}
Kur'ân'daki İslâm ve Bugünkü İslâm (Ramazan Sohbetleri) 13.11.2004
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 108679

 

 

SOHBETİN ADI : KUR’ÂN’DAKİ İSLÂM VE BUGÜNKÜ İSLÂM
TARİH: 13/11/2004

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Yüce Rabbimiz bizleri bir zikir sohbetinde birlikte kıldı. Konumuz: Kur’ân’daki İslâm ve bugünkü İslâm. Yani sahâbenin yaşadığı İslâm ile bugün yaşanan İslâm’ın karşılaştırılması.

Sevgili kardeşlerim, şu bizim aleyhimizde bunca şeyleri yapanlara niçin en çok bizim acıdığımızı bu açıklamada göreceksiniz. Biz, bize bağlı olanlarla birlikte Kur’ân’daki İslâm’ı yaşarız. Bu İslâm, 7 safhadan oluşur:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.
2- Mürşide ulaşıp, tâbiiyet.
3- Ruhun Allah’a ulaştırılıp, teslim edilmesi.
4- Fizik vücudun Allah’a teslimi.
5- Nefsin Allah’a teslimi.
6- İrşada ulaşmak.
7- İradenin Allah’a teslimi.

İşte her bir dizaynda muhteşem bir olay görüyorsunuz. Bu 7 safhanın 7’si de Kur’ân-ı Kerim’de farzdır ve bütün sahâbe bu 7 safhanın 7’sini de yaşamışlardır. Şimdi de Allah’a şükürler olsun ki; bu devrede bizler yaşıyoruz bu 7 safhayı ve Allah’ın hakikatlerinden hiç haberdar olmayan zavallı insanlar, biz bunları söylüyoruz, sizlere bu hakikatleri öğretiyoruz diye bize kızıyorlar. Ne zamandan beri Allah’ın ilmini öğretmek suç oldu?

Sevgili kardeşlerim, kimsenin bize kızmamasını temin etmek bizim işimiz değildir. Kızan kızar, öfkelenir, öfkesini kusar. Bu da eşyanın tabiatına uygundur. Ama bu zavallı insanlar birazcık göz atsalar; acaba biz ne söylüyoruz? Bu söylediklerimize birazcık göz atsalar, söylediklerimizin ve bizimle beraber olan bu binlerce insanın yaşadığı şeyin tam Kur’ân’daki İslâm olduğunu göreceklerdir. Ama diyeceksiniz ki: “İyi de onların Kur’ân’daki İslâm’dan haberi yok ki?” İşte problem buradan kaynaklanıyor zaten sevgili kardeşlerim. Biz onlara Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm’ı söylediğimiz zaman bu ağa babalarından İslâm’ın sadece 5 şartını öğrenmiş olan zavallılar, onun ötesinde bir şeyler söyleyince hapt oluyorlar. Yapabilecekleri bir şey yok. Hiç anlamadıkları bir olaya bakıyorlar. Oysaki sevgili kardeşlerim, ne söylüyorsak mutlaka Kur’ân âyetleriyle söylüyoruz ve Kur’ân âyetlerinin dizaynını yaşamaktayız. Allah bize onları yaşatıyor ve onları Allah öğretiyor.

Öyleyse gelin beraberce bir bakalım. Bugün yaşanan İslâm’da ne var? Evvelâ oraya mı bakalım, yoksa bundan 14 asır evvel sahâbe neyi yaşamış, İslâm’ı nasıl yaşamış, oraya mı bakalım? Hadi seçim yapın bakalım şimdi. Evet, sahâbe.

Sevgili kardeşlerim, Kur’ân hakikatlerini sizlere vermek için buradayız. 14 asır evvel başta Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz olmak üzere bütün sahâbe 7 safhasıyla Kur’ân’daki İslâm’ı yaşadılar. Öyleyse Kur’ân’daki İslâm farzlardan mı oluşuyor? Evet, 7 safhanın 7’si de farzdır. Öyleyse 28 basamaklık bir skala içerisinde hakikatleri söyleyerek basamakları kısaca geçeceğiz.

1. basamak, olayları yaşamaktır; herkes yaşar .
2. basamak, olayları değerlendirmektir; herkes değerlendirir. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilemezse, bu 2. basamakta kalır. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler 3. basamağa geçer. Kalanların hepsinin gedeceği yer cehennemdir. Sadece bu 2 basamak insanların %90’ından fazlasını cehenneme atacak olan basamaktır. İnsanların %90’ından fazlası hâlâ bu basamakta yaşıyorlar. Geriye kalan %10’luk kesim, Allah’a ulaşmayı dileyenleri oluşturur. Sahâbe zamanında da olay buydu. Onlar da ancak o toplumun %10’undan çok daha küçük bir parçasını oluşturabiliyorlardı. Öyleyse ne yaptılar? Bütün sahâbe, Allah’a ulaşmayı dilediler.

Allah’a ulaşmayı dilemek farz mıdır? Allahû Tealâ “Farz.” diyor ve Lokmân-15’te buyuruyor ki: “vettebi’ sebîle men enâbe ileyye: Kim Bana yönelirse (ulaşmayı dilerse), sen de onun yoluna tâbî ol.”

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


Allahû Tealâ Zumer Suresinin 54. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize azap gelmeden önce Allah’a yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve Allah’a teslim olun. Yoksa sonra yardım olunmazsınız.”

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


Allahû Tealâ ne diyor? “ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû: Ve Rabbinize (ulaşmayı dileyin) yönelin ve sonra teslim olun.” diyor.

