SOHBETİN ADI: KONYA KONFERANSI
TARİH: 17. 10. 2004
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Yüce Rabbimiz bizlere güzel Konya’nızda da bir konferans verme imkânını bize bahşetti. Aziz Konyalı kardeşlerim, Allah muhakkak ki her şeye kaadirdir. Bir gün inşaallah sadece Konya’da ve başka şehirlerde değil, bütün dünyada konferanslar vermek inşaallah nasip olacak.
Sizlere Kur’ân’dan bahsetmek istiyorum. Sevgili kardeşlerim, Kur’ân’daki İslâm, bundan 14 asır evvel sahâbenin yaşadığı İslâm’dır. Bugün yaşanansa İslâm değildir. İslâm, teslim olmak demektir. Onların hepsi 14 asır evvel ruhlarını da fizik vücutlarını da nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ettiler ve Kur’ân bunu emreder. Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan ve 7 safha içeren bir disiplin içerisinde Allahû Tealâ 4 teslimi Kur’ân-ı Kerim’de emretmiştir.
*Allah’a ulaşmayı dilemek; 1. safha.
*Mürşide ulaşıp tâbî olmak; 2. safha.
Dikkat edin sözüme; hepsi de farzdır. Allah’a ulaşmayı dilemek de farzdır, mürşide ulaşıp tâbî olmak da farzdır.
*3. safha; ruhu Allah’a ulaştırmak, o da farzdır.
*4. safha; fizik vücudu Allah’ın bütün emirlerini itaat eder, yasak ettiği hiçbir fiili işlemez hale getirerek fizik vücudu da Allah’a teslim etmek; 4. safha.
*Nefsi Allah’a teslim etmek. Nefsin bütün afetlerden temizlenmesini, tamamen fazıllarla, fazilet sahibi olmak üzere kişiyi, fazilet sahibi kılmak üzere kişinin kalbini tamamen fazıllarla doldurmak, böylece nefsin, Allah’ın bütün emirlerine itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir hüviyet kazanmasına sebebiyet vermek.
*Sonra irşada ulaşmak. İrşad adına muktesebatına alınması lâzım gelen bütün ledun ve açık ilimleri muhtevasına almak ve irşad edilmenin son noktasına ulaşmak, irşad edilmeyi tamamlamak, irşada ulaşmak.
*Ve neticede iradesini de Allah’a teslim ederek, bizatihi irşad makamına tayin olmak. İrşada memur ve mezun kılınmak. Bu da İslâm’ın son safhası.
Şimdi emin olduğumuz bir husus var. Burada bizi dinleyenlerin çoğu, farklı bir kültürü temsil ediyorlar ve doğru yaptıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara Kur’ân öğretilmedi. Onlara öğretilen, geleneksel İslâm tatbikatıdır. Bu tatbikat, İslâm’ın 5 tane şartıyla insanların kurtuluşa ulaşacağını simgeler. İslâm’ın 5 tane şartı: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek, bu 5 şart hiçbir teslimi gerçekleştiremez. Ne ruhunuzu ne vechinizi (yani fizik vücudunuzu) ne nefsinizi ne de iradenizi, İslâm’ın 5 şartıyla Allah’a teslim edemezsiniz. Hiç kimse böyle bir mucizeyi başaramaz.
Öyleyse yaptığınız şeye değil, size öğretilen ilme değil, Kur’ân’a sarılmak mecburiyetindesiniz. O farklı ilimlerin asırlar boyu yazılan kitapları, Kur’ân kültürünü devreden çıkartmıştır ve insanlar Kur’ân adına asırlar boyunca insanların yazdığı kitaplara ram olmuşlardır. Netice mi? Netice hazindir. Bu söylediklerimizi, bugün sizlere bu konferansta anlatacaklarımı dikkate almayan, bunların standartlarına girmeyen, İslâm’ın 5 şartı bana yeter diyen herkesin gideceği yer cehennemdir. Hiç kimse kurtulamaz. Şimdi neden öyle olduğunu sizlere anlatacağız. Karşımızda olanlar, Kur’ân’ı öğrenmekle mükelleftirler. Kur’ân, Allah’ın kitabıdır, diğerleri insanların yazdıkları kitaplardır. Hiç kimse Kur’ân’ı hadîslerle yargılayamaz. Furkan, Kur’ân’dır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki:
“Benim hadîslerim mutlaka tartışılacaktır, Kur’ân’a bakın.” diyor. Öyleyse “Benim hadîslerim Kur’ân’a aykırı olamaz.” ifadesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’indir.
Öyleyse Kur’ân’ı hadîslerle yargılayamazsınız. Ama hadîsleri Kur’ân’la yargılamak mecburiyetindesiniz. Yanlışlar üzerine bina edilmiş bir İslâm kültürü üzerindesiniz. Bunun doğrusunu, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki Allahû Tealâ bize öğretti ve bizi sizlere öğretmekle vazifeli kıldı. Eğer bizi takip etmiyorsanız NUR TV’den, o zaman söylediklerimiz size yabancı gelebilir. Ama Kur’ân’la karşılaştırdığınız zaman bütün söylediklerimiz onun tam ifadesidir diye kabul etmek mecburiyetinde kalacaksınız. O yarım kültürlülere sesleniyorum, ait olduğunuz yeri iyi bilin. Biz sizlerin kurtuluşunuz için buradayız. Sizleri cehennemden kurtarmak üzere buradayız. Söylediğimiz birçok şeyi belki de bir kısmınız ilk defa duyacaksınız. Ve Allah’a ulaşmayı dilemek gibi inanılmaz derecede kolay bir sebeple Allahû Tealâ’nın sizi cennetine mutlaka alacağına inanmak, size güç gelecek. Ve İslâm’ın 5 şartıyla kurtulamayacağınıza inanmak da size güç gelecek. Ama Allah, Kur’ân-ı Kerim’de öyle söylüyor. Sözlerimizi bitirdiğimiz zaman sualler soracaksınız bize. Biz gene aynı hüznü yaşayacağız. Soracağınız suallerin bir kısmı, söylediklerimizi hiç mi hiç anlamadığınızı gösterecek.
Sevgili kardeşlerim, sevgili konferansı izleyen aziz kardeşlerim, biz sizin için buradayız. Allah’ın bizi vazifelendirdiği şey, sizleri kurtarmaktır. O muhteva içerisinde hepinizin bir başka dizayn içerisinde olmanız söz konusu. Burada size öğretilmeye çalışılan şeye dikkatle bakın. Bu, Allahû Tealâ’nın dizaynında bir bütünü ifade eder. Tam bir başlangıç ve tam bir sonuç, muhtevasında yedi tane safha taşıyan. Daha birincisini yerine getirmediğinizde gideceğiniz yer ne yazık ki cennet olmuyor.
Öyleyse nedir bu birincisi dediğimiz şey? Birincisi: Allah’a ulaşmayı dilemek. Kur’ân-ı Kerim’de âmenû olmak standartlarında kullanılıyor; 1, bir de “yunîb” veya “munîbîne” gibi kelimelerle ifade ediliyor. Ve Allah’a ulaşmayı dilemek, üzerimize farz.
Diyor ki Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na yönel ve O’na (Allah’a) karşı takva sahibi ol; munîbîne ileyhi vettekûhu.
ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn: Ve namaz kıl ve müşriklerden olma.
Allahû Tealâ’nın bu dizaynı içerisinde ifade ettiği bir husus var sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemek, sadece bir dilektir. Neden acaba İslâm’da niyet amelden üstündür? Bunun için üstündür. Bu niyetin sahibi, mutlak olarak Allah’ın cennetine girer. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, Allah’a ulaşmayı dilediği zaman Allah onun üzerinde öyle şeyler husule getirir ki kişi mutlaka Allah’ın cennetinin ehli olur, ehl-i cennet olur, cenneti hak eder. Aslında o sadece bir dilekte bulunmuştur. Allahû Tealâ halk ettirmiştir.
Allahû Tealâ Lokmân Suresinin 15. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.
vettebi’ sebîle men enâbe ileyye Ve kim Bana yönelmişse, sen de onun yoluna tâbî ol. Bana yönelenin yoluna tâbî ol.
Yani; sen de Bana yönel, sen de Bana ulaşmayı dile. Allah’a ulaşmayı dilemek: Allah’a yönelmek.
Zumer-54:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
“Üzerinize azap gelmeden önce Allah’a yönelin ve O’na teslim olun.” Yani; “ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de iradenizi de Allah’a teslim edin.”
Öyleyse görülüyor ki; Allah’a yönelmek, üzerimize Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış. Peki yönelirsek ne olur? Yönelirsek, Biz Allah’a ulaşmayı dileyenler, bizler Allah’a ulaşmayacağız, Allah bizi Kendisine ulaştıracak. İşte iki âyet bunu net olarak söylüyor. Birisi Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesi. Buyuruyor ki Allahû Tealâ:
13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
“Allah dilediğini dalâlette bırakır.”
O kişi dalâlettedir ve Allah onu dalâlette bırakır. Herkes doğuşundan itibaren dalâlettedir. Ve kim Allah’a mülâki olmayı ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerse, onları Kendisine ulaştırır; kim Allah’a yönelirse. Allah’a yönelmek, Allah’a ilka olmayı, Allah’a mülâki olmayı, ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemek.
“Kim Allah’a yönelirse, Allah onu Kendisine ulaştırır.” diyor.
Şûrâ Suresi 13. âyet-i kerimesi:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse, Allah onu Kendisine ulaştırır.
Öyleyse burada bir muhteva var sevgili kardeşlerim. Açık ve kesin olarak, biz Allah’a ulaşmayı dilersek, Allah bizi Kendisine ulaştıracak. Ulaştırırsa ne olur? O İslâm var ya İslâm kelimesi, İslâm kelimesinin muhtevasında olan teslimin birincisini gerçekleştirmiş oluruz. İlk teslim, 21. basamakta, ruhu Allah’a ulaştırmak ve 22. basamakta Allah’ın Zat’ında ruhun yok olması yani ruhun Allah’a teslim olmasıdır. “Allah’a teslim olun.” demekle, Allahû Tealâ ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim etmenizi kesin bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de emrediyor.
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek, üzerinize görüldüğü gibi kesin şekilde bir farzdır, farz emirdir. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe Allah’a yöneldiler, Allah’a ulaşmayı dilediler.
Zumer Suresi 17. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor ki:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
“Onlar.” diyor Allahû Tealâ sahâbe için “Taguta, insan ve cin şeytanlara kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar, kendilerini kurtardılar.” Niçin kaçınmışlar? Niçin kendilerini kurtarmışlar? Allah’a yönelmişler. Allah’a ulaşmayı dilemişler. “Ve onlar Allah’a ulaşmayı dilediler, Allah’a yöneldiler.” diyor Allahû Tealâ.
enâbû ilâllâhi: Allah’a yöneldiler.
Sonra ne diyor?
“Onları, kullarımı, onlara müjdeler vardır, kullarımı müjdele.” diyor Allahû Tealâ.
Ne olmuş sahâbeye? Sahâbe tagutun kuluyken, insan ve cin şeytanların kuluyken Allah’ın kulu olmuş. Ne yapmış sahâbe? Allah’a ulaşmayı dilemiş. Dilediğiniz anda tagutun kulu olmaktan kurtulursunuz. Dilediğiniz anda Allah’ın kulusunuz.
