TARİH: 26.07.2004
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah'ın bir zikir sohbetinde, mutluluk sohbetinde inşaallah bizi birlikte kıldı. Neredeyseniz sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz ki biz de ordayız. Aramızda mesafeler hamdolsun ki yok oldu. Hangi odadaysanız, hangi salondaysanız biz de sizinle beraber aynı yerdeyiz ve oradan, sizin bulunduğunuz yerden size sesleniyorum. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Sözlerimize hepinizi çok ama çok sevdiğimizi belirtmekle girmek istiyoruz.
Mutluluk, temel kaynağını sevgiden alır. Sevgili kardeşlerim! Sevgi varsa mutluluk vardır. Nefret üzerine mutluluk kurulamaz ancak mutsuzluk köprüsünden geçerek mutsuzluğa ulaşılır. Nefret köprüsü mutsuzluk köprüsüdür. Nefret, mutluluğu oluşturamaz. Sadece insanı huzursuz kılar, intikam afetini ateşler. Nefret bedava bir olgu değildir. İnsan başkalarından kötülük görür, gördüğü kötülük üzerine o kişiden, kişiyi sevmemeye, daha sonra kötülük devam ederse nefret etmeye başlar.
Nefret, nefsin afetlerinden önemli bir tanesidir. Sevgili kardeşlerim! Biz size sevgiyi öğütlüyoruz. Sevgi… Hayatınızın mihveri olmalıdır sevgi. Sizin için şu kâinattaki en güzel duygu sevgidir. Allah’ı seveceksiniz; bir, etrafınızdaki insanları seveceksiniz; iki. Bir aile yuvasındaysanız, yuvanın her ferdi sizin için sevgiye lâyık olarak görülmelidir. Siz onları severseniz onlar da sizi sevecektir. Öyleyse sevginin karşılığı sevgidir. Nefretin karşılığı nefrettir. Mutluluğu oluşturan tek faktör sevgidir, mutsuzluğu ise sevginin mevcut olmayışı oluşturur. Sevgili kardeşlerim başkalarını hesaba çekerken evvelâ kendinizi hesaba çekmeyi usul haline getirin. Davranış biçimlerinizde “nerede eksiklerim var” diye devamlı kendinizi hesaba çekin. “Acaba ben falancayla olan o konuşmamda onun kalbini kıracak bir şey söyledim mi?” diye hep içinizde bir sual olsun. Böyle bir şeyi hissettiğiniz anda af dilemeyi usul haline getirmelisiniz. Af dilemek bir tevazu işaretidir ve anlaşmazlıkları kökünden söken bir vasıta olarak teşekkül eder. Kim bir hata işlemişse onun yapması lâzım gelen şey, daha karşı taraf ona hatasını bildirmeden af dilemektir. Sevgili kardeşlerim! Bunu yaptığınız zaman büyüklüğünüzü göstermiş olursunuz. Biliyor musunuz şeytan size der ki: “Bak! Ona adam gibi davrandın, ona haddini bildirdin, şimdi af dileyip küçülüyorsun.” Hayır, sevgili kardeşlerim! Birinci davranışınız da hata; başkalarına haddini bildirmek. İkinci davranışınız da şeytan tarafından yanlış değerlendirilerek size ulaştırılıyor ki, af dilemenize mâni olsun. Af dilediğiniz zaman dostluk köprüsünü oluşturmuş, vücuda getirmiş olursunuz.
Sevgili kardeşlerim! Dostluklar, mutlaka sevgiye dayalıdır. Hiçbir hatanız olmasa da size birisi kötü davrandığında; beklemediğiniz kadar kötü davrandığında, bir defa daha tekrar ediyorum, hiçbir hatanız olmasa dahi siz ondan af dilemek büyüklüğünü gösterdiğiniz zaman, kişinin elindeki bütün savaş imkânlarını elinden almış olursunuz. Bekliyor ki siz ona daha sert bir tonla, daha sert bir cevap verebilesiniz de o da size haddini bildirsin. Gerekirse vursun yani sizden intikamını alsın. Sevgili kardeşlerim! Hiçbir suçunuz yok ama gelmiş birisi size bağırıyor; ondan af dilediğinizi düşünün. Hatanız olmadığı halde ondan af dilediniz. Onu bocalatabilecek olan en kestirme çareye başvurdunuz. Beklediği şey sizin de ona karşı tepki göstermeniz, küfretmeniz, ona yumruk atmanız veya bir şeyler; onu daha çok harekete getirecek olan, size daha çok zarar vermeye sevk edecek olan bir şeyler ama siz af diliyorsunuz. Beklediği bütün dünyayı yıktınız. Onun nefret dolu dünyasında güneş doğdu. Siz af dilediğiniz anda onun nefret dolu karanlık dünyası yok oldu ve aklı başına geldi. Hatasını anladı.
