SOHBETİN ADI: KUR’ÂN-I KERİM’DE TARİKAT VAR MI?
TARİHİ: 23.07.2006
Eûzubillâhimineşşeytanirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm.
Esselâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.
Sevgili izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde birlikteyiz inşaallah.
Konumuz: Kur’ân-ı Kerim’de tarikat var mı? Kur’ân-ı Kerim tarikattan bahsediyor mu?
Tarîk; yol mânâsına geliyor, tarikat da yollar demek. Acaba Kur’ân-ı Kerim böyle bir tabiri muhtevasına almış mı? Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 168. âyet-i kerimesinde diyor ki (167 ve 168. âyetlerde):
4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.
4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).
Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.
4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
“innellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden), innellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan), illâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).”
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
“Onlar ki insanları Allah’a mülâki olmaktan, Allah’ın yoluna girmekten men ederler. Onlar kâfirdirler…”
“innellezîne keferû: Muhakkak ki onlar kâfirdirler.”
“ve saddû an sebîlillâhi: Allah’ın yolundan (yani Sıratı Mustakîm’den) men ederler.”
Burada Sıratı Mustakîm adı henüz geçmiyor, Tarîki Mustakîm adı da geçmiyor. Konunun başındayız.
“kad dallû dalâlen baîdâ(baîden): Andolsun ki onlar apaçık bir dalâlet içindedirler.”
baîd: Açık bir dalâlet.
“innellezîne keferû ve zalemû: Onlar muhakkak ki hem kâfirdirler hem de zalimdirler.”
Kim bu insanlar? Bu insanlar kendileri Allah’a mülâki olmayı dilemeyip de başka insanların da Allah’a ulaşmasını engellemeye çalışanlar; “İnsan ruhu Allah’a ulaşmaz; ölmeden evvel insan ruhu Allah’a ulaşmaz.” diyenler. “Ancak insan ölür; o zaman gelir Azrail (A.S)’la onun takımı, ölen kişinin ruhunu alırlar ve Allah’a götürürler. İşte olay budur.” derler. Allahû Tealâ da böyle olan insanları, Allah’ın yolundan men eden insanları evvelâ: “Kâfirdirler,” diyor, “onlar.” Bir insan Allah’a mülâki olmayı dilemedikçe cennete girebilecek olan bir mü’min hüviyetinde görmüyor. O kişi Allah’a inanıyor ama insan ruhunun hayattayken Allah’a ulaşacağına inanmıyor. Bu insan için Allahû Tealâ “kâfir” diyor ve aynı zamanda da “zalim” diyor.
“innellezîne keferû ve zalemû.”
“lem yekunillâhu li yagfira lehum: Allah ona mağfiret etmez.”
Ne demek mağfiret etmez? Eğer o kişi Allah’a mülâki olmayı dileseydi, mürşidine ulaşıp 14. basamakta tâbî olacaktı ve tâbî olduğu zaman Allah kalbinin içine îmânı yazacaktı. Ve tâbî olduğu zaman devrin imamının ruhu başının üzerine gelip yerleşecekti ve onun ruhuna diyecekti ki: “Senin Allah’a mülâki olma günün geldi.” Yani: “Vücudu terk et ve Allah’a doğru yola çıkmak için devrin imamının dergâhına ulaş.” Bunun üzerine ruh vücudu terk edecekti. Devrin imamının ruhu ise o kişinin vücudunun içine değil; başının üzerine gelip yerleşecekti.
Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh gönderir. Onlara yevm’et telâkın (Allah’a mülâki olma gününün) geldiğini haber vermek için.”
40/MU'MİN-15: Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
İşte böyle bir olayda kişinin ruhu vücudundan ayrılıyor ve seyr-i sülûk isimli yolculuğuna başlıyor. İşte bu, Allah’ın yolu üzerinde olmaktır. Ruh, Allah’a doğru 7 tane gök katını aşan bir yolculuk yapacaktır.
Allahû Tealâ: “ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika: “Muhakkak ki üzerinizde 7 tane tarîk halk ettim (yarattım).” diyor.
7 tane gök katını birbirine bağlayan 7 tane tarîk. Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinin 17. âyet-i kerimesinde söylüyor bunu.
