}
Cuma Hutbesi (Bakara - 151) (08.10.2004) 08.10.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 108475

SOHBETİN ADI: CUMA HUTBESİ (Bakara - 151)
TARİHİ: 08.10.2004

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA 151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).

Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.


“Size de sizin aranızdan bir resûl beas ettik, gönderdik; size Allah'ın âyetlerini okusun diye, sizin nefsinizi tezkiye etsin diye, size kitap öğretsin diye, size hükmet öğretsin diye.” diyor.

Bütün kavimlere bütün zamanlarda mutlaka Allah’ın resûlleri gelirler, art arda gelirler. Allahû Tealâ’nın dizaynında resûl kavramı ve nebî kavramı 2 ayrı hüküm ifade eder. Nebî resûller veya velî resûller (evliya resûller). Nebî resûller bu âyette olduğu gibidir; Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde. Allahû Tealâ: “Size de sizin aranızdan birini resûl olarak gönderdim.” diyor. Bir peygamber resûlden, bir nebî resûlden bahsediyor.

Nebî resûller; peygamber resûller olarak devrin imamlığını yapmakla görevlidirler. Nebî resûllerle, velî resûller arasında Kur’ân-ı Kerim kesin hudutlar çizmiştir, 2 grup birbirinden çok net bir şekilde ayrılmıştır. Ama dînlerini Allah’ın mukaddes kitaplarından değil de (Kur’ân-ı Kerim’den değil de) insanların ortaya koyduğu el yazması kitaplardan emaniyye bilgilerden derleyenler için risalet ve nübüvvet aynı şeydir. Oysaki risalet nübüvveti de içeren bir husustur, risalette bütün nebîlerin de aynı zamanda resûl olduğunu görüyoruz. Ama risaletin bir diğer lehçesi velî resûlleri kapsar, onları peygamberlerle kesinlikle karıştırmamak gerekir. Peygamberler kâinatın peygamberidirler. Kâinat üzerinde bizim dünyamız gibi binlerce gezegende hayat var, insanlar var.

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ tam 17 âyet-i kerimede yerlerdeki insanlar, göklerdeki insanlar, ikisinin arasındaki insanlardan bahsediyor. Bu insanlar kâinatın her tarafında, her galakside yer almıştır ve bütün galaksiler için, bütün kâinat için Allahû Tealâ tek bir peygamber gönderir. O peygamberler bütün kâinat için geçerlidir. Öyleyse son nebî, son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’dir ve O’nunla peygamberlik müessesesi kapanmıştır. Kıyâmete kadar O’ndan itibaren bir daha peygamber hiçbir şekilde gelmeyecektir.

Öyleyse bu peygamberler kimlerdir? Peygamber olmayan resûller kimlerdir? Bu konu muhteva oluşturduğu zaman, bakıyoruz ki; her açıdan Allahû Tealâ’nın bir dizaynı var. Bu dizaynda peygamber olmayan resûller bütün devirlerde art arda gönderiliyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesi:      

23/MU'MİNÛN 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


“Biz, resûllerimizi art arda göndeririz. Yani resûllerimizin arasında fetret devirleri yoktur.” diyor. “Her devirde mutlaka bütün kavimlerde bulunurlar.” diyor.

Resûllerimizi her kavme göndeririz, bir.
Art arda göndeririz, aralarında boşluk devresi bırakmayız, iki.

Bütün kavimlerde zamanın her parçasında mutlaka Allah’ın bir resûlü yaşamıştır. Kıyâmete kadar da yaşamaya devam edecektir, hiçbir kavim resûlsüz kalmamıştır ve kalmayacaktır. Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin; eğer öyle olmasaydı, birtakım insanların cezalandırılması veya mükâfatlandırılması mümkün olmayacaktı. Cezalandırılması mümkün olmayacaktı çünkü o insanlar, sadece kendilerine tebliğ yapan resûllere en azından Allah’a ulaşmayı dilemek sadedinde itaat etmedikleri için cehenneme gireceklerdir. Ama mutlaka bir resûl onlara tebligat yapmış olacaktır. Olmaması mümkün değildir. “Biz, bir resûl göndermedikçe kimseye (hiçbir kavme) azap etmeyiz.” diyor İsrâ Suresinin 15. âyet-i kerimesinde.

