}
Sorular ve Cevaplar 30.07.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 108237


SOHBETİN ADI: SORULAR VE CEVAPLAR

TARİHİ: 30.07.2004


Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha dîn konusundaki suallere cevap vermek için huzurlarınızdayız. Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, mutlu olmak ancak Allah’a yaklaşmakla mümkün. Öyleyse öğrenmeliyiz ki tatbik edebilelim, mutluluğu yakalayabilelim.

Ve ilk sual, Dr. Abdulcabbar Boran’dan geliyor:

SORU: “Allahû Tealâ A’râf Suresinin 186. âyet-i kerimesinde diyor ki,” diye başlamış suallerine.”


7/A'RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).

 

“men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu: Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur (olmaz).”
 
“ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne): Ve onları azgınlıkları (isyanları içinde, tuğyanları) içinde şaşkın bir halde bırakır.” diyor Allahû Tealâ

Yûnus-11’de diyor ki:

10/YÛNUS-11: Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Ve eğer Allah onların hayrı acele istemeleri gibi insanlara şer için acele etseydi, elbette onların ecelleri yerine getirilirdi (kaza edilirdi). Fakat (hayatta iken) Bize ulaşmayı dilemeyen kimseleri, isyanları içinde şaşkın bırakırız.



“ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum: Eğer Allah onların hayrı acele istemeleri gibi insanlara şerr için acele etseydi, onların ecelleri yerine getirilirdi.”

le kudiye ileyhim eceluhum.”

“fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ: Bize ulaşmayı dilemeyenleri bırakırız (terkederiz).”

“fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne): İsyanları içinde şaşkın.”

“İsyanları içinde şaşkın bir halde bırakırız.” diyor Allahû Tealâ.

Neml Suresinin 4. âyet-i kerimesinde ise diyor ki:

27/NEML-4: İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhireti zeyyennâ lehum a’mâlehum fe hum ya’mehûn(ya’mehûne).

Muhakkak ki ahirete (ruhun Allah’a ulaşması) inanmayanlara, onların amellerini süsledik. Böylece onlar, (şaşkın bir halde) bocalarlar.



“innellezîne lâ yu’minûne bil âhireti: Onlar ki ahirete (insan ruhunun ölmeden evvel  Allah’a ulaşmasına) inanmazlar.”

zeyyennâ lehum a’mâlehum: Biz, onların amellerini süsleriz (tezyin ederiz).”

fe hum ya’mehûn(ya’mehûne): Ve onlar bocalarlar (onlar şaşkın bir halde kalırlar).”

“Böyle buyuruyor Allahû Tealâ.” diyor Cabbar.

“Buna göre dünya hayatında ruhun Allah’a ulaşmasına inanmadıkları için Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin dalâlette bırakıldığını ve dalâlette bırakılanlar için bir hidayetçinin mevcut olmadığını söyleyebilir miyiz?” diyor, Cabbar.

CEVAP:
 Tabii söyleyebiliriz. Açık ve kesin bir şekilde Allah’a ulaşmayı dilemeyenler dalâlette bırakılıyor ve dalâlette bırakılanlar içinde bir hidayetçi olmaz. Hidayetçinin olabilmesi için kişinin hidayetçiye ulaşmayı dilemesi lâzım. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerde de böyle bir arzu zaten oluşmaz. Kaldı ki oluştuğunu düşünelim, gitse bir hidayetçiye, herhangi bir hidayetçiye, herhangi bir mürşide, bu kişiye o mürşid hiçbir fayda sağlayamaz. Onu Allah’ın yoluna ulaştıramaz. Çünkü kişi Allah’a ulaşmayı dilememiş. Dilememişse bu ihsanla olan bir tâbiiyet olamaz. Kişi ne 12 tane ihsan alıp mürşidine ulaşmıştır ne de ondan sonraki 7 tane ni'meti alabilecektir.

İkinci suali:

SORU: “Bakara Suresinin 14. âyet-i kerimesiyle Hucurât-14 arasında bir ilişki var mı? Bakara-15, 16’ya göre bunlar Allah’a ulaşmayı dilemeyen, hidayet yerine dalâleti satın alanlardır diyebilir miyiz?”

CEVAP: Bakara-14:

2/BAKARA-14: Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halev ilâ şeyâtînihim, kâlû innâ meakum, innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne).

Ve âmenû olanlarla buluştukları zaman: “Biz îmân ettik.” dediler. Şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Muhakkak ki biz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) sadece alay eden kimseleriz.” dediler.



“ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ: Âmenû olanlara rastladıkları zaman derler ki: Biz âmenû olduk.”
“ve izâ halev ilâ şeyâtînihim: Ve şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman.”
“kâlû: Derler ki.”
“innâ meakum: Biz muhakkak ki sizinle beraberiz.”
“innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne): Biz sadece alay ediyoruz, derler.”

Bakara-15:

2/BAKARA-15: Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Allah da onlarla istihza (alay) eder ve onlara mühlet verir. Onlar, kendi azgınlıkları (isyanları) içinde bocalarlar.



“allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne): Allah, onlarla alay eder ve onlara mühlet verir. Kendi azgınlıkları içinde bocalarlar.”

