}
Frankfurt Konferansı Sorularına Cevaplar (08.05.2005) 08.05.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109368

 
 
 
SOHBETİN ADI: FRANKFURT KONFERANS SORULARINA CEVAPLAR
TARİHİ: 08.05.2005


Muhterem Frankfurtlu misafirlerimiz! Almanya’nın, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen değerli kardeşlerimiz! MİHR Vakfı’nın değerli mensupları! Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi, suallerinize cevap vermek üzere tekrar selâmlıyoruz;

Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Bize ulaşan sualler şöyle inşaallah:

SORU: Frankfurt’a hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Bizler Frankfurt’tan, Heilbronn’dan, Nürnberg’ten, Kassel’den, Dortmund’dan, Hamburg’dan, Stuttgart’tan, Waiblingen’den, Böblingen’den, Ludwigsburg’dan, Lübeck, Wiesbaden’den, Glückstadt’tan, Quickborn’dan, Mainz’dan, Dietzenbach’tan, Brüksel’den ve Almanya’nın, Belçika ve Fransa’nın ve Avrupa’nın değişik yerlerinden talebeleriniziz. Rabbimize, bugün bu müstesna günde adeta bir bayram sevinci içinde buraya gelmeyi bizlere nasip kıldığı ve sizi Frankfurt’ta ağırlamayı nasip kıldığı için sonsuz hamd ve şükrederiz.

(Biz de burada sizlerle birlikte olmayı Yüce Rabbimiz bize nasip kıldığı için O’na sonsuz hamd ve şükrederiz.)

Sohbetiniz süresince bizi bu âlemden alıp Rabbimizin gül bahçelerinde mutluluk diyarına, doyumsuz bir yolculuğa götürdünüz. Bu konferansı bize lütfettiğiniz için sonsuz teşekkürlerimizi kabul buyurunuz.

Bu teşekkür bize ait sevgili kardeşlerim! Sizler zahmet buyurup geldiniz. Biz, Allah içiniz. Dünyanın her tarafında konferans vermekle vazifelendirildik. Ve de burada da inşaallah Allahû Tealâ bize bu konferansı nasip kıldı. Sizler uzak uzak yerlerden geldiniz ama işte Allahû Tealâ bizleri, hepinizi, hepimizi bir araya getirdi. Biz de size mukâbil teşekkürlerimizi sunuyoruz. Hepiniz, bu konferansta hazır bulunan herkese şükran borçluyuz.

“Bugün burada çok güzel bir yağmur yağıyor. Bu yağmurla şehrimiz nasıl yıkanıyorsa; dileriz Rabbimiz, sizinle geçirmeyi nasip kıldığı şu müstesna saatlerde bugün kalplerimizi de rahmetiyle yıkar, pir-u pak yapar.”

Böyle olması için dua ederiz. Zaten öylesiniz sevgili kardeşlerim… Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda zaten cenneti kazanmış durumdasınız. Ve her geçen gün kalbinizin karanlıkları adım adım yok oluyor.

“Mübarek ellerinizden hürmetle ve çok büyük bir hasretle öper, çok kıymetli dualarınızı bekleriz.”

Biz de hepinizin gözlerinden öperiz ve hepiniz için dualar ederiz inşaallah.

Gül kokan ellerinizden öpüyorum. Sizi çok seviyoruz. Size sormak istediğim; kabir azabı. Kabir azabı hakkında bilgi verir misiniz? Bir insan ölünce, ruh bedenden ayrılınca acı hisseder mi?  Niye halk arasında 52’si yapılıyor?

CEVAP: Kabir azabı hakkında bilgi vereceğiz. Ama ilk sual bu: “Ruh bedenden ayrılınca acı hisseder mi insan?”

Hissetmez sevgili kardeşlerim! Ölürken hiç kimse acı duymaz. Ruh, bedenden zaten mezara girmeden evvel ayrılmıştır, ölüm sırasında ayrılmıştır. Ve ayrılırken kişi hiç acı çekmez. Ruh, dilediği an vücudunuzu terk eder hayattayken de siz. Ve tekrar vücuda yeniden döner ama bunun hiç farkına bile varamazsınız. Ruhun vücudunuzdan dilediği zaman ayrılması, dilediği yere gitmesi, ruha verilmiş bir imtiyazdır, bir yetkidir. Ama bu gideceği yer hiçbir zaman Allah’a geri dönüş olamaz. Allah’a geri dönüş için mutlaka o kişinin ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemesi lâzım. Ayrıca böyle bir çıkış, Allah'a geri dönüş için çıkış, sadece bir tek şartla gerçekleşir; o kişinin mürşidine tâbî olması halinde.

Öyleyse: “Kabirde bir insan acı çeker mi?” Fizik vücudu normal standartlarda çekmez. Ama “Kabir azabı denen bir müessese var mı?” diye soruyorsanız; “Evet, var sevgili kardeşlerim.” Size, bütün insanlara öldüğü zaman hayat filmi gösterilecek ve bu hayat filminde o kişinin kazandığı dereceler sebebiyle ona mutluluğu yaşatmak söz konusu olur, kaybettiği dereceler sebebiyle de onu azaplandırmak… Hem günahlarının hem sevaplarının bedelini, mezarda kişi o kırk gün zarfında öder. Ama aslında buradaki azap, hiçbir zaman cehennem azabı gibi “o kişinin cehennemdeki fizik vücudunun yanması, etlerinin erimesi, tekrar et giydirilmesi, yeniden aynı sıkıntılara maruz kalması” diye bir olay söz konusu değildir.

“Burnu çok zor düşermiş.” diyorlar.”

Zor da düşse, çabuk da düşse burnu, o kişiye bir acı vermesi söz konusu olmaz sevgili kardeşlerim. Bir insan öldükten sonra artık o fizik standartlarda bir acı hissetmez. Yani onun vücudunun toprak olması, orada burnunun düşmesi veya düşmemesi o kişiye şu veya bu şekilde hiçbir şey acı veremez. Fizik vücuda bir acı gelmesi söz konusu değildir. O kişinin mezarda çektiği azap; manevî bir azaptır. Hayat filminin mutluluk oluşturan kesimlerinde yani derecat kazandığı kesimlerinde o kişiye huzur hissettirilir, mutluluk hissettirilir. Negatif anlarında da zarar hissettirilir. Öyle ki, kırk gün içinde kişi bütün hayatını bir defa daha yaşamış olur. Sevaplarıyla, günahlarıyla, kederleriyle, sevinçleriyle…

Yanlış bilinen şeylere dikkatle bakın; bir insan mezarda, mezara girdikten sonra onu bilmem bir akrep gelmiş sokmuş, bir yılan sokmuş ya da bir mahlûk onun bir etini kemirmiş, bunların o kişiye hiçbir şekilde acı vermesi mümkün değildir.

Ölü bedeniyle acı çeker mi? Yoksa bâtıl inanç mı?

Bu bir bâtıl inanç. Ölü bedeniyle azap çekmez. O artık ölmüştür. Acıyı hissettiren nefs, vücutta bir fonksiyon edâ edemez. Ölümle beraber nefs, vücuttan ayrılmış ve berzâh âlemine gitmiştir.

Öyleyse bir kişinin “ölü olan bedeniyle acı çekmesi” diye bir olay kesinlikle söz konusu değildir.

SORU: Es selâmu aleykum, Ey Allah dostu, başımızın Sultanı, gözümüzün nuru! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!) Biricik Efendimiz, mübarek Mehdi Resûl Efendimiz! Efendimiz biz, Kassel’deki öğrencilerinizin size hürmetlerini ve çok çok selâmlarını getirdik. (Kassel’den gelen bir kardeşimiz bu.) Bir de Yozgat, konutlar kasabasındaki teyzemiz ve ailesinden… (O aileye de selâm ederiz). Ve bütün müridlerinizden kucak dolusu ve kamyon dolusu selâmlar, sevgiler ve hürmetler getirdik. (Bizden de sizlere sevgiler, selâmlar.) Hepimiz sizi çok seviyoruz. (Biz de sizleri çok seviyoruz.) İnşaallah size lâyık müridler, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e lâyık ümmet ve Yüce Rabbimize lâyık kul oluruz. Bu konuda sizden mübarek dualarınızı bekliyoruz. (Hep dualar ederiz inşaallah, hepiniz için sevgili kardeşlerim.) Efendimiz, benim 1. sorum: gerçekten dînimizde hülle var mıdır?

CEVAP: Dînimizde demekle “Kur’ân’da var mıdır?”ı kastediyorsanız Kur’ân’da yoktur. Ama insanlar hülleyi bir nevi çözüm olarak getirmişler ve tatbik ediyorlar.  Kur’ân ’da sadece Allahû Tealâ kanunlarını koyar. Şer’î kanunları konulmuştur, bu olayda kaideler yerleşmiştir. Bir kadına “Boş ol.” dedikten sonra o kadın başka biri ile bir gece beraber kalması hüllenin temel şartı. Yani bunun için kişinin tâlâkı salası ile 3 defa “Boş ol.” demekle boşaması lâzım karısını. Bir defa boşadıktan sonra tekrar kabul ederse, tekrar nikâh kıyılır. Ama 3 defa “Boş ol.” demesinin arkasından o kişinin eşiyle tekrar beraber olabilmesi ancak o kadının üzerinden 2. bir nikâhın var olmasıyla mümkündür.

Bunlar, bu konuların uzmanları biz değiliz sevgili kardeşlerim! Biz, bu kalın çizgilerle bu kadar söyleyebiliriz size. Ama İslâm hukuku uzmanları ülkemizde pek çok. Ve bu konuları gerçekten bihakkın da biliyorlar. Bütün bilgiler onlar tarafından verilebilir. Ama hülle Kur’ân-ı Kerim hükümlerinde hülle müessesesine bir açık kapı… Yani hüllenin tatbikatı için Allahû Tealâ bir yol göstermemiştir. Kanununu koymuştur, tâlâkı salasıyla boşanmalarda o kadınla evlenebilmek için kadının başından bir nikâh geçmesi gerekir. Tanıdık birisiyle bir nikâh kıyabiliyor ama bir beraberlik oluşmuyor. Ve ondan sonra da kadın tekrar ait olduğu zaten kocası, ona dönmüş oluyor.

SORU: Cennetin 7. katında bayanlara da yer var mı?

CEVAP: Elbette. Allahû Tealâ diyor ki, o 7. kattaki kişiler biliyorsunuz devrin imamları. Allah’ın resûlleridir devrin imamları. Bir de irşad makamına Allahû Tealâ’nın tayin ettikleri… Onun dışında asıl oranın gerçek sahipleri; peygamberler. Peygamberlerle, peygamber olmayan resûller (kavim resûlleri) ikinci bir bölümde bulunurlar. Bu peygamberlerle beraber, peygamber olmayan resûllerden devrin imamları aynı bölümde bulunurlar. Diğer resûller (kavim resûlleri) diğer binadadırlar. Ama bu 7. kata, salâh makamının sahibi olmak kaydıyla orada bulunan resûllerin, peygamberlerin eşlerinin de hatta anne babalarının da çocuklarının da ulaşması mümkün. Biliyorsunuz ki; salâh makamına ulaşan kişi Adn cennetlerinin sahibi olmaz.  Adn cennetleri sadece resûller, kavim resûlleri, devrin imamları ve peygamberler için geçerlidir. Ama peygamberlerin hanımlarından, devrin imamlarının hanımlarından, anne babasından, çocuklarından salâha ulaşanlar; onunla beraber Adn cennetlerine bulanabiliyor. Kur’ân-ı Kerim bu konuda bir âyet-i kerime içeriyor.

SORU: Mâide-19’da Yüce Rabbimiz: “Peygamberlerin ardı arkası kesildiği bir sırada size elçimiz geldi. Gerçekleri size açıklıyor ki; “Bize bir müjdeleyici ve bir uyarıcı gelmedi.” demeyesiniz diye. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah herşeye hakkıyla kaadirdir.” Kardeşimiz soruyor: Bu âyette Peygamber Efendimiz (S.A.V) mi, devrin imamları mı anlatılıyor? Yoksa Mehdi Resûlden mi bahsediyor?” diyor sevgili kardeşlerim, kardeşimiz.

5/MÂİDE 19: Yâ ehlel kitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum alâ fetretin min er rusuli en tekûlû mâ câenâ min beşîrin ve lâ nezîrin fe kad câekum beşîrun ve nezîr(nezîru) vallâhu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).

Ey Kitap ehli! Resûllerin (peygamberlerin) fetret devrinde (aralarının kesildiği zamanda), sizlere gerçekleri açıklayan Resûl’ümüz (elçimiz) gelmişti. “Bize bir müjdeleyici ve de uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye (dememeniz için). Oysa size "müjdeleyici ve uyarıcı" bir Resûl gelmişti. Allah herşeye kaadirdir.


 CEVAP: Şimdi Mâide-19’da bunu söylüyor Allahû Tealâ ama 18’e bakalım konunun açıklanması için. Mâide-18’de Allahû Tealâ buyuruyor ki:

5/MÂİDE 18: Ve kâletil yahûdu ven nasârâ nahnu ebnâullâhi ve ehıbbâuhu kul fe lime yuazzibukum bi zunûbikul bel entum beşerun mimmen halak(halaka) yagfiru limen yeşâu ve yuazzibu men yeşâu ve lillâhi mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ ve ileyhil masîr(masîru).

Ve, Yahudiler ve Hristiyanlar; “Biz Allah’ın oğulları ve O’nun sevdikleriyiz.” dediler. De ki; “O halde niçin Allah size günahlarınızdan dolayı azap ediyor?” Hayır, siz O’nun yarattıklarından bir beşersiniz (insansınız), O, dilediğini mağfiret eder, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin mülkü Allah’ındır. Ve varış O’nadır (ulaşılacak makam O’nun Zat’ıdır).


“Yahudiler ve Hristiyanlar; “Biz Allah'ın oğulları ve O'nun sevdikleriyiz.” dediler. De ki; “O halde niçin Allah size günahlarınızdan dolayı azap ediyor?” Hayır, siz O'nun yarattıklarından bir insansınız. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan herşeyin mülkü Allah'ındır. Ve dönüş O'nadır.”

