}
Kütahya Konferansı 3. Bölüm (14.05.2006) 14.05.2006
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 110211

SOHBETİN ADI: KÜTAHYA KONFERANSI (3. BÖLÜM)
TARİHİ: 14.05.2006

SORU: Es selâmualeykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

Ellerinizden hürmetle ve saygılarımızla öperiz. Sevgili Efendimiz! Rize konferansında: “Allah’a ulaşmak ile ilgili neden hiç hadîs yok?” diye soru gelmişti yanlış hatırlamıyorsam. Gerçi bu kavramla ilgili bir çok âyet varken, hadîs aramanın bir mantığı yok. Ancak insanımız asırlardır, Kur’ân-ı bir kenara bırakıp, hadîsler 1. kaynak durumuna geçirildiği için böyle bir anlayış hâlâ hüküm sürmekte. İzniniz olursa burada ben konuya 2 hadîsle katkıda bulunmak istiyorum. (Hay Allah razı olsun.)

1. Hadîs: Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim de Allah’a ulaşmayı kerih görürse, Allah da o kişiyi Kendisine ulaştırmayı kerih görür.

2. Hadîs: Bu hadîs-i şerifte, sevgili Peygamber Efendimiz îmânın şartlarını sayarken 3. şart olarak: “Ve likâihi”; Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ulaşmaya îmânı) belirtiyor. (Cibril Hadîsi - Diyanet Yayınları Sahih-i Buhari 1. Cilt Sayfa 57, 47 nolu hadîs)

Bugünkü öğretide ise bu şart çıkarılmış. Ve öğretirken de diyorlar ki: “Îmânın şartı 6’dır, İslâm’ın şartı 5. Bunlardan birisine inanmazsanız, dînden çıkarsınız ha!” diyorlar. Bir tane îmân şartını zaten çıkarmışlar. Bu durumda o insanın durumu ne oluyor?

CEVAP: Kardeşimiz, çok esprili bir tarzda yazmış yazısını. Böylece görüyoruz ki; “likâihi” kelimesi (Cibril Hadîsi’nde) devreden gerçekten çıkartılmış ve de insanlardan şeytanın hakimiyetiyle, şeytanın devreye girmesiyle, bu konudaki hedefler saklanmış ve zaman içinde de unutturulmuş.

“Ben de uzun yıllar İstanbul’da birçok okulda dîn derslerine giriyor, müfredat programına göre öğretide bulunuyordum. Yani îmânın şartı 6, İslâm’ın şartını 5 olarak veriyordum. Şimdi gerçeği öğrendim. Gerçeği öğrendiğim için vebal aldığımı düşünerek çok üzülüyorum. Huzurunuzda öğrencilerimden ve Allah’tan af diliyorum. Umulur ki bu açıklamalarımızı duyan birkaç öğrencimiz olur da vebalimi bir nebze olsun azaltır veya vebalim bir nebze olsun azalır. Bu vesileyle dîn öğretimiyle uğraşan ve müfredat programlarını hazırlayan kişi ve kurumlara seslenmek istiyorum ve soruyorum: Bunca gerçek ortada iken hâlâ müfredat programlarını gözden geçirip düzeltmeyecek misiniz?”

Bu kardeşimiz bir öğretim görevlisi. Biz söylemiyoruz, o söylüyor. Bizim ona ilâveten söyleyeceğimiz pek çok şeyimiz var. Ama sözlerimizi dikkate almıyorlar. Bundan mahcubiyet duyduklarını da biliyoruz.

Sevgili kardeşlerim! Dîn öğretisi, insanları Allah’a değil, şeytana ulaştırmayı hedef almış gibi. Bir büyük sapkınlık içinde! Bir defa Allah’a ulaşmayı dilemek yok. İslâm’ın 7 safhası yok. 7’sinin de farziyeti yok. Hidayetin kavramı yok edilmiş. Gerçek anlamı; insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır.

SORU: Es selâmualeykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

Sevgili Efendimiz! Kütahya’mıza hoşgeldiniz. Hürmetle, özlemle ve sonsuz sevgi ve saygıyla gül kokulu ellerinizden öperim. (Biz de gözlerinden öperiz yavrum!)

“Peygamberimizin: ‘Ölmeden önce ölün!’ ifadesi nedir? Bunu açıklar mısınız?”

CEVAP: Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Ölmeden önce ölün ki; Allah size 700 kat versin.” Acaba ne demek istiyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)? “Ölmeden evvel ölmek” ne demek?

Bir insan Allah’a ulaşmayı dilerse, ölmeden evvel ölmenin ilk adımını atmıştır. Çünkü arkasından ruhu mutlaka Allah’a doğru yola çıkacak, Allah’a ulaşacaktır. Ruhu vücudundan ayrılığı anda kişi ölmeden evvel ölmüştür. Ruhu Allah’a doğru “seyr-i sülûk” isimli bir yolculuğa çıkmıştır. 7-8 ay sürecek olan bir yolculuk bu. O yolculuğun sonunda ruh mutlaka Allah’a ulaşır ve seyr-i sülûk tamamlanır. Böyle bir kişinin ruhu vücudunda iken ölmesi halinde, ölüm meleklerinin onun ruhunu alıp Sidretül Münteha’ya kadar ulaştırmaları olayı şeklinde gerçekleşmez olay.

Sidretül Münteha’ya kişinin ruhunun, o kişi dünya hayatını yaşarken seyr-i sülûkla, aylarca süren bir yolculukla ulaşması söz konusu olur ve ikisi de ruhun Allah’a ulaşmasıdır. Ama birisi ölmeden evvel ölmektir, ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıdır. Ve kişi Allah ile olan ilişkisinde mürşidine ulaştığı zaman, tâbiiyetini gerçekleştirdiği zaman, zikir yapmaya başlar. Bu zikir onun nefsinin kalbine rahmetle-fazl isimli iki nur ulaştırır. Fazıllar, %7-%7 çoğalır. %98’ini fazlın, %2’sini rahmetin oluşturduğu bir düzen kurulur kişinin nefsinin kalbinde ve her %7 ilâvesinde, Allah’a doğru yola çıkan ruh, zemin kattan 1. kata, 1. kattan 2. kata, sonra 3., 4., 5., 6., 7. katlara çıkar ve aldığı dereceler de 1’e 10’iken, 1. katta 1’e 100’e çıkar. 2. katta 1’e 200’e çıkar. 3. gök katında 1’e 300’e çıkar. 4., 5., 6., 7. katlarda 400’e, 500’e, 600’e ve 700’e çıkar. 700 katına çıkar. İşte Allahû Tealâ’nın size 1’e 700 versin dediği olay budur. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in “ölmeden evvel ölmek” dediği, ruhun vücuttan ayrılarak Allah’a doğru bu yolculuğu yapmasıdır.

Allah’ın Zat’ına ruh ulaştığında kişi; Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerini geçmiştir. 7 tane gök katını aşmıştır. Herbirinde 100’er 100’er artmıştır kazancı. Vuslattan sonra o kişi eğer devam ettirebilirse, Allah ile olan bu ilişkisini daha üst noktalarda 1’e 700 kat almaya ömür boyu devam eder. İşte “Ölmeden önce ölün!” bu mânâya geliyor. Allah razı olsun.

SORU: İçki içtikten sonra ancak 40 gün sonra namaz kılabileceğimizi söylüyorlar. Doğru mudur?

CEVAP: Doğru değil. Allahû Tealâ: “İçkili iken namaza durmayınız.” diyor, bu kadar. Sonra içkiyi bütünüyle yasak etmiş. Ama Kur’ân-ı Kerim’de bu âyet-i kerime var: “İçkili iken namaza durmayınız.” Yani içkinin tesiri geçtikten sonra namaz kılabilirsiniz mânâsı var.

4/NİSÂ 43: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ hattâ ta’lemû mâ tekûlûne ve lâ cunuben illâ âbirî sebîlin hattâ tagtesilû. Ve in kuntum mardâ ev alâ seferin ev câe ehadun minkum minel gâiti ev lâmestumun nisâe fe lem tecidû mâen fe teyemmemû saîden tayyiben femsehû bi vucûhikum ve eydîkum. İnnallâhe kâne afuvven gafûrâ(gafûran).

Ey âmenû olanlar! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken, yolcu olmanız hariç, gusül abdesti alıncaya kadar, namaza yaklaşmayın! Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz veya sizden biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlara dokunmuş fakat su bulamamışsanız, o taktirde temiz toprağa teyemmüm edin, sonra onu yüzlerinize ve ellerinize mesh edin (sürün). Muhakkak ki Allah, günahları affeden, mağfiret edendir.


Aslında içkinin haram edildiği de bir vakıa. Yani içki içen bir kişi haram bir şeyi içmiş olur. Allahû Tealâ içki ve kumarı, taharrüm etmiş. “İçkiler ve kumar size haram kılındı.” diyor. “Fal okları, domuz eti, size haram kılındı.” diyor. Bu konuda âyet var. Ama “İçki içtikten ancak 40 gün sonra namaz kılacaksınız.” diye bir âyet, Kur’ân-ı Kerim’de yok. Kılınmamasını emrediyor, Allahû Tealâ namazın içkili iken. Ama içkinin tesiri geçtikten sonra namazı kılabilirsiniz. İçki içen kişi günah işlemiştir sadece.

Sevgili kardeşlerim! Olayları büyütüp, mecrasından saptırmasınlar. Allahû Tealâ içki içmeyi haram kılmış, o kadar. İçki haramdır. İçki içen kişi haram yemiş olur. Günah hanesine de o rakam yazılır. Sevapları onu geçtiği takdirde, o kişinin gideceği yer yine Allah’ın cennetidir.

SORU: Es selâmualeykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

Sevgili Efendimiz! Hürmetle ellerinizden öperim. Efendimiz! Tâbî olduğumdan bu yana yaklaşık 9 yıldır her gün esmaları çekiyorum. Fakat son 1 kaç aydır, esmaya ayırdığım süreyi zikre ayırmaya başladım. Amacım, zikre daha fazla zaman ayırmak. Esmayı bırakmak doğru bir davranış mı?

CEVAP: Doğru değil. Ama esma ile zikri karşılaştırırsak, zikir esmadan mutlaka çok daha önemli. Çünkü Allahû Tealâ daimî zikri emretmiştir vaziyette. O zaman büyük bir hata sayılmaz.

