}
Bir Soru Bir Cevap 30.06.2005
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109543

SOHBETİN ADI: BİR SORU BİR CEVAP
TARİHİ: 30.06.2005

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, sevgili izleyenler, dinleyenler sevgili öğrenciler ve hepiniz!

Konumuz: Bir sual, bir cevap.

Diyorlar ki: “Resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” Acaba gerçek mi? Tabiî buradaki kitaptan murat da şeriat kitabı. Evvelâ “Resûller peygamberlerdir.” tarzındaki bir ifade Kur’ân’a göre doğru mudur, buradan başlayalım. Yanlıştır sevgili kardeşlerim! Bütün resûller peygamber değildir. Resûllerin sadece çok küçük bir kısmı peygamberdir. Belki bu rakam binde birdir.

Evvelâ şunu söyleyelim; bütün nebîler peygamberdir. Arapça’daki nebî kelimesiyle farsçadaki peygamber kelimesi birbiriyle tam uyum halindedir. Biz de Türkçe’de peygamber kelimesini kullanıyoruz. Öyleyse ifade: “Nebîler peygamber değildir, resûller peygamberdir.” Akaidin bir ayağı bunu söylüyor. Onunla da kalmıyor, bütün resûlleri kendilerine kitap verilen peygamberler olarak tasnif ediyor, vasıflandırıyor. Hem “Bütün resûller peygamberdir.” sözü yanlış, bütün resûller peygember değildir. Sadece nebî olan resûller peygamberdir. Hem de “Resûller kedilerine kitap verilen peygamberlerdir.” sözü bütünüyle yanlış. Şeriat kitapları resûllere değil, nebîlere gelir; peygamberlere gelir.

Öyle bir yanlışlıklar komedyası ki neresinden bakarsanız bakın herşey yanlış. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte peygamberlik müessesesi sona ermiş midir, ermemiş midir? Biz bir sual soruyoruz. Kim “Sona ermemiştir.” diyorsa büyük bir hatanın içindedir. Peygamberlik müessesesi, nübüvvet; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte sona ermiştir. Allahû Tealâ Ahzâb Suresinin 40. âyet-i kerimesinde diyor ki:

33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).

Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.


“Muhammed aranızdan hiç bir erkeğin babası değildir. O Allah’ın Resûlü’dür ve Nebîlerin Hatemi’dir.”

Yani nübüvvet müessesesi, peygamberlik müessesesi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’le birlikte bitmiştir, sona ermiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra artık nebî gelmesi mümkün değildir. O son nebîdir, son peygamberdir. Öyleyse resûller; bütün resûller peygamber değillerdir.

Bütün nebîler (peygamberler) aynı zamanda mutlak olarak resûldürler. Yani Allahû Tealâ onları risaletle görevlendirmiştir. Ama bütün resûller nebî değillerdir, peygamber değillerdir. Hâlbuki akaid diyor ki: “Bütün resûller peygamberdirler, üstelik de kendilerine kitap verilen peygamberdirler.” Kur’ân’dan bu kadar nasipsiz bir tarif, dîn adamları tarafından nasıl kabul görüyor, hayret etmemek mümkün değil sevgili kardeşlerim!

Evvelâ kitap kimlere verilir? Buradaki kitaptan muradımız şeriat kitabı. Şeriat kitapları sadece Allah’ın nebîlerine, peygamberlerine verilir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz nebîlere kitap verdik ve hikmet verdik. O kitaplarla hükmetsinler diye.” diyor.

Hikmet müessesesi iki ayrı hüviyette kullanılıyor Kur’ân-ı Kerim’de.

1- Hükmetme müessesesi; bir kişi hâkim olarak hüküm edebilir.
2- Hakem olarak hüküm edebilir.

Eğer bu kişi hikmet sahibiyse, ister hakem olarak ister hâkim olarak hükmetsin, her ikisinde de mutlak bir başarı söz konusudur. Eğer bu kişi ehl-i hükümse ehl-i hikmetse, bir kişinin ehl-i hüküm olması veya ehl-i hikmet olması, o kişinin daimî zikrin sahibi olmasına bağlıdır. Doğru hüküm verebilmesi için resûl olması gerekmiyor. Resûl olmayan bir kişi ehl-i hüküm veya ehl-i hikmet olmuşsa, ikisi de aynı noktadaki Allah’ın bir ikramıdır.

