}
İlim ve İrfan 28.04.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109308


SOHBETİN ADI: İLİM VE İRFAN
TARİH: 28.04.2005


El Fâtiha meassalâvât.

Esselâmu aleykum ve rahmetullah ve berekâtuhu.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili izleyenler, dinleyenler ve sevgili öğrenciler, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetinde Yüce Rabbimiz bizleri birlikte kıldı.

Konumuz: İlim ve İrfan.

İrfan; ilmin, fiziğin ötesine ulaşan uzantısıdır. İrfan; Allah’ın özel bir eğitim sonunda öğrettiği semavî ilmin adıdır, İlâhi ilmin adıdır. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 104. âyet-i kerimesinde diyor ki sahâbeye:

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.



“Aranızdan irfanla emredecek olan ve münkerden nehyedecek olan bir toplum, bir topluluk oluşsun.”

Aynı surenin 110. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ’nın şöyle bir ifadesini görüyoruz:

3/ÂLİ İMRÂN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).

Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.



“Artık sizler (sahâbeden bahsediyor Allahû Tealâ), münkerden nehyeden ve ma’rufla emreden bir topluluk oldunuz.” diyor.

Olmuşlar. İrfanın sahibi, normal bir insan değildir, onun ötesidir. Başka insanlardan farkı nedir? Başka insanlardan farkı, bu kişinin Allah’a ulaşmayı dilemekten başlayan bir başlangıç devresinden itibaren, mürşidine ulaşan, ruhunu Allah’a ulaştıran, fizik vücudunu Allah’a teslim eden ve nefsini de Allah’a teslim eden bir, bu onun kronolojik hayatıdır. Ama manevî hayatının temel faktörleri, bu kişide ilmin ve ilmin ötesinde irfanın sahibi olmasıdır.

Öyleyse irfan müessesesinin özellikleri nedir? İrfan müessesesinde ilmin ötesi vardır. Kur’ân-ı Kerim âyetleri bir disipline edici, insanlara Allah’ın koyduğu bütün kaidelere uymayı emreden bu kaidelerin, dünya üzerindeki davranış biçimlerimizi tayin eden kaidelerin bütünü, onları öğrenen kişi için ilimdir. İslâm’ın şartları, ibadetler. Bir insanın dînini yaşayabilmesi için temel kavramlar ve dünya üzerindeki hayatını devam ettirirken bütün muamelatta nasıl ve ne yapması lâzım geldiği. Bunların hepsi ilim sıfatındadır.

Allah’a göre ilim ve irfan diye ayrı iki faktör söz konusu değildir. Allah; irfanın da ilmin de ezelî sahibidir. Onun için Allahû Tealâ Kendisi için ilim sıfatını kullanıyor. Ve âlim olan, ilmin tamamını muhtevasına almış olan, sadece Allah’tır. Allah’ın ilmi, biz insanların ilmini de irfanını da bütünüyle kapladıktan sonra onun daha ötesini de içerir. Allah’ın ilmi, sonsuzdur. O ilimdir ki; Allahû Tealâ’ya Kur’ân’ı indirtiyor. O ilimdir ki; Allah’a daha evvelki mukaddes kitapları indirtiyor. O ilimdir ki; Allah onunla 3 asıl, 3 karşıt; 6 tane âlem yaratıyor. O ilim öyle bir ilimdir ki; ilmiyle ve de ona ilâveten rahmetiyle bütün yarattığı âlemlerin hepsini kaplıyor. İşte Allah’ın yarattığı bu âlemlerin genel görüntüsü, bir insan vücudu hüviyetindedir. Zahirî âlem de gayb âlemi de onların karşıtları olan ikisine ait, her birine ait berzah âlemleri de emr âlemi de onun zıddı olan zulmanî âlem de ya da gökler âlemi de yerler âlemi de hepsi yaratıktır. Ve bu 7 âlemin, 6 âlemin 6’sı da, 7. âlem yoktur, 6 âlem vardır sadece. Yaratılmış olsaydı ne olacaktı?  Allahû Tealâ’nın: “Biz her şeyi zıddıyla kaim kılıp çift yarattık.” demesi cihetiyle bir karşıtı olacaktı, 7 âlem olması mümkün değildi, 8 âlem olacaktı.

51/ZÂRİYÂT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.



