}
Mu'min Suresi 17-34 (Âyetlerin Sırları) 17.07.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 108390

SOHBETİN ADI: MU’MİN SURESİ 17-34 (Âyetlerin Sırları)

TARİH: 17.07.2004

 

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm. 


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir Kur’ân-ı Kerim Tefsiri dersinde inşaallah birlikteyiz.


Tefsir müessesesi, mutlaka Allah’ın yardımına ihtiyaç gösterir. Kur’ân’ı indiren Allah’tır. Onun gerçek anlamını en iyi O, bilir. Âyetleriyle ne demek istemiştir, O’nun öğretisiyle bunun iç dünyası açılır.

 

Öyleyse Mu’min Suresinin 17. âyet-i kerimesiyle inşaallah konumuza giriyoruz

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 17: El yevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet, lâ zulmel yevm(yevme), innallâhe serîul hisâb(hisâbi).

Bugün bütün nefsler (herkes), kazandıkları sebebiyle cezalandırılır veya mükâfatlandırılır (karşılığı verilir). Bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.

 

el yevme: Bugün.

tuczâ: Cezalandırılır, karşılığı verilir.

kullu nefsin: Bütün nefsler.

bimâ: Dolayısıyla, sebebiyle.

kesebet: İktisap etti, kazandı.

lâ zulme: Zulüm yoktur.

el yevme: Bugün.

inne allâhe: Muhakkak ki Allah.

serîu: Seri yapan, çabuk yapan.

el hisâbi: Hesap.

 

Şöyle bir anlam çıkıyor:

 

“Bugün bütün nefsler (herkes), kazandıkları sebebiyle cezalandırılır (cezalandırılır veya mükâfatlandırılır)…”

Kazandıkları negatif ve pozitif dereceler arasındaki farka göre, Türkçemizde cezalandırma olarak geçen ceza verilebilir kişiye negatif dereceleri fazlaysa veya pozitif dereceleri fazlaysa ona mükâfat verilir. Negatif dereceleri fazla olan cehenneme, pozitif dereceleri fazla olan cennete ulaşır.

“Bugün zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.”

 

Âyet-i kerime bunu söylüyor. Neden zulüm yoktur? Çünkü kişinin kazandığı ve kaybettikleri sadece onun bütün amelleri itibarıyla görülmez; ayrıca düşünceleri de o amel defterinde yer alacaktır. Böylece hangi olayda hangi ölçüde taammüt olduğu kesin şekilde ortaya konacaktır. Ve en ufak bir haksızlık yapılması, zulüm yapılması mümkün değildir. Taammüt miktarı %100 anlaşılır.

 

Âyet-18:


Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 18: Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.

Ve yaklaşan gün (kıyâmet günü) konusunda onları uyar. O zaman kalpler, korku ile hançerelere gelir (can boğaza gelir). Zalimler için yakın bir dost ve şefaati kabul edilir bir şefaatçi yoktur.


ve enzir-hum: Ve onları uyar, nezret.

yevme el âzifeti: Yakın olan gün, yaklaşan gün.

iz(i): O zaman, olduğu zaman.

el kulûbu: Kalpler.

ledâ: Yanında.

el hanâciri: Hançereler, boğaz, gırtlak.

kâzımîne: Korkmuş olarak, korkuyla.

: Yoktur.

li ez zâlimîne: Zâlimlere, zâlimler için.

min: -den.

hamîmin: Samimi dost, yakın dost.

ve lâ: Ve yoktur.

şefîin: Şefaatçi.

yutâu: Tâbî olunur, hatırı geçer, sözü kabul edilir.

 

“Ve yaklaşan gün (kıyâmet günü) için onları uyar. O zaman kalpler, korku ile hançerelere gelir (can boğaza gelir). Zâlimler için yakın bir dost ve şefaati kabul edilir bir şefaatçi yoktur.”

 

“Ve yaklaşan gün (kıyâmet günü) için onları uyar.” diyor Allahû Tealâ.

 

Bütün etrafındaki insanları Peygamber Efendimiz (S.A.V), uyarmakla vazifeli.


“O zaman,” diyor, Allahû Tealâ “O gün (kıyâmet günü), kalpler korku ile hançerelere gelir.”

Yani: “Canlar boğazlara gelir.”  “Can boğaza geldi, dayandı.” derler ya korkudan.

 

“Zâlimler için yakın bir dost ve şefaati kabul edilir bir şefaatçi yoktur.”

 

Zâlimlerin dostu kimdir? Tagut (insan ve cin şeytanlar). Onlar hiç bir zaman insanlara yardım etmezler. İnsan ve cin şeytanların tek bir gayesi vardır; başka insanları da kendileri gibi Allah’ın yolundan sapıtmak. Ve onları bütün güçleriyle yoldan ayırmaya çalışırlar. Niyetleri, o insanları da kendileriyle beraber cehenneme sürüklemektir. Onun için zâlim demek, nefsine zulmetmiş olan demek. İster başkasına zulmetsin o kişi, başka birine bir kötülük etsin; o zâlimdir başkasına zulmettiği için. Ama aynı zamanda o kişi zâlimdir, kendisine de zulmetmiştir. Neden? Çünkü başkasına zulmettiği zaman derecat kaybetmiştir. Derecat kaybeden herkes, kendisine zulmeder.