O kişinin;

1. özelliği; daimî zikrin sahibi olmaktır.
2. özelliği; daimî zikri sebebiyle nefsindeki bütün afetlerin yok olmasıdır.
3. özelliği; Allah onun mutlaka kalp gözünü açmıştır. Allah neyi diliyorsa onu, o kişinin kalp gözüne gösterir.
4. özelliği; kalp kulağını açmıştır. Allah’ın söylediklerini o kişi işitir ve Allah’a sorarsa mutlaka Allah onu cevaplandırır. Dilerse cevapsız bırakabilir mi? Evet bırakabilir. Allahû Tealâ’nın hikmetinden sual olunmaz. Ama normal standartlarda Allah ile karşılıklı bir mükâlemeyi her zaman gerçekleştirir, daimî zikrin sahibi olan herkes. Yani daimî zikrin sahibi olan kişi, ehl-i tezekkür olmuştur. Allah ile her konuyu müzakere etmek, karşılıklı konuşmak imkânının sahibidir. Ehl-i tezekkürdür.

Aynı zamanda daimî zikrin sahibi ehl-i hayırdır. Daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı Allahû Tealâ’nın katından gelen rahmet, fazl ve salâvâtı kişi alır. Ve devamlı, her an derecat kazanır. Hem de her saniye bire 700 derecat kazanır. Her saniye bir derece kazandığın düşünelim onun zikir sebebiyle, Allahû Tealâ her saniye bunu 700 kat olarak vereceği için, 700 derecat kazanır. Bu kişi uykudayken de kazanır.

Allah’ın bütün resûlleri, o kişi doğmadan evvel seçilir. İnsanlardan seçilenlerse Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel Allah’a ulaştırılmak üzere seçilirler normal hayatlarını yaşarken. İnsanların %90’dan fazlası seçilir hayatlarını yaşarken. Bununla resûllerin seçilmesi aynı şey değildir. Bütün resûller, Allahû Tealâ’nın risalet verdiği kişiler, doğmadan evvel seçilirler. Evvelâ seçimleri farklıdır.

Diyorlar ki: “Resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

23/MU'MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.


“Biz resûllerimizi art arda gönderdik. Hangi kavme resûlleri geldiyse, o kavimdekiler mutlaka resûllerini inkâr ettiler.”
Allahû Tealâ’nın ifadesine dikkat edin! “Biz resûllerimizi art arda göndeririz.” diyor Allahû Tealâ. “Birbirinin ardından ve bütün kavimlere göndeririz.” diyor. Öyleyse şimdi bakıyoruz; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den evvelki peygamber Hz. İsa’ydı. Hz. İsa’yla Peygamber Efendimiz (S.A.V) arasında 600 yıllık bir mesafe var. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in irtihalinden sonra 1400 yıl geçmiştir. Ama bir daha peygamber gelmemiştir, gelmesi de hiçbir zaman mümkün değildir (demin söylediğimiz Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesi gereğince).

Öyleyse peygamberler arasında fetret devirleri var. Ama resûller arasında yok; eğer Allahû Tealâ bütün kavimlere resûl gönderiyorsa ve art arda gönderiyorsa. Mu’minûn Suresinin 44. âyeti bunu kesin olarak söylüyor. Bir de Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde söylüyor.

2/BAKARA-87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).

Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.


“Biz bütün kavimlere resûl göndeririz ve ardı arkası kesilmeksizin gönderiririz.” diyor Allahû Tealâ.

Yani bütün devirlerde bütün kavimlerde resûl vardır. Şu anda da bütün kavimlerde bir resûl yaşıyor. Acaba bunlar peygamber mi? Sevgili dîn adamları! Bu sual sizlere. Şu anda bütün kavimlerde resûller yaşadığı kesin olduğuna göre, bu resûller peygamber mi? “Bütün resûller peygamberdir.” diyorsunuz ve buna inanmışsınız. Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesi, bir defa daha okuyun. Göreceksiniz ki orada da Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ resûlleri art arda gönderdiğini ve bütün kavimlere gönderdiğini söylüyor. Şu anda da bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri var. Biz de onlardan bir tanesiyiz. Öyleyse bizim peygamber olmadığımız, Allahû Tealâ tarafından kesinlikle ifade edildiğine göre, bütün resûller peygamber mi oluyor?

Şu anda hangi dili konuşan bir kavim varsa, o kavme mutlaka onun diliyle konuşan bir resûl gönderilmiş durumda. İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

14/İBRÂHÎM-4: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâu, ve huvel azîzul hakîm(hakîmu).

Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.


“Hiç bir kavim yoktur ki biz ona kendi diliyle konuşan bir resûl göndermemiş olalım.”

Bu resûllerin bütün kavimlere geldiği, Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde de ifade ediliyor.