SORU: Dînimizde tarikat ayırımı var mı? Bazı bayan toplantılarında bu yapılıyor. Doğru mu?

CEVAP: Allah’ın katında “tarikat” diye bir müessese yok. Zaten Kur’ân, kendisi bir tek tarikatı ifade eder. Bir insanın ruhunu vücudundan ayırdıktan sonra Allah’ın Zat’ına ulaştırması olayıdır. “Sıratı Mustakîm” isimli yol üzerinden (tarîk üzerinden), “Tarîki Mustakîm” isimli yol üzerinden ruhu Allah’a ulaştırmak, Allahû Tealâ’nın temel emridir. İki tane yol yok; bir tane: Sıratı Mustakîm.

İnsanlar çeşitli tarikatlarda olabilirler. Herbiri de Hakk’tır. Hiç fark etmez. Hangi tarikatta olursa olsun insanlar, hepsi bir aslî köke dayalı. Öyleyse Nakşibendi Tarikatı, Şah-ı Nakşibendi Hz.’lerine dayalı, oradan başlıyor. Kâdir-i Tarikatı, Abdulkâdir Geylani Tarikatına dayalı, oradan başlıyor. Her tarikat mutlaka Allah’ın bir büyük evliyasının başlangıç noktasını oluşturduğu, bugüne kadar devam etmiş olan, kıyâmete kadar da devam edecek olan Allah’ın Hakk yollarıdır. Hiçbirisine kimse “kötüdür” demek hakkının sahibi değildir. Tarikat arasında da ayırım yoktur. Olmayacaktır, olmamalıdır.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

Sevgili Efendimiz! Evliyalar diyarı Kütahya’mıza hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz. Seni o kadar çok sevdiğimizi anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor. Ben ve ailem buraya, sizlere tâbî olmaya geldik. Hamdolsun Rabbimize ki; bizi bugünlere eriştirdi. Sevgili Efendimiz! Size bir sorum olacak: Nefs tezkiyesinde zikrimizi ne kadar zamanda, kaçar kaçar arttıracağız? Bizleri bilgilendirirseniz seviniriz. Efendimiz! Himmet ve dualarınızı bekleriz. Allah razı olsun.

CEVAP: Aslında herkese göre değişen bir şey bu. Ama nefs tezkiyesine başladığınız zaman, 15 binden başlamak zorundasınız. Ama yapamazsanız daha evvelinden de başlayabilirsiniz. Fakat esası 15 binden başlamaktır. Sol göğsün altında çekilir. 15 bin orda çekildikten sonra, 2 bin daha ilâve edeceksiniz. Sağ göğsünüzün altında 17 bin oldu. Sol göğsünüzün üstünde 2 bin daha; hep 2 bin olarak gidecek. Sağ göğsünüzün üstünde 2 bin… Köprücük kemiklerinin birleştiği yerde 2 bin… Kaşlarınızın birleştiği yerde 2 bin... Geri kalan daha üstteki bütün zikirler, saçlarınızla alnınızın birleştiği yerde çekilir ve 2’şer bin 2’şer bin arttırılarak hedefe gidilir. Aslında bu konuda bir tarih verilmiyor. Çünkü herkese göre sonuç değişiyor. Ama sağlam bir yoldan gitmek isteyen kişi için, 15 günde bir ikişer bin ikişer bin artış, ondan sonra 47 bine kadar buradaki yerde (saçlarla alnın birleştiği yerde) çekmeye devam. Eğer daha öteye geçmek isterse kişi, daha öteye de geçebilir, engel yok. Ve kişiye büyük faydaları var zikrin. Allah razı olsun. Bu işi yaparken ağır gelenler için bu 15 günlük süre ayda bir olabilir. Her ay 2’şer bin arttırarak hedefe gidebilirsiniz. Önemli olan, zikri gerçekleştirebilmektir.

SORU: Şu ana kadar sizi hiçbir yerde görmedik. İlk defa görüyorum ve duyuyorum. Ders anlatmaktan başka bu vatan evlâtları için yaptığınız bir yatırım var mı? Örnek: Fethullah Gülen, her aşamada, ülkenin her yerinde. Ya siz?

CEVAP: Biz henüz her yerinde değiliz. Ama burada (Amerika’da) bir bilgisayar üniversitesini, Allah’ın Üniversitesini, resmi makamlardan müsaade alarak hamdolsun açmış durumdayız. Fethullah Gülen ve etrafındaki kardeşlerimiz, gerçekten Allah için, İslâm için büyük gayretlerin sahipleri. Onları takdirle karşılıyoruz. Her yerde de bunu söyleriz. Biz o imkânların (maddî imkânların) sahibi henüz değiliz. Ama hamdolsun ki duvarsız üniversitemizi, bilgisayar üniversitemizi açtık.

Üniversitemizde birçok kardeşimiz tahsillerini devam ettiriyor. Burada bir Amerikan Üniversitesi hangi türde bir diploma veriyorsa, biz de kardeşlerimize o diplomalarını veriyoruz. Bu istikamette bizim için de elbette hedefler var. Burada daha henüz ilk duvarlı anaokulu ve ilkokul olarak kurmak üzereyiz. Onun ötesinde henüz bu istikamette bir hedefe ulaşmış değiliz. Gerçekten Fethullah Gülen Hoca ve etrafındakiler bu konuda çok başarılılar. Takdirle karşılıyoruz ve ilgiyle izliyoruz. Başarılarını da kutluyoruz.

SORU: Türkiye’ye geliyor musunuz?

CEVAP: Hayır. Geldiğimiz takdirde, camimizde (kendi camimizde), cübbeyle ve sarıkla namaz kıldırdığımız için hakkımızda gıyabi tutuklama kararı verildi. Karar bozuldu ama birçok yer henüz bilmiyor. Hatta bu kararın refedildiği (ortadan kaldırıldığı) bildirilmediği için bir yerde az kalsın konferansımızı engelliyorlardı. 

“Ülkeye geliyor musunuz?” diyor. Gelseydik ne yapacakmış bu kardeşimiz? (Birebir tanışmak isterim.) Biz de memnun oluruz. Ama dilerseniz, telefon numaramızı alabilirsiniz. Bize telefon edebilirsiniz.

“Sorularımı yüz yüze sormak isterim.” (Bundan da memnun oluruz. Allah razı olsun.)

SORU: İbadet tarzınız var mı? Tarikatlar gibi.

CEVAP: Günde 7 vakit namaz kılarız. 5 vakit normal namaza, bir kuşluk sünneti, bir de teheccüd sünneti ekleriz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetî seniyesi aynen tatbik edilir. Her Perşembe günü mutlaka hepimiz oruç tutarız. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V) ne yapmışsa, Allahû Tealâ’nın farz emirlerinin ötesinde ne yapmışsa, hepsini mutlaka tatbik ederiz. Şu anda dünya üzerinde en çok namaz kılan bizim grubumuzdur. Siz günde 7 vakit namaz kılıyor musunuz?

SORU: Kitabınız var mı Said-i Nursi gibi?

CEVAP: Çok kitabımız var. Anlaşılan bizim hakkımızda hiç bilginiz yok. Nur TV’yi izleyin. Orada kitaplarımızın reklâmı yapılıyor (Nur TV). O zaman kitaplarımızın çok sayıda olduğunu göreceksiniz.

“Yoksa yazacak mısınız?”

Biz söylüyoruz, kardeşlerimiz de onları yazıya çeviriyorlar ve kitap haline getiriyorlar. 19 ciltlik bir Kur’ân tefsirimiz söz konusu. 11. cildindeyiz. 19 cilt tamamlandığı zaman, 10 bin sayfa civarında bir Kur’ân-ı Kerim tefsiri olacak. Kur’ân-ı Kerim’i Allah’tan öğrendik ve insanlara O’nun adına öğreteceğiz. Bu Kur’ân tefsirinden 10 tanesi çıkmış durumda. Bir tanesini alıp lütfen okursanız, hakkımızda başkalarından farklı olduğumuza dair kesin bir kanaat edinirsiniz diye düşünüyoruz. Ne dersiniz?

SORU: Sizin de inandığınız kişi, kurum kimdir?

CEVAP: Aslında ne demek istediğinizi anlayamadık. Biz herkese inanırız. Bütün dîn adamları bizim için kıymetlidir. “Kurum kimdir?” diye bir kurumdan bahsetmek bize çok garip geldi. İnandığımız Allah’tır. Bu suali biraz açmanız gerekirdi. Yarı kapalı göndermişsiniz.

SORU: Size niye inanalım? Kur’ân-ı Kerim, biz insanoğluna yetmez mi?

CEVAP: Bak evlâdım! O Kur’ân-ı Kerim’i okumuşsun ama eğer okuduysan hiç mi hiç anlayamamışsın. Biz sana Kur’ân öğretiyoruz. O bilmediğin Kur’ân-ı Kerim’i. Kur’ân-ı Kerim, rafa kaldırılalı yüzyıllar geçmiş. Sen bu kafayla gidersen, bu Kur’ân-ı Kerim’i belki de hiç öğrenemeyeceksin. Yavrum! Sana Kur’ân öğretmek üzere biz buradayız. Senin kafa yapındaki insanlara, bunları anlatmanın ne kadar güç olduğunu biliyoruz. Ama bir gün sizin de kafalarınıza Kur’ân-ı Kerim’deki hakikatler mutlaka girecek. O zaman öğrendiğiniz zaman, gelip siz de bize tâbî olacaksınız. O zaman Allah’ın dînini yaşamaya başlayacaksınız. Siz şu anda İslâm’ı yaşamıyorsunuz evlâdım.

SORU: Geleceği görebiliyor musunuz?

CEVAP: Hayır. Geleceği göremiyoruz. Görmek de istemiyoruz. Allahû Tealâ’nın gelecek hakkında bize söyledikleri bize yeter. O, bize geleceği bildirdi. Allahû Tealâ bizim kalp gözümüzü açmasaydı, kalp gözümüz de kapalı olacaktı.

SORU: Ahir zaman ve kıyâmet gününden bahseder misiniz?

CEVAP: Ahir zaman ve kıyamet gününden şimdiye kadar çok bahsettik. Eski söylediklerimize bakın. Oradan öğrenin, ahir zaman ve kıyâmet günü hakkında söylediklerimizi.

SORU: Kıyâmet günü için tarih verir misiniz?

CEVAP: Kıyamet günü için kimse tarih veremez.