İşte bir başka grup âyet-i kerime, gene Allah’a, Allah’ın dostu olmak veya tagutun dostu olmak standartlarında ifade buyrulmuş. Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesi:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
Allahû Tealâ diyor ki: “Allah, âmenû olanların, Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerin dostudur, velîsidir. Onları, yani onların nefslerinin kalbini zulmetten nura ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ. “Onların nefslerinin kalbini zulmetten nura ulaştırır. Nefs tezkiyesiyle o kapkaranlık olan, zulmetle dolu olan, afetlerle dolu olan kalpleri Allah’ın nurlarıyla doldurur. Zulmetten nura ulaştırır. Onların nefslerini tezkiye eder ve tasfiye eder.”
“Kâfirlere gelince.” diyor Allahû Tealâ, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu: Onlar da o kâfirlere gelince onlar da tagutun dostlarıdır. Tagut da onları nurdan zulmete ulaştırır.”
Öyleyse bir mü’minler var, bir de kâfirler var. Mü’minler, âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyen kişi. Allah’a inanmak, mü’min olmak için yeterli bir sebep değildir. Herkes zanneder ki; “Ben Allah’a inanıyorum. Öyleyse mü’minim.” Hayır, Allah’a inanıyorsunuz diye mü’min değilsiniz, mü’min olamazsınız. Mü’min olabilmeniz için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemeniz lâzım. Allah’a ulaşmayı dileyip de Allah’ın cennetine ulaşmayan kimse mevcut olmayacaktır. Ama “Ben Allah’a inanıyorum, öyleyse ben mü’minim.” deyip Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimsenin cennete girmesi mümkün değildir.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, meselemizi yerli yerine oturtalım. Her şey burada başlıyor. Ve bu unutulmuş Kur’ân hakikatini sizlere bildirmek üzere ben huzurlarınızdayım. Bu konunun vazifelisi olarak biz Allahû Tealâ tarafından tayin edildik. Öyleyse sözlerimizi, sizi kurtaracak olan sözlerimizi, kendimiz için konuşmuyoruz, biz öğretildik, öğretmekle vazifeli kılındık. Sizi kurtaracak olan Kur’ân hakikatlerini, sizin kalplerinize ulaştırmaya çalışıyoruz. Bunun için bütün hayatımızı vakfettik biz. Sizi, sizleri, bu hakikatleri bilmeyenleri cehennemden kurtarmak için. Anlıyor musunuz beni sevgili kardeşlerim? Hayatımızı sizler için vakfetmişiz. Gece gündüz bunun için çalışıyoruz.
Öyleyse konunun elif basına girelim. Neden bahsediyoruz? Allah’a ulaşmayı dilemekten. Allah’a ulaşmayı dilemeyen ne olur? Allah’a ulaşmayı dilemeyenin ne olacağını Allahû Tealâ çok kesin bir ifadeyle söylüyor. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde şöyle söylüyor:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar muhakkak ki, kesinlikle Bize mülâki olmayı, ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar, tatmine ulaşırlar, tatmin olurlar. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.
Aranızda ilim sahipleri var. O ilim sahipleri eğer bu ilmi bilmiyorlarsa, onlar da ne yazık ki gâfillerin arasında.
Sevgili kardeşlerim, hep aynı olayı yaşadığım için net olarak baştan söylüyorum sizlere. Biliyorum ki bir kısmınız bizi hiç anlamayacaksını. Bir kısmınız, belki küçük bir kısmınız sadece bize çatmak için geldiniz. Ama dinlerseniz siz kurtulacaksınız. Hâlâ anlamıyor musunuz, biz sizin için geliyoruz buraya. Sizi kurtarmak için geliyoruz. O öğrendiğiniz ilim sizleri kurtaramaz sevgili kardeşlerim. Dünya üniversitelerinin hepsinin müfredat programlarını tek tek tetkik ettik. Hiç birinde Allah’ın insanları kurtaracak hükümleri yok. Onun için hidayet unutulmuş. Ve hidayetin bugünkü temsilcisi biziz. Sizlere bunları anlatmaya çalışıyoruz.
Öyleyse ne diyor Allahû Tealâ?
“Onlar,” diyor, “O Bize mülâki olmayı dilemeyenler, ruhlarını Bize ulaştırmayı dilemeyenler, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor.
Şimdi sizler başka bir ilimle, size öğretilen ilimle, Kur’ân ilmiyle değil, öğrendiğiniz ilim, Kur’ân ilmi değil, insanların asırlardan beri yazdığı kitapların ilmi. Ve siz onları, sadece o kesime hitap ediyorum, özelikle bizi çatmaya gelenlere; sizin ilminiz Kur’ân ilmi değil. Bu konuşmamın sonunda bunu net olarak siz de tespit edeceksiniz. Öyleyse sözlerimizi dikkatle dinleyin. Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar Bizim ilmimizden gâfil olanlardır, âyetlerimizden gâfil olanlardır.”
Şimdi bu söylediklerimize hanginiz karşı çıkacaksa, o Kur’ân’a karşı çıkıyor. Bizim söylediklerimize hanginiz karşı çıkacaksa, onlar Allah’ın ilminden gâfil oldukları için bir kıymet-i harbiyesi yok sözlerimin. Allah’ın ilmiyle techiz edilmemiş olan insanlar hep bize çatmışlardır. Ama Allahû Tealâ böyle söylüyor: “Onlar” diyor, “Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.”
Şimdi siz belki bugüne kadar duymadını, böyle bir şeyi; Allah’a ulaşmayı dilemeyi, Allah’a ulaşmayı dilemeyenin bu âyette olduğu gibi cehenneme gideceğini. Çünkü o söylediğimiz sözden sonra Allahû Tealâ diyor ki: “Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir.” diyor Allahû Tealâ, “cehennemdir.” diyor, “Allah’a mülâki olmayı dilemeyen herkesin gideceği yer, kesinlikle cehennemdir ve onlar Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.”
Şimdi birçoğunuz diyorsunuz ki: “Biz bunu hiç duymadık.” Hayır, duydunuz. Ceviz Kabuğu programında tam üç defa sizlere bunu söyledik. Orada olmamızın sebebi de sadece buydu. Sizler için o işkenceye katlandık orada.
Sevgili kardeşlerim, Allah sessiz kalmamızı istediği için oradaydık. Onları, onların düşürdüğü, onların bizi düşürmeyi düşündüğü tuzakla Allah tuzağa düşürdü. Orada bizim bu devirdeki resûl olduğumuz kesinleşti.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bizi bu kulaklarınızla dinlemeyin, kalbinizdeki kulakla, can kulağıyla dinleyin. Ve hiç unutmayın; kendimiz için değil, bizim kardeşlerimiz için değil, sizin için size Kur’ân hakikatlerini anlatabilmek için buradayız, huzurlarınızdayız, ayağınıza kadar geldik. Allah’a ulaşmayı dilemek, dedik ki evvelâ farzdır; madde; 1. Dilemeyen, başlangıçta söylediğimiz Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesine göre takva sahibi değildir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen, Allah’a karşı takva sahibi olamaz. Ayrıca Rûm-32’de Allahû Tealâ diyor ki, bir defa daha söyleyelim Rûm-31 ve 32’yi:
30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
“munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn (Rûm-31): “Allah’a yönel, Allah’a ulaşmayı dile ve böylece takva sahibi ol. Ve namaz kıl vemüşriklerden olma.”
“O müşriklerden olma ki (Rûm-32) onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır, grup grup olmuşlardır, fırka fırka olmuşlardır. Ve her biri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”
İşte bakınız bugün Türkiye’nin haline. Sizlerden bahsediyor, burada gene bize karşı çıkacak olan sizlerden bahsediyor. Bölük bölük olmuşsunuz, fırkalara ayrılmışsınız. Ama Allahû Tealâ: “Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesi o ayrı ayrı fırkalarda görüyor ve “onlar şirktedir.” diyor.
Sözlerimizi anlamayıp da bu Kur’ân hakikatlerine bu kadar açık bir şekilde; kör, kör, parmağım gözüne diyerek bu kadar açık bir şekilde anlatmamıza rağmen hâlâ aranızda biliyoruz ki söylediklerimizi hiç anlamamış ve de hâlâ o öğretildikleri yanlış ilimle cennete gideceklerini zanneden birtakım zavallılar olmayın sakın. Kendinize yazık ediyorsunuz.
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi bu 2 âyet gereğince:
1- Takva sahibi değildir. Boşuna kendinizi takva sahibi zannetmeyin.
2- Şirktedir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözünü sakın unutmayın. Diyor ki Peygamber Efendimiz (S.A.V):
“Benim ümmetim açık şirk mümkün değildir ama gizli şirkten korkarım.”
Gizli şirkin ne olduğunu zannediyorsunuz? Bu, gizli şirktir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve bu sebeple gözleri, kulakları, kalbi kapalı kalan insanlar, onlar şirktedirler.
Her konuya ayrı ayrı değineceğiz. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan için birinci olay, takva sahibi olmamak. İkinci olay, o kişinin şirkte olması. 73 fırkadan 72’sini bu insanlar oluşturuyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyip 72 tane fırkaya ayrılmışlar. Onların arasında Allah’a ulaşmayı dileyenler de 73. fırkayı oluşturuyor.
Nereden buraya geliyoruz? Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinden geliyoruz. Diyor ki Allahû Tealâ orada:
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
“Şeytan, kıyâmet günü insanlara olan vaadini, hedefini gerçekleştirdi, vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, bütün fırkalar şeytana kul oldular.”
İşte gördük ki taguta kul olanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler gene gördük ki; kâfirler, âmenû olmayanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Bu âyet, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün fırkaların küfürde olduğunu, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu o tek bir fırkanın mü’minleri oluşturduğunu bir defa daha söylüyor, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde.
Öyleyse bir faktör daha giriyor devreye. Allah’a ulaşmayı dileyen, Allah’a inanması yetmez, Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde mü’mindir. Dilemeyen herkes Allah’a inansa da mü’min değildir, kâfirdir. Kur’ân-ı Kerim açık ve kesin bir şekilde bunu söylüyor.
“Bütün fırkalardaki olanlar, taguta kul olanlardır, onlar kâfirlerdir.” diyor Allahû Tealâ.
Sadece Allah’a ulaşmayı dileyen bir tek fırka, kurtuluşa ulaşacak olan sadece onlar. Bu kadar mı? Gördük ki kâfirler tagutun dostlarıdır, mü’minler Allah’ın dostlarıdır. Bir başka ifadeyle, Allah’a ulaşmayı dileyenler Allah’ın dostlarıdır, dilemeyenler kâfirlerdir, onlar tagutun dostlarıdır.
Öyleyse bir başka açıdan bakalım muhtevaya. Yûnus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yeteârafûne beynehum, kad hasirallezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
“Kim” diyor, “Allah’a mülâki olmayı küfrederse, örterse, inkâr ederse onlar diyor, “hüsranda olanlardır.” diyor.
Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, aynı zamanda hüsrandadır.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bütün bunlar Kur’ân’ın temel hakikatleri:
*Allah’a ulaşmayı dilemek, Kur’ân-ı Kerim’in elifbasıdır.
* Eğer dilemezseniz, kurtuluşunuz mümkün değildir.
* Kişi dalâlettedir.
* Kişi küfürdedir.