Ama Allah’ın yaratığı âlemlerin sayısına baktığımız zaman; 3 asıl, 3 de onu karşıtı olarak 6 âlem görüyoruz.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Allah bize ilmi de irfanı da öğretti. Öyleyse irfan müessesesinin başlangıç noktası neresidir diye bir sual gelecektir akla. Orası, daimî zikrin tahakkuk ettiği noktadır. Kimdir daimî zikrin sahipleri? Daimî zikrin sahipleri, ulûl’elbab hüviyetinde olanlardır. Ulûl; sahipleri demek, elbab da lübbler. Lübb ise (çift b ile yazılır) bir insanın normal algılama alanının, idrak alanının ötesinde kalan, normal standartlarda bir insanın ulaşamayacağı ilmin ötesidir.

İşte zahirî âlemi görmek için bu âlemde yaratılan bizlere Allahû Tealâ bu gözleri veriyor. Gayb âleminde yaşamakta olan cinlere de gene gözler veriyor, onlar da kendi âlemlerini görüyorlar. Ama biz iç içe olmamıza rağmen, yani şu anda burada da sizin bulunduğunuz yerde de cinlere ait olan bir âlem de var olmasına rağmen böyle bir dizaynda normal standartlarda biz cinleri göremiyoruz, cinler de bizi görmüyorlar. Ama aynı zamanda bu âlem emr âleminin de bir parçası, onun zıddı olan alt âlemlerin de bir parçası. Yerlerin melekûtu, göklerin melekûtu; yerlerin ve göklerin sırları anlamına geliyor.


Bir insan, normal ilmin sahibi olduğu zaman, bunlar hakkında sadece bilgisi vardır. Kendisine bu bilgi Allahû Tealâ tarafından Kur’ân-ı Kerim’le, ondan evvel Tevrat’la, ondan evvel İncil’le ulaştırılmıştır. Oradaki bilgiler, başka bir muhtevayı gerektirmeden, insanlara, onların anlayacağı standartlarda anlatılmıştır. İnsanlar bunları öğrenmişlerdir. Bunlar ilimdir. Ama bir de ilmin ötesi var; irfan. İşte bu ilmin ötesi, baş gözüyle değil, kalp gözüyle görülebilen, normal kulaklarla değil, kalp kulağıyla işitilebilen bir başka dizaynı içeriyor.

İrfana giriş, ulûl’elbab makamında gerçekleşir. Bir insan, ondan evvel kalp gözü açılabilir. O ariftir ama sadece görme konusunda veya sadece işitme konusunda veya ikisinde de. Ama daimî zikre ulaşmadığı için hikmet sahibi değildir. Öyleyse irfanın, örfle emredebilmenin, irfanla emredebilmenin bir vasfı, hikmettir. İrfanın temeli, hikmettir.

Âlim kimdir? Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mürşidine ulaştığı noktadan itibaren ilmi ondan almaya başlar ve ruhunu Allah’a ulaştırdığı zaman bir hayli ilim sahibi olmuştur. Sonra fizik vücudunu Allah’a teslim edecektir. İlim sahibi olması devam edecektir. Bu kişi fizik vücudunu Allah’a teslim ettiği zaman âlim olmuştur. Ama arif olup olmadığı, onun kalp gözünün veya kalp kulağının açılmasına bağlıdır.

Dikkat edin ki; arif olan kişi irfanla emredemez. Emredebilmesi için başka vasıfları da kazanması lâzımdır. Öyleyse irfanla emretmek, emr-i bil ma’ruf yapmak ve nehy-i anil münker yapmak, münkerden nehyetmek; bunlar  sadece arif olan kişinin işi değildir. Bunlar üst seviye bir ilim gerektirir. Arifin Allahû Tealâ, kalp gözünü açar, etrafından fizik ötesi bir şeyler gösterir ona. Kalp kulağını açar, fizik ötesi bir şeyler öğretir. Fakat bu, o kişinin 7 kat gökleri, 7 kat yerleri görmesini imkân dâhiline sokmaz.

Öyleyse irfanla emreden kişinin özelliği var mı? Evet var. Bu kişi 7 kat yerlerin melekûtuna sahip olacaktır, 7 kat göklerin melekûtuna sahip olacaktır. Mürşidine ulaştıktan sonraki günahları da örtülecektir, sevaba çevrilecektir ve bu kişinin başının üzerine Allah salâh nurunu verecektir. Salâh nuru verilen bir kişi arif oldu mu? Hayır, henüz bir eksikliği var. Ne zaman Allahû Tealâ onun iradesini teslim alırsa, iradesini teslim ettiği noktadan itibaren bu kişi Allah’ın emrettiği istikamette ma’rufla emreden ve münkerden nehyeden bir hüviyet kazanır.


