SOHBETİN ADI: SÂFFÂT SURESİ 103-144 (Âyetlerin Sırları)
TARİH: 10.06.2004
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, üniversitemizin değerli mensupları, sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir Kur’ân-ı Kerim Tefsiri konusunda birlikteyiz.
Ve inşaallah Sâffât Suresinin 103. âyet-i kerimesiyle başlıyoruz:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-103: Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(cebîni).
Böylece ikisi de (Allah’a) teslim olunca, (İbrâhîm A.S) onu alnı üzerine yatırdı.
fe: Böylece.
lemmâ : Olduğu zaman, olunca.
eslemâ: İkisi teslim oldu.
ve telle-hu: Ve onu yatırdı.
li el cebîni: Alnına, alnı üzerine.
“Böylece ikisi de (Allah’a) teslim olunca, (İbrâhîm A.S), onu alnı üzerine yatırdı.”
Ve böylece Hz. İbrâhîm, Hz. İsmail’i Allah’tan aldığı emir üzerine kurban edecek. Hz. İsmail de hiçbir şekilde karşı çıkmıyor. “Beni,” diyor, “Allah’ın emrine hazır bulacaksın.”
Ve bir insanın kendi evlâdını Allah’a kurban etmesi söz konusu. Hz. İbrâhîm, evlâdını kendisinden fazla seviyor. Hz. İsmail’se kendisi için en kıymetli olan kendi hayatını Allah’a teslim ediyor. İkisi de gerçek anlamda teslim olmuş durumdalar.
Ve 104. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-104: Ve nâdeynâhu en yâ ibrâhîm(ibrâhîmu).
Ve ona "Ey İbrâhîm!" diye nida ettik (seslendik).
“Ve ona: ‘Ey İbrâhîm!’ diye nida ettik (seslendik).”
Tam oğlunu yatırdığı zaman, Allahû Tealâ, “Ey İbrâhîm!” diye Hz. İbrâhîm’e onun kalbinde duyabileceği bir sesle nida ediyor.
Euzübillahimineşşeytanirracim, bismillâhirrahmânirrahîm.
105. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-105: Kad saddakter ru’yâ, innâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).
Sen rüyaya sadık kaldın (yerine getirdin). Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.
kad: Oldu.
saddakte: Sen sadık kaldın.
er ru'yâ: Rüya.
innâ: Muhakkak ki.
kezâlike: Böylece, işte böyle.
neczî: Cezalandırırız, karşılığını veririz, mükâfatlandırırız.
el muhsinîne: Muhsinler.
“Sen rüyaya sadık kaldın (yerine getirdin). Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.”
Acaba Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîm’i nasıl mükâfatlandıracak?
Son noktada, “Hz. İbrâhîm, oğlunu kurban etmek üzere alnı üzerine yatırdı.” diyor Allahû Tealâ. Arkasından da Allahû Tealâ’nın: “Muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.” diye Hz. İbrâhîm’e seslenmesi söz konusu, kalbinin duyacağı bir sesle.
Ve mükâfat bakalım neymiş, 106. âyet-i kerimede:
37/SÂFFÂT-106: İnne hâzâ le huvel belâul mubîn(mubînu).
Muhakkak ki bu, kesin olarak apaçık bir imtihandır.
inne: Muhakkak ki.
hâzâ: Bu.
le: Elbette, kesin olarak.
huve: O.
el belâu: Belâ, imtihan.
el mubînu: Apaçık.
“Muhakkak ki bu, kesin olarak apaçık bir imtihandır.”
“Muhakkak ki bu, mutlaka apaçık bir imtihandır.”
Allahû Tealâ Hz. İbrâhîm’e diyor ki:
“Biz seni, oğlunu kurban etmek emrini vererek imtihan ettik.”
Ve Allahû Tealâ bir mükâfattan bahsediyor, mükâfatlandıracak Hz. İbrâhîm’i.
“Bu, kesin olarak apaçık bir imtihandır.” diyor.
Ama ondan evvel: “Biz muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.” diyordu. “Sen rüyaya (sana rüyadayken verdiğim emre) sadık kaldın, emri yerine getirdin. Öyleyse seni mükâfatlandırıyoruz.” diyor Allahû Tealâ.
Ve şöyle diyor:
37/SÂFFÂT-107: Ve fedeynâhu bi zibhın azîm(azîmin).
Ve ona büyük bir kurbanı fidye (oğluna karşı bedel olarak) verdik.
ve fedeynâ-hu: Ve ona fidye olarak verdik.
bi zibhın: Kurbanı.
azîmin : Büyük.
“Ve ona büyük bir kurbanı fidye (oğluna karşı bedel) olarak verdik.”
