muhakkak ki göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbidir ve doğuların (da) Rabbidir.”
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde diyor ki:
55/RAHMÂN-17: Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn(magribeyni).
O, iki doğunun ve iki batının (insanlara göre doğu ve batının ve de cinlere göre doğu ve batının) Rabbidir.
“O (Allah), iki doğunun da iki batının da Rabbidir.”
Sevgili kardeşlerim, bir harita düşünün: Haritanın sağ tarafı doğuyu, sol tarafı batıyı, üst tarafı kuzeyi, alt tarafı güneyi temsil eder. Şimdi bunun şeffaf bir harita olduğunu düşünün ve insanlar âlemiyle cinlerin âlemini ayırın birbirinden. Bir tarafta cinler var, bir tarafta insanlar var. Bir tarafta gayb âlemi, bir tarafta zahiri âlem. Ve de bu şeffaf haritaya bakıyoruz. İki taraf da bu şeffaf haritaya bakıyor. Bize göre doğu olan sağ tarafı, cinlere göre batıdır. Onlara göre doğu olan sol taraf da bize göre batıdır. Aynı harita iki taraftan da görünsün; onların bulunduğu taraftan baktığınız zaman, haritanın sağ tarafı bize göre batı olan yerdir. Bize göre doğu ise haritanın bize göre sağ tarafıdır. Bize göre sağ taraf, cinlere göre sol taraftır. Ancak kıyâmet günü bu meselenin aslı ortaya çıkacaktır. Cinler göreceklerdir ki bize göre doğu olan onlara göre batıdır. Onlara göre batı olan bize göre doğudur.
Öyleyse reel olarak cinlerin âleminde şu anda biz yaşasaydık, gene güneşin doğudan doğduğunu, batıdan battığını görecektik. Ama bizim âlemimize göre onların âleminde batı doğudur, doğu batıdır. Onlara göre de bizim âlemimiz mukayese edildiğinde doğu batıdır, batı doğudur. Bu sebeple Allahû Tealâ, iki doğunun da iki batının da Rabbidir.
Saffat Suresi, 6. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-6: İnnâ zeyyennes semâed dunyâ bi zîynetinil kevâkib(kevâkibi).
Muhakkak ki Biz; dünya semasını, yıldızları ziynet kılarak süsledik.
innâ: Muhakkak ki Biz.
zeyyennâ: Süsledik.
es semâ: Sema.
ed dunyâ: Dünya.
bi zîynetin: Ziynet ile.
el kevâkibi: Yıldızlar.
Sema; gökyüzü.
“Muhakkak ki Biz, dünya semasını yıldızları müzeyyen kılarak (tezyin ederek) süsledik. Yıldızları müzeyyen kılarak süsledik.” diyor Allahû Tealâ.
İşte dünyanın semasında bir kısmı görülebilen, bir kısmı görülemeyen milyarlarca yıldız söz konusu, bizim galaksimizin yıldızları. Bu yıldızlar, bir kısmı o kadar uzaktadırlar ki çok küçük olmaları dolayısıyla onların ışıklarını hiç fark edemeyiz, bu gözümüzle göremeyiz. Bir kısım yıldızları gökyüzünde görmek mümkündür.
Başka bir âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, burada: “Dünya semasını.” diyor, orada: “Biz zemin katın semasını yıldızlarla süsledik.” diyor.
Yani 7 tane gök katının, yıldızlar da dâhil olmak üzere hepsi, sadece zemin katı teşkil ediyor. Birinci kat, o bütün bu yıldızlardan, galaksilerden sonra Allah’a doğru yükselen yolun birinci gök katı. Bütün bu yıldızlardan, bütün galaksilerden sonra geliyor çok daha ötede.
Ve 7. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-7: Ve hıfzan min kulli şeytânin mârid(mâridin).
Ve marid (azgın ve asi) şeytanların hepsinden muhafaza ederek.
ve hıfzan: Ve koruyarak.
min kulli: Hepsinden.
şeytânin: Şeytan.
mâridin: Asi ve azgın.
“Mârid şeytanların hepsinden muhafaza ederek.”
Neyi muhafaza ederek?
“Dünya semasını, yıldızları müzeyyen kılarak ve mârid (azgın ve asi) şeytanların hepsinden muhafaza ederek.”
