}
Allah İçin Olmak; Mutluluğu Yaşamak İçin Temel Hedeftir (20.06.2005) 20.06.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109515

SOHBETİN ADI: MUTLULUK (YARENLİK)
TARİHİ: 20.06.2005


Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki sizlerle bir defa daha bir yarenlik sohbetinde birlikteyiz!

Sevgili kardeşlerim, sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili öğrenciler! Allah hepinizden razı olsun. Allah hepinizi mutlulukların en doruğuna, en yükseğine ulaştırsın.

Sevgili kardeşlerim! Allah için olmak; mutluluğu yaşamak için temel hedeftir. Eğer Allah için olursanız, mutluluğu mutlaka kesin olarak elde edersiniz.

Mutluluk deyince, mutluluktan ne anlamamız lâzımgeldiğini evvelâ bilmeliyiz. Hani olaylar yaşarsınız; sevinirsiniz, memnun olursunuz. Arkasından bir kötü olay gelir, ona üzülürsünüz. Daha kötüsü gelir, daha çok üzülürsünüz, kahrolursunuz. Böylece değişik olaylarda üzülmek, huzursuz olmak, bunlar söz konusuysa siz mutlu bir insan değilsiniz.

Allah’ın hepinizi ulaştırmak istediği yerde öyle bir mutluluk var ki, o mutlulukta olaylar ki olayların en kötüsü ölüm diye düşünülür ve ölüm sizi hiçbir şekilde mutsuz kılamaz. Siz ölümün arkasındaki sırrı çözmüş olursunuz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir bilseniz Allahû Tealâ’nın sizi ne kadar çok sevdiğini. Bir bilseniz sizin mutluluğunuz için O’nun her şeyi yapmaya hazır olduğunu. Ve sizden bir bilseniz sadece bir tek şey istediğini. Sadece tek bir şey istediğini. Bir tek şey: Allah’a ulaşmayı dilemek.

Ruhunuz var ya sevgili kardeşlerim, bütün insanlar gibi siz de üç tane vücuttan oluşuyorsunuz. Bir ruhunuz var, bir fizik vücudunuz var, bir de nefsiniz var. Nefsinizi tanıyorsunuz. Her gece rüya zannettiğiniz olayı nefsinizle yaşarsınız. Aslında, nefsiniz nerelere giderse gerçek anlamda oraya gitmiş durumdasınız. Ama onu rüya diye değerlendirirsiniz, hayal gibi gelir size. Oysaki o olay reel olarak yaşanmıştır. Bulunduğu âleme nefsiniz gitmiştir.

Etrafınızdaki her şeyin bu dünyadan ayrılamayacak şekilde bir çevre oluşturduğunu, geniş mesafelerin içinde bulunduğunuzu, orada da insanlar yaşadığını göreceksiniz. Ama bunun en güzeli tanıdıklarınızın arasında olmaktır, diye düşünüyorum. Yani evvelce ölmüş bulunan tanıdıklarınız, akrabalarınız. Onlarla beraber olursanız eski günlere geri dönersiniz. Hatıralarınızı beraber tazelersiniz. Kendinizi çok genç veya çok daha ihtiyar görebilirsiniz. Çünkü orada, berzah âleminde zaman farklılığı kalkmıştır. Oranın bir güzel tarafı daha var, orada ölüm yok. Ölmüş olanlar zaten oradalar. Öyleyse o ölmüş olanları orada görmüş olduğunuz zaman hayatın bitmediğini, ölümle devam etmekte olduğunu kesin olarak yaşarsınız. Hele karşılaştığınız kişide sorduğunuz bütün suallerin cevapları varsa... Onunla beraber yaşadığınız günlerde neler geçmişse, onları birer birer sorun; hepsinden cevap alacaksınız. Kesin olarak göreceksiniz ki onlar orada yaşayanlar. Ölmüş olan akrabalarınız, yakınlarınız yaşıyorlar.

İşte sevgili kardeşlerim, hayat denilen müessese zannetmeyin ki ölümle biter. Hayır bitmez. Ölüm bir son değildir. Allahû Tealâ diyor ki: “Kıyâmet günü herkese sorulacak: ‘Ne kadar ölü kaldın?’ Cevap: ‘Yarım saat, belki de biraz daha fazla.’ Oysaki kim bilir kaç yüz sene, belki kaç bin sene evvel o kişi ölmüştür, ondan sonra o kadar süre geçmiştir.