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


Bütün kavimlere resûl gönderiyor Allahû Tealâ. Şimdi İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın söylediği: “Hiç bir kavim yoktur ki biz onlara onların diliyle hitap eden bir resûl göndermiş olmayalım.”
 
Bütün devirlerde bütün kavimlere resûl gönderiyor Allahû Tealâ. Bu resûller peygamber mi? Ve “Resûller peygamberdir.” demekle kalmıyorsunuz, diyorsunuz ki üstelik de “Kendilerine kitap verilen peygamberler.” Şu anda bütün kavimlerdeki resûllere Allahû Tealâ hangi kitapları göndermiştir? Allahû Tealâ’nın İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesinde söylediği şey son derece açık: “Her kavme onun kendi diliyle resûller göndeririz.” diyor. Bütün kavimlere gönderdiğine göre, bütün kavimlerde şu anda, onların dilleriyle o kavme hitap eden bir resûl vazifede. Bunlar peygamber mi efendiler? Dîn adamları! Sualimiz size. Bunlar peygamber mi?

Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Biz bütün kavimlere resûl göndeririz. O kavimlerdeki insanları dalâletten kurtarsınlar da hidayete erdirsinler diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler, bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu.”

Resûle tabî olanlar hidayete ermişler. Tâbî olmayanlar üzerine dalâlet hak olmuş. Neden? Çünkü resûl açık bir şekilde diyor ki: “Bana tâbî olmanız gerekiyor. Ben Allah’ın resûlüyüm.” Tâbî olanlar hidayete eriyorlar. Diğerleri dikkate bile almıyorlar. Aslında resûlün söylediği ilk söz; “Allah’a ulaşmayı dileyin.” dir. Dileyen bin insan ancak tâbî olabilir. Ve böylece hidayetin gerçek çehresi çıkıyor ortaya. Hidayet için mutlaka o kavimde bir resûl olması gerekiyor. Bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri var.

Bu kavimlerdeki resûller risalletlerini açıklarlar açıklamazlar; o, resûllerle Allah arasındaki bir ilişkidir. Ama şu anda ne kadar kavim varsa hepsinde bir resûl yaşıyor. Ama bütün kavimlerde yaşayan resûller, bunlar peygamber midir? Peygamber olmadıkları kesin değil mi? Allahû Tealâ peygamberlere kitap veriyorsa, bütün resûller de peygamber ise bu resûllerin her birine ayrı bir kitabın verilmiş olması lâzım. Hem de bu kitabın şeriat kitabı olması lâzım.

Öyleyse hem nübüvveti peygamberlik olarak kabul ediyorsunuz; onu da kabul etmemeniz söz konusu ama o başka bir konumuzun muhtevası olacak. Çünkü nebîlere de “Kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” diyorsunuz. “Resûllerin şeriatıyla, resûllere verilen kitaplarla idare eden peygamberlerdir.” diyorsunuz. Yani size göre nebî de peygamber, resûl de peygamber. Kur’ân’a göre sadece ‘nebî’ peygamberdir ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) son nebîdir. Peygamberlik, O’nunla sona ermiştir.

Şimdi bu tarzdaki ifadelerin muhtevasına baktığımız zaman görüyoruz ki; Kur’ân’la taban tabana ters düşen bir sürü yanlışı bizim dîn adamlarımız gerçek kabul etmişler. Şimdi o saplandıkları bataklıktan onları kurtarmaya uğraşıyoruz; dîn adamlarını.

Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın söylediği şey İsrâ Suresinin 15. âyet-i kerimesinde: “Biz bir resûl göndermedikçe hiçbir kavme azap etmeyiz.” diyor.

7/A'RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).

(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.


Bütün kavimlere peygamber mi göndermiş Allahû Tealâ? Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den evvelki bütün peygamberler İsrail kavmine gelmiş. Bir Peygamber Efendimiz (S.A.V) Arap kavmine gelmiş. Öyleyse Allahû Tealâ’nın bütün kavimlere peygamber gönderdiğini iddia edebilir misiniz? Üstelik bu resûller her kavme her zaman parçasında gönderilmiş. Nerden biliyoruz? Her kavme zamanın bütün parçalarında gönderilmiş. Bütün zaman parçalarında her kavimde bir resûl mutlaka yaşamış, şu anda da yaşıyor.
Şu anda yaşayan insanların cehenneme gitmelerine sebebiyet verecek olan şey, o resûlün tebliğidir. O tebliğ yoksa ceza da olmaması lâzım. Ama bu tebliğin bütün zaman parçalarında yapıldığı ve bütün kavimlere yapıldığı, daha başka bir ifadeyle bütün insanlara yapıldığı da kesin.
Öyleyse böyle bir müesseseyi kabul etmek demek, resûllüğün mutlak olarak peygamberlik olduğunu iddia etmek, Kur’ân’a gerçekten çok açık bir şekilde ters düşüyor. Şu anda bütün dünyada her kavimde bir resûl bulunduğuna göre, bütün bu resûller peygamber mi? Allahû Tealâ şeriat kitaplarını, nebîlere (peygamberlere veriyorsa nebîler diye geçiyor), o zaman bu resûlleri de nebî yani peygamber kabul ettiğinize göre, o zaman bütün kavimlerde yaşayan bu insanlar peygamber midir?

