}
Ramazan Sohbetleri - Ruh Nedir? (11.11.2004) 11.11.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 108672

SOHBETİN ADI: RAMAZAN SOHBETİ- RUH NEDİR?
TARİHİ: 11.11.2004


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İşte bir defa daha bir beraberlik; bunu bize sağlayan Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrolsun. İşte gene birlikteyiz Gene kalp kalbe, gönül gönüleyiz. Sevenler, sevilenler bir aradayız. Allah’ı sevenler, Allah tarafından sevilenler, birbirlerini Allah için sevenler, birbirleri tarafından sevilenler. İşte böyle bir ortamda birlikteyiz. Sizler, biz ve Yüce Rabbimiz.

Her şey insanları mutlu kılmak üzere Allahû Tealâ tarafından çok özel bir şekilde dizayn edilmiş sevgili kardeşlerim, can dostlarım! Allah’ın hepinizden istediği şey, sadece mutlu olmanız. Mutlu olmak için bir emanetinizi Allah’a ulaştırmayı dilemek mecburiyetindesiniz. Başka bir yolu yok. Sadece bir tane kapı var. O kapı Allah’a ulaşmayı dileyenlerin kapısıdır. Cehennemden başka kurtuluş yolu yok sevgili kardeşlerim. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe yani asıl ifadesiyle ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemedikçe yani bu kişinin ruhu, seyr-i sülûk adı verilen göklerin 7 katını da aşarak Allah’a ulaşmak üzere yola çıkmadıkça, o kişi için kurtuluş yok. Ruh Allah’a vardığı zaman, emanet sahibine teslim edilmiş olur. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz; ruhunuz Allahû Tealâ tarafından size verilen bir emanettir. Onu sahibine iade etmekle mükellefsiniz. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ: Allah emanetleri, o emanetlerin sahibine iade etmenizi emreder.”

Dikkat edin! Allahû Tealâ emaneti, “emânâti” olarak kullanıyor; çoğul ama sahibini “ehil” olarak kullanıyor. “Onun ehline.” “ehlihâ.” Onların ehline, onların sahibine iade etmeniz emrolonuyor. Öyleyse bir emanetiniz var, ruhunuz. Allahû Tealâ diyor ki:

33/AHZÂB 72: İnnâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).

Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.


“Biz emaneti yere, göklere ve dağlara teklif ettik ama onlar emaneti kabul etmekten kaçındılar. Yani emaneti yüklenmediler. Biz de emaneti insana teklif ettik. İnsan emaneti yüklendi. O insan ki cahil ve nankör olmak vasıflarının sahibidir.”

Allahû Tealâ burada iki tane unsur vermiş; cehalet ve nankörlük. Burada aslında Allahû Tealâ, emaneti yani ruhu emanet alacak olan bazın sadece fizik vücuttan ibaret olmadığını, nefsin de burada metaldar olduğunu, nefsin de emaneti teslim almakla vazifeli olduğunu ifade etmiş oluyor. Çünkü verdiği iki vasıf, fizik vücudun vasıfları değildir, nefsin vasıflarıdır. Fizik vücut ve nefs beraberce bir emanet almışlardır. Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesi gereğince o emaneti de emanetin sahibine iade etmekle mükelleftirler.

Neden ruhumuz emanettir? Konunun başına ulaşalım; insanla şeytan arasındaki düşmanlığın başladığı noktaya. Allahû Tealâ meleklere diyor ki:

15/HİCR 28: Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben mutlaka, "hamein mesnûn olan salsalin"den (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) bir beşer (insan) halkedeceğim.”


“Ben muhakkak ki bir insan yaratacağım.” Salsalinden veya tînden; ikisi de Kur’ân-ı Kerim’de geçiyor yani bir balçık. Organik hüviyete dönüşebilen bir topraktan Allahû Tealâ Âdem (A.S)’ı şekillendiriyor. Secde Suresi 9. âyet-i kerime:

32/SECDE 9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


“Onu şekillendirdim ve ona ruhumdan üfürdüm.” diyor Allahû Tealâ.

ve nefeha fîhi min rûhihî: Ve ona ruhumdan üfürdüm.
ve nefeha fîhi: Onun içine.
rûhihî: Ruhumdan üfürdüm.

Üfürülen bir ruh ve halk edilen, yaratılan bir fizik vücut söz konusu. Allahû Tealâ insanın fizik vücudunu halk ettiğini; yarattığını söylüyor: “Biz insanı salsalin adı verilen bir balçıktan, halkettik (yarattık).” diyor.

15/HİCR 26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).

Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.


Şekillenmiş ve kuru, hatta ıslak ama organik hüviyeti olan bir toprak; bir balçık ve bizim içimize Allahû Tealâ ruhundan üfürmüş. Üfürülen bir ruh, halk edilen bir fizik vücut ve sevva edilen bir nefs ile yaratıldık.

Şems Suresinin 7. âyet-i kerimesi:

91/ŞEMS 7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.

Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).


Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesi:

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesi:

91/ŞEMS 9: Kad efleha men zekkâhâ.

Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “O nefse ve onu seva edene” Sevva edilen bir nefs. Dizayn edilen bir nefs. Sonra üfürülen bir ruh ve halk edilen, yaratılan bir fizik vücutla insan bir üçlüyü oluşturuyor sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ruh, fizik vücut ve nefs. Şimdi o güne ulaşalım bakalım. Ne görüyoruz A’râf Suresinin 172. âyet-i kerimesi bize ne söylüyor? Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF 172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”


“Biz Âdem (A.S)’ın zarhından, bütün insanları, onların çocuklarını, onların çocuklarından onların çocuklarını çıkardık.” Yani bütün insanları, bütün zamanlarda yaşayacak olan insanları huzurunda toplamış Allahû Tealâ ve soruyor:

e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
kâlû: Dediler ki:
belâ: Evet.

Hepimiz Allahû Tealâ’ya diyoruz ki: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” Allahû Tealâ konuyu şöyle tamamlıyor: “Kıyâmet günü ben bundan haberdar değildim demesin diye nefse onları şahit tuttuk.” Yani fizik vücudumuzla ruhumuz nefse şahit olmuşlar. Yani nefsin bunu duyduğuna, işittiğine şahit olmuşlar. “Kıyâmet günü ben bundan haberdar değildim” diyemez hiçbir nefs. Öyleyse ruhumuz üfürülmüş ve bu üfürülen ruh sahibine mutlaka geri dönmek mecburiyetindedir. Allahû Tealâ ruhumuzu Allah’a iade etmemizi üzerimize farz kılıyor. Evvelâ: “Allah emanetleri, emanetlerin sahibine iade edilmesini emreder.” diyor.  “Emanetlerin sahibine, emanetlerin iade edilmesini farz kılar.” (Nisa-58). Peki, bu ruh adı verilen emanetin Allah’a dönüşü üzerimize farz mı? İşte Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi:

73/MUZZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


“vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen): Allah’ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.”

Öyleyse ruhun Allah’a ulaşmasının sebebi, yaptığımız zikir. Sadece Allah’ın zikriyle ruhun Allah’a ulaştığını Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi kesin olarak ispat ediyor. Ve farz. “Allah’ın ismiyle zikret ve Allah’a ulaş (her şeyden kesilerek Rabbine ulaş).” diyor.

Buradaki “her şeyden kesilerek” ifadesi de çok hoş bir ifade. Neden? Çünkü Allah’ın koruması altına giriyoruz. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ tarafından o kişi muhafaza altına alınır. Tagutun kulu iken Allah’a ulaşmayı dilediği noktadan itibaren Allah’ın kulu olur ve şeytan (tagut), insan ve cin şeytanlar, ona hiçbir şey yapamıyorlar. Ta ki, o kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırsın, emanet sahibine iade edilsin. İşte böyle bir dizaynda ruhun Allah’a ulaşması, dönmesi söz konusu. Allahû Tealâ bunu farz kılmış mı? Bunun bir emir yani farz olduğu Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde kesinleşiyor. (Muzemmil 8’de kesinleştiği gibi Rad 21’de de kesinleşiyor.)

13/RA'D 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


“vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.”

O “şey” ruhumuzdur. Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği bir emanet var içimizde. O, yerlere göklere teklif edilen emanet Allahû Tealâ tarafından bize doğuşumuzda üfürülmüş ve hepimizin ruhu Allah’a dönmek mecburiyetinde. “Allah’ın Kendisine ulaştırılmasını emrettiği şeyi, Allah’a ulaştırırlar.” diyor. Allahû Tealâ emretmiş, ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı üzerimize farz kılmış. Şimdi bunun standartlarına bakıyoruz. Allahû Tealâ Şûrâ-13’de diyor ki:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Allah kullarından dilediğini Kendisine seçer ve o seçtiklerinden kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse, sadece onları Kendisine ulaştırır.” diyor.

İnsanların çoğunu seçer, Allah’a ulaşmayı dileyenleri Kendisine ulaştırır. Burada Allahû Tealâ’nın dilediğini Kendisine ulaştırması müessesesinin, böyle bir zannın geçerli olmadığı kesinlik kazanıyor. Böyle bir zan iflâs ediyor. Allah kimi dilerse onu Kendisine ulaştırır, öyle mi? Öyle. Ama bir şartla öyle. Eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse, Allah onu Kendisine ulaştırır. İfade son derece açık sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ diyor ki: “Allah dilediğini Kendisine seçer ama onlardan kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse onları Kendisine ulaştırır.” Seçen Allahû Tealâ. Niçin seçiyor insanları? Kendisine ulaşsınlar diye, ruhlarını Allah’a ulaştırsınlar diye. Ama seçim hakkını Allahû Tealâ kullanmıyor. Kendisine ulaşacak olanlardan belki 10 kat fazlasını seçiyor Allahû Tealâ, hepsine Allah’a ulaşmayı dileme imkânını veriyor. Ama onlardan sadece 1/10’inden daha az kişi Allah’a ulaşmayı diliyor. İşte Allah’a ulaşanlar, ruhlarını Allah’a ulaştırabilenler, sadece onlar. Aynı husus Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesinde de yer almış:

13/RA'D 27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Ama kim Allah’a mülâki olmayı dilerse, onları Kendisine ulaştırır.”

