}
Ruh (22.03.2006) 22.03.2006
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 109969

SOHBETİN ADI: RUH
TARİHİ: 22.03.2006


Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde sizlerle birlikteyiz.
 
Allahû Tealâ biz insanların 3 tane vücutla teçhiz edilmesini uygun görmüştür. Ruhumuz var, nefsimiz var, bir de fizik vücudumuz var. Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de bu 3 tane vücudumuzdan bahsediyor.

Ruhumuz, vechimiz, nefsimizin hepsinin Allah’a teslim edilmesi Allah’ın temel emridir. Bu arada bunların ötesinde, teslim etmemiz gereken bir başka varlık daha vardır; o, irademizdir. Ruhumuzu da vechimizi de nefsimizi de irademizi de hepimiz Allah’a teslim etmekle mükellefiz.

Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki Allah bize ruh vermiştir. Neden ruhu verdiği için Allahû Tealâ’ya şükrediyoruz? Çünkü ruhumuz muhtevasında bütün güzellikleri taşıyor. Nefsimizde öfke afeti var, ruhumuzda sükûnet hasleti var. Nefsimizde düşmanlık afeti var, ruhumuzda dostluk hasleti var. Nefsimizde cimrilik afeti var, ruhumuzda cömertlik hasleti var. Bütün güzellikler, Allahû Tealâ’nın bütün pozitif değerleri; öfkeye karşılık sükûnet, düşmanlığa karşılık dostluk, nefrete karşı sevgi ruhumuzda toplanmıştır. Ruhumuz güzelliklerle doludur. Ruhumuz diyoruz ama aslında bizim ruhumuz değil, Allah’ın ruhudur. Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

32/SECDE 9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


“Biz insana ruhumuzdan üfürdük, sonra ona efidete verdik, fuadler verdik yani görme, işitme ve idrak etme hassalarını verdik.” diyor.

Biz insanlar Allah ile olan ilişkilerimizde bir güzelliğin sahibiyiz. Ruhumuz var; Allah’ın sadece en güzel dizayn ettiği şeyleri bünyesinde toplar. Nefsimiz var insanları birbirine düşüren, düşman kılan, öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar gibi afetleri muhteva eder.

Demek ki ruhumuz bize Allahû Tealâ tarafından üfürülmüştür. Ruhumuz bir emanettir. Allahû Tealâ diyor ki:

33/AHZÂB 72: İnnâ aradnâl emânete alâs semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).

Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.


“Biz emaneti yere, dağlara ve göklere teklif ettik ve onlar emaneti üstlenemediler. Biz emaneti insana teklif ettik ve insan emaneti yüklendi. O insan ki cahildir ve nankördür.”

İşte anlıyoruz ki, cehalet ve nankörlük nefsimizin iki afeti. Öyleyse ruhu emanet olarak alan sadece şu fizik vücut değil, fizik vücudumuzla beraber nefsimiz de ruhumuzu teslim almıştır.
 
Böylece bir üçlü oluşturuyoruz. Nefsimiz geceyi temsil eder. Çünkü bünyesi %100 afetlerle kaplanmıştır. Nefsimizin kalbini sadece afetler işgal eder. Ruhumuzun kalbi ise sadece hasletlerle donatılmıştır, pırıl pırıl nurdur.

İşte Allahû Tealâ’nın biz insanlara verdiği emir de nefsimizin o kapkaranlık dünyasını, ruhumuzun aydınlığı gibi pırıl pırıl aydınlık bir noktaya ulaştırmamızdır. Ruh emanettir ve Allahû Tealâ: “Bu emaneti Biz geri istiyoruz. Ruhunuz sizde bir emanettir; o emanetin sahibi Biziz ve ruhumuzu geri istiyoruz. Eğer bunu kendi iradenizle Bana iade ederseniz, o zaman Ben size 3. kat cenneti veririm. Nefsinizin kalbini yarıdan fazlasını faziletlerle, fazıllarla donatırım. Bu Benim tarafımdan verilmiş olan bir sözdür, sözümü mutlaka tutarım.” diyor.

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


Ruhumuz; Allah’ın ruhudur ve sahibine mutlaka iade edilmelidir. İşte böyle bir müessesenin başlangıç noktası, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin ruhu vücudundan ayrılır.