Öyleyse ne diyorlar? “Biz Allah'ın oğulları ve O'nun sevdikleriyiz.” demişler. Bu ifade bir sonraki âyet-i kerime, 19. âyet-i kerimede kardeşimizin söyledikleri yer alıyor. Burada Allahû Tealâ’nın “Ey kitap ehli!” dediği bu yahudilerden ve kitap sahiplerinden bunları söyleyenler. Burada Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bahsediyor. Onun, ona itiraz edenlere Allahû Tealâ’nın cevabı. Söz konusu olan ne Mehdi Resûldür ne bir başka resûldür. Çünkü onlar peygamberlerle alâkalı olan insanlar değildir, neticede kavim resûlleridir, kendi kavminin resûlleridir. Ama Allahû Tealâ onu huzur namazının imamlığına vekâleten tayin etmiştir. Peygamberlerin bulunmadığı devrelerde de huzur namazı devam edeceği için o bir zaruret. Mutlaka hayatta olan birisinin Allah’ın huzurundaki namazı kıldırması gerektiği için. Buradaki söz konusu olan kişi: Peygamber Efendimiz (S.A.V). Bir evvelki âyetle bağladığımız zaman hitap ehli ile de Allahû Tealâ’nın kimi kastettiği kesinlik kazanıyor.

SORU: Bir insan sadece Allah’a ulaşmayı dilese ama bir türlü mürşidine tâbî olmayı istemese, yine de cennete girer mi?

CEVAP: Bu söylediğin şey mümkün değil. Ya insan Allah’a ulaşmayı diler. Dilerse; Allah ona mutlaka o kişideki bütün eksiklikleri gidererek vasıflar kazandırır. Yani diyelim ki; “Bir kişi Allah’a ulaşmayı diledi. Ama bu kişi namazı sevmiyor, bu kişi aynı zamanda orucu da sevmiyor, çok fena açlık hissediyor. Diyelim ki; bu kişi sigara tiryakisi, ramazanda fena halde öfkeleniyor sigara içemediği için. Bu kişi eğer Allah’a ulaşmayı dilemişe; Allahû Tealâ ona mutlaka namazı sevdirecektir. Zikri sevdirecektir. Oruçta ona açlığı hissettirmeyecektir ve o kişi hangi eksiklerle cihazlanmış olarak var ise o eksiklerin hepsini Allah’a ulaşması babında görevlerini yapabilmesi için Allah giderecektir. Öyle ki; o kişi mutlaka ruhunu Allah'a ulaştıracaktır.

Sadece 2 tane alternatif sevgili kardeşlerim; Allah'a ulaşmayı dilemek veya dilememek! Bu söylediğiniz şey, mürşide tâbî olmayı istememek; sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için geçerlidir. Çünkü Allahû Tealâ mürşid sevgisi de dahil o kişiye mutlaka namaz kılmayı sevdirir, mutlaka mürşidini sevdirir. Bu sebeple o kişinin sevemeyeceği bir mürşidin Allahû Tealâ tarafından o kişi için tayin edilmesi mümkün değildir. Allahû Tealâ Nahl Suresinin 9. âyet-i kerimesinde diyor ki:

16/NAHL 9: Ve alâllâhi kasdus sebîli ve minhâ câirun, ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).

Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.


“alallâhi kasdus sebili: Sebîllerin, (Her mürşidin bulunduğu dergâhtan devrin imamının bulunduğu dergâha bir yol vardır; sebîl.) o sebîlin tayini (bir başka ifadeyle, asıl ifadesiyle o mürşidin tayini) Allah’a aittir.” diyor.

Hiç kimse kendi mürşidini seçme hakkının sahibi değildir. Herkes hacet namazını kılacaktır, Allah’tan mürşidini soracaktır, Allah mutlaka gösterecektir.

Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.


“vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn: Allah'tan sabırla ve namazla (yani hacet namazıyla) mürşidinizi talep edin.” diyor. “İstianeyi, mürşidinizin kim olduğunu talep edin.” diyor, “Öğrenin Allahû Tealâ’dan.” diyor.

Allah’tan öğrenilecek, hacet namazıyla öğrenilecek. Ama bir kişi Allah'a ulaşmayı dilemiyor ve de Allah’tan mürşid soruyor, Allahû Tealâ ona hiçbir zaman mürşidini göstermez. “Sadece huşû sahiplerine gösteririm.” diyor Allahû Tealâ. Huşû sahiplerinin vasfı veriliyor:

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


“ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn: Onlar, Allah'a mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı) kesin şekilde, Allah’a ruhlarını ölmeden evvel ulaştıracaklarına kesin şekilde inananlardır. Ölümden sonra da ruhlarının tekrar Allah'a geri döndürüleceğine gene kesin şekilde inananlardır.”
 
Öyleyse buradaki muhtevaya baktığımız zaman sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlere, bu dileyenlerden de… Mademki Allahû Tealâ söz vermiş “Kim Bana ulaşmayı dilerse; Ben onu mutlaka Kendime ulaştıracağım.” Öyleyse “Ben, Allah’a ulaşmayı diliyorum ve insan ruhunun Allah’a ulaşacağına kesin şekilde inanıyorum. Öyleyse Allah, benim ruhumu mutlaka Allah’a ulaştıracaktır.” diyen kişiye Allahû Tealâ mürşidini gösteriyor.

O zaman “Bir insan Allah’a ulaşmayı dilese ama mürşide tâbî olmayı istemese”  diye bir olay mümkün değil. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allah ona mutlaka mürşidini sevdirir.

• Bu kişi oruç tutmayı sevmiyor; Allah ona orucu sevdirir, açlık hissettirmez.
• Bu kişi zikir yapmayı sevmiyor; Allahû Tealâ ona zikir yaptırır ve zikri bir zevk haline getirir.

Çünkü Allah’ın sözü var: “Kim Bana ulaşmayı dilerse; Ben, onu Kendime ulaştırırım.” “O ulaşır.” demiyor; “Ben onu Kendime ulaştırırım.” diyor. Allah, bununla Kendisini bağlamış, taahhüt altına sokmuş ve Allahû Tealâ diyor ki: “Allah’ın verdiği sözü yerine getirmemesi asla mümkün değildir.”

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Öyleyse böyle bir olay mümkün değil. Ama bir insan Allah’a ulaşmayı dilediğini zannediyor da, mürşide ulaşmayı dilemiyorsa, sevmiyorsa böyle bir şeyi; o zaman o Allah’a ulaşmayı dilememiştir, namaz kılmayı sevmiyorsa; dilememiştir, zikir yapmayı sevmiyorsa; dilememiştir. İşaretler bunlardır. Dilemek veya dilememek kesin şekilde birbirinden ayrılır.

SORU: Bir insan tâbî olduktan sonra şu veya bu nedenden bir türlü zikrini yapamasa, bu insan tekrar tövbe almak zorunda mı?

CEVAP: Hayır, tövbe almak zorunda değil. Ama tekrar Allah'a ulaşmayı dilemek zorunda. Önemli olan da zaten Allah’a ulaşmayı dilemek. Mürşid sevgisi Allahû Tealâ tarafından verilecek. Siz sevmeyeceksiniz mürşidinizi; Allah size sevdirecek.

Sevgili kardeşlerim! Bu konu hep yanlış anlaşılıyor. Yapmanız lâzımgelen şey; sadece Allah'a ulaşmayı dilemek. Geri kalan ne varsa Allah gerçekleştirecek. Eğer “Ben Allah’a ulaşmayı diledim ama namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum.” diyorsunuz. Olmaz, mümkün değil! Eğer Allah'a ulaşmayı dilemişseniz; Allahû Tealâ mutlaka size orucu sevdirir. “Ben Allah'a ulaşmayı diledim ama namazlarımı kılamıyorum.” Yanlış! Allah’a ulaşmayı dilememişsiniz. “Zikirlerimi yapamıyorum.” Yanlış! Allah’a ulaşmayı dilememişsiniz. Sözden demişsiniz ki: “Yarabbi! Ben Sana ulaşmayı istiyorum.” Bu Allah’ın katında bir değer değildir. Kalbinizden bir talebi ulaştıracaksınız.

Hatırlayın olayı: “O savaşa iştirak etmeyenler; “Biz gelecek sefer seninle birlikte savaşa gideceğiz.” dedikleri zaman Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Onlar, sana kalplerinde olmayan bir şeyi söylüyorlar.”

48/FETİH 11: Se yekûlu lekel muhallefûne minel a’râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul fe men yemliku lekum minallâhi şey’en in erâde bikum darren ev erâde bikum nef’â(nef’en), bel kânallâhu bi mâ ta’melûne habîrâ(habîren).

Araplardan muhallefunlar (geride kalanlar), sana: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Artık bizim için mağfiret dile.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. De ki: “Eğer Allah, size bir zarar veya fayda dilerse, bu taktirde sizin için Allah’tan (gelen) bir şeye kim mani olabilir (fayda veya zararı önleyebilir)? Hayır (öyle değil), Allah yaptığınız şeylerden haberdardır.”


Siz de kalbinizdeki bir talebi Allah’a ulaştıracaksınız. O zaman bunların geçersizliğini göreceksiniz. Öyle bir insan mutlaka namazı sever, mutlaka orucu sever, mutlaka zikri sever, bütün ibadetlere açıktır, Allah ona mutlaka onları sevdirir.

Kaldı ki, “Cennete girebilmek için mürşide ulaşmak mutlak gereklidir, mürşide ulaşmayan cennete giremez.” diyorsa bunun 1. kesimi doğrudur; “Mürşide ulaşmak mutlaka gereklidir.” Ama “Mürşide ulaşamayan cennete giremez.” diyorsa kim; yalan söylüyor. Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, Allah'a ulaşmayı dilediği anda Allahû Tealâ’ya kalbinden bu talebi ulaştırmışsa, dilediği anda 1. kat cennetin sahibidir. Hiç kimse onu cennetten men edemez.

Öyleyse hani birtakım ukalâlar diyorlar ki, biz diyormuşuz ki; “Eğer bana tâbî olmazsanız; yandınız, cehenneme gidersiniz.” Hayır, sevgili kardeşlerim! Tâbî olmayanlar da Allah’a ulaşmayı diledikleri takdirde mutlaka Allah’ın cennetine girerler. Bir farklılık var: Bu Allah'a ulaşmayı dileyen kişi kendisi Allahû Tealâ’nın ona verdiği sevgiyle mürşidini arayacaktır, Allah’tan hacet namazı kılıp soracaktır. Allah, ona mutlaka mürşidini gösterecektir. Mürşide ulaşmadan cennete girilmez, diye bir şey kesinlikle söz konusu değil. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes cennet ehli olur.

Diyelim ki; bu kişinin ömrü vefa etmedi. Allah'a ulaşmayı diledi, mürşidi de istiyor ama hacet namazını kılamadan öldü… Mutlaka cennete girer. Allah razı olsun.

SORU: Bir insan Allah’a ruhunu ölmeden evvel ulaştırmazsa; öldükten sonra o kişinin ruhunu Kendine kabul etmediği doğru mu?

CEVAP: Yalan sevgili kardeşlerim! Böyle bir şey kesinlikle doğru değil. Bir insan ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmazsa; öldükten sonra ruhu ölüm melekleri tarafından 7 tane gök katının en üst noktasına kadar, 7. gök katının en üst noktasına kadar, Sidretül Münteha’ya kadar götürülür, oradan da o ruh yukarıya tek başına çıkar, Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. İster o kişi cennete gidecek olsun, ister cehenneme gidecek olsun, ister Allah'a ruhunu ölmeden evvel ulaştırmayı dilesin, ister dilemesin netice değişmez; herkesin ruhu mutlaka Allah'ın Zat’ına geri dönecektir.

SORU: Etrafımızda mürşide tâbî olmayan bir insanın üzerinde zülmanî bir olay varmış. Ve onun için bir cinci hocaya gitti ama şu ana kadar bir değişiklik olmadığını söylüyor. Bu kişiye “Mürşide tâbî olmadan cinci hocaya gitmenin bir faydası olmaz.” diye Kur’ân âyetleriyle nasıl anlatabilirim?

CEVAP: Yanlış bu bilgi, sevgili kardeşim! “Bir mürşide tâbî olmadan cinci hocaya gitmenin faydası olmaz.” ifadesi yanlış. Cinciler, mürşidlerle alâkalı değillerdir. Onlardan sadece ulvî cinlerle ilişki kuran cinci hocalar var. Onlar, bu konunun dışında. Onlar, irşad makamlarıyla zaten temasta olanlardır. Ama normal bir cinci hoca genellikle cinlerle alâkalı olan konularla meşguldür. Ve o kişi mürşide tâbî olsa da olmasa da onun cinlerini tedavi edebilen cinlerden o kişileri kurtaran cinci hocalar var. “Mürşide tâbî olmayanın, cinci hoca cinlerini çıkartamaz.” diye bir olay söz konusu değil. Cincilerle mürşidlerin bir ilişkisi söz konusu olmaz.

Yani açık olarak ifade ettik zannediyoruz. “Mürşide tâbî olan bir kişinin cinleri, cinci hoca tarafından çıkarabilir; tâbî olmayanların çıkarılamaz.” diye bir hüküm Kur’ân-ı Kerim’de mevcut değildir. Böyle bir şey geçerli değil, bu bir zan. Ama kim Allah'a ulaşmayı dilerse; Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi Allah, mutlaka mürşidine ulaştırır. Mürşidine tâbî olduğu anda o kişi, devrin imamının ruhu tâbî olan bu kişinin başının üzerine derhal gelir. Oradaki 7 tane ni’metten bir tanesi, devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine önden arkaya doğru uzanarak gidip yerleşmesidir. Bu yerleşme tamam olduktan sonra, o vücuda hiçbir cinin girmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Ama cin ondan evvel girmişse o kişinin vücudunda cin mevcut olarak o kişi tasavvufa adım atmıştır. Allah’ın irşad makamına tâbî olmak emrini yerine getirmiştir. Bu kişi ondan evvel de cinliydi, bu noktada da cinlidir. Gene bir cinci hocaya gidip cinlerini çıkartması gerekecektir tabiî. “Mürşidine tâbî olanın cinleri çıkar, diğerlerinin çıkmaz.” sözü yanlış.

