}
Profesör Dr. Cevat Akşit'e Cevaplar (18.04.2005) 18.04.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109276

SOHBETİN ADI: PROF. DR. CEVAT AKŞİT’E CEVAP
TARİHİ: 18.04.2005

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler! Allahû Tealâ’ya hamd ve şükrolsun ki bir defa daha birlikteyiz

Bu seferki beraberliğimiz; bu konuşmadan önce dinlediğiniz, bir sevimli profesör. Profesör Cevat AKŞİT.

Sevgili kardeşlerim! Biliyorsunuz ki zamanımızın ilahiyat fakültelerinin hiçbirisi, Allah’ın Kur’ân ilmini vermiyor. İşte bu sevgili profesörümüz de Kur’ân ilminden nasibini alamamış bir kardeşimiz. Kur’ân’ın söyledikleri ile onun söyledikleri, her açıdan tam bir çatışma halinde. Ama onların hepsi, o ilmi öğrendikleri için birbirlerini haklı görüyorlar ve bu kardeşimiz de, Muhterem Profesör Cevat Akşit de doğruyu söylediği kanısında ve buyururlar ki: “Cehenneme girenlerden her kimin zerre kadar îmânı varsa o kişi, mutlaka cehennemden çıkıp cennete girecekmiş.”

Sevgili kardeşlerim! Kur’ân-ı Kerim’de tam 29 tane cehennem âyet-i kerimesinin hepsi de cehenneme girenin orada devamlı kalacağını veya ebediyyen cehennemde kalacağını söylüyor. Allahû Tealâ ister “hâlidûn” kelimesini kullansın ister orada ebediyyen kalınacağı konusundaki “Hâlidîne fîhâ ebedâ.” kullansın; neticede ikisi de daimî olarak cehennemde kalmayı ifade etmektedir. Hâlidûn devamlı kalmayı, ebedâ ise ebediyyen kalmayı ifade eder. Devamlı kalmak da netice itibariyle bir kesintisi olmayacağı cihetle cehennem durduğu sürece hep o insanlar orada kalacaklardır.

Şimdi sevgili kardeşlerim! Bu insanlar Arapça biliyorlar. Bu insanlar, önce ilahiyat fakültesini bitirmişler, sonra asistan olmuşlar, sonra doçent olmuşlar, sonra profesör olmuşlar ama Kur’ân’ı öğrenmek akıllarına gelmemiş.

Haklılar mı? Evet, haklılar. Hiç kimseye öğrenmediği bir ilmi, öğrenmesine zemin hazırlanmayan bir ilmi, öğretme konusundaki ilim yoksunluğu sebebiyle bir eksiklik telakki edilemez. Çünkü bir insan neyi öğrenmişse sadece onu öğretebilir.

Öyleyse onlar hadîsleri öğrendiler. Onlar asırlardan beri yazılan, tanınmış dîn adamlarının yazılarını incelediler, eserlerini incelediler ve kendilerine mâl ettiler. Burada, asıl bizim üzüldüğümüz nokta, bunca profesörün “Acaba Kur’ân bu konuda ne söylüyor?” diye Kur’ân’a el atmamaları.

İşte onların eksik bıraktığı şeyleri tamamlamakla biz vazifelendirildik. Allahû Tealâ diyor ki: “Cehenneme giren orada devamlı kalır.” veya “Cehenneme giren orada ebediyyen kalır.” İster “hâlidûn” kelimesi kullansın ister “Hâlidîne fîhâ ebedâ” kelimesi kullansın, kesintisiz olarak kalmak söz konusu olduğuna göre o da ebediyyen kalmak mânâsına gelir. Öyle hiç kimsenin cehennemden çıkıp da cennete gireceğine dair Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir işaret söz konusu değildir.

Bir tek Allahû Tealâ Meryem Suresinin 71 ve 72. âyet-i kerimelerinde: “Kıyâmet günü içinizde cehenneme uğramayacak kimse yoktur. Kâfirleri orada diz üstü bırakacağız ve ötekileri bundan sonra oradan çıkaracağız.” diyor Allahû Tealâ.

19/MERYEM 71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).

Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.

19/MERYEM 72: Summe nuneccîllezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ(cisiyyen).

Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.


Dikkat edin! “Cehenneme uğramayacak.” diyor. “Cehennemde kalacak.” demiyor. Yani cennete girecek olanlar; önce cehennemi görecekler, sonra Allah’a sonsuz hamd ve şükürler edip cehennemi terk edip cennete girecekler. O gün, cennete girecek olanlar oraya azaplanmak için gelmediler. Onun için Allahû Tealâ, o gün için “izin günü” ifadesini kullanıyor. Kim izinli? Cennete gidecek olanlar, cehenneme mutlaka uğruyor, Allahû Tealâ onlara cehennemi gösteriyor ve ondan sonra hepsi cehennemden sonsuz hamd ve şükürlerle ayrılıyorlar, cennete giriyorlar.

Şimdi cehennemde devamlı kalacaklar konusundaki 29 âyeti beraberce göreceğiz.

1. âyet-i kerime:

7/A'RÂF 36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).