İşte Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesi Allahû Tealâ buyuruyor ki:

39/ZUMER-71: Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeran), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).

Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.


“Kıyâmet günü kafîrler zümre zümre cehennemin kapısında beklerler. Cehennem bekçileri onlara der ki: Size Allah’ın resûlleri gelmedi mi? Size Allah’ın âyetlerini söyleyerek bugün buraya geleceğinizi söylemediler mi?”

Ne yapmışlar Allah’ın resûlleri? Onlara demişler ki: “Ben Allah’ın resûlüyüm. Mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesin. Eğer Allah’a ulaşmayı dilemezsen gideceğin yer cehennemdir. O zaman âmenû olamazsın. Mü’min olursun, Allah’a inanırsın ama Allah’a ulaşmayı dilemedikçe Allah’ın cennetine giremezsin. Gideceğin yer cehennemdir demediler mi?”

Allahû Tealâ En’âm Suresinin 48. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

6/EN'ÂM-48: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), fe men âmene ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.


“Biz resûllerimizi âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) müjdelesinler diye ve âmenû olmayanları, Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri uyarsınlar diye göndeririz.” diyor. Aslında âyet-i kerime; “Biz resûllerimizi müjdelesinler ve uyarsınlar diye gönderiririz.” şeklinde. Ama oradaki ifade; “Size Allah’ın âyetlerini okumadılar mı? Bu âyetleri okumak suretiyle sizi ikaz etmediler mi?” neticesine ulaşıyor. Allah’ın âyetlerini okudularsa o zaman mutlaka âmenû olmaktan bahsetmemiş olmamaları mümkün değil. “Siz Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz, siz âmenû değilsiniz, mü’minsiniz. Allah’a inanıyorsunuz ama bu sizi kurtaramaz. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe cehenneme gideceksiniz demediler mi?”

Şimdi bunun cevabı: “Evet geldiler ve bize söylediler. Yani Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin cehenneme gideceğini söylediler ve bizi bununla uyardılar. Bu sebeple de azap, kâfirlerin üzerine hak oldu.” Ne oluyor? Allah’a inanan kişi de inanmasına rağmen, kâfir hüviyetinde oluyor Allah’a ulaşmayı dilemediği için.

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın dizaynına dikkatle bakın. İnsanlar Kur’ân’a o kadar çok ters düşen şeyi kabul etmişler, hatta bunların üzerine ciltlerce kitaplar yazmışlar ki hayretten gözlerimiz büyüyor. Ve bütün bu dîn adamları, onların her söylediklerine inanmışlar.

Allahû Tealâ diyor ki: “Kur’ân furkandır; doğruyu yanlıştan ayırma ölçüsü Kur’ân’dır.
Sana Furkanı indirdik. Doğruyu yanlıştan ayırdedesin diye.”

3/ÂLİ İMRÂN-4: Min kablu huden lin nâsi ve enzelel furkân(furkâne), innellezîne keferû bi âyâtillâhi lehum azâbun şedîd(şedîdun), vallâhu azîzun zuntikâm(zuntikâmin).

Daha önce insanlar için, hidayete erdirici olarak (Tevrat'ı ve İncil'i indirdi) ve (sonra da) Furkan'ı (Hak ile bâtılı ayıran Kur'ân’ı) indirdi. Muhakkak ki onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler. Onlar için şiddetli azap vardır. Ve Allah Azîz'dir, intikam sahibidir (intikam alandır).


Ve furkan olan Kur’ân’ın âyetleri bu insanlar tarafından hiçbir şey ifade etmiyor. Bir kıymeti harbiyesi yok. Ve bunu rahat rahat söyleyebiliyorlar: “Bütün resûller peygamberlerdir. Hem de kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.”