SORU: Bizler, tâbî olan evlâtlarınız, kardeşleriniz, can dostlarınızız! (Allah razı olsun). Beyan ve tebliğ konusunda nasıl davranmalıyız? Çünkü size ve camiamıza bir kötülük veya bir kötü sözden çok çekiniyoruz.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim! Siz çekinseniz de çekinmeseniz de onlar bizim hakkımızda her türlü iftirayı yapmakta devam edeceklerdir. Ama tebliğ yapmanızda fayda var. Eğer sizin tebliğiniz, o bulunduğunuz yerde, sizin yapacağınız tebliğ tesirsiz olur da sizlerle tartışanlar, size yanlışlarınızı söyleyenler söz konusu olursa; o zaman Almanya’daki kardeşlerimize müracaat edin. Oradan o kişilerle kavga etmeden Allah'ın güzelliklerini onlara anlatacak kardeşlerimiz gelsinler, onlar anlatsınlar. Siz sadece tebliğ yapacaksınız. Bu âyetleri öğrendikten sonra insanlarla tartışmaya girin. Yoksa girmeyin, sadece tebliği yapın, ihtarları verin okusunlar ve doğruluğunu gördükten sonra zaten onlar da kardeşimiz olacaklardır.

“Susup sadece camiamızla mı sohbet edelim? Yoksa çekinmeden tebliğ ve beyanda bulunabilir miyiz?”

Çekinmeden tebliğ ve beyanda bulunabilirsiniz, tartışma hariç. Çünkü karşınızdaki insanlar nefs tezkiyesi yapmadıkları için öfkeli, kindar, size zarar verebilecek olan hüviyette olabilirler. Onlarla kavga edici bir dizayn içine girmemelisiniz.

Sevgili kardeşlerim! Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in cahiller konusunda bir çekince vermesi boşuna değil. Cahiller, kaba kuvvetin temsilcileridir. Kafalarındaki yanlış ilmin standartları içerisinde her an yanlışlıklar yapabilirler. Siz normal şartlarda tebliğinizi yapın. Karşınızda eğer iddia sahibi insanlar varsa; o zaman oradaki (Almanya’daki) kardeşlerimizden onlarla dostça konuşabilecek olanlar gelsinler.

SORU: Allah’a ulaşmayı dilemek ne demektir?

CEVAP: Allah’a ruhunu ulaştırmak konusundaki talebini, dileğini Allah’a diliyle ulaştırmak, ama kalbinden bir talebi ulaştırmak demektir. Yani siz Allah’a dilinizle “Yarabbi! Ben Sana ulaşmak istiyorum.” derseniz bu bir şey ifade etmez. Kalbinizde gerçek anlamda bir talebin olması lâzım, isteğin olması lâzım. İsteksiz, talepsiz bir ifade olmaz. Demin anlatmıştım ne demek istediğimi. Böyle bir talebin sahibi olmak mecburiyetindesiniz. Allah'a ulaşmayı dilemek demek; ruhunuzu ölmeden önce Allah'a ulaştırmayı istemek demek Allahû Tealâ’dan. Kalbinizden bir talebin Allah’a ulaşması ve dilinizle de bunu tasdik etmesi, ikrar etmeniz. Allahû Tealâ kalpten talebin ulaşmasını dilin de bunu ikrar etmesini, tasdik etmesini ister.

“Sayın hocam! Siz diyorsunuz ki: “Namazını kılan, diğer görevlerini yerine getiren inançlı bir kişi eğer hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemezse; cennete giremez.”

Biz, bunu söylüyoruz ama bu bizim sözümüz değil sevgili kardeşlerim; bu Kur’ân ın sözü! Allahû Tealâ (bir defa daha söyleyelim) diyor ki Yunûs Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde:

10/YÛNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS 8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“innellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn. Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn: Onlar, kesin şekilde, muhakkak surette Bana mülâki olmayı (ruhlarını ölmeden evvel Bana ulaştırmayı) dilemezler. Onlar, dünya hayatından razıdırlar, dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Onları dünya hayatı doyuma ulaştırır, tatmin eder. Onlar, Benim âyetlerimden gâfil olanlardır. Ve onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir, cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Ötesi yok. Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin gideceği yer cehennem sevgili kardeşlerim. Biz demiyoruz; Kur’ân söylüyor. Biz de Kur’ân’ın, Allahû Tealâ’nın bize verdiği âyetlerini sizlere açıklıyoruz.

Öyleyse “Bu kişi hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemezse cennete giremez.” diyoruz. “Bu kişi namaz kılan, diğer görevlerini yerine getiren” demekle, biliyoruz İslâm’ın 5 şartını kast ediyorsunuz.

• Namaz kılmak,
• Oruç tutmak,
• Zekât vermek,
• Hacca gitmek,
• Kelime-i şahadet getirmek.

Bunların 5’ini yapan bir insan Allah’a ulaşmayı dilememiş, Allah’a da inanıyor. “Bu kişinin cennete gitmesi lâzım.” diye düşünüyor herkes ama gidemez sevgili kardeşlerim. Gideceği yer ne yazık ki cehennemdir. Onun için Allahû Tealâ bizi bu göreve naspetti ki; bu hakikatleri size, bütün dünyaya ulaştıralım diye. İşte herkes böyle zannediyor, senin söylediğin gibi zannediyor sevgili kardeşim.  

“İslâm’ın 5 şartını yerine getiren, İslâm’ın şartı 5 olduğuna göre bu şartların hepsini yerine getiren mutlaka cennete girer.” deniyor. Hatta “Kalbinde hardal tanesi kadar îmân olan mutlaka cennete girer.” deniyor. Ama Kur’ân-ı Kerim de; “Gidemez.” diyor. “O kişi Benim cennetime giremez.” diyor. “Bana ulaşmayı dilemeyen hiç kimsenin cennete gitmesi mümkün değildir. Onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor. Daha neler… “Dalâlettedir.” diyor, “Küfürdedir.” diyor, “Hüsrandadır.” diyor. Detaya girmeyelim.

Öyleyse bir defa daha bakıyoruz: “Siz diyorsunuz ki: “Namazını kılan, diğer görevlerini yerine getiren (İslâm’ın 5 şartından bahsediyor kardeşimiz.) inançlı bir kişi Allah’a da inanıyor. Eğer hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemezse; cennete giremez.”

Evet, aynen öyle söylüyor Kur’ân-ı Kerim. Biz de Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini söylüyoruz. Aynen öyle. Doğru.

“Ben Allah’a ulaşmayı diliyorum. Fakat ben bunu diledikten sonra da yine aynı şeyleri yapıyorum. Yani namazımı kılıyorum, orucu tutuyorum.” diyor kardeşimiz.

Arasındaki fark o kadar büyük ki! Siz ömür boyunca bunları yapsanız da diyelim ki; bunlardan kazandığınız dereceler, kaybettiğiniz derecelerden daha fazla. Ama Allah'a ulaşmayı dilemezseniz; Allahû Tealâ o ibadetleriniz sebebiyle kazandığınız derecelerin hepsini heba ediyor yani boşa gidiyor ibadetleriniz. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hadîs-i şerifinde: “Hiç kimse ibadetleriyle cennete giremez.” diyor.

Öyleyse ibadetlerin, Allah'a ulaşma dileği yoksa heba olması söz konusu. İşte Kehf Suresinin 105. âyet-i kerimesi:

18/KEHF 105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


“Kim Allah’ın âyetlerini ve Allah'a mülâki olmayı (yani ruhu ölmeden Allah’a ulaştırmayı) inkâr ederse…”

Kişi Allah’a ulaşmayı dilemediğine göre bu dileğin sahibi değil. Bunu inkâr edenlerden bir tanesi. E zaten İslâm’ın 5 şartını yerine getirdiğine göre inanıyorsa, Allah'a ulaşmayı neden dilemesin ki? Mutlaka onu da dileyecek. Ama “Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse; o kişinin bütün amelleri boşa gidiyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi hüsranda. Ve hüsranda olanların amelleri boşa gidiyor Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesi gereğince:

39/ZUMER 65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilâllezîne min kablike, le in eşrakte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).

Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: “Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” diye vahyolundu.


Şimdi bir kişi Allah'a ulaşmayı dilememiş. Allahû Tealâ onun amellerini boşa çıkartıyor. Bir kişi de Allah'a ulaşmayı dilemiş. İkisi de aynı şekilde ibadetlerini yapıyor. Namaz, oruç, zekât, hac, kelime-i şahadet 2 tarafta da var. Birisi Allah'a ulaşmayı dilemiş, öteki dilememiş.

Bakınız şimdi farkı gözden geçirelim: Dileyen kişinin bu ibadetlerinin kazancı kaldıktan başka (İbadetlerinden kazandığı kazanç duruyor.) Allahû Tealâ onun günahlarını örtüyor. Allah'a ulaşmayı dileyen kişinin o bütün kazandığı derecelerden, yaptığı 5 ayrı cephede ibadetlerden… Yani İslâm’ın 5 şartını yerine getirdiği için kazandığı bütün dereceler amel defterinde kalıyor, duruyor. Yetmez. Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin bütün günahlarını örtüyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


“Ey âmenû olanlar, inananlar! Takva sahibi olun. (Yani Allah’a ulaşmayı dileyin ki, takva sahibi olasınız). O zaman Allahû Tealâ size furkanlar verecek. Verdiği furkanla sizin bütün günahlarınızı öretecek.” diyor.

O zaman kişi hem bu kazançların sahibi. Yani namaz kılmış, oruç tutmuş, zekât vermiş. Oradan kazandığı dereceleri hiç dokunulmuyor, aynen duruyor dereceleri. Yetmez; bir de üstüne üstlük Allahû Tealâ “O kişinin o güne kadarki bütün günahlarını yok ediyor.”

Şimdi bir karşılaştırın sevgili kardeşlerim; Allah'a ulaşmayı dilemenin ne kadar büyük avantajları olduğunu bir karşılaştırın. Hem ibadetleriniz duruyor, bütün dereceleri kazanmış durumdasınız hem de bütün günahlarınız örtülüyor. Sadece bir Allah'a ulaşmayı dilediniz diye.

Dilemediniz. İslâm’ın 5 şartını yerine getirmek dolayısıyla sahip olduğunuz bütün muhteva yok oluyor sevgili kardeşlerim. Ve kendinize yazık ediyorsunuz. Çünkü gideceğiniz yer cehennem oluyor. Şimdi devam ediyoruz kardeşimizin suallerine.

“Ben Allah’a ulaşmayı diliyorum. Fakat ben bunu diledikten sonra da yine aynı şeyleri yapıyorum. (Yani namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorum.) Yani namaz kılmak ve diğer İslâmî görevlerimi... (Tamam). O halde ben ruhumun Allah’a ulaşıp ulaşmadığı nasıl anlayacağım?”

Bir defa, evvelâ bu kazanç durumunu yerli yerine oturtalım bu kardeşimizle. “Şimdi ben ruhumun Allah'a ulaşıp ulaşmadığını nasıl anlayacağım?” diyor kardeşimiz. Evvelâ Allah'a ulaşmayı diledin mi, dilemedin mi onu nasıl anlayacaksın? O yaptığın ibadetlerden zevk almaya başlayacaksın.

• Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir kişi; oruç tuttuğu zaman orucunda mutlaka, kesin şekilde şiddetli açlık hisseder. Ama Allah'a ulaşmayı dileyen kişi bu açlığı hissetmez.
• Allah’a ulaşmayı dileyen kişi; namazlardan zevk alarak namazını kılar, diğeri o zevki alamaz.
• Allah’a ulaşmayı dileyen kişi; zikir yapar. Ama İslâm’ın 5 şartı zikri içermiyor.

Öyleyse diğer ibadetlerini yapan kişi zikir yapmadığı için de ayrıca kayıptadır. Kardeşimiz burada saysaydı daha güzel olurdu ama ben buradan İslâm'ın 5 şartını çıkartıyorum. Herkes zannediyor ki; “İslâm’ın 5 şartını yapan, mutlaka Allah’ın cennetine girer.”

Giremez kardeşlerim! Mutlaka o kişinin Allah'a ulaşmayı dilemesi lâzım. Lâzım ki; hem o bütün ibadetlerden kazandığı dereceler kendisinde kalsın, silinmesin, örtünmesin hem de Allahû Tealâ onun bütün günahlarını örtsün. O kişinin Allah bütün günahlarını örter.  Ve de onun sevapları da aynen kalır. Mürşidine ulaştığı zaman da tâbiiyet sırasında da günahları sevaba çevrilir. Yani bir taşla kaç kuş birden. Bütün bunlar sadece Allah'ın emirlerini yerine getirmenize bağlı.

Sevgili kardeşlerim! Şeytan İslâm’ın başına öyle bir çorap örmüş ki; İslâm’ı tarumar etmiş. Allah'ın bütün insanları kurtuluşa ulaştıracak olan emirleri yok edilmiş. Daha bu perdeleri yeni yeni insanlar bizim kılavuzluğumuzda açmaya başladılar. Öğrendikçe, ihtarları okudukça hakikatleri bütün dîn adamları anlayacaktır. Kibirliler bize sadece düşman oluyorlar ama bu, Allah'a düşman olmak demektir sevgili kardeşlerim.

“Yaptığım işlerimde aradaki fark nasıl olacaktır?”

Aradaki fark; bir defa Allahû Tealâ'nın ibadetlerinizi derecat olarak saymasının yanı başında sizin bütün günahlarınızı örtmesi olacaktır. İbadetlerinizi zevkle yaptığınızı göreceksiniz.  Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, bir mü’mine normal standartlarda biraz zor gelirken inanan bir kişiye, Allah’a ulaşmayı dileyen bu inanan kişiye zor gelmez sevgili kardeşlerim. Allah razı olsun.

SORU: Allahû Tealâ’nın sevdiği kulu 2 nişan taşıyor.

1- Birini ibadetle meşgul ediyor. Meselâ yapacağı hatadan uzak tutuyor.
2- Hata yapıldığı zaman anında tövbe ediliyor.

Allahû Tealâ’nın bizi affettiğini nasıl öğreniriz? Lütfen açıklar mısınız?

CEVAP:  Bir defa daha okuyalım. Biraz karışık bir ifade:

“Allahû Tealâ’nın sevdiği kulu 2 nişan taşıyor.

1- Birini ibadetle meşgul ediyor. Meselâ yapacağı hatadan uzak tutuyor.” Yani o hatayı yapacağı anda kişi ibadetle meşgulse hatayı işlemez olur.”

Güzel, tamam. Ama 5 vakit namaz kıldığını düşünün bu kişinin… Ne kadar sürer? 24 saatlik bir zaman parçasında, hepsini toplayın, 1 saatin içinde hepsi biter. Geri kalan 23 saatlik hatalardan ne haber?

“2- Hata yapıldığı zaman anında tövbe ediliyor. Allahû Tealâ’nın bizi affettiğini nasıl öğreniriz? Lütfen açıklar mısınız?”