Öyleyse hikmetin 3 makamı var:

*Ulûl’elbab makamı,
*İhlâs makamı veya irşad olma makamı,
*Üçüncüsü de; salâh makamı.

Ama münkerden nehyetmek ve ma’rufla emretmek yetkisi, bu muhtevada 28. basamağın ancak 5. kademesinde olgunlaşan bir meyvedir. Derece derece, ayrı ayrı sahalarda kişinin elde ettikleri bir bütün oluşturmadıkça o kişi ma’rufla emreden, münkerden nehyeden birisi olamaz.

Öyleyse nelere sahiptir bu insan? Gelin, bakalım. Daha mürşidine ulaşmadan önce onun fizik dünyadaki mürşidini tanıyabilmesi, onu değerlendirebilmesi, sözlerini idrak edebilmesi için o kişinin Allahû Tealâ:

*Kulaklarındaki vakrayı almıştır, işitme hassasının mührünü açmıştır.

*Gözlerindeki hicabı mestureyi almıştır, görme hassasının üzerindeki gışavet adlı perdeyi almıştır.

*O kişinin kalbindeki, kalbinin mührünü açmıştır, kalbindeki ekinneti almıştır (idraki önleyen müesseseyi), kalbine ekinnetin yerine ihbat koymuştur.

Böylece bu kişi her şeyin en güzelini dizayn etmiştir. Allahû Tealâ, buradaki en güzelden muradının sadece zahirî âleme, fizik vücudumuzun âlemine açık bir idrak sahası oluşturduğunu ifade ediyor. Fizik âlemdeki, fizik standartlardaki mürşidini gören, onu mürşid olarak kabul eden, verdiği ilmi zevkle öğrenmeye başlayan bir insan var. Bundan evvel mürşid onun için hiçbir kıymet ifade etmiyordu.

Burada Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği olay, dünyaya açılan bir penceredir. Bu pencereden görüş, bu pencereden işitme, bu pencereden idrak oluşur, fizik algılamalara paralel bir dizaynda. Bir ikinci açılma taa ulûl’elbab makamında gerçekleşir. Fizik vücudun tesliminden sonra kişi nefsindeki bütün afetleri yok edebilmeye bütün gücüyle çalışır ve bir gün bu kişinin daimî zikre ulaştığını görürüz. Kim daimî zikre ulaştıysa, o kişi için yeni bir ufuk açılmıştır. Daimî zikre ulaşan kişinin, daimî zikre ulaştığı andan itibaren nefsinin kalbi %100 fazıllarla ve rahmetle dolar. Rahmetin oranı %2’dir, fazılların oranı %98’dir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, bu noktada hepimiz için bir işaret vardır. Nedir o işaret? Bu kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamıştır. Afet sıfırlanmıştır. Yani o kişiyi Allah’ın emirlerinden caydıracak olan bir, Allah’ın yasak ettiği fiilleri işletecek olan bir uyarıcı, bu hedeflere yöneltici bir varlık artık o kişinin iç dünyasında mevcut değildir.

O kişi bu noktada; ulûl’elbab olduğu noktada birtakım vasıfların sahibidir. Evvelâ şu irfanın başlangıç temsilcisi olan ulûl’elbabı yakından inceleyelim. Ulûl’elbab olmak farz mıdır? Farzdır. Ulûl’elbabın vasıfları nelerdir? Allahû Tealâ tarif ediyor:  

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.



li ulîl elbâb, ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab var ya, onlar, ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler.” diyor.

Demek ki bir insan 3 halde bulunabilir; ya ayaktadır ya oturuyordur ya da yan üstü yatıyordur. Nasıl yatarsa yatsın ama Allahû Tealâ yan üstü yatmamızı istiyor. Neden? Daimî zikre ulaşmanın yolunu bize göstermek için. Kıbleyi sağa alarak yattığımızı düşünün. Allahû Tealâ sağa dönerek uyumamızı istiyor. Yani sağ kulağımızın yastığın üzerine gelmesini istiyor. Gelince ne olur? Kişi sağ kulağını biraz yastığın üzerinde sağa sola oynattığında, kulağında kalbinin atışlarını basınç sebebiyle hissedebileceği bir nokta yakalar. Herkes bunu çok rahat bir şekilde hemen tespit edebilir. Öyle uyumalıdır. Yani uyurken kulağındaki kalbinin atışlarını hissedebilmelidir. Kalp, çift heceli olarak atar: “Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah, Al-lah...” diye Allah terennümüyle Allah kelimesini tekerrür ederek, tekrar ederek, tekerrür ettirerek, Allah kelimesine dayalı, mihverinde, merkezinde Allah kelimesi olan bir dizaynı içerir olay.