Sevgili kardeşlerim! Bunu ölümden korkanlar için söylüyoruz. Ölüm bir son değildir, bir. İkincisi ölürken acı çekilmez. Kim sizi, “Ölürken insan acı çeker.” falan diye korkutuyorsa, bilin ki hayır, ölürken hiç kimse acı çekmez. Ölümde acı yoktur. Ölmek korkulacak bir olay da değildir. Herkesin mutlaka yaşadığı kaçınılmaz bir mecburiyet, zarurî bir olay. Bir gün hepimiz öleceğiz ama öldüğümüz zaman göreceğiz ki hiç de korkulacak bir olay değil.

İşte sevgili kardeşlerim, mutluluktan bahsettiğimiz zaman neyin ne olduğunu öğrenmeniz için konuşuyorum. Ölümün dahi size huzursuzluk verecek olan bir hüviyeti aslında yok. Onlar orada yaşamaya devam ediyorlar ve bazen oraya bir gece nefsiniz gittiğinde, onlarla beraber olduğunda bunun bir hayal olduğunu düşünürsünüz. Oysaki o sırada hatırlasanız, uçabildiğinizi göreceksiniz. O sırada hatırlasanız, onlara onlarla beraber yaşadığınız devreye ait bütün sualleri sorabilirsiniz. O zaman göreceksiniz ki gerçekten o sizinle beraber yaşayan kişi aynen orada hayatını devam ettiriyor, bir. Daha güzeli sevdikleriyle beraber devam ettiriyor. Bu dünyada kişi hangi ailede yaşamışsa orada da aile düzeni aynen vardır. Bizim gibi yaşlılar için anneler babalar çoktan ölmüşlerdir. Ama onlar orada birlikte yaşıyorlar; anne ve baba ve aileden başka birisi daha ölmüşse, meselâ bizim ablamız öldü. O da orada. Ve sevgili kardeşlerim, çok mutlu bir hayatları var.

Öyleyse üzüntü konusu ettiğiniz şeylere dikkatle bakın. Aslında incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden üzülürsünüz. Falanca size ters davranmıştır, kötü bir söz söylemiştir, kalbiniz kırılmıştır ve başladınız üzülmeye. “Vay! O bana bunu nasıl söyler, niçin söyledi? Ben bundan çok alındım.”

Sevgili kardeşlerim! Size kötü söz söyleyen birisine, eğer siz hayırlı bir cevapla mukabele edebilirseniz, meselâ ona, onu çok sevdiğinizi söylerseniz, kızmazsanız; o kişinin şaşırdığını göreceksiniz. Ve eğer siz onun öfkesine sinirlenmeden, sükûnetle birkaç dakika tahammül edebilirseniz, o kişi sinirlenmediğinizi, öfkelenmediğinizi gördüğü zaman, sizden beklediği negatif cevabı alamayınca susmak mecburiyetinde kalacaktır. Hele siz, size kötü şeyler konuşan, sizi suçlayan kişiden, hiç kabahatinizin olmadığını düşünelim, hatanız olmadığı halde af dilemek büyüklüğünü gösterirseniz, daha büyük bir mutluluğu yaşarsınız, huzurunuz muhteşem olur. O size bağırıp çağıran kişi de sizden beklediği öfkeyi, kini, karşı koymayı alamayınca yapacak bir şey kalmıyor onun için. Susmak mecburiyetinde kalıyor. Arkadan da sizin bu sükûnetli haliniz, sakin haliniz, öfkelenmemeniz, hatta ona biraz acımanız, onun af dilemesine sebebiyet veriyor. Her zaman böyle olacaktır sevgili kardeşlerim.

Öyleyse ne demek istiyoruz? Söylemek istediğimiz şey son derece açık. Size birisi öfkeli öfkeli gelip de çattığı zaman, eğer siz ona çatmamak büyüklüğünü gösterebilirseniz, o kişi yaptığından sadece pişmanlık duyar. Sizin gülen yüzünüz, öfkelenmeyen tavrınız, hele sizin ondan sanki suçluymuşsunuz gibi vakarla af dilemeniz, onun da af dilemesine sebebiyet verecektir. Öyleyse bütün mağlubiyetleri galibiyete çevirebilirsiniz. Sinirlenmeyin. Unutmayın sevgili kardeşlerim, mutluluk sizin de hakkınız! Her birinize tek tek hitap ediyorum: Mutluluk senin de hakkın. Senin de senin de hakkın.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! “Mutluluk denilen şey ne mene bir şeydir?” derseniz eğer, mutluluk bir uyum halidir yani bir sulh ve sükûn halidir. Yani kavganın olmadığı bir dünyada yaşamanız halidir. Başkalarının sizinle kavgası olabilir; onlar öfkelenirler, hakaret ederler, çok şeyler yaparlar. Ama siz öfkelenmeyeceksiniz, onlar hakaret ediyor diye onlara hakaret etmeyeceksiniz. Çünkü intikam almak, nefsinizin afetleri arasında olmayacak. Olduğu halde söylediğimi becerebilirseniz o, büyük bir başarı olur.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, saadet… İşte Allah’ın bütün insanlar için, dîni vaaz etmesindeki temel faktör; insan denilen bütün bu mahlûkatın mutlu olmasıdır, mutlu ve huzur içinde yaşamasıdır. Cinler için de aynı şey söz konusudur, Allah onların da mutluluğunu ister.