A’râf-36: “Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne):  Ve âyetlerimizi yalanlayanlara ve bunlarla tekebbür edenlere gelince  (ki onlar, âyetlerimizi yalanlayanlar ve bunlar ile tekebbür edenlerdir.)  bunlar cehennemliktirler, ateş ehlidirler ve orada ebedî olarak kalacaklardır.” diyor Allaû Tealâ.

“hum fîhâ hâlidûn: devamlı olarak, ebedî olarak orada kalacaklardır.”

2. âyet-i kerime:

33/AHZÂB 64: İnnallâhe leanel kâfirîne ve eadde lehum saîrâ(saîren).

Muhakkak ki Allah, kâfirleri lânetledi. Onlar için alevli ateşi (cehennemi) hazırladı.

33/AHZÂB 65: Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).

Orada ebediyyen kalıcılardır (kalacak olanlardır). (Orada) bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.


Ahzâb-64: “İnnallâhe leanel kâfirîne ve eadde lehum saîrâ(saîren): Muhakkak ki Allah, kâfirlere lânet etmiş ve onlara bir ateş vaadetmiştir (hazırlamıştır.)”

Ahzâb-65: “Hâlidîne fîhâ ebedâ: Orada ebedîyyen kalacaklardır.
lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ: Ne bir dost bulabilirler ne de bir yardımcı.”

2 âyet-i kerime oldu. Cehenneme girenler, orada devamlı kalacaklardır (ebediyyen kalacaklardır) ama ister devamlı olarak kalsınlar, ister ebediyyen kalsınlar, onların çıkışları söz konusu değil.

3. âyet-i kerime, Âli İmrân-116:

3/ÂLİ İMRÂN 116: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah'tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.


“Onlar ki kâfirlerdir. Ne malları, mülkleri ne evlatları, onlara Allah’tan gelecek şeye karşı yetmez. İşte onlar ateş halkıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”

4. âyet-i kerime Bakara Suresi 39. âyeti kerime:

2/BAKARA 39: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.


“Onlar kâfirdirler ve âyetlerimizi tekzib etmişlerdir. Allah’ı inkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacak olanlardır.

5. âyeti kerime Bakara-81:

2/BAKARA 81: Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.


“Hayır, kim günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa; işte onlar, ateş halkıdır ve orada devamlı kalacaklardır.”

6. âyet-i kerime Bakara-217:

2/BAKARA 217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirati, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”


“Sana haram aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar.  De ki: ‘Onun (ayın) içinde savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan saptırmak ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’ı yasaklamak ve kendi halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha da büyük günahtır. Fitne, adam öldürmekten daha da büyük bir suçtur. Eğer onların güçleri yetse sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden döner de bu halde ölürse o kâfirdir, kâfir olarak ölmüştür. O takdirde onların amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, ateş halkıdır. Ve onlar, orada ebedî kalacaklardır.”

Bunlar hep Kur’ân-ı Kerim meallerine “Ebedî kalacaklardır.” şeklinde meal vermişler. Biz de öyle diyoruz; “hâlidûn: devamlı kalma, kesintisiz kalma, hep kalma.” kalmanın devamlılığını ifade ediyor. Onun için ebedî tabiri geçmese de “hum fîhâ hâlidûn: Onlar orada ebedîdirler, devamlı kalacaklardır. Ebedîdirler.” anlamına geliyor.

7. âyet-i kerime Bakara-257:

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.


“Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyen mü’minlerin), Allah’a ulaşmayı dileyenlerin dostudur; onları zulmetten nura çıkarır. O kâfirlere gelince; onlar da kâfirlerin dostudur ve tagut tarafından nurdan zulmete götürülürler. Nefslerinin kalbindeki nurları, tagutla olan ilişkileri yok eder. Ve edebiyyen cehennemde kalırlar.

8. âyet-i kerime Bakara-275:

2/BAKARA 275: Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemâl bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.


“O kimseler ki faiz yerler. Onlar kabirlerinden ancak şeytan çarpmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte onların bu duruma düşmeleri; ‘Şüphesiz ki alışveriş faiz gibidir.’ demelerindendir, ‘Ticaret, alışveriş faiz gibidir.’ Yani alışverişle ticareti, faizi eşit tutmaları sebebiyledir. Oysa Allah, alışverişi, ticareti helâl; faizi haram kılmıştır. Artık bundan böyle, Rabbinden bir öğüt gelir de ona uyarak faizden vazgeçerse artık geçmişi kendisine işi de Allah’a kalmıştır. Ve kim de önceki gibi faizciliğe devam ederse işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.”

9. âyet-i kerime, Beyyine-6:

98/BEYYİNE 6: İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi vel muşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyyeti.

Muhakkak ki kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, cehennem ateşindedirler ve orada devamlı kalacak olanlardır. İşte onlar, onlar yaratılmışların şerli olanlarıdır.


“Kitap ehlinden puta tapan kâfirler, o kâfirler ki kitap ehlinden ve müşriklerdendir. Şüphesiz içinde ebedî kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte bunlar yaratıkların en kötüleridir.”