Biz sana bir sual soralım bakalım: Ne demek istiyorsun? Ne zaman Allah’a ulaşmayı dileyeceksin? A benim zavallı evlâdım! Eğer dilemezsen, kafana soktuğun bu suallerin, senin aklında yer eden kesimi seni sadece cehenneme götürür. Farkında değil misin? Eğer beni can kulağıyla dinlemiş olsaydın, şimdi Allah’a ulaşmayı dileyen birisiydin ve cehennemini cennete çevirmiştin bile. Kendine ne kadar fenalık ettiğini biliyor musun yavrum? Ne zaman öğreneceksin Allah’ın hakikatlerini? Kafanı kimler zehirlerle doldurmuş senin?

SORU: Es selâmualeykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i görenlerin hepsinin sahâbe olduğu söyleniyor ve hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar?

CEVAP: İşte! Bir tane daha çıktı. 

Evlâdım! Sen bizden biriysen, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i görenler, değil sahâbe; herkes görmüş. Putperestler görmüş, ateşe tapanlar görmüş, şeytana tapanlar görmüş, kâfirler görmüş, hristiyanlar görmüş, yahudiler görmüş. Ama hiçbirisi sahâbe olamamış. Sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i görenler değildir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlardır. Tâbî olmak; el öpülür ve tâbî olunur ve sözler tekrar edilir. Konferansımızın sonunda o tâbiiyeti gerçekleştirdik.

“Ve hepsi ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar?” (Evet. Sadece o kadar değil; fizik vücutlarını da teslim etmişler, nefslerini de teslim etmişler, iradelerini de teslim etmişler.)

Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i hristiyanlar da yahudiler de görmüş. O zaman onlar da mı sahâbe oluyorlar? Allah razı olsun.”

Anladık ki bu kardeşimiz bizden birisi. Çok güzel söylüyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i görenler, bizim ona söylediğimizi söylüyor bize. Biz tereciye tere satmaya kalkmışız. Tamam. Kardeşim, haklısın. Biz de onu söylemeye çalışıyorduk. Onlar (sahâbe) Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i görenler değil, ona tâbî olanlardır. Hatta bu insanlar tâbiine de, yani sahâbeye tâbî olanlara da tâbiin adı üzerine; tâbî olanlar demek. “Hayır, tâbî olanlar değil; onları görenler.” diyorlar. Hilkat garibesi! Her türlü yanlışlık beklenebilir.

SORU: Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında, peygamberimiz Allah’tan vahiy alarak insanlara doğru yolu göstermiş. Yaşadığımız zamanda da Allah’tan vahiy alarak insanlara doğruyu gösteren olması lâzım. Bu konuda bizi aydınlatır mısınız? Allah razı olsun.

CEVAP: İşte bugün biz, Allahû Tealâ’dan vahiy alarak insanlara yolu gösteriyoruz. Aldığımız şey, vahiydir. Allahû Tealâ Şûrâ Suresi’nin 51. âyetinde diyor ki:

42/ŞÛRÂ 51: Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun).

Allah’ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir.


“Allah'ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile.”

Allah kiminle konuşursa, vahiyle konuşur. Bizimle de konuşuyor. Vahiy yoluyla konuşmuş. Diyorlar ki: “Peygamberlerden başkası vahiy almaz.” Allahû Tealâ da diyor ki Mâide-111’de:

5/MÂİDE 111: Ve iz evhaytu ilâl havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).

Ve havarilere; “Bana ve Resûl'üme îmân edin.” diye vahyettiğim zaman, onlar da “Îmân ettik ve bizim (Hakk'a) teslim olduğumuza şahid ol.” demişlerdi.


“Biz, Hz. Îsa’nın havarilerine (O’nunla beraber olan etrafındakilere) vahyettik.”

20/TÂHÂ 38: İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.

Vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik.


“Hz. Musa’nın annesine vahyettik.” diyor.  

“Hz. Îsa’nın annesine vahyettik.” diyor.

16/NAHL 68: Ve evhâ rabbuke ilân nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn(ya’rişûne).

Ve senin Rabbin, balarısına, dağlardan, ağaçlardan ve onların (insanların) kurdukları çardaklardan, evler (kovanlar) edinmelerini vahyetti.


“Arıya vahyettik.” diyor.

Ama bizim saflar hâlâ “Allah, peygamberlerden başkasına vahyetmez.” demeye devam ediyorlar. Zaten peygamberleri de birbirine karıştırmışlar. Nebî resûl, peygamber resûldür. Velî resûl, peygamber olmayan resûldür. Bunlardan da haberleri yok dîn adamlarımızın. Gerçekten sevgili kardeşlerimiz, yazık oluyor İslâm âlemine.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

12 yaşındayım. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. (Seni de etrafımızdan eksik etmesin.) Sizi görmeyi ve ellerinizden öpmeyi çok istiyorum. (İnşallah. Bakarsın sen Amerika’ya gelirsin. Biz oraya geleceğiz nasıl olsa. Oraya geldiğimizde bunu yaparız ha! İnşaallah.)

“Îmân nasıl artar?”

CEVAP: Îmân, zikirle artar. Allahû Tealâ’yı çok zikredeceksin. O zaman kalbindeki îmân giderek artacak, kalbine nurlar doldukça. Bir gün cezbe alacaksın. O zaman tahkikî îmâna başlayacaksın. Ansızın böyle Allahû Tealâ seni şiddetle sarsacak. (İşte şimdi böyle olduğu gibi.) O zaman bakacaksın ki Allahû Tealâ istediği zaman seni sarsıyor. “Ha! Bu ben olmadığıma göre, O ve beni sarsıyor.” diyeceksin. İşte o zaman tahkikî îmânın ilk noktasında olacaksın. Eğer yoluna devam edersen, bir gün daimî zikirde Allah’ın Zat’ını da göreceksin. O zaman tahkikî îmânın tamamlanacak inşaallah. 

SORU: Doğru düşünce alışkanlığına nasıl ulaşırız?

CEVAP: Allah’a ulaşmayı dilemek buna yetmez. Zikrin arttıkça, doğru düşünce alışkanlığın giderek yerli yerine oturacak. Düşünceni, Kur’ân’la karşılaştırmak zorunda olacaksın. Yanlışları hep Kur’ân’dan düzelteceksin.

“Allah razı olsun. Gül kokulu ellerinizden öperim.” (Biz de senin gül kokulu yanaklarından öperiz. Allah razı olsun.)

SORU: Efendimiz! Öncelikle şehrimize hoşgeldiniz! Sizi çok seviyoruz (Biz de sizleri çok seviyoruz!) ve size talebe olmanın mutluluğu yaşıyoruz. (Biz de talebemiz olmanızın mutluluğunu yaşıyoruz.)

“Eşim ve ben sizin 4 yıldır talebeniziz. (Hayırlı olsun inşallah. Tebrikler.) Tâbî olduktan sonra da aile hayatımız çok huzurlu oldu. Ancak bir sorun var. Eşim, benim kesinlikle razı olmadığım halde ve önceden kullanmadığı halde sigara kullanıyor. Bıraktığı halde tekrar başladı. Ben kızınca: “Bana bu konuda Efendimiz bir şey demiyor. Sen karışamazsın.” diyor. Hem maddî hem manevî zararı olan bu sigaranın dînî hükmünü arzeder misiniz? Sizi saygıyla ve sevgiyle selâmlıyorum, ellerinizden öpüyoruz. Allah razı olsun.”

CEVAP: Allahû Tealâ sigara içmenin yasak olduğuna dair bir hüküm koymamış Kur’ân-ı Kerim’e. Ama sigara yasak olmasa da mekruhtur. Yani iki türlü zararı olan bir varlık bu. Evvelâ paraya, keseye zarar verir. Devamlı sigaraya alışan bir kişi onu bırakamaz ve devamlı içer. İçince paranın bir kısmını oraya harcamak mecburiyetindedir.

İkincisi büyük zararı var vücuda. Eşin ihtiyarladığı zaman bunun ne anlama geldiğini çok iyi anlayacaktır. O zaman çok pişman olacaktır sigarayı içtiği için. Onun için biz ona tavsiye ederiz ki; içmesin. Bırakmakta güçlük çekiyorsa, hacet namazını kılsın. Allahû Tealâ’dan talepte bulunsun. Biz de onun için dua edelim. İnşaallah bırakır. Ama alışkanlık (sigara alışkanlığı), kişiyi gerçekten kansere kadar götürebilen, vücudunda ağır tahribat yapan bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığın geçmesi için biz de dua ederiz inşaallah.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Ellerinizden hürmetle öperim Muhterem Efendimiz! Kur’ân’da şefaat yetkisi kimlere verilmiştir. Açıklar mısınız? Allah razı olsun.

CEVAP: Kur’ân’da şefaat yetkisi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e verilmiştir. Bu, açıkça yer alır Nisâ 64’te. Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.


“Nefslerine zulmedenler eğer Sana gelselerdi, Sen de onlar için Bize dua etseydin, günahlarının affı için onlar da bu talepte bulunsalardı, onların da talebini kabul ederdik, Senin de talebini kabul ederdik.”

Yani: “Onların talebi üzerine onların günahlarını affederdik. Senin talebin üzerine bir defa daha affeder, böylece günahlarını mağfiret ederdik.” diyor. Bu ikinci mağfiret, yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebiyle oluşan mağfiret, Peygamber Efendimizle (S.A.V) ile sahâbe arasında şefaattir.

Şefaat, biz insanlar hayatta iken gerçekleşen bir vetiredir. Bir çok insan diyor ki: “Peygamber Efendimiz (S.A.V) kıyâmet gününde bize şefaat edecek.” Hayır, böyle bir olay yok. Kıyâmet günü hiç kimsenin şefaate yetkili olmadığını, Allahû Tealâ açık bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’in bir çok âyeti kerimesinde söylüyor. Ama kim dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onun günahlarını örter. Mürşidine tâbî olduğu takdirde de tâbiiyetle beraber, devrin imamı gelip onun başının üzerine ulaştığı an, o kişinin bütün günahları sevaba çevrilir. Bu, şefaattir. Her devirde devrin imamı şefaat yetkisinin sahibidir. Ama hayatta iken ve hayatta olan insanlaradır. Kıyâmet günü günahların örtülmesi veya sevaba çevrilmesi gibi bir olay asla gerçekleşmeyecektir. “Hiç bir kimseden şefaat kabul edilmediği, kimsenin kimseye bir yardımda bulunmadığı o günden korkun!” diyor Allahû Tealâ, kıyâmet gününden bahsediyor.

