}
Afyon Konferansı 4. Bölüm (03.06.2007) 03.06.2007
Mp4 Mp3 Link

Sohbet Kodu: 111305

SOHBETİN ADI: AFYON KONFERANSI 4. BÖLÜM
TARİHİ: 03.06.2007    


SORU: Muhterem Efendimiz! Denizlili kardeşlerimiz adına sonsuz hürmetle ellerinizden öperim. Sizi çok ama çok seviyoruz. (Biz de hepinizi çok ama çok seviyoruz.)

Muhterem Efendimiz! Farklı grupların sohbetlerine iştirak ederek himmetinizle hidayeti anlatmaya çalışıyoruz. Tespitlerimiz o ki; bütün grupların beklediği Mehdi (A.S)’ın bu zaman dilimi içinde çıkacağı, genel kanaat. Ama biz, sizden öğrendiğimiz kadarıyla Duhân-10, 11, 12, 13 ve 14, Âli İmrân-81 ve 82, Tevbe-33 ve Saff-8 ile Mehdi (A.S)'ı anlatınca film kopuyor. Bu konuda bu gruplarla çalışmalarımızı nasıl düzeltebiliriz?

CEVAP: Onlara Allah’ın âyetlerini, onları üzmeyecek bir şekilde anlatmak mecburiyetindeyiz. Onlara Kur’ân-ı Kerim’deki Mehdi (A.S) değil, âlimlerin konuştuğu alanda bir Mehdi (A.S) anlatılmaya çalışılmış hep. Bu standart içinde yaşamışlar. Ve tabiî böyle bir şey onları çok rahatsız ediyor.

Duhân Suresi 10. âyet-i kerimeden bahsediyor kardeşimiz:

44/DUHÂN 10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).

Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

“Artık göğün, apaçık bir duman ile duman getireceği günü gözetle.”

44/DUHÂN 11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).

(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

“O fitne ki, insanları sarmıştır (yani insanların büyük kısmını). İşte bu elîm bir azaptır.”

44/DUHÂN 12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).

Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

“Bizden bu azabı kaldır Allah’ım! Çünkü biz mü’minleriz. Muhakkak ki biz mü’minleriz.”

44/DUHÂN 13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).

Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

Ennâ lehumuz zikrâ: Onlar için zikirden ibret alınmadı.
ve kad câehum resûlun mubîn: Onlara apaçık bir resûl gelmişti.
mubîn: Açıklayan bir resûl.

44/DUHÂN 14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).

Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

Summe tevellev anhu: Sonra O’ndan yüz çevirdiler.
ve kâlû: Ve dediler (ki).
muallemun mecnûnun: Öğretilmiş, mecnun, deli.

“Hem ‘şeytandan vahyedilerek öğretilmiş’ dediler hem de ‘deli’ dediler. Ve sonra O’ndan yüz çevirdiler.”

Âli İmrân-81’de Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN 81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).

Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne: (Ve o zaman ki,) Allah nebîlerden onların misaklarını aldı (aldığı zaman).
lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin: (Andolsun ki) size kitap ve hikmet verdim.
summe câekum resûlun: Sonra, size resûl gelecek.
musaddikun limâ meakum: Sizinle birlikte bulunanları (yani sizin mukaddes kitaplarınızı) tasdik edecek (bir resûl gelecek).  
le tu’minunne bihî: Mutlaka ona îmân edeceksiniz.
ve le tensurunnehu: Ve mutlaka ona yardım edeceksiniz.
kâle: Dediler, söylediler (ki).
e akrartum: İkrar ettiniz mi, kabul ettiniz mi (dediler).
ve ehaztum alâ zâlikum ısrî: Bu zor, ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?
“Bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı? Bunu ikrar ettiniz mi? Bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?”  
kâlû akrarnâ: Dediler ki: “İkrar ettik, kabul ettik.”
kâle: Dedi.
feşhedû: O zaman, öyleyse, şahit olun.
Allahû Tealâ dedi ki: “Öyleyse şahit olun.”
ve ene meakum mineş şâhidîn: Ve Ben de sizlerle beraber şahitlerdenim.