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki:


“Nefsinize zulmetmeyiniz; çünkü onun da sizin üzerinizde hakkı vardır.”

 

Peygamber Efendimiz (S.A.V) böyle söyledi diye, diyor ki adam: “Benim nefsim içki içmek istiyor, ben içerim. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V): ‘Nefsinize zulmetmeyin.’ diyor. Benim nefsim: ‘Kumar oyna.’ diyor, ben oynarım. Çünkü nefsim bana bunu söylediğine göre, Peygamberimiz de böyle söylediğine göre, ‘Nefsinize zulmetmeyiniz.’ Ben kumar da oynarım.”  diyor. “Her yanlışlığı yaparım.” diyor.

 

Acaba Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne demek istemiş? Zulüm nedir? Zulüm sevgili kardeşlerim, derecat kaybettiğiniz her olaydır. Hangi olayda deracat kaybediyorsanız, o zaman kendinize zulmettiniz demektir, derecat kaybettiğiniz her olayda. Ama bu, başkalarına zulmetmek suretiyle oluşur. Onlara kötü bir muamele yaparsınız, onların üzülmelerine sebebiyet verirsiniz. Bu, onlara zulmetmektir. Ama onlara zulmettiğiniz için derecat kaybettiniz, kendinize de zulmetmiş olursunuz.

 

Öyleyse zâlimler, kendilerine zulmedenlerdir. Başkalarına zulüm yaparak da insan kendisine zulmeder. Sadece kendisine de zulmedebilir. Allah’ın bir emrini, meselâ namaz emrini yerine getirmeyen kişi derecat kaybeder. Zikir emrini yerine getirmeyen kişi, her an derecat kaybetmektedir. Bu, kendisine zulmetmektir. Başka birisi yok, sadece Allah’la kendi arasındaki bir olay. Ama zulmettiği için, Allah’ın emrini yerine getirmediği için derecat kaybediyor kişi. Kendisine zulmediyor.


“Zâlimler için yakın bir dost ve şefaati kabul edilir bir şefaatçi yoktur.” diyor Allahû Tealâ.


Çünkü şefaatin sahibi, sadece her devirdeki devrin imamıdır ve devrin imamının şefaat ettiği kişiler ise dünya üzerinde kendilerine şefaat edilenlerdir. Kıyâmet günü şefaat söz konusu değildir. Şefaat, dünya üzerinde hayattayken tatbik edilir. Ve işte Allahû Tealâ açık bir şekilde Nisâ-64’te diyor ki:

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


Diyor ki: “Habîbim! O nefslerine zulmedenler gelselerdi sana, önünde tövbe etselerdi ve Allah’tan günahlarının affedilmesini isteselerdi, sen de onlar için Bize dua edip, onların günahlarının affını isteseydin, Allah’ın her iki talebi de kabul ettiğini görecektin.” diyor.


Sahâbenin talebi üzerine sahâbenin günahlarını affediyor Allahû Tealâ, o güne kadar işlemiş olduğu bütün günahları. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine de bir defa daha affediyor, yani onların günahlarını sevaba çeviriyor. İşte bunun adı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sahâbe arasındaki adı; şefaattir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le Allah arasındaki ismi, mağfirettir. Mağfiret, günahların ikinci defa affedilmesinin; yani sevaba çevrilmesinin adıdır.

 

Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şefaatten bahsediyor, diyor ki:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).




Furkân-69’da cehenneme gidenlerden bahsediyor Allahû Tealâ:

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.


“Onların günahları artar.” diyor. “Ama” diyor, “Kim tövbe eder de (mürşidin önünde tövbe eder de) mü’min olursa (îmânı artan bir mü’min olursa) ve amilüssalihat işlerse, nefs tezkiyesine başlarsa onların günahlarını sevaba çeviririz.” diyor Allahû Tealâ. “Allah, Gafûr’dur.” diyor, “Mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir).”

 

Ve Mu’min Suresi, 19. âyet, Allahû Tealâ buyuruyor:

40/MU'MİN 19: Ya’lemu hâinetel a’yuni ve mâ tuhfîs sudûr(sudûru).

(Allah), gözlerin hainliklerini ve sinelerin gizlediği şeyleri bilir.


ya’lemu: Bilir.

hâinete el a’yuni: Gözlerin hainlikleri.

ve: Ve.

mâ tuhfî: Gizledikleri şeyler.

es sudûru: Sineler, göğüsler.

 

“(Allah), gözlerin hainliklerini ve sinelerin gizlediği şeyleri bilir.”