1. basamakta olayları yaşarız, herkes yaşar. 2. basamakta, olayları kendimize göre değerlendiririz ve olaylar karşısındaki tavrımızı ortaya koyarız. Herkes böyle yapar. Bu iki basamaktaki bütün insanlar için yapılacak olan şey çok açık ve kesindir; ya Allah’a ulaşmayı dileyeceklerdir ya da dilemeyeceklerdir ama mutlaka dilemeleri gerekir.

Dilemezlerse ne olur? Dilemezlerse, bu insanlar cehenneme girerler. Dünya üzerindeki aksiyonları neyi oluşturursa oluştursun, ne kadar derecat kazanırlarsa kazansınlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin, o derecat kazanmalarına sebebiyet veren amelleri boşa gideceği için, o kişi Allah’ın cennetine hiçbir zaman giremez.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

18/KEHF 103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).

De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

18/KEHF 104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).

Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF 105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.


“Kim Allah’a mülakî olmayı, ruhu hayattayken Allah’a ulaştırmayı inkâr ederse; onların amelleri boşa gider.”

Kişinin amelleri boşa giderse; amel defterlerinin kazanç hanesinde, kendi faaliyetlerinden doğan derecat kazanması olayı mümkün olmamıştır. Muhakkak ki bu kişinin günahları sevaplarından çok daha fazladır. İşte böyle olunca film kopuyor. Bu kişinin gideceği yer cehennem oluyor. Herkes için söz konusu olan şey, Allahû Tealâ’nın emri, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Dileyen kişi mutlaka Allah’ın cennetine ehil olur. Dilemeyen kişininse cennete girmesi mümkün değildir, onun ulaşacağı yer mutlaka cehennemdir.

Allah’a ulaşmayı dileyin. Dileyin ki felâha eresiniz. Dilemek zaten ulaşmak demektir. Neden? Çünkü Allahû Tealâ söz vermiştir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

13/RA'D 27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbihi, kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”


“Allah dalâlette olanları bırakır, onlarla uğraşmaz, ilgilenmez. Onları kendi hallerine bırakır ama bu dalâlette olanlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları Kendisine ulaştırır.”

Öyleyse iki türlü insan var; Allah’a ulaşmayı dileyenler ve Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Dilemeyenler; dalâlette ve Allahû Tealâ onlarla ilgilenmez, onları kendi hallerine bırakır. Ama o dalâlette bıraktığı insanlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları mutlaka Kendisine ulaştırır.

Allah’a ulaşmayı dilemek; ruhun Allah’a ulaştırılmasını dilemektir. O ruh Allah’ın ruhudur, bize Allahû Tealâ tarafından üfürülmüştür yani Allahû Tealâ tarafından bize verilen bir emanettir. Allahû Tealâ emanetini geri istiyor. Biz şu dünya hayatını yaşarken, Allahû Tealâ emanetini geri istiyor.

Öyleyse bu durumda bakıyoruz; insanlar 1. basamakta olayları yaşarlar. 2. basamakta, tavırlarını ortaya koyuyorlar. Bunlardan başka insanları da Allah’ın yolundan, Allah’a ulaşmayı dilemekten ve Allah’a ruhlarını ulaştırmaktan men eden insanlar, sadece onlar, Allahû Tealâ tarafından seçilmezler.

Böylece insanların %90’dan fazlası, Allahû Tealâ tarafından 2. basamakta seçilir ve de o seçilenlerden çok küçük bir kısmı %10’dan çok daha aşağısı Allah’a ulaşmayı diler. İşte felâha erenler onlardır. Onlar Allah’a ulaşmayı dilemişlerse mutlaka Allah’ın 1. kat cennetini hak etmişlerdir. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes, 1. kat cennetin, Allahû Tealâ tarafından sahibi kılınır.

Peki, sonra? Sonra 1. kat cennetin ötesi, 2. kat cennettir. Ne zaman 2. kat cennetin sahibi oluruz? Bir kişinin ruhunu Allah’a ulaştırabilmesi için, ruhunun kendisinden ayrılabilmesi için, o kişinin mürşidine ulaşması lâzımdır. Bu noktaya kadar kişinin başından neler neler geçiyor.