2/BAKARA 48: Vettekû yevmen lâ teczî nefsun an nefsin şey’en ve lâ yukbelu minhâ şefâatun ve lâ yu’hazu minhâ adlun ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).

Ve, bir kimseden diğer bir kimseye, bir şeyin ödenmeyeceği ve ondan (hiç kimseden) bir şefaatin kabul edilmeyeceği ve hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve onlara yardım edilmeyeceği günden sakının.


SORU:
Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Efendimiz sizi çok seviyorum. “Sıla-ı rahîm; ana-baba ve memleket ziyareti” diyorlar. Doğru mu? Açıklar mısınız?

CEVAP: Evet, sıla-ı rahîm; ana-baba ve memleket ziyaretinin, Kur’ân’daki adıdır. Aslında o tarzda da bir ifade geçmiyor ama âlimler bunu böyle kabul ediyorlar. Yani Arapça ifade sıla-ı rahîm’dır. “Akraba ziyareti” de denir. Özellikle ana-babanın ziyaretidir. Kişiler başka memleketlerde evlenmiş, ayrılmış olabilirler. Ama anne-babayı da unutmamak, onları da ziyaret etmek gereklidir.

SORU: Hocam! Can sıkıntısından, şeytanın vesvesesinden nasıl kurtuluruz?

CEVAP: Allah’a ulaşmayı dileyerek! Diledikten sonra zaten adım adım giderek faaliyetleriniz artacaktır. Zikriniz arttıkça, şeytanın size zikirde saldırması mümkün olmadığı için, saldırı alanları giderek küçülecektir. Zamanı küçülecektir, küçülecektir; daimî zikre ulaştığınız zaman artık şeytan size hiç saldıramayacaktır, vesvese veremeyecektir.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Sevgili Efendimiz! Anam, babam eşim herşeyden önce kendi canım size feda olsun! Ey Allah’ın Resûl’ü! Kütahya’mıza hoş geldiniz! Muhterem Efendimiz! Sorum şöyle inşallah: Emrî bil-ma’ruf ve nehyî anil’münker nedir? (Nehyi sakındırmak demek)

CEVAP: Emrî bil-ma’ruf; ma’rufla emretmek. Bunu irşad makamının sahipleri yapabilirler. İrşad makamına tayin edilebilmek için ise, ruhu, nefsi, vechi ve iradeyi Allah’a teslim etmek gerekir. Bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişler. Ve tâbiin, sahâbeye tâbî olmuş. İşte tâbiiyetten sonra bir insan nehyî anil’münker ve emrî bil-ma’rufla yetkilenir. Münkerden nehyeder. Münker; şeytanın inkâr ettikleri, kendi taifesine de inkâr ettirdikleri şeyler. Allah’ın doğrularının yalanlanması demektir.

Emrî bil-ma’ruf da irfanla emretmektir. Yani namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahâdet getirmek, Allah’a ulaşmayı dilemek, zikir; bunların hepsiyle emretmek emrî bil-ma’ruftur. Kişileri kötü davranışlardan, başkalarına kötülük verecek olan düşüncelerden arındırabilmek ve başkalarına yardım edecek olan, insanları mutluluğa sevk edecek olan düşünceleri sahip kılmak; emrî bil-ma’ruf.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Sevgili Efendimiz! Ben Kütahya’dan, Kütahya’daki en tembel talebeniz. Kütahya’mıza hoş geldiniz. İyi ki varsınız. Rabbim bizi sizden ayırmasın. O gül kokulu ellerinizden hasretle, özlemle ve sonsuz sevgi ve saygıyla öperim. Efendimiz! Peygamberimizin bir hadîsini soracaktım inşaallah. “Ben ümmetimin açık şirkinden değil, ümmetimin gizli şirkinden korkarım.” diyor. Misafirlerimize bilgi açısından Bunu soracaktım.

CEVAP: Açık şirk; Allah’ı bırakıp Allah’a tapmak yerine bir insanın putlara tapmasıdır.

Hepimiz Allah’a ibadet ediyoruz. Ne yapıyoruz? Günde 7 vakit namaz kılıyoruz. Allah’a ibadet ediyoruz. Ne yapıyoruz? Zikrediyoruz Allahû Tealâ’yı. İslâm’ın 5 şartının ötesinde, Allah’a ulaşmayı diliyoruz. 5 vakit yerine 7 vakit namaz kılıyoruz ve zikir yapıyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayattayken tatbik ettiği ne varsa meselâ; Ramazan’ın dışında da oruç tutuyoruz. Bunların hepsi ibadetlerdir. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Ben açık şirkten korkmuyorum. Benim ümmetim için açık şirk mümkün değildir.” diyor. Çünkü bütün sahâbe şirkin ne olduğunu, putlara tapmak olduğunu net olarak, kesin olarak biliyor ve asla putlara tapması söz konusu değil. “Benim ümmetim için geçerli değil putlara tapmak.” diyor. Ama diyor ki: “Gizli şirkten korkarım.” İşte gizli şirk; Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkesin otomatik olarak içinde bulunduğu şirkin adıdır. Şu anda dünya üzerinde ne kadar insan Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa, onlar şirktedirler (gizli şirkte). İşte Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetleri:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


O'na (Allah'a) yönelin (Allah'a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

“Allah'a yönel (Allah'a ulaşmayı dile) ve böylece takva sahibi ol!”

Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler takva sahibi olabilirler. “Ve şirkten kurtul! Müşriklerden olma!” diyor Allahû Tealâ.

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.


“O müşriklerden olma ki; onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Her biri kendi elindekiyle ferahlanırlar.”

İşte sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler bir fırkada. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bütün dînlerin hangisine tâbî olullarsa olsunlar, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe bütün o insanlar şirktedirler. İşte İslâm’ın 5 şartıyla İslâm’ı yaşadığını zanneden herkes şirktedir. Eğer Allah’a ulaşmayı dilemedilerse, onları şirkten kurtaracak olan bir ilaç yoktur. Şirktedirler ve gözümüzün önünde 70 milyondan fazla insan şu anda cehenneme doğru gidiyor ve biz bu hakikatleri bildiğimiz halde onları kurtaramamanın hüznünü yaşıyoruz. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes gizli şirktedir (Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetleri).

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Allah’ın sevgili Resûl’ü! Allah sizden razı olsun. Bilmediğimiz bütün âyetleri bize açıklıyor ve öğretiyorsunuz. Kafamı karıştıran âyetleri açık bir şekilde öğreniyorum. Benim size sorum: Kur’ân’da kaza namazıyla ilgili bir âyet yok. Ama herkes namazlarını kaza yapıyor. Açıklarsanız seviniriz.

CEVAP: Namazın kazası, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetidir. Zamanında kılınmayan namazın ödenmesi için kişiye tanınan bir haktır bu. Namazın sonradan tamamlanması, namazın kaza edilmesidir. Namazın kaza edilmesi kişiye, o namazın esasını kılmış kadar derecât kazandırmaz. Ama daha az da olsa mutlaka kaza edilmesi gerekir.

Biz de biraz güç şartlar. Namazını zamanında kılmayan kişi, onun yerine 10 defa kılmak bizim aramızdaki usûldür. Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında bir defa kılınıyordu. Yani öğle namazını kılamayan bir insan, ikindi namazının vakti girdikten sonra kılarsa, başka bir zaman kılarsa, sadece o namazın bir defa kılınması yeterlidir. Kur’ân’da bunun ötesinde bir emir vermiyor. Ama bize verilen emir, 10 defa kılmak. Bizim bulunduğumuz kesim biraz zor bir kesim sevgili kardeşlerim.

Kaza namazı konusunda Allahû Tealâ: “At üstünde, seyahat halindeyken, giderken namazlarınızı kılarsanız.” diyor. 70 kilometreyi aşkın bir mesafeye gidiyorsanız, o namazın farzlarının (4 rekâtlık farzlarının) 2 rekât kılınabilmesi konusunda bir açıklaması var. Ama şimdi hatırlayamadık. Kur’ân-ı Kerim’de kaza namazı konusunda âyet var mıydı ama inceleriz bunu inşaallah.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu)

Ben her namazdan sonra dualarımda Allah’a ulaşmayı diliyorum. Bunun yanı sıra da arkadaşlarımın, akrabalarımın yani kısacası bize inanların, inanmayanların adına da diliyorum, onların cehennem ateşinden kurtulmaları için. Bu sizce doğru mudur? Teşekkür ederim. Gül kokan ellerinizden öperim.

CEVAP: Doğrudur, çok iyi yapıyorsun.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

“Ruh bedenden çıkınca kişi ölür.” diyorlar. Bunu açıklar mısınız? Buna göre biz nasıl ruhumuzu Allah’a ulaştıracağız?

CEVAP: Ruh bedenden çıkınca kişi ölmez. Ölümden sonra ruh bedenden ayrılır. Ruh bedenden çıktığı için hiç kimse ölmez. Ama kişi ölürse, ölümden sonra ruhu otomatik olarak bedenden ayrılacaktır. Ruhumuz bize hayat vermiyor. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. “Yaratan da Biziz, öldüren de sadece Biziz!” diyor Allahû Tealâ.

Öldüren, ruhumuzun vücudumuzdan ayrılması değil, Allah’ın ölüm emrini gerçekleştirmesidir. Siz, Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman, ruhunuz otomatik olarak sizi terk eder ve Allah’a doğru yolculuğuna çıkar, anadergaha ulaşır. Farkına bile varmazsınız ruhunuzun sizden ayrıldığının. Ama ruhunuz ayrılmıştır. Biz hayattayız, binlerce kardeşimiz hayatta ama ruhları hepsinin ayrılmış durumda. 

SORU: Sizi çok seviyorum Sevgili Efendimiz! Îmânın şartını yerine getirmemek günah mıdır?

CEVAP: Hangi şartını? Evet, yerine getirmemek günahtır. Kişi îmânın bir şartını yerine getirmezse o günahtır.

SORU: Ni’met nedir? Şükür nasıl olmalıdır? Allah razı olsun.