İşte bu âyet-i kerime, Âli İmrân-81’de nebîlerden sonra gelecek olan bir resûlden bahsediyor Allahû Tealâ: “Bu resûlün, Allahû Tealâ tarafından indirilmiş bir şeriat kitabı yok. O sadece sizin kitaplarınızı tasdik edecek.” diyor. Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in kitaplarını tasdik edecek. İşte bu açıklama olduktan sonra birçok kişi, Duhân Suresinin 15. âyet-i kerimesinde işaret edildiği gibi O’ndan yüz çevirdiler yani bizden yüz çevirdiler.

Tevbe Suresinin 33. âyet-i kerimesi yine bizden bahsediyor:

9/TEVBE 33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).

Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.

Huvellezî ersele resûlehu: O’dur ki Resûl’ünü gönderdi.
bil hudâ: Hidayetle
ve dînil hakkı: Hak dîn (ile).

Hak dîn hangisi? Hak dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dîni. Aynı zamanda Hz. İsa’nın dîni, Hz. Musa’nın dîni ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dîni. Hepsi aynı dîn; hanif dîni. Ve o dînin özelliği: Vahdet, tevhid ve teslim.

Huvellezî:
O’dur ki.
ersele resûlehu: Resûl’ünü gönderdi.
bil hudâ: Hidayetle.
ve dînil hakkı: Hak dîn (ile).
li yuzhirehu: Onu ortaya çıkarmak, zahir etmek, açıklamak için. (izhar etsin diye (açıklasın diye).
aled dîni kullihî: Bütün dînlerin üzerine.
ve lev kerihel muşrikûn: Müşrikler (yani Allah’a ulaşmayı dilemeyen, dînin içinde olduğunu zanneden ama Allah’a ulaşmayı dilemeyen, gizli şirkte olanların hepsi) kerih görseler de istemeseler de (resûl görevini yapacaktır).” diyor Allahû Tealâ.)

Saff-8, Tevbe-33’e çok benziyor:

61/SAFF 8: Yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).

Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlayacak olandır.

Yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim: Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmeyi isterler (dilerler).  
vallâhu mutimmu nûrihî: Ve muhakkak ki Allah nurunu tamamlayacaktır.
ve lev kerihel kâfirûn: Kâfirler kerih görseler de hoşlanmasalar da.

Öyleyse olay açık bir şekilde bu devri anlatıyor. Bu devirdeki Mehdi (A.S)'ı, O’nun kendisinden evvel gelen kitapları tasdik edeceğini. Ama kendisinde bir kitap olsaydı eğer bir şeriat kitabı, Allahû Tealâ orada Âli İmrân-81’de onu da söyleyecekti. Ama “Ey Nebîler! Sizlere kitap verdik. Şeriat kitabını sizlere verdik. Sizden sonra bir resûlümüz gelecek ama o resûlün sizin gibi bir kitabı yok. O kendi kitabını ortaya koymayacak. Çünkü onun kitabı bir sohbet kitabı olacak ama sizin kitaplarınızı tasdik edecek. Üç kitabın da aynı esasları muhtevî olduğunu söyleyecek ve insanları birleştirecek olan birisi.”

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Güzeller güzeli sevgili Efendimiz! Hasretle ve hürmetle pamuk ellerinizden öperiz. Efendimiz! Biz Ispartalı hanımlar olarak 18 kişi buradayız inşaallah. (Allah razı olsun evlâdım. Hoş geldiniz.)

Sultanımız! Biz, güller diyarından geliyoruz ama gülün bu kadar güzel olduğunu bilmiyorduk. Sizi çok ama çok seviyoruz Sultanımız. (Biz de sizleri sevgili Ispartalı kardeşlerimiz, çok ama çok seviyoruz.)

Müsaadenizle sorumuzu arz ediyoruz inşaallah Efendimiz: “Cehennemde biraz yandıktan sonra cennete gideceğiz.” diyorlar. Efendimiz, böyle bir şey var mı? Bize açıklar mısınız?