Ne olur dersiniz? Sevgili kardeşlerim! Burada şeytanın dizaynına bakın. Af dilediğiniz zaman: “İşte sen bir korkaksın bak, o sana saldırmak için hazır. Hem sana hakaret ediyor ki sen ona saldırasın, o da sana saldırsın, sen ona haddini bildirecek yerde af diledin. Bu, korkaklıktır. Sen bir korkaksın!” İşte şeytan size bunu söyler. Oysaki şimdi öbür tarafın dünyasına gelin. Öfkeyle, nefretle size gelmiş en ağır kelimeleri söylüyor, siz de karşısına geçmişsiniz. Hiç hatanız olmadığı halde ondan af diliyorsunuz. Şeytanın göstermek istediği, size küçüklük izafe etmek tam tersine bir netice verecektir. O kişi haksız yere size öyle davrandığının, ancak siz ondan af dilediğiniz zaman farkına varacaktır ve devam etmesi için elindeki bütün kozları almış olacaksınız. Devam edebilmesi artık mümkün değildir. Sonuç mu? Sonuç, onun da sizden af dilemesidir. Deneyin, sevgili kardeşlerim. Size af diletmemek için şeytan her şeyi yapar; ama af dilediğiniz zaman maneviyatını kabul edip sizi rahat bırakır. Size “Af diledin de mağrifet mi yaptın?” diyen iblis, karşı tarafın af dilemesi karşısında derin bir sıkıntıya düşer.
Sevgili kardeşlerim! Göreviniz, şeytanı daima azaba sokmak. Nasıl yapacaksınız bu işi? Evvelâ şunu unutmayın; şeytan, muhteşem bir doğruluk öğretmenidir. “Hoppala! Hep bize yanlışı öğretiyor, her zaman bize yanlışlar yapmaya sevk ediyor.” Tamam, zaten biz de onu söylemek istiyoruz. O bir doğruluk öğretmenidir. Ne zaman? Onun söylediğinin tersini yaptığımız zaman. Tersi mutlaka doğrudur. Ne yapar iblis?
1- Sizin Allah’ın bir emrini yerine getirmemenizi ister.
2- Allah’ın bir yasağını da işlemenizi ister.
Öyle söylediği zaman, Allah’ın bir yasağını işlemenizi istediği zaman işlemeyeceksiniz; bitti olay. Şeytan yenildi; 1-0. Allah’ın emrettiği bir şeyi size yasaklar, “Sakın onu yapma” der, “Sen şimdi onu yapacaksın da ne olacak?” diye bin bir dereden su getirmeye çalışır. Siz hiç ona aldırmadan Allah’ın emrini yerine getirirsiniz. O, su getirirken sizin namaz kılmamanız için bütün gayretine rağmen namaz kıldığınızı görünce çileden çıkar ama yapabileceği hiçbir şey yoktur. İblis, sizi mutsuz etmenin şu dünyadaki en büyük faktörüdür. Hepinizle ayrı ayrı meşgul olan şeytanlar söz konusudur ve Allahû Tealâ buyuruyor ki:
24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
“Sakın şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o, şeytan tarafından münkerle ve fuhuşla emredilir.”
Münker; yapılmaması lâzım gelen bir şeyi yaptırmak, fuhuş da gene yapılmaması icap eden şeylerden fuhşuyatla alâkalı kesim. Ama sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’nın münkerden de fuhuştan da sizi men etmesi söz konusu. İşte şeytanla mücâdele ettiğiniz zaman, ona karşı çıktığınız zaman zaferi kazanacaksınız. İblis bir yenilir, iki yenilir, üç yenilir veya sizinle o an alâkalı olan şeytan vazgeçmez. Ömrü boyunca sizi mutlaka mağlup etmek için elindeki bütün kozları kullanacaktır ama onu deli divane edebilirsiniz; her seferinde onu yenerek. Bundan çok büyük sıkıntı duyar. En sonunda sizi yenememesi onu büyük sıkıntıya sokar. İşte hani eskiler demişler ya! “Şeytan azapta gerek” diye, sebebi budur.
Allah’ın dostları iblisi her zaman duman ederler. Biliyor musunuz şeytanın eli mahkûmdur, o sizi yenemez; siz söylediklerimizi yaptığınız takdirde tabiî. Öyleyse Allah’a giden bütün yolları tıkayan odur. Sizin mutsuzluğunuzun en büyük engeli. Ne diyor? Diyor ki:
7/A'RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).
(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.
7/A'RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.
7/A'RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.
7/A'RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.
“Yarabbi! Beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Eğer beni kıyâmet gününe kadar yaşatırsan, o güne kadar bana müddet verirsen, ben bu Âdem (A.S)’ın bütün zürriyetinin Sıratı Mustakîmleri üzerine oturacağım. Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından, onların Sıratı Mustakim üzerinden Sana ulaşmalarına engel olacağım.”
Engel olabilir mi? Olabilir sözü yeterli değil, daha ötesi var. Engel olacağı, insanların büyük kısmının Allah yolundaki hedeflere ulaşmasına engel olacağı kesin. Sonuç veriliyor. Biliyorsunuz Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de diyor ki: “Biz bu Kur’ân’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu Kur’ân’a yerleştirdik. İşte zamanın bütün boyutları oradadır, mekânın da öyle.
6/EN'ÂM-38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).
Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).
Allahû Tealâ kıyâmet gününden bahsediyor, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi:
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
“Kıyâmet günü, şeytan insanlara karşı olan hedefini gerçekleştirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç geri kalan bütün fırkalar şeytana kul oldular.”