 

Allah hep insanların kalbine bakar, kalpte de her şey mevcuttur. Allahû Tealâ, insanların kalbindekini derhal işitir, bilir ve görür. İnsanların Allah’a ulaşmayı dileyip dilemediklerini Allahû Tealâ onların kalplerine bakarak görür. Kalplerindeki bu talebi işitir. Ve aynı zamanda da gördüğü için ve işittiği için bilir.

 

Ve 20. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 20: Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).

Ve Allah, hak ile hükmeder. O’ndan başka taptıkları, bir şey hakkında hüküm veremezler. Muhakkak ki Allah; O, en iyi işiten ve en iyi görendir.



vallâhu (ve allâhu): Ve Allah.

yakdî: Kada eder, hükmeder.

bi el hakkı: Hak ile.

ve ellezîne: Ve onlar.

yed’ûne: Taparlar, tapıyorlar.

min: -den.

dûni-hi: Ondan başka.

lâ yakdûne: Hükmedemezler, hüküm veremezler.

bi şey’in: Bir şeye.

inne allâhe: Muhakkak ki Allah.

huve: O.

es semîu: (En iyi) işiten.

el basîru: (En iyi) gören.

 

“Ve Allah, hak ile hükmeder. O’ndan başka taptıkları, bir şey hakkında hüküm veremezler. Muhakkak ki O; Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.”

“Muhakkak ki Allah; O, en iyi işiten ve en iyi görendir.”


Öyleyse Allah’ın bütün hükmü hak iledir. Kişi neyi hakettiyse Allahû Tealâ’nın hükmü onu mutlaka muhtevasına alır. Kişinin hükmü, Allah’ın elindeki hükmü o kişinin yaptıklarıyla tam anlamıyla uyum sağlar. Allah hükmeder ama Allah’tan başka taptıkları hiç bir şeyle hükmedemezler. Allah yerlere hükmeder, Allah göklere hükmeder. Şu anda kâinatın büyümesi, Allah’ın hükmüyledir. Ve büyüttüğü noktaya kadar büyütecektir. Allah’ın hükmüyle bir gün büyüme duracaktır. Gravitasyon sebebiyle kâinat küçülmeye başlayacaktır. Büyümekte olan kâinatın durması, zamanın da durmasıdır, sonra da zamanın geriye dönüşüdür.

 

“Muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.”


Kalplerin içini de işitir, bilir ve görür.

 

Ve 21. âyet-i kerime:

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 21: E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).

Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onlardan öncekilerin akıbeti nasıl oldu, baksınlar. Onlar yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından, kendilerinden daha üstündüler. Fakat Allah, onları günahları sebebiyle aldı (öldürdü). Ve onlar için (onları), Allah’a karşı koruyacak hiç kimse olmadı.


e: -mı?

ve lem yesîrû: Ve dolaşmıyorlar, dolaşmadılar.

: -de, içinde.

el ardı: Arz, yeryüzü.

fe: Öyleyse, artık.

yenzurû: Baksınlar.

keyfe: Nasıl.

kâne: Oldu.

âkibetu: Akıbet, son.

ellezîne: Onlar.

kânû: Oldular.

min: -den.

kabli-him: Onlardan önce.

kânû-hum: Onlar idiler.

eşedde: Daha şiddetli, daha kuvvetli, daha üstün.

min-hum: Onlardan.

kuvveten: Kuvvet bakımından.

ve âsâran: Ve eserler.

: -de, içinde.

el ardı: Arz, yeryüzü.

fe: Böylece, artık.

ehaze-hum allâhu: Allah onları aldı, yakaladı, ahzetti.

bi zunûbi-him: Günahları sebebiyle.

ve mâ kâne lehum: Ve onlar için olmadı.

min: -den.

allâhi: Allah.

min: -den.

vâkın: Bir koruyucu.


“Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onlardan öncekilerin akıbeti ne oldu, baksınlar...”

“Akıbeti nasıl oldu?”


keyfe: Nasıl.


“Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onlardan öncekilerin akıbeti nasıl oldu, baksınlar.  Onlar, yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından kendilerinden daha üstündüler. Fakat Allah, onları günahları sebebiyle aldı (öldürdü). Ve onlar için, Allah’a karşı koruyacak bir kimse olmadı.”


“Ve onlar için (onları) Allah’a karşı koruyacak bir kimse olmadı.”

“Allah’a karşı koruyacak bir kimse olmadı.”

 

Hiç kimse kimseyi Allah’a karşı koruyamaz. Allah, insanları şeytana karşı korur. Şeytan, insanları Allah’a karşı koruyamaz. Kendisini de koruyamaz.


Bu 21. âyet-i kerimede Allahû Tealâ, aynı toprakları asırlar sonra işgal eden insanlarla aynı topraklarda yaşamış olan evvelkileri karşılaştırıyor. O kuvvet ve eser bakımından daha sonra yaşayanlardan üstün olan o evvelkileri, Allahû Tealâ nasıl yok ettiğini anlatıyor. Eski Mısırlılar, bugünkü Mısırlılar. Yaptıkları eserler ortada. Bugün onların bir benzeri yapılmıyor.