Yani Cebrail (A.S), bir kurbanla iniyor. Hz. İbrâhîm’e kurbanı indiriyor. Ve işte o indirdiği gün, Kurban Bayramı olarak kutlanır. Bunun için de Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Kurbanı kes.” diye emir veriyor.
Kurban konusu, önemli bir konu.
Biliyorsunuz, Hz. Âdem’in iki oğlundan Habil ve Kabil, Allahû Tealâ’ya hediye veriyorlar. Habil bir çoban; çobanın kurbanı kabul ediliyor. Kabil bir çiftçi; onun ekinleri Allahû Tealâ tarafından kabul edilmiyor. Bunun üzerine Kabil, Habil’i öldürüyor. O devirde de dînin aynen var olduğu, takva sahiplerinin var olduğu, Hz. Habil’in ölürken; “Allah, takva sahiplerinin kurbanını kabul eder. Sen beni öldürebilirsin; ama ben sana asla elimi kaldırmam.” diyor.
Ölüm sırasında olan birisinin Allahû Tealâ’nın emrine öyle bir iktiran etmesi söz konusu ki, öyle bir takva seviyesinde olması söz konusu ki kendisini öldürene elini kaldırmıyor, müdafaa etmek gereğini duymuyor. Canını rahat rahat feda ediyor. Ama başkasını hiçbir şekilde incitmek gibi, onu öldürmeye gelmesine rağmen kardeşinin, onu hiçbir zaman incitmek gibi, kendini müdafaa etmek gibi bir niyeti yok. Ve bir kurban meselesidir bu.
Sâffât Suresinin 109. âyet-i kerimesi:
37/SÂFFÂT-109: Selâmun alâ ibrâhîm(ibrâhîme).
İbrâhîm (A.S)’a selâm olsun.
“İbrâhîm (A.S)’a selâm olsun.”
Allahû Tealâ, Hz. İbrâhîm’e Cebrail (A.S)’la selâm gönderiyor.
“İbrâhîm (A.S)’a selâm olsun!”
Bismillâhirrahmânirrahîm.
110. âyet-i kerime; selâmın arkası:
37/SÂFFÂT-110: Kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).
Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.
kezâlike: İşte böyle.
neczî: Cezalandırırız, karşılığını veririz (mükâfatlandırırız).
el muhsinîne: Muhsinler.
“Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.”
kezâlike: İşte böyle (mükâfatlandırırız).
Muhsinlerin mükâfatlandırılması. Hz. İbrâhîm’e Allahû Tealâ, “muhsin” diyor. Aslında iradesini de Allah’a teslim etmiş olan bir peygamber (nebî), huzur namazının imamı. Ve Allahû Tealâ: “Muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.” diyor, oğlunu Allah’ın emri üzerine kurban etmek gibi bir, çok büyük bir imtihanı başardığı için.
111. âyet-i kerime, Sâffât Suresinin 111. âyet-i kerimesi:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-111: İnnehu min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne).
Muhakkak ki o, Bizim mü’min (Allah’a ulaşmayı dileyip bütün makamları kazanan) kullarımızdandır.
innehu: Muhakkak ki o.
min ibâdinâ: Bizim kullarımızdan.
el mû'minîne: Mü'minler.
“Muhakkak ki o, Bizim mü’min (mü’min olmanın son makamında, Allah’a ulaşmayı dileyip, bütün makamların sahibi olan, 9. Sırat-ı Mustakîm üzerinde olan bir peygamber)…”
“Muhakkak ki o, Bizim mü’min kullarımızdandır.”
*Allah’a ulaşmayı dilediğiniz andan itibaren; 1. Sıratı Mustakîm’in üzerinde bir mü’minsiniz. Bu 1. Sıratı Mustakîm, 3. basamaktan 7. basamağa kadar.
*8. basamaktan 14. basamağa kadar, 2. Sıratı Mustakîm’in üzerindesiniz; mürşidinize ulaşıp tâbî oluyorsunuz.
*14. basamaktan 21. basamağa kadar, 3. Sıratı Mustakîm üzerindesiniz. 22. basamağa kadar;
ruhunuz Allah’a ulaşıyor ve Allah’a teslim oluyor.
*22. basamaktan 25. basamağa kadar, 4. Sıratı Mustakîm’desiniz; fizik vücudunuz Allah’a teslim oluyor.
*26. ve 27. basamaklarda nefsiniz Allah’a teslim oluyor.
*27. basamaktan sonraki 28. basamağın ilk 4 kademesinde irşada ulaşıyorsunuz; 6. Sıratı Mustakîm üzerindesiniz ve 5. kademesinde iradeniz Allahû Tealâ tarafından teslim alınır; 7. Sıratı Mustakîm üzerindesiniz.