Allah’a ulaşmayı dilerse ne olur? Allahû Tealâ o kişiye Rahmân esmasıyla tecelli eder. Allah’ın Rahmân esmasıyla tecelli ettiği kişiler; Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Allahû Tealâ ne yapar? Derhal harekete geçer ve 4. basamakta Rahmân esmasıyla tecelli ederek kişinin üzerinde 3 ayrı sonuç sağlar ve o güne kadar irşad makamını herhangi bir kişiden ayırt etmeyen o kişi için mürşid artık önemli bir yerdedir. Kendisine değer verilen bir yerdedir.

1- Allahû Tealâ’nın bu dizaynı, o kişinin görmeyen, kör olan gözlerini açar. Gışavet adlı bir perdeyle kapalı olan görme hassasını açar. Burası 5. basamaktır.
2- Kişinin kulaklarında vakra olduğu için idrak edemeyen o kişinin kulaklarındaki vakrayı alır ve işitme hassasının üzerindeki mührü açar. Böylece 6. basamakta kişinin irşad makamının söylediklerini işitip mânâsına varmasını sağlar.
3- Kalbinde idrak etmeyi engelleyen ekinneti alır ve yerine ihbat koyar. Kişinin kalbine indirdiği mânâyı, derin anlayışla idrak etmesini sağlar. Burası 7. basamaktır. Bu noktadan sonra, Allahû Tealâ o kişinin kalbine ulaşır, kalbinin nur kapısını Allah’a çevirir:

50/KAF 33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).


Allahû Tealâ, gaybte Rahmân’a huşû duyanlardan bahsediyor: “Onlarının kalplerinin Allah’a döndürüleceğini” söylüyor.

Kişinin kalbinin Allah’a döndürüldüğü bir noktadayız. Peki, sonra? Sonra bu kişi için yeni bir dizayn başlar. Kalp Allah’a döndürülmüştür ve Allahû Tealâ o kişinin üzerinde Rahîm esmasıyla tecelli etmiştir. Bu Allah’ın, o kişinin göğsünden kalbine bir yol açmasını sağlar. Allahû Tealâ göğsünü şerh eder.

6/EN'ÂM 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


“Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar, göğsünden kalbine bir nur yolu açar.”

İşte bu kişi, göğsünden kalbine nur yolu açılmış olan bir insandır. Zikir yapmaya başlar: “Allah, Allah, Allah, Allah…” diye. Allah’ın katından gelen rahmetle fazl nurları o kişinin göğsüne gelir, göğsünden kalbine ulaşır ama kalbin içine sızabilen, yerleşebilen nur, rahmet nurudur.

Allah’ın o kişiye Rahmân esmasıyla tecelli ettiğinin bir ispatı, nefsin kapkaranlık kalbine bir öncü kuvveti olarak ilk defa rahmet nurunun girmeye başlamasıdır. Böylece kalbin aydınlanması olayı başlar. Bundan sonra kişi yaptığı zikirle nefsinin kalbinde %2 rahmet toparladığı zaman, huşû sahibi olur. Allahû Tealâ diyor ki:

57/HADÎD 16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle, Hakk’tan inen şeyle, nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?”

Ne zaman o kişinin kalbinde %2 rahmet nuru oluşursa, işte o zaman o kişi için ortaya bir sonuç çıkar. Bu kişi, kalbine giren rahmet nurları sebebiyle artık %2 rahmete ulaştığı için, mürşidini Allah’tan istemek hakkının sahibi kılınmıştır. Allahû Tealâ diyor ki, Bakara Suresi 45 ve 46. âyet-i kerimelerinde:

2/BAKARA 45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA 46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.


Allahû Tealâ hûşû sahibi kişiden bahsediyor ve Allahû Tealâ’dan mürşidini nasıl isteyeceğini söylüyor: “Sabırla ve hacet namazı kılarak Allah’tan istianeyi yani mürşidinizin kim olacağını sorun. Bu Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi için zor bir iştir ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o zaman o kişi için zor değildir. Onlar huşû sahipleridir.” diyor.