Sevgili kardeşlerim, işte ulûl’elbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur. Bu, ulûl’elbabın tarifi. Ulûl’elbab, lübblerin sahipleridir, fizik ötesinin sahipleridir. Bu sahibiyette ulûl’elbab için söz konusu olan şey, ulûl’elbabın bir takım vasıflar kazanmış olmasıdır. Fonksiyonel bir tarif; ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmesidir kişinin. Bu, sebep. Bunun sonucu, o kişinin kalp gözünün ve kalp kulağının açılmasıdır.

Öyleyse ulûl’elbabın 1. işareti: Daimî zikre sahip olmasıdır.
2. işareti: Buna dayalı olarak; daimî zikre dayalı olarak o kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamasıdır.

Çünkü daimî zikirde olduğu için, nefsinin kalbine devamlı Allah’ın katından rahmetle fazl, rahmetle salâvât geliyor. Ve bunlar devamlı olarak zulmanî kapıyı kapatmış olan mührün üzerine baskı yapacağı için zulmanî kapı asla açılamıyor. Açılamadığı için karanlıklar o kişinin kalbine asla giremiyor. Girmediği için bu kişi sonsuz bir mutluluğu yaşar. Kesintisiz bir mutluluk söz konusudur. Kalp asla kararmayacaktır o kişi ölene kadar ve kalp aynası pırıl pırıl aydınlık olacaktır.

Peki, kişinin 3. vasfı?

*Mutlaka kalp gözünü Allah açmıştır.

*4. vasfı: Mutlaka kalp kulağını Allah açmıştır.

Öyleyse kalp gözü ve kalp kulağı açık olan bir insan, daimî zikrin sahibi olan bir insan.


Burada 4 tane vasıf gördük. Hikmet sahibi insanın 4 vasfı:

*Daimî zikrin sahibi,

*Daimî zikrin sahibi olduğu için nefsinin kalbinde hiç afet kalmaması,

*Buna dayalı olarak kalp gözünün açılması,

*Buna dayalı olarak kalp kulağının açılması.

Bunlar, temel olgular. Bu kişinin Allah’tan aldığı, o kişinin idrakiyle alâkalı, ilim sahibi olmasını sağlayacak olan unsurlar; kalp gözü ve kalp kulağı. Allahû Tealâ o kişinin kalp gözüne dilediği şeyi gösterir ve o kişinin kalp kulağına o gösterdiği şey hakkında Kur’ân’dan veya Kur’ân’ın dışından, kendi ilminden bilgi aktarır. Kişi, öyleyse gördüğü her şey hakkında Allah’tan, kalp kulağı açık olduğu için devamlı ilim alabilecektir. İşte buradan kalp kulağıyla aldığı bu ilim, artık irfan hüviyetine girmiştir. Çünkü bu kişi bu 4 tane temel vasfın ötesinde 3 tane daha özelliğin sahibi olur:

1.’si: Her an Allah ile konuşmak imkânının sahibi olduğu için ehl-i tezekkürdür. Allah ile her konuyu müzakere etmek, karşılıklı konuşmak imkânının sahibidir. Müzakere etmek, tezekkür etmek aynı kökten gelen, çok yaklaşık iki mânâsı olan iki kelimedir. Bir konuyu detaylı olarak görüşmek, karşılıklı fikir teatisinde bulunmak ve burada taraflardan biri Allah olduğu için, Allah’ın o konudaki ilmini kuluna vermesi. Allahû Tealâ, irfan konusunda Âli İmrân Suresinin 7. âyet-i kerimesinde diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).