İnsanlar Allah’ın mutluluk reçetesini, Allah’ın mutluluk kanunlarını bilmedikleri için mutsuzdurlar. Mutluluğun nasıl elde edileceğini bilmezler. Ayrıca dîn birçok insan için: “Hadi canım sen de! Dîn karın doyurmaz. Ben dünya işine bakayım. Şu dünyadan biraz para kazanayım. İnsanlar benden korksunlar, insanlar beni saysınlar, onlardan üstün olayım.” der. İşte bunların hepsi sizin sadece mutsuz olmanızı vücuda getirecek olan temel faktörlerdir, sevgili kardeşlerim.

Başkalarının size saygı göstermesi sizi mutlu kılmaz. Korku sebebiyle insanlar size saygı gösteriyorlarsa bu, sizi asla mutlu kılmayacaktır. Belki bir iki dakika üstün olmanın kibrini yaşayacaksınız sadece. Kibir, Allah’ın yasak ettiği bir dizayndır. Nefsinizin afetlerinden bir tanesidir kibir; büyüklenmek. Hemen insanlara bir şeyler söyleyip, onlardan üstün olduğunuzu ispat etmeye çalışmak.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın dizaynı içinde mutluluğu herkes arar. Ama Allah’ı tanımayan mutluluğu da tanıyamaz. Mutlu olmak şarta bağlı bir vetire olduğu için. Nefsinizin afetleri var oldukça mutlu olmanız kolay bir şey değildir.  Nefsinizde öfke var, kin var, kıskançlık var, haset var, kibir var, cehalet var, pintilik var. Bunların her birisi sizi mutsuz edecek olan ayrı bir cephe oluşturur.

Bir insan iç dünyasında neden mutludur? Çünkü kişinin iç dünyasında nefsi var, nefsi %100 afetlerle doludur. Bütün afetler Allah’ın emrettiği şeyleri yapmamaya programlanmıştır, Allah’ın yasak ettiği fiilleri ise işlemeye programlanmıştır. Yani nefsinizin afetleri Allah’ın hiçbir emrini yapmak istemez, yasak ettiği bütün fiilleri de mutlaka yapmak ister, işlemek ister. Ama bir de ruhunuz var. Allah’ın ruhunu taşıyorsunuz vücudunuzun içinde. Ve tıpkı sizin şeklinizdedir, saçınızın her teliyle aynıdır.

Öyleyse nefsinizle ruhunuz arasında bir temel farklılık var. Ruhunuz nefsinizin zıt kardeşidir. Yani muhtevasında sadece hasletler vardır. Bu hasletler, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirecek bir tarzda dizayn edilmesiyle oluşmuştur, yasak ettiği fiilleri ise asla işlememenizi ifade eder. Hiçbir insanın ruhu Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemek istemez. Hiçbir insanın ruhu Allah’ın emrettiği şeyleri yapmamayı düşünmez, mutlaka yapmak ister.

Bütün insanlar nefsleriyle ve ruhlarıyla birliktedirler. Doğarken hepinize ruh üfürülür. Nefsiniz ise fizik vücutla birlikte size, Allahû Tealâ tarafından yerleştirilmiştir. Öyleyse nefsiniz, Allah’ın bütün emirlerine karşı gelir ama ruhunuz Allah’ın bütün emirlerini yapmak ister. Nefsiniz Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemek ister, ruhunuz işlemek istemez. Öyleyse birbirine taban tabana zıt iki varlık içinizde devamlı didişir durur, devamlı kavga halindedirler. Bu sebeple insanlar mutsuzdurlar. Eğer siz de mutsuzsanız bilin ki mutsuzluğun arkasında kavga vardır, kaos vardır, savaş vardır, anlaşmazlık vardır, çekişme vardır. Bunların hepsi bir insanı sadece mutsuz kılacak olan faktörlerdir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’ın sizi yaratma sebebini hiç düşündünüz mü? Niçin yaratıldınız? Bir tek sebep var: Allah sizin mutlu olmanızı istiyor. Bunun için yaratıldınız. Dünya mutluluğunu yaşamak için bu dünyada; kıyâmetten sonra da mutlaka cennete gitmeniz için yaratıldınız.