Bakara-16:

2/BAKARA-16: Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

İşte onlar, o kimselerdir ki, hidayet ile dalâleti satın aldılar. Fakat onların ticareti, onlara hiç kâr sağlamadı ve hidayete ermiş değillerdi.



“ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ: Onlar ki hidayete karşılık dalâleti satın almışlardır.”
“fe mâ rabihat ticâretuhum: Ve ticaretleri onlara bir şey sağlamamıştır (kâr sağlamamıştır).”
“ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne): Ve hidayete ermiş değiller (hidayete erenler olmadılar, hidayet üzere olmadılar, hidayette de değiller, hidayete üzere olmadılar).”

 

Bakara-14, 15 ve 16.

Gelelim Hucurât-14'e:

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: "Teslim olduk." deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûl'üne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”



“kâletil a’râbu âmennâ: Araplar dediler ki: Biz âmenû olduk.”
“kul lem tu’minû: De ki: Siz mü’min olmadınız.”
“ve lâkin kûlû eslemnâ: Ama İslâm'a girdik deyin (İslâm üzere olduk deyin).”
“ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum: Ve kalbinize (kalplerinizin içine) îmân girmedi
(girmediği için mü’min olmadınız; mü’min olduk demeyin).”
“ve in tutîullâhe ve resûlehu: Allah’a ve Resûl’üne eğer itaat ederseniz.”
“lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en): Sizin amellerinizden hiçbir şey eksilmez.”
“innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun): Muhakkak ki Allah, Gafûr’dur (mağfiret edendir) ve Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).”        

Şimdi âyetleri tamamladık, suale dönüyoruz:

“Bakara-14 ile Hucurât-14 arasında bir ilişki var mı?”

Bakara-14'te âenû olanlara rastladıkları zaman, “Biz de âmenû olduk.” diyenler, “Biz de Allah'a ulaşmayı diliyoruz.” diyenler, şeytanlarla baş başa kaldıkları zaman, “Biz, onlarla sadece alay ediyoruz.” diyorlar.

Hucurât-14'te de: “Araplar dediler ki: ‘Biz âmenû olduk.’ De ki: Siz âmenû olmadınız ama İslâm dairesine girdik deyin.”

“ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum: Kalplerinize îmân girmedi.”

Bu durumda Bakara-14 ile Hucurât-14 arasında bir ilişkinin olduğu kesin. Her ikisinde de âmenû olduk diyenler var ama aslında olmamışlar, kalplerine îmân girmemiş.

Eğer Allah’a ulaşmayı dileselerdi ne olacaktı? Allah’ ulaşmayı dileselerdi, Allah onlara 7 tane furkan verecekti ve 5., 6. ve 7. furkanlar kalple alâkalı olacaktı. Kalbin Allahû Tealâ mührünü açacaktı, kalbin içindeki ekinneti alacaktı ve kalbin içine ihbatı yerleştirecekti ve kişi böylece idrak edebilecekti. Bu noktada ne olur? O kişinin kalbine îmân girer. Allah’a ulaşmayı dilediği zaman kişinin kalbine îmân girer. Ve îmânın girmesi küfrün o kalpten çıkması demektir. Dikkat edin ki kalbe yazılan bir küfür yazısından bahsetmiyoruz. Sadece kalbe îmân girmesi dolayısıyla îmânın girebilmesi için daha evvel kalpte mevcut olan inançsızlığın, küfrün, -küfür; inançsızlık demek, inkâr demek- inkâr kalpten çıkıyor ki îmân kalbe girebilsin. Ancak o standartlarda gerçekleşir. O zaman Bakara-14 ile Hucurât-14 arasında bir ilişki var.  

Üçüncü suali Cabbar’ın:

SORU: “Bakara-16 ile Yûnus-45 arasında bir ilişki var mı? Allah’a ulaşmayı yalanlayanlar, hidayet yerine dalâleti satın alanlardır diyebilir miyiz? En’âm-110’a göre Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlardan bir kısmı, En’âm-109’da açıklandığı gibi bir âyet, mucize gelse inanacaklarını söylemelerine rağmen mucizeyi gördükten sonra Allah’ın kalplerini eski haline çevirmeleri konusunda ne buyurursunuz?” diyor. “Mucizenin ancak müminlerin imânını arttırmak istikametinde Allah’ın bir tecellisi olduğunu söyleyebilir miyiz?” diyor.

CEVAP: Elbette söyleyebiliriz. Her zaman şu olmuştur: Peygamberlere aslında kendisine: “Hadi bize bir mucize getirin.” dedikleri zaman hep aynı şeyi söylemişlerdir: “Biz mucize getiremeyiz. Biz de sizin gibi bir insanız. Ama Allahû Tealâ’dan talepte bulunuruz, eğer Allahû Tealâ bu talebi kabul ederse o zaman olay gerçekleşir.” Ama mucizeyi gördükleri zaman -Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği bir mucize tabii- mucizeyi gördükleri zaman diyorlar ki: “Bu muhakkak ki apaçık bir sihirdir, apaçık bir büyüdür.” Mucizeyi gördükleri zaman onlara bunu söyleten şey iblis, şeytan. Ve kalpleri eski haline hemen dönüyor.