23/MU'MİNÛN-17: Ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne).
Ve andolsun ki Biz, sizin üzerinizde 7 yol yarattık ve Biz, yaratmaktan gâfil değiliz.
“ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne).”
“Biz yaratmaktan gâfil değiliz.” diyor Allahû Tealâ. “Yaratma kudretimiz vardır.” diyor. “Biz, El Hâlik’ız.” diyor, “Yaratıcıyız.” diyor. “Yaratmaktan gâfil değiliz.” diyor.
İşte böyle olan insanların Allahû Tealâ tarafından tarîka yani Tarîki Mustakîm’e, bir başka adıyla Sıratı Mustakîm’e ulaştırılmayacağını, ancak cehennem tarîkine ulaştırılacağını söylüyor.
“illâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).”
Peki, kim bu insanlar? Bu insanların özelliklerini veriyor Allahû Tealâ: “Allah onlara mağfiret etmez.” diyor. “Onların günahlarını sevaba çevirmez.”
Eğer mürşidin önünde Allah’a ulaşmayı dileselerdi, mürşidin önünde (Allah’ın göstereceği mürşidin önünde) tövbe etselerdi, tövbe ettikleri zaman onların ruhları vücutlarından ayrılacaktı ve Sıratı Mustakîm’e ulaşacaktı. Sıratı Mustakîm üzerinden de Allah’a ulaşacaktı. Ama hem kendileri Allah’a ulaşmayı dilemeyen hem de başkalarını da Allah’ın yolundan men etmeye çalışan bu insanlar için Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesindir. “Onlara mağfiret etmez,” diyor, “Allahû Tealâ.” Yani: “Onları tarîka almaz, onların mürşidlerinin önünde tövbe etmesini mümkün kılmaz.”
Kişi ne yapacaktı Allah’a ulaşmayı dileseydi? O kişinin üzerinde Allahû Tealâ çeşitli eylemler gerçekleştirecekti. Evvelâ o kişiyi irşad makamını irşad makamı olarak gören, onun sözlerini irşad makamı olarak dinleyen; mânâsına varan bir insan hüviyetine sokacaktı. Yani kör, sağır ve dilsizken o kişi irşad makamına karşı; irşad makamını irşad makamı olarak gören, sözlerini irşad makamının sözleri olarak kabul eden (dinleyen) ve işiten, aynı zamanda da onun söylediklerini başkalarına anlatan, bu sebeple kör, sağır ve dilsizken gören, işiten ve işittiklerini başkalarına anlatan bir hüviyet kazanması söz konusu oluyor kişinin. İrşad makamıyla irşad makamı olarak konuşması söz konusu oluyor.
“Allahû Tealâ onlara mağfiret etmez. Onları, onların mürşidine tâbî kılıp da onların günahlarını sevaba çevirmez.” diyor.
Kim mürşidine tâbî olursa o, Allahû Tealâ’dan 7 tane ni’met alır.
1- Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir yerleşir.
2- O kişinin kalbine îmân yazılır.
Allah diyor: “Onların kalplerinin içine îmânı yazarız ve onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız (Allah’a ulaştıran yola ulaştırırız).” diyor Allahû Tealâ.
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
Sonra Allahû Tealâ, o kişinin Allah yolunda hedeflere ulaşmasını temin etmek üzere harekete geçiyor. Evvelâ onun günahlarını örtüyor. Başlangıçta da Allah’a ulaşmayı dilediği anda ve mürşidine ulaşıp tâbî olduğunda onun derecat sistemini değiştiriyor.
Bütün insanlar başlangıçta her yaptıkları güzel olay için; Allah’ın emirlerini yerine getirdikleri zaman, yasak ettiği fiili işlemek imkânına sahipken işlemedikleri zaman o kişi derecat kazanır. Bu derecat sistemi 1’e 10’dur. Ama kim mürşidine tâbî olmuşsa tâbî olduğu andan itibaren bu 1’e 10, 1’e 100’e çıkar. Sonra da 1’e 700’e kadar yükselir. Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbetin, vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
“Biz, onlara bir başağında 100 dane bulunan 7 başaklı bir nebat kadar derecat veririz.” diyor.
“Kim fî sebîlillâh ise…”
fî: İçinde, sebîlillâh: Allah’ın yolu.