Bu kademenin üzerindeki resûller, 8. Sıratı Mustakîm’in üzerinde. Nebîler ve resûllerden huzur namazının imamı olanlar, onlar da 9. Sıratı Mustakîm üzerindeler.
Öyleyse her bir Sıratı Mustakîm’in üzerinde olan, o kademenin mü’min olmak vasıflarının sahibi. 1. basamaktan 9. basamağa kadar insanlar, mü’min olmanın 9 ayrı kademesini ifade ediyorlar. Hepsi mü’minler. Burada 9. kademedeki bir mü’mine sesleniyor Allahû Tealâ:
“O, Bizim mü’min kullarımızdandır.” diyor.
Hz. İbrâhîm, bütün makamları kazanan bir mü’min. İradesini de Allah’a teslim etmiş ve resûllerden, hem de nebî resûllerden hem de huzur namazının imamı.
Âyet-112:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-112: Ve beşşernâhu bi ishâka nebiyyen mines sâlihîn(sâlihîne).
Ve Biz, onu salihlerden bir Nebî (Peygamber) olan İshak ile müjdeledik.
ve beşşernâ-hu: Ve onu müjdeledik.
bi: İle.
ishâka : İshak.
nebiyyen: Nebî olarak, peygamber olarak.
min es sâlihîne: Salihlerden.
Hz. İbrâhîm, evvelâ İsmail isimli bir çocuğa sahip oluyor. Hz. İbrâhîm’in ilk çocuğu, Hacer’den oluyor. Ve bir ikinci çocukla daha müjdeliyor Allahû Tealâ onu; bu da İshak, Hz. İshak. Ve Hz. İbrâhîm, iki tane çocuğun sahibi oluyor. İki çocuğu da Hz. İsmail de Hz. İshak da her ikisi de nebî resûl.
Ve 113. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-113: Ve bâreknâ aleyhi ve alâ ishâk(ishâka), ve min zurriyyetihimâ muhsinun ve zâlimun li nefsihi mubîn(mubînun).
Ve O’na (Hz. İbrâhîm’e) ve İshak’a bereket verdik (mübarek kıldık). Ve ikisinin zürriyetinden muhsin olan (da), nefsine apaçık zulmeden (de) var.
ve bâreknâ: Ve bereket verdik, mübarek kıldık.
aleyhi: Ona.
ve alâ ishâka: Ve İshak (A.S)’a.
ve min zurriyyeti-himâ: Ve ikisinin zürriyetinden.
muhsinun: Muhsin olan.
ve zâlimun: Ve zalim olan, zulmeden.
li nefsi-hi: Nefsine, kendine.
mubînun: Apaçık.
“Ve O’na (Hz. İbrâhîm’e) ve İshak’a bereket verdik (mübarek kıldık). Ve ikisinin zürriyetinden, muhsin olan (da), nefsine açık zulmeden (de) var.”
Öyleyse nasıl Hz. İbrâhîm’in babası peygamber falan değilse, Allahû Tealâ peygamberliği Hz. İbrâhîm’e nasip kılmışsa, ondan sonraki zürriyetin içinden de birçok nebî geliyor ama kendilerine zulmeden insanlar da geliyor. Nasıl Hz. Nuh’un oğlu, “Ben senin gemine binmiyorum, ben burada kalacağım. Yüksek bir dağa çıkarım, sular bana ulaşamaz.” diye isyan ettiyse Hz. İbrâhîm’in soyundan da aynı statüde olan insanlar var.
Ve 114. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-114: Ve lekad menennâ alâ mûsâ ve hârûn(hârûne).
Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı ve Harun (A.S)’ı ni’metlendirdik.
ve lekad: Ve andolsun.
menennâ: Ni'metlendirdik.
alâ: Üzerine.
mûsâ: Musa (A.S).
ve hârûne: Ve Harun (A.S).
“Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı ve Harun (A.S)’ı ni’metlendirdik.”
“Her ikisine de ni’metler verdik.” diyor Allahû Tealâ. Neyle? Peygamberlikle.
Ayrıca şimdi daha açıklık kazanacak konu.
Âyet-115:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-115: Ve necceynâ humâ ve kavme humâ minel kerbil azîm(azîmi).
Ve ikisini ve onların kavimlerini kerbil azîmden (büyük üzüntüden) kurtardık.
ve necceynâ-humâ: Ve ikisini kurtardık.
ve kavme-humâ: Ve ikisinin kavmi.
min: -dan.
el kerbi el azîmi (kerbil azîm): Büyük üzüntü.
“İkisini ve onların kavimlerini kerbil azîmden (büyük üzüntüden) kurtardık.”
Kimdir bu? Büyük üzüntü nedir?