Şimdi Yûnus-45’e bakıyoruz:

10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).



“ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri: Ve o gün, gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (kalmamış olduklarını söyleyecekler), kalmamışlar gibi onları toplayacak (haşredecek Allahû Tealâ).
“yeteârafûne beynehum: 
Aralarında tanışacaklar (birbirlerine ârif olacaklar, birbirlerini tanıyacaklar).”
“kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi: 
Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ruhun ölmeden evvel ulaşmasını tekzib edenler) yalanlayanlar hüsranda kaldılar.”
“ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne): 
Ve hidayete erenler (hidayette) olmadılar (hidayet üzere olmadılar, hidayette olmadılar, hidayete ermediler).”

“Burada bunun Bakara-16 ile ilişkisi var mı?” diye soruyor Cabbar.

Bakara-16’da diyor ki Allahû Tealâ:

2/BAKARA-16: Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

İşte onlar, o kimselerdir ki, hidayet ile dalâleti satın aldılar. Fakat onların ticareti, onlara hiç kâr sağlamadı ve hidayete ermiş değillerdi.



“ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ: Onlar, hidayet karşılığı dalâleti satın aldılar.”
“fe mâ rabihat ticâretuhum: Onlara ticaretleri bir şey sağlamadı.”
“ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne): 
Ve onlar, hidayete erenler de (hidayette olanlar da) olmadılar.”

Hidayete ermekten çok, hidayette olmaktan bahsetmek doğru olur çünkü onlar daha Allah’a ulaşmayı dilememişler, dalâletteler. Önce hidayet üzere olunur. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi hidayet üzere olur, ta 21. basamakta ruhu Allah’a ulaşır ve hidayete erer.

Yûnus-45’le Bakara-16 arasında yakın bir ilişki söz konusu.

En’âm Suresinin 109. âyet-i kerimesi:

6/EN'ÂM-109: Ve aksemû billâhi cehde eymânihim le in câethum âyetun le yu’minunne bihâ, kul innemâl âyâtu indallâhi ve mâ yuş’irukum ennehâ izâ câet lâ yu’minûn(yu’minûne).

Ve eğer onlara bir âyet (mucize) gelirse, ona mutlaka inanacaklarına dair, Allah’a en kuvvetli yeminleri ile yemin ettiler. “Muhakkak ki; âyetler (mucizeler) ancak Allah’ın katındadır (İndi İlâhi’dedir)” de. Ve (âyet) geldiği zaman onların inanmayacaklarının siz farkında değilsiniz.



“ve aksemû billâhi cehde eymânihim: Ve Allah’a yemin ettiler, en kuvvetli yeminleriyle îmân edeceklerine dair.”
“le in câethum âyetun le yu’minunne bihâ: 
Eğer bir âyet gelecek olursa ona mutlaka inanacaklar.”

“le yu’minunne.”

“Mutlaka inanacaklarına (îmân edeceklerine) dair Allah’a en kuvvetli yeminleri ile yemin ettiler.”

“kul innemâl âyâtu indallâhi: 
Muhakkak ki âyetler (mucizeler) ancak Allah’ın katındadır.”

“ve mâ yuş’irukum ennehâ izâ câet lâ yu’minûn(yu’minûne): 
Ve geldiği zaman onların inanmayacaklarının siz farkında değilsiniz.”

“Âyet geldiği zaman (mucize geldiği zaman) onların inanmayacaklarının siz şuurunda değilsiniz.” diyor Allahû Tealâ.

Burada Cabbar’ın sözü şöyle: “En’âm-109’da açıklandığı gibi bir âyet, mucize gelse inanacaklarını söylemelerine rağmen mucizeyi gördüklerinden sonra Allah’ın kalplerini eski haline çevirmeleri konusunda ne buyurursunuz?” diyor.

Bunlar mucizeyi gördükten sonra kendilerini yenilmiş kabul ediyorlar. Çünkü ondan evvel Allah’ın Resûl’üne inanmamışlardı, O’nun getirdiğinin mucize olduğunu kabul ettikleri takdirde onların gururlarına dokunuyor bu, küçüleceklerini düşünüyorlar.

Şimdi En’âm-110’da Allahû Tealâ diyor ki yani En’âm-109’un devamı:

6/EN'ÂM-110: Ve nukallibu ef’idetehum ve ebsârahum kemâ lem yu’minû bihî evvele merratin ve nezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).

Ve onların fuad hassalarını (nefsin kalbinin idrak hassalarını) ve basiretlerini (nefsin kalp gözünün görme hassalarını) evvelce O’na inanmadıkları (mü’min olmadıkları) ilk zamanki hallerine çeviririz. Onları, azgınlıkları içinde şaşkın bırakırız.



“ve nukallibu ef’idetehum.”

“ve nukallibu:
 Nukallib ederiz (çeviririz, dönüştürürüz).”
“ef’idetehum: Onların fuadlerini (yani idraklerini).”
“ve ebsârahum: Onların görme hassalarını.”
“kemâ lem yu’minû bihî evvele merratin: 
Evvelki (ona inanmadan evvelki) hallerine çeviririz.”
“ve nezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne): Ve onları isyanları içinde şaşkın bırakırız (azgınlıkları içinde şaşkın bırakırız).”