17/İSRÂ 15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).

Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.


Öyleyse bütün kavimler mutlaka bir zaman parçasında değil, zamanın bütün parçalarında mutlaka bir resûlle beraber yaşarlar. O resûl ölünce Allahû Tealâ yerine derhâl hayatta olan aynı kavimden bir başkasını tayin eder ve ezelden ebede kadar bu bütün ülkelerde, bütün kâinatta böyle devam edecektir. Her birine onların kendi lisanlarıyla gönderir Allahû Tealâ.

Öyleyse ne fark var? Peygamber resûllerle peygamber olmayan velî resûller arasında ne fark var? Peygamber resûllere Kur’ân-ı Kerim, “nebî resûl” diyor, diğerlerine “resûl” diyor. Velî resûller için nebî kelimesi hiçbir zaman kullanılamaz. Ve aralarında büyük farklar var ama akaid yani bugün üniversitelerimizde öğretilen bu konunun ilmi, Allah’ın Kur’ân hakikatlerini tamamen değiştirmiş durumdadır. “Bütün nebîler resûldür.” diyor akaid. Aynen geçerlidir; doğrudur, Kur’ân-ı Kerim’e tamamen uygundur. Bütün nebîler aynı zamanda mutlaka resûldür. Ama akaidin aynı sözünün 2. ayağına baktığınız zaman, “Bütün resûller de nebîdir.” diyor. Bütün resûller nebî değildir; resûllerin bir kısmı velî resûldür, bir kısmı nebî resûldür, peygamber resûldür. Kavramın açıklık kazanması için açıklamalar mutlaka gereklidir. Herkesin kalbine ve zihnine Allah’ın hakikatleri yerleşsin diye.

Öyleyse velî resûller ve nebî resûller birbirinden Kur’ân’a göre kesin çizgilerle ayırt edilir. Resûl kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli alanlarda kullanılmıştır. Yûsuf Suresinin 50. âyet-i kerimesinde firavunun Hz. Yûsuf’a gönderdiği bir haberci, resûl olarak geçiyor. Diyor ki: “Resûl, Yûsuf’a ulaştığı zaman.”

12/YÛSUF 50: Ve kâlel meliku’tûnî bihî, fe lemmâ câehur resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetillâtî katta’ne eydiyehunn(eydiyehunne), inne rabbî bi keydihinne alîm(alîmun).

Ve Melik: “Onu bana getirin.” dedi. Böylece ona, resûl (ulak, haberci) geldiği zaman Yusuf (a.s): “Efendine dön ve ellerini kesen kadınların hali (durumu) nedir, ona sor.” dedi. Muhakkak ki; Rabbim onların hilelerini en iyi bilendir.


Bu bir haberci, alâlalde bir ulak. Mü'min de değil ama resûl adıyla geçiyor Kur’ân-ı Kerim’de. Öyleyse Kur’ân kavramlarını ait olduğu yere doğru oturtmak mecburiyetindeyiz. Kur’ân’ın tefekküründe, tezekküründe ve tahakkukunda, ortaya konmasında temel esaslar mutlak olarak korunmalıdır. 14 asır evvel Kur’ân ne söylüyorsa, bugün bizler de dîn adına konuşanların hepsi onunla aynı paralelde aynı şeyleri söylemek mecburiyetindeyiz.