Mu’min Suresinin 22. âyet-i kerimesi:


Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 22: Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).

İşte bu, onlara resûller beyyinelerle gelmiş olduğu halde, inkâr etmeleri sebebiyledir. Böylece Allah onları yakaladı. Muhakkak ki O, kuvvetlidir ve ikabı (cezası) şiddetlidir.


zâlike:
İşte bu.

bi enne-hum: Onların …olması sebebiyle.

kânet: Oldu.

te’tî-him: Onlara geldi.

rusulu-hum: Onların resûlleri.

bi el beyyinâti: Beyyineler ile, apaçık belgeler ile, delillerle.

fe: Böylece, artık.

keferû: İnkâr ettiler, küfrettiler.

fe: Böylece, bu nedenle.

ehaze-hum allâhu: Allah onları aldı, yakaladı.

inne-hu: Muhakkak O.

kaviyyun: Kuvvetli, güçlü.

şedîdu: Şiddetli.

el ikâbi: İkab, ceza.

 

“İşte bu, onlara resûller beyyinelerle (ispat vasıtalarıyla, açıklamalarla) gelmiş olduğu halde inkâr etmeleri sebebiyledir.”

“Allah’ın onları yerle yeksan etmesi; onları yok etmesi; hepsini öldürmesi inkâr etmeleri sebebiyledir.”

 Kimleri inkâr etmişler? Resûlleri inkâr etmişler. Resûller ki; ispat vasıtalarıyla gelmişler. Onlar da demişler ki: “Bu sizin yaptığınız şey, aslında sadece bir sihirdir.”

 

Allah’ın emriyle geliyor Hz. Musa ve Hz. Harun, firavuna. Ve Hz. Musa’nın asası, bütün büyücülerin, sihirbazların attığı ipleri; yılan gibi hareket eden ipleri yok ediyor. Bu bir beyinedir; ama firavun diyor ki: “Senin sihrin onlardan daha kuvvetli.”

 

“Böylece Allah onları yakaladı (cezalandırdı; suda boğdu). Muhakkak ki O, kuvvetlidir ve ikabı (cezası) şiddetlidir.”


Oradaki ceza bir şey değil, nihayet denizde boğulmuşlar. Asıl ceza, kıyâmetten sonraki cehennem hayatında sonsuza kadar devam edecek olan bir işkenceler dizisi.

 

Ve 23. âyet-i kerime:

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 23: Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).

Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı âyetlerimizle ve apaçık bir sultanla (delil, mucize ve kitap ile) gönderdik.



ve lekad: Ve andolsun.

erselnâ: Biz gönderdik.

mûsâ: Musa (A.S).

bi âyâti-nâ: Âyetlerimizle.

ve: Ve.

sultânin: Sultan, delil, mucize.

mubînin: Açıkça, apaçık.

 

“Andolsun ki Musa (A.S)’ı, âyetlerimizle ve apaçık bir sultanla (delil, mucize ve kitap ile) gönderdik.” diyor Allahû Tealâ.

 

Kime göndermiş Allahû Tealâ?


“Hz. Musa’yı delille gönderdik.”


Bu delil, Hz. Musa’nın beraberinde olan kendi asası, aynı zamanda Hz. Musa’ya Allah’ın indirdiği Tevrat isimli kitap.

 

24. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

40/MU'MİN 24: İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).

Firavuna ve Haman’a ve Karun’a (gönderdik). Fakat onlar: "Yalanlayan bir büyücüdür." dediler.



ilâ fir’avne: Firavuna.

ve hâmâne: Ve Haman.

ve kârûne: Ve Karun.

fe: Böylece, fakat.

kâlû: Dediler.

sâhirun: Sihirbaz, büyücü.

kezzâbun: Çok yalancı.

 

“Firavuna ve Haman’a ve Karun’a gönderdik. Fakat onlar: ‘Çok yalancı bir büyücüdür.’ dediler.”


Kimin için söylüyorlar? Hz. Musa ve Hz. Harun için. Allahû Tealâ Hz. Musa’yı elindeki asa ile birlikte, Hz. Harun’la birlikte gönderiyor firavuna. Ve firavun ve Haman ve Karun: “Bu,

yalancı bir büyücüdür (yalan söyleyen bir, çok yalancı bir büyücüdür).” dediler.

 

kezzâbun: Tekzip eden, yalan söyleyen, çok yalancı.


Haman: Firavunun yardımcısı; baş vezir. Karun da Mısır’ın en zengini. “Karun kadar zengin,” ifadesi, o tarihten kalmadır.

 

Ve Mu’min Suresi, 25. âyet-i kerime:


Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 25: Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).