* Kişi hüsrandadır.
* Kişi takva sahibi değildir.
* O kişi Allah’ın âyetlerinden gâfildir ve
* Gideceği yer de cehennemdir.
Sevgili kardeşlerim, bu kadar önemli bir hakikati, söyler misiniz bana, bugüne kadar başka hiç kimseden duydunuz mu? Söyler misiniz bana, her biri Kur’ân âyeti mi, değil mi? Söyler misiniz bana, siz bu âyetleri biliyor muydunuz, biz buraya ulaşmadan evvel ya da bizim NUR TV’deki konuşmalarımızı dinlemeden evvel? Tahkik ettiniz mi? Tahkik ettiyseniz, hepsinin teker teker gerçeğin ta kendisi olduğunu yakalamışsınızdır.
Öyleyse sözlerimizin sadece sizin kurtuluşunuzun için var olduğunu idrak etmenizi istiyoruz, sevgili konferansımızın izleyicileri. Dikkat edin ki; itiraz edecek olanlara şimdiden söylüyorum, dikkat edin ki; yarım ilminizle Allah’ın âyetlerinden gâfil olan sizler, Allah’ın âyetlerini sizlere öğretmeye çalışan, Allah’ın vazifeli kıldığı kişiyi rencide etmeyin. O sizin için yaşıyor. Öyleyse Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar, Allah’ın âyetlerini Allah’tan öğrenenlere ilim satamazlar. Onların nasipleri ancak ilimsizliktir.
Allah’a ulaşmayı dileme müessesesi. Dedik ki; dilemeyen küfürdedir. Allahû Tealâ diyor ki Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde:
2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.
2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.
“Habîbim! O kâfirlere sen ne söylersen söyle, onlar için eşittir, müsavidir. O kâfirler mü’min olmazlar.”
Şimdi dikkat edin sevgili kardeşlerim, o Allah’a ulaşmayı dilemeyen kâfir olanların hüviyetini veriyor Allahû Tealâ:
“Biz onların,” diyor, “basar isimli hassalarının üzerine gışavet adlı bir perde çekeriz.” diyor, Bakara-6 ve 7. “Onların” diyor, “işitme hassalarını, sem’î isimli işitme hassalarını mühürleriz.” diyor. “Ve onların kalplerini yani kalplerindeki idrak hassasını da mühürleriz.” diyor.
Yeter mi? Hayır, yetmez. Allahû Tealâ bu ilimleri üzere dalâlette olanları bir başka âyet-i kerimesinde daha anlatıyor, Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi. Diyor ki Allahû Tealâ orada
45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
“Habîbim! O hevalarını kendilerine ilâh edinenleri…”
İşte başka bir çeşit müşrik grubu. Hevalarına tâbî olup, her nefsinin talep ettiği istikamette Rabbini, o emri veren Rabbini Rab mevkiinden indirip nefsinin afetini O’nun yerine koyan bu insanların şirkte olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. İkinci bir ilâh ediniyorlar. Nelerini? Nefslerinin afetlerini, hevalarını.
“Onları” diyor Allahû Tealâ, “onların ilimleri üzerine dalâlette bırakırız.”
İşte şimdi o karşı çıkacak olanların hepsinin ilimleri, o ilimler üzerinde dalâlette kalan insanlar. “Onları” diyor “onların ilimleri üzere dalâlette bırakırız.”
Gene aynı şeyleri söylüyor:
“Onların basar hassalarının üzerine gışavet çekeriz. Sem’i hassalarını mühürleriz. Kalplerini de yani kalplerindeki idrak hassasını da mühürleriz. Artık Bizden sonra kim o insanı hidayete erdirebilir?” diyor.
Ve bu kadar mı Allah’ın koyduğu engeller? Hayır bu kadar değil. Tabiatıyla şimdi size gene hiç bilmediğiniz şeylerden bahsediyoruz. Hiçbir müfredat programında bu engellerden bahsedilmez. Niçin oluştuğundan da bahsedilmez.
İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyetleri, Allahû Tealâ buyuruyor:
17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.
“Habîbim! Sen Allah’ın tekliğini zikrederek onlara Kur’ân’ı kıraat ettiğin zaman, seninle yevm’il âhire inanmayan, insan ruhunun Allah’a ulaşmasına, ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanmayanlar arasına hicab-ı mesture koyarız. Yani “onların gözlerinin üzerinde hicab-ı mesture adlı bir hicab-ı mesture, gizli perde, örtülü perde vardır.” diyor Allahû Tealâ, “bir perde örtüsü vardır.” Sonra; “Onların” diyor, “kulaklarına, seni işitmelerine mani olmak için yani söylediklerinin mânâsına varmalarına mani olmak için vakra koyarız.” diyor. Sonra,” diyor, “onların kalplerine, seni idrak etmelerini engellemek için” diyor, “ekinnet koyarız.” diyor Allahû Tealâ. “Seni idrak edemezler.” diyor. “Ve sen sözlerini bitirdiğin zaman, onlar nefretle arkalarını dönerler.” diyor.
İşte sevgili kardeşlerim, sonuca ulaşıyoruz:
Allah’a ulaşmayı mutlaka dilemek mecburiyetindesiniz. Ve bunu dilediğiniz zaman Allah’ın garantisi altındasınız. Bunu dilediğiniz zaman 3. basamaktasınız, ta 22. basamağa kadar Allahû Tealâ size garanti veriyor. Ruhunuzu Kendisine ulaştırdığı basamağa kadar garanti altındasınız. Dünya saadetinin yarısını garanti ediyor. Nefsinizin kalbindeki afetlerin %51’ini yok etmeyi garanti ediyor. Bir de size 5-6 aylık bir ömrünüz var da bunu tamalayabilirseniz, 3. kat cenneti vaadediyor.
Öyleyse neden bahsediyoruz? İslâm merdiveni, 28 basamaktan oluşur. Kur’ân merdiveni de diyebilirsiniz, kâinattaki bütün dînlerin merdiveni de diyebilirsiniz. Birinci basamak; olayları yaşamak. Herkes yaşar. İkinci basamak; olayları değerlendirmektir. Önemli olan tavrın ortaya konulmasıdır. Tavrın ortaya konulmasında kişilerin seçimi başlar. Kim Allah’a ulaşmayı dilemekten ötede, dilemedikten başka, kendisi Allah’a ulaşmayı dilemez de başka insanların da Allah’a ulaşmayı dilemelerine ve Allah’a ulaşmalarına mani olursa, sadece onlar seçilmezler. Onlar omuzlarına vebal alacak olanlardır. Ve seçilenlerden her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onlar mutlaka üçüncü basamağa ulaşırlar. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes de mutlaka kurtulmuştur. Allah’a ulaşmayı dilesin, Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla o kişiye tecelli eder. 6-7 saniye içinde olay tamamlanmıştır. Kişinin bütün günahları örtülmüştür. Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin gideceği yer, mutlak olarak Allah’ın cennetidir, hiç ameli olmasa da. Ve de 60 sene bir insan ibadetlerini yapsa, yani şimdiki farzların o kadar olduğu zannedilen standartta namaz kılsa, oruç tutsa, hacca gitse, kelime-i şahadet getirse, o insanın, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe kurtulması mümkün değildir sevgili kardeşlerim. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe onlar kurtulamazlar. Ama bunları hiç yapmamış kişi, Allah’a ulaşmayı dilemiş. Bu dileği Allah kalbinde görmüş. Görür görmez harekete geçirip ona furkanlar vermiş. Her furkanda da günahlarını örtmüş olur Allahû Tealâ. O kişinin günahları, sevaplarından daha aşağı düşer. O kişi Allah’ın cennetine girmeye hak kazanır, hiç ibadeti olmadığı halde. Özellikle bunları misal olarak veriyorum, ibadetleriyle övünmesinler diye insanlar. İbadet, hepimizin üzerine vazifedir. Onu yapmak zaten boynumuza borçtur. Ve Allahû Tealâ’nın katında da önemli olan o ibadetlerden, “Aman yakamdan şu öğle namazı da düşsün, hemen gidip namazı kılıp bir an evvel bitireyim işimi.” demek değil namaz kılmak. O namazdan Allah’ın ön gördüğü zevki almak. Allah’ın açtığı kalp gözüyle gökleri temaşa etmek, yedi kat gökleri. Ve bir gün Allah’ın Zat’ını şu kalbinin gözüyle görmek.
Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’nın hedefi hepiniz için hep en güzellerdir. Öyleyse üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı dileyenler vardır sadece. Dilemedikçe insanlar ikinci basamakta kalır ve dilemeyenlerin gideceği yer mutlak olarak cehennemdir. Allahû Tealâ hükmünü açık bir şekilde koymuş. Dilediniz, derhal Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla üzerinizde tecelli eder; dördüncü basamaktasınız. Bu tecelli ne yapar? Bu tecelli, gözlerinizin üzerindeki hicab-ı mestureyi alır, kulaklarınızdaki vakrayı alır, kalbinizdeki ekinneti alır. Bu tecelli, görme hassanızın üzerindeki gışavet adlı perdeyi alır. İşitme hassanızdaki üstündeki mührünü açar. Kalbinizin mührünü açar. Kalbinizdeki ekinneti alır ve kalbinizin içine ihbat koyar. İhbat, olaylardan, Allah’ın emrettiği neticeleri çıkartabilme kabiliyeti.
Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde: “Kendilerine ilim verilenler, irşad makamının söylediklerini idrak etsin diye onların kalplerine ihbat konulur.” diyor Allahû Tealâ.
22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl'ün, Nebî Resûl'ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O'na îmân etmeleri, onların kalplerinin O'nu (Allah'ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm'e hidayet edendir.
Öyleyse hadi gelin sizinle beraber Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesine bakalım, ne diyor Allahû Tealâ. Diyor ki:
8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
“Ey âmenû olanlar! Allah’a inananlar, takva sahibi olun (yani ikinci defa âmenû olun). Allah’a ulaşmayı dileyin ki Allah size furkanlar versin ve sizin günahlarınızı örtsün. Daha sonra da sizin günahlarınızı sevaba çevirsin (yani size mağfiret etsin).”
Mağfiret, günahların sevaba çevrilmesi olayı. Günahların setredilmesi (örtülmesi) ise günahların miktarı kadar sevabı, Allah’ın amel defterinizin sevap hanesine kaydettirmesi. Yedi aşamada kaydediyor. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dilediği anda bu işlevler gerçekleşiyor ve birkaç saniye içinde o kişinin amel defterinin sevap hanesine o yeşil rakamlarla sevaplar olarak günahları kadar bir rakam kaydediliyor. Böylece günahları örtülüyor kişinin. Ve tabiatıyla sevapları, kazandığı dereceler, günahlarından fazla olan birisi hüviyetine geliyor kişi. Bu ise cennete girmenin temel hükmüdür.
İşte Mu’minûn Suresi 102 ve 103. âyetler:
23/MU'MİNÛN-102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.
23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
“Kimin” diyor, “Allahû Tealâ, “kıyâmet günü mizanlar kurulur, kimin sevap tartıları ağır olursa, onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor.
Aslında “Onlar takva sahipleridir.” diyor. Çok sayıda âyette de meselâ Âli İmrân Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Takva sahiplerinin gidecekleri yer cennettir.” diyor. Onların gidecekleri yer cennettir.” diyor dolayısıyla. “Onların sevapları günahlarından fazladır. Onların gidecekleri yer cennettir.”