Öyleyse kalplerini onların başlangıç zamanındaki, ilk zamanındaki hallerine çeviriyor Allahû Tealâ. Mucizeyi görmelerine rağmen, mucizeyi kabul etmemeleri onların kalplerini Allahû Tealâ’nın başlangıçtaki haline çevirdiğini gösteriyor. Ama Allah’a ulaşmayı dileyenler, mü’minler için peygamberlerin mucizeleri onlara sadece kuvvet verir, güç verir, îmânlarını artırır.

Ankara’dan S. G. diyor ki:

SORU: “Cinn Suresi 14’e göre Mâide-35’e rağmen mürşidlerine tâbî olmayanların, Bakara-208 gereğince Allah’ın teslim emirlerine itaat etmeyenler olduklarını söyleyebilir miyiz?”

CEVAP: Cinn-14:

72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).

Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).



“ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne): Muhakkak ki bizden teslim olanlar da var, kasitun olanlar da (yani kalpleri kararmış olanlar da var, kasiyet bağlamış olanlar da) var.”
“fe men esleme: O zaman kim teslim olursa.”
“fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden): (Kim teslim olmayı dilerse) o, mürşidini arar.”

“Kim Allah'a teslim olmayı dilerse mürşidini arar.” diyor Allahû Tealâ, Cinn-14'te bu var.

Mâide-35:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.



“yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).”

“Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Takva sahibi olun.”

Nasıl? Yani: “1. defa takva sahibi olmuşsunuz, 2. defa da takva sahibi olun. 2. takvanın sahibi olun.”

“vebtegû ileyhil vesîlete: O’na (Allah'a) ulaşmaya vesileyi isteyin.”
“ve câhidû fî sebîlihî: Ve O’nun yolunda cihad edin.
Yani: “Nefs tezkiyesi yapın, dünya üzerinde de cihad edin. Size kasteden düşmanlar varsa, yurdunuzu almak isteyenler varsa onlarla cihad edin.” 

“leallekum tuflihûn(tuflihûne): Umulur ki felâha erersiniz.”

İşte böyle bir statüyle insanlar felâha (kurtuluşa) eriyorlar.

Bakara Suresi 208. âyet-i kerime:

2/BAKARA-208: Yâ eyyuhâllezîne âmenûdhulû fîs silmi kâffeh(kâffeten), ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).

Ey âmenû olanlar! Hepiniz silm’e dahil olun (Allah’a teslim olun)! Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Muhakkak ki o, size apaçık düşmandır.



“yâ eyyuhâllezîne âmenûdhulû fîs silmi kâffeh(kâffeten),
Ey âmenû olanlar! Hepiniz birden silm’e girin (Allah'a teslimin içine girin, Allah'a ulaşmayı dileyenler, hepiniz birden Allah'a teslimin içine girin).”
“ve lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni): Ve şeytanın adımlarına tâbî olmayın.”
“innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun): Muhakkak ki o, size apaçık bir düşmandır.”

Şimdi suale geliyoruz:

“Cinn Suresinin 14. âyet-i kerimesine göre Mâide-35’e rağmen, Allahû Tealâ Mâide-35'te açık bir şekilde: “Mutlaka mürşidinizi Allah'tan öğrenin, Allah'tan onu isteyin. Kim olduğunu öğrenin.” emrine rağmen mürşidlerine tâbî olmayanların, Bakara-208 gereğince Allah’ın teslim emirlerine itaat etmeyenler olduğunu söyleyebilir miyiz?”  

Tam onu söylüyor Allahû Tealâ: Allah’ın teslim emirlerine itaat etmeyenler. Sadece teslim olmayı dileyenler, silm’e girmeyi dileyenler mürşidini arar.

Cinn-14 ile Mâide-35 ve Bakara-208 arasında ciddi bir ilişki söz konusu. Cinn-14’te: “Kim teslim olmayı dilerse onlar mürşidlerini arar.” diyor Allahû Tealâ. Mâide-35’te bunun (mürşidi Allahû Tealâ’dan istemenin) üzerimize farz olduğu ifade ediliyor. Ve onların bunu, o vesileyi Allah’tan istemeleri üzerlerine farz kılınıyor ve isteyenlerin nefs tezkiyesine başlamaları söz konusu olduğu ifade buyruluyor ve onların felâha ermiş oldukları da ifade ediliyor. Ve burada kim bu insanlar? Bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler ve mürşidlerini Allah’tan soranlar. Ne olacak? Ruhlarını Allah’a teslim edecekler, silm’e girecekler. “Sadece teslim olmayı dileyenler mürşidlerini ararlar.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse teslim olmayı dileyenler mürşidlerini arıyor, Allah’tan soruyorlar, mürşidlerine ulaşıyorlar, ondan sonra nefs tezkiyesine başlıyorlar. Sıra aynen mevcut burada. Ondan sonra da Allah’a ruhlarını ulaştırıyorlar. Böylece teslim dairesinin içine girdikten sonra teslimlerini de gerçekleştiriyorlar; hidayete eriyorlar ruhlarını Allah’a ölmeden evvel teslim ederek.