Kim Allah’ın yolu içindeyse yani kimin ruhu vücudundan ayrılıp da Allah’a doğru yola çıkmışsa o noktadan itibaren o kişiye Allahû Tealâ 1’e 10 verirken 1’e 100 vermeye başlıyor, o kişi birinci kata ulaşıncaya kadar. Onun ruhu ikinci kata ulaştığı zaman 1’e 200 oluyor Allah’ın verdiği ni’metler. Üçüncü katta 1’e 300 oluyor. 4., 5., 6. ve 7. katta 1’e 400, 500, 600, 700 oluyor. 1’e 10 nerede, 1’e 700 nerede? Onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Âlimin uykusu diğerlerinin ibadetinden daha hayırlıdır (yani daha çok derecat kazandırır).” diyor. Çünkü o “âlim” dediği, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in “âlim” dediği kişi daimî zikrin sahibi olmuş birisidir. Daimî zikre ulaşan herkes için aynı şey söz konusudur. O kişi her saniye 1’e 700 derece kazanır zikrediyor diye.
Unutmayın, Allahû Tealâ daimî zikri farz kılmış.
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: Öyleyse ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.”
İşte Allah’ın bunlar ni’metleri. O ni’metleri sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlere verir Allahû Tealâ. Ve bu saydıklarımız da bu dileme safhasının ötesinde. Kişiyi Allah mutlaka hacet namazı kıldığında mürşidini göstererek mürşidine ulaştırır. İşte ulaştırdığı noktada bu kişi için 1’e 10’un 1’e 100’e yükselmesi söz konusudur. Ve o kişinin katlardaki yükselişine paralel olarak da 1’e 100, 1’e 700’e kadar yükselir. Yeter mi? Hayır, yetmez. O kişi ne zaman mürşidine tâbî olursa Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince; onun günahları Allah’a ulaşmayı dilediği sırada örtülmüştü, burada ise (mürşidine tâbî olduğu noktada ise) onun ötesine geçer; o günahlar sevaba çevrilir. Yani bir başka ifadeyle ikinci defa örtülür.
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).
İşte Allahû Tealâ’nın bu dizaynı söz konusu. Kişi Allah’a ulaşmayı dilerse, o kişi Allahû Tealâ’nın dizaynı içinde hedeflerine doğru yola çıkmıştır. Kim Allah’a mülâki olmayı dilerse o kişi mutlaka mürşidine ulaşacaktır. O zaman ruhu mutlaka vücudundan ayrılıp Tarîki Mustakîm’e ulaşacaktır.
İşte Nebe Suresinin 38 ve 39. âyetleri, Allahû Tealâ diyor ki:
78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.
“Arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi o tövbe sırasında sevap söyler.” diyor.
Onların etrafındaki kişi yani devrin imamı. Bir tâbiiyetten bahsediyor Allahû Tealâ. Bu tâbiiyet sırasında devrin imamının sevap söylediğini yani günahlarının o kişinin sevaba çevrildiğini ifade ediyor (Nebe-38).
Nebe-39’da da diyor ki:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
“zâlikel yevmul hakku, fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben): İşte o gün Hakk günüdür. O gün dileyen kişi kendisine Allah’a ulaştıran bir yol ittihaz eder. Ve Allah’a ulaşan bu kişi için Allah’ın Zat’ı sığınak olur (meab olur).” diyor.
“O gün kişi kendisine Allah’a ulaştıran bir yolu -işte bu yol Sıratı Mustakîm’dir- yol ittihaz eder.”
Görülüyor ki bir yol var. Bu yol Allah’a ulaştırıyor. Adı Sıratı Mustakîm. Tarîki Mustakîm, Sıratı Mustakîm’in bir parçasıdır; Allahû Tealâ’nın: “ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika.” dediği, “Andolsun ki Allah sizin üzerinizde 7 tane yol halk etti; yarattı.” dediği Tarîki Mustakîm’dir. 7 tane tarîk. Zemin kattan birinci kata, 1. kattan 2. kata, 2. kattan 3. kata, böylece 4., 5., 6. ve 7. katlara ulaşan 7 tane dikey yol, Tarîki Mustakîm adını alır. Bu, Sıratı Mustakîm’in bir parçasıdır.