İşte bu şeytana kul olanlara dikkatle bakın sevgili kardeşlerim! Herkes doğuşundan itibaren şeytana kuldur. İnsan ve cin şeytanlara kuldur. Ne zaman ki bir insan Allah’a ulaşmayı diler, taguta olan kulluktan kurtulur. Ne olur? Allah’a kul olur. Ve Allah’a kul olduğu andan itibaren bir muhteşem müdafaa sistemi Allahû Tealâ tarafından onun etrafında vücuda getirilir. İblis artık ona tesir edememenin sıkıntısını, hüznünü o kişi ruhunu Allah’a ulaştırana kadar hep yaşayacaktır. Kudurur iblis. Şeytanlar kudurur bu işe. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın sözü var, diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.”
Başından başlayalım Şûrâ-13, bu konuyla alâkalı.
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse (Allah’a ulaşmayı dilerse) onları Kendisine ulaştırır.”
Öyleyse sadece Allah’a yönelenler; onlar mü’minlerdir. Sebe Suresisin 20. âyet-i kerimesindeki mü’minler onlar. Geri kalan 72 fırkanın her birindeki insanların %90’dan fazlası şeytana, taguta kul olanlardır. Onun için biz hepimiz kitle halinde Allah’a çok hamd etmeliyiz, çok şükretmeliyiz ki tagutun kulu olmaktan Allah’a ulaşmayı dilediğimiz gün hepimiz kurtulmuşuz. Gerçekten insan Allah’a ulaşmayı dileyince taguta kul olmaktan kurtulur mu? Elbette kurtulur. İşte Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesini bir defa daha söyleyelim: “Sakın şeytanın adımlarına tâbi olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbi olursa, münker ve fuhuşla emrolunur.” Şeytan bildiğimiz şeytan. Şeytanlar da onun kabilesi. Cin tayfasından, dumansız ateşten yaratılmışlar. Asıl bugünkü ifadeyle enerjiden yaratılmışlar. Sevgili kardeşlerim! Biz insanlar çamurdan yaratılmışız, topraktan yaratılmışız. Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın ne dediğine bakalım şimdi. Ne diyor Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde?
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
“Onlar (sahâbe), taguta kul olmaktan içtinap ettiler; kaçındılar, kendilerini kurtardılar. Çünkü Allah’a yöneldiler; Allah’a ulaşmayı dilediler. Onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.”
Sahâbe Allah’a yönelmiş ve taguta kul iken Allah’a kul olmayı başarmışlar. Tagut bu noktadan sonra sahâbeye fena halde içerlemiş. Artık sahâbe şeytanın etki alanının tamamen dışına çıkmış. Sahâbe dediğimiz kimler? Allah’a ulaştıktan sonrada Allah’ı vekil tayin etmeye devam edenler. Fizik vücutlarını teslim etmek için vekil tayin edenler; etmişler. Nefslerini teslim etmek için Allah’ı vekil tayin edenler; etmişler. İrşada ulaşmak için Allah’ı vekil tayin edenler; etmişler. İradelerini Allah’a teslim etmek için Allah’ı vekil tayin edenler, hepsini gerçekleştirmişler ve irşat makamına tayin edilmişler.
Sevgili kardeşlerim! Şu dünyada Allah’ın tayin ettiği kadar bir süre yaşarsınız. Herkesin zamanın hangi noktasında ve mekânın hangi koordinatında öleceği Allahû Tealâ tarafından evvelden bellidir. Bu evvelden takdir ediş, Allahû Tealâ’nın kaderi oluşturmasıdır. Ölüm bir kaderdir ve de bileceksiniz ki Allah sizin için ölümü hangi gün ve kâinatın ya da bu dünya adı verilen gezegenin hangi noktasında tayin etmişse, hem zaman koordinatı bellidir, hangi ayın, hangi yılın, hangi ayın, hangi gününün, hangi saatinin, hangi dakikasında öleceksiniz? Bu önceden Allahû Tealâ tarafından bilinir. Allah’ın buradaki takdirinden muradı budur.