Sevgili kardeşim! Eğer sevdiği kul demekle, Allah’a ulaşmayı dileyenleri kast ediyorsanız; o zaman sualinizin cevabı var. Allah’ın sevdiği kulun yani Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişiyi Allah’ın sevmemesi mümkün değildir. Bu sevdiği kulu da Allahû Tealâ mükâfatlandırır. Ona bütün ibadetleri… O kişinin bu noktadan itibaren hatalar yaptığını, mürşidine ulaştığı devreye kadar hatalarında da derecat kaybettiğini düşünelim. Bu kişi mürşidine ulaşıp tâbî olduğu zaman işlediği bütün günahlar orada affedilmekle kalmıyor, sevaba çevriliyor.

Allahû Tealâ'nın o kişiyi affetmesi bu tarzda bir affetme. Bunun dışında bir kişi Allah'ın yolunda olsa, Allah’a ulaşmayı dilese ama günah işlese; o günah ona yazılır. Allah’a ulaşmayı dilemese, günah işlese, aynı seviyede bir günah işlediği kişiye, aynı seviyede bir günah yazılır. Farklılık, günahın işlendiği anda tahakkuk etmez. Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin ondan evvel işlediği günahlar affedilir ama ondan sonra o, günah işledikçe gene amel defterine aynen yazılır. Fakat bu kişi mürşidine ulaştığı zaman tâbiiyetten sonra, işlediği bütün günahlar affedilmekle kalmaz; sevaba çevrilir. Diğerlerinden farklılık budur. Allah razı olsun.

Bir kişi ister Allah'a ulaşmayı dilesin hatta mürşidine tâbî olsun, isterse dilemesin, tâbî olmasın; o kişi günah işledikten sonra Allah’ın bunu affedip affetmeyeceği konusunda bir garanti mevcut değildir. Bu genel hükümler hariç. Bir kişi Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onun günahlarını mutlaka örter. Kim olursa olsun bu kişi. Aynı kişi bir gün 14. basamakta mürşidine ulaşıp tâbî olacaktır. O zaman da ondan sonra işlediği günahlar da affedilecek ve hepsi sevaba çevrilecektir. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler için. Ama bu Allah’a ulaşmayı dileyen kişi Allah’a ulaştı, gene hatalar işliyor, gene günahları kaydediliyor. Tıpkı Allah’ın yoluna girmemiş olan bir kişinin günah işlemesi gibi.

Öyleyse hataların, bu kişi “Yarabbi! Beni affet!” dediği için affedilmesi söz konusu değildir, o kişi Allah’a ulaşmayı dilemedikçe. Bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.  

SORU: Efendimiz, Frankfurt’u nurlandırdığınız için Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd ve şükretsek azdır. (Biz de sizlerle nurlanıyoruz sevgili kardeşlerim). Size birkaç sorum olacaktı.

1- Bir hafta evvel Diyanet camisinde bir konferans oldu. Katılım yüksek sayıdaydı. Konuşmacı olarak Prof. Nihat Hatipoğlu geldi. (Prof. Nihat Hatipoğlu! İlk defa duyuyoruz adını). Ve şu hadîsi söyledi:

“Mahşerde insanlar Allahû Tealâ’nın önüne çıktığında günah tartıları ağır gelse de Allahû Tealâ bir kâğıt parçası koyacakmış sevap tartılarının üzerine. İnsanlar diyecekmiş ki: “Ne olur bu kâğıt parçasından…” Ama bu kâğıt parçasından sonra insanların günahları dağlar kadar olsa bile sevap tartısı ağır gelecekmiş.”

CEVAP: Bu bir masal sevgili kardeşlerim. Bir profesörün Kur’ân âyetlerine bakmadan, Kur’ân âyetleriyle hemhâl olmadan bunları söylemesi de aslında bize çok garip geliyor. Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinin 102. âyet-i kerimesinde diyor ki:

23/MU'MİNÛN 102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).

O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.


“Kıyâmet günü mizanlar kurulur. Kimin sevap tartıları ağır gelirse; onlar felâha erenlerdir. Yani gidecekleri yer Allah’ın cennetidir.”

Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesi:

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Kimin de sevap tartıları hafif gelirse; onlar hüsranda olanlardır. Onların gideceği yer, ebediyyen kalmak üzere cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Ve de Allah’ın o kişiye, Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde yapacağı müdahale kıyâmet günü tahakkuk etmez. Bu dünya üzerinde tahakkuk eder; o kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman tahakkuk eder. Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin bütün günahları, Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesi gereğince örtülür. Ve “Bu kişi mürşidine ulaştığı zaman o kişinin bütün günahları sevaba çevrilir.” Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince.

Diyor ki Allahû Tealâ Furkân Suresinin 69. âyet-i kerimesinde:

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.


“O kişi,” diyor. “Onlar, cehenneme girerler, cehennemde ebediyyen kalacaklardır.”

Furkân-70’te de diyor ki (söz konusu olan âyet-i kerime bu):

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Ama kim Allah’a ulaşmayı dilediyse, tâbiiyetini gerçekleştirip îmânı artan mü’min olmuşsa, (Bunun bir işareti mutlaka nefs tezkiyesine başlamaktır. Ondan evvel başlayamıyor.) nefs tezkiyesi yapıyorsa; Allah, onların günahlarını sevaba çevirir.” diyor.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) de diyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır; Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.” diyor.

Kur’ân-ı Kerim’i bütün âyetleriyle incelemek bir zarurettir. Ama bizim dîn adamlarımız Kur’ân’dan tamamen tecrid edilmiş vaziyetteler. “Kur’ân’ın lafzını ve ruhunu öğretmek.” diye bir ders, hiçbir ilâhiyat fakültesinde mevcut değil. Bu sebeple Kur’ân bilgisinden Kur’ân’ın âyetlerindeki muhtevadan mahrum bir dîn adamları kitlesi, ülkenin dîni kontrolünü elinde tutuyorlar. Ve de Kur’ân’ın âyetleriyle hemhâl olmadıkları için, bilmedikleri bir ilimle insanlara fetva veriyorlar. İşte bu Prof. Nihat Hatipoğlu kardeşimiz de bir hadîse dayalı olarak bu ilmi veriyor.

Hatalı mı? Hayır, bir hadîste bu yazılı olabilir. Ama burada hatası ne? Kur’ân’la mutlaka hadîsleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in emri gereğince karşılaştırması lâzım. Karşılaştırmadığı da kesin. Çünkü böyle bir şey Kur’ân-ı Kerim’de mevcut değil sevgili kardeşlerim.

“Kimi rivayete göre “Bu kâğıt parçasında “Lâ ilâhe İllâllah” yazacakmış, kimi rivayete göreyse “oruç” yazarmış. Bunu sormamın sebebi: bu konuşmayı duyan çok kişi “Oh!” diyerek bir rahatlama sesi çıkarttılar ve de inandılar.”

Sevgili kardeşlerim! Biz bu kadar yıldır Kur’ân âyetleriyle insanlara sesleniyoruz ve Kur’ân âyetleri bunun aksini söylerken, “Böyle bir şeyin mümkün olmayacağını” söylerken bir profesör çıkıyor diyor ki: “Allahû Tealâ bir kâğıt koyacak teraziye. Bu kâğıt teraziyi ağır getirecek.” Tabiî onlar, kıyâmet günkü mizandan haberdar değiller. Kıyâmet günkü mizan, bir terazi değil sevgili kardeşlerim!

Kıyâmet günkü mizan; sizin bütün amellerinizin, doğuşunuzdan ölümünüze kadar geçecek olan bütün zaman parçalarında neler yaptıysanız hepsini kiramen katibîn melekleri 3 boyutlu olarak kameraya alıyorlar. O size bir ekransız 3 boyutlu olarak gösterilecek. Ama her saniye ya derecat kaybedeceksiniz ya da kazanacaksınız. Ve de o değerler; değişmeyen değerler. Kıyâmet günü değişmesi de söz konusu değil. Allahû Tealâ “Biz, herşeyi bu Kur’ân’ın içine yerleştirdik, hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” diyor.

6/EN'ÂM 38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).


Eğer böyle bir şey söz konusu olsaydı ki bu Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna ters düşüyor. Allahû Tealâ’nın ne zaman buna benzer işlemi yapacağı 2 şekilde mümkün:

•O kişi Allah’a ulaşmayı dilediği zaman onun günahlarını örtüyor; Enfâl Suresi 29. âyet-i kerime:

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.


•Ve mürşidine ulaşıp tâbî olduğu zaman da günahlarını sevaba çeviriyor; Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi.

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Ve de başkası yok. Öyleyse bir profesör bir açıklamayı yaptıktan sonra bunu Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle karşılaştırmamışsa, bir vebal altına girer sevgili kardeşlerim. İşte insanlar o ferahlamayı yaşarlarve kendilerine düşen görevi yapmazlar. Profesörler, Allah’ın söylediği bu güzellikleri, Allah'a ulaşmayı dilemenin faziletlerini bilmeden insanlara sadece bu öğrendikleri şeyleri söylüyorlar, üstelik de Kur’ân’a ters düşen. Bir profesör fikri, hiç kimseyi cehennemden kurtaramaz.

SORU: Hidayet çağını anlatabilir misiniz?

CEVAP: Hidayet çağı; bundan 30 kamerî yıl evvel başladı 1976’da. Allahû Tealâ unutulmuş olan hidayeti bize öğretmeye ve bize “Risalet Nurları” isimli bir kitap yazdırmaya başladı.

Sevgili kardeşlerim! Risalet Nurları, biz tutuklanınca gazetecilerin eline geçti. Oysaki Allahû Tealâ orada diyor ki: “Biz, sana emir vermedikçe, bu kitap ikimizin arasında bir sırdır.” Sonrası biliyorsunuz; Ceviz Kabuğu rezaleti… Ama onun kamuoyuna duyurduğu çok büyük bir gerçek. Ceviz Kabuğu rezaleti 45 dakikalık, bir perdelik faciaydı.

Ama sevgili kardeşlerim! Ceviz Kabuğu rezaleti ki; Allahû Tealâ’nın söylediği bir gerçeği ortaya koydu. Allahû Tealâ diyor ki Kur’ân-ı Kerim’de:

“Onlar, mekir yaparlar (hile yaparlar), Allah’a karşı hile yaparlar.” diyor. “Ama bilmezler ki; Allah’ın hilesi daha büyüktür.” diyor.

3/ÂLİ İMRÂN 54: Ve mekerû ve mekarallâh(mekarallâhu), vallâhu hayrul mâkirîn(mâkirîne).

Ve onlar hile yaptılar, Allah da (onlara) hile yaptı. Ve Allah, (hileye karşı) hile yapanların en hayırlısıdır.


İşte onlar, hile yaptılar. “Bizim bir deli olduğumuzu” kamuoyuna kabul ettirdiler. 4 tane profesör, sevgili kardeşlerim. Bir de bizim Ceviz Oğlu Ceviz kardeşimiz… He biz ona Ceviz Oğlu Ceviz dedik diye kızıyormuş. Soyadı Cevizoğlu değil mi bu kardeşimizin? Kızması gerekmez diye düşünüyoruz ama peki adını söyleyelim: Hulki Cevizoğlu!

Sevgili kardeşlerim! Orada;
 
•“Bizim deli olduğumuzu” kamuoyuna kabul ettirdiler; bir.
•“Bizim şeytandan vahiy aldığımızı yani şeytan tarafından öğretilmiş olduğumuzu” kamuoyuna kabul ettirdiler; iki.  

Ve biz orada sizlere tam 3 defa “Allah’a ulaşmayı dileyin yoksa gideceğiniz yer cehennemdir.” demek imkânını bulduk, size tam 3 defa ihtarda bulunduk. Ama bu ihtar dikkate alınmadı. Belki hepiniz o olayı seyrettiniz ama şu anda bizi dinleyenlerden hiçbiriniz hatırlamıyorsunuz bile bizim böle bir şey söylediğimizi. Halbuki alın, bakın; tam 3 defa söylemişiz. Kurtuluşunuzun anahtarını vermişiz. Ama Allahû Tealâ’nın burada ayrı ayrı hikmetleri gizli. Ve bu Ceviz Kabuğu rezaletinden sonra insanlar bizden yüz çevirdiler, kaçtılar. İnsanlar bize karşı sert davranmaya, bize zarar vermeye başladılar.

İşte Allahû Tealâ’nın mekri o zaman çıktı ortaya. Çünkü Allahû Tealâ, Duhân Suresinin 10, 11, 12, 13, 14. âyetlerinde bu olayları anlatıyor:

44/DUHÂN 10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHÂN 11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHÂN 12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).

Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

44/DUHÂN 13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).

Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHÂN 14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).

Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.


“Habibim! Gelecekte bütün gökleri bir dumanın (duhanın) kapladığı bir gün olacak. O günleri gözetle.” diyor. “O günlere bak. Öyle bir duman ki; bütün yerleri, gökleri kaplamış olacak ama bu duman bir azaptır sadece.” diyor Allahû Tealâ. İnsanlar için bir azap olan… Yani; “Dumanın, insanların üzerine gelen bir azap olduğunu” söylüyor. Yani “Fitne olduğu” ifade ediliyor. “Sonra o gün onlara bir resûl gönderdik.” diyor.
 
• “O resûlün deli olduğunu söylediler.” diyor.
• “Onun öğretilmiş olduğunu” söylediler.” diyor. “Yani “Şeytandan vahiy aldığını, şeytan tarafından öğretilmiş olduğunu, söylediler.” diyor.
• “Onun söylediklerinden ibret almadılar, söylediklerinden etkilenmediler, söylediklerinin gereğini yapmadılar.” diyor.
• “Ve ondan yüz çevirdiler.” diyor.

4’ü de doğru mu sevgili kardeşlerim? İşte hidayet çağı bu standartlarda başladı. Ve 12 rebiyülevvelde 30 yılını, 30 kamerî yılını tamamladı. Tam Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in doğum günü. 12 rebiyülevvelde doğmuş, 12 rebiyülevvelde Allahû Tealâ Risalet Nurları’na Müjde Suresini yazdırmış; bundan tam 30 kamerî yıl evvel.

Ve 3 defa tekrar ediyor: “Sana bir müjdemiz var! Sana bir müjdemiz var! Sana bir müjdemiz var!” Herbir “Müjdemiz var!” ifadesi 10 yılı ifade ediyor. 30 yıllık bir zamandan sonda Müjde Suresinin geçek anlamını çıkartıyor Allahû Tealâ ortaya. Hidayet çağının giriş devresinin tamamlandığı müjdesi. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in doğumunun bir yıl dönümü.