“O Allah ki; sana Kur’ân’ı indirdi. O Kur’ân’da muhkem âyetler de var, müteşabih âyetler de var. Muhkem âyetler, ümmülkitabın esasını teşkil eder. Müteşabih âyetlere gelince, onların gerçek anlamlarının ne olduğunu kimse bilmez, sadece Allah bilir. Kalplerinde zeyg olanlar, o müteşabih âyetlerden faydalanarak insanların arasına fitne sokmak isterler. İlimde kökleşmiş olan rasihun ise derler ki:  Ya Rabbi! Biz inandık, emin olduk ki; bütün bu ilim, Kur’ân-ı Kerim’in muhkem âyetleri de ve müteşabih âyetleri de Senin katındandır.” Allahû Tealâ açıklamaya devam ediyor: “Ama bunlar da bu rüsuh sahipleri de rasihun da tezekkür edemezle.” diyor Allahû Tealâ, “illâ ulûl’elbab: Sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir.” diyor Allahû Tealâ.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, müteşabih âyetleri tezekkür edebilecek olanlar, Allah’ın dostlarıdır. Onlar ömürleri boyunca Allah ile hep konuşmak imkânının, yetkisinin sahibi olacaklardır. Bu seviyeye yükselen birisi, daimî zikre ulaştıktan sonra oradan düşmesi, yuvarlanması artık mümkün değildir. O kişi hep daimî zikrin sahibi olarak kalacaktır. Hep ehl-i tezekkür olacaktır. Her an her konuyu Allah’a ulaştırabilecek, Allah’tan mutlaka bunun cevabını alabilecektir.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın bu dizaynında iki tane daha faktör var. Birisi, o kişinin ehl-i hikmet oluşu veya aynı kökten gelen ehl-i hüküm sahibi oluşu. Ehl-i hikmet de ehl-i hüküm de hikmetin ve hükmün sahibi olmak demek. Ehil, “sahibi” mânâsına gelir.

Bir başka özelliği de daimî zikre ulaşanların, ehl-i hayır olmalarıdır.  Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Hiç kimse daimî zikre ulaşmadan ehl-i hikmet olamaz. Kim daimî zikre ulaşırsa, o kişi ehl-i hayır olur.

Neden? Nedir hayır? Hayır, derecat kazandıran bütün olayların adıdır. Yaptığımız hangi işlem veya uğradığımız hangi olay bize derecat kazandırıyorsa, o hayırdır. Buradaki Allahû Tealâ’nın verdiği o müstesna, muhteşem misale dikkatle bakın, Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.



“Olaylar vardır; sizi üzer ama o olaylar sizin için hayırdır. Olaylar vardır; sizleri sevindirir ama o olaylar sizin için şerrdir. Siz bilmezsiniz.” diyor, “Rabbiniz bilir.” diyor.

İşte basit bir misal; hırsız, birinin malını çalmış, neşeleniyor, seviniyor. Oysaki bu olay, onu sevindiren olay bir şerrdir. Neden şerrdir? Çünkü bu olay sebebiyle hırsız derecat kaybetmiştir. Derecat kaybettiğimiz her olay bizim için şerri oluşturur. Peki, malı çalınan? Malı çalınan da malı çalındığı için üzülüyor. Ama aslında üzülmesi değil, belki de sevinmesi gerekir. Neden? Çünkü hırsız onun malını çalmıştır. Hırsız ne kadar derecat kaybetmişse hırsızın kaybettiği bütün derecat, malı çalınanın hesabına kaydedilmiştir. Birisi derecat kaybetmiştir, diğeri derecatı kazanmıştır. Yani olay vücuda geldiği anda terazi sıfıra sıfır elde var sıfır noktasına ulaşmıştır. Adalet teessüs etmiştir. Olayın karşılığında derecat kazanılmıştır, olayın karşılığında derecat kaybedilmiştir. Çalan hırsız, çaldığı için derecat kaybediyor. Hırsızlık suçuyla kaybettiği dereceler birbirine eşit ve denge, sıfıra sıfır elde var sıfır. Malı çalınan, malını kaybediyor, terazinin bir tarafında bu var, öbür tarafında da kazandığı dereceler var. Dünyada mal kaybetmenin oluşturduğu hüzün, o kişinin kazandığı derecatla Allahû Tealâ tarafından telâfi ediliyor. Tabiî kişi hüzünden ayrılır mı, mutlu olur mu, bu onun hissiyatına bağlı. Ama Allah’ın katında hesap sıfırlanmıştır; olaya karşı derecat. Böyle bir dizaynda hayrı tarif ettiğimiz zaman, bize derecat kaybettiren bütün olaylar şerrdir, bize derecat kazandıran bütün olaylar, hayırdır.

Öyleyse ulûl’elbab kimdir? Daimî zikrin sahibidir. Zikir, derecat kazandıran bir olay olduğuna göre daimî zikrin sahipleri, kesintisiz olarak her saniye Allahû Tealâ’dan gelen en az 700 derecelik bir kazancın sahipleridir. Her an 700 derecelik bir hayır o kişilere ulaşıyor. Her saniye bu kadar dereceyi bu insanlar devamlı olarak kazanıyorlar.