Huşû sahiplerinin anladık ki; kalplerinde %2 nur birikimiyle hûşû oluşması söz konusudur. O huşû sahipleri kalp açısından farklı bir konumdadırlar; nefslerinin kalbi %2 nurlanmış durumdadır. Ama huşû sahipleri başka bir özelliğin de sahipleridir. Bu kişi hacet namazını kılmak hakkını kazanır ve bu huşû sahiplerinin bu âyetteki tarifinde Allahû Tealâ: “Onlar Allah’a mülâki olacaklarına, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarına, kesin şekilde inanırlar.” diyor. İşte bu huşû sahipleri, Allah’a mülâki olacaklarına kesin şekilde, muhakkak surette inanan insanlardır.

O huşû sahipleri, hacet namazını kıldıkları zaman mutlaka mürşidlerini görürler ve de o mürşide ulaşıp tâbî oldukları zaman, kendilerine düşen görevi yapmışlardır. Mürşid üzerimize farzdır. Allahû Tealâ mürşidin farziyetinden bahsediyor.

5/MÂİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.


“Ey âmenû olanlar! Tekrar âmenû olun, sizi kim Allah’a ulaştırmaya vesile olacaksa, o vesileyi Allah’tan isteyin.”

Mürşid isteniyor, Allahû Tealâ mürşidi gösteriyor. Kişi 14. basamakta mürşide gidip tâbî oluyor. Böyle bir tâbiiyet, o kişiye birçok mükâfatın birden gelmesine sebebiyet veriyor.

Şimdi bakalım bu kişi ne yaptı? Bu kişinin yaptığı bir tek şey var; sadece Allah’a ulaşmayı diledi. Ortalıkta başka bir şey yok. Sadece bu kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi var ve bu dileğin neticeleri bunlardır.
Kişi mürşidine ulaştığı zaman, başının üzerine devrin imamının ruhu geliyor. Kalbinin içine de îmân yazılıyor.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


“Onların kalplerinin içine îmânı yazarız ve üzerlerine Allah’ın katından ruh göndeririz.”

Allah’ın katından nur gelmesi söz konusudur, o kişi zikir yapar. Salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl nurları o kişinin kalbine ulaşır ama Allahû Tealâ bu kişinin kalbine îmân kelimesini yazmıştır. Îmân kelimesi bir çekim merkezidir. Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât nurlarından fazıllar da onun karşıt manyetik alanını oluştururlar. Bu sebeple Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvâttan fazıllar, o kişi zikir yaptığı sürece kalbe gelir ve kalbin içine, duvarına yazılan îmân kelimesinin etrafında ona yapışarak, kalbi işgal etmeye başlarlar. Bunlar %100 afetlerle dolu olan nefsin kalbinde yerleştikçe, artık afetler onların yerleştiği yere gelip de onları oradan çıkartamazlar. Hâkimiyet adım adım afetlerin çoğunluğundan eşitliğe, ondan sonra da hasletlerin, kalpteki faziletlerin, üstün geldiği noktaya ulaşır.

İşte bu noktada, o kişinin zikriyle ulaştığı hedefler söz konusudur. Nefsinin kalbinde ilk %7 rahmet birikimiyle bu kişinin kendisinden ayrılmış olan ruhu; zemin kattan 1. gök katına ulaşır. Ruhu ne zaman ayrılmıştı? Mürşidine tâbî olduğu zaman.

40/MU'MİN 15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


Devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi, vücudu terk et.” der. O kişinin ruhu da vücudundan ayrılarak önce tâbî olduğu mürşidin dergâhına, oradan da devrin imamının, devrin halifesinin dergâhına ulaşır. İşte bu noktada, o kişi için seyr-i sülûk başlamıştır. Diğer ruhlarla beraber bu kişinin ruhu da önce zemin kattan 1. kata çıkacaktır. Nefsinin kalbinde ilk %7 fazl birikimi gerçekleşince, %2 rahmetten sonra bu kişinin kalbini %98’e kadar fazıllar dolacaktır. Neticede kalbi %100 nurlarla tamamen işgal edilecektir.

İlk %7 fazl birikimiyle, bu kişinin ruhu zemin kattan 1. kata çıkar. Bu Nefs-i Emmare’dir.

12/YÛSUF 53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


Sonra ruh 2. gök katına, Nefs-i Levvame’ye ulaşır. Ne zaman? Ne zaman o kişinin kalbinde 2. defa %7 fazl birikimi gerçekleşirse. Kişi burada nefsini levm eder, kınar.

75/KIYÂME 2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeti.