Öyleyse bir insan başkaları tarafından öldürüleceğinden falan korkuyorsa onun korkusu boşunadır. Bilsin ki o, o gün o korktuğu düşmanı tarafından öldürülmeseydi, başka bir sebepten mutlaka öldürülecekti. Öldürmeye çalışanlar için de aynı şey söz konusudur. Bilsinler ki o öldürmeye çalıştıkları kişiyi onlar öldürmeselerdi, başka bir sebepten o kişi mutlaka o dakikada ve orada ölecekti. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’deki bu muhtevayı koymuş yerine. O zaman sevgili kardeşlerim, ölümden korkmanın bir anlamı kalıyor mu? Hele ölümü yaşadıysanız, ölmeden evvel öldüyseniz! Sevgili kardeşlerim! Gelin sizinle beraber bir mutluluk yolculuğuna çıkalım. Ne yapmamız lâzım? Allah’a ulaşmayı dilememiz lâzım. Sonra ikinci anahtar, ömür boyu devam edecek olan zikir müessesesi. Elbette bütün ibadetler Allah katında değerlidir ama en değerlisi zikirdir. Neden? Çünkü sadece zikir nefsimizin afetlerini yok eder, yerine faziletleri getirir, yerleştirir nefsinizin kalbinde. Ruhunuz zaten sizden sizi terk edip ayrılacaktır. Fonksiyonel olması Allah’a ulaşmayı dilediğiniz noktadan itibaren bitmiştir. O noktadan itibaren artık nefsinizin afetleri var ama Allah’a ulaşıncaya kadar da Allah’ın yardımıyla karşı karşıyasınız. Nefsiniz sizi dilediği istikamette asla kullanamaz, şeytan hiç kullanamaz. Çünkü Allah’ın koruyucu kalkanı, Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an üzerinize Allahû Tealâ tarafından gelmiştir. Şeytan, size şu veya bu şekilde bir zarar verme yetkisinin sahibi değildir. Öyleyse tam bir korunma altına girersiniz. Allahû Tealâ sizi koruma altına alır. Allah’a ulaşmayı dileyen herkesi mutlaka Kendine ulaştıracağına söz verdiği için tagutun insan ve cin şeytanların üzerinizdeki hegemonyası, siz Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an bitmiştir. Allah, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilediğinizi görür ve derhal Rahmân esmasıyla üzerinize tecelliye başlar. Bu tecelli sizi furkanlarla teçhiz eder. Görmeyen gözleriniz görmeye, işitmeyen kulaklarınız işitmeye, idrak etmeyen kalpleriniz idrak etmeye başlar. Bu korunum vasıtalarını, doğruyu yanlıştan ayırma furkanlarını, Allah’ın size lutfedip vermesidir. Allah sizi bunlarla teçhiz eder, cihazlandırır.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Kurtuluş mu diyorsunuz? Elinizin altında. Allah’a ulaşmayı dileyin, yolculuk başlasın. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilediği zaman ne olur? O kişinin ruhunu Allah mutlaka Kendisine ulaştırır, nefsinin yarısından fazlasını mutlaka nurla doldurur ve o kişi Allahû Tealâ tarafından, üçüncü kat cennettin sahibi kılınır, dünya saadetinin de %51’inin sahibi kılınır. Peki, neyin karşılığı? Bir dileğin, bir talebin karşılığı! Şuradan, kalbinizden Allah’a bir talepte bulunacaksınız: “Yarabbi! Ben sana ulaşmak istiyorum. Ruhumu ölmeden evvel Sana mülâki kılmak istiyorum, ilka etmek istiyorum, ulaştırmak istiyorum ve ben eminim ki bunu istediğim zaman, Sen beni mutlaka göreceksin, mutlaka Sen beni Kendine ulaştıracaksın.” İşte bu kadar! Kim böyle bir durumdaysa, bunu yaparsa, o kişi bilmelidir ki Allahû Tealâ mutlaka o kişinin yardımına ulaşacaktır. Bu yardıma dikkat edin! Allahû Tealâ o kişiyi adeta bir fanusun içine alır, koruyucu sistem çalışmaya başlar, o kişi ruhunu Allah’a ulaştıracağı yer olan 21. basamağa kadar, sonra da ruhu Allah’ın Zat’ında yok olur; 22.basamağa kadar Allah’ın muhafazası altındadır. Tagut ona asla münker ve fuhuşla emredemez. Teklif ederse, hiçbir zaman teklifinin kabul olmayacağını bilmektedir ve uzaktan hasedinden çatlar iblis.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinizde kim olursanız olun, kalbinizden bir taleple Allah’a ulaşmayı dilemişseniz, mutlaka Allah sizi Kendisine ulaştıracaktır. Başka bir alternatif yok. Peki, bu cennet mutluluğu. Allah’a ulaşmayı dilediniz; birinci kat cennetin sahibisiniz. Allahû Tealâ sizi furkanlarla teçhiz etti, kalbinizdeki %2 nur birikimiyle sizi huşû sahibi kıldı. Ancak bu noktada mürşidinizi talep ederseniz Allah gösterir. Tâbî oldunuz; o noktada ruhunuz vücudunuzdan ayrılır, kalbinize îmân yazılır, başınızın üzerine devrin imamının ruhu gelir, ruhunuzun Allah’a doğru yola çıkması için emreder ve ruhunuz Allah’a ulaşır. Bu ulaşma süreci içersinde nefsinizin kalbinde ruhunuzun gök katları boyunca yapacağı yolculuğun her bir katında %7 fazl birikimi gerçekleşir. Her gün o kişinin kalbi biraz daha, biraz daha aydınlanır. Öyle ki ruhu Allah’a ulaştığı zaman, Allah’ın verdiği söz yerine geldiği zaman, o kişinin nefsinin kalbinde %49 fazl, %2 rahmet nuru olmak üzere %51 nur birikimi olur. Şeytanın o kişi üzerindeki hâkimiyeti de %100’den %49’a düşer. Şeytan açık ve kesin bir şekilde yenilmiştir. Yarıdan fazla nefsinizin kalbi Allah’ın nurlarıyla donatılmıştır.