Büyük üzüntü, hepsinin helâk olmasıydı. Bütün, firavunun bütün ordusu arkalarına takılmıştı. Onları yakalayabilseydi mutlaka hepsini öldüreceklerdi. Ama Allahû Tealâ bildiğiniz gibi Kızıldeniz’i açtı. Hz. Musa ve bütün Yahudiler karşıya geçtiler ama ondan sonra onların peşine takılan firavun ve ordusu da suların içine dalınca, Allah suları aşağı indirdi ve firavun ve ordusu sularda boğuldular. İşte bu yakalansalardı, onları muhakkak öldüreceklerdi; o büyük üzüntüden Allahû Tealâ onları kurtarmış oluyor.
Ve devam ediyor Allahû Tealâ:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-116: Ve nasarnâhum fe kânû humul gâlibîn(gâlibîne).
Ve onlara yardım ettik. Böylece gâlip gelenler onlar oldu.
ve nasarnâ-hum: Ve onlara yardım ettik.
fe: O zaman, böylece.
kânû: Oldular.
hum: Onlar.
el gâlibîne: Gâlip gelenler.
“Ve onlara yardım ettik. Böylece gâlip gelenler onlar oldu.” diyor Allahû Tealâ.
Ve Allahû Tealâ buyuruyor, 117. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-117: Ve âteynâ humel kitâbel mustebîn(mustebîne).
Ve ikisine (hakikati) açıklayan kitabı verdik.
ve âteynâ-humâ: Ve ikisine verdik.
el kitâbe: Kitap.
el mustebîne: Beyan eden, hakikati açıklayan (kitabı verdik).
Neyi vermiş Allahû Tealâ? Hz. Musa ve Hz. Harun’a beraberce kitap vermiş. Aslında biliyorsunuz Allahû Tealâ burada “ikisine” diyor, ama tabletleri, Allahû Tealâ ile 40 gün kalan Hz. Musa alıyor. Özellikle Allah’a teslim olmayı içeren âyetler söz konusu tabletlerde. Bu sırada Harun, diğer Yahudilerle aşağıda. “Otuz gün” diyordu Allahû Tealâ başlangıçta, “bir ay” diyordu ama sonra kırk güne çıkardı Hz. Musa ile beraberliğini. Ve tabletler Hz. Musa’ya teslim edildi. Hz. Musa aşağı indiği zaman, kabilesini bir buzağı heykeline taparken buldu. Bu, sonradan başlarına gelen belâ.
Şimdi Allahû Tealâ diyor ki:
37/SÂFFÂT-118: Ve hedeynâ humes sırâtal mustekîm(mustekîme).
Ve ikisini (de) Sıratı Mustakîm'e hidayet ettik (ulaştırdık).
ve hedeynâ-humâ: Ve ikisini de hidayet ettik, ulaştırdık.
es sırâta el mustekîme: Sıratı Mustakîm.
“Ve ikisini (de) Sıratı Mustakîm'e hidayet ettik (ulaştırdık).”
Hangi Sıratı Mustakîm’e? 7. Sıratı Mustakîm’e ulaştırmış.
37/SÂFFÂT-119: Ve tereknâ aleyhimâ fîl âhirîn(âhirîne).
Ve sonrakiler arasında ikisine (şerefli bir anı) bıraktık.
ve tereknâ: Ve terkettik, bıraktık.
aleyhimâ: İkisine.
fî el âhirîne: Sonrakiler arasında.
“Ve sonrakiler arasında ikisine bıraktık (şerefli bir anı bıraktık).”
“Sonrakiler arasında ikisine şerefli bir anı bıraktık (hatıra bıraktık).” diyor Allahû Tealâ.
Ve sonrakiler, şu anda bizler, bizden evvelkiler, Hz. Musa’ya kadar inen zaman parçalarındaki insanlar, Hz. Musa’yı da Hz. Harun’u da nebî olarak dizayn ederler. Hayatta kaldığı sürece huzur namazının imamı Hz. Musa’ydı. Ve Şeria Nehri’ne ulaştıkları zaman, o gece Allahû Tealâ, Hz. Musa’yı da aldı ve Hz. Harun, o noktadan itibaren nübüvvetin, huzur namazında temsilcisi oldu.
Ve 120. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-120: Selâmun alâ mûsâ ve hârûn(hârûne).
Musa (A.S)’a ve Harun (A.S)’a selâm olsun.
selâmun: Selâm, selâm olsun.
alâ: Üzerine.
mûsâ: Musa (A.S).
ve hârûne: Ve Harun (A.S).
“Musa (A.S)’a ve Harun (A.S)’a selâm olsun.” diyor Allahû Tealâ, “Musa’ya ve Harun’a selâm olsun.”