İnsanlar tam bir denge ile oluşturulurlar. Nefsleri %100 afetlerle doludur. Nefs geceyi temsil eder. Nefsin kalbi kapkaranlıktır. Hiçbir aydınlık nokta yoktur. Zifiri karanlık bir nefs kalbinin sahibisiniz. Ruhunuzsa bütün boyutlarıyla pırıl pırıl aydınlığı temsil eder, güneş gibidir. Öyleyse nurla karanlık, aydınlıkla karanlık bir aradadır, dengededir. Nefsiniz %100 karanlıktır, ruhunuz da %100 aydınlık, nurdur.

İşte Allah’ın yaratması tam bir denge halindedir. Bu denge içersinde yaratıldınız. Ve de nefsiniz normal standartlarda Allah’ın emrettiği hiçbir şeyi yapmanızı istemez. Allah’ın yasak kıldığı ne varsa onları da yapmanızı ister. Ruhunuz da Allah’ın emrettiği her şeyi yapmak ister, yapmanızı istemediği her şeyi de asla yapmak istemez. Öyleyse her olayda aralarında mutlaka anlaşmazlık olacaktır. Ruhunuzun istediği şey Allah’ın bir emrini yapmaktır. Nefsiniz buna mutlaka karşı çıkacaktır. Ruhunuzun istediği şey Allah’ın yasak ettiği fiili işlememektir. Nefsiniz buna mutlaka karşı çıkacaktır. Böyle olduğu için içinizde bitmeyen bir kavga hep iç dünyanızda sizi mutsuz ve huzursuz kılacaktır. Her an her davranışınızın bir kavga ile noktalanması, anlaşmazlıkla noktalanması kaçınılmazdır.

Öyleyse mutluluk denilen müessese;  iç dünyanızdaki mutluluk, dış dünyanızdaki mutluluk ve Allah ile olan ilişkilerdeki mutluluk olarak üç ayrı cephede temsil edilir. Gerçek mutluluk üçünü birden bir gün yaşamaya başlamanızdır ve daimî zikirle gerçekleşir. Onu yaptığınız zaman nefsinizin kalbinde hiç afet kalmayacaktır. Öyleyse böyle bir ortamda bir insanın mutlu olabilmesi, Allah’ın emirlerini yapabilmesine bağlıdır, yasaklarını işlememesine bağlıdır ki; Allah ona mutluluk versin, huzur versin. Çünkü o kişi Allah’ın emirlerini yerine getirmezse, Allah ona azap verir. Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlerse gene Allah ona azabı tattırır. Böylece kişiler hayatları boyunca, Allah’ın emirlerine isyan ettikleri zaman ve Allah’ın yasaklarını işledikleri zaman, hayatları boyunca bu sebeple hep cezalandırılacaklardır. Allah onlara azap edecektir. Hem Allah’ın emirlerini yerine getirmedikleri zaman hem de yasak ettiği fiilleri işledikleri zaman.

İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan ilişkilerinizde, mutluluk adı verilen müessese, bir olayı işledikten sonra Allah’ın size azap vermek yerine huzur vermesidir. Allah’ın emrettiği bir fiili işlediğiniz zaman, Allah size huzur verir, mutluluk verir. Ruhunuz da nefsinize huzur verir. Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlememeyi başardığınız zaman aynı şey gerçekleşir. Ama aksi olursa; Allah’ın emrettiği bir hususu gerçekleştirmemeniz, yasak ettiği fiili işlemeniz halinde ise hep sıkıntıyı yaşayacaksınız, Allah size azap verecek, ruhunuz da nefsinize huzursuzluk.

E benim sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Öyleyse neden? Neden, mutlu olmak varken mutsuzuz? Allah’ın kaidelerini bilmediğimiz için. Nefsimizin istediği istikamette yürüdüğümüz için. Unutmayın! Bütün akıllar, bir tek akıl vardır bütün kâinata kumanda eden. O akıldan herkese eşit miktarda ulaşma söz konusudur. Ve akıl fizik vücudu, o kişinin beynini bir laboratuar gibi kullanıp ya da bir bilgisayar kumanda odası gibi kullanıp, o kişiyi hep kontrolü altında tutar. Ve de insanlar şu dünyada yaşarlar, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri sürece mutlu olmaları hiçbir şekilde mümkün değildir. Ömür boyunca huzursuz bir hayat geçirmeleri kesindir.

Öyleyse kendi kendinize sorun sevgili kardeşlerim. Şu dünyada mutlu olmak varken, huzur içinde bir dünya hayatı yaşamak varken, neden mutsuz olasınız? Unutmayın! Sizi mutsuz yapan başkaları değildir. Eğer mutsuzsanız arkasında sakın başkalarını aramayın. Mutsuzluluğunuzun arkasında sadece siz varsınız. Mutsuzluğunuzun sebebi siz, kendinizsiniz.