CEVAP: Ni’met, Allahû Tealâ’nın verdiği mükâfatların adıdır. Allah’ın bize verdiği rızık, bir ni’met hüviyetindedir. Ama eğer safhalar itibariyle ni’meti soruyorsanız, o farklı bir dizayndır. Bir insan Allah’a ulaşmayı diler, Allahû Tealâ ona furkanlar vermeye başlar. Kişi Allah’tan birçok ihsan alır. Mürşidine ulaşıncaya kadar Allah’ın ona verdiği herşey ihsandır. Kişi Mürşidine ulaşıp tâbî olduğu zaman ihsanların adı değişir, “ni’met” olur. Bu noktadan itibaren Allah’ın verdiği şey

 

       O kişinin kalbine Allah’ın îmânı yazması ni’mettir.

·        Kişinin günahlarının sevaba çevrilmesi ni’mettir.

·        O kişiye 1’e 10 verirken, 1’e 700 vermesi (Allahû Tealâ’nın 1’e 700’den başlayarak) ni’mettir.

·        Kişinin başının üzerine devrin imamının ruhunun gelmesi ni’mettir.

 

Kalbe îmân yazılmasından itibaren Allahû Tealâ o kişiye 7 tane ni’met verir. Bundan sonra Allah’ın tâbiiyetten sonra verdiği herşey ni’mettir.

SORU: Şükür nasıl olmalıdır?

CEVAP: Şükrün, kişi tarafından Allah’a, Allah’ın emirlerine itaat etmek suretiyle şükre karşılık verilir. Yani şükür gerçekleşir. Allah’ın verdiği maddî ni’metlere şükredilir. Manevî ni’metlere hamdedilir. Allah size ev vermiş, araba vermiş, elbise vermiş, yemek vermiş hepsine şükretmelisiniz. Manevî ni’metlerden daimî zikri vermiş meselâ, ona hamd etmelisiniz.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu)

“Hürmet ve hasretle gül kokulu mübarek ellerinizden öperim. Sizi çok seviyorum. Allah’ın Resûl’ü! Güneşimiz! Herşeyimiz! İzninizle bir kişi İslâm’ın 5 şartını da yerine getirse, hafız olsa, profesör olsa, Allah’a göre ilim sahibi olur mu?”

CEVAP: Olmaz. Allah’a göre ilim sahibi olabilmek için, İslâm’ı o kişinin Kur’ân’daki esaslarıyla öğrenmesi ve öğretmesi gerekir. İslâm’ın 5 şartı bir insanı hiçbir zaman cennete götüremez. Bu 5 şarta mutlaka zikri, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemeyi eklemek mecburiyetindeyiz. Ve kişinin bu ilâveler yapılmadan öğretisi Allahû Tealâ’nın katında değerli bir öğreti değildir. Hatta insanları cehenneme götürdüğü için eksik ve tehlikeli bir öğretidir. Onun için öğretenlerin Kur’ân’ın bütününü öğrenmeleri ve o bütünün, bütün insanlara ulaşmasını temin etmeleri Allah’ın temel emridir.

Allah’a ulaşmayı dileyenler ilim sahibi olmuyor, ilim sahibi olmaya başlıyor. Allah’a ulaşmayı dilediklerinden itibaren yaşadıkça, ilimleri artıyor. Ama ötekiler hiçbir zaman yaşamayacaklardır. Zaten onlara göre ilim; İslâm’ın 5 tane şartıdır. Hiç kimseyi de cennete ulaştırması mümkün değildir. Ve de dîn adına, ilim adına gerçekten İslâm âlemi yüz kızartacak, utanacak bir durumdadır. Çünkü insanları kurtuluşa ulaştıracak olan bütün Kur’ân’daki hakikatleri (kurtuluşa ulaştıracak olanlar) unutulmuş durumda. Ötekilerin bütün boyutuyla öğretilmesine çalışılıyor. Kimseyi kurtaramayan bir öğreti!

SORU: Uzun süre Gediz Pınarbaşı köyüne yerleştim. İzin verirseniz Gedizli kardeşlerimizle tanışıp sohbet etmek istiyorum. (Tamam. Sohbet edebilirsin.) Gediz’in bazı köylerine gidip oralarda tasavvufu, Allah’a ulaşmanın farz olduğunu, Allah’ın güzelliklerini insanlara anlatmak istiyorum.

“Efendi Hazretleri! Köyümüzde, camide namaz kılarken bana himmetinizle cezbe geldi. İnsanlar namazdan çıktıktan sonra camide bağırmamamı söylediler. Ben de: “Peygamber Efendimiz ve sahâbede bu rahmet, bu cezbe vardı.” dedim. “Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra gelen mürşidlerde de imamlarda da hep vardı.” dediğimde; “Biz bunları biliyoruz, sen bundan sonra ya camiye gelme ya da camiye geldiğin zaman biz gelmeyelim.” dediler, üzerime geldiler. Sabrederek: “Allah razı olsun.” dedim. Nasıl davranmam gerekiyor söyler misiniz? 

CEVAP: Camiye gitmelisin! Onlara cezbenin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’de de olduğunu bütün sahâbenin de cezbeli olduğunu söylemelisin. Ve Hz. Ali’nin, zamanımıza kadar ulaşan şu olayından bahsetmelisin. Hz Ali sahâbe’ye diyor ki: “Ey benim azîz kardeşlerim! Azîz sahâbe! Sizlere ne oldu ki? Bundan 30 sene evvel ben sizin cezbenizden bu mescidin tavanının sarsıldığını bilirim. Size ne oldu da böyle cezbeleriniz kayboldu?” diyor. Ve onlara Cibril Hadîsi’ni anlat.

Cebrail (A.S), Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e her sene Hira Dağı’ndaki Nur Mağarası’na çıkıp, orada 40 gün kalırdı (30 günle 40 gün arasında değişirdi) ve kuru ekmekle su alırdı yanına sadece. Başka bir gıda götürmezdi. Ve orada kaldığı günlerden bir gün Cebrail (A.S) bembeyaz elbiselerle, insan hüviyetinde (karşısında insan hüviyetiyle) birdenbire göründü. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ürperdi. Cebrail (A.S) O’na doğru bir adım attı ve:

İkra (Oku)!” dedi.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) dedi ki:

-Ben ümmiyim. Okuma yazma bilmiyorum.

Yerinde kımıldamadan duruyordu. Donup kalmıştı. Cebrail (A.S) bir adım daha attı:

“İkra (Oku)!” dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) gene aynı cevabı verdi:

-Ben okumak bilmiyorum.

Cebrail (A.S) üçüncü adımı attı ve:

“İkra Bismi Rabbike (Rabbinin ismiyle oku)!” dedi.

Dediği anda da O’na sarıldı sımsıkı. O sırada Allah’ın cezbesi geldi ve şiddetle ikisi birden sarsıldılar. O günden sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V) artık cezbeliydi ve bütün sahâbeye cezbesi geçti. Ama bir kısmı cezbelendiler. Küçük bir kısmı da cezbe almadılar. Fakat büyük kısmı cezbeliydi sahâbenin.

Bu hadîs-i şerifi onlara anlat. Zaten biliyordur onların hocaları da bu hadîs-i şerifi. Herkes tarafından bilinir. Kimse de inkâr edemez. Onun için oraya mutlaka gitmelisin. Bunu anlatmalısın. Ona rağmen: “Sen gelme!” derlerse, o zaman düşünelim ne yapacağını.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Sevgili Efendimiz! 10 yaşındayım. Sizi çok seviyorum! (Ben de seni çok seviyorum sevgili torunum!)

“Esma-ül Hüsna’ları atlayarak çekmek çekilmiş sayılır mı?”

CEVAP: Sayılır. Atlayarak yap, ama çek sen. Olur mu? Sahiden çekiyorsun değil mi? Tebrik ediyorum yavrucuğum seni. Çok güzel.

“O gül kokulu ellerinizden öperim.” (Bende senin yanaklarından da öperim, alnından da öperim.)

“Tüm annelerin anneler gününü kutlarım.” (Biz de annelerin, anneler gününü kutluyoruz. Demek ki bugün anneler günü!)

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu).

“Muhterem Efendimiz! Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerifinde: ‘Vallahi kişinin kalbine îmân girmez, ehl-i beytimi ve yakınlarımı sevmedikçe.’ sözü günümüz şartlarında geçerli midir?”

CEVAP: Kur’ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında indirildi. Ve kişinin kalbine îmân girmesinin ancak Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkün olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Burada, kalbine îmân yazılması söz konusu. Kim Allah’a ulaşmayı gerçekten dilerse ve o kişi mürşidine ulaşıp tâbî olursa, tâbî olduğu an, Mücâdele Suresinin 22. âyet-i kelimesine göre kalbine îmân yazılır. İşte bu, kalbe gerçek anlamda îmân girmesidir.

58/MUCÂDELE 22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in böyle bir hadîsi var mı? Olabilir. O devirde de geçerli olması kuvvetle muhtemeldir.

“İnsanlar birbirini sevmedikçe kalplerinde îmân olur mu?” (Bu konunun cevabı bizde yok. Ama insanlar birbirini sevsinler diye hep dua ederiz.)

Ayrıca tasavvufta olanların birbirlerine olan sevgi derecesi nasıl olmalıdır?” (Birbirlerini çok ama çok sevmelidirler.)   

SORU: Geçmiş döneminizde neye inanırdınız?

CEVAP: Hayatımın otuz senesi bir inanç dünyasında yaşamadığım için, bir şeye inanırım diyemiyorum. Üstelikte de koyu bir solcuydum. Allahû Tealâ bana ilk mürşidimi gönderdiği zamana kadar. 30 yaşında gerçekleşti. “Dayı Bey” adlı bir mürşid ulaştı bana ve bana demişti ki: “Niçin sana benim ulaştığımı, niçin senin bana ulaşmadığını bir gün Allahû Tealâ sana söyleyecek.” Ve söylendi ki; benim görevim sebebiyle, o bize ulaşmış. Benim gibi dînden, îmândan nasibi olmayan birisini Allahû Tealâ nasipli kılmış!

“Nasıl yaşardınız?” (İnançsız yaşardım. İleri derecede bir solcuydum.)

“O inançlarınıza ve ideallerinize ne oldu?)

CEVAP: O ideallerim; solcu olmamın sebebi, insanların arasındaki fakirlerle zenginler arasındaki ayrım, adaletsiz bir dünya olmasıydı. Allah’ı hiç düşünüp hesaba katmamıştım.

“İdeallerimize ne oldu?” (Ne olduğuna siz cevap verin. Ne oldu? Bir şey oldu herhalde.)

“Yalnız idealden bahsediyorsunuz.”