Bütün Kur’ân-ı Kerim, bu âyet-i kerimenin içindedir. Çünkü teslim olmak demek; ruhu, fizik vücudu, nefsi teslim etmek, iradeyi de teslim etmektir. Öyleyse Allah’a yönelmek (Allah’a ulaşmayı dilemek) demek ki üzerimize farz.

Başka farz var mı? Var tabii ki. Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na (Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve böylece O’na (Allah’a) karşı takva sahibi ol.”

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek, Kur’ân’ın temel farzıdır. En azından 3 âyet-i kerime bunu net olarak söylüyor. Yetmez; Zumer-54’te bütün teslimlerin bundan sonra geleceği de ifade ediliyor. Öyleyse farz olan bu lâzımeyi, bu farzı bütün sahâbe yerine getirdiler mi? Hepsi. Kimdir sahâbe olanlar? Hayattayken Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlar. Tâbî olmadan evvel ne yapmışlar? Allah’a yönelmişler yani Allah’a ulaşmayı dilemişler.

Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ibâdi: Onlar, taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar).” Niçin? Allah’a yönelmişler (Allah’a ulaşmayı dilemişler) ve Allah'a ulaşmayı diledikleri için taguta kul olmaktan kurtulmuşlar, kaçınmışlar, kendilerini kurtarmışlar. Allahû Tealâ ne diyor: “Onlara müjdeler vardır ve kullarımı müjdele.” diyor.

39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


Allahû Tealâ "kullarımı" diyor. Bütün sahâbe tagutun kuluyken, tagutun kulu olmaktan içtinap etmişler (kaçınmışlar, kendilerini kurtarmışlar). Neden? Ne yapmışlar? Allah’a yönelmişler (Allah’a ulaşmayı dilemişler) ve Allah’a kul olmuşlar.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, bundan 14 asır evvel "sahâbe" adını verdiğimiz bütün kişiler Allah’a ulaşmayı dilemişler. Allahû Tealâ, söylediğimiz 4 âyet-i kerimede gösterdi ki; Allah’a ulaşmayı dilemeyi üzerimize farz kılmış ve bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler.

Şimdi sevgili kardeşlerim, etrafınıza dikkatle bakın. Şu dîn öğretimiyle vazifeli olan insanların bu söylediklerimizden hâlâ haberleri yok. O öğrendikleri ilimle vazifelerini yerine getirdiğini zannediyor, büyük kesim. Öğrendikleri ilim bunu içermiyor. O ilmin muhtevasında 'Allah’a ulaşmayı dilemek' diye bir sayfa mevcut değil. Bir safha da mevcut değil. Onlar iyi fıkıh âlimleri. Zamanımızın dîn âlimlerinden iyi fıkıh âlimleri gerçekten mevcut. Bu insanlar bütün güçleriyle fıkıh öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ama fıkıh ilmiyle kimsenin kurtuluşa ermesi mümkün değildir. Yani İslâm hukukunu öğrenmek, fıkıh müessesesini tatbikata sokacak olan bütün ilmi öğrenmek, ne kadar öğrenirlerse öğrensinler onları kurtaramaz. O fıkıh ilmi ki; bizim öğrenemediğimiz bir ilim. Biz o ilimden yoksunuz. Allahû Tealâ onu bize hiç öğretmedi. Çünkü biz sizlere Allah’ın Kur’ân’daki İslâm’ını öğretmekle vazifeliyiz.

İşte sevgili kardeşlerim, bakıyoruz bundan 14 asır evvele. Allahû Tealâ: “Bana yönelin, Bana ulaşmayı dileyin.” diyor. Peki, insanlar dilemezse ne olurlar? Dilemezlerse gidecekleri yer cehennemdir. Dilemezlerse çok şey olur. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin durumu için Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde buyuruyor ki:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


"innellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn: Onlar Bize mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Biz’e ulaştırmayı) kesin surette (muhakkak ki) dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar (doyuma ulaşırlar)."

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ’ya baktığımız zaman O’nun bütün insanları sadece mutluluğa ulaştıracak olan reçeteleri vermekle meşgul olduğunu görüyoruz. Ve Kur’ân, insanları cehenneme gitmekten önlemek için bütün tedbirleri ihtiva ediyor. Ama iblis de hayatta ve insanların Kur’ân’ı öğrenmemesi için, Kur’ân’ı unutturma konusundaki gayretlerini başarıyla tamamlamış. İnsanlar 14 asırda Kur’ân’ı unutmuşlar. Ve insanlar artık zamanımızda Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. 'Allah’a ulaşmayı dilemek' diye bir kavram üniversitelerimizde hiç kimseye öğretilmiyor.

Öyleyse bugün öğretilmeyen bu ilim Kur’ân’da var. 14 asır evvel bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler. Bugün ne yazık ki Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir kavram, tatbik edilmemesi bir tarafa dîn âlimleri tarafından bilinmiyor da ve bunu eksiklik olarak düşünmüyorlar. Ama Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar Bizim âyetlerimizden gâfildirler. Kim Bize ulaşmayı dilemezse onların üniversite diplomaları, doçentlikleri, profesörlükleri bir şey ifade etmez. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfildirler.” Daha açık ve acı olanı: “Onların gideceği yer cehennemdir.” diyor.

Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ bunları sadece kendimiz öğrenelim diye öğretmedi bize. Bunları, size öğretelim diye öğretti. Eğer şimdi Allahû Tealâ bize bunları öğretiyorsa ve size öğretmek için emrediyorsa, ancak bu söylediklerimize kulak verenler kurtulabilir. Başka hiç kimsenin kurtulması, hidâyete ermesi mümkün değildir.