İkinci sual:

SORU: “Âli İmrân-102’de Allahû Tealâ, Allah’a teslim olduktan sonra ölmemizi buyuruyor. Şûrâ-13’te belirtilen Allah’a yönelenlerin, Allah’ın teslim emrine riayet edenler olduklarını söyleyebilir miyiz?” diyor.

 

CEVAP: Evet söyleyebiliriz. Ama konuya da girerek cevap verelim inşaallah.

Âli İmrân-102:

3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!



“yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).”

Allahû Tealâ diyor ki: “Ey âmenû olanlar! Allah’a öyle bir takva ile Allah’a karşı takva sahibi olun ki bu, bihakkın takva olsun (hakka tukâtihî takva olsun). Ve  siz ölmeyin; Allah’a teslim olun, öyle ölün (Allah’a karşı takva sahibi olun ve ölmeden Allah'a teslim olun).”

Şûrâ-13’de Allahû Tealâ buyuruyor:

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).



“şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan: Sizin için de şeriat kıldık; dînden Nuh’a vasiyet ettiğimiz şeyi sizin içinde şeriat kıldık.”
“vellezî bihî nûhan: Nuh’a şeriat kıldığımız şeyi.”

“Nuh’a vasiyet ettiğimiz şeyi sizin içinde, dînden sizin için de şeriat kıldık.”

“vellezî evhaynâ ileyke: Ki sana vahyetmek suretiyle.”
“ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme: Ve Hz. İbrâhîm’e vasiyet ettiğimiz şeyi (yani şeriatı).”
“ve mûsâ: Ve Musa’ya (vasiyet ettiğimiz).”
“ve îsâ: Ve İsa’ya (vasiyet ettiğimiz şeriatı).”
“en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi: Dîni ikame edin (ayakta tutun, kıyamda tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın diye.
“kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi: Müşriklere onların üzerine (onlara söylediğin), onları davet ettiğin şey (yani Allah'a ulaşmayı dileyin ve böylece takva sahibi olun, şirkten kurtulun sözü) ağır geldi.”
“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Allah dilediğini Kendisine seçer. Onlardan kim Allah'a yönelirse Allah onları Kendisine ulaştırır.”

Burada görülüyor ki Allahû Tealâ Âli İmrân-102’de: “Allah’a karşı takva sahibi olun,” diyor, “ölmeden önce O’na teslim olun.”

“Şûrâ-13’te belirtilen Allah’a yönelenlerin, Allah’ın teslim emrine riayet edenler olduklarını söyleyebilir miyiz?”

Elbette. Çünkü sadece teslim olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Allah’a ulaşmayı dileyenler teslim olanlardır. Allahû Tealâ burada da açık açık Allah’a ulaşmayı dileyenlerden bahsediyor, sadece onları Kendisine ulaştıracağından bahsediyor. 

Üçüncü suali:

SORU: “Mürşide tâbiiyetin farz olması açısından Cinn-14 ile Mâide-35 arasında bir ilişkiden söz edebilir miyiz?”

CEVAP: Cinn-14’de: “Bizden muhakkak ki Allah’a teslim olanlar da var ama teslim olmayanlarda var.” buyuruyor Allahû Tealâ, cinler için.


72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).

Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).

 


Cinler diyorlar ki: “Bizden teslim olanlar da var, kasitun olanlar da var (kalpleri kasitun olanlar da kasiyet bağlamış olanlar da var).”  

“fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden): Kim Allah’a teslim olayı dilerse mürşidini arar (teharrev eder).”

Öyleyse Allah’a teslim olacakların mürşidlerini arayanlar olduğu kesin.  Kim teslim olmayı dilerse mürşidini arar. Ve Allahû Tealâ mürşide tâbiiyetin farz olması açısından Cinn-14 ile Mâide-35 arasında bir ilişkiyi kurmuş. Mâide-35’de de açık bir şekilde, Allah’a bize ulaştıracak olan vesileyi yani mürşidimizi Allah’tan istememiz kesin bir şekilde emrediliyor.

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.



Öyleyse ikisinde de farz hüküm söz konusu. Cinn-14'te: “Allah’a teslim olmayı dileyen kişi mürşidini arar.” diyor. Mâide-35’de de mürşidini aramak, Allah'tan istemek farz kılınıyor. İkisi arasında kesin bir ilişki söz konusu.

SORU: “Kaf Suresinin 21. âyet-i kerimesinde belirtilen şahitlerin muhtevasını izah eder misiniz?”

CEVAP: Kaf-21:

50/KAF-21: Ve câet kullu nefsin meahâ sâikun ve şehîdun.

Ve bütün nefsler beraberinde bir saik (hayat filmini çeken) ve bir şahit ile gelir.



“ve câet kullu nefsin meahâ sâikun ve şehîdun: Ve bütün nefsler, beraberinde şahit ve saik ile geldiler.”