İdealimiz; öyle bir ideal sahibi falan değildik. Sadece insanlar arasındaki o haksızlığın önlenmesini istiyorduk fikir olarak. Üstelik de aktivitemiz de yoktu. Solcuyduk ama düşünce platformunda bir solculuk.

SORU: Mehdi olduğunuzu nasıl anladınız?

CEVAP: Biz anlamadık, O anlattı. Bir gün Allah’tan vahiy almanızı ne kadar isterdim. O’nu aldığınız zaman, siz de nasıl aldığımızı anlarsınız inşaallah.

SORU: Sizin isminiz Allah tarafından “İskender Ali Mihr” olarak nasıl bildirildi ve hangi kavme gönderildiniz?

CEVAP: Biz resûl olarak bu kavmin resûlüyüz; Türk Milleti’nin. Ama Mehdi olarak, bütün dünyanın Mehdisiyiz. Bütün insanlara gönderildik.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.)

“Efendim! Öncelikle o mübarek ellerinizden hürmetle ve hasretle öper, bütün annelerin ve annemizin anneler gününü kutlarım. Size bir sorum olacak: Furkân-30’da: ‘Bir zaman gelecek Kur’ân’ın resmi ve İslâm’ın ismi kalacaktır.’ hadîs-i şerif-i arasında bir ilişki var mıdır? Allah Razı olsun.”

CEVAP:

25/FURKÂN 30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran).

Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

İşte sevgili kardeşlerim! Bu konu aklıma geldikçe, hep bizim camide duvarda asılı olan resmi gösteriyorum kardeşlerimize. İşte bu Kur’ân-ı Kerim, bu duvarda asılı ve İslâm’da belki her evde asılı bir Kur’ân-ı Kerim var. Ama insanlar onu açıp da okumuyorlar. İçinde ne olduğuna gelince, ondan dîn adamlarımızın da haberi yok. Korkunç bir cehalet bütün dünyayı kaplamış sevgili kardeşlerim

Suallerin bir kısmından anlıyorum ki; sözlerimizi hâlâ hiç anlamayan birçok insan gelmiş, dinlemiş bizi. Ne kadar yazık etmişler kendilerine sevgili kardeşlerim! Her söylediğimiz Kur’ân-ı Kerim’den. Eğer birazcık Allah’ı güzel dinleselerdi, kurtuluşları için bir vasıta olacaktık. Allah’a ulaşmayı dileyeceklerdi ve cehennemden mutlaka kurtulacaklardı. Bizden başka bir kaynaktan da bunu almaları mümkün değildi. Kurtuluş kapıları sadece biziz. Bizim dışımızda şu anda dîn öğretenlerin hiçbir grubu “Allah’a ulaşmayı dileyin!” demiyor. Kur’ân-ı Kerim’in böyle bir şey söylediğinden dîn adamlarının haberleri yok!

Ve böylece bu konferansta, bizi doğru dürüst dinleyemeyen ve peşin hükümle gelmiş olan insanlar kaybettiler. Cehennemden kurtulma şanslarını, imkânlarını kendi nefslerindeki afetler dolayısıyla, bizlere karşı olmaları dolayısıyla, bizi onlara bir şifa olarak dinlemediler. “Acaba nerede bir yanlış yaparız da bize haddimizi bildirirler.” diye dinlediler ve hiç anlamadılar ne söylediğimizi. Oysaki onların kurtuluşları olabilirdi. Bu kadar sözden sonra sadece bir Allah’a ulaşmayı dileselerdi, Allah’ın cennetine mutlaka gireceklerdi. İnsanlara nasıl bir yazık oluyor, görmüyor musunuz sevgili kardeşlerim! İşte şu anda öyle!  Kur’ân’ın resmi yani duvarlardaki asılı olan Kur’ân’lar kalıyor. Kur’ân’ın resmi aynı zamanda yazılarıdır; okunmuyor, sadece resim olarak kalıyor. Kur’ân-ı Kerim okunuyor ama kıraat ediliyor sadece.

Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Aranızda en hayırlınız, Kur’ân-ı öğrenen ve öğretendir.” demiş. 14 asır sonra bugün bakıyoruz; Kur’ân-ı öğretenler, Kur’ân’ın okumasını öğretenlerdir. Öğrenenler de gene Kur’ân’ın okunmasını öğrenenler yani kıraatini öğrenenler. “Ümmetimin arasında en çok sevdiğim, Mehdi’dir.” diyor. Sebebi ne biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Biz, Kur’ân’ın okunmasını anlatmıyoruz. Biz, Kur’ân’ın lâfzını ve o lâfzın arkasındaki 7 tane ruhu anlatıyoruz. İşte onun için en çok sevilen biziz. Şu anda Peygamber Efendimiz (S.A.V) aramızda olsaydı; o size en çok sevdiği kişinin Biz olduğunu söyleyecekti.

İşte sevgili kardeşlerim! “Bir zaman gelecek ki; dînde huşu kalkacak. O zaman güzel binalar içinde dîn öğretimi yapılacak. Ama onlar, dînin içindekilerin en şerr’lileri olacaklar.” diyor Sevgili Peygamber Efendimiz (S.A.V). İşte o devre ulaştık.

Gördünüz deminki kardeşimizin sualini. Cezbeli diye camiye gelmemesini istiyorlar kardeşimizden. Oysaki bütün sahâbe cezbeliydi. Bunlardan insanların haberi yok. Daha kötüsü; zannediyorlar ki kıldıkları namaz var ya, o namazla cennete gidecekler. Oysaki mümkün değil sevgili kardeşlerim! Allah’a ulaşmayı dilemedikçe hiç kimsenin cehennemden kurtulması mümkün değil.

SORU: Efendimiz! İslâm’ı tam olarak yaşamak için, önceden hep Peygamber Efendimiz zamanında yaşamak isterdim. Ama nerden bilirdim ki Peygamber Efendimizin bahsettiği,  özlediği çağda olduğumu. Bizi Peygamber Efendimiz’in yaşadığı İslâm’ı yaşatan ve en sevgilisine tâbî, dost olmayı nasip eden Allah’a sonsuz hamd ve şükrolsun. (Allah razı olsun.)

SORU: Efendimiz! Kardeşim bir tarikata bağlandı. Tâbî, ve resûl sevgisi olması güzel bir şey. Ama kardeşime Allah’a ulaşmaya dilemesini ve sebillerin tayini Allah’ın âyetleriyle, âyet-i kerimesiyle dayalı yolunu Allah’a hacet namazıyla sormasını söyledim. Aramızda güzel bir sohbet geçti. Can kulağıyla dinledi, inandı. Ama bağlı olduğu camiadan biriyle konuştuğunda ona: “Namazla amel olmaz. Mehdi (A.S) doğudan gelecek. Henüz 7 yaşında. Bir orduyla falanca yerden gelecek ve ismi Peygamber Efendimiz’in ismiyle, anne babasının ismiyle aynı olacak.” gibi bir sürü masal! Sözü hâlâ ehline bırakma zamanı gelmedi mi?

CEVAP: Gelseydi böyle olmazdı. Onlar bize gelip Allah’tan hacet namazını kılıp sorarlardı kimliğimizi ve gelip tâbî olurlardı. Ama yakın gelecekte bu olay gerçekleşecek inşaallah.

“Efendimiz! Sözü hâlâ ehline bırakma zamanı gelmedi mi? Biz sizin Mehdi (A.S) olduğunuza inandık, îmân ettik bütün kardeşlerimizle. Sizi ve kardeşlerimizi çok seviyoruz. Allah razı olsun.” (Allah sizlerden de razı olsun.)

CEVAP: İnanmayan, inanmaz. Kimseyi zorlayamazsınız. Ama kendilerine çok yazık etmiyorlar mı? İnanmayanlar, bugünkü İslâm öğretisiyle hareket etmek mecburiyetindeler. Kendilerini, yaptıkları ibadetlerin kurtaracağını zannediyorlar. Ama gidecekleri yer cehennem. Bize inanmadıkları için onları kurtarmamız mümkün olmuyor. İşte bizi üzen, kahreden budur. İnanmaları önemli değil, sevgili kardeşlerim! Sadece söylediklerimizi Kur’ân’dan tahkik etseler, doğru olduğunu görüp tatbik etseler! Biz onlardan bir şey beklemiyoruz ki! Biz, onların dînlerini öğrenip, yaşamalarını ve cehennemden kurtulmalarını istiyoruz sadece. Şeytan insanlara dünyayı ters gösteriyor.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Başımızın nuru, gönlümüzün süruru! Bugün bizi aydınlatmak üzere batıdan doğan güneşimiz! Canımız! Efendimiz! Çinilerin diyârı Kütahya’ya hoş geldiniz! Mübarek ellerinizde hasret ve hürmetle öperiz. Sizin nezrinizde, bütün annelerin anneler gününü kutlarız. (Biz de hepinizin anneler gününü kutluyoruz. Allah hepinizden razı olsun.)

“Muhterem Efendimiz! Sahâbenin yaşadığı İslâm’ın yaşanmadığı günümüzde, genetik ilmin son gelişmelerine rağmen hâlen okullarımızda evrim teorisinin yer alıp almamasının tartışmaları yapılmaktadır.” (Bu kadar çok delile rağmen, evrim teorisini yani insanın maymundan oluşması hâlâ okullarımızda öğretilebilmesi gerçekten yürekler acısı bir şey sevgili kardeşlerim.)

“İlim, bunu bütün boyutlarıyla ispat etmişken, hâlâ evrim teorisi öğretiliyor. Geçen yüzyılda damgasını vuran bu zihniyet, insanlığın maymunun evrim geçirmesiyle oluştuğunu savunarak, birçok ülke liderinin de insanlara zulmetmesine, ölmesine neden olmuştur.” (Aynen. Sözlerin doğru. Bütün cihan harpleri bu insanların, bu nazariyenin sahiplerinin dünyayı kana boyamasıyla gerçekleşti.)

“Şeytanın tuzağına, ateizm, komünizm, satanizm gibi birçok ilimler de ön ayak olmuş.” (Aynen doğru.)