Öyleyse 1. safha olan Allah’a ulaşmayı dilemek; bugün tatbikatta adı, sanı yok. Tamamen unutulmuş bir kavram. Bizden bu ilmi almasalardı, bizim dışımızda da hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemeyecekti. Ve gördük ki gidecekleri yer cehennem olacaktı ve bu insanlar Allah’ın âyetlerinden gâfil kalacaklardı. Şimdi gâfil olmamaları için herkese ihtarlar gönderdik. Bu sayede bize fena halde kızdılar. Tabii herkes dilediğini yapar, dileyen kızar. Ama biz bununla vazifeliyiz. Ve onları da kurtarmakla vazifeliyiz.

Sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi sadece bunlarla kalmaz. Allahû Tealâ Ra'd Suresinin 27. âyet-i kerimesinde dilemeyen kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Allah dilediğini dalâlette bırakır. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse (mülâki olmayı dilerse), Allah onları Kendisine ulaştırır.”

13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


Öyleyse Allah’ın dalâlette bıraktığı insanlar, sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyenler dalâlettedir. Demin söylediğimiz âyetten (Rûm-31’den) çıkardığımız bir başka şey daha var. Bu kişiler takva sahibi değil. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi takva sahibi değildir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi Rûm-32’ye göre şirktedir. Çünkü Allahû Tealâ buyuruyor ki:

30/RÛM-32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“Allah’a ulaşmayı dile, Allah’a yönel ve böylece Allah’a karşı takva sahibi ol. Ve namaz kıl ve müşriklerden olma. O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Her biri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

İşte bugün bütün dünyada İslâm âlemi fırkalara ayrılmış durumdadır. Hepsi bir şeylerle meşguller ve kurtuluşa ulaşacaklarını zannediyorlar. Şu anda cemaatler var. 'Allah’a ulaşmayı dilemek' diye bir şey yok insanlarda. Onları pek alâkadar etmiyor; takva sahibi olmamak, Allah’ın cennetine girememek. Allahû Tealâ’nın dizaynında bu müessese bütün boyutlarıyla var. Gördünüz ki sahâbe 14 asır evvel hepsi Allah’a ulaşmayı dilemişler. Ve Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için Allahû Tealâ: “Onlar dalâlettedir, küfürdedir. Allah’a ulaşmayı dileyen bir tek fırka hariç bütün fırkalar şeytana kul oldular.” diyor. O dileyen fırkaya 'mü’min' diyor, dilemeyenlere 'kâfir' diyor. Allah’a ulaşmayı dileyenler mü’minler, diğerleri taguta (şeytana) kul olanlar, onlar da kâfirlerdir.

İnsan, Allah’a ulaşmayı dilemezse mü’min olamıyor. Bu konumuzun başlangıcı. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler. Sonra ne olmuş? Allah onlara furkanlar vermiş, günahlarını örtmüş, onları mürşidlerine ulaştırmış, 12 ihsanla mürşidlerine ulaşmışlar. Allah kalplerine ulaşmış, göğüslerini yarmış, göğüslerinden kalplerine nur yolu açmış, onların kalplerine zikir yaptıkları zaman Allah’ın nuru girmiş, huşû sahibi olmuşlar, huşû sahibi oldukları için Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Tâbiiyeti gerçekleştirmişler.

14. basamakta, Allah’a ulaşmayı dileyen bir insan mürşidine tâbî olur. Ve nasıl Allah’a ulaşmayı dilemek farz ise mürşide ulaşmak da farzdır. Mâide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: Ey âmenû olanlar! Siz âmenû oldunuz (Allah’a ulaşmayı dilediniz) ama şimdi takva (2. defa takva sahibi) sahibi olun yani Allah’a ulaşmayı dileyin ve kim Allah’a ulaşmaya kim vesile olacaksa onu Allah’tan isteyin.” Bu istemenin neticesi Allah’ın üzerimize farz kıldığı mürşide ulaşıp, tâbiiyettir.

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


Bütün sahâbe tâbî olmuşlar mı? Tâbî oldukları kesin. Zaten bu konuda kimsenin bir iddiası yok. “Hayır, tâbî olmadılar.” diyen yok. Bütün sahâbe tâbî olmuşlar. Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Sana biat ettikleri zaman onların ellerinin üzerinde Allah’ın Eli vardı. Sana tâbiiyet, Allah’a tâbiiyettir.”

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).


Allahû Tealâ burada, 've tâbî oldukları zaman' ifadesini kullanmış. Öyleyse bütün 'sahâbe' adını verdiğimiz kişiler Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır.

Bugün bakıyoruz; üniversitelerimizde öğretilen dîn öğretisinde tâbiiyetin farziyetine dair hiçbir işaret yok. Tâbiiyet defterden silinmiş, yok böyle bir şey. Üniversitelerimizde tâbiiyetten sadece tasavvuf derslerinde bahsedilir. O da bunun farz olduğuna dair hiçbir işaret ihtiva etmez. Oysaki gördüğünüz gibi farzdır. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır. Sadece O’na tâbî olanlar sahâbedir. “Ben ve Bana tâbî olanlar” ifadesini nerede görürseniz onlar sahâbedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlardır.

Yûsuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Habibim de ki: Ben ve Bana tâbî olanlar, biz hepimiz basiret üzere (kalp gözümüzle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a çağırırız. Bu (Sıratı Mustakîm), bizim yolumuzdur (görerek çağırdığımız yoldur)."