10. âyet-i kerime, Cinn-23:

72/CİNN 23: İllâ belâgan minallâhi risâlâtihî, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâra cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).

(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.


“Ben ancak Allah’tan, O’nun gönderdiklerinden bir tebliğ yaparım. Kim, Allah’a ve peygamberine karşı gelirse, isyan ederse ona içinde sonsuz olarak kalacağı cehennem ateşi vardır.”

Allahû Tealâ burada nebî kelimesini kullanmamış, resûl kelimesini kullanmış ama biz, mevcut Kur’ân-ı Kerimlerdeki ifadeleri aynen aldığımız için, buraya peygamber ifadesi kullanılıyor. Oysaki buradaki resûl.

“Kim Allah’a ve O’nun resûlüne karşı gelirse (ya’sıllâhe: isyan ederse. Allah’a ve resûlüne isyan etmek) ona içinde sonsuz olarak kalacağı cehennem ateşi vardır.”
 
“hâlidîne fîhâ ebedâ.” Allahû Tealâ burada ebediyyen kelimesini kullanmış.

Bu tercümelere baktığımız zaman; ister “hâlidîne fîhâ” kullanılsın ister “hâlidîne fîhâ ebedâ” kullanılsın; her ikisinde de “Ebediyyen kalacağı cehennem ateşi.” deniyor. “Ebediyyen kalacağı” ikisinde de kullanılmış. Birinde “devamlı kalacaklar” kelimesi birinde “ebedî” kelimesi kullanılıyor. Devamlı kalmak söz konusu olduğuna göre bunun mânâsı, “Cehennemin gökleri çatlayıncaya kadar insanlar orada kalacaklar.” demek oluyor.
 
11. âyet-i kerime, Enbiyâ-99:

21/ENBİYÂ 99: Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.


“Eğer onlar ilâh olsalardı, cehenneme girmeyeceklerdi. Hepsi ebediyyen orada kalacaklardır (Daimî olarak orada kalacaklardır.)”

12. âyeti kerime, Haşr-17:

59/HAŞR 17: Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).

Böylece ikisinin (münafıkların ve şeytanın) akıbeti orada, ateşin içinde ebediyyen kalmak oldu. Ve işte bu, zalimlerin cezasıdır.


“İkisinin akıbeti de orada ebedî olarak kalacakları cehennem ateşidir. Zalimlerin cezası işte budur.”

13. âyet-i kerime Mucâdele-17:

58/MUCÂDELE 17: Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onların malları ve evlâtları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı onlara asla fayda vermez. İşte onlar, ateş ehlidir, orada ebediyen kalacak olanlardır.


“Malları ve evlâtlarının, onlara Allah’ın nezdinde hiçbir faydası olmaz. Onlar, ateş ehlidir ve orada ebediyyen  (devamlı olarak) kalacaklardır.”

Allahû Tealâ burada “hâlidûn” kelimesini kullanmış.

14. âyet-i kerime Muhammed-15:

47/MUHAMMED 15: Meselul cennetilletî vuidel muttakûn(muttakûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu, ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiratun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.

Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?


“Allah’a karşı takva sahibi olanlara vaadedilen cennet şöyledir; orada tat ve kokusu bozulmayan temiz su ırmakları, içenlere sarhoş etmeden zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her çeşit yemiş ve bir de Rab’lerinden mağfiret vardır. Hiç bunların durumu, ateşte ebediyyen kalan ve bağırsaklarını parça parça eden kaynar suyun içirildiği kimseler gibi olur mu?”

“huve hâlidun fîn nâri” şeklinde anlatılmış.

15. âyet-i kerime Mu’minûn-103:

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Tartıları hafif gelenlerse onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir ve cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.”

23/MU'MİNÛN 102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).

O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.


Mu’minûn-102’de Allahû Tealâ diyordu ki: “Kıyâmet günü mizanlar kurulur. Kimin sevap tartıları ağır gelirse onlar felâha erenlerdir yani gidecekleri yer cennettir. Ama diğerleri, hüsranda olanlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, başkalarını da Allah yolundan çıkaranlar, onlar devamlı olarak cehennemde kalacaklardır. Onlar hüsranda olanlardır.”

16. âyet-i kerime, Mu’min-76:

40/MU'MİN 76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü.


Sevgili kardeşlerim! 16 âyeti kerime oldu ve Allahû Tealâ, cehenneme girenlerin devamlı olarak orada kalacaklarını söylüyor veya ebediyyen kelimesini kullanıyor.
 
“Ebediyyen kalacağınız cehennem kapılarından girin, denir. Kibirlenenlerin kalacakları yer kötüdür.” diyor Allahû Tealâ.

“Orada devamlı kalacağınız!” Ama bütün müfessirler, bu konuda ebediyyen kelimesini kullanıyorlar.

17. âyet-i kerime, Nahl-29:

16/NAHL 29: Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.


“O halde,  içinde ebediyyen kalmak üzere cehennem kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yurtları ne kötüdür.”