Bütün kıyâmet günü Allahû Tealâ’nın huzuruna çıkanlar (İndi İlâhi’ye ulaşanlar), kendi hayat filmlerinin başına ulaştıkları için geldiler ve beraberlerinde bir şahit, bir de saik var. Yani kiramen kâtibîn melekleri; bir saik, bir de şahit. Saik; kameraman. Bu şahitlerden bir tanesi saik; hem düşüncelere şahitlik ediyor hem de elinde mizan var ve hatasız olarak derecelendirmenin doğru olduğuna şahitlik ediyor.   

İkinci suali kardeşimizin:

 

SORU: “Enfâl Suresinin 27. âyet-i kerimesinde belirtilen emanetin mahiyetini açıklar mısınız?”

CEVAP: Enfâl-27:

8/ENFÂL-27: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tehûnûllâhe ver resûle ve tehûnû emânâtikum ve entum ta'lemûn(ta'lemûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah’a ve Resûl’üne ihanet etmeyin! Ve siz, kendi emanetlerinize de bile bile ihanet etmiş olursunuz.



“yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tehûnûllâhe ver resûle ve tehûnû emânâtikum ve entum ta'lemûn(ta'lemûne): Ey âmenû olanlar (yani Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah’a ve Resûl’üne ihanet etmeyin. Ve siz, kendi emanetlerinize de bile bile ihanet etmiş olursunuz.”

Bir insan Allah’a ve Resûl'üne nasıl ihanet edebilir? Allah’ın emirlerini dinlemeyerek. Resûl ne söyler insanlara? Allah’ın emirlerini tebliğ eder. Onların kurtuluşu için hayatını hasreder. Onların kurtuluşu için, bütün insanların kurtuluşu için bir büyük gayretin içinde olur. Hayatını ona vakfeder. Ve Allah’a ihanet eden ve Resûl'üne ihanet eden kişi kimdir? Allah’ın emrini ve bu sebeple Allah’ın emrini tebliğ ettiği için Resûl'ün tebliğini yerine getirmeyenler, onları çiğneyenler.

Aslında bunlar kendi emanetlerine de ihanet etmiş olurlar. Neden? Çünkü ruhumuz bir emanettir. Allah’a ulaşması lâzım gelen, Allah’a geri döndürülmesi lâzım gelen bir emanettir. Onu Allah’a ulaştırmadığımız zaman emanete ihanet etmiş oluyoruz. Eğer ruhumuzu Allahû Tealâ’ya ulaştırabilirsek, fizik vücudumuz emanet hükmüne giriyor, onu da teslim etmemek 2. defa emanete riayet etmemek demek. Eğer fizik vücudumuzu Allah’a teslim edebilseydik, nefsimizi teslim etmek de üzerimize borç olacaktı, nefsimiz de emanet olacaktı. Onu teslim etmediğimiz için 3. emanete de ihanet ediyoruz. Eğer bunları yapmazsak, irademizi de Allah’a teslim etmemiz mümkün değil. İrademiz de bizim için neticede bir emanet oluyor. Öyleyse Allah’ın emrini yerine getirmeyen kişi, Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi bütün emanetlere birden ihanet etmiştir. Çünkü hiçbirini gerçekleştirmesi mümkün değildir.

SORU: “En’âm-92’deki tek ümmeti bize açıklar mısınız?”

CEVAP: En’âm-92:

6/EN'ÂM-92: Ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârakun musaddıkullezî beyne yedeyhi ve li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ, vellezîne yu’minûne bil âhirati yu’minûne bihî ve hum alâ salâtihim yuhâfizûn(yuhâfizûne).

Bu (Kur’ân-ı Kerim), elleri arasındakini tasdik eden ve ahirete ve ona inanan, şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun etrafında olan kimseleri uyarman için indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. Onlar, namazlarını muhafaza ederler (devam ederler).



“ve hâzâ kitâbun enzelnâhu mubârakun.”


“Bu O’na indirdiğimiz bu kitaptır ki; O’nu indirdik.”

“mubârekun:
 Mübarek kitaptır.”

“musaddıkullezî beyne yedeyhi: Kendisinden evvel gelen kitapları, elleri arasındakini tasdik eden.”

Yani kimin elleri arasındakini tasdik eden? Hristiyanların. Kimin tasdik eden? Yahudilerin. Hem Tevrat’ı hem de İncil’i tasdik ediyor. Onların da ellerinde bir kısmının elinde İncil var, bir kısmının da ellerinde Tevrat var.


“ve li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ: O şehirlerin anasını ve onun etrafındaki olan kişileri uyarman için (onun etrafında, çevresinde olan kişileri uyarman için).”

“vellezîne yu’minûne bil âhirati: 
Onlar ki ahirete (insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına) îmân ederler.”

“Onlar, O'na inanırlar (Kur’ân-ı Kerim’e inanırlar).”

“ve hum alâ salâtihim yuhâfizûn(yuhâfizûne): Ve onlar, namazlarına devam ederler (namazlarını muhafaza ederler, aralıksız, tam zamanında bütün namazlarını kılarlar).”

Burada açık bir şekilde görünüyor ki…

“Burada En’âm-92’deki tek ümmeti,” diyor kardeşimiz.