3/ÂLİ İMRÂN-15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).
De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb'lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah'ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.
Ve bir sonraki âyet-i kerime, Mu’minûn-102’den sonra Mu’minûn-103:
23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
“Ama kimin günah tartıları ağır gelirse veya sevap tartıları hafif olursa (günahlarından hafif olursa) o zaman” diyor, “onların gidecekleri yer cehennemdir” diyor, “onlar hüsranda olanlardır.” diyor Allahû Tealâ, “ebediyyen cehennemde kalacaklardır.” diyor.
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilediğimiz anda Allahû Tealâ harekete geçiyor ve 5. basamakta gören gözlerin sahibi oluyoruz, 6. basamakta işiten kulakların sahibi oluyoruz, 7. basamakta idrak eden bir kalbin sahibi oluyoruz. 7 tane furkan almışız Allahû Tealâ’dan, günahlarımız örtülmüş ve sevaplarımız günahlarımızı aşmış. Ertesi gün öldük; gideceğimiz yer mutlaka Allah’ın cenneti, Allah’ın kanunu böyle olduğu için. Kimin sevapları günahlarından fazlaysa o kişinin gideceği yer cennettir, üstelik de ebediyyen cennette kalır. Tam 29 âyet-i kerime var bu konuda. Kimin de günahları sevaplarından fazlaysa, onun gideceği yer cehennemdir. Ebediyyen cehennemde kalacaktır, çıkması mümkün değildir. 29 âyet-i kerime, cehenneme giden bir kişinin cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bundan sonra ne olur? Burası Kur’ân-ı Kerim’in 28 basamağının ilk 7 basamağıdır. Vel Asr Suresinde Allahû Tealâ 28 basamağı en güzel standartlarda anlatmış.
103/ASR-1: Vel asri.
Asra yemin olsun.
103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.
Diyor ki:
vel asr: Asr (zamana) andolsun ki.
innel insâne le fî husr: İnsanlar, muhakkak ki hüsrandadırlar.
Hepsine izafe ediyor; “Bütün insanlar hüsrandadırlar.” diyor. İstisnalar vermiş:
*illâllezîne âmenû: 1.
*ve amilûssâlihâti: 2.
*ve tevâsav bil hakk ve tevâsav bis sabr: 3
illâllezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.
“Hüsrandadırlar, âmenû olanlar hüsranda değillerdir.” diyor Allahû Tealâ, yani gidecekleri yer cennettir.
Âmenû olanlar kim? Allah’a ulaşmayı dileyenler.
ve amilûs sâlihâti: Mürşidine ulaşıp da tâbiiyetinden sonra nefs tezkiyesine başlayanlar, onlar nefslerini ıslâh eden amellerde bulunuyorlar. Nefs tezkiyesi yapıyorlar, salih amel işliyorlar.
Ve:
ve tevâsav bil hakkı: Hakkı tavsiye edenler.
Ne zaman tavsiye edebilirsiniz? Ne zaman ruhunuz Hakk’a ulaşırsa, siz bu hususa sahip olursanız, bildiğiniz bir şeyi başkalarına anlatmakla kendinizi vazifeli sayarsınız. Allah’ın bir güzelliğini yaşamak, Allah’ın öğrettiğini başkalarına öğretmek, bu bir zevktir. Biz de şu anda o büyük zevki yaşamaktayız, sizlerin kurtuluşunuz için lâzım gelen ilmi sizlere sunarak.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, her şey öylesine güzel ki, Allahû Tealâ sizleri o kadar çok seviyor ki; hepinizin kurtulmasını istiyor, mutlaka cennete girmenizi istiyor. Ve bir insanın aklına, hafsalasına sığmayacak kadar kolay bir sebeple, sadece bir dilekle hepinizi cennetine almaya hazır. Geri kalanı Kendisi yapacağı için bir dileğiniz yeterli.
Şimdi göreceksiniz ki; siz sadece Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, art arda gelecek olaylar. Öyleyse ikinci safhada kişi ruhunu, mürşidine ulaşıyor, tâbiiyetini gerçekleştiriyor, ruhunu Allah’a ulaştırıyor, vücudu o anda ruhundan ayrılıyor, ruhu vücudundan ayrılıyor. Ve sonra nefs tezkiyesini gerçekleştiriyor daha sonra. Ondan sonra irşada ulaşıyor. Ondan sonra iradesini de Allah’a teslim ediyor. Bunlar da sabrın sahibi olanlar olarak vasıflandırılmış. Nefsleri ve iradelerini Allah’a teslim edenler.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, 28 basamağın 7.’sinde söylediğimiz gibi kurtuluş kapısı açılıyor. Kişinin kazandığı dereceler mutlaka kaybettiği derecelerden öteye taşırılıyor.
8. basamakta ne olur? Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesi devreye girer:
64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh: Kim Allah’a âmenû olursa, onun kalbine ulaşırız.” diyor Allahû Tealâ. “Onun kalbine hidayet ederiz.”
Kalbe ulaşır, ne yapar Allahû Tealâ? Ne yaptığını 9. basamakta söylüyor. Kaf Suresi 33. âyet-i kerime:
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
“Kim gaybde Rahmân’a hûşu duyarsa, Biz onların kalbini, onların kalbi Allah’a çevrilir.” diyor.
Kalbin Allah’a çevrilmesi. Neden? Nefs tezkiyesi için. Nefs tezkiyesi için kalbin Allah’a çevrilmesi lâzım ki Allah’tan gelecek olan nurlar, kalbimizin içine girebilsin.
Ve 10. basamakta En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi var.
6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.
fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâmi: Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse….”
Öyleyse açık bir şekilde Allah’a ulaşmayı dileyenler var, insanlar var, sadece onları Allahû Tealâ Kendisine ulaştıracak. Nasıl? Allah da onları Kendisine ulaştırmayı dileyecek.
“Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse.”
Bundan sonraki hamlesini söylüyor Allahû Tealâ:
“Onların,” diyor, “fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâmi: Onların göğsünü şerh eder.” diyor, “yarar.”
Niçin? İslâm için, İslâm olabilmeleri için. Allah’a ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edip de “teslim olan” mânâsına gelen İslâm olabilmeleri için.
İslâm’ın beş şartıyla: “Ben İslâm’ı yerine getirdim.” diyen sevgili kardeşlerim, öyle zanneden sevgili kardeşlerim, neyinizi Allah’a teslim ediyorsunuz İslâm’ın 5 şartıyla? Ruhunuzu mu, vechinizi mi, nefsinizi mi, iradenizi mi? Teslim etmeniz emredilenler bunlar. Neyinizi teslim ediyorsunuz? Bir hayal âleminde yaşıyorsunuz ve kurtulamazsınız, cehennemden. Öyleyse sözlerimizi can kulağı ile dinlemelisiniz ve tatbik etmelisiniz. Bunlar kurtuluşunuzun anahtarlarıdır.
Öyleyse onuncu basamak; göğsünüzden kalbinize, göğsünüz şerh edilerek, yarılarak bir nur yolu açılıyor. Ve onuncu basamaktayız. Zikir yapıyoruz; “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah diye sesli veya sessiz zikir yapıyoruz. Bu zikirle Allah’ın katından rahmetle fazl isimli 2 tane nur geliyor. Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).
“Sakın şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbî olursa onlar, münkerle ve fuhuşla emrolunurlar. Şeytanın adımlarına tâbî olanlar, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde söylediğimiz gibi Allah’a ulaşmayı dilemeyip geri kalan bütün fırkaları, 72 fırkayı oluşturanlar. Onlar. İşte bu noktada sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin dileyenlerle farkı oluşuyor. Çünkü Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisiyle ancak Allah’ın katından nur gelebilir. Kişi zikir yapacak. Zikir, Allah’tan nur gelmesini ve ruhumuzun Allah’a ulaşmasını sağlayacak. Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ.”
“Allah’ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek O’na ulaş, Allah’a ulaş. Allah’ın ismiyle zikret ve Allah’a ulaş.
Yani Allah’a ulaşmamızın temelinde zikir adı verilen bir müessese var. Zikirsiz hiç kimse ruhunu Allah’a ulaştıramaz. Ama Allah’a ulaşmayı dilemeden yapılan zikrin de o kişiye hiçbir faydası olmaz. Çünkü Allah, Rahîm esmasıyla ona tecelli etmemiştir. Rahîm esmasıyla tecelli etmediyse Allah’ın katından rahmet de gelmez, fazl da gelmez, salâvât da gelmez. Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, o söylediğimizden sonra diyor ki:
“Eğer onlar, Allah’ın rahmeti ve fazlı (onlar dediğimiz rahmetle fazl. “Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa, içinizden hiçbiriniz, nefsinizi ebediyyen tezkiye edemezsiniz.” diyor.
Nefs tezkiyesini, nefsinizi temizlemek işlemini gerçekleştiremezsiniz. Nefs tezkiyesi, rakamsal olarak ne ifade eder? Nefsinin kalbinin %51 oranında afetlerden kurtulması, %49 fazl, %2 de rahmet neticesinde o kişinin kalbindeki şeytanın %100 hâkimiyetinin, nefsinin kalbindeki şeytanın %100 hakimiyetinin %49’a düşmesidir nefs tezkiyesi. Onu da anlatacağız şimdi.
Öyleyse kişinin kalbine rahmetle fazl giriyor. Göğsüne kadar geliyor, kalbine giren sadece rahmet nurları. Fazl giremez bu devrede. Rahmet nurları o kişinin kalbine giriyor ve %2 orada yer ediyor. Kalbine girmesi Zümer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde anlatılmış.
39/ZUMER-22: E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
“O kişinin ki,” diyor Allahû Tealâ, “Allah onun göğsünü yarmıştır, göğsünden kalbine nur yolunu açmıştır İslâm için, o kişinin kalbine Allah’ın nuru girer ve hiç kalpleri kasiyet bağlamış, kararmış olan, kararmış ve sertleşmiş olan insanların kalbi, o kalp gibi olur mu?” diyor Allahû Tealâ.
Ve bir sonraki kademe, 11. basamakta kalbimizin içine nurlar giriyor. 12. basamakta bir yeni hüviyet kazanıyoruz, hûşu sahibi oluyoruz. Diyor ki Allahû Tealâ:
“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikirin Hakk’tan indirdiği şeyle (Hakk’tan indirdiği rahmet isimli nurla) hûşu oluşması zamanı gelmedi mi?” Hadîd-16:
57/HADÎD-6: Yûlicul leyle fîn nehâri ve yûlicun nehâre fîl leyl(leyli) ve huve alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Geceyi, gündüzün içine sokar. Ve gündüzü, gecenin içine sokar. Ve O, sinelerde olanı (sırları, niyetleri, düşünceleri) en iyi bilendir.
“Kişinin kalbinde %2 rahmet birikimi, rahmet girebiliyor kalbe ancak, o da %2 ile hudutlanmış durumda. Kişi hûşu sahibi oluyor. Hûşu sahibi olursa ne olur? Burada bir husustan bahsetmek mutlak gerekli; mürşid.