Hidayet çağı; bütün insanları hidayete davet edeceğimiz ve etmekte olduğumuz çağın adıdır. Giriş devresi tamamlanmıştır. Şimdi 12 rebiyülevvelden bu tarafa gelişme çağındayız. Ve insanlar, onlara gönderdiğimiz ihtarları bir kısmı hiç okumadan yakmış. Daha yeni yeni ayakları suya eriyor. Şimdi okumaya başlıyorlar âyetleri ve de “Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir kavram, bütünüyle Kur’ân-ı Kerim’den uzaklaştırıldığı için, bütün o dîn adamları kendilerinin Allah’ın âyetlerinden gâfil olduğunu görüyorlar, şirkte olduğunu görüyorlar, küfürde olduklarını görüyorlar, dalâlette olduklarını görüyorlar. Ve bunları hakaret olarak kabul ediyorlar.

Hayır, sevgili kardeşlerim! Biz sadece Kur’ân’ın âyetleriyle hakikatleri söylüyoruz. Allah’a ulaşmayı, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı diledikleri anda bütün bu faktörlerden kurtulacaklar. Dilemedikleri gibi “bizim bir yalancı olduğumuzu, bir sahtekâr olduğumuzu” söylemeye çalışıyorlar. Ve gösterebildikleri şeyler sadece uydurma hadîsler. Kur’ân âyetlerinin hiçbirisi onlardan yana değil, hepsi Allah'ın bize öğrettiği Kur’ân âyetleri ve bizim kimliğimizi bütünüyle veriyor.

İşte Duhân Suresinin 10, 11, 12, 13, 14. âyet-i kerimeleri, bu devirdeki resûlün bütün vasıflarını ortaya koymuş durumda. Ve “Kur’ân’ın unutulduğunu” söylüyoruz, Allahû Tealâ da Furkân Suresinin 27, 28, 29, 30. âyetlerinde “bugünlerdeki olayları” veriyor.

25/FURKÂN 27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).

Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.

25/FURKÂN 28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).

Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.

25/FURKÂN 29: Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).

Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.

25/FURKÂN 30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.


“Ve resûl dedi ki: “Yarabbi! Benim kavmim Kur’ân’ı unutmuş, Kur’ân’ı terk etmiş.”

Böyle diyoruz Allahû Tealâ’ya. Ve Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ orada da bizden bahsediyor.

Öyleyse hamdolsun ki; giriş çağındaki büyük handikaplar birer birer aşıldı. Biz tutuklandık, hapishaneye girdik, 90 gün orada kaldık, hayatımızın en güzel günlerimizi geçirdik, yüzlerce insan aramıza katıldılar, bütün dertlerine Allahû Tealâ bizim ağzımızdan çözüm getirdi. Problemler çözüldükçe etrafımızdaki halka giderek büyüdü ve çok büyük bir saygının bize karşı tahakkuk ettiğini gördük orada.

Sevgili kardeşlerim! Sonra hayatımızı Allahû Tealâ’nın emri üzerine sizlere adadık. Türkiye’den ayrılana kadar verdiğimiz konferansların sayısı 600’ü geçmişti. Ayrı ayrı illere gidip mütemadiyen her hafta mutlaka bir yerde konferans verdik. Şimdi de zaten haftada saatlerce, birçok saat ders veriyoruz ve NUR TV’den devamlı yayınlanıyor. Yani binlerce saat açıklama… Hamdolsun ki; artık hidayet çağının giriş devresi bitmiştir. Şimdi gelişme çağındayız. Bu insanlar dînlerini Kur’ân-ı Kerim’den öğrendikleri zaman art niyeti olmayan herkes bizimle birlikle olacaktır sevgili kardeşlerim. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Onlar, yani bugünün dîn temsilcileri; bizim onların dostu olduğumuzu çok fark etmiş görünmüyorlar, onlar bize düşmanca davranıyorlar. Ama biz onlara hiçbir zaman düşman olmayız. Onlar da kurtarılması gereken insanlar arasında sevgili kardeşlerim.

“Allahû Tealâ’ya ne kadar hamd ve şükretsek azdır. Bu sonsuz saadete ulaştığımız için, diyor kardeşimiz! Herşey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor? (Ne diyorsunuz? Herşey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor?) Muhtaç olduğumuz duaları kendim, ailem ve bütün kardeşlerim adına eder misiniz?” diyor.

Elbette. Hepiniz için dua ederiz inşaallah. Allah razı olsun.

SORU: Muhterem Efendiniz! Bunca açıklamalarınıza karşılık halk arasında hâlâ aydınlanmamış olan resûllük kavramını açıklar mısınız? El ilanlarını dağıtırken aldığımız tepki; “Peygamber olduğunu söylüyor.” diyorlar. Ve daima ön yargıyla yaklaşıyorlar. Bu konuyu inşaallah tekrar aydınlatır mısınız? Hürmetle ellerinizden öper, dualarınızı bekleriz.

CEVAP: Sevgili kardeşlerim! Biz, Allah’ın resûlüyüz, Biz peygamber değiliz! Hiçbir zaman “Biz peygamberiz.” demedik. Yetmez, Allahû Tealâ bize yazdırdığı Risalet Nurları’nın 2 ayrı sayfasında, bizim peygamber olmadığımızı, “Sen peygamber değilsin.” diyerek söylüyor birinci ifadede.

İkincisinde de “Peygamberlerin dışında bir kişiye Cebrail (A.S) görünüyor.” diyor Allahû Tealâ. “Bize Cebrail (A.S)’ı gösterdi ve “Onun peygamberlerin dışında olan bizim tarafımızdan görüldüğünü” söylüyor.

Şimdi ne kadar saçma bir iddia olduğunu düşünebiliyor musunuz sevgili kardeşlerim? “O kitabı bizim elimizle, Allah’ın bize yazdırmadığı; bizim yazdığımız” iddia ediliyor. Güzel. Bu iddianın sahiplerine bir sualimiz var:

Peki, eğer biz yazdıysak bu kitabı, o kitapta “Biz, kendimizin peygamber olmadığını” söylemişsek; nasıl oluyor da biz peygamberlik iddiasında bulunuyoruz? Eğer bu kitabı bize Allah yazdırmışsa, “Bizim peygamber olmadığımızı” 2 defa ifade ediyorsa, nasıl oluyor da biz peygamberlik iddiasında bulunuyoruz?

Bütün mesele Kur’ân’la bugünkü dîn öğretisi arasındaki köprülerin, bu dînlerini bilmeyen insanlar tarafından atılmış olmasıdır.

Sevgili kardeşlerim! Risalet ve nübüvvet, birbirinden ayrı müesseseler. Bütün nebîler, bütün peygamberler aynı zamanda resûldür, mutlaka. Bütün peygamberler aynı zamanda Allah’ın elçisidir. Ama nebî olmayan resûller, onlar kavim resûlleridir. Her devirde bütün kavimlerde bir resûl mutlak olarak yaşar. Allahû Tealâ bu kavimlerde bulunan, peygamber olmayan resûller için “velî resûller” ifadesini kullanmamızı istiyor. Bunlar Allah'ın evliyası olan, her kavimde bulunan resûllerdir, velî resûller. Peygamberlerse nebî resûllerdir. Bütün nebîler, bütün peygamberler aynı zamanda resûldür. Ama bütün resûller nebî değildir.

İşte dînimizde ne kadar büyük hatalar yapıldığını akaitte derhal tespit etmek mümkün. Çünkü Allahû Tealâ’ın Kur’ân’daki ifadesi: “Bütün nebîler mutlaka resûldür.” Aynen akaitte de var, 4 4’lük olarak yerli yerine oturuyor. Ama akaitin 2. ayağı “Bütün resûller de nebîdir.” ifadesi yanlış sevgili kardeşlerim. Bütün resûller nebî değildir. Sadece peygamberler için nübüvvet vardır, onlar nebîdir. Ama diğer resûller (kavim resûlleri) hiçbir zaman nebî değildir, peygamber değildir.

İşte şu anda dünyada, sadece Türkiye’nin resûlü değil, dünyadaki bütün kavimlerde bir resûl yaşıyor. Bakınız ne diyor Allahû Tealâ… Bu dîn adamlarından birileri olsaydı da orada not alsalardı, sonra da gidip tahkik etselerdi çok güzel olurdu sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ diyor ki Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde:

23/MU'MİNÛN 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


“Biz, bütün kavimlere resûl göndeririz. Her kavme resûlü geldiği zaman, o kavimlerdekilerin hepsi resûllerini inkâr ettiler.” diyor Allahû Tealâ.

Yani kendisine Allah’ın gönderdiği resûlü inkâr etmeyen hiçbir kavim olmamış şimdiye kadar. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i de ne kadar uzun süre reddettiklerini unutuyor musunuz sevgili kardeşlerim? Her türlü hakaretin O’na yapıldığını, taşlandığını, herkes tarafından reddedildiğini unutuyor musunuz?

Şimdi Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesi bunu kesin olarak söylüyor. “Ardarda göndeririz, bütün kavimlere resûl göndeririz.” diyor Allahû Tealâ. Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde de; “Bütün kavimlere resûl göndeririz, ardarda göndeririz.” diyor Allahû Tealâ. “Ardı arası kesilmeksizin göndeririz.” diyor.

2/BAKARA 87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).

Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.


Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Biz, bütün kavimlere resûl göndeririz. O kavimde olanları dalâletten kurtarsınlar da hidayete erdirsinler diye.”

16/NAHL 36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


İşte şu anda bizim yaptığımız görev de bu: Bütün insanları dalâletten kurtarmak ve hidayete erdirmek. “Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler.” diyor. “Bir kısmının üzerlerine dalâlet hak oldu.” diyor Allahû Tealâ. Şu anda da bir kısmı insanların hidayete erdiler. Hidayet üzere olduğunuz anda hidayettesiniz, cehennemden kurtuldunuz. “Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu.” diyor Yani kendisine yapılan tebligatı reddeden insanlar, üzerlerine dalâletin hak olduğu kişiler.

Öyleyse görüyoruz ki; bütün kavimlere Allahû Tealâ resûl gönderiyor ve o insanları dalâletten kurtarmak üzere. Bizim de vazifemiz bu değil mi sevgili kardeşlerim? “Mehdi; kendisi hidayete ermiş ve başkalarını da hidayete erdirecek olan kişi.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bütün dünyaya hidayeti ulaştıracak olan ve bunu mutlak olarak Allah'ın kitabıyla gerçekleştirebilecek olan bir tek kişi yaşıyor şu anda dünya üzerinde. O biziz! Bütün insanların Kur’ân’ı unuttuğu bir devrede…

Şimdi âyetler burada bitmiyor. Sözlerimizi dikkatle dinleyip eğer bu “risalet, nübüvvet konusuna” ışık tutmayı istiyorlarsa insanlar, canı gönülden o zaman not alın lütfen! Allahû Tealâ diyor ki İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesinde:

14/İBRÂHÎM 4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).

Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.


“Hiçbir kavim yoktur ki; Biz o kavme kendi lisanıyla resûl göndermiş olmayalım.”

Bütün kavimlere, bütün zamanlarda onların lisanıyla konuşacak olan birisini Allahû Tealâ resûl olarak gönderiyor. “Hiçbir kavim yoktur ki; göndermeyelim.” diyor. Bütün devirlerde insanlar o resûl tarafından dîn öğretisine tâbî tutuluyorlar.

Yeter mi? Hayır, yetmez. İsrâ Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

17/İSRÂ 15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).

Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.


“Biz,  bir resûl göndermedikçe hiçbir kavme azap etmeyiz.” diyor.

Türkler de bir kavimdir. Bu kavme azap etmeyecek mi Allahû Tealâ? Elbette edecek. Ama nasıl edecek? Mutlaka her devirde resûl bulunduracak aralarında. Ve resûl bizim yaptığımız tebliği yapacak insanlara. Tebliği kabul edenler, Allah’a ulaşmayı dileyecekler; onlar dalâletten kurtulacaklar, hidayet üzere olacaklar. Veya kabul etmeyecekler, hatta düşman olacaklar ona. Her devirde olmuşlar. İstisna yok. Bugün de aynı şey olacaktır muhakkak. Oldu 30 yıldır.

Öyleyse ne diyor Allahû Tealâ Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesinde?

39/ZUMER 71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).

Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.


“Kıyâmet günü cehennemim kapılarında birikirler, cehennem bekçileri kapıları açarlar ve gelenlere derler ki:  “Size Allah’ın resûlleri gelmediler mi? Allah’ın âyetlerini okumadılar mı? Sizi uyarmadılar mı?”

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Diyor ki Allahû Tealâ: “Allah'ın resûlleri, âmenû olanları, Allah’a ulaşmayı dileyenleri müjdelemek için, Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri uyarmak için gönderilirler.” Bütün resûller Allah’a ulaşmayı dileyenleri müjdelemek için, Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri uyarmak için gönderilirler ki; kıyâmet günü bütün insanlara bu sual sorulacak: “Size Allah’ın resûlleri gelmedi mi? Allah’ın âyetlerini size okumadılar mı?” 2. sual. “Ve sizi uyarmadılar mı? Bugün buraya (cehenneme) geleceğinizi size söylemediler mi?”

“Allah’a ulaşmayı dilemezseniz; gideceğiniz yer cehennemdir!” diyoruz insanlara. Söylemiş olmuyor muyuz yoksa?

Öyleyse Meryem Suresinin 71. âyet-i kerimesinde: “Aranızdan kıyâmet günü cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur.” diyor Allahû Tealâ.

19/MERYEM 71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).

Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.


“Ama o cehennemde kalacaklar diz üstü kalırken; Biz, cennete ulaşacak olanları oradan alırız.” diyor. “Ötekiler diz üstü kalmış vaziyetteyken.”

19/MERYEM 72: Summe nuneccîllezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ(cisiyyen).

Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.


Öyleyse herkes cehenneme mutlaka gireceğine göre bu sözler cehenneme giren herkese mutlaka söyleniyor. Bu durumda konu aydınlanmıyor mu? Allah’ın resûllerinin bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında bulunduğu artık kesinleşmiyor mu? Yeter mi? Hayır, yetmez.

Nebîlerin arasında fetret devirleri vardır. Meselâ Hz. Musa’yla, Hz. İsa arasında birçok peygamber geçmiştir. Ama herbirinin arsında fetret devirleri vardır. Hz. İsa’dan sonra 600 yıl peygambersiz geçmiştir. Son peygamber, Peygamber Efendimiz (S.A.V) gelmiştir. Ve 1400 yıldır dünyada peygamber yok. Yetmez, kıyâmete kadar da olmayacak. 1400 yıldır yok, bugün de yok, kıyâmete kadar da olmayacak.