Ne demişti gene bu konuşmamızda daha evvel?
“Hz. İbrâhîm’e selâm olsun.” diyordu Allahû Tealâ.
Şimdi de: “Hz. Musa ve Harun’a selâm olsun.” diyor.
Aynı şeyi Hz. Musa ve Harun için de söylüyor:
37/SÂFFÂT-121: İnnâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).
Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.
innâ: Muhakkak ki biz.
kezâlike: İşte böyle.
neczî: Cezalandırırız, karşılığını veririz, mükâfatlandırırız.
el muhsinîne: Muhsinler.
“Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.” diyor Allahû Tealâ.
Hz. İbrâhîm de nübüvvet seviyesinde, yani dokuzuncu derecede, en üst derecede muhsindi. Hz. Harun da Hz. Musa da öyleydi, Peygamber Efendimiz (S.A.V) de öyle, Hz. Nuh da Hz. Musa da Hz. İsa da.
Ve Sâffât Suresi, 122. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-122: İnne humâ min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne).
Muhakkak ki ikisi (de) Bizim mü’min (Allah’a ulaşmayı dileyip bütün makamları kazanan) kullarımızdandır.
inne-humâ: Muhakkak ki ikisi.
min ibâdinâ: Kullarımızdan.
el mû'minîne: Mü'minler(dir).
“Muhakkak ki ikisi de Bizim mü’min kullarımızdandır.”
Hz. İbrâhîm için de böyle söylemişti; 9. seviye mü’min olmak yani huzur namazının imamlarının mü’minliğine, 9. seviye mü’minliği kazanmış olanlardan bahsediyor Allahû Tealâ.
Ve Sâffât Suresi, 123. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-123: Ve inne ilyâse le minel murselîn(murselîne).
Ve muhakkak ki İlyas (A.S), mutlaka gönderilen (resûl)lerdendir.
ve inne: Ve muhakkak.
ilyâse: İlyas (A.S).
le: Elbette, mutlaka.
min: -den.
el murselîne: Gönderilenler, mürselinler, gönderilenler.
“Ve muhakkak ki İlyas (A.S), mutlaka gönderilen (resûl)lerdendir (gönderilenlerdendir).”
“Gönderilenlerdendir,” yani: “Gönderilen resûl, gönderilen resûllerdendir.”
Allahû Tealâ vazifeyle vazife verdiği insanlara, risalet verdiği insanlara “gönderilen” diyor, “irsal edilen, gönderilen.” Bu kelime Türkçemizde kullanılır; irsaliye, irsal. Mürsel; gönderilmiş demek, resûl; gönderilen demek.
Ve 124. âyet-i kerimeye geliyoruz:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-124: İz kâle li kavmihî e lâ tettekûn(tettekûne).
(İlyas A.S) kavmine: "Siz takva sahibi olmayacak mısınız?" demişti.
iz kâle : Demişti.
li kavmi-hi: Kavmine.
e: -mı?
lâ tettekûne: Takva sahibi olmayacaksınız.
“Takva sahibi olmayacak mısınız?”
“(İlyas A.S) kavmine (demişti ki): ‘Siz takva sahibi olmayacak mısınız?’ demişti.”
Yani bunun mânâsı: “Siz Allah’a ulaşmayı dilemeyecek misiniz?” demek. Allah’a ulaşmayı dileyen, mutlaka kurtulacak. “Siz Allah’a ulaşmayı dilemeyecek misiniz?” diyor.
Sâffât Suresi, 125. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-125: Eted’ûne ba’len ve tezerûne ahsenel hâlikîn(hâlikîne).
Siz (bir put olan) Ba’le mi tapıyorsunuz? Ve Yaratıcılar’ın En Güzeli’ni (Allah’ı) terk mi ediyorsunuz (vaz mı geçiyorsunuz)?
e: -mı?
ted'ûne: Tapıyorsunuz.
ba'len: Ba'l (bir put adı).
ve tezerûne: Ve bırakıyorsunuz.
ahsene: Ahsen, en güzel.
el hâlikîne: Yaratıcıyı, yaratıcı.
“Siz ba’le mi (bir put olan ba’le mi) tapıyorsunuz? Ve yaratıcıların en güzelini (Allah’ı) terk mi ediyorsunuz (vaz mı geçiyorsunuz)?”
Yani Hz. İlyas’ın devresinde de gene putlara tapan insanlar söz konusuydu.
Ve Sâffât Suresi, 126. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:
37/SÂFFÂT-126: Allâhe rabbekum ve rabbe âbâikumul evvelîn(evvelîne).
Allah, sizin ve evvelki babalarınızın (atalarınızın) Rabbidir.
allâhe: Allah.
rabbe-kum: Sizin Rabbiniz.
ve rabbe: Ve Rabb.