2 tane Kur’ân-ı Kerim’den, aynı âyet-i kerimenin Türkçeleştirilmesinde birisi; “İçinde ebedî olarak kalmak üzere.” diyor, diğeri ise; “Ebediyyen kalacağınız cehennem kapılarından girin.” diyor. “Hepiniz cehennemin kapılarından girin.” aynen alınmış. Ebedî olarak kalmaya gelince ikisinde de aynı şey “hâlidîne fîhâ.” “Ebedâ” demiyor ama “hâlidîne” kelimesi devamlı kalmayı ifade ettiği için; kesintisiz bir kalış, kesinti olmayacağına göre sonsuza kadar kalış demektir.

18. grup âyet-i kerime, Nebe-21, 22, 23:

78/NEBE 21: İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).

Muhakkak ki cehennem mirsad olmuştur.

78/NEBE 22: Lit tâgîne meâbâ(meâben).

Azgınlar için meab (sığınılacak yer) olarak.

78/NEBE 23: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).

(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.


“İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden): Şüphesiz cehennem, bir gözetleme merkezidir.
Lit tâgîne meâbâ(meâben): Cehennem, azgınların varacakları yerdir.
Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben): Orada bütün zamanlar boyunca kalacaklardır.”

“Ahkâbâ” kelimesi de bir yeni kelime ve ebediyyen demek. Allahû Tealâ; “Bütün zamanlar boyunca kalacaklardır.” diyor.

19. âyet-i kerime, Nisâ-14:

4/NİSÂ 14: Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).

Ve kim Allah'a ve O’nun Resûl'üne isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde ebedî kalacakları ateşe koyar. Ve onun için "alçaltıcı azap" vardır.


“Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu: Kim Allah’a ve O’nun resûlüne asi olursa
ve yeteadde hudûdehu: ve O’nun hudutlarını, sınırlarını aşarsa
yudhılhu nâren hâliden fîhâ: ateşe konulurlar, orada ebediyyen kalmak üzere, daimî kalmak üzere.
ve lehu azâbun muhîn(muhînun): Onun için alçaltıcı bir azap var.

20. âyet-i kerime:

4/NİSÂ 93: Ve men yaktul mu’minen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen).

Ve kim, bir mü'mini taammüden (kastederek) öldürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lânet etmiştir. Ve (Allah), onun için "büyük azap" hazırlamıştır.


“Ve men yaktul mu’minen muteammiden: Bir mü’mini müteammiden, taammüden (kasten) öldüren
fe cezâuhu: o zaman, onun cezası
cehennemu: cehennemdir.
hâliden fîhâ: Ebedî olarak kalmak üzere.”

Bu tabir, müşterek tabir. Bütün Kur’ân mealleri böyle söylüyor. “Devamlı” nadiren kullanılmış. Nerede hâliden ve hâlidîne kelimeleri geçiyorsa her ikisi de ebedî kelimesiyle Türkçeleştirilmiş.

“ve gadıballâhu aleyhi: Allah ona gadap etmiştir.
ve leanehu: ve lânet etmiştir.
ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen): Ona büyük bir azap hazırlamıştır.”

21. âyet-i kerime, Nisâ-169:

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


“Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.”

Kim olduklarına bakalım beraberce:

4/NİSÂ 167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ 168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.


“Onlar ki muhakkak surette kâfirdirler. (Kimmiş bu kâfirler?) Onlar, Allah’ın yolundan men ederler. Yani kendileri Allah’ın yoluna girmezler, ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dilemezler ama bunu dilememekle kalmazlar, başka insanların da Allah’a ulaşmayı dilemelerini engellerler. (Tabiî kişi eğer dilerse daha sonra da mutlaka Allah’ın yoluna girecek, Tarîki Mustakîm’e, Sıratı Mustakîm’e ulaşacak.) Onları o yoldan men ettikleri için kâfirdirler ve onlar uzak bir dalâlet içindedirler.”

Sevgili kardeşlerim! Eğer bu insanlar, sadece Allah’a ulaşmayı dilememiş olsalardı, dalâlet içinde olacaklardı. Ama ne zaman ki başka insanların da Allah’a ulaşmayı dilemelerine ve Allah’a ulaşmalarına mâni oluyorlar, Allah’ın yoluna girmelerine mâni oluyorlar, Allahû Tealâ: “Onlar uzak bir dalâlet içindedirler. Muhakkak ki onlar kâfirdirler ve zalimdirler.” diyor.

Bunların kâfir oldukları da zaten baştan da ifade edilmiş: “Muhakkak ki onlar, kâfirdirler ve Allah’ın yolundan men edenler.” Burada da kâfirdirler ama Allahû Tealâ; “Zalimdirler.” diyor. Neden? Çünkü başka insanların Allah’ın yoluna girmesine mâni oluyorlar. Bu sebeple onlara zulmediyorlar. Ama o insanlara zulmettikleri zaman kendilerine de zulmediyorlar çünkü zulmettikleri zaman derecat kaybediyorlar. Derecat kaybedilen bütün olaylar, zulümdür. Kişinin kendisine zulmetmesidir.

Öyleyse kim başkasına zulmederse derecat kaybeder ve derecat kaybedilen bütün olaylar, zulümdür.