Biliyorsunuz ki şeytanlardan oraya ulaşabilenler oluyor. Birinci gök katına hiçbirisi ulaşamazlar. Ama zemin katın tavanı olan yıldızlara ulaşabilirler.
Ve orada Allahû Tealâ buyuruyor ki:
37/SÂFFÂT-8: Lâ yessemmeûne ilel meleil a’lâ ve yukzefûne minkulli cânib(cânibin).
Melei A’lâ’ya kulak verip dinleyemezler ve her taraftan atılırlar (kovulurlar).
lâ yessemmeûne ilâ: Kulak veremezler, dinleyemezler.
el meleil a’lâ: Melei A’lâ, yüce, şerefli topluluk.
ve yukzefûne: Ve atılırlar.
min kulli: Hepsinden.
cânibin: Yanlar, taraflar.
“Mele-i A’lâ’ya kulak verip dinleyemezler ve her taraftan atılırlar (kovulurlar).”
Melei A’lâ: Meleklerin toplandığı yer. Allahû Tealâ’nın emirlerini aldıkları ve harekete geçmek üzere bekledikleri kesim.
“Meleklerin konuşmalarından aşırıp da aşağı indiremezler.” diyor Allahû Tealâ, “Her yerden kovulurlar (atılırlar).” diyor.
Ve 9. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-9: Duhûran ve lehum azâbun vâsib(vâsibun).
Kovulmuş olarak, onlar için kesilmeyen sürekli azap vardır.
duhûran: Kovularak, kovulmuş olarak.
ve lehum: Ve onlar için, onlar için vardır.
azâbun: Bir azap.
vâsibun: Kesilmeyen, sürekli.
“Kovulmuş olarak kalırlar, onlar için kesilmeyen, sürekli azap vardır.”
“Kesilmeyen, sürekli bir azap.”
“Her an azaptadırlar.” diyor Allahû Tealâ.
Neden? Çünkü bütün şeytanlar devamlı suç işliyorlar. Her suçun arkasından da Allahû Tealâ’nın onlara azap etmesi söz konusu, kesilmeyen bir azap. Öyleyse Allahû Tealâ’nın azabı, her an suç işledikleri için her an onlara ulaşıyor. Kesintisiz bir azap var ve göğün neresine giderlerse gitsinler, oradan kovuluyorlar. Dikkat edin ki; yıldızlar kesimini aşamazlar, oraya kadar yükselebilirler ama çıktıkları zaman da mutlaka her ulaştıkları yerden kovulurlar.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
10. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-10: İllâ men hatıfel hatfete fe etbeahu şihâbun sâkib(sâkibun).
Ancak kim bir söz kapıp kaçarsa, o taktirde kayıp giden yakıcı bir alev onu takip eder (ona ulaşır, yok eder).
illâ: Ancak, başka.
men: Kim, kimse.
hatıfe: Kaptı, kaçtı.
el hatfete: Kapmak, kaçmak.
fe: O zaman, o takdirde.
etbea-hu: Ona tâbî olur, ona ulaşır.
şihâbun: Yakıcı alev.
sâkibun: Delip geçen, kayıp giden.
“Ancak kim bir söz kapıp kaçarsa o takdirde kayıp giden yakıcı bir alev onu takip eder (neticede ona ulaşır, yok eder).”
Tıpkı zamanımızdaki uçakları ve hedefleri yok etmekte kullanılan füzeler gibi. Uçmakta olan uçağı hedef ittihaz ediyor füze, uçak hangi istikamete yönelirse yönelsin, mutlaka onu takip edip sonunda yok ediyor. Ona ulaşıp üzerinde patlıyor ve uçak yok oluyor.
İşte Allahû Tealâ’nın burada “şihâb” dediği, bir nevi zamanımızın bu otomatik ayarlanmış olan füzeleri, hedefe ayarlı, hedefe yöneltilmiş, hedef yukarı kaçarsa yukarıya doğru onu takip eden, aşağı kaçarsa aşağı doğru takip eden bir şihâb onları takip ediyor, mutlaka yakalıyor ve yakıyor. Bu cinleri ve şeytanları, eğer bir söz kapıp kaçarlarsa oradan gelen şihâb, mutlaka yakalıyor.
11. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-11: Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halaknâ, innâ halaknâhum min tînin lâzib(lâzibin).
Hayır, onlardan fetva iste (sor): "Onlar mı yaratılış bakımından daha kuvvetli, yoksa Bizim (diğer) yarattıklarımız mı?" Muhakkak ki Biz, onları yapışkan nemli topraktan yarattık.
“festehtihim (fe isteftihim).”
fe: Artık, haydi.
istefti-him: Onlardan fetva iste, açıklama iste, sor.
e hum: Onlar mı?
eşeddu : Daha kuvvetli.
halkan : Halkoluş, yaratılış bakımından.
em: Yoksa, veya.
men: Kimse.
halaknâ: Biz halkettik, yarattık.
innâ: Muhakkak ki Biz.
halaknâ-hum: Onları halkettik, yarattık.
min tînin: Nemli toprak.
lâzibin: Birbirine yapışmış, yapışkan.
“Hayır, onlardan fetva iste, sor: ‘Onlar mı yaratılışça daha kuvvetli, yoksa Bizim (diğer) yaratıklarımız mı?’ Muhakkak ki Biz, onları yapışkan nemli topraktan yarattık.”
“Onlara sor, onlardan fetva iste (sor): ‘Onlar mı yaratılışça daha kuvvetli, yoksa (diğer) yaratıklarımız mı?’ Muhakkak ki Biz, onları yapışkan nemli topraktan yarattık.”
Burada Allahû Tealâ: “Bu göklere açılan, şihâbla kovalanan o şeytanlardan sor.” diyor, “Onlar mı kuvvetli, yoksa Bizim yarattığımız diğer yaratıklarımız mı?” Yani: “Topraktan yaratıldığına göre insanlar mı kuvvetli?” diyor.
Ve 12. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-12: Bel acibte ve yesharûn(yesharûne).
Evet, sen hayret ettin ve onlar (ise) alay ediyorlar.
bel: Hayır, aksine, evet.
acibte: Sen şaşırdın, hayret ettin.
ve yesharûne: Ve onlar alay ediyorlar.
bel: Aksine, evet.
acibte: Sen hayret ettin.
“Onlar ise alay ediyorlar.”
Ve Allahû Tealâ’nın açıklamaları var ve Allah’a inanmayan insanların karşı çıkışları söz konusu. Ve buradaki muhtevada inanmayanlarla Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasındaki ilişkiden bahsediliyor. Ve 13. âyette aynı şeyi devam ettiriyor.
37/SÂFFÂT-13: Ve izâ zukkirû lâ yezkurûn(yezkurûne).
Ve (onlara) hatırlatılınca (anlatılınca) tezekkür etmezler (dinleyip hükme varamazlar).
ve izâ: Ve olduğu zaman.
zukkirû: Zikredildi, hatırlatıldı.
lâ yezkurûne: Tezekkür etmezler.
“Ve (onlara) hatırlatılınca (anlatılınca) tezekkür etmezler.” Yani: “Dinleyip hükme varamazlar.”
Aynı kişiler, inanmayanlar için inanma söz konusu olmuyor.
14. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-14: Ve izâ raev âyeten yesteshırûn(yesteshırûne).
Ve bir âyet (mucize) gördükleri zaman alay ederler.
ve izâ: Ve olduğu zaman.
raev: Gördüler.
âyeten: Bir âyet, mucize.
yesteshırûne: Alay ederler.
“Bir âyet (bir mucize) gördükleri zaman alay ederler.” diyor Allahû Tealâ.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söyledikleri her şeyle alay edilmiştir. Başlangıçta bütün peygamberler aynı durumla karşılaşmışlardır, bütün kavim resûlleri de aynı durumla karşılaşmışlardır; Allah’ın söyledikleri mutlaka insanların çoğu tarafından reddedilmiştir. Allahû Tealâ zaten Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde: “Biz bütün kavimlere resûl göndeririz.” diyor ve “Hangi kavme resûl gönderdiysek, bütün kavimlerdekiler resûllerini inkâr ettiler.” diyor.
23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.
Hiçbir kavim, resûlünü kabul etmemiş. Ve böyle olduğu için de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söyledikleriyle de alay ediyorlar.
15. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-15: Ve kâlû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).