Öyleyse akaid değiştirilmelidir. “Bütün nebîler resûldür.” sözü Kur’ân’a tam olarak uymaktadır. Ama “Bütün resûller nebîdir.” sözü Kur’ân’a hiç uymamaktadır. Öyleyse nebînin bir diğer adı peygamberdir, onları ayrı bir yere oturtmak mecburiyetindeyiz. Evvelâ resûl tabirinin Kur’ân-ı Kerim’de çok geniş kapsamlı olarak kullanıldığını görüyoruz ki Yûsuf Suresinin 50. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın o ortaya koyduğu vakıa herhangi bir haberciye, alelâde haberciye, mü'min bile olmayan birisine Allahû Tealâ resûl ifadesini kullandığına göre bütün peygamberlerin resûl olması hiçbir şekilde mümkün olamaz. Ayırım sadece bu kadar basit bir ölçekle tatbik sahasına konmamıştır. Ayırım, çeşitli faktörler ifade eder.      

Mu'minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bütün kavimlere resûl gönderdiğini söylüyor. Yetmez, art arda gönderdiğini söylüyor, hiçbir kavmi resûlsüz bırakmadığını söylüyor. Demek ki kavim resûlleri arasında fetret devirleri, yani resûlün bulunmadığı devreler hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Her devrede, zamanın her parçasında bir resûl ölür ölmez, Allahû Tealâ o resûlün yerine yeni bir resûlü derhâl vazifeli kılmıştır o ülkede. Bütün ülkelerde bu böyle olduğu gibi, kâinatın her ülkesinde de böyle olmuştur. Bütün devrelerde, bütün kavimlerde Allah’ın bir resûlü öldüğü zaman yerine mutlaka aynı gün yeni bir resûl tayin edilir. Hiçbir kavim resûlsüz kalmamıştır, kıyâmete kadar da kalmayacaktır. Ama dünya nebîsiz kalmıştır, peygambersiz kalmıştır, Hz. Musa’dan yüzlerce yıl sonra Hz. İsa geliyor. Hz. İsa’dan 600 sene sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V) geliyor. Hz. Musa ile Hz. İsa arasında bin yıldan fazla bir mesafenin var olduğunu biliyoruz zaman açısından. Hz. İsa ile Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasında 600 yıl, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bu tarafa 1400 yıl geçmiş, hiç peygamber yok, bugün de yok, kıyâmete kadar da peygamber olmayacaktır. Ama şuanda ve bundan evvelki bütün devirlerde hiçbir kavim olmamıştır ki; o kavmin içinde kendi resûlü bulunmasın.

Öyleyse akaidin “Bütün resûller nebîdir.” ifadesi kesinlikle doğru değildir, yanlıştır. Bunun mutlaka düzeltilmesi gerekir. Bu söylediğimiz hususlar yeterli mi? Kur’ân’ın bütününü ele alırsak Allahû Tealâ birçok açılardan bunu değerlendirmiş, sadece bu birkaç husustan ibaret değil olay. Nebîlerin Allahû Tealâ’nın dizaynında belli zaman parçalarının dışında yaşamadığını görüyoruz. Resûller her zaman parçasında yaşıyor, Allahû Tealâ huzur namazının imamlığı görevini asaleten sadece nebîlerine verir, sadece peygamberler huzur namazının gerçek imamlarıdır. Ama peygamberler arasında fetret devirleri olacağı cihetle Allahû Tealâ’nın katında kılınmakta olan, günde 7 vakit kılınmakta olan huzur namazının imamlığı boş kalması gerekirdi. Huzur namazının imamlığı kâinatın en önemli imamlığıdır, boş kalması da mümkün değildir. O zaman Allahû Tealâ nebî olmayan resûllerinden birisine mutlaka o görevi verecektir. Huzur namazının imamlığı deruhte edilecektir, kim tarafından? O devrede hayatta olan bir velî resûl tarafından. O velî resûlü ortaya koyduğumuz zaman gördüğümüz vakıa odur ki; Allahû Tealâ onu seçmiştir, huzur namazının imamlığına seçmiştir, huzur namazının imamlığına tayin etmiştir.

Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:  

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


“Onlardan (insanlardan) imamlar seçtik; emrimizle hidayete erdirsinler diye, âyetlerimize yakîn hâsıl ettikleri için. Hakk’ul yakîn seviyesinde yakîn hâsıl ettikleri için ve sabrın sahibi oldukları için.”