Öyleyse devam edelim. Allahû Tealâ: “Allah onlara asla mağfiret etmez.” diyor. Eğer bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dilemiş olsalardı ne olacaktı? Mürşidlerine ulaşacaklardı, tâbî olacaklardı. Daha Allah’a ulaşmayı diledikleri andan itibaren kurtuluşa ulaşacaklardı. Ama bu insanlar, Allah’a ulaşmayı dilemişler; diledikten sonra mürşidlerine ulaşmışlar ve mürşidlerinin önünde eğer tövbe etmişlerse Allah, Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre, onların günahlarını sevaba çevirir, günahlarına mağfiret ediyor.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Kimler bunlar? Allah’a ulaşmayı dileyenler. Allah’a ulaşmayı dileyen herkesi, Allah mutlaka mürşidine ulaştırır. Bu, Allah’ın üzerine bir vazifedir. Allah, ulaştıracağına garanti ediyor. Allahû Tealâ Şûrâ-13’te diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben, onu mürşidine ve Kendime de ulaştırırım. Onun ruhunu Kendime ulaştırırım.” diyor.

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Öyleyse Allahû Tealâ böyle insanlara mağfiret etmiyor. Onların Allah’a ulaşmayı dilemedikleri cihetle bir mürşide ulaşmaları da hiçbir şekilde mümkün değil. Bizim bahsettiğimiz bu profesör kardeşlerimizin de bir mürşide tâbî olması elbette söz konusu değil. Zaten öyle olsaydı bu tarzda konuşamazdı. Allahû Tealâ: “Ve Allah onları tarîka ulaştırmaz.” diyor.

Eğer mürşidine tâbî olsaydı; ruhu, Tarîki Mustakîm üzerinden 7 tane gök katını aşacaktı ve 7. kattaki 7 tane âlemi de geçerek Allah’ın Zat’ına ulaşacaktı. Ama Allahû Tealâ; “Asla Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz. Sadece cehennem yoluna, cehennem tarîkine ulaştırır. Onlar orada devamlı, ebediyyen kalacaklardır. Ve bu, Allah için kolaydır.” diyor.

Allah’a ulaşmayı dilemeyip de başkalarını da yoldan çıkaranlar için, orada ebediyyen kalmak söz konusudur. Onlar hem kâfirler hem de zalimler.

22. âyet-i kerime, Ra’d Suresinin 5. âyet-i kerimesi:

13/RA'D 5: Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer acayip buluyorsan (şaşıyorsan) (bil ki;) asıl onların: “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten, mutlaka yeniden mi halkedileceğiz (yaratılacağız)?” sözleri acayiptir (şaşılacak şeydir). İşte onlar, Rab’lerini inkâr eden kimselerdir. Ve işte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalanlardır.


“Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak şey; ‘Biz toprak olduktan sonra mı, yeniden yaratılacağız?’ demeleridir.”

Oysaki yeniden yaratılmayacaklar, sadece diriltilecekler. Zaman tersinden çalışmaya başladığı için onların kıyâmet günü, onların bulundukları güne zaman geldiğinde, herkes hayatta olduğu güne zaman döndüğünde zaten hayatta olacak ve orada yerçekimi kuvveti olmayacağından, mahşer meydanına doğru herkes yükselerek ulaşacak.  “İşte bunlar Rabb’lerini inkâr edenlerdir. İşte bunlar boyunlarına demir halka vurulanlardır. Bunlar cehennemliktirler, orada ebedî olarak kalacaklardır.”

Allahû Tealâ, “hâlidûn” kelimesini kullanmış. “Devamlı kalacaklardır.”

23. âyet-i kerime, Tegâbun-10’da diyor ki Allahû Tealâ:

64/TEGÂBUN 10: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ ve bi’sel masîr(masîru).

Âyetlerimizi inkâr edenler ve yalanlayanlar; işte onlar, ateş ehlidirler, orada (cehennemde) ebediyyen kalacak olanlardır. Ve (o) ne kötü varış yeri (ulaşılacak yer).


“Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ ve bi’sel masîr(masîru): Kâfirler ve âyetlerimizi tekzib edenler (yalanlayanlar) var ya işte onlar ateş ehlidirler.  
Hâlidîne fîhâ: Orada ebediyyen, devamlı kalacak olanlardır.
ve bi’sel masîr: ne kötü varılacak yer.” diyor Allahû Tealâ.

24. âyet-i kerime, Tevbe-17:

9/TEVBE 17: Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).

Müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olmaz. Kendilerinin (nefslerinin) küfürlerine (inkârlarına, kâfirliklerine) şahitler iken. İşte onların amelleri heba olmuştur. Ve onlar, ateşte ebedî kalacak olanlardır.


“ulâike habitat a'mâluhum: Onların amelleri boşa gitmiştir.
ve fîn nâri hum hâlidûn: Onlar ateşte devamlı kalacaklardır.”

Burada kullanılan tabirle: “Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.”

25. âyet-i kerime, Tevbe-63:

9/TEVBE 63: E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu).

Allah ve O’nun Resûl'üne karşı, kim haddi aşarsa, artık onun için mutlaka orada ebediyyen kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmiyorlar mı? İşte bu, büyük rüsvalıktır (rezilliktir).