Âyet-i kerime ulaşmayanların, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin dalâlette kalacağını ama Allah’a ulaşmayı dileyenleri mutlaka Allahû Tealâ’nın Kendisine ulaştıracağını söylüyor. Kim derse ki: “Allahû Tealâ o kişi lâyık olsa da olmasa da onu Kendisine ulaştırır.” Hayır, bu yanlış bir felsefe ve Kur’ân-ı Kerim hükümlerine uygun değil. Sadece lâyık olanlar, Allahû Tealâ tarafından Allah’a ulaştırılırlar. Allah seçer; ondan sonraki seçim kula aittir. Cüz’i irade (kişisel irade), seçimi gerçekleştirdiği takdirde olay tamamlanır. Allah, ruhu Kendisine ulaştırır. Dikkat edin! Kulun ruhu Allah’a ulaşmaz. Allah o ruhu Kendisine ulaştırır. Ra’d-27’de de Şûrâ-13’te de Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor: “Allah kullarından dilediğini Kendisine seçer ama seçtiklerinden kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onu Kendisine ulaştırır.” İşte bu, “Allah, onu Kendisine ulaştırır” dediği şey, kişinin fizik vücudu mu? Hayır. Neticede fizik vücudu Allah’a teslim olacaktır ama asla fizik vücudun Allah’a teslim oldu diye Allah’a ulaşması söz konusu değildir. Fizik vücudun Allah’a teslim olması demek, fizik vücudun Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmesi, yasak ettiği hiçbir fiili işlememesi demek, bu teslimdir. Ama fizik vücutlar hiçbir zaman Allah’a ulaşmazlar, Allah’ın Zat’ında yok olmazlar, nefsler hiçbir zaman Allah’a ulaşmazlar, Allah’ın Zat’ında yok olmazlar. Nefsler hiçbir zaman Allah’a ulaşmazlar, Allah’ın Zat’ında yok olmazlar. Ama bütün ruhlar Allah’a ulaşmak ve Allah’ın Zat’ında yok olmak mecburiyetindedirler.

Öyleyse ruh dediğimiz zaman, nefsle de fizik vücutla da büyük ayrıcalıkları olan bir müesseseden bahsediyoruz. Sevgili kardeşlerim! Her şey o kadar güzel ki. Bu kadar büyük güzellikler içinde olaya bakıyoruz. Ne kadar hamdetsek ne kadar şükretsek Allahû Tealâ’ya azdır ki, bizleri insan olarak yaratmış. Ezelde Allahû Tealâ Âdem (A.S)’ı yaratmadan evvel, Allah’ın çevresinde kimler vardı? Melekler vardı. Meleklerle beraber bir de cin tayfasından iblis vardı yani şeytan. Allahû Tealâ Âdem (A.S)’ı yaratıyor, şekillendiriyor, ona ruh veriyor ve diyor ki:

15/HİCR 29: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).

Artık onu dizayn edip, içine ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secde ederek yere kapanın!


“Ben ona hayat verdim, üstelik ona ruhumdan da üfürdüm. Şimdi hepiniz Âdem(A.S)’ın karşısında secde edin.” diyor Allahû Tealâ

Secde kime yapılıyor sevgili kardeşlerim? Âdem (A.S)’ın fizik vücuduna, toprağa mı yapılıyor? Hayır. Fizik vücudunun içinde Allah’ın ruhu olan bir varlığa, ruha yapılıyor. Ne meleklerde ruh var ne şeytanda ruh var. Onlar ruhtan yoksunlar. Cinler de aynı hüviyette. Cinler de ruhtan yoksunlar. Öyleyse bu baptaki görüntüye baktığımız zaman, iblisin insanla olan ilişkisini göreceğiz. Allahû Tealâ diyor ki:

7/A'RÂF 11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).

Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.


Allahû Tealâ: “Ona ruhumdan üfürdüm, şimdi onun önünde secde edin.” emrini verdiği zaman bütün melekler derhal secde ediyorlar Âdem (A.S)’a; aslında Âdem (A.S)’da bulunan Allah’ın ruhuna. Ama iblis secde etmiyor. Allahû Tealâ diyor ki:
 

7/A'RÂF 17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).

Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.


“Ey iblis, seni emrime rağmen Âdem (A.S)’a secde etmekten men eden nedir?” diye soruyor Allahû Tealâ. İblis diyor ki: “Sen beni ateşten (dumansız ateşten) yarattın yani enerjiden yarattın. Ama onu topraktan yarattın, ben ondan üstünüm.”