“Yüce Yaratan ve insanın yaradılışını inkâr eden düşünceyle, insanın maymundan oluşmasını sahtekârlıklarla insanlara kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Oysa Kur’ân-ı Kerim gerçeğine baktığımızda, Adem (A.S), ilk insan olarak halk edilip ve insanların emirlerine verilmiş olan herşey gibi, hayvanların da fosillerinden anlaşılacağı üzere değişmeden aynı özellikleri taşıdıkları ispat edilmiştir. Örneğin; bir sivrisinek fosiliyle, bugünkü sivrisinek aynı formdadır. İnsan, maymunun gelişmesiyle oluşmuşmuş. Tam tersi olarak âyetlerde olduğu gibi Allahû Tealâ’nın lânetlediği insan topluluklarının maymuna çevirdiği Mâide-60, Bakara-65, 66’da yer almaktadır.”

CEVAP: Doğru söylüyor kardeşimiz.

5/MÂİDE 60: Kul hel unebbiukum bi şerrin min zâlike mesûbeten indallâh(indallâhi) men leanehullâhu ve gadıbe aleyhi ve ceale min humul kıradete vel hanâzîre ve abedet tâgût(tâgûte) ulâike şerrun mekânen ve edallu an sevâis sebîl(sebîli).

De ki; “Bundan daha şerli olup, Allah’ın katında kesinleşmiş olan cezayı, size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gadap duyduğu ve onlardan maymunlar, domuzlar yaptığı ve tâguta kul ettiği kimselerdir. İşte onlar, mekânı en kötü olanlar ve sevvâ edilmiş yoldan en çok sapanlardır.”


“Onlardan maymunlar yaptığı, domuzlar yaptığı ve taguta kul ettiği kimseler.”

Allah’ın lânetlediği kimseler; onlar kim? Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başka insanları da Allah’ın âyetlerinden saptırmaya, Allah’a ulaşmayı dilemekten başka insanları da men etmeye çalışıyorlar.

2/BAKARA 65: Ve lekad alimtumullezîne’tedev minkum fîs sebti fe kulnâ lehum kûnû kıradeten hâsiîn(hasiîne).

Ve andolsun ki siz, içinizden cumartesi günündeki (avlanma yasağını) çiğneyenleri biliyordunuz. O zaman onlara: “Hakir (aşağılık) maymunlar olun.” dedik.


Cumartesi günündeki avlanma yasağını çiğneyenler (Yahudiler); Allahû Tealâ onlara: “Kovulmuş maymunlar olun.’ dedik.” diyor.

2/BAKARA 66: Fe cealnâhâ nekâlen li mâ beyne yedeyhâ ve mâ halfehâ ve mev’ızaten lil muttakîn(muttakîne).

Böylece onu (bu cezayı), hayatta olanlara ve onların arkasından gelecek olanlara bir ibret ve takva sahipleri için bir öğüt kıldık.


Öğüt; gelecek nesillere de geçecek olan bir ifade, bir ibret. Allahû Tealâ isterse, insanları maymuna çeviriyor.

Şimdi bu anlattıklarından sonra diyor ki: “Muhterem Efendimiz! Bu konuda ne buyurursunuz?”

İlâve edilecek bir şey yok. Allahû Tealâ açıkça: “Kovulmuş maymunlar olunuz.” diyor ve de Allahû Tealâ’nın insanları domuza çevirdiği ve maymuna çevirdiği diğer âyetle de sabit.

“Domuz etinin yasak edilmesiyle bu konu arasında bir bağlantı kurulabilir mi?”

Bu konuyla bağlantı kurulması gerekmiyor. Domuz eti bütünüyle insanlara zararlı olan bir et türü. Ve domuzun cam hariç, dişinin geçiremeyeceği demir gibi madenler hariç, herşeyi yiyebildiğini ve bağırsaklarının eritebildiğini görüyoruz. Ne yazık ki insan pisliği de bu yediklerinin arasında. Öyleyse eti asla yenmemesi lâzımgelen bir varlık.

“Allah razı olsun.” (Biz de Allah razı olsun diyoruz).

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu)

“Canımızdan çok sevdiğimiz Efendimiz! Canım babamız! Canımdan çok sevdiğim, bizlere mutluluk ve sevgi getirdiniz.” (Sevgili evlâtlarım! Biz de sizleri çok ama çok seviyoruz!)

“Efendimiz! Ben ve kardeşlerim Denizli’den geldik. Büyük bir mutlulukla sizi dinledik. Mutluluğumuzu bir kat daha artırdınız. Hoş geldiniz! (Siz de hoş geldiniz Kütahya’ya!)

“Efendimiz! Öncelikle yazılarımda bir yanlışlık olursa, affınıza sığınırım. Haddim olmadan size bir sualim olacak.” (Estağfurullah)

“Peygamber Efendimiz, bir hadîs-i şerifinde: ‘Selâmı yayınız, açları doyurunuz, sıla-ı rahîm yapınız, gece kalkıp namaz kılınız ve doğru cennete girin.” diyor. Bu hadîs-i şerifte “selâmı yayınız” kelimesi, selâmlaşmaktan ziyade İslâm “silm” kökünden geldiğine göre, ayrıca İslâm; teslim, selâm, müslîm, müslüman ve selâmet olduğuna göre buradaki “selâmı yayınız” kelimesi, “İslâm’ı yayınız” olabilir mi?

CEVAP: selâm” kelimesiyle, “İslâm” kelimesi, “müslim” kelimesi, “Müslüman” kelimesi, “selâmet” kelimesi, hepsi aynı kökten geliyor. “sâlim” kelimesi de aynı kökten geliyor. “İslâm’ı yayınız.” şeklinde düşünülebilir mi? Düşünülebilir tabiî. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V): “İslâm’ı yayınız.” da buyurmuş zaten.

“Bu hadîs-i şerifte geçen sıla-ı rahîm; seyahat olarak yorumluyorlar. Efendimiz! Bu mealde geçen gök katları, sizin bize anlattığınız seyr-i sülûk bunu anlatıyor ama âyette (Rahmân-33’te) illa bir sultan, mürşid olmuyor mu? Efendimiz! Bu hadîsteki sıla-ı rahîm ile seyr-i sülûk arasında bir bağlantı var mı? Allah razı olsun.

55/RAHMÂN 33: Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).

Ey insan ve cin topluluğu! Semaların ve arzın kuturlarından (çaplarından) nüfuz etmeye (çıkıp gitmeye) eğer gücünüz yetiyorsa, haydi nüfuz edin (geçip, çıkın)! Bir sultan (bir mürşid) olmaksızın nüfuz edemezsiniz (geçip çıkamazsınız).


CEVAP:
Sıla-i rahîm ile seyr-i sülûk arasında mutlaka bir ilişki var. Allahû Tealâ ruhumuzu Allahû Tealâ’ya ulaştırmamızı üzerimize defaatle farz kılmış. Bu konuşmamızda anla

Sıla-ı rahîm aslında “Anne babanızı, akrabalarınızı ziyaret edin.” mânâsına geliyor.  Eğer siz bir başka yerde, onlar bir başka yerde oturuyorlarsa, onları mutlaka ziyaret etmelisiniz sevgili kardeşlerim. Ama kardeşimizin söylediği sözde aslında yakın bir ilişki içersinde seyri sülûk ile.

SORU: Efendimiz! Tacizler günümüzde fazlalaştı. Eski Osmanlı döneminde çarşaf vardı; taciz edilmezdi. Çünkü çarşaf içinde anası, bacısı çarşafın içinde olabilirdi. Şimdi tacizleri önlemek için ne yapılmalıdır?

CEVAP: Hürriyet verilmelidir. Eğer bir kadın örtünmek istiyorsa, örtünebilmelidir. Üniversitesine örtülü bir şekilde girebilmelidir. Eğer bir kadın örtünmek istemiyorsa, o da serbest bırakılmalıdır. Günahı kendisinindir. Diğerinin de sevabı kendisinindir. Ama örtünerek üniversiteye girmek isteyen insanlara bu kapı kapanırsa, burada zulüm vardır. Açık ve kesin bir olguyla karşı karşıyayız. Bu zulüm önlenmelidir.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

“Sevgili Efendimiz! Hoş geldiniz Evliya Çelebi’nin diyârına! Bizlere mutluluk getirdiniz. Öncelikle tüm annelerin anneler gününü kutlar, mutluluklarının daim olmasını niyaz ederim. Efendimiz! Geçen gün akşam Nihat Hatipoğlu sohbetinde kıyâmet alametlerinden bahsetti. Bu alametlerin içinde büyük alametlerden biri olan Kâbe’nin yıkılacağına ve bir gün Kur’ân’ın yazılarının silinmiş olarak öleceğimizi söyledi. Bu konu hakkında bilgilerinizi talep ediyorum. Yanlış bilgilerle insanların gaflette kalmasına gönül razı olmuyor. Allah razı olsun.”

CEVAP: Kur’ân’ın yazıları silinmez. Yüzbinlerce Kur’ân nüshası dünya üzerinde dolaşıyor. Bütün Kur’ân’lardan birden Kur’ân yazısının silinmesi, bize hiç akla yatkın gelmiyor. Kâbe’nin yıkılması da bu tarzda bir yıkılma değil. Aslında olay şudur: İnsanlar dînlerini yaşadıklarını zannederek, İslâm’ın 5 şartının kendilerini kurtaracağını zannederek, dînin aslî unsurlarını unutacaklar, hedeflerini unutacaklar ve vasıtaları hedef haline getirecekler. O zaman zaten İslâm’ın merkezi olan Kâbe, hüküm ifade etmiyor demektir. İnsanlar öğretilen ilimle cennete giremiyorlar. Gidecekleri yer cehennem. O zaman bir yıkılma olayı fizik standartlarda yoktur ama manevî standartlarda vardır.

Bugün artık dünya üzerinde dîn öğretimi, büyük kitlelere dîn öğretimi, İslâm’ın 5 şartıyla sağlam bir şekilde hudutlanmış. Bütün detaylar ona uygun standartlarda gerçekleşmiş ve insanların kurtuluş ümidi bütünüyle yok olmuştur. Ne yazık ki insanların %90’dan fazlası hakikatleri bilmiyorlar ve bütün dünyaya hakikatlerin ulaştırılması, önümüzdeki günlerde mutlaka gerçekleşecektir.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Sevgili Efendimiz! Sizin kıymetli açıklamanızdan sonra anlıyoruz ki; Kur’ân’dan mübarek sahâbenin yaşadığı 7 safha 4 teslimlik İslâm, 5 amel, 6 îmân şartına indirgenerek kuşa çevrilmiş durumda ve kimseyi kurtarması mümkün değil. (Evet, ne yazık ki kardeşlerim kimseyi kurtarması mümkün değil.)

“O halde bu durum en büyük bid’at değil midir?”