Allahû Tealâ burada şirkte olanlardan bahsediyor. Şirkte olanlar deyince hep insanlar açık şirki düşünürler. Yani Allah’a tapmak yerine putlara tapanlar müşriklerdir, onun dışında başka müşrik yoktur zannederler. Oysaki Allahû Tealâ Rûm-31 ve 32’de şöyle bir açıklama yapmış:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“Allah’a ulaşmayı dile ve böylece Allah’a karşı takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma. O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

Burada müşrikler, puta tapanlar değil, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e soruyorlar:

- “Ey Allah’ın Resûl’ü! Kaç fırka oluşacak?

- 73, dînlerinde fırkalara ayrılanlar, 73 fırkaya ayrılıyorlar.

- Peki, bunlardan kim kurtulacak?

- Fırka-ı Naciye.

- Ey Allah’ın Resûl’ü! Özellikleri ne?

- Onlar da sizin ve benim gibi Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlardır.”

Kimdir Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanlar? Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, Sıratı Mustakîm’in üzerinde olur. Diğerleri Sıratı Cehîm’in üzerindedirler. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir.

Tevbe-63: “E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu):  Hâlâ bilmediler mi ki; Allah’a ve peygamberine karşı koyanların ebediyyen içinde kalacakları cehennem ateşi vardır.
(“hâliden fîhâ: devamlı olarak, ebediyen” demişler burada.) “Ebediyyen içinde kalacakları cehennem ateşi vardır.”
“hızyul azîm: İşte bu en büyük rezilliktir.”

26. âyet-i kerime Tevbe-68:

9/TEVBE 68: Vaadallâhul munâfikîne vel munâfikâti vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum, ve leanehumullâh(leanehumullâhu) ve lehum azâbun mukîm (mukîmun).

Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, orada ebedî kalacakları cehennem ateşini vaadetti. O (cehennem), onlara yeter. Ve Allah, onlara lânet etti. Ve onlar için ikâme edilmiş olan (devamlı kılınan) bir azap vardır.


“Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini vaadetmiştir. Bu onlara yeter. Allah, onları lânetlemiştir. Onlar için devamlı bir azap vardır.”

27. âyet-i kerime Yûnus-27:

10/YÛNUS 27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilletun, mâ lehum minallâhi min âsimin, ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kıtaan minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).


“Kötülük işleyenlere (seyyiat işleyenlere) gelince; onların kötülükleri (seyyiatleri) kadar ceza verilir. Onların yüzlerini bir zillet kaplar. Onları Allah’tan kurtaracak hiç kimse yoktur. Sanki yüzleri karanlık geceden bir parça ile örtülmüş gibidir. İşte bunlar, cehennemliktirler. Orada temelli kalacaklardır.”

Burada, cehennemde kalmak; temelli. Kesinlikle sonsuza kadar cehennemde kalınacak. Hangi kötülüğü yaptılarsa hangi seviyede ise durumları, 7 kat cehennemin o katına ait olan bir cezalanma sistemine tâbî olacaklar.

28. âyet-i kerime, Zumer-72:

39/ZUMER 72: Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

(Onlara): “Orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!” denildi. Artık kibirlenenlerin mesvası (kalacağı yer) ne kötü.


“İçinde ebediyyen (devamlı olarak) kalacağınız cehennemin kapılarından girin! İşte bak! Büyüklük taslayanların, kibir edenlerin (mutekebbirîn) gereği ne kötüdür.”

29. âyet-i kerime, Zuhrûf-74, 75:

43/ZUHRÛF 74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.

43/ZUHRÛF 75: Lâ yufetteru anhum ve hum fîhi mublisûn(mublisûne).

(Azap) onlardan hafifletilmez. Ve onlar, orada (Allah’ın rahmetinden) ümit kesmiş olanlardır.


“İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne): Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennemde, cehennem azabında devamlı kalacaklardır.
Lâ yufetteru anhum ve hum fîhi mublisûn(mublisûne): Bu azaba hiç ara verilmez. Onlar tamamen umutsuzdurlar.”

Görülüyor ki 29 grup âyet-i kerimede (Bunların çok büyük bir kısmı tek âyettir.) Allahû Tealâ, cehenneme giren kişinin oradan, cehennemden bir daha çıkmasının mümkün olmadığını söylüyor.

Şimdi bizim bu muhterem profesör kardeşimiz; “Hardal tanesi kadar îmânı olan, mutlaka cehennemde bir süre yandıktan sonra cennete girer.” diyor ama Kur’ân’daki bütün cehennem âyetleri, genel çerçeve içerisinde bunlar.

Şimdi bu âyetlerin arasında, Allahû Tealâ’nın; “Allah’ın dilediği şey müstesna!” demesini “Allah’ın dilediği kişi müstesna.” diye aldıklarını görüyoruz.

Bu konudaki 1. âyet, En’âm Suresinin 128. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ orada diyor ki:

6/EN'ÂM 128: Ve yevme yahşuruhum cemîâ(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenâstemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenâllezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).