Hangisi üstün sevgili kardeşlerim? Acaba Allah’ın ruhu kendisinde bulunan insanoğlu mu Allah’a göre üstün, yoksa ateşten yaratılan iblis mi? İblis: “Ben ondan üstünüm.” dediği zaman her zamanki yalancılığıyla bunu Allah’a bile yapabilen bir varlık bu. Allahû Tealâ Âdem (A.S)’a secde etmenin ona verdiği ruh sebebiyle geçerli olduğunu söylüyor. İblis ise fizik vücutları karşılaştırıyor. Âdem (A.S)’ı topraktan yaratmış ama şeytanı dumansız ateşten yaratmış yani enerjiden dumansız ateş. Ve Allahû Tealâ diyor ki:  “Huzurumdan kovuldun, defol! Seni sonsuza kadar cehennemde cezalandıracağım.” İblis, Allahû Tealâ’dan müsaade istiyor diyor ki: “Yarabbi! Beni kıyâmet gününe kadar yaşat. Ben bütün bu Âdem’in zürriyetinin önlerine çıkayım. O zaman ben onların Sıratı Mustakîmleri üzerine oturacağım. Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından onlara tesir edeceğim ve onların Sıratı Mustakîm’e ulaşmasını önleyeceğim. Pek azı hariç hepsi bana kul olacaklar. Pek azı hariç hepsini kendime tâbî kılacağım. ”  

7/A'RÂF 13: Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).

(Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.

7/A'RÂF 14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).

(Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.

7/A'RÂF 15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).

(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.

7/A'RÂF 16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).

(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.

7/A'RÂF 17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).

Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

7/A'RÂF 18: Kâlehruc minhâ mez'ûmen medhûrâ(medhûren), le men tebiake minhum le emleenne cehenneme minkum ecmaîn(ecmaîne).

(Allahû Tealâ): “Kınanmış (hor görülmüş) ve kovulmuş olarak oradan çık!” dedi. “Elbette onlardan kim sana tâbî olursa, mutlaka sizin hepinizden cehennemi (tamamen) dolduracağım.”


Allahû Tealâ şeytanı huzurundan kovuyor. Recm edilmiş, kovulmuş şeytan, Allahû Tealâ’nın dizaynında Allah’ın huzurundan başı önünde ayrılıyor. Ama kıyâmete kadar da yaşama müsaadesi var ve insanlara tesir etmek imkânı da ne yazık ki var. Allahû Tealâ diyor ki Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde:

24/NÛR 21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“Sakın şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbî olursa, onlar münkerle ve fuhuşla emrolunurlar.”

Münker, Allah’ın hakikatlerinin inkâr edilmesi hali, fuhuş da kişinin nefsinin fuhşuna yani afetlerine, afetlerin sahip olduğu isteklere tâbî olması. Nefsinin afetlerine tâbî olan kişi fuhuşla şeytan tarafından emredilen kişidir ve bu emri yerine getiren kişidir. İşte burada şeytanın kıyâmet günü bu hedefini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği konusu dile gelebilir. Acaba iblis kıyâmet günü bunu başaracak mı? Gerçekten insanların pek azı hariç hepsi ona tâbî olacaklar mı? Allahû Tealâ şöyle ifade etmiş bu olayı, Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde diyor ki:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Kıyâmet günü, şeytan insanlara olan vaadini (hedefini), insanlar için düşündüğü şeyi yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, bütün fırkalar şeytana kul oldular.” diyor Allahû Tealâ.

Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular. İşte şeytana kul olanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün fırkalardır. O tek fırka ise Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek kurtuluş fırkası, Fırka-ı Naciye. Bütün fırkaların içinde küçük bir grup insan; Allah’a ulaşmayı dileyenler, Fırka-ı Naciye’nin esasını teşkil eder.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde hepiniz için Sıratı Mustakîm üzerinden ruhunuzu Allah’a ulaştırmak söz konusudur. Yolunuzun üzerinde ise sizi Sıratı Mustakîm’den devamlı men etmeye çalışan iblis olacaktır. Her zaman içinizde kavga halinde olan iki ses duyarsınız. Birisi Allah’ın emirlerini yerine getirmenizi ister, diğeri asla yerine getirmemenizi ister. Birisi Allah’ın yasaklarını uygulamanızı, yasak ettiği fiili işlememenizi ister, ikincisi de mutlaka işlemenizi ister. İşte bunlardan 2. sesler, hep iblisin sesidir. Herkese münker ve fuhuşla emreder.

Şeytan, aslında iyi bir kılavuzdur. Onun söylediklerinin tam tersini yapmanız kaydıyla gerçekten sağlam bir kılavuzdur. Mutlaka nefsin istikametinde hareket edeceği için, hep size derecat kaybettirecek olan olayları yaşamanızı ister.

İşte sevgili kardeşlerim! Ruhunuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması söz konusu. Ne nefsiniz ne fizik vücudunuz Allah’a ulaşmaz ama ruhunuzun Allah’a ulaşması söz konusu. Böyle bir olay Allah’a mülâki olmayı dilemekle gerçekleşir. Ancak Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a ulaşacaktır. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 25 ve 26. âyetlerinde diyor ki:

10/YÛNUS 25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.