Öyleyse demek oluyor ki Allahû Tealâ her kavme resûl gönderdiğine göre bütün kavimlerde şu anda yaşayan resûller birer peygamberdir, öyle mi? Sevgili kardeşlerim! Bunu dîn adamlarına sormak mecburiyetindeyiz. Bize cevap vermeliler. Onlara siz gidip soracaksınız: “Böyle böyle söylüyor.” diye. Hatta bu kaseti götüreceksiniz onlara, cevap vermelerini isteyeceksiniz. Kur’ân yerine insanların yazdığı kitaplara bakarak dîni yaşadıklarını zannnedenler, ne kadar büyük bir yanılgıda olduğunuzu size bütün boyutlarda ispat etmekle mükellefiz.

Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesi, resûllerin herkese ulaşacağını söylüyor. Herkes resûllerin söylediğini duymuş olacak. Duymayan hiçkimse kalmayacak. Çünkü Meryem Suresinin 70, 71, 72. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor ki:

19/MERYEM-70: Summe le nahnu a’lemu billezîne hum evlâ bihâ sıliyyâ(sıliyyen).

Sonra ona (cehenneme) maruz kalmayı en çok hakedenleri, elbette en iyi Biz biliriz.

19/MERYEM-71: Ve in minkum illâ vâriduhâ, kâne alâ rabbike hatmen makdıyyâ(makdıyyen).

Ve sizden biriniz (bile hariç olmamak üzere hepiniz), illâ (muhakkak) ona (cehenneme) varacaksınız. (Bu), senin Rabbinin üzerine (aldığı) kesinleşmiş bir hükümdür.

19/MERYEM-72: Summe nuneccîllezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ(cisiyyen).

Sonra takva sahiplerini kurtaracağız. Ve zalimleri, diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.


“Aranızdan cehenneme kıyâmet günü uğramayacak olan hiç kimse olmayacaktır. Ama kâfirler dizüstü çökmüş vaziyetteyken Biz, mü’minleri bu noktadan sonra onlar dizüstü çökmüş oldukları noktadan sonra alacağız, cennet ulaştıracağız.” diyor.

Kapıdan içeri kâfirlerin girişi mutlaka kapının yerden kaldırılmasıyla, onların burunlarının yere sürtmesiyle gerçekleşiyor. Burunları sürtünerek girenlerin orada dizüstü kaldıkları noktada, Allahû Tealâ Allah’ın cennetine girecekleri de önce cehenneme gönderiyor. Cehennemin hangi standartlarda olduğunu görüyorlar. Tüyleri ürperiyor ve onlar Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükürlerle cennete ulaşıyorlar.

Sevgili kardeşlerim! Kıyâmete kadar bütün kavimlere Allah’ın resûlleri gelecektir ve kıyâmete kadar bütün insanlar, Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesinde ifade buyurulmuş. Bütün o insanların hepsine teker teker bu tebliğ yapılacaktır. Grup grup gelecekler. Hepsi “Evet”’ diyecekler, “Azap kâfirlerin üzerine hak oldu.”

Öyleyse konuya risalet açısından baktığımızda, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Yusuf’a gönderilen alelâde bir habercinin de resûl olarak geçtiğini görürüz. O da mı peygamber demeye bile ağzımız varmıyor, dilimiz varmıyor.

Sevgili kardeşlerim! Kur’ân’ın böylesine ortadan kaldırıldığı, insanların yazdığı kitapların Kur’ân’ın yerine geçtiği bir dîn bezirgânlığı, İslâm âlemini bütünüyle sarmış durumda. İnsanlar, Kur’ân’ı asmışlar duvara kese yapmışlar. Birisi öldükten sonra Yâsîn okumak için indiriyorlar. Kur’ân o kadar onlar için. Oysaki Kur’ân bütün hayatımızı tanzim eden, Allah’ın temel Kitabı’dır. Hepimiz O’na riayet etmek mecburiyetindeyiz. Bundan 14 asır evvel Kur’ân’dan başka hiçbir şey yoktu. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V), bütün sahâbeye sadece Kur’ân’la hükmetti. Onlar, Kur’ân hükmünün ışığı altında daimî zikrin sahibi olmaya kadar yükseldiler. Sadece Kur’ân öğrendiler. Peygamber Efendimiz (S.A.V) onlara her söylediğini Kur’ân’dan söyledi.

Öyleyse şimdi derler ki: “Peygamber Efendimiz (S.A.V) sadece son nebî değil, aynı zamanda da son resûldür. Ondan sonra da resûl gelmeyecektir.”

“Bütün resûller nebîdir, peygamberdir” ifadesinin geçerli olmadığını ispat sadedinde bunu söylüyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra mademki o son resûldür ve de son nebîdir; bizim sevgili dîn adamlarımızın iddiasına göre, o zaman Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra resûl gelmeyecektir. Oysa gördük ki Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesinde; kıyâmete kadar geçecek olan bütün zaman parçalarındaki resûller bütün insanlara tebligat yapacaklar. Yoksa Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra yaşayanlara tebligat yapılmadığı için, onların cehenneme gitmesinin sözkonusu olmaması lâzım. Böyle saçmalık olabilir mi?