Bir sual size, sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili misafirlerimiz, mürşid farz mıdır? Birçok kişi mürşidin farz olmadığını iddia ederler. Bakalım ne diyecekler şimdi? Nahl-9. âyet-i kerime:
16/NAHL-9: Ve alâllâhi kasdus sebîli ve minhâ câirun, ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.
ve alâllâhi kasdus sebili: Sebîllerin kasdedilmesi (tayini ve tespiti yani) Allah’ın üzerinedir.”
Sebîl, her mürşidin bulunduğu dergâhtan devrin imamının bulunduğu anadergâha olan yolu açar. O yolu ifade eder. Doğru bir yoldur. Ruhlar o dergâhtan anadergâha, o yol üzerinden giderler. Öyleyse kim bir mürşide tâbî olacaksa, onun şartlarını şimdi birer birer söyleyeceğiz. O kişinin mürşidini tayin eden Allah’tır. Yeter mi? Bu mürşidin nasıl tayin edileceğinin ve farz olup olmadığının da ifadesine gelin beraberce bakalım. Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesi:
5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.
yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Takva sahibi olun (yani ikinci defa takva sahibi olun). “Allah’a ulaşmaya, ulaştırmaya, sizi Allah’a ulaştırmaya vesile olacak kişiyi isteyin.” diyor Allahû Tealâ.
Kimden isteyeceğiz? Kimden istememiz lâzım geldiğini Fâtiha Suresi söylüyor. Biz, Fâtiha Suresini, eğer farzları ve sünnetleriyle beraber kılıyorsak günde 40 tane okumak mecburiyetindeyiz ve orada diyoruz ki Allahû Tealâ’ya:
1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.
iyyâke nestaîn: Yalnız Senden istiane isteriz. Mürşidimizi yalnız Senden isteriz.
Niçin istermişiz?
1/FÂTİHA-6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).
ihdinâs sırâtel mustakîm: Bizi, bizim ruhumuzu Sıratı Mustakîm’e ulaştırman için. Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır, mürşidimizi bize bildirerek.
Neden?
1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.
sırâtallezîne en’amte aleyhim: O yol ki üzerlerine ni’met verilenlerin yoludur.
İşte bunu yaptığımız zaman devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelip önden arkaya doğru uzanarak başımızın üzerine yerleşiyor. Ve bu, Allah’ın bizim üzerimizdeki ni’meti; devrin imamının ruhu. Kim tâbî olursa, hangi mürşide tâbî olursa olsun mutlaka devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir. Bu, olayın irşad başlaması açısından başlangıcıdır.
Öyleyse bu noktada acaba kimler mürşid isteyecek Allahû Tealâ’dan. Nasıl isteyecek? Bunu görelim. Demek ki istianeyi (mürşidi) sadece Allah’tan isteyebiliyoruz. Başka isteyebileceğimiz bir şey yok. Üzerimize farz. Allahû Tealâ açık bir şekilde sizi Allah’a ulaştıracak olan, Allah’a ulaştırmaya vesile olacak olan kişiyi, Allah’a ulaştırmaya vesileyi isteyin.” diyor. Kimden isteyeceğimiz, Bakara-45 ve 46’da ifade edilmiş:
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
“vesteînû bis sabri ves salâti ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn.”
“Allah’tan sabırla ve namazla -ki bu namaz hacet namazıdır- istianeyi isteyin.” diyor Allahû Tealâ.
ve innehâ le kebîratun: Bu zor bir iştir, büyük bir iştir.
illâ alâl hâşiîn: Ama hûşu sahipleri için zor değildir. (“Onlara Allahû Tealâ gösterir.
mânâsı çıkıyor.
ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn: Onlar kesinlikle inanırlar ki; Allah’a mülâki olacaklardır, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır ve Allah’a ruhları rücû edecektir. Ne zaman? Ölümden sonra da Allah’a ruhları tekrar rücû edecektir, geri dönecektir.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, öyleyse mürşid farz. Mürşidimizi sadece Allah’tan isteyebiliyoruz ve Allah, hacet namazını kıldığımız takdirde, eğer Allah’tan mürşid isteyen kişi Allah’a ulaşmayı dilediyse, mutlaka mürşidini Allahû Tealâ veriyor.
Mürşid dizaynına baktığımız zaman Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinde: “Arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi (devrin imamından bahsediliyor) “oradadırlar.” diyor. Ve yemin merasimi, tövbe merasimi yapılıyor. “Ve orada sadece sevap söylenir.” diyor.
78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.
O söylenen sevap, kişinin derecelerinin hem 1’e 10’dan 1’e 100’e yükselmesini ifade ediyor, (derecelerin artması; sevap, derecat kazanmak demek), hem de günahların sevaba çevrilmesini ifade ediyor. İki olay birden var. Tâbiiyette bunu tekrar anlatacağız inşaallah.
Öyleyse kişi, kimlere gösteriliyormuş, hacet namazı kılındığında istianeyi isteyen kime gösteriliyormuş? Hûşu sahiplerine. İşte kişi nefsinin kalbine %2 nur yerleştiği zaman Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesine göre hûşu sahibi oluyor, hacet namazını kılıyor. Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidini gösteriyor; 13. basamak. Ve 14 basamakta o kişi mürşidine ulaşıyor, tâbiiyetini gerçekleştiriyor. Ne olur?
Bu noktaya kadar bu kişi 12 tane ihsan almıştır. Bu kişi ihsanla tâbî olan bir kişidir. Bakınız neler oluyor?
1- Mucâdele Suresi, 22. âyet-i kerime:
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
“Onların kalplerine îmân yazılır ve onların üzerine (başlarının üzerine) Allah’ın katından ruh gönderilir (devrin imamı gönderilir).” diyor Allahû Tealâ.
Bu ruh ne yapar? Ruh gelir, devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir ve ne olur? Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi bu sualin cevabını veriyor:
40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
“Dereceleri yükselten Allah (hem 1’e 10’u 1’e 100 yaparak, hem de o kişinin günahlarını sevaba çevirerek dereceleri yükselten Allah) ve arşın sahibi olan Allah (burada arşı tutan meleklerin de vazife aldıkları ima ediliyor) o kişinin üzerine başının üzerine emrinden ruh gönderir.” diyor.
Allah gönderiyor ruhu. Allah’ın katından, hem de emrinden bir ruh. Kimdir bu ruh? Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın bahsedildiği ruh. Diyor ki:
32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
“Onlardan (insanlardan) imamlar kıldık, emrimizle hidayete erdirsinler diye. Allah’ın emriyle hidayete erdirsinler diye imamlar kıldık.” diyor.
lemmâ saberû: Sabır sahibi oldukları sebeple.
ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn: Âyetlerimize yakîn hasıl ettikleri için, Hakk’ul yakîn seviyesinde yakîn hasıl ettikleri için.
Yani irade teslimi de kesinlikle var konunun içinde.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, devrin imamının ruhu gelir kişinin başının üzerine. Ne yaparmış? Diyor ki Allahû Tealâ:
“Dereceleri yükselten Allah ve arşın sahibi olan Allah, onların başlarının üzerine emrinden ruh gönderir. Allah’a mülâki olma gününün, yevm’et talâk’ın geldiğini ihtar etsin diye” diyor, “geldiğini söyleyerek onları, o kişiyi uyarsın diye.”
Ne demiş oluyor bu gelen ruh, devrin imamının ruhu, o kişinin vücudundaki ruha? “Senin bu vücudu terk edip Rabbine geri dönüş zamanın geldi.” Yevm’et talâk; Allah’a mülâki olma günü. “Allah’a mülâki olma günün geldi. Vücudu terket, senin görevini biz devralıyoruz.”
Devrin imamının ruhu kimin başının üzerine gelirse, o kişiye artık hüddam yapılamaz, o kişi hiçbir zaman büyülerden etkilenmez. Bu sözlerimizin kıymetini ancak böyle korkunç bir duruma düşenler anlayabilir; cinlerin saldırısına uğrayan veya kendisine büyü yapılanlar anlayabilir. Eğer onlar akıllarını başlarına toplayabilselerdi, Allah’a ulaşmayı dileselerdi, mutlaka Allahû Tealâ onları bir mürşide ulaştıracaktı ve devrin imamının ruhu mutlaka tâbiiyet sırasında onun başının üzerine gelip yerleşecekti. O kişiye hiçbir şekilde büyü veya hüddam yapılamayacaktı. Bu konferansta olan herkesin en önem verdiği şey bu olmalı. Etrafınızda cinlere, cinlerin saldırısına uğramış insanlar göreceksiniz. Onlara acıyın. Onlar sadece bu hakikati bilmedikleri için o durumdalar.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, başka ne yapar Allahû Tealâ? “Onların kalplerinin içine îmân yazılır.” diyor. Önemli mi? Çok önemli. Îmân kelimesi bir kutuptur, mıknatısın bir kutbu. Zikir yaptığınız zaman kalbinize ulaşacak olan rahmet, fazl ve salâvat nurlarından fazıllar da diğer kutbu oluşturur. Bu sebeple iki kutup birbirini çeker. Kişi zikir yaptığında nefsinin kalbinin içinde fazıllar yerleşmeye başlar. Bunun adı nefs tezkiyesidir. Öyleyse Allahû Tealâ’nın katından gönderdiği nurların o kişinin kalbinde yerleşmesi söz konusu olacaktır. Nefs tezkiyesi başlayacaktır.
*Kalbine îmân yazıldı; 1.
*Başının üzerine devrin imamı geldi; 2.
*Kişinin ruhu vücuttan ayrıldı, Allah’a doğru yola çıktı. 3.
Ve nefsinin kalbine îmân yazıldığı için bu kişi zikir yapmaya başlayınca kalbine fazıllar, göğsüne gelir. Rahmet-fazl ve rahmetle salâvat isimli iki grup nur gelir. Ve o kişinin göğsünden kalbine ulaşır. Göğsündeki yarıktan geçerek kalbine ulaşır ve kalbe giren rahmet, fazl ve salâvat nurlarından fazıllar, îmân kelimesine yapışmaya başlar. Nefs artık Allah’ın dostları tarafından, Allah’ın nurları tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Bu, nefs tezkiyesidir. Tezkiyetün nefs adını alır ve de herkesin üzerine farzdır.
*Mürşide ulaşmak da fardır,
*Nefs tezkiyesi de farzdır.
*Ruhun Allah’a ulaşması da farzdır.
Ruhunuzun Allah’a ulaşması üzerinize farz mı? Allahû Tealâ bunun bir emir olduğunu söylüyor, Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde:
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar, Allah’ın, O’na Allah’a ulaştırmasını emrettiği şeyi yani ruhlarını O’na ulaştırırlar.” diyor Allahû Tealâ.
“Böylece misaklerini bozmazlar.” diyor bir evvelki âyet-i kerimede:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
Nefsimizin Allah’a verdiği bir misak var. Misakin bozulmaması söz konusu. İşte böyle bir ortamda nefs tezkiyesi başlar. Ruh Allah’a doğru yolculuğa çıkmıştır. Nefs, tezkiyeye başlamıştır. Ve nefsin tezkiyesi sebebiyle nefsteki afetler, geri döndüklerinde kalpte kendilerine yer bulamayacaklardır. Ne kadar boyutta bulamayacaklardır? Nefsin kalbi hangi ölçüde örtüldüyse. Ruh vücuttan ayrılmış, anadergâha ulaşmıştır. O kişinin nefsinin kalbinde fazıllar toplanmaya başlar.