Yani nefslerindeki sabırsızlık afeti yok olduktan sonra, nefslerinin kalbi sabır açısından 19 mertebe müzeyyen kılındığı için. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynında risalet müessesesi bütün zaman parçalarında var olan bir esası ifade eder, nebîlerin bulunmadığı devrede o resûllerden birisi nübüvvet görevinin temsil edildiği huzur namazının imamlığına vekâleten tayin edilir. O kişi hayatı boyunca bu görevi üstlenmiştir. Allahû Tealâ tarafından vazifeli kılınmıştır. Ve bakıyoruz ki Allahû Tealâ böyle bir resûlün tarifini veriyor.

Bu tarzdaki bir resûl, huzur namazının imamlığına seçilen bir resûl için Allahû Tealâ diyor ki: “Allah, gaybı bilir ama insanlara gaypten bahsetmez ama Allah’ın rızasına erişmiş olan resûl hariç.” diyor Allahû Tealâ. Allah’ın rızasına ulaşmış olan resûl hariç.

Öyleyse ne demek istiyor Allahû Tealâ? Hangi rızadan bahsediyor? Hiç rızaya ulaşmamış olan bir kişi resûl olabilir mi? Rızaya ulaşmamış olan bir resûl olamaz. Daha Allahû Tealâ onu başından itibaren seçerek yaratmıştır; 1. rızası budur; doğmadan evvel bir rıza. O resûlün Allah’a ulaşmayı dilemesi için gene Allahû Tealâ onu seçmiştir; 2. rıza. Mürşidine ulaştığı zaman yeniden bir rıza söz konusudur. Allah’a ulaştığı zaman ruhen gene bir rıza söz konusudur. Fizik vücudunu, nefsini Allah’a teslim ettiği zaman bir evvelki kademede mutlaka rızası söz konusudur Allahû Tealâ’nın, irşada ulaştığı zaman da rızası söz konusudur. Peki, sonra? İrşada ulaştıktan sonra o kişi iradesini teslim ettiği zaman da Allah’ın rızasına sahip olmuştur. Bütün resûller bu rızaların hepsinin sahibidir. Öyleyse rızaya ulaşmamış olan resûl kimdir, rızaya ulaşmış olan resûl kimdir? Ne zaman Allahû Tealâ bir resûlü huzur namazının imamlığına nasip ederse, o görevi ona tevdi ederse, o zaman o Allah’ın tasarruf rızasına kavuşmuştur.

İşte Allahû Tealâ orada tasarruf rızasından bahsediyor, tasarruf rızasına ulaşabilmiş olan insanlardan bahsediyor, tasarruf rızasına ulaşabilmiş olan resûlden bahsediyor. Allah’ın tasarrufuna girmiştir, Allah’ın söylettiklerini söyleyebilir, yaptırdıklarını yapabilir, kendiliğinden bir şey yapamaz. Allahû Tealâ onlar için diyor ki: “Onların hakkı hıyarı yoktur, seçim hakkı yoktur.” diyor Allahû Tealâ. “Onların seçim hakkı yoktur. Bu sebeple yaptıklarından sorumlu değillerdir.” diyor. Öyleyse Allah’ın o makama getirdiği kişi Allah’ın tasarrufundadır. İşte huzur namazının imamı mutlak olarak Allah’ın tasarrufunda olan bir velî resûldür; eğer nebî resûl o devirde yaşamıyorsa.

Öyleyse muhtevaya baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın 2 grup resûl arasında birçok farklılıklar oluşturduğunu görüyoruz ve o farklılıklardır ki; nebî resûllerle velî resûlleri kesin çizgilerle birbirinden ayırıyor yani akaidin 2. ayağı keenlem yekûndur, yok farz edilmesi gerekir. “Bütün resûller nebîdir.” ifadesi, bütünüyle keenlem yekûndur. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman, risalet müessesesinin insanlarla olan ilişkisinde nübüvvet müessesesinin sonlu bir müessese olduğu, risalet müessesesinin devam ettiği neticesine ulaşıyoruz.