Ve: "Bu sadece apaçık bir sihirdir." dediler (derler).
ve kâlû: Ve dediler.
in hâzâ illâ: Bu sadece.
sihrun: Bir büyü, sihir.
mubînun: Apaçık.
“Ve: ‘Bu sadece apaçık bir sihirdir.’ dediler.”
“Ve bu, sadece apaçık bir sihirdir.”
Yani ne söylerse söylesin, mutlaka bir kulp takıyorlar. Hatırlıyorsunuz, Ay’ın fekki olayında diyorlar ki: “Eğer sen bu Ay’ı ikiye bölebilirsen, biz sana tâbî oluruz.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) de diyor ki: “Ben bu Ay’ı ikiye bölemem ama Rabbime müracaat ederim. Eğer Allahû Tealâ kabul eder de bu Ay’ı ikiye bölerse gerçekten bana tâbî olacak mısınız, söz veriyor musunuz?” “Söz veriyoruz.” diyorlar. Ve Allahû Tealâ Ay’ı ikiye bölüyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e onu söyleyen insanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V) onlara hatırlattığı zaman: “Senin bu yaptığın şey, apaçık bir sihirdir.” diyorlar.
54/KAMER-1: İkterebetis sâatu ven şakkal kamer(kameru).
Saat yaklaştı ve Kamer (Ay) yarıldı.
54/KAMER-2: Ve in yerev âyeten yu’ridû ve yekûlû sihrun mustemirr(mustemirrun).
Ve onlar, bir mucize görseler, yüz çevirirler. Ve bu “Sürekli bir sihirdir.” derler.
Hep aynı şey olmuştur.
Âyet numarası-16:
37/SÂFFÂT-16: E izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne).
Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten biz, mutlaka beas edilenler (diriltilenler) mi olacağız?
e: -mi?
izâ: Olduğu zaman.
mitnâ: Biz öldük.
ve kunnâ: Ve biz olduk.
turâben: Toprak.
ve izâmen: Ve kemik.
e: -mi?
innâ: Muhakkak ki biz.
le: Elbette, mutlaka.
meb’ûsûne: Beas edilenler, diriltilenler.
“Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten biz, mutlaka beas mı edileceğiz (diriltilecek miyiz)?”
Bu, her zaman bunu söylüyorlar. Zamanın geriye doğru döndüğünü, döneceğini ve onların yaşamakta olduğu zamana geri dönen zaman ulaştığında, onların hayatta olmaları kadar tabiî bir şey olmadığına inanmıyorlar.
Ve 17. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-17: E ve âbâunel evvelûn(evvelûne).
Ve evvelki babalarımız (atalarımız) da mı?
e: -mı?
ve âbâu-nâ: Ve babalarımız.
el evvelûne: Evvelkiler.
“Ve evvelki babalarımız (atalarımız) da mı?” Yani: “Onlarda mı dirilecekler?” diyorlar.
Zaman, onların hayatta olduğu güne ulaştığında zaten onlar hayatta olmayacaklar mı?
Kıyâmet günü biliyorsunuz, zamanın geri dönmesi söz konusu. Büyüyen kâinat Allah’ın bütün gezegenlere verdiği büyüme enerjisi, kinetik enerji bittiği zaman büyüme duruyor. Zaman da geçmişten geleceğe doğru olan ilerlemesini durduruyor ve gravitasyon sebebiyle, yer çekimi sebebiyle yörüngelerde dolaşanlar merkezlerine yapışıyorlar. Ve böylece Allahû Tealâ, Ay’ın Dünya’ya; Dünya’nın da Güneş’e yapışacağını, ulaşacağını söylüyor. Ve böylece zaman tersine dönüyor, gelecekten geçmişe doğru akmaya başlıyor ve bu akış da herkesin hayatta olduğu zaman, bütün zamanlar boyunca kimler hayattaysa onların hepsi, zaman kendi devrelerine geldiğinde, ulaştığında mezarlarından yükseliyorlar. Mezarlarından evvelki durumları ne ise o duruma dönüşüyorlar. Ama bulundukları yerde yer çekimi kuvveti mevcut olmadığı için mahşer meydanında, İndi İlâhi’ye çok yakın olan mahşer meydanında, göğün 7. katında bütün insanlar toplanıyorlar. Aslında bu kadar basit bir olay.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
18. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-18: Kul neam ve entum dâhırûn(dâhırûne).