âbâi-kum: Sizin babalarınız, atalarınız.
el evvelîne: Evvelkiler.
“Allah, sizin ve evvelki babalarınızın Rabbidir.”
Yani “atalar” diyoruz ya, “Atalarınızın Rabbidir.”
Hangi devirde insan var olmuşsa, bütün devirlerde Allah, onların elbette Rabbidir.
127. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-127: Fe kezzebûhu fe inne hum le muhdarûn(muhdarûne).
Fakat onu yalanladılar. Bu sebeple muhakkak ki onlar, gerçekten (cehennemde) hazır bulundurulacak olanlardır.
fe: Bunun üzerine, böylece.
kezzebû-hu: Onu yalanladılar.
fe: Bunun üzerine, böylece
inne hum: Muhakkak onlar.
le: Elbette, gerçekten.
muhdarûne: Hazır bulundurulacak olanlar.
“(Bunun üzerine onu yalanladılar.) Fakat onu yalanladılar. Böylece muhakkak ki onlar gerçekten (cehennemde) hazır bulundurulacak olanlardır.”
Ve 128. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-128: İllâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne).
Allah’ın muhlis kulları hariç.
illâ: Ancak, başka.
ibâde allâhi: Allah'ın kulları.
el muhlasîne: Muhlis olanlar.
“Allah’ın muhlis kulları hariç.”
“Ancak Allah’ın muhlis kulları hariç.”
“Allah’ın muhlis kulları.”
Burada Allahû Tealâ muhlis kullarının, hâlis olan kullarının cehenneme girmeyeceğini bir defa daha işaret ediyor.
Muhlisler, nefslerinin kalbi hâlis olmuş olanlar, nefslerinin bütün afetlerini temizlemiş olanlar. Ait olduğu sıra içerisinde;
ihlâs sahibi olanlar, nefslerini hâlis kılmış olanlar, nefslerinin kalbindeki bütün afetleri temizlemiş olanlar.
Allahû Tealâ, onlardan Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde bahsediyor.
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
“ve mâ umirû illâ muhlisine lehud dîne hunefâe.” diyor Allahû Tealâ.
Onların hanifler olarak, nefslerini, nefslerinin kalbini hâlis kılmış olanlar; O’nun dîninde hâlis olanlar olduğunu söylüyor.
Ve 129. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-129: Ve tereknâ aleyhi fîl âhirîn(âhirîne).
Ve sonrakiler arasında ona (şerefli bir anı) bıraktık.
ve tereknâ: Biz bıraktık.
aleyhi: Ona.
fî el âhirîne: Sonrakiler arasında.
“Ve sonrakiler arasında ona bıraktık (şerefli bir anı bıraktık).” diyor Allahû Tealâ.
Hz. Musa’ya dedi, Hz. Harun’a dedi, Hz. İlyas’a dedi Allahû Tealâ bunları. Peygamberlerini birer birer sayıyor, Hz. İbrâhîm’den başlayarak hepsine de aynı şeyleri söylüyor: “Sonrakiler arasında onlara şerefli bir anı bıraktık.” diyor.
Âyet-130:
37/SÂFFÂT-130: Selâmun alâ ilyâsîn(ilyâsîne).
İlyas (A.S)’a selâm olsun.
“İlyas (A.S)’a selâm olsun.”
selâmun: Selâm olsun.
alâ: Üzerine.
ilyâsîne: İlyas.
“İlyas (A.S)’a (İlyas’a) selâm olsun.” diyor Allahû Tealâ.
Üç grubu da öyle bitirdi; Hz. İbrâhîm, Hz. Musa ve İsa ve Hz. İlyas.
Ve aynı cümleyle son buluyor bu da.
37/SÂFFÂT-131: İnnâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).
Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.
innâ: Muhakkak ki Biz.
kezâlike: İşte böyle.
neczî: Cezalandırırız, mükâfatlandırırız, ödüllendiririz.
el muhsinîne: Muhsinler.
“Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.” diyor Allahû Tealâ.
Ve bir sonraki âyet-i kerime de gene evvelki âyet-i kerimenin aynı.
37/SÂFFÂT-132: İnnehu min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne).
Muhakkak ki o, Bizim mü’min (Allah’a ulaşmayı dileyip bütün makamları kazanan) kullarımızdandır.
inne-hu: Muhakkak (ki) o.
min ibâdi-nâ: Kullarımızdan.
el mû'minîne: Mü'minler.
“Muhakkak ki o, Bizim mü’min (öyle bir mü’min ki; 9. derecede mü’min; Allah’a ulaşmayı dileyip bütün makamları kazanan) kullarımızdandır.”