Kelime kelime bir daha bakalım:

“ve hâzâ kitâbun: İşte bu kitaptır.”
“enzelnâhu mubârakun: Onu Biz indirdik mübarek olarak.”
“musaddıkullezî beyne yedeyhi: Ellerindekileri (onların ellerindekileri) tasdik etmek üzere (tasdik eden).”
“ve li tunzire ummel kurâ: Şehirlerin anasında olan (yani Mekke’de olan).”

“ve men havlehâ.”

“Ve onun etrafındakileri kişileri inzar etmen için.”

“vellezîne yu’minûne bil âhirati: Onlar Allah’a mülâki olmaya inanırlar.”
“yu’minûne bihî: Ve O'na da (Kitaba da) inanırlar.”
“ve hum alâ salâtihim yuhâfizûn(yuhâfizûne): Onlar namazlarına devam edenlerdir (namazlarını hâfiz; koruyucu olanlardır, namazlarını muhafaza edenlerdir).”

En’âm-92’de tek ümmet geçmiyor. Buradaki ummel kurâ; şehirlerin anası demek. Ümmi’den geliyor, anneden geliyor. Ve onların etrafındaki kişi. Burada tek ümmetten bahis yok.

“92’deki tek ümmeti bize açıklar mısınız?”

Onun anladığı standartta bir şey olmalı bu. Yani bu âyet-i kerimede kimler geçiyor? Mekke halkı geçiyor ve kitap sahipleri geçiyor. Mekke halkının içinde kitap sahipleri var, kitap sahiplerinin içinde de bir kısım; ister Yahudilerin içinde olsun, ister Hristiyanların içinde olsun bir kısım insanlar, Allah’a ulaşmayı diliyorlar. Ve nasıl diğer fırkaların içinde o Allah’a ulaşmayı dileyenler tek bir fırka oluşturuyorsa hem Mekke halkı içinde, bu Mekke halkının içindeki Hristiyanların içinde ve Yahudilerin içinde o tek ümmeti oluşturan insanlar var. Ne demek istediği çok anlaşılmıyor ama bu istikamette bir düşüncesi olabilir. Eğer farklı bir şey anlatırsa anlatmak istiyorsa bize ulaşsın inşaallah. Ama burada sadece bu kadarı çıkıyor konunun.

Bu insanların içinde tek ümmeti oluşturanlar var elbette. Üç usulden bahsediyor. Kitap sahipleri deyince, Hristiyanlar ve Yahudiler ifade ediliyor. Bir de ummel kurâ’nın içindekiler, ummel kurâ yani şehirlerin anasının içindekiler, onların arasında da Allah’a ulaşmayı dileyen sahâbe var. Sahâbe, Yahudilerin ve Hristiyanların Allah’a ulaşmayı dileyenleri; hepsi tek bir ümmet oluşturuyor.

B şıkkında diyor ki:

SORU: “Âyetteki tek ümmet ile Allah’a kul olmak arasında nasıl bir ilişki vardır?”

CEVAP: Şimdi bir defa daha tekrar edelim: Âyette tek ümmet geçmiyor. Tek ümmetten bahis yok. Ama kardeşimizin kalbinde olan budur diye ona cevap veriyoruz.

“Âyetteki tek ümmet ile Allah’a kul olmak arasında nasıl bir ilişki vardır?” sualinin cevabı da kim Allah’a ulaşmayı dilerse dilediği anda Allah’a kul olmuştur. Çünkü o, o anda taguta kul olmaktan kurtulmuştur; Allah’a ulaşmayı dilediği anda ve Allah’a kul olmuştur. Taguta kul olmaktan kurtulanlar.

Allahû Tealâ, bütün sahâbe için söylüyor zaten Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde:

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!



“vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.” buyuruyor.

“Onlar (yani sahâbe), taguta kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Ve Allah’a kul oldular. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.” diyor.

Sahâbe, tek ümmet olarak orada açıkça yer almış.

C şıkkında kardeşimiz, En’âm-92’deki tek ümmetten bahsediyor gene. Onun anladığı istikamette tek ümmetten açık bir şekilde bahsedilmemekle beraber, tek ümmeti ifade eden bir örtülü bir husus var.

“Tek ümmet ile Allah’a kul olmak arasında nasıl bir ilişki vardır?” ifadesinde; tek ümmetin içinde olanlar sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Ve tek ümmet olmak yani kurtuluşa, Allah’a ulaşmayı dilemek bunun temeli. Sahâbe de zaten En’âm-92’de geçen kişiler, sahâbe, onlar zaten söylediğimiz gibi Allah’a kul olmuşlar.

C şıkkında diyor ki:

SORU: Kul olun emri, hangi kullukları içermektedir?

CEVAP: Allahû Tealâ bu âyette kul olmaktan bahsetmiyor. Ama yani isim olarak geçmiyor kul olmak. Yoksa ahirete inananlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e inananlar, burada onlar var. “Kul olun.” emri, burada 1. kulluğu içeriyor, Allah’a ulaşmayı dilemeyi içeriyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) orada olduğu için, O’na inananlardan bahsediyor, 2. kulluğu da içeriyor. Allah’a ulaşmaktan bahsetmiyor, sadece iki kulluk var.