Sevgili kardeşlerim! İnsanları dostlarınız olarak kabul edin. Onları sevin. Bu anlattığımız şey, cennet mutluluğunun, buraya kadar gelen kesimin işaretleridir; cennet mutluluğunun işaretleridir. Üçüncü kat cennetin sahibisiniz, 22. basamak. Ruhunuz Allah’ın katında yok oldu ve nefsinizin kalbi %51 nurlarla dolduktan sonra Allah’ın Zat’ında da yok oldu. Peki, sonra mı? Sonra tehlike başlar. Sadece Allah’ı kendisine vekil tayin edenler, bu tehlikenin dışındadırlar. Yani kim şöyle düşünürse o, kurtulur: “Yarabbi! Sen bana buyurdun ki: Bana ulaşmayı dile, Ben seni Kendime ulaştırayım. Ben Sana ulaşmayı diledim. Sen de gerçekten beni Kendine ulaştırdın. Öyleyse ben bana düşeni yaparsam mutlaka bunun gerçekleşeceği kesin.”
Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyenler için diyor ki:
2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
“Onlar yakîn hasıl ederek, kesin şekilde inanırlar ki Allah’a mülâki olacaklardır (ruhlarını Allah’a ulaştıracaklardır).”
Kim bunlar? Huşû sahipleri. Yetmez! Onlar, ölümden sonra da ruhlarının Allah’a tekrar geri döndürüleceğinden de emindirler. Kesin şekilde ona da inanırlar. İşte Allah’ın Kendisine ulaştırdığı kişiler, bu îmânın sahibi olan kişilerdir. Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır. Bu insanlar, evvelce Allah’a ulaşmayı dilemişler, ondan sonra da bu noktaya Allahû Tealâ tarafından getirilmişlerdir.
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki Allahû Tealâ bütün insanlara kapıları ardına kadar açmış, “talebena vecebena.” diyor, Siz talep edin, Biz de icabet edelim.” Ama dikkat edin ki talep eden kişinin davetine Allahû Tealâ’nın icabeti, onun Allah’ın yolunu seçmesi veya seçmemesi istikametindedir. Kim Allah’ın yolunu seçerek, Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allah’tan talepte bulunursa; “Yarabbi! Ben Sana ulaşmak istiyorum” derse, o kişinin mutlaka ruhu Allah’a ulaşır. Bu, ona üçüncü kat cenneti sağlar ama dünya saadetinin sadece yarısını sağlar. Kişi daha ötesini isterse öteye geçebilir, istemezse vaziyetini koruması gerekir. O güne kadar ulaştığı 33 bin zikrini hiç aşağı indirmemesi lâzım. İndirirse tehlike başlar. Neticede kişinin fıska düşmesi mümkün olabilir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah yolunda dünya mutluluğunun muhtevası nedir? Allah sizin hem cennet mutluluğunun hem de dünya mutluluğunun sahibi olmanızı istiyor. Cennet mutluluğu, cennette her şeyin temin edildiği mutlu bir ortamda sonsuza kadar mutlulukla yaşamaktır. Tâbii ki kıyâmetten sonraki devreyle alâkalı. Peki, dünya saadeti? Dünya saadeti bu dünyada mutluluğu yaşamaktır. Peki, dünya saadetine ulaşmak ister misiniz? Bunun yolu, bu noktaya ulaştıktan sonra; ruhunuzu Allah’a ulaştırdıktan sonra yoldan vazgeçmemek ve Allah’tan fizik vücudunuzu teslim alması için Allah’a tevekkül etmekten geçer. Allah’a tevekkül edeceksiniz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a tevekkül edeceksiniz. Ne düşünmüştünüz? Allahû Tealâ bana diyor ki: “Eğer sen Bana ulaşmayı dilersen, şu kalbinden bir dileğin sahibi olursan, Ben seni mutlaka Kendime ulaştırırım. Ben de Allah’a ulaşmayı diledim, Allah beni Kendisine ulaştırdı. Ey yüce Allah’ım! Ben böyle dilediğim için beni hamdolsun ki Kendine ulaştırdın. Senin sayende ben ermiş bir evliya oldum. Sen beni ermiş bir evliya kıldın; Allah’a ermiş bir evliya. Ermiş oldum. Şimdi de ben Senden fizik vücudumu da teslim almanı diliyorum. Benim talebim bu. Bunun için bana düşen her şeyi yapmaya hazırım.” Allahû Tealâ talebinizi mutlaka kabul edecektir. Size daha çok zikretmeniz için arzuyu, zikirden zevk almanızı, namazdan zevk almanızı, orucu tuttuğunuz zaman acıkmamanızı, zekât verirken mutluluk duymanızı Allah sağlayacaktır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrolsun. Her şeyin en güzeli sizlerin olsun. Eğer dilerseniz; Allahû Tealâ’yı kendinize vekil tayin ederseniz, bir başka ifadeyle sizi Kendisine ulaştıran Allahû Tealâ’nın sözünü burada da yerine getireceğinden de eminseniz, buna hulûsî kalple inanıyorsanız, Allahû Tealâ mutlaka sizin fizik vücudunuzu da teslim alacaktır. Bunun mânâsı, nefsinizin kalbinde %80’den fazla nur birikimi gerçekleşmiştir ve fizik vücudunuz artık nefsinizin kalbinde kalan %19 karanlığı hesaba bile katmamaktadır. Allah’ın bütün emirlerini gerçekleştirmekte, yasak ettiği fiilleri işlememektedir. Bundan sonrası artık zor değildir. Fizik