Yani:
*Allah’a ulaşmayı dilemiş,
*Ruhunu Allah’a ulaştırmış,
*Fizik vücudunu Allah’a teslim etmiş,
*Nefsini teslim etmiş,
*İradesini teslim etmiş,
*Ve huzur namazının imamı olmuş.
9. kademede bir mü’min, en üst seviye mü’min.
Kimdir en üst seviye mü’minler? Allah’ın nebîleri (peygamberleri).
Bütün peygamberler, aynı zamanda mutlaka resûldür. Bütün nebîler (peygamberler), nebî resûldür ve en üst seviye mü’min olmak onların hakkıdır.
Sâffât Suresi, 133. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-133: Ve inne lûtan le minel murselîn(murselîne).
Ve muhakkak ki Lut (A.S), gerçekten gönderilmiş olan resûllerdendir.
ve inne: Ve muhakkak.
lûtan: Lût (A.S).
le: Elbette, gerçekten.
min el murselîne: Gönderilen, gönderilmiş olan resûllerden.
“Ve muhakkak ki Lût (A.S), gerçekten gönderilmiş olan resûllerdendir.”
Her biri için Allahû Tealâ, Sâffât Suresinde aynı şeyleri söylüyor.
Şimdi Hz. Lût için de aynı sıra.
37/SÂFFÂT-134: İz necceynâhu ve ehlehû ecmaîn(ecmaîne).
Onu ve onun ailesini, hepsini kurtarmıştık.
iz: Olduğu zaman, olmuştu.
necceynâ-hu: Onu kurtardık.
ve ehle-hû: Ve onun ailesi(ni).
ecmaîne: Topluca, hepsi.
“Onu ve onun ailesini, hepsini kurtarmıştık.”
iz necceynâhu ve ehlehû ecmaîn (ecmaîne): Onu ve onun ailesini, hepsini kurtarmıştık.
“Ve onu ve onun ailesini, hepsini kurtarmıştık.”
Hz. Lût, Lût (A.S).
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-135: İllâ acûzen fîl gâbirîn(gâbirîne).
Geride kalanlar arasında acuze bir kadın hariç.
illâ: Hariç.
acûzen: Acuze, yaşlı kadın.
fî: İçinde, arasında.
el gâbirîne: Geride kalanlar.
“Geride kalanlar arasında acuze (yaşlı) bir kadın hariç.”
Geride kalanlar arasında, acuze (yaşlı) bir kadın hariç.” Yani o kadın, Hz. Lût’un karısı.
“O hariç hepsini, onu ve ailesini kurtarmıştık.” diyor Allahû Tealâ.
Ve 136. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-136: Summe demmernel âharîn(âharîne).
Sonra diğerlerini dumura uğrattık (kökünü kazıdık, yok ettik).
summe: Sonra.
demmernâ: Dumura uğrattık, kökünü kazıdık, yok ettik.
el âharîne: Diğerleri.
“Sonra diğerlerini dumura uğrattık (kökünü kazıdık, yok ettik).”
Öyle bir yok etmiş ki; onlardan evlât oluşmamış. Çocukları olmadan, mevcut çocuklarının da hepsini yok etmiş Allahû Tealâ, kökünü kazımış. Bütün aileyi yok etmiş Allahû Tealâ.
Ve Hz. Lût’dan bahsediyor:
37/SÂFFÂT-137: Ve innekum le temurrûne aleyhim musbihîn(musbihîne).
Ve muhakkak ki siz, sabahları onlara mutlaka uğruyorsunuz.
ve inne-kum: Muhakkak ki siz.
le: Elbette, gerçekten.
temurrûne: Geçip gidiyorsunuz, uğruyorsunuz.
aleyhim: Onlara.
musbihîne: Sabah vakitleri, sabahları.
“Ve muhakkak ki siz, sabahları onlara mutlaka uğruyorsunuz.”
Yani: “Onların kökünü kazıdığı insanların yaşadıkları ülkelerden sabah vakitlerinde geçiyorsunuz, oraya uğruyorsunuz, onların geçmiş hallerini görüyorsunuz.” mânâsına Allahû Tealâ’nın söyledikleri.
Ve 138. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-138: Ve bil leyl(leyli), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Ve geceleyin de. Hâlâ akıl etmez misiniz?
ve: Ve.
bi el leyli: Geceleyin.
e: -mi?
fe: Artık, hâlâ.
lâ ta'kılûne: Akıl etmez misiniz?
“Ve geceleyin de. Hâlâ akıl etmez misiniz?”
Burada eskiden yaşamış olan kavimlerin bıraktıkları izler var. Ama Allahû Tealâ öyle bir ceza vermiş ki; bütün kavmin kökünü kurutmuş. Sadece Hz. Lût’la ailesi kalmış, ama karısı gene hariç.