Öyleyse bir insanın bir hayır işlediği zaman kazanacağı en asgari derece, 1 derecedir. Her saniye bu kişi bir derece mutlaka kazanır, hayır işliyorsa. Ama bunun 700 katını Allahû Tealâ verecek ona. Daha ruhunu Allah’a ulaştırdığı noktadan itibaren bu kişi 1’e 700’e hak kazanmıştır. İşte ulûl’elbab, hayrın da sahibidir.

Ve sevgili kardeşlerim, 3. faktörü, ulûl’elbab olan bir kişinin başlangıçtaki 4 vasıf unsurundan sonra sahip olduğu 3 sonuçtan 3.’sü, hikmet sahibi olmaktır, hüküm sahibi olmaktır.  Bu kişi hakem veya hâkim olarak hangi konuya girerse, hakem olarak da hâkim olarak da vereceği kararlar mutlaka hakikati yansıtır. O Allah’tan sorarak kararını vereceği için karar mutlak olarak adalete tam uygun tecelli eder. Bu, o kişinin ehl-i hüküm tarafıdır. İster birileri onu hakemliğe tayin etsinler, orada hükmünü versin, ister hâkim standartlarında birisi olsun, orada hükmünü versin, netice değişmez, mutlaka doğru hüküm ona ulaştırılır Allahû Tealâ tarafından, o da o hükmü diğerlerine ulaştırır.

Peki, bu kişinin bu hükümden, aynı kökten gelen hikmet ve hüküm kelimesinin kökünden gelen ikinci muhtevası; ehl-i hikmet oluşudur. Bildiğiniz gibi Kur’ân-ı Kerim 28 basamaklık bir gelişim dizaynını kapsar. Herhangi bir âyet eğer bu basamaklarla alâkalıysa, o âyetin 28 basamaktan hangisine ait olduğunu o kişi derhâl anlar. Bunların her biri ayrı bir hüküm ifade eder sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

Öyleyse ulûl’elbab olan bir kişinin demek ki özellikleri; kalp gözü açık, kalp kulağı açık, daimî zikrin sahibi, nefsinde hiç afet kalmamış olan birisi. Hiç kimseye karşı kin duymaz, hiç kimseden nefret etmez. Herkesi sever. Az sevdiğinden çok sevdiğine doğru bir dizi insan vardır. Ama nefret etmez ve kin tutmaz. Böyle bir dizaynda bu insanın hüviyeti, bize açık bir husus gösteriyor. Bu kişi 7 tane özellik sahibidir.

İşte ulûl’elbab noktasına ulaşan bir insana Allahû Tealâ mutlaka yerlerin melekûtunu gösterir. Bu kişiye 7 kattaki 7 cehennem ayrı ayrı gösterilir. Her birinde tüyleri ürperir. İnsanların kıyâmetten sonra nasıl bir işkenceye tâbî tutulacağını görmek, onu derinden yaralar. İnsanların Allah’a ulaşmayı dilememeleri halinde gideceği yerlerin ne kadar korkunç olduğunu Allahû Tealâ ona gösterir. İlk defa gördüğünde tüyleri ürperir: “Acaba Allahû Tealâ bunu bana benim de gideceğim yer orası olduğu için mi gösteriyor?” diye bir endişe duyar. Allahû Tealâ derhâl o endişesini izale eder. “Hayır, seninle alâkalı bir konu değil ama sen bu kademede, ulûl’elbab kademesinde bunların hepsini görmekle mükellefsin. Onun için sana 7 kat cehennemi, 7 yer katını, bir başka ifadeyle yerlerin melekûtunu gösteriyoruz.” buyurur Allahû Tealâ.