Nefsinizin afetleri size hâkimse, aklınız, Türkiye gibi bir ülkede şuur bulmuşsa o zaman, Allah’ın emrettiği şeyleri yapmazsınız veya yapamazsınız. Yasak ettiklerini de işlemek için bütün kapılar açıktır. Ne zaman Allah’ın yasak ettiği bir fiilli işlerseniz arkasından, Allah size azap verir. Ruhunuz da nefsinize sıkıntı verir. Aksi, Allah’ın size mutluluk vermesi, ruhunuzun nefsinize huzur vermesidir. Öyleyse mutluluğu, huzuru yaşamak varken neden mutsuzluğu ve huzursuzluğu yaşayasınız.

İşte Kur’ân bu hedefe dayalı olarak indirilmiştir. Bütün insanlara bir saadet reçetesi olarak indirilmiştir. O size kâinattaki en sağlam yol göstericidir. Allahû Tealâ sizden sadece bir tek şey ister; sizin mutlu olmanızı. Allah’a kul olmak mutlu olmak demektir ve Allahû Tealâ bütün insanlardan Allah’a kul olmalarını ister ve biz insanlar da Allah’a karşı bir yakarışımız olan Fatiha Suresinde, “İyyâke na’budu.” diyoruz, “Yalnız Sana kul oluruz.”

Öyleyse olması lâzımgelen şey belli değil mi sevgili kardeşlerim? Mutlu olmanın yolu; Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği fiilleri işlememek. Bunun için de içinizdeki kavgayı bitirmek söz konusu. Sadece bir tek yolunuz var. Ruh asla değişmeyecektir, tekâmülün zirvesinde yaratılmıştır. Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek isteyen, yasak ettiği hiçbir fiili işlemek istemeyen hasletlerle donatılmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

95/TÎN 4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).

Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.

95/TÎN 5: Summe redednâhu esfele sâfilîn(sâfilîne).

Sonra onu, esfeli safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) iade ettik (çevirdik).


“Biz, nefsi ahsen-i takvim içinde yarattık ve onu, esfel-i sâfiline reddettik.”

Nefsimiz, ruhumuz gibi olmak üzere yaratılmış ama muhtevası baştan aşağı afetlerle dolu başlangıçta. Marifet odur ki; o afetlerle dolu olan Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkan, yasak ettiği her fiili mutlaka işlemek isteyen nefsinizi Allah’ın kölesi yapabilesiniz. Ne yapacaksınız? Afetleri yok edeceksiniz ve iç dünyanızdaki nefsinizle ruhunuz arasındaki kavgaya son vereceksiniz.

Öyleyse bizim Kur’ân açısından mutluluktan anladığımız mânâ, mutluluk; kesintisiz bir kavgasız hayatı ifade eder. Kesintisiz bir huzur halidir. Huzursa kavganın bittiği yerde ancak  yaşanabilir. Mutluluk, huzur; bir sulh ve sükûn hali yani kavganın bittiği yer. Ne zaman kavganız biter? Ne zaman Allah’a ulaşmayı dilerseniz, dilediğiniz anda kavganız bitmiştir. Allahû Tealâ derhâl müdahale eder. Siz Allah’a ulaşmayı dileyince Allah mutlaka müdahale eder. Ve de sizin huzursuzluğunuza, mutsuzluluğunuza sebebiyet veren şey, şeytanın üzerinizdeki hâkimiyetidir. Nefsinizin afetleri şeytanın taleplerine paralel yaratıldığı için, şeytan size sadece nefsinizin afetlerine uygun gelen bir şeyi emreder. Nefsiniz, Allah’ın yasak ettiği hangi fiili yapmak istiyorsa onu emreder veya Allah’ın emrettiği hangi şeyi yapmak istemiyorsa, onu emreder. İşte sevgili kardeşlerim, böyle bir ortamda eğer nefsinizin talebine uyarsanız, arkadan mutlaka ceza gelir. Allah sizi cezalandırır, huzursuzluk verir size. Her iki açıdan da Allah’ın yasak ettiği fiili işlediğinizde de emrettiği şeyi yapmadığınızda da.

Öyleyse bu mutsuzluğun mutluluğa dönüşmesi nasıl mümkün olacaktır? Nefsinizin afetlerini yok etmenizle. Ne zaman daimî zikre ulaşırsanız, nefsinizin kalbi tamamen nurlarla dolu olmuş olur. Ve böylece siz, nefsinizin bütün afetlerinden kurtulduğunuz için artık iç dünyanızda sizi Allah’ın emirlerini yapmamaya çağıran, sizi Allah’ın emirlerini işlemekten men eden nefsiniz artık olmayacaktır. Sizi Allah’ın yasaklarını işlemeye davet eden nefsiniz olmayacaktır. Tam aksine nefsinizin kalbi %98 fazl, %2 rahmetle (her ikisi de nurdur) %100 nurla dolduğu için Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek isteyeceksiniz. Yasak ettiği fiilleri ise asla işlemeyeceksiniz. Yani nefsinizle ruhunuz arasındaki savaş %100 sona erecek.