vücudumuzun tesliminden sonra bir kişinin nefsini Allah’a teslim etmesi, daimî zikre ulaşmasıyla mümkündür. Bunun yardımı da mutlaka Allah’tan gelecektir. Kişi gene, “Yarabbi! Ben Sana ruhumu ulaştırmak istedim. Sana tevekkül ettim; gerçekleştirdin. Fizik vücudumu Sana teslim etmek istedim ve Sana onun için tevekkül ettim. Sen onu da gerçekleştirdin. Öyleyse ben nefsimi de Sana teslim etmek istiyorum. Beni teslim al, nefsimi de teslim al, beni daimî zikre ulaştır. Ben ötekiler konusunda tam bir inancın sahibiydim, gene tam olarak inanıyorum ki Sen beni mutlaka daimî zikre ulaştırırsın. Evvelkileri gerçekleştirmen geleceğin de teminatıdır. İnanıyorum ki Sen bunu gerçekleştirirsin. Beni daimî zikre ulaştırırsın.” Kim bu inancın sahibi olursa, zikrinin arttığını ve daimî zikre ulaştığını görecektir. Sonra, o kişinin daimî zikirle dünya saadetinin de bütününe sahip olması söz konusu. Nedir dünya saadeti? Dünya saadeti, mutluluk adı verilen müessese, bir uyum halidir sevgili kardeşlerim. Nasıl bir uyum hali? Dünya mutluluğu mutlaka huzuru gerektirir. Kavganın bitmesini gerektirir, huzur ve uyum hali oluşmasını gerektirir. Neden insanlar başta mutsuzdur? Nefsleri var; afetlerle dolu, ruhları var; hasletlerle dolu ve ikisi arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir kavga var. Nerede kavga varsa, kaos varsa orada insanlar mutsuzdur sevgili kardeşlerim! Eğer siz de bu söylediklerimizi tatbik etmiyorsanız, iç dünyasında derin bir kavganın sahibi olan insanlarsınız. O kavga; içinizdeki kavga sizi mutsuz edecek olan en büyük faktördür. Dikkat edin! İç dünyanızda nefsiniz -başlangıçtasınız daha- Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkar, yasaklarını ise mutlaka çiğnemek ister, yasakları işlemek ister. Ruhunuz hasletlerden oluşur; Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmek ister, yasak ettiği fiilleri ise asla işlemek istemez. Öyleyse birinin istediği diğerinin mutlaka itirazını gerektirir, ikincinin istediği de birincinin itirazını gerektirir. İkisinin talepleri birbirine taban tabana zıt olan iki varlık iç dünyanızda yaşamaktadır ve devamlı akla tesir etmeye çalışacaklardır. İki tesir aklınıza art arda gelir. Nefs, Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlemek istediğini söyleyerek aklın kendi istikametinde vücuda emir vermesini ister, ruh da Allah’ın yasak ettiği o fiili işlemek istemediğini söyler. Akla, “Bu Allah’ın yasak ettiği bir fiildir, bunu yasakla” tarzında talep gönderir. Vücudun kumandanı akıldır. Hangi ortamda neşv-ü neva bulmuşsa, şuur kazanmışsa o ortamın gereklerine göre hareket edecektir. Allah’ın bütün emirlerinin yasaklandığı, yasak ettiği fiillerinse güçlendiği bir dünyada şuurlaşmışsa elbette Allah’ın yasak ettiği fiillere evet diyecektir, Allah’ın emrettiklerine de hayır diyecektir ve böylece nefsinin emrinde bir akıl olacaktır. Ruh, her seferinde yenilecektir ve bunun arkasından da ruh elindeki yetkiyi kullanacak, nefse huzursuzluk verecektir. Allah da her yapılan suçtan sonra fizik vücudu cezalandıracaktır, ona azap verecektir. Öyleyse insanların dünya mutsuzluğu bu sebebe dayalıdır. Allah’ın emirlerini asla işlememek, yasak ettiği fiilleri işlemek sebebiyle kişi hem Allah tarafından cezalandırılacak hem de nefs ruh tarafından cezalandırılacaktır. Ruh nefse huzursuzluk verecek, Allah da fizik vücuda azap edecektir.
Sevgili kardeşlerim! Hiçbir hatanız yoktur ki o hatayı işledikten sonra o vicdan azabı dediğimiz azabı duymayasınız. Ama az ama çok mutlaka duyarsınız. Neden mutsuzuz? Dünya hayatını yaşarken mutsuzuz? Birinci sebep iç dünyamızda devamlı kavga yani kaos olduğu için mutsuzuz. Nerede kavga varsa, kaos varsa orada mutsuzluk vardır, huzursuzluk vardır ve içinizde nefsinizle ruhunuz devamlı bir didişme içerisinde, devamlı kavga halinde. O zaman siz mutsuz bir insansınız ve de devamlı her yaptığınız yanlıştan sonra fizik vücudunuz da nefsiniz de cezalandırılır Allahû Tealâ tarafından ve ruhunuz tarafından. Birisi, fizik vücudunuz Allahû Tealâ tarafından, nefsiniz de ruhunuz tarafından. Peki, Allahû Tealâ acaba niçin ruha böyle bir yetki vermiş? Çünkü ruhu Kendisine geri istiyor. Ruh Allah’tan bize verilen bir emanettir, doğuşumuzda bize üfürülmüştür ve Allahû Tealâ emanetini geri istiyor. Tam 12 âyet-i kerimede Allahû Tealâ emanetini geri istediğini söylüyor ve Allah’a doğru onun yola çıkarılmasını, ulaştırılmasını istiyor.