CEVAP:
Cehenneme girdikten sonra cehennemden çıkıp da hiç kimse cennete giremez; hiçbir âyet-i kerime yok Kur’ân-ı Kerim’de. Ama cehenneme girdikten sonra bir daha çıkılmayacağını gösteren tam 48 tane âyet-i kerime var. Ve ibret olsun diye bir defa daha âyetlerin numarasını ve sadece konuyla alâkalı bölümü okuyarak bu 48 âyet-i kerimeyi veriyoruz inşaallah:

1. Âyet: A’râf-36:  

7/A'RÂF 36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).

“ulâike ashabun nâri hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

2. Âyet: Ahzâb-64, 65:

33/AHZÂB 64: İnnallâhe leanel kâfirîne ve eadde lehum saîrâ(saîren).

Muhakkak ki Allah, kâfirleri lânetledi. Onlar için alevli ateşi (cehennemi) hazırladı.

33/AHZÂB 65: Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).

Orada ebediyyen kalıcılardır (kalacak olanlardır). (Orada) bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.

Eadde lehum saîrâ(saîren): Onlar için çılgın bir ateş hazırlanmıştır.
Hâlidîne fîhâ ebedâ, fîhâ ebedâ: Orada ebediyyen kalacaklardır.”

3.  Âyet: Âli İmrân-116:

3/ÂLİ İMRÂN 116: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah'tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.

ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler, orada ebediyyen kalacaklardır.”

4. Âyet: Bakara-39:

2/BAKARA 39: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.

ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

5. Âyet: Bakara-81:

2/BAKARA 81: Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.

“ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler, orada ebediyyen kalacaklardır.”

6. Âyet: Bakara-217:

2/BAKARA 217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirati, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”

“Ve ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler,  orada ebediyyen kalacaklardır.”

7. Âyet: Bakara-257:

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler, ebediyyen orada kalacaklardır.”

8. Âyet: Bakara-275:

2/BAKARA 275: Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemâl bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selef(selefe), ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.

ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler, orada ebediyyen kalacaklardır.”

9. Âyet: Beyyine-6:

98/BEYYİNE 6: İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi vel muşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyyeti.

Muhakkak ki kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, cehennem ateşindedirler ve orada devamlı kalacak olanlardır. İşte onlar, onlar yaratılmışların şerli olanlarıdır.

“fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ: Onlar ateş (cehennem ateşi içindedirler), orada ebediyyen kalacaklardır.”

10. Âyet: Cinn-23:

72/CİNN 23: İllâ belâgan minallâhi risâlâtihî, ve men ya’sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâra cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).

(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.

lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ: Onlar için cehennem ateşi vardır. Orada ebediyyen kalırlar.”

11. Âyet: Enbiyâ-99:

21/ENBİYÂ 99: Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.

kullun fîhâ hâlidûn: Hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.”

12. Âyet: Haşr-17:

59/HAŞR 17: Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).

Böylece ikisinin (münafıkların ve şeytanın) akıbeti orada, ateşin içinde ebediyyen kalmak oldu. Ve işte bu, zalimlerin cezasıdır.

“ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ: O ikisi için, ateşin içinde ebediyyen (orada) kalmak vardır.”

13. Âyet: Mucâdele-17:

58/MUCÂDELE 17: Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum min allâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onların malları ve evlâtları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı onlara asla fayda vermez. İşte onlar, ateş ehlidir, orada ebediyen kalacak olanlardır.

ulâike ashâbun nâri: Onlar ateş ehlidirler.
hum fîhâ hâlidûn: Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.”

14. Âyet: Muhammed-15:

47/MUHAMMED 15: Meselul cennetilletî vuidel muttakûn(muttakûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muhu, ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiratun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.

Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?

huve hâlidun fîn nâri: Onlar ateşte kalacaklardır ebediyyen.”

15. Âyet: Mu’minûn-103:

23/MU'MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

fî cehenneme hâlidûn: Onlar cehennemin içinde ebediyyen kalacaklardır.”

16. Âyet: Mu’min-76:

40/MU'MİN 76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü.

hâlidîne fîhâ: Orada ebediyyen kalacaklar.
Udhulû ebvâbe cehenneme: Cehennem kapısından içeri girin!
“Cehennem kapılarından içeri girin. Orada ebediyyen kalacaksınız.”

17. Âyet: Nahl-29:

16/NAHL 29: Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.