12/YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”


Sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V) çağırmıyor, sahâbe de irşad makamının sahibi olmuş. Onlar da Allahû Tealâ’ya çağırıyorlar. Bütün sahâbenin neticede irşad makamının sahibi olduğunu görüyoruz zaten. Öyleyse 14. basamakta kişi mürşidine ulaşır; bütün sahâbe ulaşmışlar. Ulaşmak için evvelâ Allah’a ulaşmayı dilemek lâzımdır. Sadece dileyenlere Allahû Tealâ mürşidini gösterir ve onları mürşidine mutlaka Allah ulaştırır.

Tâbiiyet, 14. basamaktaki bir işlevdir. Tâbiiyetten sonra ne olur? Kişi nefs tezkiyesine başlar. Gördük ki tâbiiyet bugün toplumun büyük kısmı tarafından (%90 tarafından) unutulmuş bir kavram. Tâbiiyet, sadece tasavvufu yaşayanlarda var. Cemaat halinde olmalarına rağmen, bir cemaat oluşturdukları halde, artık 2 grupta da mürşide tâbiiyet diye bir şeyin mevcut olmadığını görmenin hüznünü yaşıyoruz. Bu tabii Allahû Tealâ’nın emrine itaat etmemektir. Cemaatlerden 2 cemaat artık mürşidlerine tâbî olmuyorlar. İrşad makamını devreden çıkarmışlar. “Bizim mürşidimiz son mürşitti. Onlardan sonra artık mürşid gelmez.” diyorlar.

Sevgili kardeşlerim, kıyâmete kadar her kavimde Allah’ın resûlleri var olacaktır. İsrâ Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Ve Biz bir resûl göndermedikçe hiç bir kavme azap etmeyiz.” Allah’ın azap etmesi için kişiye “Allah’a ulaşmayı dileyeceksin” şeklinde tebliğ yapılması lâzımdır. Tebliğ yoksa kişi Allahû Tealâ tarafında hatasız kabul edilir. Bunun için de Allahû Tealâ mutlaka her kavme resûl gönderir. Ve herkes Allah’a ulaşma dileğinin mutlaka gerçekleşmesi gerektiğine muttalî olur.

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).

Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.


Öyleyse mürşide ulaşmayı geçtik. Kişi nefs tezkiyesine başlar. “Allah, Allah, Allah, … Allah.” diye zikir yapar. Tâbiiyeti gerçekleştiren kişinin kalbine rahmetle fazl ve rahmetle salâvât olmak üzere 4 grup nur gelir. Nurlardan rahmet nurları taşıyıcıdır. Aynı zamanda da sadece %2 nispetinde yerleşme olasılıkları vardır. Geri kalanlardan fazıllar kalbi bütünüyle işgal edecek olan Allah’ın nur ordusudur. Bu nurlar, ancak bu noktaya ulaşmış olan birisinin “Allah, Allah, Allah, …. Allah.” diye Allah’ı zikretmesiyle Allah’ın katından o kişinin göğsüne gelirler, göğsünden de kalbine ulaşırlar.

Hidayet, insan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıdır. Öyleyse böyle bir ulaşmayı sağlayacak olan müesseseye baktığımız zaman bunun bir muhteva taşıdığını görüyoruz sevgili kardeşlerim. Allah’a ulaşmayı dilemek varsa bunların hepsi olur. Ruhun Allah’a ulaşabilmesi için nefsin tezkiye olması temel farzdır. Bu sebeple nefs tezkiyesi hepinizin üzerine Allahû Tealâ tarafından farz kılınmıştır. Kişi, mürşide ulaşmakla emrolunduğu gibi ruhunu Allah’a ulaştırmakla da emr olunmuştur. İşte Allahû Tealâ Zümer-54’te buyuruyor ki: “ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: Üzerinize azap gelmeden önce Allah’a yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve Allah’a teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi de Allah’a teslim edin).”

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


Burada nefs tezkiyesinin başlaması, kişinin zikir etmesine bağlıdır. Kişi bu noktada zikir ettiği zaman Allah’tan gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât, göğsüne ve göğsünden nur yolu ile (Allah’ın göğsünü yardığı yerden girerek) bu nurlar kalbe ulaşır. Kişi mürşidine tâbî olduğu zaman o kalbe 'îmân' kelimesi yazılmıştır. Kalpteki bu 'îmân' kelimesi bir çekim merkezidir. Allah’tan gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurlarından fazıllar 'îmân' kelimesine gelip yapışır. Karşıt kutupların sahipleridir. Ve böylece fazıllar kalbi işgal etmeye başlarlar. %7 nispetinde nefsin kalbini fazıllar işgal ettiğinde o kişinin ruhu, zemin kattan 1. kata kadar çıkmak imkânının sahibi olur. Bu, Nefs-i Emmare’dir.

Allahû Tealâ Yûsuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde diyor ki: “ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî: Ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefs şerri emreder. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.”

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


Nefsimizin kalbinde ilk %7 nur (fazl) birikimi gerçekleştiği zaman (kişide mürşidine ulaşmadan evvel %2 rahmet birikimi zaten olmuştu) ruh zemin kattan 1. kata kadar yükselir. Burası ilk kademeyi ifade eder. Nefs-i Emmare; ruh 1. gök katına ulaşır. Sonra 2. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Levvame. Ruh 2. gök karına ulaşır. 3. defa %7 bur birikimi; Nefs-i Mülhimme, ruh 3. gök katına ulaşır. Ve 4. , 5. , 6. ve 7. nur birikimleri; Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerini ifade eder. Ruh 7. gök katına ulaştıktan sonra Sidretül Münteha’ya vasıl olur. Oradan Allah’ın Zat’ına ulaşır. Ruh Allah’a ulaşır ve böylece kişinin ezelde Allah’a verdiği misak gerçekleşmiş olur. Nefs %51 nur birikimiyle tezkiye olmuştur, Allah’a dönmüştür.