Öyleyse peygamberler arasında fetret devreleri var. 600 yıl, 1400 yıl, 2000 yıl… Ama sevgili kardeşlerim! Resûller arasında fetret devri yok. Bütün kavimlerde, bütün zaman parçalarında resûl var. Çünkü kıyâmete herkes gideceğine göre, herkes mutlaka kendisine resûl geldiğini ifade edeceğine göre, kabul edeceğine göre, “Azap kâfirlerin üzerine hak oldu.” diye sözlerini bitireceklerine göre bu insanlar; hiçbir devirde hiçbir kavim yoktur ki; onların arasında Allah’ın bir resûlü yaşamış olmasın, yaşamakta olmasın, gelecekte de yaşayacak olmasın…

Öyleyse biz bir peygamber değiliz. Hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunmadık. Bu bir iftiradır. Ve de Allah’ın resûllerine gelince, her ülkede şu anda Allah’ın bir resûlü yaşıyor. Bütün kavimlerde resûller şu anda hayatta. Bunlardan bir tanesi de biziz, hepsi bu kadar.

SORU: Bilmeden kul hakkı yemek veya karşılıklı kul hakkı yemek konusunda açıklama yapar mısınız?

CEVAP: Bilmeden kul hakkının yenmesi, kişiye bir zarar getirmez. Bilerek bunu yapmak da tıpkı bir suç hükmündedir. Nasıl bir hırsız bir mal çaldığı zaman aslında kul hakkı yemiş oluyor. Kul hakkı aslında anında ödenir. Kim bir şey almışsa, sahibine haber vermeden çalmışsa, diyelim. Bir hırsız bir mal çalmışsa; hırsız bu çaldığı mal sebebiyle derecat kaybeder. Ve olay onun mizanında sıfırlanır. Bir tarafta suç vardır, bir tarafta da o suçun gerektirdiği şaşmaz bir derecat, negatif derecat kişinin amel defterine yazılmıştır, olay sıfırlanmıştır. Suça karşı derecat. Ama malı çalınanda da sıfırlanmıştır. Malı çalındığı için o kişi bir şey kaybetmiştir ama karşılığında hırsız ne kadar derecat kaybetmişse o derecat, malı çalınanın amel defterinin kazanç hanesine, sevap hanesine kaydedilmiştir, onun da mizanı tamamlanmıştır.   

Öyleyse kul hakkı da anında tamamlanan bir şey. Ama bu kişi kısas istedi, kısas uygulandı, diyelim. Kısas uygulanınca o malın, sahibine iadesi söz konusudur, aynı değerde bir şeyin. O zaman mallar arasında da denge oldu. Hırsız çaldı, çaldığı şeyi iade etti, amel defteri sıfırlandı. Derecat kaybetmişti. Şimdi de iade ettiği için derecat kazandı. Derecat da sıfırlandı.

Öbür taraftan malı çalınan, malı çalındığı için derecat kazanmıştı. Şimdi mal kendisine iade edildiği için o kazandığı derecatı tekrar kaybetti. Kaybettiği derecatla kazandığı derecat birbirine eşit, kaybettiği malla kazandığı mal birbirine eşit. Öyleyse mizanın her tarafı dengede.

Öyleyse kul hakkı yendiği zaman sonuç otomatik olarak tahakkuk ediyor. Herşey merkezinde.

SORU: Selâm sana Ey Allah'ın seçkin kulu, Mehdi Resûlümüz! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!) Rabbime şükürler olsun, biz kullarına yine merhamet ve ni’met kapılarını ardına kadar açtı. (Allah kullarına cömerttir.) Sizi vesile yapıp biz kullarını ateşten kurtardı. (Hamdederiz, şükrederiz böyle bir vesile olduğumuz için.) Her nefesimde Allah dememi ve Rabbimin nur cemalini ölmeden evvel bana ve bütün Rabbime teslim olan kardeşlerimize göstermesini canı gönülden niyaz ederim.

CEVAP: Biz de sizin için dua ederiz inşaallah. Biliyorsunuz, bütün insanlar için Allah'ın cemalini görmek söz konusudur. Ne zaman? Ne zaman o kişi ruhunu, vechini, nefsini ve en sonunda iradesini Allah'a teslim ederse, irade teslimi noktasında o kişi Allah’ın Zat’ını mutlaka görür.

“Efendimiz, affınıza sığınırım. Şimdiden beni bağışlayın. Ola ki, yanlış söylememden dolayı Rabbimden korkarım. Hangi âyet “Muhammed ümmeti, Allah'a teslim olmadan da veya kelime-i tevhidi söyleyen de cennete girer.” diyor.”

Hiçbir âyette Allah’a ulaşmayı dilemeden veya “Lâ ilâhe illâllah muhammeden resûllullah diyen cennete girer.” diye bir bahis yok. Yalnız kardeşimiz, “Allah’a teslim olmadan.” diyor. Hayır, Allah'a teslim olmadan değil; Allah’a ulaşmayı dilemeden demesi daha doğru olurdu. Çünkü Allah’a teslim olmak, en azından ruhun teslimi 21. basamaktadır. Ama Allah'a ulaşmayı dilemek 3. basamaktadır. Allah'a ulaşmayı dileyen herkes mutlaka cennetin sahibi olur.  “Lâ ilâhe illâllah diyen cennete girer.” sözü Kur’ân’da mevcut değildir sevgili kardeşlerim. Buradaki kardeşimizin yanlışı: “Allah'a teslim olmadan.” diyor. Allah'a teslim olmak 21. basamaktadır; ilk teslim. Hayır, 3. basamakta Allah'a ulaşmayı dileyen herkes Allah’ın cennetine girmenin hakkına sahiptir.

“İnsanlar hâlâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in mahşerde şefaat edeceğine güveniyorlar ve inanıyorlar.” diyor.

Hayır, sevgili kardeşlerim! Şefaat de dünya üzerinde yapılan bir şefaattir. Nisâ-64’te de Allahû Tealâ şefaatin nasıl yapıldığını açık söylüyor:

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


“Habibim! O nefslerine zulmedenler sana gelselerdi, önünde tövbe etselerdi ve Bizden günahlarının affını dileselerdi, sen de onlar için onların günahlarının affını dileseydin, Allah’ın her iki talebi de kabul ettiğini görecektin.” diyor.

Sahâbenin talebi üzerine sahâbenin bütün günahlarını affediyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine sahâbenin bütün günahlarını bir defa daha affediyor yani sevaba çeviriyor. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


“Kim tövbe ederse (mürşidinin önünde tövbe ederse), mü’min olursa, îmânı artan bir mü’min olursa ve amilüssalihat yaparsa yani nefs tezkiyesine başlarsa; onların seyyiatini Allah hasenata çevirir.” diyor. “Onların günahlarını sevaba çevirir.” diyor.

Olay bütün boyutlarıyla açıklanıyor. Bir defa daha söyleyelim sevgili kardeşlerim: Mahşerde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in şefaat edeceğine dair hiçbir işaret olmadığı gibi “O gün kimsenin şefaati kimseye fayda vermez.” diyor Allahû Tealâ.
 
SORU: Bakara Suresinin 123. âyet-i kerimesini bize açıklar mısınız?

CEVAP: Bakalım Kur’ân-ı Kerim âyetlerine...

2/BAKARA 123: Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).

Kimseden kimseye bir şey ödenmediği ve onlardan bir fidye (bedel) kabul edilmeyeceği ve kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği ve onlara yardım olunmayacağı bir günden sakının.


“vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin: Kimseden kimseye bir şey ödenmediği.
ve lâ yukbelu minhâ adlun ve lâ tenfeuhâ şefâatun lâ hum yunsarûn: Ve onlardan bir fidye kabul edilmeyeceği ve kendilerine şefaatin fayda vermeyeceği ve onlara yardım olunmayacağı bir günden sakının.” diyor.

Kıyâmet gününden bahsediyor Allahû Tealâ. Açık bir şekilde “Kıyâmet günü şefaatin mümkün olmayacağını.” söylüyor.

SORU: İnsanlar neye güvenerek Allah'a kul olmaktan korkuyor?

CEVAP: Allah’a kul olmak… Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği anda Allah’a kul olmuştur. Şeytana kul olmaktan kurtulmuş, Allah’a kul olmuştur. İşte âyet-i kerime, Zumer Suresi 17. âyet-i kerime. Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER 17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!


“Onlar (sahâbe yani), taguta kul olmaktan (insan şeytanlara, cin şeytanlar kul olmaktan) içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar).” Ne yapmışlar? “Onlar, Allah’a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler).” Sonra da diyor ki: “Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele!” diyor.

Ne olmuş? Tagutun kuluyken Allah’ın “kullarım” diye adlandırdığı bir hüviyete giriyorlar, Allah’ın kulu oluyorlar. Ve “Onlara müjdeler olduğunu” söylüyor Allahû Tealâ. Bütün sahâbe şeytana kul olmaktan kurtarmışlar kedilerini. Ne yapmışlar? Allah'a ulaşmayı dilemişler. Öyleyse görülüyor ki; bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler ve Allah'a kul olmuşlar.

“Oysaki siz, Allah'a davet ediyorsunuz. Bu ne güzel davet. Allah sizden razı olsun hem de trilyon kere razı olsun.” diyor kardeşimiz.

Allah sizlerden de razı olsun sevgili kardeşlerimiz. Biz, O’nun tarafından bu göreve tayin edildik. Ömrümüz boyunca, ömrümüzü sizlere has edeceğimize Allahû Tealâ bizi canı gönülden vazifeli kıldı. Bu bizim Allah'a verilmiş olan bir ahdimizdir, hayatımızdan daha kıymetlidir.

SORU: Camii imamları: “Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ahlâkı; Kur’ân ahlâkıydı. Bizler de O’nu kendimize örnek almalıyız.” diyorlar.

(Harika! Tamam! Hadi örnek alsalar ya! Ama almıyorlar. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı gerçekten.)

Ama hiç kimsenin de aklına gelmiyor ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V) her şeyiyle Allah’a teslim olmuş. Allah'a teslim olmayan insanlara her gün durmaksızın vaaz verseler ama yine anlamazlar. Değerli vaktinizi aldım. Hakkınızı helâl edin. (Bizim hakkımız her zaman sizlere helâldir sevgili kardeşlerim. Sizler için yaşıyoruz.)

“Mübarek dualarınızı esirgemeyin.” diyor. Her zaman dua ederiz inşaallah.
“Saygı ve hürmetle ellerinizden öperim.” Biz de gözlerinizden öperiz muhabbetle.
“Yüce Rabbime emanet olun. Arada bir lütfen gülümseyin. Çünkü gülümsemenizi özlüyorum.”

CEVAP: Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İnsanlar öylesine haksız, kötü ve yalan şeyler söylüyorlar ki; onlara hayret ediyoruz sevgili kardeşlerim. Acaba bir insan nasıl bu kadar çok şeytanın emrinde olabilir?

Diyoruz ki: “Sevgili kardeşlerim! Siz İslâm’ın 5 şartını yaşayarak cennete gireceğinizi söylüyorsunuz.” Biz diyoruz ki: “O 5 şartla cennete giremezsiniz. Kur’ân öyle söylüyor. Ama Allah’a ulaşmayı dilerseniz ve de 5 şartı yerine getirirseniz hem 5 şart sebebiyle kazandığınız dereceler sizinle beraber kalır hem de mutlaka Allah'a ulaşmayı dileyen herkesi Allah cennetine kabul eder.”

Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinize dikkatle bakın. Her açıdan değerlendirmenizi ona göre yapın. O Allah ki; hem kazandığınız dereceleri sizinle beraber bırakır hem de Allah'a ulaşmayı dilediğiniz an bütün günahlarınızı örter, bütün ibadetlerinizin derecesi size kalır. Ama Allah'a ulaşmayı dilemezseniz; ibadetleriniz sebebiyle kazandığınız bütün dereceler heba olur, yok olur sevgili kardeşlerim! Hâlâ anlamıyor musunuz ne kadar zor durumda olduğunuzu?

Bu söylediklerimizi dikkate almayanlar, sizlere sesleniyoruz! Kurtuluşunuz ne yazık ki mümkün değil!

SORU: Selâmun aleykum Efendimiz! Siz gelmeden önceki devirde yaşayan insanlar yani dedelerimiz, Allah'a ulaşmaktan habersiz öldüler. Onlara bunu anlatan kimse yoktu. Sizi tanıyana kadar biz de bilmiyorduk. Şükürler olsun Allah’ımıza sizi tanıdık. Dedelerimiz bunu bilmediler, öğrenemediler ve Allah'a ulaşmayı dileyemediler. Şimdi onlar cehenneme gidecekler. Onların suçu neydi? Niye öğrenemediler? Ellerinizden öperiz ve dualarınızı dileriz.

CEVAP: Hayır, sevgili kardeşlerim! “Öğrenemediler.” demeyin. Allahû Tealâ'nın bütün evliyası (ermiş evliyası), Allah'a ruhunu ulaştırmış olan kişiler. Ve bu, bütün insanlar tarafından biliniyor.

Kim kalbinden “Yarabbi! Yunus Emre nasıl ermişse, Hacı Bektâş-i Velî nasıl ermişse, Hacı Bayram-ı Velî nasıl ermişse, onlara tâbî olanlar da nasıl ermişlerse Sana; ben de onlar gibi, ben de Sana ermek istiyorum. Beni de onlar gibi yap.” demek Allah'a ulaşmayı dilemek demek. Onların arasından milyonlarca insan Allah'a ulaşmayı dilediler. Düşünün her Osmanlı mahallesinde bir taraftan şer’î hükümler camilerde uygulanırken, namazlar kılınırken, İslâm’ın 5 şartı uygulanırken, öbür taraftan da bütün hane halkı herhangibir tarikatın mutlaka üyesiydi.

Öyleyse bütün halk tarikattandı. Ayrı ayrı tarikatların mensupları, kendi tarikatlarının gereği olan şeyleri yaparlardı ki, tarikat; Allah'a ulaştıran yolun üzerinde olmak demek. Hiçbir tarikat üyesi yoktur ki; o devirde “Yarabbi! Beni de ermiş evliyandan kıl. Ben de Senin ermişlerinden biri olayım.” demesin Allahû Tealâ’ya. Hayır, böyle bir şey hiç olmadı. İnsanlar bütün Osmanlı İmparatorluğu devri boyunca hep haberdar oldular bundan. Osmanlı bu sebeple dünyanın en mütekâmil ülkesi oldu.  Sonra, adım adım onu mahvettiler.