Peki, Kur’ân net olarak söylüyor mu bu hususu, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra da resûllerin geleceğini? Elbette söylüyor. İşte Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra resûllerin geleceğini Duhân Suresinin 10, 11, 12, 13, 14 ve 15. âyetlerinde söylüyor, bir resûlden bahsediyor.

44/DUHÂN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

44/DUHÂN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

44/DUHÂN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).

Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

44/DUHÂN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).

Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

44/DUHÂN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).

Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

44/DUHÂN-15: İnnâ kâşifûl azâbi kalîlen innekum âidûn(âidûne).

Muhakkak ki Biz, azabı biraz kaldırsak (bile), şüphesiz ki siz (şirke) dönecek olanlarsınız.


Diyor ki Allahû Tealâ: “Habîbim! O günleri gözle ki, o gün bütün gökleri, yerleri her tarafı bir duman kaplamış olacaktır. Öyle bir duman ki bütün insanları saracak olan bir azaptır.” Demek ki dumanın aslı duman değil, bir azap. Neden insanları saracakmış? Bu, insanların Allah’a ulaşmayı dilemeyen kesimini alâkadar eder ve onların üzerine bir dizayn olarak indirilmiştir ki Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün insanlar bu dünyada devamlı hata yapacaklardır, her hatanın arkasından da Allah onlara mutlaka azap edecektir. Ruhları, nefslerine huzursuzluk verecektir. Bu, ömür boyu azap demektir.

“Onlar derler ki: Biz mü’minleriz, bizden azabı kaldır.”

Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar ibret almazlar. Nerede onlarda ibret almak? Onlara apaçık bir resûlümüz geldi. O resûlümüze delidir, dediler ve şeytandan vahiy alıyor, dediler ve o resûlden yüz çevirdiler.”

Sevgili kardeşlerim! Böyle bir olayı yaşamadık mı? Allahû Tealâ, bu âyet-i kerime Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den yüzyıllar sonra bir resûlün geleceğini, bizatihi O’nun görmesini söyleyerek, O’ndan sonra geldiğinin kesin ispatı oluyor. Âyet-i kerimenin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra gelen bir resûle işaret ettiği, O yaşadığı zaman geleceğe doğru bakmasından kaynaklanan bir olay.

Bütün bunlar gerçekleşmedi mi? Cevizkabuğu rezaletinde bizim deli olduğumuz söylenmedi mi? Herkese kabul ettirilmedi mi? Bütün seyredenler böyle kabul ettiler. Ve “Şeytan tarafından öğretilmiş” yani “Şeytandan vahiy alıyor” sözü de böylece herkes tarafından kabul edilmedi mi? Sonra bütün insanlar o resûlden yüz çevirmedi mi? Bu yüzden resûle Allahû Tealâ başka bir ülkeye gitmesini emretmedi mi?

Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sora da resûllerin yaşadığı, bu âyet-i kerimeyle de kesinleşiyor. Kesinleşiyorsa o zaman o resûl, peygamber mi olacak? Bütün resûller peygamberse, öyle kabul ediliyorsa, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra da bütün kavimlerde zaten resûller yaşamaya devam edecekse ama bu âyet, O’ndan sonra bir resûlün geleceğini kesinleştirmiyor mu? Hanginiz iddia edebilir kesinleştirmediğini? Öyleyse bütün resûller peygamberse, o da mı peygamber?
Düşünün bakalım! Kur’ân’a ne kadar ters düşen şeyleri dilinize pelesenk etmişiniz. Yetmez, kitaplar yazmışınız bu konularda. Akaid diyorsunuz adına, söyledikleriniz hep yanlış, Kur’ân’a tamamen ters düşüyor. Bu konuda, “Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra resûl gelmez.” diyorsunuz. Ama Allahû Tealâ da gönderdiğini söylüyor. İşte bir başka ispatı: Furkân Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyet-i kerimeleri, ne diyor Allahû Tealâ? Diyor ki:

25/FURKÂN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).

Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.

25/FURKÂN-28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).

Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.

25/FURKÂN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).

Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.

25/FURKÂN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.


“Onlar parmaklarını ısıracakları o gün diyecekler ki: ‘Ah keşke resûle tâbî olsaydım. Keşke falanı kendime dost edinmeseydim. O beni Allah’ın yolundan saptırdı. Dalâlette bıraktı.”