Sevgili kardeşlerim! Ruhunuzun Allah’a ait olduğunu, Allah’tan verilen bir emanet olduğunu hiç unutmayın! Göreviniz, sizin bu emanetinizi Allah’a teslim etmenizdir. İşte Allah ile olan ilişkilerinizde sizde olanlardan birincisinin teslimi; ruhunuzun Allah’a teslimidir. Sonra fizik vücudunuzun teslimi gelir, sonra nefsinizin teslimi gelir, en sonra da iradenizin teslimi gelir. Öyleyse nefsinizi, fizik vücudunuzu, ruhunuzu Allah’a teslim etmeniz Allah’ın temel emirleridir. Allahû Tealâ bu konuları açık bir şekilde dile getirmiş. Ne zaman daimî zikre ulaşırsanız, nefsinizin kalbinde hiçbir negatif faktör kalmaz. Daha önce ruhunuzu Allah’a ulaştırmışsınızdır; 21. basamaktasınız. Ruhunuz Allah’ın Zat’ında yok olur; 22. basamaktasınız. Bu, size Allah’ın verdiği sözün yerine getirilmesi olayıdır.
Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, bu noktaya o kişiyi mutlak olarak getirir. Mutlaka o kişinin ruhu Allah’a, ölmeden evvel Allah tarafından ulaştırılır. Allah ona namazı sevdirir, orucu sevdirir, zekâtı sevdirir, özellikle zikri sevdirir. Allah’ın emirleri o kişi için bir zevk haline gelir. Allah onu Kendisine ulaştırdığı güne kadar Allah’ın özel ihtimamıyla o kişi mutlu bir devre geçirir. Bu devre gerçekten tam bir mutluluk devresidir. Çünkü Allahû Tealâ şeytanın o kişiye tesir edip de onu Allah’ın yolundan dışarı çıkmasına asla müsaade etmez. Bütün kapıları şeytana kapatmıştır. Kişi mutlak bir koruma altına alınmıştır. Allah’ın İlâhî iradesi, kişiyi bir fanus gibi kaplamıştır. O kişi Allah’ın koruyucu iradesinin koruması altındadır. Ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra, ruh emaneti Allah’a teslim edilmiştir. 7 tane gök katını aşmış, Allah’ın Zat’ına ulaşmış ve Allah’ın Zat’ında yok olmuştur. Buraya kadarı Allahû Tealâ için verilen bir sözün gereğidir. Herkes buraya kendisini zorlamasına gerek kalmadan mutlak olarak ulaşır. Allah bütün ibadetleri o kişiye sevdirir ve o kişi bu noktaya mutlak olarak ulaşır. Önemli olan sevgili kardeşlerim, bundan sonrasıdır.
Bir kişi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmek için daha büyük gayretler sarf etmek mecburiyetindedir, zikri giderek artacaktır. Nefsinin kalbindeki nurlar %51 den %61’ e, %61’den %71’ e, %71’den de %81’e yükselecektir. %81’e ulaştığı zaman nefsinin kalbindeki nurlar, bu kişi fizik vücudunu da Allah’a teslim edecektir. Mutluluğu mu? Cennet mutluluğunun 4. katına yükselmiştir. 4. kat cennetin sahibi olmuştur ama ruhunun dizaynı içinde, Allahû Tealâ o kişinin daha ruhunu Allah’a ulaştırdığı noktadan sonraki 22. basamakta, ruh Allah’a teslim olmuş, Allah’ın Zat’ında ruh yok olmuştur. Ruhla kişinin ilişkisi sona ermiştir. Artık başının üzerinde koruyucu kalkan olarak devrin imamının ruhu vardır. Onu şeytanın bütün hamlelerinden, bütün saldırılarından mutlak olarak korur. Şu büyüye uğrayan, hüddama uğrayan insanlar bilselerdi ki Allah’a ulaşmayı gerçek anlamda dilerlerse, devrin imamının ruhu mutlaka başlarının üzerine gelir ve onlara büyünün, hüddamın tesir etmesi hiçbir şekilde mümkün olmaz. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Fizik vücudunuzun Allah’a teslimi, nefsinizin kalbinde %81 nuru ifade eder. Bundan sonra 26. basamakta nefsinizi de Allah’a teslim edersiniz, daimî zikirle 7 kat yerler, 7 kat gökler, yerlerin melekûtu ve göklerin melekûtu size gösterilir.