Ve hayır, levvame (kınayan) nefse yemin ederim.


3. defa %7 nur birikimi gerçekleştirdiği zaman kişi Nefs-i Mülhimme’ye ulaşır; Allah’tan ilham almaya başlar ama şeytan da o kişiye ilham vermeye devam eder. Şeytanın ulaştırdıkları da Allah’ın ulaştırdıkları da o kişinin kalbine ulaşır.

91/ŞEMS 8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.

Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.


“O nefse füccuru da takvası da ilham edilir.” Burası Nefs-i Mülhimme’dir.

4. defa %7 nur birikimi oluşunca, kişi Allah’tan aldığı ilhamların sonunda mutmain olmuştur.

13/RA'D 28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).

Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?


“Bilin ki kalpler; Allah’ın zikriyle mutmain olur.”

Nefsin kalbine 4. defa %7 nur birikimi girer ve %28 nur birikiminde o kişi mutmain olur.

Sonra Nefs-i Radiye kademesi, Allah’tan razı olduğumuz kademe geliyor. Sonra da Nefs-i Mardiyye kademesi geliyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu.

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten.

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.


“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. İrciî ilâ rabbiki: Ey ruh! Rabbine geri dön, rücû et. Geri dönerek, Rabbine ulaş. Ey fizik vücut kullarımın arasına gir ve cennetime gir.”

5. defa %7 nur birikimi, Nefs-i Radiye’dir. Kişi Allah’tan razı olur. Ruhu 5. gök katına ulaşır.

6. defa %7 nur birikimi Nefs-i Mardiyye’dir. Kişi 6. gök katına ulaşır ve nihayet 7. defa %7 nur birikimiyle Nefs-i Tezkiye’ye ulaşır. Ruhu da Allah’a ulaşır.

35/FÂTIR 18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salât(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsihî, ve ilâllâhil masîr(masîru).

Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).


“Kim nefsini tezkiye ederse bu, onun için hayırdır ve ruhu Allah’a ulaşır. Kim nefsini tezkiye ederse, bunu kendi nefsi için yapmış olur ve ruhu Allah’a ulaşır.”

Ruh bu noktada Allah’a ulaşıyor. İşte Allah’a ulaşan ruh, Allah’ın Zat’ında ifna olacaktır, yok olacaktır. Allah’ın Zat’ına ulaşan ruh, Allah’ın Zat’ında yok olur. Bu makama fenâfillah diyoruz.

Ruhun Allah’a ulaşması söz konusudur. Ne olur? Allahû Tealâ verdiği sözü yerine getirmiştir. Biz Allah’a ulaşmayı dilemişsek; ruhumuzu Allah’a ulaştırmamız hiçbir zorluk göstermez. Allah söz verdiği için mutlaka sözünü yerine getirecektir.

Bizim zikrimizi arttırmamız söz konusudur. Zikri de arttırabilecek olan evsafı Allah bize kazandırır. Devamlı zikrimizi arttırarak, ruhumuzu Allah’a ulaştırırız. Bir emanet olan ruhumuz, o emanetin sahibi olan Allah’a teslim edilir.

4/NİSÂ 58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).

Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.


“Allah emanetleri onların sahibine Allah’a ulaştırın, sahibine teslim edin.” diyor.

Ruh emanetinin sahibi, Allah’tır. İşte böylece ruhumuz Allah’ın Zat’ına ulaşır. İnsan kendisine düşen görevi gerçekleştirdiği için Allah da Kendisine düşen görevi gerçekleştirmiştir.

Allahû Tealâ hepimizin Allah’a ulaşmaya dilememizi ister ve Allah için büyük bir zevktir. Böyle bir kişinin ruhunu o kişi hayattayken Allah’ın Kendisine ulaştırması Allah için büyük bir mutluluktur.

Ruh emaneti nefsin kalbinde %51 nuru oluşturarak, Allah’ın Zat’ına ulaşır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allah ona, Allah’a ulaşmayı dileyen herkesin ruhunu, Kendisine ulaştırma sözü vermiştir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; ruhunu ulaştırmayı dilerse Allah’ın verdiği sözü sebebiyle o kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırır.

Bir zikir sohbetinde daha birlikte olduk. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz.

İmam İskender Ali  M İ H R