Bu müessese, mürşide ulaşma müessesesi, tâbiiyet müessesesi, iki şey daha kazandırır kişiye. O kişinin Allah, bütün günahlarını sevaba çevirir. Furkân-70. Furkân-69’da cehenneme gidecek olanlardan bahsediyor Allahû Tealâ:
25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).
Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.
Furkân-70’te diyor ki:
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).
“Ama kim tövbe etmiş de mü’min olmuşsa, mürşidin önünde tövbe etmiş de mü’min olmuşsa, ve nefsi ıslâh edecek ameller, nefsi amilüssalihat yapıyorsa, nefs tezkiyesi yapıyorsa Allah onların günahlarını, seyyiatini hasenata çevirir, günahlarını sevaba çevirir.” diyor Allahû Tealâ.
Bütün günahları, o güne kadar işlenmiş bütün günahları sevaba çevriliyor. Zaten örtülmüştü, bir de sevaba çevriliyor. Adeta Allahû Tealâ onların cehenneme gitmemesi için her türlü tedbiri almış durumda. O kişinin nefsi, tezkiyeye başlamış, fizik vücudu nefs tezkiyesi sebebiyle düşmanları azaldığı için, Allah’ın emirlerini dinlemekten ona men edecek olan afetler azaldığı için daha güçleniyor. İrade de aynı şekilde güçleniyor. Çünkü iradenin muhtevası, nefsin afetlerine karşıdır vazifesi. O afetler zayıfladıkça irade devamlı güçlenir. Öyleyse 7 ayrı hüviyette Allah’ın burada ni’metleriyle karşı karşıyayız, mrşidimize tâbî olduğumuz zaman. Ve nefs tezkiyesi başlıyor. Kişi zikir yaptığı zaman Allah’ın katından rahmetle fazl gelmiyor sadece, rahmetle salâvat da geliyor, Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesine göre. Diyor ki Allahû Tealâ:
2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.
“Kendileirne bir musîbet isabet ettiği zaman onlar derler ki: Biz Allah içiniz, mutlaka Allah’a ruhumuzu ulaştıracağız. Mutlaka Allah’a ulaşacağız.” İşte hidayete erenler, erecek olanlar onlardır.” diyor. “Allah’ın rahmeti ve salâvâtı onların üzerinedir.” diyor.
Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde: “Allah’ın rahmeti ve fazlı.” diyor Allahû Tealâ. Burada da “Allah’ın rahmeti ve salâvâtı.” diyor. Rahmet nurları, kargo uçaklarıdır. Fazılla salâvât da yük. Nur, hem aydınlıktır hem aydınlatıcıdır hem de rahmet nuru özellikle bir kargo uçağı görevini yapar. Nefsinizin kalbine geldi bunlar yerleşti Hangi basamaktayız? 14. basamaktayız, nefs tezkiyesine başlıyoruz. “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye sol göğsümüzün altında zikir yapmaya başlıyoruz. Ne olur? Allah’ın katından gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvat göğsümüze gelir. Göğsümüzdeki yarıktan geçerek kalbimize ulaşır ve zulmanî kapının üzerinde bulunan mührü -ki o mühür, biz zikre başlayınca Rabbanî kapıdan, kapı üzerinde baskı sebebiyle aşağı indirilir, zulmanî kapıyı kapatır. Zikir boyunca bu baskı devam edeceği için karanlıklar nefsimizin kalbine giremezler. Bir iki dakika içinde kalbimiz tamamen Allah’ın nurlarıyla dolar. Ama bunlardan sadece bir kısım fazıllar nefsin kalbine yapışır, îmân kelimesinin etrafına. Sadece o kadar bir yapışma söz konusu olur. Bu yapışma %1, 2 derken %50’yi bulur. Burası nefs-i Emmare’dir. Yûsuf Suresi, 53. âyet-i kerime:
12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).
ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî: Ya Rabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs, şerri emreder. Ama Senin Rahîm esmasıyla tecelli ettiğin nefsler hariç.”
İşte Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefs, nefs tezkiyesi yapar. %7 fazl birikimi, %2 de rahmet birikimi vardı, o hep öyle kalacak; 2. Diğerleri 7’şer 7’şer artacak. Birinci gök katına insan ruhu ulaşır. Sonra kişi zikrini daha çok artıracaktır. Zikir sayısı devamlı yavaş yavaş artırılır mürşid tarafından. Artan zikre paralel olarak nefsin kalbindeki afetler azalır. Hepsi aynı oranda azalır. Buna karşılık fazıllar, nefsin kalbine ikinci defa %7 yerleşir, Nefs-i Levvame.
“ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.” buyuruyor Allahû Tealâ Kıyâme Suresinin 2. âyet-i kerimesinde.
75/KIYÂME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.
Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.
Burası 2. gök katıdır. Ruh 2. gök katına ulaşmıştır.
Daha çok zikir; 3. gök katı, yeni bir %7 nur birikimi, Nefs-i Mülhime. Kişi Allah’tan ilham almaya başlıyor.
“fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.” Şems Suresi 8. âyet-i kerime:
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
“O nefse takvası da fücuru da ilham edilir.” diyor.
Takvanın ilhamı burada söz konusu. Ve 3. gök katı ve daha sonra Mutmainne kademesi:
“e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûbu.” Rad-28:
13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
“Bilin ki kalpler, Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Kalplerin Allah’ı zikretmesi böyle bir mutmainneye oluşturuyor kişiyi. Kişi Allah’ın verdiklerinin kendisine yeterli olduğunun farkına varıyor. Diyor ki kendi düşüncelerinde; “Daha fazla verseydi, belki de ben o fazla parayla yanlış yerlere harcayıp azardım o parayla. Eksik verseydi, bu sefer de yetmez diye Allahû Tealâ’dan şikayette bulunurdum. Öyleyse hamdolsun ki bu para bana, benim ihtiyaçlarıma yetiyor. Allah’a sonsuz hamd ve şükrolsun.” Kazandığı her şey, o kişiyi hep mutmain olma noktasında mutlu kılıyor.
Sonra 5. defa %7 nur (fazl) giriyor kişinin kalbine, kişi Allah’tan razı oluyor. 6. defa nur yerleşiyor, fazl yerleşiyor; Allah da ondan razı oluyor. Birincisine Radiye deniyor, ikincisine Mardiyye deniyor.
Öyleyse Fecr Suresinin 27, 28, 29, 30. âyetlerine bakalım. Şöyle diyor Allahû Tealâ:
89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.
Ey mutmain olan nefs!
89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.
89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve cennetime gir.
“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. Ey ruh! Rabbine rücû et, Rabbine geri dön. Ey fizik vücut! Böylece Allah’a kul ol ve cennetime gir.”
Hem Radiye kademesi, hem Mardiyye kademesi Şems Suresinin 27 ve 28. âyetlerinde geçiyor. 5. ve 6. gök katları. Ve 7. kat; Nefs-i Tezkiye.
35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).
Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr: Kim nefsini tezkiye ederse kendi nefsi için tezkiye eder. (Çünkü Allah’a ezelde söz vermiştir, nefs tezkiye olacağına dair) ve ruhu Allah’a döner.” diyor: “ilâllâhil masîr.”
Dönüş yeri Allah olur, ulaştığı yer Allah olur, ruhun. Nefs, tezkiye olmuştur. Yedi defa %7’lik nur birikimi, fazl birikimi %49 eder, 2 de rahmet birikimi olmuştu: %51. Nefsin kalbi %100 afetlerle doluyken, o kişinin nefsinin kalbinde artık fazıllar ve rahmet nuru duruma hâkim. Şeytanın hâkimiyeti de %100’den tesir sahası, %100’den %49’a düşmüş durumda. Bu süreç boyunca, nefs tezkiye oldukça ruh, birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci gök katını aşmıştır. Yedinci gök katının yedi tane âlemini geçmiştir. Yedinci âlem İndi İlâhi’dir. İndi İlâhi’de (Allah’ın İndinde) yükselen ruh Allah’ın Zat’ında yok olur. Allah’ın Zat’ına ulaşır; 21. basamak. Allah’ın Zat’ında yok olur. Yani Allah’ın Zat’ı o kişinin ruhuna meab olur; 22. basamak.
Sevgili kardeşlerim, burası İlm’el yakîn’in sonudur. Allahû Tealâ’nın dizaynında ilim açısından bilinenler buraya kadar hüküm ifade eder. Bundan sonra bir boşluk devresi, fizik vücudun Allah’a teslimi, ondan sonra Ayn’el yakîn’e geçilir, en sonra da Hakk’ul yakîn’e geçilecektir. Burada kişinin ruhu Allah’a ulaşmıştır. Allah’ın Zat’ında da yok olmuştur. Allahû Tealâ’nın ruha verdiği irciî emri, “Rabbine rücû et, Rabbine geri dön.” emri gerçekleşmiştir. Farz mıdır? İşte “irciî” kelimesi ruha yapılan bir ….dır. Ruhumuzun mutlak olarak Allah’a ulaşması söz konusu. Allahû Tealâ, ruhun Allah’a ulaşması konusundaki emri, demin söylemiştik, Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde de: “Onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.” şeklinde bunun bir emir olduğunu “emrettiği şeyi” demekle Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e koymuş. Ayrıca Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde: “Allah’ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a dön.” emri var. Demek ki üç ayrı âyet-i kerimede ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını üzerimize farz kılıyor, sevgili dinleyicilerimiz, sevgili misafirlerimiz.
Ruhumuz Allah’a ulaştı. Bundan sonra velâyet kademeleri başlıyor, makamlar. Fena makamı, beka makamı, zühd makamı, muhsinler makamı, ulûlêlbab makamı, ihlâs makamı ve salâh makamı. Yedi tane makam, birbirinin ardından geliyor. Şimdi oraya ulaştık. Birinci makam, birinci ruhunu ifade ediyor Kur’ân-ı Kerim’in. Buraya kadar Kur’ân-ı Kerim’in lafzı öğrenildi; kıraat, lafız öğretisi. Buradan sonra ruha giriliyor. Fenâ makamında birinci ruh, beka makamında ikinci ruh, zühd makamında üçüncü ruh, muhsinler makamında dördüncü ruh, ulûl’elbab makamında beşinci ruh, ihlâs makamında altıncı ve salâh makamında yedinci ruh öğreniliyor. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde diyor ki:
2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
“Tıpkı onun gibi (bir evvelki âyet-i kerime olan 150. âyet-i kerimede olduğu gibi) sizin de üzerinize bir ni’met olmak üzere size bir peygamber resûl gönderildi.” diyor Allahû Tealâ. “Sizin aranızdan.” Aynı zamanda kavmin resûlü ama aynı zamanda nebîlerin sonuncusu, son nebî Peygamber Efendimiz (S.A.V).
*Size Allah’ın âyetlerini tilâvet etsin diye: 1.
*Sizin nefsinizi tezkiye etsin diye: 2.
O iki kademe ilm’el yakîn’i ifade eder, tamamladık. Ruhunuz Allah’a ulaştığı zaman İlm’el yakîn tamamlandı. “Size kitabı öğretsin diye.” Kitap, kitabın ruhu. Fenâ makamında, beka makamında, zühd makamında ve muhsinler makamında kitabın dört ruhu öğretilir, Kur’ân-ı Kerim’in.