Fâtır Suresinin 18. âyet-i kerimesin de Allahû Tealâ buyuruyor ki: “ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr: Kim nefsini tezkiye ederse, o bunu kendisi için yapar ve ruhu Allah’a ulaşır (geri döner).” Neden? Çünkü ezelde Allahû Tealâ’ya ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştıracağına dair misak vermişti.

35/FÂTIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


Peki, bütün sahâbenin ruhları Allah’a ulaşmış mı, hidayete ermişler mi? Evet. Hidayet nedir? Allahû Tealâ buyuruyor ki: “innel hudâ hudallâhi: Ve muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır.”

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


inne: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâh: Allah'a ulaşmaktır.

Burada bir kısım müellifler: “Allah’ın ulaştırmasıdır.” diyorlar. Güzel, Allah’ın ulaştırmasıdır. Öyleyse nereye ulaştırması? Bakıyoruz, Allah’ın ulaştırdığı yer; Kendisine. İşte Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: “allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb: Allah dilediği kişiyi Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse onları Kendisine ulaştırır.” Öyleyse “Allah’ın ulaştırmasıdır.” diyenler için de ulaştırdığı yer gene Allah’ın Zat’ıdır.

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Hidayet; insan ruhunun Allah’ın Zat’ına ulaşmasıdır. İşte Bakara-120’de Allahû Tealâ buyuruyor: “inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah’a ulaşmak işte o, hidayettir.”

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


inne: Muhakkak ki.
hudâllâh: Allah'a ulaşmak.
huve: İşte o.
hudâ: Hidayettir.

Zaten “hudâ” kelimesi; ulaşmak mânâsına gelir. Öyleyse bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırdılar mı? Evet, Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ sahâbe için diyor ki: “Onlar sözü dinlerler (Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözü), sözün ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler ve ulûl’elbab oldular.”

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözü 2 sebepten dolayı ahsendir. Kur’ân okunduğu için (kalbine yazılan Kur’ân-ı Kerim’i okuyor), söylediği şey Kur’ân olduğu için ve Allahû Tealâ tarafından konuşturulduğu için. Allahû Tealâ: “O kendinden konuşmaz. Biz ne söylersek (söyletirsek) onu konuşur.” diyor.

53/NECM-3: Ve mâ yentıku anil hevâ.

Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.


Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 17. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Habibim, o taşı attığın zaman Biz attık.” diyor .

8/ENFÂL-17: Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).

Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.


O’nun tasarruf altında olduğuna dair Kur’ân-ı Kerim’de bir çok âyet-i kerime sıralanmış. Ve ahsen olanına tâbî olan sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözüne tâbî oluyorlar, hidayete ermişler, hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmış.

Bugün? Mürşide ulaşmak devreden çıkmış, yok. Allah’a ulaşmayı dilemek yoksa zaten bunların hiç birisi olamaz. Allah’a ulaşmayı dilemek müessesesi, mürşide tâbiiyet, ruhu Allah’a ulaştırmak devreden çıkmış. Bundan 14 asır evvel bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler, kâinatın en büyük mürşidine tâbî olmuşlar, hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. 21. basamakta insan ruhunu Allah’a ulaştırır, 22. basamakta ruh derhâl Allah’ın Zat’ında yok olur. Burası, 22. basamaktır. Nefsin kalbindeki nurlar %10 daha burada artacaktır. %49 fazl (7 defa %7) ve %2 de rahmetle birlikte toplam %51 nurla kişinin ruhu Allah’a ulaştı. Bundan sonra Allah’a ulaşan ruh, Allah’ın Zat’ında yok olur. Allah’a, Allah’ın emaneti iade ve teslim edilmiştir. Kişi burada ermiş evliya olmuştur. Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren kişi Allah’ın dostudur, Allah’ın evliyasıdır. Burada ermiş evliya olunur. Ruh Allah’a ermiştir (ulaşmıştır). Basamaklardan 21. basamakta kişi, 22. basamakta ise ruh Allah’ın Zat’ında yok olmuştur. Kişi fenafillah olmuştur.

fenâ: Fani olmak, yok olmak.
fi: İçinde.
Allah: Allah’ın içinde ruhun yok olması.

Gördük ki ruhu Allah’a ulaştırmak hepimizin üzerine farz.

Allahû Tealâ Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde diyor ki: “vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Allah’ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Allah’a dön (ulaş).”

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.


Allahû Tealâ Zâriyât Suresinin 50. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “fe firrû ilâllâh: Öyleyse Allah’a kaç (sığın).”

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


Allahû Tealâ Ra'd Suresinin 21. âyet-i kerimeinde buyuruyor ki: “vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ: Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah’a ulaştırırlar.”

13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


Demek ki Allahû Tealâ emrediyor. Öyleyse farz olduğu burada da kesinleşiyor.