“Bunu bilmediler, öğrenemediler.” demeyin sevgili kardeşlerim. Babalarınızdan, dedelerinizden kim tarikat ehliyse onlar mutlaka Allah’a ulaşmayı dilediler. Dilemeyen bir tarikat ehlinin olmaması lâzım. O kişi tarikattadır, kendisini tarikatta zanneder Allah’a ulaşmayı dilemediyse. Ama tarikatta değildir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi mutlaka neticede Allah'ın kendisi için tayin ettiği mürşidi Allah’tan isteyecektir, ulaşacaktır ona. Allah, kime mürşidini göstermişse, o kişi bilsin ki; o mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemiştir ki, Allahû Tealâ ona mürşidini gösteriyor.  Yani ermiş evliya olmayı talep etmek, Allah’a ulaşmayı dilemekle eş anlamlı bir mânâyı ifade eder.

Öyleyse onlar da bunu yaptılar. Asırlar boyu Osmanlı, Allah'a ulaşanların en çok olduğu ülke unvanını hep korudu.

Bu kardeşimizin son suali var: “Mürşid olmadan doğru yolu bulamaz mıyım?”

Bulabilirsin, Allah’a ulaşmayı dilediğin takdirde. Zaten Allahû Tealâ sana mutlaka mürşid sevgisini verir. Öyleyse bütün güzellikleri yaşamak mümkün olur.

SORU: Sayın Hocam! Mürşid mutlaka gerekli midir?

CEVAP: Gereklidir. Bir konu yanlış: “Mürşide ulaşmadan cennete gidilmez.” diyorlar, yanlış. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mürşidine ulaşmadan evvel rahmetli olursa, onun gideceği yer mutlaka Allah'ın cennetidir. Mürşidine ulaşmamıştır ama Allah'a ulaşmayı dilemiştir.

“Gerekliyse, neden gereklidir?”

Mürşid şu açıdan gereklidir:Mürşide tâbî olmadıkça kalbinize îmân kelimesi yazılmaz. Kalbinize îmân kelimesi yazılmazsa sevgili kardeşlerim, sizin mü’min olmanız, îmânı artan bir mü’min olmanız mümkün değildir. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe mürşide ulaşmanız bir şey ifade etmez. Mürşid Allah’tan sorulur, Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşılır. Bu ise Allah’ın göstermesi ise sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler için geçerlidir.

Öyleyse mürşide ulaştığınız zaman kalbinize îmân yazılır, devrin imamının ruhu başınızın üzerine gelir, sizin ruhunuzu Allah’a gönderir. Kendisi yerinize geçer. O noktadan itibaren zikir yaptığınız zaman Allah’tan gelen salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl nurları göğsünüze gelir. Göğsünüzden, Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allah’ın göğsünüzü yararak, göğsünüzden kalbinize açtığı yoldan geçerek kalbinize girerler. Allahû Tealâ kalbinize “îmân” kelimesini yazmıştır, o bir çekim merkezidir. Gelen nurlardan fazıllar karşıt kutba sahip olduğu için manyetik alana sahip olduğu için nefsinizin kalbindeki “îmân” kelimesine yapışır ve nefsinizin kalbinde nur birikimi başlar. Bunun adı nefs tezkiyesidir.

Onun için, nefs tezkiyesinin yapılması için mutlaka mürşid gereklidir. Mürşid yoksa kalbinize îmân yazılmaz hiçbir zaman. Nefs tezkiyesi de yapamazsınız. Ne kadar “Allah” adını zikrederseniz zikredin, hiçbir fayda sağlamaz size.

Öyleyse ruhunuzu Allah'a ulaştırmanız, Allah’ın temel emridir. Allahû Tealâ, “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; onun mutlaka (ruhunu) Kendisine ulaştırır.” Bu nokta, nefsinizin kalbinde %51 nur biriktiği noktadır. Allahû Tealâ bu noktaya kadar zaten garanti vermiştir.

Öyleyse bu hedefe ulaşabilmeniz için Allah size mutlaka mürşidi sevdirir. Mürşid, Kur’ân-ı Kerim’de farzdır. Mâide Suresi 35. âyet-i kerime:

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete.” diyor. “Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun. Sizi Allah’a ulaştıracak olan mürşidi (Allah’a ulaştıracak olan kişiyi) Allah’tan isteyin.”

Mürşid bu sebepten gereklidir.

“Bizim öğrenmediğimize göre İslâm’da Allah’a ile kul arasında kimse olamaz.”

“Bizim öğrendiğimize göre ya da bizim öğrenmediğimiz şey.” demek istemiş kardeşimiz. Biraz garip bir cümle. “Bizim öğrenmediğimize göre.”

“Bizim öğrenmediğimiz standartlar içerisinde İslâm’da Allah’a ile kul arasında kimse olamaz.” diyorlar.” diyor.

Gerçekten böyle bir söz İslâm’ın arasına girmiş. Ama Allahû Tealâ tam tersini söylüyor. Çünkü diyor ki Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde:

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.


“ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ: İnsanlardan imamlar kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye.”

Allahû Tealâ, Kendisi söylüyor: “İnsanlarla Kendim arasına imamlar koydum. Benim söylediklerimi onlara iletsinler de (O imam biziz bugün.) onları hidayete erdirsinler diye.” diyor Allahû Tealâ. Yani İslâm’la kul arasına Allah imamlar koyuyor. Yani hristiyanlıkta olduğu gibi bir Papa, hristiyanların başı gerekli değildir.

Hayır, zaten bunun onunla hiç alâkası yok. Burada devrin imamı; huzur namazının imamıdır. Kim tâbî olursa; onun başının üzerine gelir, yerleşir. Yerleşince o kişinin ruhu vücudunu terk eder. (Mu’min Suresi 15. âyet-i kerime). Ve Allah’a doğru yola çıkar, Allah’a ulaşır.
 

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Papanın ruhu… Onlar da zaten Allah'a ulaşmayı dilemek ve tâbiiyet diye bir olay söz konusu değil. Sadece bir grup hristiyan vaftiz oluyorlar yani suya giriyorlar, bütün vücutlarını suyla ıslatıyorlar. Ama arkasından tövbe merasiminin olup olmadığını bilmiyoruz.

Aslında hristiyanların başlangıç noktasında “Hz. İsa’nın Hz. Yahya’ya tâbî olduğunu” görüyoruz. Ondan sonra da herkes Hz. İsa’ya tâbî oluyor. Ama şimdi tâbiiyet diye bir şey yok orada, onların arasında. Ama İslâm’da bütün devirler boyunca tâbiiyet hep var olmuş. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Ondan sonraki devrede Hz. Ebubekir’e tâbî olmuşlar. Onlar, elçiler göndermiş, gönderilen elçilere tâbî olmuşlar. Sonra Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a, Hz. Ali’ye tâbî olunmuş. Sonra… Ama bunlara tâbî olunurken bütün sahâbeye de tâbî olunuyor. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi; “bütün sahâbeye tâbî olunduğunu” kesinleştiriyor:

9/TEVBE 100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ihsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.


“Yoksa gerekli midir?” diyor. Papayla tâbiiyet arasında bir ilişki yok, sevgili kardeşlerim. Bu konuyu yanlış biliyorsunuz.

“4 halife de devrin mürşidi miydi?” Evet, 4 halife de devrin mürşidiydi.

“Eğer öyleyse, bugün neden bir halife yoktur?” Var.

“Eğer halife gerekliyse ve bu halife devrin mürşidiyse o zaman şii’ler sünni’lerden daha doğru yolda mıdır?” 2’si de Allah’ın yolundadır. Biz aralarında ayrım gözetmeyiz.

“Çünkü onlar, “Halife olmadan olmaz.” diyorlar.” Halife, her devirde mutlaka vardır. Halife Allah’tan sorulur. Hacet namazını kılan kişi, halifeyi eğer kalbi temizse, gerçekten halifeyi görmek istiyorsa bir başka ifadeyle Allah’a ulaşmayı dilemişse; o kişiye mutlaka Allahû Tealâ halifeyi gösterir.
 
“Mürşid olmadan doğru yolu bulamaz mıyım?” Allah’a ulaşmayı dilemeyi dilediğin an doğru yolu buldun demektir evlâdım. Hemen harekete geç, Allah’a ulaşmayı dile; meseleyi çözdün. Çünkü daha sonra mürşide ulaşmayı iç dünyan isteyecek, kalbin isteyecek. O zaman hacet namazını kıldığın zaman Allahû Tealâ sana mutlaka mürşidini gösterecek.
 
“Gerçeği Kur’ân’dan, sizi dinleyerek ve diğer bilgilerden alarak mürşidsiz Allah’a ulaşamaz mıyım?” Ulaşamazsın. Çünkü ruhunun vücudundan ayrılması, Allah'ın sana gösterdiği, hacet namazını kıldığın zaman göstereceği mürşide ulaşmadan hiçbir şekilde mümkün olmaz. Herkesin devrin imamına gelip de tâbî olması hiçbir şekilde mümkün değildir. Herkesin ulaşabileceği bir yerde, Allah’ın bildiği bir vekil mürşid mutlaka vardır. Allahû Tealâ, kişi hacet namazını kıldığı zaman ona mutlaka gösterir. Sözümüzün başında söylemiştik ki; bunlar Allahû Tealâ'nın dizaynı.

SORU: Rüyâda vefat eden bir akraba veya aileden; amca, dayı, annene, babaanne… Bu kişileri rahat, ferah, güler yüzlü, güzel bir yerde görmek, o kişinin cennette, cennetlik iyi bir kul olduğunu mu gösterir? Yoksa rüyâda göründüğünün tersi olabilir mi?  

CEVAP: Bütün insanların nefsleri, o kişi öldüğü zaman berzâh âlemine girer. Burası cennet değildir. Burada insanların kendisinden evvel ölmüş olan dostlarıyla birlikte bu dünya hayatına çok benzeyen bir hayatı yaşamaları mümkün olur sadece. İnsanlar, oradaki insanlar da bazen mutludurlar, gülerler. Bazen mutsuzdurlar, ağlarlar, hüzünlüdürler. Bu dünyada nasıl insanlar bazen mutlu, bazen mutsuz olurlarsa, oradaki durum da aynı. Orası cennet değildir ama cehennem de değildir. Bir geçiş yeridir. Kıyâmete kadar ölenlerin herkesin nefsi orada bulanacaktır, kıyâmet günü fizik bedenlerle birleşecektir.  

SORU: Hamile olan bir mü’min kadının doğum esnasında doğacak olan bebeğini kaybettiği zaman, yaşamayıp vefat eden bebeğin melek olduğu yani günahsız olarak Allah’ın huzuruna geldiği ve “Annem, babam gelmeden cennete girmeyeceğim.” diyerek cennetin kapısında annesini ve babasını beklediğini ve kıyâmet günü de Allahû Tealâ’ya: “Allah’ım, sen annemin, babamın günahlarını affet, bağışla o zaman cennete girerim; annem, babam bağışlamadan girmem.” diye kıyâmet günü Allah’a yalvarıp anne ve babasının bağışlanmasını dilediğini duymuştum. Dînimize göre bu konu hakkında hadîs veya Kur’ân-ı Kerim’de bize ne cevap veriliyor?

CEVAP: Bu konu Kur’ân’da hiçbir şekilde yer almıyor. Bu bir masal, sevgili kardeşlerim. Bu bir rivayet ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîs-i şeriflerinde de buna benzer bir işaret biz görmedik. Ama Kur’ân’da olmadığını kesin olarak söyleyebiliriz.

SORU: Doğumda vefat eden çocuğun kıyâmet gününde anne ve babası için Allah'a yalvarması, anne ve baba için ne sağlar?

CEVAP: Böyle bir olay yok. Hiçbir şey de sağlamaz. Böyle bir olay söz konusu değil. Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir olaydan bahsedilmesi söz konusu değil, yok böyle bir şey.

“Yani anne ve babanın günahları terazide ağır geldiği zaman ve sevapları az geldiği zaman vefat eden çocuğun Allah’a yalvarmasıyla anne ve babanın günahları çok da olsa Allah’tan bağışlanma umudu, cennete girme imkânı var mı?”

Yok, sevgili kardeşim! Böyle bir olay yok. Bir doğan bebeğin, doğarken ölen veya anne karnında ölen bir bebeğin o zaman Allahû Tealâ’ya yalvarması, anne ve babasını kurtarması, bunlar hayal mahsulü şeyler, hiçbir zaman geçerliliği olmayan şeyler.

Allahû Tealâ diyor ki: “Biz, bu Kur’ân’a herşeyi yerleştirdik.”

6/EN'ÂM 38: Ve mâ min dâbbetin fîl ardı ve lâ tâirin yatîru bi cenâhayhi illâ umemun emsâlukum, mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in summe ilâ rabbihim yuhşerûn(yuhşerûne).

Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar).


Biz de 30 yıldır bu Kur’ân’ı, tiftik tiftik her tarafını Allahû Tealâ bize teker teker inceletti. Ve zaten yazmakta olduğumuz Kur’ân’da 100 sayfadan daha az kaldı. Geri kalanların hepsini adım adım basıyoruz. Ve Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir şey yok. Allah’ın da böyle bir şey söylemesi söz konusu değil, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de.

SORU: Ahiret hayatında dünyadayken evli olan eşler (karı-koca) ahiret hayatında yine beraber mi olacaklar? Yoksa her iki kişinin de eşleri başka kişiler mi olacak? Çünkü erkekler için, “Güzel yüzlü, güzel huylu mü’min eşler, cennette sizinle olacaklar.” diye hadîs olduğunu duymuştum.

CEVAP: Bu Kur’ân-ı Kerim’de de var. Her kişi kendi günahlarından, kendi sevaplarından mesuldür. Günahları fazla olan mutlaka cehenneme gider. Bir koca cehenneme giderken, onun karısının cennete girmesi mümkündür. Bir kadın cennete girerken, kocasının cehenneme girmesi mümkündür. Ama eğer kadınla erkekten, erkek olanlar daha üst kat bir cennetteyse; Allahû Tealâ böyle bir âyet koymuş Kur’ân-ı Kerim’e. Meselâ salâh makamı için (Adn cennetleri için) diyor ki:  “Onların eşlerinden, anne babalarından (şu anda eşler söz konusuysa) onların eşleri de, diyor salâh makamına ulaşmışlarsa, onları seninle beraber (Adn cennetleriyle olanlarla beraber) Adn cennetlerine alırız.” diyor Allahû Tealâ. Böyle bir âyet var:

40/MU'MİN 8: Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).