10/YÛNUS 26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdetun, ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilletun, ulâike ashâbul cenneti, hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.


vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi): Allah selâm yurduna yani aslında teslim yurduna davet eder.
ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin): Ve dilediği kişiyi yani selâm yurduna ulaştırmayı dilediği kişiyi Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.

Sıratı Mustakîm ise Allah’a ulaştıran yol. Nisâ-175’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSÂ 175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


“Kim Allah’a ulaşmayı ve Allah’a sarılmayı dilerse.”

Ne demek sarılmak? Ruhun Allah’a ulaşması ve Allah’ın Zat’ında yok olması, ifna olması; işte bu Allah’a sarılmak. “Allah onları rahmetiyle ve fazlıyla örter. Ve onları, Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” diyor. Neymiş? Onların ruhlarını Kendisine ulaştıran, Sıratı Mustakîm’e ulaştırıyor Allahû Tealâ. Allah’a istikamet üzere olan bir yol var. Adı; Sıratı Mustakîm. Allahû Tealâ Hicr-41’de: “sıratı ileyye mustakîm: Bana istikametlenmiş yol.” diyor Sıratı Mustakîm’e. “Bana istikametlenmiş yol, Allah’a istikametlenmiş yol.

15/HİCR 41: Kâle hâzâ sırâtun aleyye mustekîm(mustekîmun).

Allahû Tealâ şöyle buyurdu: “İşte bu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur.”


Demek ki Allah, selâm yurduna davet ediyor. Kimi davet ediyor? Ruhumuzu Allah’ın Zat’ına davet ediyor ve onları, o kişilerin ruhlarını Allah, Sıratı Mustakîm’e ulaştırıyor. Sıratı Mustakîm üzerinden de Kendisine ulaştıracak. Ve Allahû Tealâ bir sonraki âyet-i kerimede diyor ki (Yûnus-26):

10/YÛNUS 26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdetun, ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilletun, ulâike ashâbul cenneti, hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.


lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh: Onlara ahsenlerin, güzellerin en güzeli var.

Yani güzellerin en güzeli, Allah’ın Zat’ı. Allah’ın Zat’ına ulaşmak var ve “ziyadeh”; ondan da ötesi; Allah’ın Zat’ını görmek var. Allahû Tealâ, Ali İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Zat’ının bir sığınak olduğunu söylüyor.

3/ÂLİ İMRÂN 14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).

İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O'nun katındaki en güzel sığınaktır.


“vallâhu indehu HUSNUL MEÂB: Yemin olsun ki Allah’ın Zat’ı, Allah’ın katındaki en güzel, ahsen olan sığınaktır.”

Allahû Tealâ ahsen olan sığınağın Kendi Zat’ı olduğunu söylüyor. Bütün insanlar için ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak, insanların üzerine defaatle farz kılınıyor. İşte söylediğimiz Yûnus Suresinin 25 ve 26. âyet-i kerimeleri, Allah’a hem ulaşmayı hem de Allah’ın Zat’ını görmeyi müşterek bir dizayn içerisinde ifade etmiş. Ama bizim bu akşamki konumuz, ruh nedir? Ruhun hidayeti, Allah’a ulaşmakla noktalanır. Meselemizi ruh açısından tezekkür ettiğimiz için Allah’a ulaşmakla noktalamamız lâzım konumuzu.

Öyleyse bir insanın vücudunda bir şey var; adı ruh. Ve o ruhun Allah’a mülâki olması söz konusu. İşte Allahû Tealâ buna, “İnsanların Allah’a mülâki olması.” diyor. Yani “İnsanların ruhlarını Allah’a ulaştırması.” demiş oluyor. Eğer bir insan ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemezse ne olur? Allahû Tealâ mülâki olma fiilini kullanarak Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde diyor ki:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


innellezîne lâ yercûne likâenâ: Muhakkak ki onlar Bize mülâki olmayı dilemezler.

Yani bunun mânâsı; “Onlar, dünya hayatını yaşarken ruhlarını Bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar, dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar, onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Gidecekleri yer kazandıkları dereceler itibarıyla ateştir yani cehennemdir.” diyor.

Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanların, kazandıkları dereceler itibarıyla gidecekleri yer cehennem sevgili kardeşlerim.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a mülâki olmak diye bir kavram var. Allah’a ilka olmak, Allah’a mülâki olmak, ruhunu Allah’a mülâki kılmak, ilka etmek. Ruhun Allah’a ulaşması. Allahû Tealâ böyle bir şeyi, böyle bir hususu Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesinde de anlatıyor:

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“illâ alel hâşiîn: Ama huşû sahipleri hariç.” diyor.

45’i de alalım devreye. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesinde diyor ki:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.


“Sabırla ve namazla hacet namazıyla Allah’tan istianeyi isteyin.”