Sevgili kardeşlerim, insan ruhunun Allah’a ulaşması üzerimize farzdır. Allahû Tealâ farz kılmıştır. Ne yapmış bütün sahâbe? Bütün sahâbe farza uymuşlar, ruhlarını hepsi Allah’a ulaştırmışlar. Sahâbe dediklerimizin hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar. Yeter mi? Hayır, yetmez. Burası 21. basamaktır. 22. basamakta Allah’ın Zat’ında ruhumuz yok oldu. Ondan sonra nefsimizin kalbindeki nurlar % 61’i aştığı zaman kişiye bir taht ihsan edilir. Ve o tahtın sahibi olan kişi Allah’ın indinde bulunan birisi olur. İndi İlâhi’de taht sahibi olur. Allah’ın indinde bâki kalır, Allah’ın huzurunda bir tahtta bâki kalır kişi. Bu sebeple bu makama 'Bekâ Makamı' diyoruz. Bu tahtın verildiği Kur’ân-ı Kerim’de En'âm Suresinin 127. âyet-i kerimesiyle ifade buyruluyor. Bütün sahâbe (hepsi) böyle bir tahtın sahibi olmuşlardır.

6/EN'ÂM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).

Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.


Sonra, o kişinin zikri günün yarısını aşar ve kişi yeni bir makamın sahibi olur. Fenâ makamının sahibi oldu, Bekâ makamının sahibi oldu. Bundan sonra kişi Zühd makamının sahibi olur. Çünkü zikri günün yarısından öteye geçtiği zaman zaîd olur. Nefsin kalbindeki nurlar %71’i aştığı zaman, günün yarısından fazla zikretmeye başladığımız zaman nefsimizin kalbindeki nurlar %71’i aşmıştır ve bu nurların muhtevası %81’e çıktığında fizik vücudumuz Allah’a teslim olur. Muhtevasındaki %19 negatif faktör artık nefsimizi ilgilendirmez. Onlar itiraz etse de etmese de fizik vücut Allah’ın bütün emirlerini yerine getirir, yasak ettiği fiilleri ise asla işlemez. İşte böylece fizik vücudumuzun 25. basamakta Allah’a teslimi söz konusu olur.

Allah’a ulaşmayı dileme 1. safhaydı (3. basamaktan 7. basamağa kadar devam eden). 14. basamakta mürşidimize tâbî oluruz ki bütün sahâbe tâbî olmuşlar, evvelâ Allah’a ulaşmayı dilemişler. 21. basamakta ruh Allah’a ulaşır. Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar ve 25. basamakta fizik vücudun teslimi vardır ki; bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler. Bakıyoruz, öyle mi? Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler mi? Evet. Âl-i İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Habibim, o ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: Ben ve Bana tâbî olanlar, biz hepimiz vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” İşte bütün sahâbe 25. basamakta fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir.

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.


İslâm toplumuna bakıyoruz; bugün ne Allah’a ulaşmayı dilemek kalmış, ne mürşide ulaşıp tâbiiyet, ne ruhu Allah’a ulaştırmak, ne Bekâ makamının sahibi olmak, ne Zühd makamının sahibi olmak kalmış. Neticede de fizik vücudu teslim etmek; hiç birisi yok. En hazini cemaatlerde yok artık bunlar sevgili kardeşlerim. Bunlar özel cemaatin insanları. Ve bunu söyledik diye bu kardeşlerimiz bize kızıyorlar. Kızmak neyi değiştirir ki sevgili kardeşlerim? Siz bunlardan gerekli dersi alıp da Allah’a ulaşmayı delemezseniz, mürşidinize tâbî olmazsanız ki devreden bunları kaldırmışsınız; o zaman kurtulamayacak olan, cehenneme gidecek olan sizlersiniz. Yazık değil mi? Bu konunun başında bulunanlar, sizlere sesleniyorum. Bizim hakkımızda olur olmaz şeyler kaleme alıyorsunuz. Allahû Tealâ cevap vermek gereğini bile duymuyor. Söylediklerinizin yanlış olduğunu her kelimesiyle ispat ettik. Dîninizi bilmiyorsunuz ve dîni çok iyi bilenler olarak geçiniyorsunuz. Hep emâniyye bilgileri öğrenmişsiniz. O bilgiler sizi kurtarabilecek olan bilgiler değil. Hâlâ anlamıyor musunuz beni sevgili kardeşlerim?

Bize kızanlar! Biz sizi kurtarmak için buradayız. Şu ana kadar ne söyledik? Bu söylediklerimizin hepsinin sahâbe tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu görüyoruz. 7 safhanın dördüncüsündeyiz; fizik vücudun teslimi. Allah’a ulaşmayı dilemek 1. safha (3. basamak), mürşide ulaşmak 14. basamak, ruhu Allah’a ulaştırmak 21. basamak, ruhun teslimi 22. basamak, fizik vücudun teslimi 25. basamak. 4 teslimi de sahâbenin gerçekleştirdiğini gördük. Bunlar size hiçbir şey ifade etmiyor mu sevgili kardeşlerim? Yani Bizim söylediklerimizi dinlemeyeceksiniz de bir yere mi varacaksınız? Bu deve kuşu gibi bir durum olmuyor mu? Deve kuşu başını sokuyor kuma, gözlerini de kapatıyor, zannediyor ki kendisini görmeyecek düşmanları.

Siz Allah’ın ilmine kulaklarınızı tıkıyorsunuz, gözlerinizi kapatıyorsunuz. Bu Bizim ilmimiz değil. Bu Allah’ın Bize öğrettiği ilim. Hâlâ anlamıyor musunuz? Sizde olmayan bir ilim Bize verildi. Sizde olmayan bir ilim Bize verildi. Sizde olmayan bir ilim Bize verildi. Ve sizi kurtarmak için verildi. Neden bir kısmınız kurtuluş için hazırsınız, bize müracaat ediyorsunuz, ama bir kısmınız etmiyorsunuz? Bunu arkasında nefsiniz yok mu? Şeytanın sizi Allahû Tealâ’nın yolundan men etmesi yok mu? Ama siz ilim öğreticileri olarak o grupların onlara Allah’ın hakikatlerini öğretmezseniz, onları Allah’ın hakikatlerini öğrenmekten men ederseniz o zaman, omuzlarınıza vebal almıyor musunuz?