Bu, yerlerin melekûtu, 7. cehennemden, en alt cehennemden yukarıya doğru 6., 5., 4., 2., 1. kat cehennem, yani (-1), (-2) diye aşağı doğru gider, (-3), (-4), (-5), (-6) ve sonra da (-7). Bu 7 kat cehennem gösterildikten sonra ulûl'elbab’a, ulûl’elbabla ihlâs makamı arasındaki bir geçit noktası olan zemin kattaki devrin imamının dergâhı gösterilir. Oradaki altın paralardan oluşan bir küme, insanların 10’arlık sıralar halinde bulunuşu, her bir sıranın önünde mutlaka bir rahleler dizisi mevcuttur. Herkesin önünde ayrı bir rahle, hepsinde de Kur’ân-ı Kerim’ler açık. Ve 1. sıranın sağ tarafında sağ kanat velîsi, sol tarafında sol kanat velîsi, onlar da bu rahlelilerle birlikte otururlar. Onların önünde rahle yoktur. Ve erkeklerin sırasının bittiği yerde hanımların sırası başlar. Hanım sultan sağ tarafındadır 1. sıranın. Bunların karşılarında bir duvar devam eder sol taraf doğru. Solda bir altın kapı göreceklerdir; üzeri baklava dilimli bir altın kapı. Yüksekliği yaklaşık 4 metre, genişliği 1,5 metre ile 2 metre arasında. Üzerinde kapı eli, kapı tokmağı mevcut olmayan bir kapı. İşte bu, altın kapıdır. Bu kapı, 7 tane gök katını birbirine bağlayan Tarîki Mustakîm'in giriş kapısıdır. 7. katta bunun zıddı olan, aynı kapıyı göreceksiniz. 7 tane beyaz mermerin, basamakların üzerinde, iki tarafı tırabzanlı olan bir sistem; aynı kapı var. Ama burada bu kapının altında 7 tane merdivenden oluşan, beyaz mermer merdivenden oluşan bir ilâve var. Sahanlığın üstündeki eşikten itibaren altın kapı başlar. Kapıların büyüklüğü ikisinde de aynıdır. Altın kapıdan içeri giren, 7. gök katının 1. âlemine ulaşır. Burası kader hücreleridir.

İşte sevgili kardeşlerim, ulûl’elbab olan bir kişi, zemin katta mutlaka devrin imamının dergâhını görür, bu söylediğimiz standartlar içinde. Nereden mi biliyoruz? E sevgili kardeşlerim, bizim dergâhımız. Biz bilmeyelim de kim bilsin? Hepiniz gelirsiniz, görürsünüz. Ama gördüğünüz şey, bu dünya üzerindeki maddî hüviyetteki camidir, dergâhtır. Ama derûnu, o söylediğimiz standartlardadır.

İşte ulûl’elbab makamındaki kişi, bu vasıfların sahibidir. Burası hikmetin 1. makamıdır.  Sonra bu kişi muhlis olur. Ne zaman olur? Ne zaman o kişiye, (yerlerin melekûtu tamamlandıktan sonra, anadergâh gösterildikten sonra zemin kat da tamamlanmış olur), ne zaman 1. gök katı gösterilirse, orada yapılan açıkta secde gösterilirse orası, o zaman o kişi ulûl’elbab makamını mutlaka bitirmiştir, ihlâs makamına adım atmıştır. Bu kişi irşad olmaya doğru gidiyor, muhlis olmaya doğru gidiyor.


*1. gök katında; ona açıktaki secde mahalli gösterilir.
*2. gök katında; suvarılma havuzları gösterilir.
*3. gök katında; 2 katlı mescid gösterilir.
*4. gök katında; Beyt-ül Makdes’in aslı,
*5. katında; Beyt-ül Haram’ın aslı,
*6. katında; sıbgatullah olma, Allah’ın nurlarıyla nurlanma mahalli,
*7. katta da demin tarif ettiğimiz altın kapıdan girerek 7 tane âlem gösterilir.

*1. âlem; Kader Hücreleridir.
*2. âlem; Ümmülkitap.
*3. âlem; Kudret Denizi.
*4.’sü; Makam-ı Mahmud.
*5.’si;  Divan-ı Salihîn.
*6.’sı; Zikir Hücreleri.
*7.’si; de; İndi İlâhi.

Bunların hepsini Allahû Tealâ, ihlâs makamında kuluna  gösterir. Bu 7., Sidretül Münteha’nın görülmesiyle ihlâs makamı tamamlanır ve kişi Tövbe-i Nasuh'a davet edilir Allahû Tealâ tarafından. Kim Tövbe-i Nasuh'a davet edilmişse, ihlâs makamı sona ermiştir. İhlâs makamı hikmetin 2. kademesidir, yerlerin melekûtundan sonra göklerin melekûtuna kişiyi sahip kılan.


*Bu Tövbe-i Nasuh, salâh makamının yani 3. hikmet makamının 1. kademesini oluşturur. *Bundan sonra o kişinin günahlarını Allahû Tealâ örter, mürşidine tâbî olduktan sonraki günahlarını.

*Sonra o kişiye Allahû Tealâ salâh nurunu verir, başının üzerine.

*Sonra o kişinin günahlarını sevaba çevirir.
 