Sıratı Mustakîm’de bu 7 yola -dikey 7 yola- ilâveten birinci yatay yol vardır. Kişi nerede mürşidine tâbî olmuşsa, tâbî olduğu dergâhtan devrin imamının dergâhına (ana dergâha) doğru bir yatay yolculuk yapacaktır kişi. Bu, Sıratı Mustakîm’in ilk ayağıdır; yatay bir yoldur. Kişinin tâbî olduğu dergâhtan ana dergâha ulaşır yani devrin imamının dergâhına ulaşır. Altın kapının olduğu dergâha ulaşır. İşte burası Tarîki Mustakîm’in başlangıcıdır. Altın kapıyla başlar. 7 tane gök katını aşar. 1. gök katında secde vardır sadece. 2. gök katında suvarılma, 3. gök katında 2 katlı köşk mescidde secde, 4. gök katında Beyt-ül Makdes’in aslında secde, 5. gök katında Beyt-ül Haram’ın aslında secde, 6. gök katında Allah’ın boyasıyla boyanma; sıbgatullah olma, 7. gök katında ise 7 tane âlemden geçerek Sidretül Münteha’ya ulaşma, Sidretül Münteha’ya kadar ulaştıktan sonra da Sidretül Münteha’dan dikey bir yolculukla Allah’ın Zat’ına ulaşma.
İşte iki altın kapı arasındaki 7 tane gök katını birbirine bağlayan yol, Tarîki Mustakîm adını alır. Sıratı Mustakîm’in iki altın kapı arasındaki kesimidir. 7 tane gök katı çıkar. Allahû Tealâ’nın buyurduğu Mu’minûn-17’deki: “Ve andolsun ki Biz, sizin üzerinize (ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika).” dediği, bu 7 tane yoldur. 7. katta bir altın kapı, aynı altın kapı tekrar karşımıza çıkacaktır.
Devrin imamının dergâhından Tarîki Mustakîm’e adım attığınız, üzerinde baklava dilimleri bulunan -yaklaşık 30 cm genişliğinde baklava dilimleri bulunan- çapraz, üzerinde tokmak falan bulunmayan tek kanatlı bir altın kapı. Aynı kapıya 7. gök katının girişinde rastlayacaksınız. Fakat bu sefer farklı bir durum var. Onun altında beyaz mermerden oluşan 7 basamaklı bir; evvelâ bir sahanlık, sahanlığın arkasından da 7 basamaktan oluşan bir merdiven göreceksiniz. Normal merdivenler büyüklüğünde merdivenler ihata ediyor. Ama iki tarafındaki tırabzanların -gene mermer tırabzanlar- onların üzerine uzanan bir altın zincir göreceksiniz; 7 baklalı, kocaman baklaları, şu büyüklükte. Bu baklalardan oluşan bilek kalınlığında altın zincirin iki uca ulaştığını göreceksiniz. İşte orası 7. gök katının girişidir ve Tarîki Mustakîm’in sonudur.
Tarîki Mustakîm, iki altın kapı arasındaki yolu gösterir. Sıratı Mustakîm’se ondan evvelinin ve sonrasının da muhtevasını alır. O altın kapıdan 7. gök katına çıkılır. 7. gök katında 7 tane yatay âlem geçilir. Bu, Sıratı Mustakîm’in devamıdır. Tarîki Mustakîm, 7 tane yükselen gök katında sona ermiştir. Ve bu yatay yolculuk; 7 tane âlem geçerken geçilen bu yatay yolculuk Tarîki Mustakîm’den sonraki yatay Sıratı Mustakîm’i gösterir.