Daimî zikre ulaşan bütün insanlar için sonsuz bir dünya saadeti söz konusudur. Onlar Allah’ın bütün emirlerini yerine getirirler, yasak ettiği fiilleri işlemezler. Onlara “ulûl’elbab” denilir. Yani lübb’lerin sahipleri. Lübb’ler, beş duygunun ötesinde manevî duyguların sahibi olmayı ifade eder. İşte lübb’lerin sahiplerinin Kur’ân’daki adı; “ulûl’elbab”tır. Ulûl; sahipleri demek, elbab da lübb’ler demek.

Ne zaman bir insan lübb’lerin sahibi olur? Nefsinin bütün afetlerini yok ettiği zaman. O zaman ne olur? Bir kişi daimî zikrin sahibi olduğunda o kişinin birinci özelliği; zikr-i daimin, daimî zikrin sahibi olmasıdır; özellik bir. Bu özellik bize ne kazandırır? Kişi daimî zikirdeyse, kalbine nurlar girmiştir, kalbini doldurmuştur ve devamlı yeni nurlar geliyor kalbine. Nur akımı hiç kesilmiyor. Zülmanî kapı da kapalı. O kalbe karanlıkların girmesi mümkün değil. Nurlarsa Allah’ın emrettiği her şeyi yapmanızı, yasak ettiği fiilleri ise asla işlememenizi emreder. Kalbinizde %98 fazl, %2 rahmet birikimi; %100 Allah’ın emirlerini emreden, %100 Allah’ın yasaklarını yasaklayan bir hüviyet taşır. O zaman iç dünyanızdaki kavga sona ermiştir, iç dünyanızı bozulması mümkün olmayan kesintisiz bir mutluluk kaplar. İşte bu iç dünyanızda mutluluğun bütün boyutlarıyla teessüs etmesi halidir, daimî zikirle gerçekleşir.

Peki, ne oldu? Daimî zikirle iç dünyanızda sulh ve sükûnu elde ettiniz. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiriyorsunuz, yasak ettiği fiilleri işlemiyorsunuz. Hem emirleri yerine getirirken en üst seviye mutluluğu yaşıyorsunuz hem de yasak ettiği fiilleri işlemediğiniz için o fiillerin size ulaştırabileceği hüznü, huzursuzluluğu, sıkıntıyı yaşamıyorsunuz. Öyleyse bu iç dünyanızdaki mutluluğun mutlaka teessüs ettiğini gösterir. İç dünyanızda artık kesintisiz bir sulh ve sükûn hali var. Allah’ın size emrettiği her şeyi zevkle yerine getiriyorsunuz. Her an huzur duyacağınız yeni bir işlevi gerçekleştiriyorsunuz. Allah’ın bir emrini uyguluyorsunuz veya yasak ettiği fiili işlemekten kendinizi men ediyorsunuz. Bunun için gayret sarf etmeniz gerekmiyor. Çünkü içinizden o Allah’ın yasak ettiği fiili işlemek konusundaki talep artık gelmiyor, probleminiz de yok. Öyleyse iç dünyanızda sulh ve sükûn haline geldiniz.

Gelelim dış dünyanıza… Dış dünyanızda neden mutsuzdunuz? Başka insanlarla kavganız vardı. Nefsiniz hep başka insanlardan daha üstün olmanızı size telkin eder. Şeytan da bu telkini devamlı güçlendirir. Başka insanlarla hep kavgalı olmanızı ister, hem nefsiniz; nefsinizin afetleri, hem de şeytan. Böyle bir dizaynda hepiniz için söz konusu olan, huzursuzluğu yaşamaktır.

Allahû Tealâ’nın dizaynında hepiniz için söz konusu olan şey, O’nun emrettiği bu mutluluk denilen müesseseyi gerekli şartlar altında yaşamak. Şartsa; daimî zikre ulaşıp nefsinizin kalbini bütün afetlerden kurtarıp, pîr-u pak etmek, baştan başa nurlarla donatmak.

İşte bu noktaya gelen bir kişinin nefsinin kalbindeki ikinci özellik, nefsin bütün afetlerinin yok olmasıdır. Bunun tabiî neticesi olarak o kişinin Allahû Tealâ, kalp gözünü açar ve o kişi o noktadan itibaren fiziğin ötesini görmeye başlar. Kalp kulağını da açar Allahû Tealâ ve Allah ona ne söylüyorsa, o kişi Allah’ın söylediklerini işitmeye başlar. Bu ses, kişinin kendi içindeki sessiz sesi gibidir. Allahû Tealâ bütün söylediklerini ona işittirir, ona harika telkinlerde bulunur. O kişinin mutlu olmasının arkasında artık hep Allah olacaktır.