4 faktör, 4 kademe. Bu 4. kademenin sonunda o kişinin iradesini Allahû Tealâ teslim alır. Bu noktada kişi yerlerin ve göklerin melekûtuna sahip olduktan sonra, bu vasıfların sahibi olunca o Allah’ın irşad makamına tayin için gerekli olan şartların hepsini kazanmıştır. Nefsinin kalbi, ulûl’elbab makamında 7 mertebe, ihlâs makamında irşad olduğu zamana kadar 2. defa 7 mertebe; 14 mertebe, salâh makamının 4 kademesinde 4 mertebe, bir de Allah onun iradesini teslim aldığı zaman 1 mertebe daha; 5 mertebe. 14, 5 daha; 19 eder, nefsinin kalbi 19 mertebe müzeyyen olur. Bu nokta o kişinin irşad makamına tayin olduğu yerdir. İşte bir insanın "İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılındığı, hem memur; Allah’tan aldığı emirleri tebliğ ederek irşad edecek, hem de mezun; bu konuda kendisine Allahû Tealâ tarafından izin verilmiş.

Öyleyse:

*Memur; amiri olan Allah’ın verdiği emirleri mutlak olarak yerine getirerek görevini yapacak.

*Mezun; buna Allahû Tealâ tarafından izinli kılınmış.

Şimdi bütün sahâbe bu vasfa sahip miydi diye bakalım. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi de bunu söylüyor. Baştan söylediğimiz Âli İmrân Suresinin 110. âyet-i kerimesinin yanı başında Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi de aynı şeyi söylüyor.

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.



“O sabikûn-el evvelîn var ya,” diyor Allahû Tealâ, “onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı da muhacirîndendi.” (Yani Medine’deki ev sahipleri, Mekke’den Medine’ye göç eden, muhaceret eden  muhacirler). “Bir de” diyor Allahû Tealâ, “ensara ve muhacirîne ihsanla tâbî olanlardandı. Allah onlara cennetler hazırlamıştır. Onların gidecekleri yer cennettir.” Diyor Allahû Tealâ, “altlarından ırmaklar akan cennettir.” diyor. “Onlar, fevz-ül azîmin sahipleridir.” diyor.

*İrşad makamının 1. işareti; fevz-ül azîm.

*Sonra ecr-ul azîm,

*Hazz-ul azîm ve

*Fazl-ul azîm olmak üzere 4 tane azîm müessese var.

En üst nokta, bu 4 ayrı cepheden oluşur. Bunların hepsi, kim irşad makamının sahibi olmuşsa onun Allahû Tealâ tarafından sahip kılındığı hususlardır. İşte bu noktaya gelen kişi, Allahû Tealâ tarafından kendisine yetki verilmiş olan, münkerden nehyedecek olan ve irfanla emredecek olan kişidir. Ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmiştir. Allah’tan: “İrşada memur ve mezun kılındın.” diye açık bir şekilde emir almıştır. Bir nev’i sözle verilen diploma. Ve de görevi, irşad etmektir. Sadece irşad makamına ait olan iki müessese var: Münkerden nehyetmek ve ma’rufla emretmek, irfanla emretmek, urf.

İşte sevgili kardeşlerim, ilmin ötesi, irfandır. İrfansa bu hüviyeti mutlak olarak gerektirir. İrfan sahibi olan kişi, Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılınan, hakka tukatihi takvanın, Hakk’ul yakîn takvasının, irade teslimi takvasının sahibi olan kişidir.

Bu söylediklerim hakkında, bizim zamanımızın âlimleri hiçbir şey bilmezler. Bilmek mecburiyetinde de değillerdir. Bunlar Allah’ın Kur’ân âyetleriyle bizlere anlattığı, Allah’ın büyük hakikatleri. Bilmenizde fayda var sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir sırlar dizisini daha huzurunuzda Allahû Tealâ açmayı, hikmetin arkasında nelerin mevcut olduğunu sizlere anlatmamızı nasip kıldı. Bu, bizim için her zaman bir büyük zevktir sevgili kardeşlerim. Allah’ın bize öğrettiği, sizlere öğretmek üzere öğrettiği Kur’ân hakikatleri, Allah’ın lütuf ve keremiyle sizlere bizim vasıtamızla sunduğu Kur’ân’ın incileri.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım.

El Fâtiha meassalâvât.

Esselâmu aleykum ve rahmetullah ve berekâtuhu.

İmam İskender Ali  M İ H R