Böylece onlara katımızdan hak ile geldiği zaman: "Âmenû olanların oğullarını, kendileriyle beraber katledin (öldürün). Ve kadınlarını canlı bırakın!" dediler. Kâfirlerin tuzağı (hilesi) dalâletten başka birşey değildir.



fe: Böylece, artık.

lemmâ: Olduğu zaman.

câe-hum: Onlara geldi.

bi el hakkı: Hak ile.

min: -dan.

indi-nâ: Bizim katımız, Bizim yanımız.

kâlû: Dediler.

uktulû: Öldürün.

ebnâe: Erkek çocuklar.

ellezîne: Onlar.

âmenû: Âmenû oldular, Allah’a ulaşmayı dilediler.

mea-hu: Onunla beraber.

vestahyû (ve istahyû): Ve (hayy) canlı, sağ bırakın.

nisâe-hum: Onların kadınları.

ve mâ: Ve değil, olmadı.

keydu: Hile, tuzak.

el kâfirîne: Kâfirler.

illâ: Ancak, -den başka.

: -de.

dalâlin: Dalâlet, sapıklık, boş şey.

 

“Böylece onlara katımızdan hak geldiği zaman: “Âmenû olanların oğullarını kendileriyle beraber katledin (öldürün) ve kadınlarını canlı bırakın.’ dediler. Kâfirlerin tuzağı (hilesi), sapıklıktan başka bir şey değildir.”


Ne diyor Allahû Tealâ şimdi?


“Böylece onlara katımızdan hak geldiği zaman.”

 

Allah’ın katından hak geliyor Mısırlılara ama Hz. Musa eliyle. Yani orada onların bir nevi köleler olarak ellerinde tuttukları Yahudilerin arasından hak geliyor onlara. Ve: “Bu âmenû olanların oğullarını kendileriyle beraber katledin (babalarıyla beraber katledin) ve kadınlarını canlı bırakın, dediler.”


Ama Allahû Tealâ diyor ki:


“Kâfirlerin tuzağı (hilesi) sapıklıktan başka bir şey değildir.”

“(dalâl) dalâletten başka bir şey değildir.”


Ve Allahû Tealâ, firavunun hilesini boşa çıkarmıştır her halükârda. Kuvvet açısından da sihirbazları açısından da hep mağlup olmuştur.

 

26. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 26: Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).

Ve firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim ve o, Rabbine dua etsin. Gerçekten ben, (onun) sizin dîninizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkmasından korkuyorum."



ve kâle: Ve dedi.

fir’avnu: Firavun.

zerû-nî: Beni bırakın.

aktul: Öldüreceğim, öldüreyim.

mûsâ: Musa’yı.

ve el yed’u: Ve dua etsin, yalvarsın.

rabbe-hu: Onun Rabbi.

innî: Muhakkak ki ben.

ehâfu: Korkuyorum.

en yubeddile: Değiştirmesi.

dîne-kum: Sizin dîniniz.

ev: Ya da, veya.

en yuzhire: Zahir olması, gözükmesi, ortaya çıkması.

: -de.

el ardı: Arz, yeryüzü.

el fesâde: Fesat.


“Ve firavun dedi ki: Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. Ve o, Rabbine dua etsin. Gerçekten ben, (onun) sizin dîninizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkmasından korkuyorum.”

 

Musa’yı öldürmek istiyor firavun. “Bırakın,” diyor, “Onu öldüreyim. O Rabbine dua etsin bakalım, elimden kurtulabilir mi?” diyor firavun. “Ben öldürmek istesem, öldürürüm.” diyor; ama öldüremiyor, Hz. Musa’yı öldüremiyor.

 

Düşünebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Yeryüzündeki fesat, Allah’a karşı düzenlenen hilelerin adıdır. Kim insanların arasında dolaşıp, onların Allah’a ulaşmasına mâni olmaya çalışıyorsa işte o ve onun gibi olanların hepsi yeryüzünde fesat çıkaranlardır.


Allahû Tealâ, Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesinde diyor ki:

13/RA'D 25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).

Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.



“Onlar Allah’a ezelde misak vermelerine rağmen, insanların hidayete ermelerine, ruhlarını  Allah’a ulaştırmalarına mâni olurlar ve vuslatı keserler. İşte onlar, yeryüzünde fesat çıkaranlardır.” diyor Allahû Tealâ.

 

Allah’ın emrine karşı gelenlerin, bu sebeple insanları kandıranların, azdıranların, Allah’ın emrini yapmalarına mâni olanların yaptıkları işin adı, yeryüzünde fesat çıkarmaktır. 


Nisâ Suresinin 167,168, 169. âyetlerinde de aynı fesat olayını görüyoruz. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.



innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ: Onlar muhakkak ki kâfirdirler ve Allah’ın yolundan men ederler. Onlar, uzak bir dalâlet içindedirler.


İnsanları Allah’ın yoluna girecekken, Allah’a ulaşmayı dileyecekleri sırada fesatçılar geliyor ve insanlarla konuşuyorlar, onların Allah’a ulaşmayı dilemelerine engel oluyorlar. Firavunsa Hz. Musa’nın insanları Allah’a çağırmasına, “fesat” diyor.