Hâlidîne fîhâ. Fedhulû ebvâbe cehenneme: Öyleyse cehennem kapılarından girin. Orada ebediyyen kalacaksınız.”

18. Âyet: Nebe-21, 22, 23:

78/NEBE 21: İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).

Muhakkak ki cehennem mirsad olmuştur.

78/NEBE 22: Lit tâgîne meâbâ(meâben).

Azgınlar için meab (sığınılacak yer) olarak.

78/NEBE 23: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).

(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.

Lâbisîne fîhâ ahkâbâ: Bütün zamanlar boyunca orada (cehennemde, cehennemin içinde) kalacaklardır.”

19. Âyet: Nisâ-14:

4/NİSÂ 14: Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ.Ve lehu azâbun muhîn(muhînun).

Ve kim Allah'a ve O’nun Resûl'üne isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde ebedî kalacakları ateşe koyar. Ve onun için "alçaltıcı azap" vardır.

“hâliden fîhâ ve lehu azâbun muhîn: Orada daimî kalacaklardır. Bu alçaltıcı bir azaptır onlar için.”

20. Âyet: Nisâ-93:

4/NİSÂ 93: Ve men yaktul mu’minen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen).

Ve kim, bir mü'mini taammüden (kastederek) öldürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lânet etmiştir. Ve (Allah), onun için "büyük azap" hazırlamıştır.

ve eadde lehu azâben azîm lehum. Hâliden fîhâ: Onlar için azim bir azap (büyük bir azap söz konusudur), hazırlanmıştır. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

21. Âyet: Nisâ-169:

4/NİSÂ 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

“illâ tarîka cehenneme: Onlar için sadece cehennem yolu vardır.
Ebediyyen orada kalacaklardır: hâlidîne fîhâ ebedâ.”

22. Âyet: A’râf-36:

7/A'RÂF 36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).

ulâike ashabun nâr: Onlar ateş ehlidirler.
hum fîhâ hâlidûn: Orada ebediyyen kalacaklardır.

23. Âyet: Tegâbun-10:

64/TEGÂBUN 10: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ ve bi’sel masîr(masîru).

Âyetlerimizi inkâr edenler ve yalanlayanlar; işte onlar, ateş ehlidirler, orada (cehennemde) ebediyyen kalacak olanlardır. Ve (o) ne kötü varış yeri (ulaşılacak yer).

“ulâike ashâbun nâri hâlidîne fîhâ: Onlar ateş ehlidirler, orada ebediyyen kalacaklardır.”

24. Âyet: Tevbe-17:

9/TEVBE 17: Mâ kâne lil muşrikîne en ya'murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a'mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).

Müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olmaz. Kendilerinin (nefslerinin) küfürlerine (inkârlarına, kâfirliklerine) şahitler iken. İşte onların amelleri heba olmuştur. Ve onlar, ateşte ebedî kalacak olanlardır.

“fîn nâri hum hâlidûn: Onlar ateşte ebediyyen kalacaklardır.”

25. Âyet: Tevbe-63:    

9/TEVBE 63: E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu).

Allah ve O’nun Resûl'üne karşı, kim haddi aşarsa, artık onun için mutlaka orada ebediyyen kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmiyorlar mı? İşte bu, büyük rüsvalıktır (rezilliktir).

“fe enne lehu nâre: Onlar için muhakkak ki ateş vardır.
cehenneme hâliden fîhâ: Cehennem ateşi vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır.”

26. Âyet: Tevbe-68:

9/TEVBE 68: Vaadallâhul munâfikîne vel munâfikâti vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum, ve leanehumullâh(leanehumullâhu) ve lehum azâbun mukîm (mukîmun).

Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, orada ebedî kalacakları cehennem ateşini vaadetti. O (cehennem), onlara yeter. Ve Allah, onlara lânet etti. Ve onlar için ikâme edilmiş olan (devamlı kılınan) bir azap vardır.

ve lehum azâbun mukîm: Onlar için ikdam edilmiş olan (devamlı kalan, devamlı kılınan) bir azap vardır.”
    
27. Âyet: Yûnus-27:

10/YÛNUS 27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilletun, mâ lehum minallâhi min âsimin, ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kıtaan minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).