Sâffât Suresi 139. âyet-i kerime, yeni bir peygambere geçiyor.
37/SÂFFÂT-139: Ve inne yûnuse le minel murselîn(murselîne).
Ve muhakkak ki Yunus (A.S), gerçekten gönderilmiş (resûl)lerdendir.
ve inne: Ve muhakkak.
yûnuse: Yunus, Yunus (A.S) (yunûse).
le: Elbette, gerçekten.
min el murselîne: Gönderilmiş resûllerden.
“Ve muhakkak ki Yunus (A.S), gerçekten (gönderilmiş olan resûllerdendir) gönderilmişlerdendir.”
Ama gönderilmiş; resûl demek.
“Gönderilmiş resûllerdendir Yunus.”
Ve Yunus’un hayatını anlatıyor Allahû Tealâ, 140. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-140: İz ebeka ilel fulkil meşhûn(meşhûni).
O (Yunus A.S) dolu bir gemiye (gemi ile) kaçmıştı.
iz: Olduğu zaman, olmuştu.
ebeka: Kaçtı.
ilâ el fulki: Gemiye.
el meşhûni: Dolu.
“O (Yunus A.S), dolu bir gemiye (gemiyle) kaçmıştı.”
Yunus (A.S), Allah’tan kaçıyor. Dolu bir gemiye atlayıp kaçıyor.
Ve 141. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-141: Fe sâheme fe kâne minel mudhadîn(mudhadîne).
Böylece kur’a çekti. Sonunda kaybedenlerden oldu.
fe: Artık, böylece.
sâheme: Kuraya katıldı, kura çekti.
fe: Artık, böylece, sonunda.
kâne: Oldu.
min el mudhadîne: Kaybedenlerden.
“Böylece kura çekti. Sonunda kaybedenlerden oldu.”
Hz. Yunus, gemiye biniyor. Gemi hareket ediyor ama açıklarda rüzgâr olmasına rağmen, yelkenleri geminin şişmesine rağmen gemi duruyor. Olduğu yerde kalıyor. Bunun üzerine kura çekiyorlar. Yunus, zaten hem kurayı çekiyor hem de söylüyor: “Bu aradığınız kişi benim.” diyor, “Ben bu gemide olduğum için geminiz durdu.”
Ve ondan sonra denize atlıyor, Yunus (A.S).
Ve 142. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
37/SÂFFÂT-142: Feltekamehul hûtu ve huve mulîm(mulîmun).
Onu (Yunus A.S’ı) hemen bir balık yuttu. O, levmedilen biriydi (kendi kendini kınıyordu).
“feltekamehu (fe iltekame-hu).”
fe: Böylece, hemen.
iltekame-hu: Onu yuttu.
el hûtu: Balık.
ve huve: Ve o.
mulîmun: Levmedilen, kınanan kimse.
“Onu (Yunus A.S’ı) hemen bir balık yuttu (suya düşer düşmez balık onu yuttu). O, levmedilen birisiydi (kendini kınıyordu, kınanmıştı).”
Bismillâhirrahmânirrahîm.
143. âyet-i kerime:
37/SÂFFÂT-143: Fe lev lâ ennehu kâne minel musebbihîn(musebbihîne).
Eğer o gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı.
fe lev lâ: Eğer olmasaydı.
enne hu: Gerçekten o.
kâne: Oldu.
min el musebbihîne: Tesbih edenlerden.
“Eğer o, gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı.”
Olmasaydı ne olurdu? 144. âyet-i kerime:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allahû Tealâ buyuruyor:
37/SÂFFÂT-144: Le lebise fî batnihî ila yevmi yub’asûn(yub’asûne).
Muhakkak ki o, beas gününe (kıyâmet gününe) kadar onun (balığın) karnında kalırdı.
le: Elbette, muhakkak.
lebise: Kalırdı, kaldı, kalırdı.
fî: İçinde.
batni-hi: Onun karnı (balığın karnı içinde).
ila: -e, -a.
yevmi yub'asûne: Beas günü, yeniden dirilme günü, kıyâmet günü.
“Muhakkak ki o, beas gününe (kıyâmet gününe) kadar onun (balığın) karnında kalırdı.” diyor Allahû Tealâ. Ama balık onu bir sahile atıyor.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir Kur'ân Tefsiri dersinde birlikte olduk.
Bir defa daha söyleyelim ki tefsir, Allah’ın öğretisidir; Kur’ân’ın ruhunu anlatmaktır; lafzını anlatmak değildir. İnsanların tefsir konusunda söyledikleri, yazdıkları da Allah’ın öğretisi karşısında bir şey ifade etmez.
Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
Allah, hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