D şıkkında:

SORU: 
“En’âm-92’deki tek ümmet ile Âli İmrân-103’teki Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve fırkalara ayrılmayın ibaresi arasında bir ilişki var mıdır?” diyor.

CEVAP: Âli İmrân-103:

3/ÂLİ İMRÂN-103: Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrakû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufratin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne).

Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.



“va’tasımû bihablillâhi cemîân: Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.”
“ve lâ teferrakû: Ve fırkalara ayrılmayın.”
“vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen: Allah’ın üzerinizdeki ni’metini hatırlayın ki siz birbirinize düşmandınız.”
“fe ellefe beyne kulûbikum: Ve kalplerinizin arasını birleştirdi böylece.”
“fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen): Ve O'nun nimeti ile kardeşler kıldı sizi.”
“ve kuntum alâ şefâ hufratin minen nâri: Siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız.”
“fe enkazekum minhâ: Sizi oradan kurtardı.”
“kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne): İşte böylece âyetlerini beyan ediyor ki; umulur ki böylece hidayete erersiniz.”

Ve Karabük Safranbolu’dan S. Ç. Hanım diyor ki:

SORU: “Allah’a ulaşmayı diledim, mürşide tâbî olmak istiyorum fakat eşim engel teşkil ediyor. Ne yapmalıyım?”

CEVAP: Eşinizin rızasını almaya çalışmalısınız. Biraz gayret ederseniz bunu başarırsınız diye düşünüyoruz. Başaramazsanız o zaman gene de bunu yapmak mecburiyetinde kalacaksınız. Sizin için Allah’a ulaşmayı dilemek, zaten sizi cehennemden mutlaka kurtaracak olan bir fonksiyondur. Ama ilerleyebilmeniz, ruhunuzu Allah’a teslim etmeniz de söz konusu olacaktır. Allahû Tealâ mutlaka size, bir mürşide tâbî olmak imkânını mutlaka mümkün kılacaktır.

Kardeşimizin ikinci suali:

SORU: Televizyonda sürekli sizi dinliyorum ve gönülden size bağlanmak istiyorum. Bu şekilde tâbiiyetim kabul olur mu?

CEVAP: Olmaz ama kardeşlerimiz oraya ulaşabilirler. Bir hanım kardeşimiz, oraya Safranbolu’da size ulaşabilir ve tâbiiyetinizi inşaallah gerçekleştirebilirsiniz. Bir problem olacağını sanmıyorum. Önce eşinizi ikna etmeye çalışacaksınız, unutmayın söylediklerimi. Onun rızasıyla bunu yapmaya çalışacaksınız. Kesin olarak karşı çıkarsa o zaman siz, Allah’ın emrini yerine getirmek mecburiyetindesiniz. Tâbiiyet ona bir şey kaybettirmez. Ama size ruhunuzu Allah’a ulaştırmak imkânını verebilecek olan, mutlaka oluşması lâzım gelen Allahû Tealâ’nın bir farz emri. Burada da geçti zaten, Mâide Suresi 35. âyet-i kerimede.

Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.



“Ey âmenû olanlar! Takvâ sahibi olun.”

Nasıl?

“Allah’a sizi ulaştıracak olan kişiyi (Allah’a ulaştırmaya vesileyi) isteyin.” diyor, “Allah'tan isteyin.”

Siz de istiyorsunuz ve de o istediğinize ulaşacaksınız inşaallah.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sizlere doyum olmaz.  İşte bir sualler ve cevaplar faslı dîn konusunda gene sona erdi. Zaman hızla ilerliyor sevgili kardeşlerim. Ve ilerleyen bu zaman parçası içerisinde Allah’a sonsuz hamd ve şükürler olsun ki bizler beraber olabiliyoruz. Allah’ın bize nerede olursanız olun, bu ni’meti vermesi, Allah’ın gerçekten çok büyük bir lütfu. Siz, bize ne kadar ihtiyaç duyarsanız, bilin ki biz de size aynı ihtiyacı duyarız. Eğer Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği ilmi biz size ulaştıramasaydık, o zaman bunun bir mânâsı kalmazdı. Bizim öğrendiğimiz şey, sadece bizi kurtardıktan sonra sizlere faydalı olmadıktan sonra bir şey ifade etmezdi sevgili kardeşlerim. Ama şimdi bunun kitlelere mâl olabilmesi için bakınız ne olmuş? Aradan 28 sene geçmiş tam. 28 senede ancak kitlelere ulaşabiliyoruz, insanlara doğruları anlatmak imkânını 28 senede elimize geçirebiliyoruz.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, bu Allah’ın bir büyük ni’metidir. Beraberce ni’metimize; Allah’ın ni’metine sahip olalım. İnsanları felâketten kurtaralım, hidayete ulaştırmak konusunda bütün gayretimizle çalışalım.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir sualler ve cevaplar faslını dîn konusundaki inşaallah burada tamamlamayı bize mümkün kıldı. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.

Allah hepinizden razı olsun.

  

İmam İskender Ali  M İ H R