Bismillâhirrahmânirrahîm.


27. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 27: Ve kâle mûsâ innî uztu bi rabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yû’minu bi yevmil hisâb(hisâbi).

Ve Hz. Musa dedi ki: "Muhakkak ki ben, hesap gününe inanmayan, kibirlenenlerin hepsinden, senin de Rabbin olan Rabbime sığınırım."



ve kâle: Ve dedi.

mûsâ: Musa (A.S).

innî: Muhakkak ki ben.

uztu: Sığındım.

bi rabbî: Rabbime.

ve rabbi-kum: Ve sizin Rabbiniz.

min: -den.

kulli: Hepsi.

mutekebbirin: Kibirlenen, büyüklük taslayan.

lâ yû’minu: Mü’min olmazlar, îmân etmezler, inanmazlar.

bi yevmi el hisâbi: Hesap gününe.

 

“Hz. Musa şöyle dedi…”

“Hz. Musa dedi ki: Muhakkak ki ben, hesap gününe inanmayan; kibirlenenlerin hepsinden senin de Rabbin olan Rabbime sığınırım.”


Firavunun onu öldürme isteğine karşılık Hz. Musa ona diyor ki:


“Muhakkak ki ben, hesap gününe inanmayan; kibirlenenlerin hepsinden…”

“Sen kibirlisin.” diyor. “Ve hesap gününe de inanmıyorsun. Allahû Tealâ’nın seni cezalandıracağına da inanmıyorsun. Ve aslında ben, o Rabbe sığınırım ki; o Rabb, senin de Rabbindir. Allah’a sığınırım. Allah, senin de Allah’ındır.” diyor.

 

Firavunun özelliği, hesap gününe inanmama. Hesap günü; kıyâmet günü mizanlarımızı göreceğimiz gün. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bütün hayatımız 3 boyutlu olarak oynuyor. Neler yaptıysak bütün yaptıklarımızı, kimlere ne yaptıysak hepsini görüyoruz. 3 boyutlu bir görüntü olarak hepsi filme alınmış durumda.

 

Şu anda da sevgili kardeşlerim, hem sizlerin her biriniz hem de biz, filme alınmaya devam ediyoruz. Şu anda burada bir sürücü, bir şahit olarak iki kiramen kâtibîn meleği bizim filmimizi alıyorlar. Her biriniz için bu ikisi daima vardır. Bizim kameralarımız gibi merceklerden oluşan sistemle de değil, çok özel standartlarda bütün hayatımızı filme alıyorlar.

Yeter mi? Yetmez. Hareketlerimizi, şu fizik vücudumuzun yaptıklarını filme alırken, düşüncelerimizi de filme alıyorlar, acaba düşüncelerimizde neler var? Ne düşünüyoruz da hangi işlemi yapıyoruz? Eğer bir günah işliyorsak, o zaman düşüncelerimize göre taammüt miktarı nedir? Bu taammüt miktarı düşüncelerimizden anlaşılır. Ve Allahû Tealâ’nın kiramen kâtibîn melekleri, düşüncelere göre derecat sistemini ellerindeki mizandan aldıkları için yanılma payları sıfırdır.

 

28. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 28: Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).

Ve firavun ailesinden îmânını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi: "Bir adamı, ‘Rabbim Allah’tır.’ demesinden dolayı mı öldüreceksiniz? Ve o, Rabbinizden size beyyineler (belgeler, deliller) ile geldi. Eğer yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Ve eğer sadık (doğru söyleyen) ise vaadettiklerinin bir kısmı size isabet edecektir. Muhakkak ki Allah, çok yalan söyleyen, haddı aşan kişiyi hidayete erdirmez."



ve kâle: Ve dedi.

raculun: Bir adam.

mû’minun: Mü’min, âmenû olan.

min: -den.

âli fir’avne: Firavunun ailesi.

yektumu: Gizliyor, gizler.

îmâne-hu: Onun îmânı.

e: -mı?

taktulûne: Öldürüyorsunuz.

raculen: Bir adam.

en yekûle: Demesi.

rabbî allâhu: Rabbim Allah.

ve: Ve.

kad: Olmuştu.

câe-kum: Size geldi.

bi: İle.

el beyyinâti: Beyyineler, belgeler.

min: -den.

rabbi-kum: Sizin Rabbiniz.

ve in yeku: Ve eğer, olursa, ise.

kâziben: Yalancı.

fe: Böylece, artık.

aleyhi: Ona, onun üzerine, kendi aleyhine.

kezibu-hu: Onun yalanı.

ve in yeku: Ve eğer, olursa, ise.

sâdikan: Sadık, doğru söyleyen.

yusib-kum: Size isabet eder.

ba’du: Bazı, bir kısmı.

ellezî: Ki o.

yeidu-kum: Size vaadeder.

inne allâhe: Muhakkak ki Allah.

lâ yehdî: Hidayete erdirmez.

men: Kimse.

huve: O.

musrifun: Müsrif olan, haddi aşan, ölçüyü taşıran.

kezzâbun: Çok yalan söyleyen.