Şimdi fenâ makamına bakıyoruz. Ruhumuzun Allah’ın Zat’ına ulaşması, Allah’ın Zat’ında yok olması. Nebe-39:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
“İşte o gün Hakk günüdür. O gün dileyen kişi, kendisine Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm'i, Allah’a ulaştıran yolu yol edinir.”
“Kimin ruhu Allah’a ulaşırsa, Allah o kişinin ruhuna meab olur, sığınak olur.” diyor.
Ve Âli İmrân-14:
3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.
vallâhu indehu husnul meâb: Yemin olsun ki, andolsun ki Allah’ın Zatı, Allah’ın Katındaki en güzel sığınaktır.”
Kişinin ruhu meaba ulaşıyor ve kişi evvab oluyor. Meaba ulaşmış olan birisi oluyor. Ruhu Allah’ın Zat’ında yok oluyor. Burası 22. basamaktır. 23. basamak, beka makamı. Allahû Tealâ En’âm Suresinin 127. âyet-i kerimesinde diyor ki:
6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.
“Onlara Allah’ın katında tahtlar veririz.” diyor. “Allah’ın katında, Allah’ın İndinde, Allah’ın Katında tahtlar veririz.”
Allah’ın Zat’ında değil, Allah’ın katında taht. Bu taht verdiklerinin hepsi, beka makamının sahipleridir. Orada İndi İlâhi’de çok sayıda taht göreceksiniz, yerden 4 metre civarında yüksekte, boşlukta duran tahtlar.
Burası, fena makamı, Kur’ân’ın birinci ruhudur. Beka makamı, taht verilmesi, ikinci ruhudur. Nefsimizin kalbindeki nurlar %51’den 61’e yükselir, Allah’ın Zat’ında yok olma (fenâ) makamında. 71’e kadar da beka makamında yükselir. 71’e yükselebildiği yer, bizim günün yarısından daha fazla zikrettiğimiz yerdir. Orası Allahû Tealâ’nın zühd makamıdır. Allahû Tealâ negatif zühdden bahsediyor:
“Onlar,” diyor, “Yusuf’a karşı zahiddiler (Yûsuf Suresinin 20. âyet-i kerimesi), bu sebeple onu birkaç dirheme sattılar.” diyor.
12/YÛSUF-20: Ve şerevhu bi semenin bahsin derâhime ma’dûdetin, ve kânû fîhi minez zâhidîn(zâhidîne).
Ve onu (Yusuf’u), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar. Çünkü; ona karşı zahidlerden idiler.
Her kim, her gün günün yarısından daha fazla zikrederse, zikredebilen kişi, zühd makamının sahibi olur. Her gün Allah ile olan ilişkisi, dünya ile olan ilişkisinin ötesindedir. Zikir, günün yarısını aşmıştır, kişi zahid olmuştur. %71’in ötesinde nur birikimi devam ediyor. Ve nurlar %80’i aştığı zaman, o kişinin fizik vücudu geriye kalan %81 olsa, geriye kalan %19 afetin üzerindeki tesirini sıfır sayıyor, hiç değerlendirmiyor, hiç kâle almıyor, dikkate almıyor, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye başlıyor. 25. basamak. Burada sevgili kardeşlerim, fizik vücudumuz Allah’a teslim oluyor. Nisâ Suresinin 125. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:
4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.
“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: O kişi ki vechini Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Fizik vücudu ondan daha ahsen olan kim vardır?”
“O bunu hanif olarak gerçekleştirmiştir.” diyor Allahû Tealâ.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, böyle bir dizayn içerisinde Allahû Tealâ’nın bizlere ihsan ettiği şey, görüyorsunuz ki fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmek. Fizik vücudumuzu Allah’a teslim edip âdemoğlu olarak Allah’a kul olmak üzerimize farz kılınmış mı? Kılınmış. Daha evvel ruhumuzu Allah’a teslim etmek üzerimize farz mıdır dedik, gördük ki farz. Şimdi fizik vücut üzerimize farz kılınmış mı?
Yâsin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ buyuruyor:
36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
“Ey Âdemoğullerı! Ben sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Ben sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? İşte bu da Sıratı Mustakîm’dir.”diyor Allahû Tealâ, üzerimize farz kılmış.
Gördük ki bütün sahâbe ruhlarını Allah’a teslim etmişler. Etmişler mi? Nerede gördük? Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde gördük. Ama bir defa daha görelim. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle diyor, sahâbe için:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
“Onlar sözü dinlerler, sözün ahsen olanına (yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözlerine) tâbî olurlar.”
Hem kalbine yazılı olan Kur’ân’ı okuduğu için ahsendir hem de Allah onu konuşturduğu için, kendinden bir şey söyleyemeyeceği için gene ahsendir.
“Sözün ahsen olanına uyarlar, tâbî olurlar. Onlar hidayete erenlerdir.” diyor Allahû Tealâ.
Bütün sahâbe hidayete ermişler. Hidayete ermek, ruhun Allah’a ulaşmasıdır. Nereden biliyoruz? Allahû Tealâ buyuruyor, Âli İmrân-73:
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi.”
inne: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâhi: Allah'a ulaşmaktır.
Bunu “Allah’ın ulaştırmasıdır.” şeklinde Türkçeleştirenler de var. Öyle olduğunu kabul edelim, o zaman da bir âyet daha devreye sokmak mecburiyetindeyiz. İşte Allahû Tealâ o ikinci âyetle konuyu gene bitiriyor. Şûrâ-13:
42/ŞÛRÂ-13 Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah, dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse, Allah’a munîb olursa Allah onları Kendisine ulaştırır.
Açık ve kesin bir şekilde “ileyhi” diyor; “O’na.” diyor, “Kendisine” diyor Allahû Tealâ, Allah’a ulaştırmak.
Bakara Suresi, 120. âyet-i kerimesi:
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.
“inne hudâllâhi huvel hudâ.”
inne: Muhakkak ki, şüphesiz ki.
hudâllâhi: Allah’a ulaşmak.
hüve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.
“Şüphesiz ki Allah’a ulaşmak, işte o hidayettir.”
Eğer “Allah’ın ulaştırması hidayettir.” diyorlarsa, o zaman da gene ikinci bir âyet-i kerime devreye girecektir. Bu sefer de başka bir âyet-i kerime söyleyelim. Ra’d Suresinin 7. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor ki Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesinde:
13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
“Allah dalâlette olanları dalâlette bırakır. Ama kim Allah’a yönelirse, onları Kendisine ulaştırır.”
“Allah’a kim yönelirse (“munîb” kelimesi kullanmış gene Allahû Tealâ), onları Kendisine ulaştırır.” diyor.
Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, görülüyor ki Allahû Tealâ bu konuda sonuca açık ve kesin bir şekilde gidiyor. İnsanların ruhlarını Kendisine ulaştırıyor.
Peki ne demiştik? Demek ki ruhumuzu Allah’a ulaştırmak, üzerimize farz. Gördük. Kim ruhunu Allah’a ulaştırırsa o mutlaka ikinci defa kurtuluşa ulaşmıştır, üçüncü defa kurtuluşa ulaşmıştır, üçüncü kat cennetin sahibidir ve ruhu Allah’a ulaştırmak, üzerimize farz. Ve gördük ki sahâbe hidayete ermişler, ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Ve Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar ulûl’elbab oldular.” diyor.
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
Aynı zamanda hidayete ermişler. Ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar ama daha sonra ulûl’elbab da olmuşlar, daimî zikre de ulaşmışlar.
Şimdi bütün sahâbe demek ki Allah’a ulaşmayı dilemişler. Bunu ispat ettik âyetlerle. Bütün sahâbe mürşide ulaşmışlar. Bunu söylemeyi unuttuk. İyi ki aklımıza geldi. Fetih Suresi 10. âyet-i kerime. Aslında burada zaten kimsenin bir itirazı olamaz. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanladır. Sahâbe için “Onlar sağ iken Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i görenlerdir.” diyenler, büyük bir yanılgının içindedirler. Çünkü kâfirler de görmüşlerdir, putperestler de görmüşlerdir, ateşe tapanlar da görmüşlerdir. Ama hiç biri sahâbe değildir.
Sahâbe kimdir? İhsanla Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlar sahâbedir. İşte o sahâbe Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde şu tarzda ifade ediliyor:
“Habîbim! Sana tâbî olmak, Allah’a tâbî olmaktır. Onlar sana (biliyorsunuz, Akabe’de oldu olay) tâbî olduğu zaman (o tâbiiyetten bahsediyor, Akabe’deki tâbiiyetten) onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardı.” diyor.
Ama tâbî oldukları kesin. Peki, ruhlarını Allah’a ulaştırmaktan bahsettik, ruhun Allah’a ulaşmasından bahsettik, o konuyu da tamamladık. Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? Oradan geldik zaten buraya. Zumer Suresi, 18. âyet-i kerimesi; hepsi hidayete ermişler. Fizik vücut teslimine kadar da geldik. Bütün sahâbe (fizik vücudun tesliminin de farz olduğunu da gördük) bütün sahâbe, fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler mi? Onun da cevabı evet. Âli İmrân Suresi 20. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:
3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.
“Habîbim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbi olanlar, biz hepimiz, vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.”
Bütün sahâbe, tâbî olanların hepsi sahâbedir, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Neredeyiz? 25. basamaktayız. Bundan sonrası daimî zikir, sevgili kardeşlerim. Bir gün daimî zikre ulaşıyoruz. Daimî zikir ancak kalp zikriyle şeklinde olur. Sesli zikir yapabilirsiniz; “Allah, Allah, Allah, Allah…” Gene dilinizi oynatarak sessiz zikir yapabilirsiniz. Bir de kalbinizin her atışında elinizi nabzınıza koyun. Çift attığını göreceksiniz. Her çift atışta Allah kelimesini kalbinizden söylemeye çalışın. Dilinizi oynatmadan söyleyebildiğiniz her şey kalbinizden söylenmiş demektir. Dilinizi oynatmayın, hapsedin ve Allah kelimesini tekrar edin, göreceksiniz ki söyleyebiliyorsunuz. Bu, Allah’ı kalben zikretmektir, kalbinizin her atışında Allah kelimesini tekrar etmek.
Öyleyse fizik vücudun tesliminden sonra daimî zikre ulaşmak söz konusu. Ulaşırsanız, isminiz ulûl’elbab olur. Allahû Tealâ Âli İmrân-190 ve 191’de diyor ki:
3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.
li ulîl elbâb, ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab kullarımız ki; onlar Allah’ı ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de zikrederler.” diyor.
Bütün sahâbe ulûl’elbab olmuşlar mı? Gördük ki Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi, bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor. Ulûl’elbab olmak şerefine de ermişler. Öyleyse özelliği ne ulûl’elbab olmanın? Ulûl’elbab olmak, hikmet sahibi olmaktır. Allahû Tealâ hikmet sahiplerinin aynı zamanda hayır sahibi olduğunu söylüyor. Hikmeti Allah dilediğine, (burada da gene anlam “lâyık olana” istikametinedir) verir. “Ve kime hikmet verdiyse ona büyük hayır verilmiştir.” diyor.
Neden büyük hayır? Çünkü o kişi daimî zikir sahibidir.
*Hayır, bize derecat kazandıran bütün olaylardır.
*Şerr, bize derecat kaybettiren bütün olaylardır.