Sevgili cemaat liderleri! Sözüme kulak verin lütfen. Onların kurtuluşu sizin onlara hakikatleri anlatmanızla mümkün. Siz bizi karalamak için gayret sarf edeceğiniz yerde şu size öğrettiğim ilmi onlara öğretip neden onların kurtuluşuna sebep olmuyorsunuz? Neden kendi kurtuluşunuza sebep olmuyorsunuz? Herkes sizi cemaat liderleri olarak, cennete gidecek insanlar olarak kabul ediyor, siz de kendinizi öyle mi zannediyorsunuz? Bu söylediklerimizin bir tanesi var mı sizde? Allah’a ulaşmayı dilediniz mi? Mürşidinize tâbî oldunuz mu? Ruhunuzu Allah’a ulaştırdınız mı? Fizik vücudunuzu Allah’a teslim etiniz mi? Gördünüz ki sahâbe bunların hepsini yapmış. Devam edelim.

Bundan sonra daimî zikre ulaşmak söz konusudur. Yani Ulûl’elbab makamı. Kişinin daimî zikirde 7 özelliği vardır:

1- Kişi daimî zikrin sahibidir.
2- Kişi daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin kalbinde bütün afetler yok olmuştur. Kalbi Allah’ın nurlarıyla tamamen dolmuştur
3- O kişinin kalp gözünü Allahû Tealâ mutlaka açar.
4- Mutlaka kalp kulağını da açar.
5- Bu kişi Ehl-i Tezekkür olur. Allahû Tealâ ile her an konuşmak imkânının sahibidir.
6- Bu kişi Ehl-i Hayr olur. Daimî zikrin sahibi olduğu için her an hayr (derecât) kazanmaktadır.
7- Bu kişi Ehl-i Hikmet olur. Hüküm sahibi olur. Kur’ân’ın hangi âyetlerine baksa, o âyet-in 28 basamaktan hangisine oturduğunu bir bakışta görür.

İşte sevgili kardeşlerim daimî zikirde olmak, İlm’el yakîn’in bittiğini Ayn’el yakînin, yani kalp gözüyle görerek Allah’a îmân etmenin (tahkikî îmânın) en sağlam zeminine ulaştırır kişiyi. O kişi Allah’ın 7 yer katını görecektir. Cehennemleri görecektir. Zemin kattaki devrin imamının dergâhını görecektir. Sonra 1. gök katı gösterilecek, ulûl’elbab makamı sona erecektir.

Bütün sahâbe ulûl’elbab olmuşlar mı? Hepsi olmuşlar. İşte Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: “Onlar sözü dinlerler, ahsen olanına tabi olurlar. Onlar hidayete erdiler. Onlar ulûl’elbab oldular.” Bütün sahâbe ulûl’elbab yani lübblerin sahipleri olmuşlardır.

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


Kimdir ulûl’elbab? Allahû Tealâ Âl-i İmrân Suresinin 191. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Ulûl’elbab kullarımız için ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.”

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.


Bütün sahâbe hep Allah’ı zikredenlerdi. Daimî zikrin sahipleriydi. Hepsi ulûl’elbab olmuşlardı. Peki, bundan sonraki kademe, bundan sonraki makam nedir? İhlâs makamı. Bütün sahâbe ihlâsa ulaşmışlar mı, halis olmuşlar mı? Farz mıdır? Allahû Tealâ Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe : Onlar emrolunmadılar. Ve hanifler olarak Allah’ın dîninde nefslerinin kalbini halis kılmakla emrolundular.”

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.


Bütün sahâbe ihlâsın sahibi olmuşlar mı? Hepsi olmuşlar, bütün sahâbe Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesi gereğince hepsi muhlislerden olmuşlar. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “nahnu lehu muhlisûn : Deyin ki: Biz muhakkak ki O’na (Allah’a) karşı muhlisleriz, yani O’nun dîninde kalplerini halis kılanlarız.”

2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â’mâlunâ ve lekum a’mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).

De ki: “Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? Ve O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve, bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, O'na muhlis olanlarız (dîni O’na hâlis kılanlarız).”


Gördük ki ihlâs farz. Ulûl’elbab olmak (daimî zikre ulaşmak) farz mı? Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.”

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.


Daimî zikir farzdır; bütün sahâbe daimî zikrin sahibidir, ulûl’elbab olmuşlardır. İhlâs farzdır bütün sahâbe ihlâs sahibi olmuşlardır ve irşada ulaşmışlardır. O da Kur’ân-ı Kerim’in farzlarından biridir.

Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Beni senden sorarlarsa de ki: Ben onlara çok yakınım. Kim Bizden dua talep ederse, kim Bize dua ederse onun duasına icabet ederiz. Ama bir şartla; onlar da Bizim talebimize icabet etsinler. Mü’min olsunlar. Allah’a ulaşmayı dilesinler ve böylece irşada ulaşsınlar.”

2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da’veted dâi izâ deâni, felyestecîbû lî velyu’minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).

Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar).


Bütün sahâbe bu farz olan irşada da ulaşmış. Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Ey sahâbe! Bilin ki sizin içinizde Allah’ın resûlü var. Eğer o resûl sizin dediklerinize uysaydı bundan çok zarar görürdünüz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi. Hepinizin kalplerini müzeyyen kıldı. İşte Onlar irşada ulaşanlardır.”