 

“Firavun ailesinden îmânını gizleyen mü’min bir adam şöyle dedi: Bir adamı: ‘Rabbim Allah’tır.’ demesinden dolayı mı öldüreceksiniz? Ve o, sizin Rabbinizden size beyyineler (mucizeler, deliller) getirmişti. Eğer yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir. Ve eğer doğru söyleyen ise vaadettiklerinin bir kısmı size isabet edecektir. Muhakkak ki Allah, çok yalan söyleyen, haddi aşan kişiyi hidayete erdirmez.”

 

Öyleyse firavun ailesinde de mü’minler var. Yani Hz. Musa’ya inanan; Allah’a ulaşmayı dileyen; âmenû olan mü’minler.


“Siz bunu,” diyor, “(Hz. Musa’yı), ‘Rabbim Allah’tır.’ demesinden dolayı mı öldüreceksiniz? Ve o, sizin Rabbinizden size beyineler (mucizeler, deliller) getirmişti. Eğer yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir.” Yani: “Allah onu yalanından dolayı cezalandırır, size ne oluyor?” diyor.

“Ve eğer doğru söyleyen ise vaadettiklerinin bir kısmı size isabet edecektir.” Yani: “Cehenneme gideceksiniz. O, cehenneme gideceğinizi söyledi. Bu, size isabet edecektir. Sizi cehenneme götürecektir Allah.”

“Muhakkak ki Allah, çok yalan söyleyen; haddi aşan kişiyi hidayete erdirmez.”

 

Pek tabiî, firavunun hidayete ermesi hiç bir şekilde mümkün değil.

 

Ve Mu’min Suresi, 29. âyet-i kerime:

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 29: Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).

(O adam dedi ki): "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir, yeryüzünde kuvvetlisiniz. Ama Allah’ın şiddetli azabı bize geldiğinde, size kim yardım edecek?" Firavun (da) şöyle dedi: "Size gösterdiğim şey sadece benim görüşümdür. Ve ben, sizi irşad yolundan başkasına hidayet etmem (ulaştırmam)."



: Ey!

kavmi: Kavmim.

lekum(u):  Sizindir.

el mulku: Mülk, saltanat.

el yevme: Bugün.

zâhirîne: Birbirine arka çıkanlar, kuvvetli olanlar.

: -de.

el ardı: Arz, yeryüzü.

fe: Böylece, artık.

men: Kim.

yensuru-nâ: Bize yardım eder, yardım edecek.

min: -den.

be’si allâhi: Allah’ın şiddetli azabı.

in câe-nâ: Eğer bize gelirse.

kâle: Dedi.

fir’avnu: Firavun.

: Şey.

urî-kum: Size gösteriyorum.

illâ: Ancak, yalnızca.

mâ erâ: Benim gördüğüm şey, benim görüşüm.

ve mâ ehdî-kum: Ve sizi hidayet etmem, ulaştırmam.

illâ: Ancak, sadece, -den başka.

sebîle er reşâdi: İrşad yolu.

 

“(O adam; îmânını gizleyen adam dedi ki): Ey kavmim! Bugün mülk sizindir, yeryüzünde kuvvetlisiniz. Ama Allah’ın şiddetli azabı geldiğinde size kim yardım edecek? Firavun da şöyle dedi: Size gösterdiğim sadece benim görüşümdür. Ve ben, sizi irşad yolundan başkasına hidayet etmem (ulaştırmam).”


Firavun da diyor ki: “Ben de sizi hidayet yoluna ulaştırıyorum.”

Firavun’un hidayeti; kendisi kâfir. Hz. Musa’nın insanları hidayete erdirmesine, yeryüzünde fesat çıkarmak üzere hüküm veriyor. Böyle bir kişi. “Ben sizi hidayet yoluna davet ediyorum.” diyor.

 

Hep bu insanlar böyle söylüyorlar sevgili kardeşlerim.

 

Âyet-30, Mu’min Suresi:

40/MU'MİN 30: Ve kâlellezî âmene yâ kavmi innî ehâfu aleykum misle yevmil ahzâb(ahzâbi).

Ve âmenû olan adam şöyle dedi: "Ey kavmim, muhakkak ki ben, ahzab günü (fırkalara ayrılmışların günü) gibi bir günün, size (gelmesinden) korkuyorum!"



ve kâle: Ve dedi.

ellezî: O kimse, o.

âmene: Âmenû oldu, îmân etti.

: Ey!

kavmi: Kavmim.

innî: Gerçekten ben.

ehâfu: Korkuyorum.

aleykum: Size, sizin üzerinize.

misle: Benzer, gibi.

yevmi el ahzâbi: Ahzab günü, fırkalara ayrılmış olanların günü.