Nefsin afetleri bütünüyle yok olmuşsa, bu kişinin başkalarını rahatsız edecek olan bir davranışı sergilemesi mümkün değildir. O, başkalarının kalbini kıracak bir şeyi söylemez. Ama başkalarını mutlu edecek olan şeyleri her zaman söyleyecektir. Öyleyse bu kişiyle çevresi arasındaki ilişkilere baktığımız zaman, bu kişinin gerek davranışları itibariyle, gerek konuşmaları itibariyle başkalarına ulaştırdığı her şey huzurdur, mutluluktur. O, insanları hep en güzel davranışlara davet eder, kendi davranışlarıyla da buna örnek olur.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın dizaynında her şey öylesine güzel ki. Bu güzelliği bütün boyutlarıyla yaşamak hepinizin hakkıdır. Onun için “Mutluluk senin de hakkın” diyoruz. Her birinize tek tek, “Sizin de hakkınız” diyoruz hepinize birden.

Öyleyse kim daimî zikre ulaşırsa o kişinin kalp gözünü açan Allahû Tealâ, ona dilediği her şeyi gösterir. Allah’ın dilediği şeyleri görebilir kişi sadece, kalp gözüyle. Allahû Tealâ kalp kulağına o kişinin, o gösterdiği âlemlerin, varlıkların, ne olduğu hakkında açık bir şekilde bilgi ulaştırır. Âyetleri söyler o kişiye. O kişi her an mutluluğu yaşar. Hem Allah’ın kendisine gösterdiği fizik ötesi şeyleri görme yetkisinin sahibi kılınmıştır hem de bunlar hakkında Allah’ın devamlı malûmat verdiği bir kişidir. Her an Allah’a sual sorabilir, her an Allah’tan mutlaka cevap gelir. Allahû Tealâ o kulunu hiç kırmaz, bütün suallerine cevap verir. Bunun mânâsı, cevap verdiği zaman o kişinin her şeyi öğrenebilme imkânı vardır mânâsına mı geliyor? Hayır, değil. Nereye kadar öğrenmesi gerekiyorsa, Allahû Tealâ her kademede o kademenin gerektiği ilmi verir. Öyleyse bu kişi kalp gözü açık olan bir kişidir, kalp kulağı açık olan bir kişidir. Allah’ın söylediklerini işitir, gösterdiklerini de görür. Evvelâ bu kişiye yedi tane yer katı, yedi tane cehennem gösterilir. Bu, yerlerin melekûtudur. Sonra bu kişiye göklerin melekûtu gösterilir. Ve göklerin melekûtu gösterilmeye başlandığı zaman kişi artık ihlâs makamının sahibi olmuştur, ulûl’elbab makamı bitmiştir. Gerek ihlâs makamının gerek ulûl’elbab makamının 3 ilâve faktörü daha var. Bu 4 tane vasıf şartının tabiî neticesi olarak 3 tane sonuç şartı:

1- O kişi ehl-i tezekkürdür. Yani Allah ile her konuyu her an tezekkür etmek imkânının sahibidir.  

2- Ehl-i hayırdır. Neden ehl-i hayırdır? Bu kişi daimî zikrin sahibidir. Zikir kişiye derecat kazandırır. Kişi daimî zikrin sahibi olduğu için her an derecat kazanır. Hem de bu noktada kişi her an 700 derecat kazanır. Her saniye o kişinin kazandığı derecat 700 derecattır. Oysaki bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemediği bir insan olduğu sürece, yaptığı her hayır için 1 dereceye 10 derece kazanıyor. Şimdi 1 dereceye 700 derece kazanıyor. Bu sebeple kişi her saniye 700 derece hayır kazandığı için, derecat kazanmak hayır olduğu için bu kişi ehl-i hayırdır.
 
3- Bu kişi aynı zamanda ehl-i hikmettir, ehl-i hükümdür. İkisi de aynı minvaldeki olay. Kişinin ehl-i hüküm olması, âyetlere baktığı zaman o âyetin lafzını değil ruhunu da bilmesini ifade eder. Lâfzıyla birlikte ruhunu da bilir. Burada kişi Kur’ân-ı Kerim’in beşinci ruhuna girmiştir. Ve âyetleri bu standart içinde yorumlamak imkânının da sahibi kılınmıştır ulûl’elbab makamında.

Sonra bu kişiye göklerin melekûtu gösterilir. 1. gök katından 7. gök katına kadar bütün katlar ve o katlardaki hususiyetler.