İstiane, mürşidi Allah’tan istemek. Bu talebin adına istiane deniyor. Allahû Tealâ: “Ama bu kebîretun bir iştir, çok zor bir iştir.” diyor. Yani bir insan Allah’a ulaşmayı dilememişse, ömrü boyunca Allahû Tealâ’dan hep mürşid istese hiçbir zaman Allah onu mürşidine ulaştırmaz. Mürşide ulaşmanın da Allah’a ulaşmanın da temelinde bir dilek yatar. Bu dilek, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi Allah mürşidine ulaştırır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi Allah ruhen Kendisine ulaştırır. O kişinin ruhu Allah’a ulaşır. Bir defa daha tekrar edelim. Ne fizik vücudunuz ne nefsiniz Allah’ın Zat’ına ulaşamaz. Allah’ın Zat’ında yok olmaları da hiçbir şekilde mümkün değildir. Ama ruhunuz mutlaka Allah’a geri dönecektir. Allah’a sığınacaktır. Allah’ın Zat’ında yok olacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerimizde bize verilen bir emanet mutlaka Allah’a ulaşacak, Allah’ın Zat’ında yok olacak. İşte o insanlara bakıyoruz: Allahû Tealâ; “Sabırla ve hacet namazıyla Allahû Tealâ’dan mürşidinizi isteyin. Ama bu aşağı yukarı mümkün olmayan bir şeydir; büyük bir iştir.” diyor. Yani “Siz Allah’a ruhunuz ulaştırmayı dilemedikçe, Ben size mürşidinizi göstermem. Ama huşû sahipleri hariç, onlara mutlaka gösteririm.” diyor.

Kimmiş bu huşû sahipleri?

“ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne): Onlar kesin şekilde, mutlak olarak inanırlar ki Allah’a mülâki olacaklardır. Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır.”

Sadece Allah’a mülâki olanlar için Allah mürşide ulaştırır kişiyi, Allah’a mülâki olmayı dileyenler için ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına inanç sahipleri için. Öyleyse kişi:

1- Allah’a inanıyor.
2- Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşmasına yani Allah’a mülâki olmasına da inanıyor.
3- Bunun farz olduğuna inanıyor.
4- Bu farzı Allahû Tealâ söz verdiği için, “Kim Bana yönelirse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım” dediği için, Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın bunu mutlaka gerçekleştireceğine de inanıyor kişi.

İşte bu 4 vasfın sahibi olan kişi kurtulmuştur. Allah’a ulaşmayı mutlaka diler. Dilediği anda cehennemden kurtulur. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek dediğimiz zaman, ne fizik vücudun Allah’a ulaşmasıdır ne de nefsin Allah’a ulaşmasıdır. İkisi de Allah’a ulaşamazlar. Ama ruh Allah’tan gelmiştir, Allah’a ulaşacaktır. Bir insan Allah’ın emrini yerine getirmedi. Allah’a ulaşmayı dilemedi ve Allah’a ulaşmayı dilemediği için ruhu hiçbir zaman hayatta iken Allah’a ulaşamaz.

Kişi öldü ve ruhu vücudunda. Öldüğü zaman ne olur? Ölüm melekleri ne yaparlar? Ölüm nasıl tevrit edilir, oluşturulur, sonuçlandırılır? Vücudunuzda 70 trilyon hücre var yaklaşık olarak. Bu 70 trilyon hücrenin her birinde mitokondriler var. Vücudunuz devamlı elektrik enerjisi üretiyor. Hayatiyetin temelinde vücudunuzun oluşturduğu elektrik enerjisi vardır. Elektrik enerjisi devam ettiği sürece hayattasınız. Ama ne zaman ölüm melekleri gelip de kontağı kapatırsa vücudunuzun elektrik üretimi durur ve beyinden başlayan bir ölüm bütün vücudunuza yayılır. Beyinden başlayan ölüm. Beyne oksijen gitmediği için kişinin önce beyni ölür ve adım adım bütün vücudu ölür. Kişi öldüğü zaman, ölüm melekleri vücuttan ayrılmış olan ruhu beraberlerine alarak 7 katlık bir yolculuğa çıkarlar. 7 gök katını aşarlar, Sidretül Münteha’ya ulaşırlar. Oradan yukarıya melekler çıkamaz. Ama ruh oradan yukarı çıkarak Allah’ın Zat’ına ulaşır ve nehir denize kavuşur. Ruh, mutlaka Allah’a geri döndürülmesi ve Allah’a ulaştırılması lâzım gelen bir emanetinizdir sevgili kardeşlerim. Peki, Allah’a ulaşmayı dilerseniz ruhunuz mutlaka Allah’a ulaşır mı? Evet. İşte Allahû Tealâ Ankebût Suresinin 5. âyet-i kerimesinde diyor ki:

29/ANKEBÛT 5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi le âtin, ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.


“men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin): Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse, Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Mutlaka o kişinin ruhu Allah’a ulaşacaktır.”