Tarîki Mustakîm, 7 tane gök katının başlangıcında ve sonucunda giriş ve çıkış kapısıdır. Sıratı Mustakîm’e; Tarîki Mustakîm’e giriş zemin kattaki ana dergâhta gerçekleşir. Sıratı Mustakîm’den çıkıp 7. gök katına girişse 7. gök katında gerçekleşir. İki kapı birbirinin %100 aynıdır. Bir farklılıkla; kapılarda değişiklik yoktur ama 7. kattaki kapının altında 7 basamaktan (mermer basamaktan) oluşan normal büyüklükte, normal yükseklikte mermer merdiven; 2 metreden daha geniş, 2 ile 2,5 metre arasında bir mermer merdivenler, 7 tane normal büyüklükte mermer merdivenler; üzerlerinde bir altın zincir. İlk defa 7. kata ulaşan kişiye verilen kılıçla, o zincirin üzerine bir defa vurması mutlak olarak gereklidir. Zincir ikiye ayrılacaktır. Bir daha da o kişinin karşısına o zincir çıkmayacaktır; o kişinin ruhunun karşısına tabii.
Demek ki Allahû Tealâ tarîklerden, tarikattan bahsediyor Kur’ân-ı Kerim’de. İşte bu tarîkler sebebiyle insan ruhunun Allah’a ulaşmasını temin eden muhtelif grupların adına tarikat denmiştir. Yani 7 tane kattan oluşan bir yolla Allah’ın katına çıkıldığı zaman, diğerleri buna nazaran çok kısa yollar olduğu cihetle bu yola “Tarîki Mustakîm” deniyor. Allahû Tealâ Ahkâf-30’da diyor ki:
46/AHKÂF-30: Kâlû yâ kavmenâ innâ semî’nâ kitâben unzile min ba’di mûsâ musaddikan li mâ beyne yedeyhi yehdî ilel hakkı ve ilâ tarîkın mustekîm(mustekîmin).
Onlar: “Ey kavmimiz! Muhakkak ki biz, Hz. Musa’dan sonra indirilen, onların elindekini tasdik eden Hakk’a ulaştıran ve Tarîki Mustakîm’e hidayet eden bir kitap dinledik.” dediler.
“kâlû yâ kavmenâ innâ semî’nâ kitâben.”
“Dediler ki: Ey kavmimiz muhakkak ki biz işittik.”
Ne işitmişler?
“kitâben unzile min ba’di mûsâ.”
“semî’nâ: İşittik (dinledik, işittik).”
“Bir kitap, Musa’dan sonra indirilen bir kitap dinledik.”
“musaddikan: Tasdik eden.”
“li mâ beyne yedeyhi: Onların elindeki şeyi tasdik eden (onların elinde bulunan şeyi tasdik eden).”
“yehdî ilel hakkı: Hakk’a ulaştıran, Hakk’a hidayet eden.”
“ve ilâ tarîkın mustekîm(mustekîmin).”
“Ve Tarîki Mustakîm’e hidayet eden bir kitap dinledik.”
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Kur’ân okuması sırasında oraya inen cinlerin, ilk defa dîn konusunda işittiklerini kendi kavimlerine götürmeleri olayı. Burada açık bir şekilde Allahû Tealâ, Tarîki Mustakîm’den bahsediyor. Tarîki Mustakîm, tarikat ehlinin geçtiği 7 kat gökleri geçen, aşan yolun adıdır. Bu yolculuk Allah’a kadar devam eder.
Allah’a ulaşan nedir? Fizik vücudumuz mu? Hayır. Nefsimiz mi? Hayır. Neyimiz ulaşır? Sadece ruhumuz. Ruhumuzun başlangıcına gelin bakalım beraberce. Ne görüyoruz? Allahû Tealâ diyor ki:
32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.
“ve nefeha fîhi min rûhihî.” Secde Suresi 9. âyet-i kerime, “Biz, onun (insanın) içine ruhumuzdan üfürdük.” diyor.
“Ben, onun (insanın) içine ruhumdan üfürdüm.” diyor Allahû Tealâ.
Biz insanlar üfürülen bir ruh, sevva edilen bir nefs…
“ve nefsin ve mâ sevvâhâ.”
91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).
Burada da Allahû Tealâ: “Ve nefse ve onu sevva edene.” diyor.
Allahû Tealâ’nın buradaki ifadesi: “O nefse ve onu sevva edene (şekil verene, dizayn edene).” demek.
91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.
“fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ: Ve o nefse takvası ve fücuru ilham edilir.” diyor Allahû Tealâ.
Sonra da buyuruyor ki:
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.
“kad efleha men zekkâhâ: Andolsun ki nefsini tezkiye eden felâha erer.”