 

“Âmenû olan adam şöyle dedi: Ey kavmim! Muhakkak ki ben, ahzab günü (o azaba uğrayan, fırkalara ayrılmışların günü) gibi bir günün size (gelmesinden) korkuyorum.”

 

Biliyorsunuz ki; kıyâmet gününde azaba uğrayanlar fırkalara ayrılmış olanlardır; Rûm Suresinin 31., 32. âyet-i kerimesi gereğince. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



“Allah’a yönel ve O’na (Allah’a) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.”

 

Arkadan diyor ki:

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.



“O müşriklerden olma ki; onlar fırkalara ayrılmışlardır. Her biri kendi elindekiyle ferahlanırlar. Onlar, hizip hizip ayrılmışlardır.”


İşte burada da: “Fırkalara ayrılmışlardan, ayrılmışların günü gibi bir günün size gelmesinden korkuyorum.” diyor.

 

Ve 31. âyet-i kerime:

40/MU'MİN 31: Misle de’bi kavmi nûhın ve âdin ve semûde vellezîne min ba’dihim, ve mâllâhu yurîdu zulmen lil ibâd(ibâdi).

Nuh, Adin ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi. Ve Allah, kulları için zulüm dilemez.



misle: Benzer, gibi.

de’bi: Durum.

kavmi nûhın: Nuh kavmi.

ve âdin: Ve Ad kavmi.

ve semûde: Ve Semud kavmi.

ve ellezîne: Ve onlar.

min: -den.

ba’di-him: Onlardan sonra.

ve mâ allâhu yurîdu: Ve Allah dilemez.

zulmen: Zulüm.

li el ibâdi: Kullar için.

 

“Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi. Ve Allah, kulları için zulüm dilemez.”

 

“Ben size bir azap gününün gelmesinden, fırkalara ayrılmışların günü gibi bir günün size gelmesinden korkarım.”


Ahzab ve hizib, aynı kökten geliyor.

“Hizipleri oluşturanların azaba uğradıkları gibi, öyle bir azabın size gelmesinden korkuyorum.” diyor.


“Nuh kavminin, Ad kavminin, Semud kavimlerinin ve ondan sonraki kavimlerin durumu gibi.  Ve Allah, kulları için zulüm dilemez.”

 

Âyet-32:


Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 32: Ve yâ kavmi innî ehâfu aleykum yevmet tenâd(tenâdi).

Ve ey kavmim, muhakkak ki ben, sizin için feryat gününden (kıyâmet gününden) korkuyorum!



ve: Ve.

: Ey!

kavmi: Kavmim.

innî: Gerçekten ben.

ehâfu: Korkuyorum.

aleykum: Size, sizin üzerinize, sizin için.

yevme et tenâdi: Feryat günü (cehennem ehlinin birbirlerine seslenecekleri gün).

 

“Ve ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizin için feryat gününden (kıyâmet gününden) korkuyorum.”


O gün cehenneme giren herkes birbirine karşı feryat edecekler. Çektikleri acılar sebebiyle de huzursuz olacaklar.

 

Ve 33. âyet-i kerime:

 

Bismillâhirrahmânirrahîm.

40/MU'MİN 33: Yevme tuvellûne mudbirîn(mudbirîne), mâ lekum minallâhi min âsım(âsımin) ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).

Arkanızı dönüp kaçacağınız gün sizin için Allah’tan (Allah dostlarından) bir koruyucu yoktur. Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi yoktur.



yevme: Gün.

tuvellûne: Dönüp kaçarsınız.

mudbirîne: Arkalarına dönüp gidenler.

: Yoktur.

lekum: Sizin için.

min allâhi: Allah’tan.

min âsımin: Bir koruyucu.

ve men: Ve kim, kimi.

yudlilillâhu (yudlili allâhu): Allah dalâlette bırakır.

fe: Böylece, artık.

mâ lehu: Onun için yoktur, bulunmaz.

min hâdin: Bir hidayetçi, hidayete erdiren.


(yevme et tenâdi
: Feryat günü, cehennem ehlinin birbirine seslenecekleri gün).


Şöyle oluyor mânâ:


“Arkanızı dönüp kaçacağınız gün, sizin için Allah’tan (Allah’a karşı) bir koruyucu yoktur. Allah kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.”


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah kimi dalâlette bırakmışsa hiç kimse o kişiyi hidayete erdiremez; o kişinin dışındaki hiç kimse. Sadece o kişi, kendisi hidayete ermeyi dilerse (Allah’a ulaşmayı dilerse), Allah verdiği sözü mutlaka yerine getirir; o kişiyi hidayete erdirir. Ama onun dışında hiç kimse o kişinin hidayetine sebebiyet veremez sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.


Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir Kur’ân Tefsiri dersini daha burada inşaallah tamamladık.

 

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz, sevgili kardeşlerim, can dostlarım gönül dostlarım.


Allah, hepinizden razı olsun.

 

 

İmam İskender Ali M İ H R