"Evet ve siz (yeniden yaratıldığınız zaman) hor ve hakir olacaklarsınız." de.
kul: -de.
neam: Evet.
ve entum: Ve siz.
dâhırûne: Zelil olanlar, hor ve hakir olanlar.
“Evet. Ve siz (yeniden yaratıldığınız zaman) hor ve hakir olacaksınız de.”
Ne zaman? O zaman. Zaman gelecekten geçmişe dönüp de onların yaşadığı devirde onlar, mezarlarından yükseldikleri zaman.
Ve 19. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-19: Fe innemâ hiye zecretun vâhıdetun fe izâ hum yenzurûn(yenzurûne).
İşte o, sadece tek bir çığlıktır. Onlar işte o zaman (diriltilince) bakacaklar (görecekler).
fe: İşte o zaman.
innemâ: Yalnızca, sadece.
hiye: O.
zecretun: Haykırış, çığlık.
vâhıdetun: Bir tek.
fe izâ hum: İşte o zaman.
hum: Onlar.
yenzurûne: Bakacaklar, görecekler.
“İşte o, sadece tek bir çığlıktır. Onlar, işte o zaman (diriltildikleri zaman) bakacaklar (görecekler).”
Yani sur’a birinci üfürülme olayı, sadece bir tek çığlık. Sur’a birinci defa üfürülüyor ve geçmişten geleceğe doğru akan zaman duruyor ve durduktan sonra gravitasyon sebebiyle zaman geriye dönüyor. Yani o ana kadar, bir tek noktadan yaratılan kâinattaki büyüme devam ediyor. Devam ettiği sürece zaman geçmişten geleceğe doğru akıyor, o gün büyüme duruyor. Zaman da duruyor. Ondan sonra kâinat küçülmeye başlıyor. Bir tek noktaya geri dönmeye başlıyor. Ve zaman da sondan başa doğru geriye dönüyor.
Zamanın durması da geriye dönmesi de bir tek çığlık yani bir tek ses, bir tek sayha. O, sur’a birinci üfürülmedir. “Diriltilince bakacaklar (görecekler).” diyor Allahû Tealâ.
Ve 20. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-20: Ve kâlû yâ veylenâ hâzâ yevmud dîn(dîni).
"Ve eyvahlar olsun bize, (işte) bu dîn günüdür." dediler.
ve kâlû: Ve dediler.
yâ veylenâ: Yazıklar olsun bize, eyvahlar olsun bize.
hâzâ: Bu.
yevmu: Gün.
ed dîni: Dîn.
“Eyvahlar olsun bize, (işte) bu, dîn günüdür, dediler.”
Burada Allahû Tealâ, “kâlû” kullanıyor, “dediler” kullanıyor. Tabiî bu, Allah’a göre. Çünkü Allah’a göre, geçmiş ve gelecek zaman mefhumları yoktur. Biz insanlar geçmiş ve geleceği yaşayacak olanlarız. Zaman, bizim için geçerlidir. Allahû Tealâ zamanı sıfırlayan sonsuz hızı sebebiyle zamandan münezzehtir. Zamanı sıfırlayan sonsuz hızı sebebiyle kâinatın her zerresinde, her noktasında aynı anda bulunabildiği için mekândan da münezzehtir. Ve o gün diyecekler ki: “Yazıklar olsun bize! İşte bu, dîn günüdür.”
Ve 21. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-21: Hâzâ yevmul faslillezî kuntum bihî tukezzibûn(tukezzibûne).
(İşte) bu tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz fasıl (haklıyı haksızdan ayırma, hüküm verme) günüdür.
hâzâ: Bu.
yevmu: Gün.
el fasli: Fasıl, ayırma, hüküm verme.
ellezî: Ki o.
kuntum: Siz oldunuz.
bi-hi: Onu.
tukezzibûne: Tekzip ediyorsunuz, yalanlıyorsunuz.
“İşte bu, tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz fasıl (ayırma, hüküm verme) günüdür.”
“Bu sizin yalanladığınız, mü’mini kâfirden; haklıyı haksızdan ayırma günüdür.”
Aslında ayırma ve hüküm verme günü.