İşte sevva edilen bir nefs, üfürülen bir ruh, bir de fizik vücutla yaratılmışız; halk edilen, yaratılan bir fizik vücut.
15/HİCR-26: Ve lekad halaknâl insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.
“Biz insanı,” diyor Allahû Tealâ, “salsalinden halk ettik (bir toprak; organik hale dönüşebilen bir topraktan, nemli topraktan halk ettik; yarattık).” diyor.
Öyleyse Allahû Tealâ üç vücudumuz için üç ayrı muhtevadan bahsediyor Allahû Tealâ. Üç vücut ve üç ayrı dizayn. Görüyoruz ki Allahû Tealâ insanı üç tane vücuttan yaratıyor ama bunlardan birisi Allah’a ait olan bir şey, bize ait değil; Allah’ın ruhu. Her ne kadar biz insanlar, ‘ruhum, fizik vücudum, nefsim’ diye konuşursak da ruhumuz bizdeki bir emanettir sadece.
“Allah, emanetleri onların sahibine iade etmenizi emreder,” diyor Allahû Tealâ, “teslim etmenizi; tevdi etmenizi emreder.” diyor, Nisâ-58’de.
4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.
“innallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ.”
Bütün insanların ruhu bir emanettir ve Allah’a mutlaka geri dönecektir. O kişi bunu dünya hayatında yapmakla vazifelendirilmiştir Allahû Tealâ tarafından. Yapmazsa ne olur? Dünya hayatında gerçekleştiremezse, öldükten sonra mutlaka o kişinin ruhu Azrail (A.S) ve O’nun yardımcıları tarafından Sidretül Münteha’ya kadar ulaştırılır. Oradan da ruh Allah’ın Zat’ına doğru yükselerek tek başına ulaşır; Allah’ın Zat’ında ifnâ olur (yok olur).
Öyleyse Allahû Tealâ’nın Cinn Suresinin 16. âyet-i kerimesinde söylediklerine de bir göz atalım, diyor ki:
72/CİNN-16: Ve en levistekâmû alât tarîkati le eskaynâhum mâen gadekâ(gadekan).
Ve eğer onlar, tarikat üzere olarak (Allah’a) yönelselerdi, onları mutlaka bol su (rahmet) ile sulardık (bol bol rahmet ulaştırırdık) ki.
“ve en levistekâmû: Eğer onlar istikamet üzere olsalardı.
“alât tarîkati.”
“Tarikat üzerinde istikamet üzere olsalardı.”
“le eskaynâhum mâen gadekâ(gadekan): Onlara kanacakları kadar mai (yani rahmet) ulaştırılacaktı.” diyor Allahû Tealâ.
“Tarikat üzerinde istikamette olsalardı; tarikat üzere bir istikamet tutsalardı...”
Tarikat, Allahû Tealâ’nın bu saydığımız yolları. Yatay 1. yol, 7 tane kattan oluşan dikey 2. yol ki bu 7 tane kattan oluşan kesim Tarîki Mustakîm, 1. Sıratı Mustakîm’in yatay kesimi. İkincisi Sıratı Mustakîm’in dikey kesimi, Tarîki Mustakîm adını alıyor. 7 tane gök katını aşan 7. kattan itibaren 7 tane âlem geçmek; 2. yatay kesim. Sidretül Münteha’ya kadar ulaşmak, Sidretül Münteha’dan Allah’ın Zat’ına ulaşan 4. ayağı Sıratı Mustakîm’in. Böylece 2 yatay, 2 dikey 4 tane kesimden oluşuyor, 4 tane yoldan oluşuyor. Hepsinin toplamı Sıratı Mustakîm.
Sevgili kardeşlerim, tarikat kelimesi insanların uydurduğu bir kelime değildir. Kur’ân’ın muhtevasında vardır. Ehli tarîk, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbeydi. Başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe, 7 katlık yolculuklarını tamamladılar. Peygamber Efendimiz (S.A.V), mürşidi olan Cebrail (A.S)’a tâbî oldu. Bütün sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî oldu. Tâbiîn sahâbeye tâbî oldu. Tebe-i tâbiîn tâbiîne tâbî oldu, böylece tâbiiyetin bundan sonra gelenler tebe-i tâbiîne. Ve insanların büyük kısmı yollarını şaşırmışken, tarikat ehli bugüne ulaştılar. Bütün devirlerde Allah’ın büyük evliyaları hep var oldu. Osmanlı İmparatorluğu da eğer cihan şümul bir güzel ahlâkın sahibi iseler ki öyleydiler; bunu tarikata borçludurlar.