Ve onların hepsini biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (tagutların arasına insanları da kattınız).” Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: “Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik.” (Allahû Tealâ): “Allah’ın dilediği şey (cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız.” buyurdu. Muhakkak ki senin Rabbin, hüküm sahibi ve en iyi bilendir.


“Ve yevme yahşuruhum cemîa(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi): Allah hepsini biraraya topladığı günde (şöyle diyecek): “Ey cinler topluluğu! İnsanların çoğunu aldatarak kendinize bağladınız.”

“ve kâle evliyauhum minel insi: ve insanlardan olan dostları da şöyle diyecekler:
rabbenestemtea ba’dunâ biba’dın: Rabbimiz, birbirimizden istifade ettik, faydalandık.
ve belagnâ ecelenellezî eccelte lenâ: Bizim için takdir etmiş olduğun ecele kavuştuk, ulaştık.
kâlen nâru mesvâkum: Allah da onlara der ki: ‘Yurdunuz ateştir.
hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu: Orada Allah’ın dilediği şey hariç. (illâ mâ; şey.) Allah’ın dilediği şey hariç, ebediyyen kalacaksınız.”

Buradaki “Allah’ın dilediği şeyi” ifadesini sanki orada “men” kelimesi varmış gibi “Allah’ın dilediği kişi hariç” diye Türkçeleştirmişler. Ama orada “men” kelimesi geçmiyor. İnsan kelimesi yok. “mâ; şey” geçiyor.

“inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun): Muhakkak ki senin Rabbin hikmet sahibidir ve bilendir.”

Bir tane daha böyle âyet-i kerime var. Dikkat edin, sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ burada, bir gün cehennemin göklerinin çatlayacağını söylüyor. Allah’ın dilediği şey; o. Cehennemin göklerinin çatladığı günde; bütün insanların da cehennemin de tekrar enerjiye çevrilmesi söz konusudur. Yani kurtuluş yok.

11/HÛD 107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuke, inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).

Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.


“Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke): Onlar Rabbinin dilemesi hariç, Allah’ın dilediği şey hariç, orada kalacaklardır.
Allah’ın dilediği şey; cehennemin gökleri ve yeri durdukça.
Hâlidîne fîhâ: orada kalacaklardır.
ma: şey
dâmetis semâvâtu vel'ardu: cehennemin yerleri ve gökleri durdukça
illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke): Rabbinin dilediği şey hariç.
inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu): Çünkü Rabbin dilediğini anında yapandır.”

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın “men” kelimesini kullanması söz konusu olsaydı, en azından insanlardan bahsediyor olacaktı ama her ikisinde de “mâ” diyor. Yani: “Allah’ın dilemesi hariç, dilediği şey cehennemin gökleri ve yeri durdukça orada kalacaklardır.”

Öyleyse baktığımız zaman sadece bu 2 âyet-i kerimenin, cehennemin göklerinin ve yerinin çatlayacağı bir noktaya kadar devam edeceğini ve cehennemle birlikte insanların da enerjiye dönüşmesinin söz konusu olacağını bize gösteriyor. Öbür taraftan Meryem Suresinin 71. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bu konuyu açıklığa kavuşturuyor. Orada da Allahû Tealâ buyuruyor ki:

19/MERYEM 71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).

Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.


“Kıyâmet günü aranızdan cehenneme uğramayacak olan hiç kimse yoktur. O gün kâfirleri diz üstü çökmüş bir vaziyette bıraktıktan sonra Biz onları, cennete gidecek olanları oradan çıkaracağız ve cennete göndereceğiz.” diyor Allahû Tealâ.

Orada da cehenneme giriş hiçbir zaman cehennemde ızdırap çekmek için değil, azap çekmek için değil. Sadece cehennemi görüp Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükretmek için.

Bilindiği gibi cehenneme giren, cehennemde kalacak olanlar burunları yere sürtünerek girerler. Cennete gidecek olanlar cehenneme uçarak girerler ve bütün cehennemi kısa bir zaman zarfında dolaşırlar. Aynı anda oraya sürtünerek girmiş olanlar hâlâ diz üstü vaziyette beklerlerken onlar uçarak cennete dönerler.

Öyleyse hiç kimse, cehenneme giren bir kişinin, cehennemde bir süre azap çektikten sonra çıkacağına dair hiçbir âyet-i kerime bize bugüne kadar gösteremedi. Acaba bu sevgili profesörümüz gösterebilecek mi? Ne dersiniz sevgili kardeşlerim?

Öbür taraftan; “cehennemden çıkamayacak kimse” dediği kişiyi “fırâk-ı dalle; dalâlet fırkası” olarak değerlendiriyor. Biz dalâlet fırkasıymışız. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemediği için kişiyi dalâlette bırakır. Allahû Tealâ diyor ki:

13/RA'D 27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


“Allah dalâlette olanları bırakır. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onları Kendisine ulaştırır.”

Öyleyse dalâletin ne olduğunu insanlar bilmiyorlar. Dalâlet, hidayetin tersi olan bir kelimedir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes dalâlettedir. Öyleyse dalâlette olan bir kişi, dalâlette olmayanlara yani hidayette olanlara “Onlar dalâlettedir, dalâlet fırkasıdır.” diyor ve bunu söyleyen bir profesör.