“Ah keşke resûle tâbî olsaydım.” diyor cehenneme giren insanlar. Ve şöyle bitiyor âyet-i kerime, 30. âyet-i kerime: “Resûl dedi ki: Ya Rabbi! Benim kavmim Kur’ân’dan hicret etti. Kur’ân’ı terk etti.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra gelen bir resûl değil mi bu? Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında Kur’ân terk mi edilmiş? Tam aksine Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).

İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.


“Ey sahâbe! Onlar size buğz ettikleri halde siz onlara karşı muhabbet beslersiniz. Çünkü siz Kur’ân’ın bütününe îmân edenlersiniz.”

Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbesi, Kur’ân’ın bütününe îmân ediyorlar. Terk etmek olayı şöyle dursun, Kur’ân’la yaşıyorlar. Ama öyle bir zaman geliyor ki bir resûl, bugünün resûlü diyor ki: “Ya Rabbi! Benim kavmim Kur’ân’ı terkettiler.”

Şimdi zamanımızın dîn adamları Kur’ân’ı terketmiş değil mi? Bizim söylediklerimiz yanlış mı? Dîn adamları! Sizler, Kur’ân’ı terk etmiş değil misiniz? Allah’a ulaşmayı dilemiyorsunuz. Mürşidinize ulaşmak gibi bir şey sizin için zûl kabul ediliyor. Hatta aranızdan bir kısmı mürşide tâbî olmanın şirk olduğunu iddia edecek kadar dînden habersiz. Mürşide tâbî olmuyorsunuz. İkisi de farz; Allah’a ulaşmayı dilemek de farz, mürşide tâbî olmak da farz.

Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler. Bütün sahâbe mürşidlerine; kâinatın en büyük mürşidine tâbî olmuşlar. Hanginiz aksini iddia edebilirsiniz. Hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar ve ruhu Allah’a ulaştırmak da farz. Fizik vücudu Allah’a teslim etmek de farz, hepsi teslim etmişler. Siz Allah’a ulaşmayı diliyor musunuz? Yoksa tam aksine bütün halka “İslâm’ın beş şartını yaşayın, orta yoldan gidin, onların söylediğine bakmayın.” diyen siz değil misiniz? O zaman bütün insanları cehenneme sürüklemiyor musunuz? Allah’a ulaşmayı dilemek farz; bütün sahâbe gerçekleştirmiş, siz dilemiyorsunuz. Mürşide ulaşmak farz; bütün sahâbe tâbî olmuşlar, siz tâbî olmuyorsunuz. Ruhu Allah’a ulaştırmak farz; bütün sahâbe ulaştırmışlar, siz ulaştırmıyorsunuz. Ve de bütün insanları bu üç tane temel faktörün dışına çekmeye çalışıyorsunuz. “Hayır! Öyle şeyler yoktur, ona inanmayın.” diyorsunuz.

Biz Kur’ân’ı temsil ediyoruz anlamıyor musunuz? Size bütün söylediklerimiz Kur’ân olduğuna göre, hepiniz o Kur’ân’ı unutmuş olduğunuza göre, şu anda o Kur’ân’ı açıklayabilecek bizden başka hiç kimse mevcut olmadığına göre o zaman ne yaptığınızın farkında mısınız? 70 milyon insanı cehenneme doğru sürüklediğinizin farkında değil misiniz?
Peki, bütün sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişler. Siz teslim ettiniz mi? Daimî zikre ulaşmışlar, nefslerini de Allah’a teslim etmişler. Kur’ân’da farz, hepsi gerçekleştirmiş. Hem fizik vücudun teslimi hem nefsin teslimi ikisi de farz; onları da gerçekleştirmişler. Muhlis olmuşlar; farz Kur’ân-ı Kerim’de. İradelerini de Allah’a teslim edip irşad makamının sahibi olmuşlar, farz Kur’ân-ı Kerim’de. Ve siz bu 7 kademenin; 7 safhanın hiçbirisini gerçekleştirmediğiniz gibi insanlara, söylediklerimizin yanlış olduğunu ifade ediyorsunuz.

Bu resûller konusundaki akaidin birinci kaidesi, bütün boyutlarıyla yanlış değil mi bu durumda? “Resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” Diğerlerini karıştırmıyorum çünkü diğerinde diyorsunuz ki: “Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” Gene Kur’ân’a ters düşüyorsunuz. Tam aksine nebîler kendilerine kitap verilen peygamberlerdir. Allahû Tealâ açıkça kitapları nebîlere verdiğini söylüyor. Ve son nebî olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e; nebîlerin sonuncusu olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Kur’ân’ı indirdiğini söylüyor Allahû Tealâ.