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.


Bütün sahâbe 28. basamağın 4. kademesine ulaşmışlar. Hepsi irşada ulaşmış. Yani irşad olmanın bütün safhalarını geçirmişler, tamamlamışlar. Peki, irşada tayin edilmişler mi? mürşid olmuşlar mı? O da evet. Âl-i İmrân Suresinin 104. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Ey sahâbe! Sizin aranızdan münkerden nehyeden ve irfanla (ma’rufla) emreden bir ümmet oluşsun.”

3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).

Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.


Allahû Tealâ Âl-i İmrân Suresinin 110. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: “Artık siz, ma’rufla emreden ve münkerden nehyeden bir topluluk oluşturdunuz (oldunuz).”

3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).

Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.


Bütün sahâbe irşad makamının da sahibi olmuşlardır. Daha kesin işaret var mı? Var. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “O sabikûn-el evvelîn var ya, onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı da muhacirîndendi. Bir de ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı (tâbiîndendi).”

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


İster ensar olsun ister muhacirîn, hepsine tâbî olmuşlar. Hepsi irşad makamının sahibi olmuş sevgili kardeşlerim.

Şimdi kendileri irşad edilmemiş ki başkalarını irşad etsinler. Böyle bir vasfın sahibi olmayanlar her köşe başlarını tutmuşlar ve de “mürşidiz” diye geçiniyorlar. Ve de söylediklerimiz onları rahatsız ediyor. Bu vasfın sahibi olmadıklarını her âyet açıkladığı için ve bu insanlar bize karşı bir cephe oluşturmuş durumdalar. Ne yazar ki sevgili kardeşlerim.

Hz. Musa kuzuyu kovalıyor, kuzu kaçıyor. Hz. Musa kuzuyu tutuyor ve ona süt vermeye başlıyor ve diyor ki: "Ey kuzucuk! Niye kaçıyorsun? Ben sana süt vermek için seni kovaladım." diyor.

Sevgili kardeşlerim, yanlışlıklar gelecek günlerde düzeltilecektir. Bize düşman olanlar! Siz aslında kendinize düşmansınız. Farkında mısınız? Bu devam ettiği sürece kurtulamayacak olan sizlersiniz. Bu söylediğimiz sözler sizi hiç alâkadar etmiyor mu sevgili kardeşlerim? İslâm’ın 7 tane safhasından bahsettik. Ve siz sadece İslâm’ın 5 şartını gerçekleştirerek kurtulacağınızı zannediyorsunuz. Namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz, zekât veriyorsunuz, hacca gidiyorsunuz, kelime-i şehadet de getiriyorsunuz ama Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz. Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi Allah’a teslim etmeye yaklaşmıyorsunuz. Allah’a ulaşmayı dilemiyorsanız zaten bitti. Partiyi kaybettiniz, gideceğiniz yer cehennem. Bu hakikatleri Allahû Tealâ’dan öğrendiğimiz belli değil mi? Var mı bunları bilen başka birisi? Siz biliyor musunuz meselâ? Ve sizi de cehennemden kurtaracak olanın biz olduğumuzu hâlâ anlamıyor musunuz sevgili kardeşlerim?

Sizi kurtarmak için hayatımızı vakfetmişiz. Siz kurtulasınız diye eğer bizim hayatımız gidecekse biz, şu anda ölmeye hazırız. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Biz sizin kurtuluşunuz için Allahû Tealâ tarafından bunların öğretildiği kişiyiz. Onun için bu devrin imamı biziz. Anlamıyor musunuz? Bu kadar ilim kendi kendine oluşabilir mi? Bunları bana öğretecek olan bir kitap var mı yeryüzünde? Daha Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda şeytanın hegemonyasından kurtulmayacak mısınız? Öyleyse bunları bize Allah’ı öğrettiğinden hâlâ şüpheniz mi var? Daha Allah’a ulaşmayı dilediğin anda şeytanı yenik düşürüyorsunuz. Şeytan artık size tesir edemez. Hâlâ anlamıyor musunuz ne söylediğimi sevgili kardeşlerim?

Dîn öğreticileri, hepinize sesleniyorum! Üniversitedeki öğretim üyeleri! Hepiniz şu anda muhatabımsınız. Diyanet İşleri Teşkilatının bütün üyeleri! Eğer öğrettiğiniz ve öğrendiğiniz dînde bunlar yoksa sizin öğretiminiz kimseyi kurtaramaz. O zaman bizimle diyalog kurmak bir zaruret değil mi sevgili kardeşlerim? Neden bizi küçültmeye çalışıyorsunuz? Böyle bir şey bizi ne üzer, ne de üzerimizde bir tesir oluşturur. Ama siz küçülürsünüz. Yakın gelecekte bunların hepsi kamuoyu tarafından bütünüyle öğrenilecektir. Dünya tarafından öğrenilecektir. O zaman onlarım yüzüne bakacak haliniz kalır mı?

Sevgili kardeşlerim, Kur’ân’daki İslâm burada tamamlanıyor. Ve bugünkü İslâm, İslâm’ın 5 tane şartından ibaret. İslâm hiç kimseyi Allah’ın cennetine ulaştıramaz. Hayallerle uğraşan bir topluma hakikatleri öğretmeye çalışmak gerçekten çok büyük, çetin bir meseleymiş. Neden güneş doğunca karanlık yok olur, hiç düşündünüz mü sevgili kardeşlerim? Öyleyse düşünün. Güneş doğmuştur; hidayet güneşi.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R