Sevgili kardeşlerim! Kim gök katlarını görmeye başlamışsa, o ihlâs makamına geçmiştir. İhlâs makamı başka bir güzellikler demetidir. Gök katları gösterilir. Allah’a doğru yola çıkan ruhların toplu halde hangi katlarda hangi işlemleri yaptığını gösterir Allahû Tealâ. O sırada seyr-i sülûkta olanları gösterir.

Sevgili kardeşlerim! Her şey o kadar güzel ki. Bu kadar güzellik bütün insanlık için, sizler için, hepiniz için geçerli. Öyleyse sorabilir miyim sevgili kardeşlerim, bizim dışımızda olan sevgili kardeşlerimiz; Neden bu güzellikleri yaşamıyorsunuz? Başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe bunların hepsini yaşadılar. Ulûl’elbab makamı, ihlâs makamı onların makamı oldu. Sonra 7 kat gökleri gördükten sonra, Tövbe-i Nasuh’a davet etti Allahû Tealâ onları. İhlâs makamının sonu, 7. gök katının 7. âlemine kadar görüldüğü noktada (Sidretül Münteha’da) Allah’ın onları Tövbe-i Nasuh’a davet etmesi söz konusudur.

Tövbe-i Nasuh, ihlâs makamından velâyetin en son, en büyük makamı olan salâh makamına geçişi ifade eder. Salâh makamı mutluluğunuzun bütün boyutlarıyla mükemmel olacağı bir noktayı ifade eder. Allah, sizin günahlarınızı örter. Başınızın üzerine salâh nurunu verir. Arkasından, örttüğü günahlarınızı sevaba çevirir. Ve nihayet iradenizi teslim alır ve sizi irşad makamına tayin eder; “irşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle. O zaman mutluluktan içinizden bağırmak gelir sevgili kardeşlerim “mutluyum” diye. Allah’ın bütün sırlarının kapısını açtığı bir insan olursunuz. 7. katın 7 âlemi hakkında tam bir görüş ve basiret sahibi kılar Allahû Tealâ sizi. Aynı zamanda da orası hakkında hükümler sahibi olursunuz. 7 tane gök katının 7.sinin 7 tane âlemini gösterir, her birinin özelliklerini gösterir Allahû Tealâ. Ve size iradenizi teslim aldığı zaman “İrşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle durumu bildirir. Burası mutlulukların en üst noktasıdır. İrşada memur ve mezun kılınmak, bir kişinin iradesini de Allah’a teslim ettiği noktada gerçekleşen bir muhteşem olaydır.

Sevgili kardeşlerim! Her şey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor, ne diyorsunuz? Dış dünyanızdaki kavga bitmiştir, başka insanlarla siz kavga etmezsiniz. Onlara hadlerini bildirmek sizin göreviniz değildir. Ama sizin göreviniz onlara doğruları öğretmektir. Bu yüzden insanlar size fena halde içerleyeceklerdir. “Biz bunca yıl okumuşuz, bu ilimleri öğrenmişiz. Şimdi ukalânın birisi çıkmış bize ilim öğretmeye kalkıyor.” diyeceklerdir. Ama onlara kızamazsınız sevgili kardeşlerim, onları da seversiniz. Bir gün ilmi öğreneceklerini ümit edersiniz. Şeytan onları hiçbir zaman bırakmayacaktır.

Sevgili kardeşlerim! Her şey öylesine güzel ki. Bu güzellikleri yaşamadan bu dünyadan giderseniz, kendinize ne kadar yazık edeceğinizi ancak öldüğünüz zaman anlarsınız. Mutluluğu iç dünyanızda, dış dünyanızda yani başka insanlarla ilişkilerinizde ve Allah ile olan ilişkilerinizde, yerlerde göklerde bütün boyutlarıyla yaşamak varken, bir çöp gibi bu dünyada yaşayıp bu dünyadan ayrılan, kapkaranlık bir dünyada mutluluğu hiç yaşayamadan ayrılan insanlar, bunu sadece cehaletleri sebebiyle yaparlar. Mutluluğu hiç tanımadan, tanımlayamadan, yaşayamadan bu dünyadan çeker giderler.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Eğer Allah’a ulaşmayı dilemediyseniz kendinize yazık etmiyor musunuz? Mutsuzluluğunuzun arkasında sakın başkalarını aramayın, arkasında sadece siz varsınız. Sorun bize. Hangi konuda istersiniz bilgileri alın www.mihr.com’dan. Orada bütün istediğiniz suallerin cevaplarını bulacaksınız. Binlerce sualin binlerce cevabı. Ve mutluluğu bulacaksınız. Bizi izleyin. Size sadece saadeti ulaştırırız ve sizi sadece saadete ulaştırırız. Allahû Tealâ bizi bu görevle görevlendirdi.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R