Bu akşamki bir tek sualimiz, “Bütün resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” sözünün neticesine geliyoruz. Bütün peygamberler mutlaka resûldür ama bütün resûller peygamber değillerdir. Siz diyorsunuz ki: “Bütün resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” Hayır. Bütün resûller peygamber değildirler.

Şu anda bütün kavimlerde bir resûl yaşıyor. İspat ettik ki size, bütün devirlerde mutlaka resûller yaşayacaktır, yaşamıştır, bundan sonra da yaşayacaktır. Kaç tane âyetle ispat ettik. Aksini iddia eden birisi var mı aranızda? Öyleyse bugün bütün kavimlerde yaşayan resûller hep peygamberler mi, üstelik de kendilerine şeriat kitabı verilmiş? Hangisine verilmiş şeriat kitabı? Hiçbir kavim resûlü Allah’tan şeriat kitabı almamıştır. Alması da mümkün değildir. Kıyâmete kadar da alamaz. Öyleyse hem “Bütün resûller peygamberdir” ifadesi, yanlış; keenlemyekun hem de “Resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” sözü yanlış. O da geçersiz. Şu andaki art arda söylediğimiz âyet-i kerimeler bunların hepsini ispat ediyor.

Ve bir iddianız var: “Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir daha resûl gelmez. O son resûldür.”

İki grup âyet-i kerime, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir resûlün geleceğini kesinleştiriyor. Bir 3. âyet-i kerime var; Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).

Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.


“Ey nebîler! Size kitap verdik ve hikmet verdik.” diyor.

Hani resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdi? İşte Allahû Tealâ kitapları nebîlere verdiğini söylüyor. Nebîler gerçekten peygamberlerdir ve Allah’ın kitap verdiği peygamberlerdir ve onlardan başka, nebîlerden başka peygamber olmamıştır. O nebîler kendilerine kitap verilen peygamberlerdir. Allahû Tealâ: “Ey nebîler! Size kitap verdik ve hikmet verdik.” diyor (Âli İmrân- 81). Sonra da diyor ki: “Sizlerden sonra bir resûlümüz gelecek.”

“Sizlerden sonra gelecek.” diyor. “O Resûle îmân edeceğinize ve O’na yardım edeceğinize dair sizden misak istiyorum ve dilinizle de ikrar etmenizi istiyorum. İkrar ettiniz mi?” diyor Allahû Tealâ. Onlar da diyorlar ki: “İkrar ettik.” Bunlar kim? Ulûl’azm peygamberler. Kimler olduğunu Allahû Tealâ Ahzâb Suresinin 7. âyet-i kerimesinde anlatıyor.

33/AHZÂB-7: Ve iz ehaznâ minen nebîyyîne mîsâkahum ve minke ve min nûhın ve ibrâhîme ve mûsâ ve îsâbni meryeme ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ(galîzan).

O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.


“O zaman; senden misak aldığımız zaman Biz, Hz. Nuh’tan da misak aldık. Hz. İbrâhîm’den de misak aldık. Hz. Musa’dan da misak aldık. Hz. İsa’dan da misak aldık ve Senden de misak aldık.” diyor Allahû Tealâ.

Âli İmrân-81’de bu kişiler söz konusu. Ve bu kişilerin dışında birisini Allahû Tealâ’nın risaletle vazifeli kılacağını ve onu göndereceğini, ona nebîlerin de (peygamberlerin de) yardım etmesi gerektiğini söylemiyor mu Allahû Tealâ?

Olaylar son derece açık bir şekilde görünüyor. O zaman; dîn adamlarına bunları söylediğiniz zaman “Güneş balçıkla sıvanmaz.” deyin. Size cevap vermelerini isteyin.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! İnsanların doğru bilgiye ulaşacakları, güneşin aydınlattığı yeni bir devir başlamıştır: Asr-ı Hidayet. Hidayet; insan ruhunun Allah’a ulaşmasının adıdır. Öyleyse bu devirde hidayet güneşi bütün şaşasıyla parlayacaktır ve bütün dünyaya İslâm’ın Kur’ân’daki temel faktörlerini mutlaka öğretecektir. Dünyaya sulh ve sükûn getirecektir. Büyük Osmanlı İslâm Birliği bu devirde kurulacaktır.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın huzurunda bir sohbeti tamamlamak mümkün oldu. Bir sual bir cevap. Allahû Tealâ’nın huzurunda hepinizi selâmlıyoruz. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını diliyoruz. Ve sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz.

İmam İskender Ali  M İ H R