CEVAP: Bid’attir. Ama ne yazık ki dîni temsil edenler, onun sahipleri olarak bugün kalıyorlar. Ve onları mahkemeye verdik. Mahkeme de onlar gibi düşündüğü için bizi haksız buldular.

Sevgili kardeşlerim, adalet müessesesi bütünüyle çürümüş durumda yanlış bilgi sebebiyle. “O kadar dîn adamı bilmeyecek de bu mu bilecek?” diyorlar. Düşünce tarzları bu olduğu için, sözlerimiz Kur’ân’daki hakikatler olmasına rağmen, onlara bir şey ifade etmiyor. Ne yazık ki iki taraf da aynı cephede bize karşı savaş veriyor.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu)

“Sayın Hocam! Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri, hatem’ül enbiya (evliyaların sonuncusu) diye biliyorum. Bu konuda bir açıklama yapabilir misiniz?”

CEVAP: Sonuncusu değil sevgili kardeşlerim. Süleyman Hilmi Tunahan’ın sonuncusu olduğu iddia ediliyor. Ama sonuncusu değil. O, rahmetli oldu. Said-i Nursî Hazretleri rahmetli oldu. Ama biz yaşıyoruz. Öyleyse bu konuda herşey sona erdi denilemez. İnsanlar yaşadığı sürece bütün kavimlerde resûller var olmaya devam edecektir. Evliyalık müessesesi de aynı standartlarda devam edecektir. Ayrıca “Hatem’ül enbiya (evliyaların sonuncusudur).” diyor. Bu yanlış bir tabirdir. Hatem’ül enbiyâ; nebîlerin sonuncusu demektir. Nebîlerin sonuncusu, nebîdir. Mevcut evliyalardan hiçbirisi nebî olamaz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) son nebîdir. Öyleyse olay O’nunla sona ermiştir.

O kardeşimiz başka bir şey demek istiyor herhalde? Biz onu anlayamadık. Bize ulaşırsa, sualini sorarsa, biz de ona sualler sorarsak, konuyu daha açıklığa kavuşturabiliriz diye düşünüyorum. Telefon numaramızı oradan alabilir kardeşimiz.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Efendimiz! Hoş geldiniz çiniler diyârına, bizlere mutluluk getirdiniz. Öncelikle annelerin anneler gününü kutlarız. Bir sualim olacak. Sorum şu: Mehdi (A.S) ile İsa (A.S) beraber zuhur edecek diye bize karşı çıkıyorlar. Onlara gerçekleri nasıl anlatabiliriz?

CEVAP: Beraber nüzul etmeyecekler. Biz yukarıda değiliz ki. O, yukarıda Allahû Tealâ ile beraber. Öyleyse o bizim yanımıza gelecek. Geldiği zaman zaten bütün bu tartışmalar sona erecek. Başta ona da inanmayacaklar ama inanmak mecburiyetinde kalacaklar.

SORU: Efendimiz! Ben sizden Allahû Tealâ’nın kullarına verdiği cezbeden ve cezbe çeşitlerinden bahsetmenizi rica ediyorum. Allah razı olsun.

CEVAP: Cezbe, Allahû Tealâ’nın insanlara verdiği bir geçici bir titreme halidir. Bir anda gelir ve geçer. Konusunu zaten anlatmış olduğumuz için bir defa daha anlatmıyoruz. Cezbenin nasıl oluştuğunu, Cebrail (A.S)’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e nasıl geçtiğini anlattık.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.)

“Allah’a sonsuz hamd ve şükrederim ki; hayatta iken Allahû Tealâ size kavuşturdu beni. O mübarek ellerinizden hasretle ve hürmetle öpüyorum. Kütahya’ya hoş geldiniz, sefa geldiniz, mutluluklar getirdiniz! Ben izninizle bir soru sormak istiyorum: Seyr-i sülûk yolculuğum sırasında ve vuslattan sonra irademe hakîm olmayarak nefsimin afetlerinden birisine uydum ve 3-4 defa günaha girdim. Efendimiz! Şimdi ben düştüm mü? Allahû Tealâ beni tekrar nurdan zulmete indirdi mi? Görevlerimi yerine getirebiliyorum. Fakat içimde bir sıkıntı bana acı veriyor. Ne yapmalıyım? Ne olur? Ne yapmalıyım? Allah razı olsun.”

CEVAP: Sevgili kardeşim! Bir günah işlemek, düşmek anlamına gelmez. Ayrıca düşmüş olsaydınız, içinizde bir sıkıntı duymanız söz konusu olmazdı. Çünkü bu sizin için bir sıkıntı teşkil etmezdi. Düşmediniz. Tekrar günah işlemezseniz eğer, Allahû Tealâ’nın sizi affedeceğine inanıyoruz. O, günahları affedicidir.

SORU: Sevgili Efendimiz! Hürmetle ellerinizden öperim. İyi ki varsınız. İyi ki size tâbî olmuşuz ve sizi çok seviyoruz! Efendimiz! Âyetin numarasını hatırlamıyorum ama şöyle diyordu Allahû Tealâ: “Şükredenlerin ni’metini arttırırım.” Ni’metle şükür arasındaki ilişkiyi açıklar mısınız?

CEVAP: Allah ni’met verir. Ni’mete şükredenlere, yeniden ni’met verir. Şükrün mükâfatıdır. Allah, ni’met verir, kişi şükretmezse ni’metini kısar. Olay bu kadar basittir. Ama şükredenlerin ni’meti mutlaka arttırılır.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu.)

“Değerli Efendimiz! Azîz babacığım! Nur TV her gün çok değişik ve güzel programlar yapıyor. Ancak biz sizi televizyonda daha çok görmek istiyoruz. İlme olan açlığımız ve o sizin engin ilminizden yararlanmamız için, size telefonlarla ulaşmamız zorlaştığı için, daha fazla sizi TV’de izleyebilir miyiz?  (Tabiî izleyebilirsiniz. Televizyondaki saatlerimizi arttırırız inşaallah.)

SORU: Ülkemizin içinde bulunduğu şu anki durum için düşünceleriniz nedir?

CEVAP: Ne yazık ki ülkenin ekonomi alanındaki kurtuluşu için gerekli adımlar atılmıyor. Siyasi alanda da büyük problemlerimiz var. Şunu da açık bir şekilde söylemek mecburiyetindeyiz ki; iktidar olmak demek, herkese emrini geçirebilmek mânâsına gelmiyor. Nihayet en üstteki kadroları değiştirebiliyor iktidar. Ama zincirin aşağı doğru uzanan bölümleri her zaman bürokrat kesimde eski tas eski hamam işler büyük ölçüde devam ediyor. Öyleyse o kadar kolay değil.

Ülkemizin şu anda içinde bulunduğu durum, bir başarıyı temsil etmiyor ama geleceğe dair neler yapılması lâzımgeldiğini biz açıklamıştık. Bunlar kimseye bir tesir icra etmedi. Bu, şu anki durum iç açıcı bir durum değil sevgili kardeşlerim. Ekonomik açıdan ülkemiz iyi bir durumda değil. Dış borçlar, iç borçlar giderek büyüyor. Enflasyon tehlikesi ciddi bir boyut kazanmadı ama ülkedeki gayrî safî millî hasıla artışı durmuş gibi. İşsizlerin sayısı azalmıyor, artıyor. Bunlar çok ciddî boyutları ülkemizin.

SORU: Aşağı yukarı her akşam TV’de sinema programı var. Filmleri aynı filmi defalarca izliyoruz. Oysa sizi görmek, bilmediklerimizi sizden öğrenmek cehaletimizin azalmasına yardım edecektir. Bir de TV’de daha önce program akışı saatleriyle veriliyordu. Takip edeceğimiz programa göre kendimizi ayarlıyorduk. Yeniden uygulamaya konulabilir mi? (Elbette konulabilir. Bu söylediklerinizle hemen bu akşam ilgileneceğim inşaallah. Allah razı olsun. Ve ayrıca televizyondaki yayınlarımızı, bizim yayınlarımızın sayısını mutlaka arttıracağız. Allah razı olsun.)

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

Muhterem Efendimiz! Gözbebeğimiz! Siz “Ölün!” deyin, bu canlar size feda olsun. Efendimiz! Biraz önce size: “Siz, Mehdi misiniz?” diye soran kardeşimizi duyunca, ağlamaktan kendimi alamadım. Efendimiz! Hâlâ ne duruyorlar. Firavun gibi son nefeste mi îmân edecekler? Hem kendilerini hem yakınlarını ateşe atmaya değer mi?

CEVAP: Bütün söylediklerin doğru! Ama insanlara hükmetme yetkimiz yok. Herkes ya şeytanla ya Allah’la ilişki kurar. Şeytanla ilişki kuranlar için bu normal değil mi sevgili kardeşlerim? Hep olacaklar, hep karşımızda olacaklar.

“Allah’ın bir resûlüne, Allah’ın davetini ellerinin tersiyle yüz çevirmek değer mi?”  (Onlara göre değer ki, yapıyorlar.)

“Geçici dünya ni’metinden, himmetinizle buralara geldik. Sizi dinledik. Dualarınızı eksik etmeyin! Sizi çok seviyoruz!” (Biz de sizleri çok seviyoruz. Allah razı olsun.)

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!

Efendimiz! Hasretle gül kokan ellerinizden öperim. Sorum şöyle: Tüm cemaatlerde bir birlik, menfaatler bitince mi olacak? Yakın mı?

CEVAP: Tüm cemaatlerde bir birlik olacak. Cevabımız o kadar. Mutlaka olacak. Bir gün söylediklerimizi inceleyecekler. Henüz incelemediler. İnceleseler zaten bizimle aynı noktada olurlar. Bir çok mürşid bize tâbî olarak aramıza katıldı. Gene kendi tarikatlarının gereklerini yerine getiriyorlar kardeşleriyle. Ama bize bağlılar. Allah’a bağlanmış oldular.

Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir konferansı Kütahya’da tamamlamayı Allahû Tealâ nasip kıldı. O’na sonsuz hamd ve şükrederek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz ve aranızdan huzurla, mutlulukla ayrılıyoruz. Cevap veremediğimiz kesimler mutlaka cevaplanacak. Nur TV’den izleyebilirsiniz. Hepinizi çok ama çok sevdiğimizi, hepinize kalbimizde yer bulunduğunu bir defa daha söyleyerek huzurlarınızdan burada inşaallah ayrılıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R