Sevgili kardeşlerim! Ne kadar acınacak bir durumdayız, biliyor musunuz? İslâm ülkelerinin, neden bu kadar sefil bir vaziyette olduğunu anladınız mı şimdi sevgili kardeşlerim? Bütün ilimlerin kaynağı İslâm’dır. El Cabir, matematiğe negatif değerleri, sıfırın altındaki değerleri sokan âlimdir. Dişliyi de Ebu İzl icat etmiştir. İlk kanat takarak uçan kişi, bir Osmanlı Türk’üdür; Hezarfen Ahmet Efendi.

Şimdi, burada Sebe-20’de Allahû Tealâ diyor ki:

34/SEBE 20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.


“Şeytan, insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka hariç, bütün fırkalar şeytana kul oldular.”

Allahû Tealâ Rûm-31 ve 32’de fırkaların hepsini anlatıyor:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“Allah’a ulaşmayı dile ve Allah’a karşı takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma. O müşrikler ki; dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır.” diyor Allahû Tealâ.

72 tane fırka. 73. fırka da onların içindeki Allah’a ulaşmayı dileyenler. Sebe-20’de de “Mü’minleri oluşturan bir tek fırka.” diyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hepsi 72 fırkayı ifade ediyor. 73. fırka, Allah’a ulaşmayı dileyenler.

Bu, bizim sevgili kardeşimiz Sayın Profesör, “Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavramın Kur’ân-ı Kerim’de mevcut olduğundan bile haberdar değil. Ama sevgili kardeşlerim! Bunu, onu suçlamak istikametinde söylemiyoruz çünkü öğrendiği ilimde bu yok. Ama hem öğrenmemek hem de dalâlette olduğu halde hidayette olanlara “Dalâlettesin.” demek hem de bir dîn adamı olduğu için, öğretici kadroda olduğu için, insanlara onların kurtuluşunu anlatabilecek ilime sahip olmadığı için, şu anda insanların kitle halinde cehenneme doğru gitmesinin sorumlularından bir tanesi de bu kardeşimizdir. Çünkü omuzlarında vebal var. “Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavramdan haberdar değil. Böyle bir şey söylemezse bütün insanlar onun gibi küfürde, dalâlette ve tam 10 ayrı istikamette negatif faktörlerle donatılmış olarak var olacaklar.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bu ilmi bize Allah öğretti.

Bir insan, bu kardeşimiz gibi eğer Allah’a ölmeden evvel ruhunu ulaştırmayı dilemezse o kişi:

1- Şirktedir.
2- Takva sahibi değildir.
3- Dalâlettedir.
4- Gideceği yer cehennemdir.
5- Allah’ın âyetlerinden gâfildir.
6- Hüsrandadır.
7- Hidayette değildir.
8-  Kâfirdir.
9- Tagutun dostudur.
10- Tagutun kuludur.
11- Fısktadır.
12- Allah’ın dostu değildir.

Bütün bu vasıfların sahibi olan birisi, Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir kavramdan haberi olmadığı için tabiatıyla bilemeyecektir. Normal. Ama Kur’ân böyle söylüyor. O zaman kendisi dalâlette olan bir kişi, hidayette olanlara “Siz dalâlet fırkasındasınız.” derse bu haksızlık olmaz mı acaba? Kendisine daha evvel açıklamalarda bulunmuştuk. Bu saydığımız 12 tane konunun hangi âyetlerle ispat edildiğini kendisine göndermiştik ve de bu kardeşimizin artık bunları bilmesi lâzım. Eğer bilmiyorsa sorumluluğunu hatırlatmak mecburiyetindeyiz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Sadece bu kardeşimizle alâkalı değil konumuz. Bütün Dîyanet İşleri Teşkilatı, üniversite öğretim üyelerinin büyük kısmı, ne yazık ki bu söylediğimiz şeylerden haberdar değiller. Çünkü onlar Kur’ân’ı, onlara öğretmedikleri için öğrenmediler. Yani çok iyi Arapça bilmelerine rağmen, Arapça’yı çok güzel okumalarına rağmen ve eğer fıkıh âlimleriyse başarılı birer fıkıh âlimi olmalarına rağmen Kur’ân’ın temel bilgilerine, sahâbenin öğrendiği bilgilere sahip olmadan okullarını bitirdiler ve bu makamlara yükseldiler.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; burada bir sohbetimizi daha, bir sevgili profesör kardeşimize cevap vermek için sizlerle birlikte tamamladık. Hayır, maksadımız kimseye hakaret etmek, kimseyi üzmek değildir ama ikaz etmekle vazifeliyiz. Bu konuşma, bunun için dikkate alındı.

Sevgili kardeşlerim! Bilmeyenler, bilenlere öğretmeye kalkarsa böyle bir sonuçla karşılaşılıyor. Ve kardeşlerimize, gidecekleri yerin cehennem olduğunu hatırlatmakla vazifeli olmak da doğrusunu isterseniz o kardeşlerimiz adına bize hüzün veriyor.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde bir aradayız. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R