Rabbimiz, onlara vaadettiğin adn cennetlerine, onları ve onların babalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden salâha ulaşanları dahil et. Muhakkak ki Sen, Sen Azîz’sin, Hakîm’sin (hüküm ve hikmet sahibisin).


SORU: Yediğimiz ürünlerde bilmediğimiz, haram olan maddeler var ama tam olarak neyin %100 haram sayıldığını bilmediğimiz için bilmediğimiz şeyleri nasıl anlayıp ona göre alışveriş yapmamız lâzım?

CEVAP: İncelemeniz lâzım. Eğer bilmeden alıyorsanız, onda bir negatif bir müessese yok sizler için sevgili kardeşlerim.

SORU: Yüce ecdadımız Osmanlı’da, yönetime gelen her padişah Allah dostu muydu?

CEVAP: Büyük bir çoğunluğu.

“Sizlere her zaman ulaşabileceğimiz telefon numarası, sabit adresiniz var mıdır?”

Bizim kardeşlerimizden alabilirsiniz. Ama çok kardeşimiz müracaat ettiği için sıraya konuluyor. Bu bilgi size ulaştırılacaktır.

SORU: Devamlı zikir, Allah’a ulaşmak için yeterli midir?

CEVAP: Devamlı zikir değil; Allah’a ulaşmayı dilemek yeterlidir. Devamlı zikre ulaşmayı o kadar kolay mı sanıyorsun sevgili kardeşim? En azından 15-20 yılı göze almalısın. Daimî zikir, öyle kolay bir olay değildir.

SORU: Muhterem Efendimiz, bir defa daha Almanya’ya teşrif ettiniz ve bize muhteşem bir Kur’ân ziyafeti çektiğiniz için lütfen teşekkürlerimizi kabul buyurunuz. (Allah razı olsun). Hidayet çağının başlangıç safhasının bittiğini, hidayet çağının artık içinde bulunduğumuzu sizin ağzınızdan bizlere müjdelediği için Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz. (Biz de.) Müsaadenizle sorumu arz ediyorum:

Allahû Tealâ Hz. Âdem’i yarattığında, O’na verdiği ruh sebebiyle diğer mahlûkata secde emri vermiş.

(Evet, Âdem (A.S)’ın fizik vücuduna değil; Allah’ın O’na verdiği, Allah’ın ruhunu o vücutta taşıdığı için secde emri verilmiş.)

İblis de bu ruhu görmezlikten gelip fizik vücut karşılaşmasına giderek Allah’ın ruh bahşettiği Âdem (A.S)’a karşı kibirlenmişti. Bugün de Allahû Tealâ’nın başının üzerine ruh vererek kendisine tâbî olunmasını emrettiği resûlüne karşı “Sen de bizim gibi bir beşersin.” diyerek kibirlenenlerin tıpkı iblisin yaptığı gibi resûlüne başının üzerine verdiği ruhu görmezlikten gelip yanlış bir fizik vücut karşılaştırmasına gittikleri söylenebilir mi?

CEVAP:
Elbette. Sevgili kardeşlerim! Kim Allah’a ulaşmayı diler de mürşidine tâbî olursa; tâbî olan herkesin başının üzerine mutlaka devrin imamının ruhu gelir. Diğerleri o başlarının üzerine gelen ruhu zaten normal standartlarda göremezler. Ve karşılaştırmalarını da sanki o ruhun sahibi değilmiş gibi bir hüviyette yaparlar. Tabiî, aslında bu insanlar cehenneme gideceklerinin pek farkında değiller.

O kadar yanlış şeylere inanmışlar ki sevgili kardeşlerim! “Lâ ilâhe illâllah diyen cennete gider.” diyorlar. “Kalbinde hardal tanesi kadar îmân bulunan cennete gider.” diyorlar. Ama Kur’ân-ı Kerim bunların hiçbirini veya buna benzer bir ifadeyi kullanmamış, Kur’ân-ı Kerim’de mevcut değil. Ve de kimsenin mevzu hadîslerle kendisini kurtarması mümkün değildir.

Mevzu hadîs nasıl bir hadîstir? Kur’ân’da olmayan hadîstir. Kur’ân’da ona ait bir âyet bulunmayan hadîstir. Bir defa daha tekrar ediyorum: Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır, Kur’ân’a bakın.” Allahû Tealâ Kur’ân’a “furkan” diyor; “Doğruyu yanlıştan ayıran, habisi (kirliyi) temizden ayıran.” diyor Allahû Tealâ. Ve “Benim hadîslerim tartışılacaktır.” diyor Peygamber Efendimiz (S.A.V). “Kur’ân-ı Kerim’e bakın, Kur’ân-ı Kerim’de mevcut olmayan bir şeyi benim söylemem söz konusu değildir.” diyor.

SORU: Efendimiz! Avrupa’daki son konferanslarınızda henüz kardeşimiz olmamış misafirlerimizden gelen sorularda bir husus dikkatimi çekti. “Velî resûl, nebî resûl” konusu hakkında ve peygamberlik iddia etme iftirası hakkında, konferansa teşrif eden misafirlerimizden soru gelmiyor. Bu durum bize senelerdir anlatmak için bıkmadan, yorulmadan nefes tükettiğimiz, unutulmuş Kur’ân gerçeklerinden bir tanesinin, insanlar sizden öğrendiklerini itiraf edecek medenî cesareti gösteremeseler de artık toplumun çoğunluğu tarafından öğrenildiğini ispatlıyor. Anlattığınız ve yaşattığınız Kur’ân kavramlarından sadece bir tanesini Kur’ân’dan inceleseler ve idrak etseler, bunu başka bir yerden öğrenemediklerini ve asla da öğrenemeyeceklerini, iç dünyaları onlara sessiz bir haykırışla mutlak olarak itiraf edecek. Ve sizin, Allah’ın hidayetle vazifeli kıldığı Mehdi Resûl’ü olduğunuzdan o zaman emin olacaklar. Bizlere Kur’ân’ı öğrettiğiniz ve yaşattığınız için Allah sizden razı olsun. Siz, Rabbimizin bize hamdini ve şükrünü eda etmekten aciz olduğumuz bir ni’metsiniz. (Allah razı olsun sevgili kardeşlerim.) Ellerinizden hürmetle ve çok büyük hasretle öper, nice konferanslarda sizinle birlikte olabilmek için dualarınızı dileriz. Allah sizden razı olsun çok sevgili Efendimiz!

CEVAP: Bu kardeşimiz orada olduğuna göre mutlaka ablam da oradadır. Sevgili Emanet! Allah'ın huzurunda sana da selâmlar olsun. Emanet’e iyi bakın ha!

SORU: Muhterem Efendimiz! Haremlik, selâmlık hakkındaki görüşlerinizle bizleri aydınlatırsanız memnun oluruz. Ayrıca evlerimizin durumu malum, bu duruma uygun değil. Ne yapmamızı önerirsiniz? Dualarınızı eksik etmeyin.

CEVAP: Hanımlar ayrı bir odada, beyler ayrı bir odada toplantı yapacaksınız sevgili kardeşim. Başka bir çözümü yok. Sadece böyle olabilir.

V e son suallere geliyoruz.

SORU: Sevgili Efendimiz! Bize biraz Allahû Tealâ’nın Zat’ından bahseder misiniz? Daha önce iki boyutlu olduğunu söylemiştiniz. İki boyuttan kasıt nedir? Yüce Rabbimizi çok merak ediyoruz. Allah razı olsun.

CEVAP: Ne yazık ki, merakınızın karşılığını söylememiz söz konusu değil, sevgili kardeşlerim. Allah, öyle bir yaratıcıdır ki; sadece lâyık olan O’nu görür, hakkındaki bilgileri elde eder. Herkesin bu bilginin sahibi olması söz konusu değil. Allahû Tealâ bu konuda bilgi verilmesini uygun görmüyor. Bize verdiği bilgi de o kadar. Eğer biz O’nu görmeseydik, hakkında daha fazla bir şey bilmeyecektik. Bir gün size de Allahû Tealâ Kendi Zat’ını gösterir. Ne zaman iradenizi Allah’a teslim ederseniz, böyle bir hakkın sahibisiniz. Ve gördüğünüz şey sizde saklı kalacaktır.

SORU: Sayın Hocam! Hristiyanlardan ve yahudilerden Allah'a ulaşmayı dileyenler de namaz kılmadıkları ve İslâm’ı reddettikleri halde cennete girebilirler mi?

CEVAP: Eğer onlar da dilerlerse; zaten sizin, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve Hz. İsa’nın ve Hz. Musa’nın yaşadıkları hayatı yaşayacaklardır. 3’ü de aynı hayatı yaşadı. Hepsi Allah’a ulaşmayı dilediler, hepsi mürşidlerine (mürşidleri Cebrail (A.S)’dı) tâbî oldular, ondan sonra da herkes o peygamberlere tâbî oldular ve hepsi namaz kıldılar. Hz. Musa ve O’na tâbî olanlar da Hz. İsa ve O’na tâbî olanlar da Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na tâbî olanlar da hepsi namaz kıldılar.

Şimdi kılmıyorlar hristiyanlar ve yahudiler. Ama onların arasında da bir kısım insanın namazlarını kıldıklarını, İslâm’ın bütün şartlarını yerine getirdiklerini biliyoruz. Aralarında böyle olan insanlar çok, hamdolsun.

O İslâm’ı reddedenler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, cennete giremezler. Onlar hristiyan olsalar da olmasalar da, yahudi olsalar da olmasalar da Allah’a ulaşmayı dilemedikleri takdirde cennete giremezler. Nimetim nüfus kâğıdında İslâm olan, İslâm olarak yer alan insanların da cennete girmeleri… Cennete nüfus kâğıdında İslâm yazıyor diye girmek söz konusu olmaz. Mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemeleri lâzım. Hristiyanlardan da yahudilerden de Allah’a ulaşmayı dileyen herkes, kendi peygamberlerinin zamanında nasıl bütün ona tâbî olanlar cennete ulaşmışsa; aynı şekilde cennete ulaşacaktır.

SORU: Hz. İsa’yı, tövbe hâşâ Allah kabul eden ve Allah’ı seven ve O’na ulaşmak isteyen çok iyi insan olan hristiyanlar tanıyorum. Bunlar cennete girebilirler mi?

CEVAP: Elbette girebilirler. Allah’a ulaşmayı diledikleri takdirde onlar son seviyelere doğru yaklaştıkça Kur’ân’da ne varsa o hakikatlerin hepsini zaten yaşayacaklardır. Nasıl Hz. İsa zamanında yaşamışlarsa; bugün de yaşayacaklardır. O hüviyetleri o zaman farklı bir şekle dönüşecektir.

“Eğer giremezlerse bunlar Allah'a ulaşmayı diledikleri halde ve iyi insan oldukları halde. Bunların durumu ne olacak?”

Girecekler sevgili kardeşlerim! Girecekler! Doğruları öğrendikçe yanlış inançları değişecek.

SORU: Kur’ân-ı Kerim’de “Namaz kılın, müşriklerden olmayın.” âyetine göre namaz kılmayan müşrik midir?

CEVAP: Hayır. “Müşriklerden olmayın.” sözü; daha sonraki âyete aittir, 32. âyete aittir, âyet-i kerime söyle:

Rûm-31:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


munîbîne ileyhi vettekûhu: Allah’a ulaşmayı dile ve O’na, böylece O’na (Allah’a) karşı takva sahibi ol.
ve ekîmûs salâte: ve namaz kıl
ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne): müşriklerden olma

“Müşriklerden olma.” ifadesi, namaz kılmaya bağlı değil; ondan sonraki âyete bağlı, Rûm-32’ye:

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Ve ondan sonra diyor ki Allahû Tealâ: “Herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım gönül dostlarım! O kendi elindekiyle ferahlananlardan 73 fırkadan 72’si; Allah’a ulaşmayı dilemeyenler yani müşrikler. Bu âyete dayalı olarak “Müşriklerden olma.” diyor Allahû Tealâ. Sadece bir tane grup 73 fırkadan, 73. fırkanın içindeki Allah’a ulaşmayı dileyenler, sadece onlar şirkten kurtulmuş olanlardır. Namaz kılmamak, kişiyi müşrik yapmaz; Allaha ulaşmayı dilememek kişiyi müşrik yapar.

SORU: Gönüller sultanı, can güzeli Efendim! Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrediyorum, bizleri bugün sizinle kavuşturduğu için ve kardeşlerimizle görüştüğüm için çok mutluyum. Güzel Efendim! O kadar çok mutluyum ki; herşey Rabbimizle ve sizinle o kadar çok güzel ki! İfade etmem, duygularımı anlatabilmem mümkün değil Efendim!

“Bayanlar erkeklerin selâmını alamazmış.” Doğru mu?

CEVAP: Aslında alabilir. Birbirini yakından tanıyan insanlar, birbirlerine selâm vereceklerdir. Selâm verilir ve alınır.

“Bizi aydınlatır mısınız?”

Aydınlattık sizi.

“Çok özlüyorum ve çok ama çok seviyorum. Ve inşaallah Rabbimize teslim olma şerefine eren bahtlı kullarından olabilmemiz için dualarınızı dilerim. Allah razı olsun.”

Dua ederiz inşaallah.

SORU: Selâmun aleykum Efendimiz! Hasretle ellerinizden öpüyorum. Sorum şöyle: Mumi’nûn-44 ve Bakara-87’de nasıl Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i ve velî resûlleri benimsemeyip karşı çıktıkları gibi bugün de siz Mehdi Resûl’ümüze karşı çıkmalarına “Tarih tekerrürden ibarettir.” diyebilir miyiz? Dualarınızı bekliyoruz.

CEVAP:

23/MU'MİNÛN 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


2/BAKARA 87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).

Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.


Evet, diyebiliriz! Aynı durum bugün de tekerrür ediyor. Allah’ın resûlüne insanlar karşı çıkıyorlar ve onu inkâr ediyorlar.

Sevgili Stuttgartlı kardeşlerimiz! Dışarıdan gelen sevgili misafirler! Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi selâmlıyor ve suallerin cevabının inşaallah burada tamamlandığını bildirmek istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R