Öyleyse hayrı mütâlea ediyoruz burada. Neden? Çünkü kişi daimî zikirde. Her saniye Allah’ın ismini zikrettikçe 1’e 700, 1 derece kazandığını düşünün 1 zikirden, 1 Allah kelimesinden 1 derece kazansın sadece ama bunu 700’e katlayarak veriyor Allahû Tealâ. Her saniye 700 derecat kazanıyor. Onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’ın evliyasına, bu hedefe ulaşmış olan, daimî zikre ulaşmış olanlara, olanlar için diyor ki (hatta daha ruhunu Allah’a ulaştırdığı anda 1’e 700’ü kazanmıştır kişi):
“Onların uykusu” diyor, “diğerlerinin namazından daha çok şey kazandırır” diyor, “daha hayırlıdır kişiye.”
Hayırlıdır zaten daha çok derecat kazanmak demek. O uyurken kalben zikri devam ettiği için 1’e 700 kazanıyor. Diğeri ya 1’e 10 kazanıyor, eğer Allah’ın yolundaysa o da kısa bir zaman sonra 1’e 700’e ulaşacaktır. Ama değilse, Allah’a ulaşmayı dilememişse, o zikir yaptığı zaman 1’e 10 kazanır ama zikir ona hiçbir fayda vermez, Rahîm esması üzerinde tecelli etmediği için, Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisi için.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, ulûl’elbab makamına sahip olan kişi:
*Daimî zikir sahibidir; 1. özellik.
*Sonra 2. özelliği: Bu sebeple nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur.
*3.’sü: O kişinin kalp gözü açılmıştır Allahû Tealâ tarafından. Allah’ın bütün gösterdiklerini görür.
*4.’sü: Allah’ın bütün söylediklerini işitir.
*5. özellik: O kişi ehl-i tezekkürdür. Allah ile her zaman konuşmak imkânının sahibidir. Allah’la her konuyu müzakere edebilir.
*6.’sı: O kişi ehl-i hayırdır. Daimî zikirde olduğu için daimî derecat kazanmaktadır.
*7.’si de ehl-i hikmettir, ehl-i hükümdür. Hem hükümlerinde hakem veya hâkim olduğunda Allah’tan soracağı için mutlaka doğru hüküm verir. Hem de Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir âyetine baktığında hüküm sahibidir. Bu kişi ulûl’elbab olmuştur.
Ve bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu gördük. Peki bundan sonraki kademe? 27. basamak, ihlâs makamı. Beyyine Suresi 5. âyet-i kerime, Allahû Tealâ diyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.
ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: Onlar, emrolunmadılar. Allah’ın dîninde hanifler olarak nefslerini hâlis kılmış, Allah’ın dîninde nefslerini hâlis kılmış kullar olmakla emrolundular.”
Peki bütün sahâbe muhlis oldular mı? İhlâs makamına ulaştılar mı? Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesi, bu emrin karşılığının onlarda gerçekleştiğini gösteriyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) standartlarında diyorlar ki:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, O'na muhlis olanlarız (dîni O’na hâlis kılanlarız).”
ve nahnu lehu muhlisûn: Ve biz O’na (Allah’a) karşı muhlis olanlarız. Nefslerinin kalbini halis kılmış olanlarız.
Ulûl’elbab makamında yerlerin melekûtu gösterilir, kişiye yedi tane cehennem gösterilir. Yedi yer katı, yedi cehennem o kişiye mutlaka gösterilir. Ne zaman o kişiye göklerin birinci katı gösterilirse, o kişi ihlâs makamına geçmiştir.
*1. katta; normal bir secde, açıkta yapılan secde.
*2. katta; suvarılma işlemleri.
*3. katta; 2 katlı mescid.
*4. katta; Beyt-ül Makdes’in aslı.
*5. katta; Beyt-ül Haram’ın aslı.
*6. katta; sıbgatullah olma mahalli.
*7. katta da yedi tane âlem söz konusudur.
Ve bunların hepsi gösterilir kişiye. Yedinci katın yedinci âleminin en üst noktası, Sidretül Münteha’dır. Orası gösterildiği zaman oraya kadar yedi tane daha kişi müzeyyen olmuştur, nefsinin kalbi. Yerlerin melekûtunda 7 defa müzeyyen olmuştur. Göklerin melekûtunda 7 defa daha müzeyyen olmuştur. Kalp 14 defa müzeyyen olmuş ve kişi hâlis olmuştur, muhlis olmuştur. Bundan sonra bu kişi irşada ulaşacaktır.
Ve bütün sahâbe irşada ulaşmış mı? Hepsi ulaşmışlar, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, hepsi ulaşmışlar. Allahû Tealâ Hucurât-7’de diyor ki:
49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.
“Ey Sahâbe! Biliniz ki içinizde Allah’ın resûlü var. Eğer o sizin söylediklerinize tâbî olsaydı bundan çok zarar görürdünüz. Ama Allah size îmânı sevdirdi ve kalbinizi bu îmân kelimesiyle müzeyyen kıldı. Size fıskı, küfrü isyanı kerih gösterdi. İşte onlar irşada ulaşanlardır.” buyuruyor Allahû Tealâ.
Bütün sahâbe hepsi irşada ulaşmışlar ve irşada ulaşmak farz mıdır? Allahû Tealâ Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
2/BAKARA-186 Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).
“Kullarım sana Benden sual ederlerse de ki: Ben onlara çok yakınım. Kim Bize dua ederse onların davetine icabet ederiz. Ama onlar da Bizim davetimize icabet edip âmenû olurlarsa, mü’min olurlarsa, böyle yaparlarsa onlar irşada ulaşsınlar.” diyor Allahû Tealâ.
İrşada ulaşmayı üzerimize farz kılmış Allahû Tealâ ve irşada ulaşmakla hepimiz vazifeliyiz. Öyleyse bütün sahâbe irşada da ulaşmışlar. Bitti mi? Hayır bitmedi. İrşada ulaşma, dört kademede gerçekleşiyor.
1.’si: Kim göklerin melekûtunu tamamlarsa, Sidretül Münteha gösterilirse o kişi Tövbe-i Nasuh’a davet edilir.
Tövbe-i Nasuh Allah’ın karşısında yapılan bir tövbedir ki o tövbenin bozulması mümkün değildir. Allah’ın söylediklerini tekrar edilerek olur, tekrar edilerek gerçekleşir. Daha evvelki tövbe, mürşidin sözlerini tekrar ederek gerçekleşmişti. Bu, Allah’ın sözlerini tekrar ederek gerçekleşir ve kişinin nefsinde hiçbir afet yoktur. 14 defa da kalbi müzeyyen olmuştur. Artık o kişinin Allah’a verdiği tövbeyi bozması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu sebeple Nasuh Tövbesi deniyor adına. Salâh makamına geçiştir.
*Salâh makamının 1. kademesi: Tövbe-i Nasuhtur.
*2. kademesi: Günahların örtülmesidir.
*3. kademesi; kişinin başının üzerine salâh nurunun verilmesidir.
*4. kademesi de o kişinin günahlarının sevaba çevrilmesidir.
Burada kişi irşada ulaşır. Geriye sadece bir tek şey kalır. Kişinin mürşid olması için Allahû Tealâ tarafından: “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle vazifelenmesi için sadece bir tek şeyini daha teslim etmesi lâzım; iradesini. Ve kişi iradesini de Allah’a teslim eder. Ve irşada memur ve mezun kılınır. Yani münkerden nehyetme, ma’rufla emretme, irfanla emretme yetkisinin Allah’ın katında sahibi kılınır. O yetki, kendisine ma’rufla emretme, münkerden nehyetme yetkisi Allahû Tealâ tarafından kendisine verilir. Bütün sahâbenin bu hedefe ulaştığını görüyoruz.
Âli İmrân-104’de Allahû Tealâ: “Sizin aranızdan münkerden nehyedecek, ma’rufla emredecek, irfanla emredecek bir topluluk oluşsun.” diyor.
3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.
Ama Âli İmrân-110’da bu topluluğun oluştuğunu söylüyor:
3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.
“Siz,” diyor Allahû Tealâ, “artık münkerden nehyeden ve irfanla emreden bir topluluk oldunuz.” diyor.
Bu, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatını tamamlamasına yakın bir devresinde ulaştığı bir nokta sahâbenin. Hepsi ma’rufla emretme yetkisinin, marufla emretme ve münkerden nehyetme yetkisinin sahibi kılınmışlar.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bir âyet-i kerime daha bütün sahâbenin irşad makamının sahibi olduğunu kesinleştiriyor. Tövbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Diyor ki Allahû Tealâ: “O sabikûn-el evvelîn var ya o evvelki sabikûnlar, evvelki müsabakalarda yarışanlar, evvelki sabikûn, onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı.” diyor Allahû Tealâ.
Ensara da muhacirîne de kesinlikle tâbî olunmuş. Ve bütün sahâbe İslâm’ın 7 safhasını da yaşamışlar. 28 basamağını da yaşamışlar. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim etmişler.
Sevgili kardeşlerim, sevgili misafirlerimiz, gördünüz ki Allah’a ulaşmayı dilemek farzdır, bütün sahâbe dilemiştir. Birinci kat cenneti ifade eder. Mürşide ulaşmak farzdır, bütün sahâbe, kâinatın en büyük mürşidine ulaşıp tâbî olmuşlardır. Nebîlerin sonuncusu Peygamber Efendimiz (S.A.V).
*Ruhu Allah’a ulaştırmak üzerinize farzdır. Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlardır. *4.’sü; fizik vücudunuzu Allah’a teslim etmek farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir.
*5.’si; nefsinizi Allah’a teslim etmek farzdır. Bütün sahâbe nefslerini Allah’a teslim etmişlerdir.
*6.’sı: 5-6): Bütün sahâbe irşada ulaşmıştır ve irşada ulaşmak gördüğünüz gibi farzdır.
7.’si, hah, onu unuttuk. 7.’si; irademizi Allah’a teslim etmek. Farz mıdır? Bihakkın takvanın sahibi olmak farz mıdır?
Âli İmrân Suresinin 102. âyet-i kerimesi:
3/ÂLİ İMRÂN-102: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!
“Öyle bir takvayla takva sahibi olun ki” diyor Allahû Tealâ, “bu, bihakkın takva olsun.”
Bihakkın takva, bu seviyenin işaretini taşır: “ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn.” ifadesi bunu ifade eder. “Siz ölmeyin. Allah’a teslim olun, mutlaka teslim olun, öyle ölün.”
İşte bu teslim, bütün peygamberler tarafından yapılmıştır. Sahâbe, onlara tâbî olan, onların sahâbesi tarafından da gerçekleştirilmiştir, Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından da gerçekleştirilmiştir ve onun bütün sahâbesi de hakkatukâtihî takvanın sahibi olmuştur.
Sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz ki Kur’ân, 7 safhada 4 teslim içeriyor. Ve burada konferansımızın zamanı doluyor. Suallerinize cevap vermek üzere, tayin edilecek sürenin içinde 15, 20 dakika sonra tekrar huzurlarınızda olmak üzere huzurlarınızdan ayrılıyoruz.
Hepinizi, hepinizi çok sevdiğimizi ama çok sevdiğimizi, sizler için çırpındığımızı sakın unutmayın, sevgili izleyenler, sevgili konferans misafirlerimiz, sevgili Konyalı kardeşlerimiz.
Allah hepinizden razı olsun.
İmam İskender Ali M İ H R