Tarikat, Kur’ân’ın bütününün yaşanmasıdır. Tarikat ehli mutlaka 7 katlık bir yolculuğu gerçekleştirenlerdir. Ruhları vücutlarından ayrılan, mutlaka Allah’a ulaşanlardır. Bu konunun birinci teslimini içerir; ruhun teslimi. Sonra kişinin nefsinin kalbindeki afetler %80’den daha fazla azalır. Ya da kalbine Allahû Tealâ’nın katından gelen fazıllar %80’i aşar. Bu, o kişiyi fazilet sahibi kılar. Fizik vücudun teslimini içerir. Ne zaman bu fazıllar,
(%98 fazl ve %2 rahmet nuru olarak o kişinin kalbinin bütününü doldurur; o zaman kişi daimî zikirdedir, ulûl’elbab olmuştur. Ondan sonra bu kişi, kendisine yerlerin melekûtunun gösterildiği ulûl’elbab makamını aştıktan sonra ihlâs makamının sahibi olur. O zaman göklerin melekûtu gösterilir; göklerin sırları gösterilir ona. 7 tane gök katı ve 7. kattaki 7 tane âlem. Ne zaman ki bu kişi iradesini de Allah’a teslim eder, o zaman o kişi son bulmacayı da çözer; Allah’ın Zat’ını görür.
İşte Allah’a ulaştıran bir yol var; 2 yatay, 2 dikey yoldan oluşan. Bunların hepsinin toplamı Sıratı Mustakîm’dir. Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 175. âyet-i kerimesinde diyor ki:
4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).
Böylece Allah'a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah'a ulaştırmayı dileyenleri) ve O'na (Allah'a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).
“Kim Allah’a ulaşmayı ve Allah’a sarılmayı dilerse, Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar.”
Yani onlara nefs tezkiyesi yaptırmak suretiyle %2 rahmet nuru, %49’a varan fazl birikimiyle nefslerinin kalbinde; %51 nur birikimiyle (%49 fazl, %2 rahmet) o kişinin nefsinin kalbinde yüzde böylece %49+2=%51 nur birikimi gerçekleştiği zaman o kişinin ruhu Allah’a ulaşmış olur. Her katta %7 fazl birikimi artışıyla gök katları aşılır. Ve insan ruhu kendisini yaratan, sahibi olan Rabbine geri döner. Ait olduğu yere dönmüştür. Her ne kadar biz insanlar ona ruhumuz dersek, kendi ruhumuz zannedersek de realitede o, Allah’ın ruhudur ve sahibi olan Allah’a her hâlükârda mutlak olarak geri dönecektir.
İşte marifet odur ki; kişi dünya hayatını yaşarken Allah’a ruhunu ulaştırabilsin de Allah’ın ermiş evliyası olsun. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme devresi boyunca Osmanlı halkının %90’dan fazlası Allah’ın tarikat ehliydi. Osmanlı’yı Osmanlı yapan da onlardır; ehl-i tarîk olan yeniçeriler, ehl-i tarîk olan esnaf ve zanaatkâr. Hepsi ehl-i tarîktir. Yeniçeri ocağı da başlangıcından bir belli devreye kadar hepsi mutlaka ehl-i tarîkti. Bir genç, ehl-i tarîk olmadıkça esnaf ve zanaatkârın arasına karışamazdı.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Osmanlı’yla iftihar ederiz. Onlar, Türklüğü dünya hâkimiyetine taşıyanlardır. Onlar, Türk olmanın şerefini bütün cihana duyuranlardır. Türklüğümüzle ve Osmanlılığımızla iftihar ederiz, kıvanç duyarız. Hamdolsun ki şanlı tarihimiz bizim için son derece önemlidir. Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederek bugünkü sohbetimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.
Esselâmu aleykum ve rahmetullâh ve berekâtuhu.
İmam İskender Ali M İ H R