“İşte bu, tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz fasıl (ayırma, hüküm verme) günüdür.”
Kıyâmet gününü de yalanlıyorlar ve o gün Allahû Tealâ, onlar hakkında da hüküm verecek. Bütün insanlar hayat filmlerinin bulunduğu yere gidecekler. Doğuşlarından ölümlerine kadar hayatlarını, her saniye kazandıkları ve kaybettikleri bütün derecelerle birlikte görecekler. Ve aynı zamanda düşüncelerinin filmini de görecekler. Ellerindeki mizansa bütün kazandıkları ve kaybettikleri dereceleri, en üst derece şaşmaz bir taammüt hesaplamasıyla tam olarak yerli yerine oturtacak ve kişi görecek ki; Allah onlara asla zulmetmemiş, kendilerine asla zulmedilmemiş.
22. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-22: Uhşurûllezîne zalemû ve ezvâcehum ve mâ kânû ya’budûn(ya’budûne).
Zulmedenleri ve onların eşlerini (zevcelerini) haşredin (biraraya toplayın)! Ve onların tapmış oldukları şeyleri (de).
uhşurû: Haşredin, bir araya toplayın.
ellezîne zalemû: Ki onlar zulmettiler, zulmedenler.
ve ezvâce-hum: Ve onlara eş olanlar, yardımcı olanlar.
ve mâ: Ve şeyler.
kânû: Onlar oldular.
ya’budûne: Tapıyorlar.
“Zulmedenleri ve onlara eş (yardımcı) olanları haşredin (bir araya toplayın) ve onların tapmış oldukları şeyleri (de).”
“Zulmedenleri ve onlara eş olanları (yardımcı olanları) haşredin (bir araya toplayın) ve onların tapmış oldukları şeyleri (de).”
Burada zulmedenlerden murat, kaybettikleri dereceler kazandıkları derecelerden fazla olanlar. Zaten onların, yardımcı olanlarının da kaybettiği dereceler kazandıkları derecelerden fazla ve toplanacakları yer orası.
“Bir araya toplayın, onların tapmış oldukları şeyleri de.” Yani: “Onlara göre put olanlar da.”
Ve 23. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-23: Min dûnillâhi fehdûhum ilâ sırâtıl cahîm(cahîmi).
Allah’tan başka (taptıkları). Artık onları cahîm (cehennem) yoluna hidayet edin (ulaştırın).
min dûnillâhi (min dûni allâhi): Allah’tan başka.
fehdû-hum: Artık onları hidayet edin, ulaştırın.
ilâ sırâtı: Yola.
el cahîmi: Cahîm, cehennem.
“Allah’tan başka (taptıkları). Artık onları cehennemin yoluna yöneltip götürün.”
“Artık onları cehennem yoluna hidayet edin (ulaştırın). Allah’tan başka taptıkları.” Yani: “İnsanlar, putlar. Artık onları cahîm, (ehennemin) yoluna hidayet edin (ulaştırın).” diyor Allahû Tealâ.
Burada hem putlara tapanlar hem de taptıkları putlar bir araya toplanıyor ki; Allahû Tealâ onları karşılaştırıyor. Putlar: “Biz onların bize tapmasına müsaade etmedik, biz bunu uygun görmedik, biz bunu hep inkâr ettik.” diyorlar.
Ve 24. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-24: Vakıfûhum innehum mes’ûlûn(mes’ûlûne).
Artık onları tevkif edin (tutuklayın). Muhakkak ki onlar, mesuldürler (sorumludurlar).
vakıfû-hum: Ve onları durdurun, tevkif edin, tutuklayın.
inne-hum: Muhakkak onlar.
mes’ûlûne: Mesuldürler.
“Artık onları tevkif edin (tutuklayın). Muhakkak ki onlar, mesuldürler (sorumludurlar).”
Kıyâmetteki olaylar dizisini Allahû Tealâ anlatıyor.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, işte bir Kur’ân-ı Kerim Tefsiri dersinde gene sizlerle birlikte olduk. Kıyâmet gününden Allahû Tealâ bir kesit veriyor ve daha derinliklerini konunun, gözler önüne seriyor.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.
Sonsuz mutluluklar dileklerimizle, Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırması dualarımızla.
Allah, hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