Eskiden neden mutsuzdunuz? İç dünyanızda kavga vardı, nefsiniz ve ruhunuz devamlı kavga halindeydi. Peki, ya fizik vücudunuz? Fizik vücudunuz da Allahû Tealâ ile olan ilişkilerinde Allah’ın bütün emirlerini yerine getirdiği, yasak ettiği fiilleri devreden çıkardığı zaman bir büyük mutluluğun içine ulaşmıştır. Ama bu %100 mutluluk değildir. Çünkü nefsinizin afetleri hâlâ karşı koydukları için huzursuzluk konusu oluyor ama nefsinizi de Allah’a teslim ettiğiniz zaman burada mutluluğunuz %100’dür. İşte nefsinizi Allah’a teslim ettiğinizde sadece iç dünyanızda mutluluğu yaşamayacaksınız, dış dünyanızda da mutlu olacaksınız. Neden? Çünkü nefsinizin afetleri tamamen yok olduğu için şeytanın hiçbir dediğini fizik vücudunuz ve nefsiniz kabul etmeyecektir. Davranış biçimleriniz tamamen Allah’ın emrettiği standartlarda emirler ve nehiyler yönünde %100 Allah’a itaatle vücuda gelecektir. Öyle ise artık fizik vücudunuz hiç kimseye karşı düşmanca davranışlar tahakkuk ettirmeyecektir. Herkesi dost ve arkadaş olarak kabul edecek, herkese en iyi davranışları sergileyecektir. Böylece başka insanlarla aranızdaki kavga da bitecektir.
İşte başka insanlarla kavganın bitmesi dış dünyanızda da bir uyum halini; %100 uyum halini, bir sulh ve sükûn halini gerçekleştirmiştir. Başlangıçta nefsiniz başkalarına üstünlük taslıyordu, düşmanlık edip başkalarının gözünde küçültmeye çalışıyordu. Ama şimdi bunların hepsi kaybolmuştur. Fizik vücudunuz Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir işlemi yapmayan bir hüviyet kazanmıştır. Nefsinizi teslim ettiğiniz zamansa bu artık %100 bütünlenmiştir. Dış dünyanızda, başka insanlarla ilişkilerinizde artık kavganın yeri yoktur. Sulh ve sükûn, bir uyum hali sizinle dış dünyadaki diğer insanlar arasında tam bir uyum hali oluşmuştur. Başkaları size düşman olabilir ama bu sizi hiç tesir altına alamaz. Sonra? Sonra sevgili kardeşlerim! Allah ile olan ilişkiler, emirler cephesi; Allah’ın bütün emirlerini büyük zevk duyarak gerçekleştiriyorsunuz, emirler cephesinde bütün probleminiz yok olmuştur. Yasaklar; Allah’ın yasaklarına riayet ederken, bundan hiç sıkıntı duymuyorsunuz, huzursuzluk duymuyorsunuz. Allah’ın yasaklarını tahakkuk ettirirken ondan da ayrı bir haz alıyorsunuz. Öyle ise emirler cephesinde de yasaklar cephesinde de tam bir sulh ve sükûn hali. İç dünyanızda kavga bitmiş, dış dünyanızda kavga bitmiş, Allah ile olan ilişkilerinizde kavga bitmiştir. Sizin için sonsuz bir mutluluk oluşmuştur.
Sevgili kardeşlerim! Evvelce etrafınızdaki insanlarla sizin aranızda devamlı haset ve kavga vardı. Size kötü muamele ettiklerinde siz, onlardan intikam almak istiyordunuz. İntikam aldığınız zaman onlara da intikam fırsatı veriyordunuz. Onlar size kötü davrandığınız zaman birinci huzursuzluğunuz, siz onlara bunun cevabını verip de onları rahatsız ettiğiniz zaman ikinci huzursuzluğu yaşıyordunuz. Onları rahatsız ettiğiniz için ruhunuz nefsinize huzursuzluk veriyor, Allah da size azap ediyor. Yetmez! Bu insanlar sizden, kötülüğü gördükleri kimseden intikam almak istiyorlardı. İntikamları aldığı zaman yeniden huzursuz oluyordunuz ve böylece devamlı bir huzursuzluk hali çevre insanlarla sizin aranızda cereyan ediyordu. Ama daimî zikre ulaştığınız zaman, bunların hepsi hem emirler cephesinde hem nehiyler cephesinde bitmiştir. Dış dünyada, başka insanlarla ilişkilerinizde tam bir mutluluğu yaşamaya başladınız, Allah ile olan ilişkilerde de tam bir mutluluk.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İşte Allah’ın hepinizi ulaştırmak istediği yer burasıdır. Daimî zikrin sahibi olmak ve en azından 5. kat cennetin sahibi olmak ve neticede 7. kat cennetin sahibi olmak. Hem dünya mutluluğunu iç dünyanızda, dış dünyanızda ve Allah ile olan ilişkilerinizde enine boyuna yaşamak hem de cennetin en üst boyutlarına ulaşmak. İşte Allahû Teâla’nın hepinizden istediği şey bu. Tatbikata girdiğiniz zaman bakacaksınız ki gerçekten hiç de zor bir şey değilmiş.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Size doyum olmaz ama bu sohbetimizde inşaallah burada tamamlanıyor. Sizleri çok ama çok sevdiğimizi belirtmek istiyoruz. Mutlu olmanız için, sizler için her şeyi yapabileceğimizi bilmenizi istiyoruz. Allah’ın emrinde sizin için, sizin mutluluğunuz için varız. Sizin mutluluğunuz bizi mutlu eden en büyük faktördür. Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederek Allah’ın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
İmam İskender Ali M İ H R