Bu âyet-i kerime, demin söylediğimiz Yûnus Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimelerinden bir parçayı içeriyor. Onun tam tersi olan bir âyet-i kerime. Bakınız, Yûnus-7 ve 8’de Allahû Tealâ ne diyordu?

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


innellezîne lâ yercûne likâenâ: Onlar, muhakkak ki Bize mülâki olmayı, rücu etmeyi.
lâ yercûne: Dilemezler.
likâenâ: Bize mülâki olmayı dilemezler.

Diğerinde de diyor ki Allahû Tealâ: “men kâne yercû likâallâhi.”

Ne diyor? “yercû likâallâhi: Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse.”

Birinde; “Onlar, mutlak olarak Bize mülâki olmayı dilemezler,” diğerinde de “Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse.” diyor Allahû Tealâ. Her ikisinde de ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasından bahsediliyor.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir emanetiniz var. O emaneti, bütün diğer emanetlerinizi sıra sıra Allah’a teslim etmek üzere önce ruhunuzu Allah’a teslim edeceksiniz; 1. teslim. 21. basamakta ruh, Allah’a ulaşır. Allah’ın Zat’ında yok olur. Burası 22. basamaktır. Nefsinizin kalbinde nurlar, 21. basamakta %51’i bulur. Ruhunuz Allah’ta yok olduğu zaman daha %10 artacaktır ve %61’e kadar yükselecektir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir ilimle teçhiz olunuyorsunuz. Dünyanın büyük çoğunluğunun henüz bilmediği bir ilim. Bu, Kur’ân-ı Kerim’in öğretisidir ve Allah tarafından öğretilir. O bize öğretir, biz de sizlere öğretiriz. Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinizde, Allahû Tealâ’nın temel kanunlarını yerli yerine oturtun. O hepinizin Allah’a ulaşmayı dilemenizi ister. Dilemedikçe kurtuluş yoktur. Ama dilediğiniz anda biliniz ki o gün mutlaka gelecektir, ruhunuzu Allah mutlaka Kendisine ulaştıracaktır.

Ömrünüz vefa etmedi; Allah’a ulaşmayı dilediğinizde zaten 1. kat cennetin sahibi olursunuz. Diyelim ki birisi Allah’a ulaşmayı diledi, arkasından da öldü. Öldüğü anda 1. kat cennetin sahibidir. Ruhu mu? Ruhu vücudunu terk etmedi. Peki, 2. bir kişi mürşidine ulaştı, ruhu vücudundan ayrıldı, Allah’a doğru yola çıktı ama bu kişi öldü. 2. kat cennete gider. Ruhu Allah’a ulaşmamıştır. Kimin ruhu Allah’a ulaştıktan sonra o kişi ölürse, o kişi mutlaka 3. kat cennetin sahibi olur. Zaten dünya hayatının da vuslattan sonraki devresi yani ruhunun Allah’a ulaşmasından sonraki devresi, dünya mutluluğunun da yarısını içerir. O kişinin nefsinin kalbinde %51 nur birikmiştir. Bu sebeple kişinin davranışlarının yarısı, mutlaka pozitif davranışlar, ona derecat kazandıran ve onu mutlu eden davranışlar olacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilere bakıyoruz. Her şey en güzel standartlarda. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse, mutlaka ruhu Allah’a ulaşacaktır. Ne olacaktır? Kişi Allah’a ulaşmayı diledi. Diler dilemez Allahû Tealâ ona furkanlar verecektir. Ve o kişiyi gören işiten ve idrak eden bir hüviyete sokacaktır. Kör, sağır ve dilsizken ve idraksizken, gören işiten ve idrak eden bir hüviyete sokacaktır. Böylece kişi 7. basamağa ulaşacaktır. Allah’a ulaşmayı diledikten sonra 6-7 saniye içinde bu olay tahakkuk eder. Günahları da örtülecektir. Kişi böylece cennet ehli olacaktır. Peki, ruhu vücudunu terk etti mi? Hayır, terk etmedi? Ondan sonra Allah, o kişinin vücuduna ulaşacaktır. Hidayet edecektir kalbine. Kalbini Allah’a çevirecektir. Allah’ın nurlarının girebilmesi için göğsünü yaracaktır ve göğsünden kalbine nur yolunu açacaktır.

Kişi zikir yapınca Allah’ın katından gelen rahmetle fazl, göğüsten kalbe ulaşacaktır. Ama kalbe sadece rahmet nurları girebilecektir. %2 rahmet nuru girdiğinde o kişi huşûya ulaşacaktır. Huşûya ulaşan kişi ise Allah’tan mürşidini sormak hakkını kazanacaktır ve soracaktır. Allah, mutlaka o kişiye mürşidini gösterecektir. Mürşidine ulaşan kişi tâbî olduğu anda onun ruhu vücudundan ayrılacaktır.

İşte Allahû Tealâ olayın burasını Mücâdele-22’de şöyle anlatıyor:

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların kalplerinin içine îmân yazılır ve onların üzerine Allah’ın katından ruh ulaştırılır.”