Ahzâb Suresinin 40. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

33/AHZÂB 40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).

Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.


“Muhammed (A.S) aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. O, Allah'ın Resûl’üdür ama Nebî’lerin Sonuncusu’dur, Hitamı’dır.”

“Hâtemen nebiyyin.” diyor.

Hitam; son bulma mânâsına geliyor. Hatem (aynı kökten gelen bu kelime) ise mühür mânâsına geliyor. Mühür; bir şeye son vermenin basıldığı aletin adı. Allahû Tealâ: “O, nübüvvetin Hitamı’dır.” buyuruyor, Nebîlerin Sonuncusu’dur. Nebîler, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile hitam bulmuştur, sona ermiştir peygamberler. O noktadan itibaren peygamber mevcut değildir. Artık 1400 yıldır yeryüzünde peygamber yok ve hiçbir zaman da bir peygamberin gelmesi söz konusu değil.

Allahû Tealâ’nın resûllerine baktığımız zaman her kavimde bir resûlün mutlaka her devrede bulunacağını görüyoruz ve herkese kendi diliyle ikrar etmek için, onların diliyle anlatması için. Şuanda da dünya üzerinde hangi dili konuşan kavim varsa, ne kadar dil konuşuluyorsa her birinde mutlaka Allah’ın bir resûlü görev yapıyor. O kavmin dîni her ne olursa olsun, bu Allah’ın resûlünün söylediklerini değiştirmez. Şu kâinatta 2 tane dîn hiç olmamıştır. Sadece bir tek dîn olmuştur. Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamberdir. Ondan başlayarak Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelinceye kadar bütün zaman devrelerini kaplayan sadece bir tek dîn olmuştur, her devirde de yaşanmıştır. Mutlak olarak bütün devirlerde yaşanmıştır. Ama gene ne yazık ki mutlak olarak bütün devirlerde azınlıklar tarafından yaşanmıştır. Çoğunluk daima, şeytan tarafından Allah’ın yolundan saptırılanlar olmuştur. Öyleyse konunun başına döndüğümüz zaman orada şeytanı görüyoruz, iblisi görüyoruz.

Allahû Tealâ’nın emri üzerine Âdem (A.S)’a secde etmeyen iblise Allahû Tealâ diyor ki: “Ey iblis! Seni Âdem’e secde etmekten men eden nedir?”

Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı bu dizayn. Allah’ın iblise söylediği “Secde etmekten seni men eden nedir?” sözünün arkasında bir tek şeyin var olduğunu görüyoruz; Allah’ın emri, mutlaka itaat edilecek. Bu emre dikkat edin! Bunun için iblis Allahû Tealâ’nın huzurundan kovuldu. Diyor ki Allahû Tealâ: “Seni kovuyorum. Huzurumdan kovuyorum. Kıyâmete kadar hayatta kalacaksın, kıyâmette cehenneme gireceksin, sonsuza kadar da cehennemde kalacaksın.” İblisin cevabına dikkatle bakın! Diyor ki: “Aslında ben ondan üstünüm. Beni dumansız ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın ve eğer bana kıyâmet gününe kadar hayat verirsen ben bütün Âdemoğullarını onların Sıratı Mustakîmlerinin üzerine oturarak, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından senin yolundan men edeceğim. Onların pek azı hariç hepsini kendime uydurduğumu göreceksin, hepsini bana tâbî olanlardan göreceksin.” diyor.

7/A'RÂF 12: Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuke, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).

(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım,beni ateşten ve onu nemli topraktan (balçıktan) yarattın.” dedi.

7/A'RÂF 13: Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).

(Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.

7/A'RÂF 14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).

(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.

7/A'RÂF 15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).

(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.

7/A'RÂF 16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).

(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.


Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı içersinde olay budur. Hepsinin; bütün insanların Allahû Tealâ’nın emrini yerine getirmeleri. Ve iblis için sonsuz bir ceza müessesesi ve ona uyan herkesi. Allahû Tealâ diyor ki: “Bir sözüm olacak Benim, kim sana tâbî olursa cehennemi şeytanlarla, cinlerle ve insanlarla dolduracağım (hep şeytana, iblise tâbî olan insanlar, cinler ve şeytanlar).”

İşte risalet müessesesi bu olgunun bütünüyle karşısında olan bir müesseseyi ifade eder. Orada Allahû Tealâ’nın dizaynı bütün boyutlarıyla yerleşmiştir. Allahû Tealâ bütün insanların mutlaka Allah’ın cennetine girmesini talep eder. Bu sebeple insanlar için Kur’ân’ın bütününü ele aldığınızda inanılmayacak kadar kolay bir çözüm yolu getirmiştir. “Sadece bir insan Bana ulaşmayı dilediği takdirde, Ben onu mutlaka cennetime ulaştırırım hem de 3. kat cennetime ulaştırırım. Yetmez! Ben ona dünya mutluluğunun da yarısını mutlak olarak veririm.” diyor.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın sizleri ne kadar çok sevdiğini biliyor musunuz? Hepiniz Allah için kıymetlisiniz, Allah hepinizi çok seviyor, hepinizin mutlak olarak o korkunç cehennemden kurtulmanızı istiyor. İşte böyle bir dizaynın hepinizde tahakkuk edebilmesi için, olması lâzımgelen şey açık ve kesin bir anlatım müessesesini gerektirdiği için Allahû Tealâ mukaddes kitapları indirmiştir. Bütün mukaddes kitaplarda temelin değişmez bir standart içinde hep aynı kaldığını görüyoruz. Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân-ı Kerim’de de bugün insanların elinde bulunan 3 mukaddes kitap var. Üçünde de Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide ulaşıp tâbî olmak, ruhu Allah’a ulaştırmak (teslim etmek), fizik vücudu Allah’a teslim etmek, nefsi Allah’a teslim etmek, irşada ulaşmak ve iradeyi Allah’a teslim etmekten ibaret 7 tane safha bütün dînlerin temelini oluşturmaktadır.

Öyleyse Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de: “Dînler yoktur, bir tek dîn vardır. O dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” diyor.

30/RÛM 30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.


İşte sözlerimizin başına dönüyoruz. Hanif dîni 3 tane özellik taşır:

1- Birincisi; tek Allah’a inanmak: Vahdet.
2- İkincisi; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir fırkayı oluşturmak; geri kalan 72 fırkaya tâbî olmadan o tek fırkanın muhtevasında olmak. Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek fırkadan olmak: Tevhid.
3- Ve üçüncüsü; Allahû Tealâ’nın bütün emirlerini yerine getirerek sırasıyla; ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek: Teslim.

Öyleyse bu 3 tane temel akîde dînin temelini teşkil eder. Başka bir dîn hiç olmamıştır insanlık tarihi boyunca; Hz. Âdem’in de dîni aynı dîndi, Hz. Nuh’un da dîni aynı dîndi, Hz. İbrâhîm’in de dîni, Hz. İsa’nın da Hz. Musa’nın da Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de.

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Allahû Tealâ bizlere Kur’ân’ın temelini öğretti. Ve gördük ki bir tek dînden başka bir dîn hiçbir devirde olmamış, insanlar ya o dîne inanmışlar veya inanmamışlar ama şunu kesin olarak görüyoruz ki; her devrede inanmayanlar mutlaka inananlardan çok daha büyük bir kitleyi oluşturuyor.

Öyleyse hidayet çağında bütün insanların bu hakikatleri bilmesi Allah’ın temel emridir. Bunun için varız, bunun için sizlere hitap ediyoruz, bunun için bütün dünyaya hitap ediyoruz. Ve söz konusu olan şey; Allah’ın temel emri olan hidayetin bütün kâinatta yaşanmasıdır.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hidayet içinde, en güzel günlere ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, bugünkü hutbemizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.  

İmam İskender Ali M İ H R