İşte bu gelen devrin imamının ruhudur. Kişinin kalbinin içine de îmân yazılmıştır. Sonra? Sonra Allahû Tealâ onun bütün günahlarını sevaba çevirdiğini söylüyor (Furkan 70’e göre):

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Furkan-69’da cehenneme gireceklerden bahsediyor, diyor ki: “Ama mürşidinin önünde tövbe edip de mü’min olursa (bu, îmânı artan bir mü’min olmak demektir) ve nefs tezkiyesine; amilüssalihata başlarsa Allah, onların günahlarını sevaba çevirir. Seyyiatini hasenata tebdil eder.” diyor.

İşte Allahû Tealâ’nın ihsanları. Nefs tezkiyesi önemli midir? Elbette önemlidir. Çünkü konumuzla 1. derecede alâkalı bir konu. Kim nefsini tezkiye yaparsa yani zikir yaparsa zikir yaptığı zaman mürşidine ulaştıktan sonra onun kalbine 2 grup nur girer.

1- Salâvâtla rahmet.
2- Salâvâtla fazl.

Nefsin kalbine Allah’ın yazdığı îmân kelimesi, negatif bir kutbu ifade eder. Kalbe giren nurlardan fazıllar da pozitif bir kutbu ifade ederler ve zikirle kişinin kalbine Allah’ın nurları (fazıllar) yapışmaya başlar. Bu yapışan fazıllar %7’yi bulduğu zaman, mürşide ulaştığı zaman vücuttan ayrılıp devrin imamının bulunduğu dergâha ulaşan ruh;  1. gök katına ulaşır.

2. defa %7 nur birikimi, ruh 2. katta, 1.’de Nefs-i Emmare, 2.’de Nefs-i Levvame’de.
3. defa %7 nur, ruh 3. gök katta, Nefs-i Mülhimme.
4. defa %7 nur, ruh 4. gök katta, Nefs-i Mutmaine.
5. defa %7 nur, ruh 5. gök katta, kişi Allah’tan razı.
6. defa %7 nur, Allah da ondan razı, ruh 6. katta.
7. defa %7 nur, ruh Allah’a ulaşmış durumda.

Öyleyse 1. katta %7 nurla sadece o kişinin 1. kata ulaşması söz konusudur (Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesi gereğince):

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“Ben, nefsi beraat ettiremem çünkü nefs, şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.”

%7 nurla kişi 1. gök katına ulaşmış. Sonra Nefs-i Levvame, kişi nefsini levm ediyor.

Kıyâme Suresi 2. âyet-i kerime, bu kademeyi ifade eder; ruh 2. katta.

75/KIYÂME 2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.


Sonra kişinin Allah’tan ilham almaya başladığı noktada, 3. kata yükselmesi, Şems Suresi 8. âyet-i kerime:

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


“O kişiye Allah’ın takvası da şeytanın füccarı da fücuru da ulaştırılır, ilham edilir.” diyor Allahû Tealâ.  

Sonra nefs, mutmainne noktasında oluyor. Ra’d-28:

13/RA'D 28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?


“e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu): Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur öyle değil mi?” diyor Allahû Tealâ.  

Mutmain olma, bu kademede. Sonra 5. kat, Radiye. 6. kat, Mardiye. Fecr Suresi 27. âyet-i kerime:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


Demek ki Allah’tan razı olması; 5. kat, Allah’ın o kişiden razı olması; 6. kat. Tezkiye, Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesinde ifade ediliyor:

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru): Kim nefsini tezkiye ederse, o kişi bunu kendisi için yapmış olur.

Neden? Çünkü ruhunu ulaştıracak diye Allah’a ezelde verilmiş sözü var. Ve kendi nefsi için yapar, misakini yerine getirir. Ve “O zaman ruh Allah’a ulaşır.” diyor Allahû Tealâ. Burada “masîr” kelimesi kullanılıyor, Allah’ın geri dönüş yeri olduğu, Allah’a ruhun ulaştığı ifade buyruluyor. Ruhumuz böylece Allah’ın Zat’ında yok oluyor. İşte burası vuslattır; ruhumuzun Allah’a ulaşmasıdır.

Ruhumuzdan başka fizik vücudumuz var, Allah’a ulaşamaz. Nefsimiz var; Allah’a ulaşamaz. Allah’ın Zat’ında ikisi de yok olamazlar. Peki, ne olmuştur nefsimizin kalbi? Nefsimizin kalbi 7 defa %7 nur, fazl birikimini sağlamıştır. %2 de rahmet birikimini sağlamıştır. %49+%2=%51 eder. Ne zaman nefsimizin kalbinde %51 nur birikimi gerçekleşirse ruhumuz Allah’a ulaşır. Ruhumuzdan başka diğer iki vücudumuzun Allah’a ulaşması mümkün değildir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ruhunuz başlangıçtan sonuna kadar kalbi tamamen hasletlerle dolu olan müessesedir ve sizin için Allahû Tealâ’nın bir büyük lütfudur. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!

İmam İskender Ali  M İ H R