“ulâike ashâbun nâri, hum fîhâ hâlidûn: Onlar ateş ehlidirler. Ebediyyen orada kalacaklardır.”

28. Âyet: Zumer 72:

39/ZUMER 72: Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvâl mutekebbirîn(mutekebbirîne).

(Onlara): “Orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!” denildi. Artık kibirlenenlerin mesvası (kalacağı yer) ne kötü.

Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ: (Onlara): Cehennem kapılarından içeri girin, orada ebediyyen kalmak üzere!’ denildi.”

29. Âyet: Zuhruf-74:

43/ZUHRÛF 74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.

“fî azâbi cehenneme hâlidûn: Onlar cehennem azabı içinde, ebedîyyen kalacaklardır.”

30. Âyet: Hûd-106 ve 107:

11/HÛD 106: Fe emmâllezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).

Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler.

11/HÛD 107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuke, inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).

Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.

Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu: Onlar, semalar ve yeryüzü durdukça orada ebedî kalacaklardır. Rabbinin dilediği şey hariç (yani cehennemin de yok edilmesi).”

31. Âyet: Tâhâ-101:

20/TÂHÂ 101: Hâlidîne fîhi, ve sâe lehum yevmel kıyâmeti hımlâ(hımlen).

Onlar, onda (o yükün getireceği azabın içinde) ebedî kalacak olanlardır. Ve kıyâmet günü yüklendikleri, onlar için ne kötü (yük)tür.

Hâlidîne fîh: Orada ebediyyen kalacaklardır.”

32. Âyet: Tâhâ-127:

20/TÂHÂ 127: Ve kezâlike neczî men esrafe ve lem yu’min bi âyâti rabbihî, ve le azâbul âhırati eşeddu ve ebkâ.

İsraf edenleri (haddi aşanları) ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Ve ahiret azabı daha şiddetli ve bâkidir (devamlıdır).

ve le azâbul âhıreti eşeddu ve ebkâ:  Ve ahiret azabı, daha şiddetli ve bâkidir (kalıcıdır).”

33. Âyet: Secde-14:

32/SECDE 14: Fe zûkû bi mâ nesîtum likâe yevmikum hâzâ, innâ nesînâkum ve zûkû azâbel huldi bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Öyleyse bu "likâe" (Allah’a ulaşma) gününüzü, unutmanızdan dolayı (azabı) tadın. Muhakkak ki Biz de sizi unuttuk. Ve yaptıklarınız sebebiyle ebedî azabı tadın.

zûkû azâbel huldi: Ebedî azabı tadın.”

34. Âyet: Şûrâ-45:

42/ŞÛRÂ 45: Ve terâhum yu’radûne aleyhâ hâşiîne minez zulli yanzurûne min tarfin hafîy(hafîyyin), ve kâlellezîne âmenû innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeti, e lâ innez zâlimîne fî azâbin mukîm(mukîmin).

Ve onları zilletten boyun eğmiş olarak, ona (azaba) arz olunurken, gizli gizli (yan gözle) baktıklarını görürsün. Âmenû olanlar dediler ki: “Muhakkak ki hüsranda olanlar, kıyâmet günü, kendilerini ve ailelerini hüsrana düşürenlerdir.” Muhakkak ki zalimler, mukîm (devamlı) azabın içindedirler, değil mi?

zâlimîne fî azâbin mukîm: Devamlı bir azabın içinde olacaklardır zalimler.”

35. Âyet: Yûnus-52:

10/YÛNUS 52: Summe kîle lillezîne zalemû zûkû azâbel huld(huldi), hel tuczevne illâ bimâ kuntum teksibûn(teksibûne).

Sonra zulmedenlere: “Ebedî (devamlı) azabı tadın!” denildi. Kazandıklarınızdan başkası ile mi cezalandırılacaksınız?

zûkû azâbel huld: Ebedî azabı tadın.”

36. Âyet: En’âm-128:

6/EN'ÂM 128: Ve yevme yahşuruhum cemîâ(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenâstemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenâllezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).

Ve onların hepsini biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (tagutların arasına insanları da kattınız).” Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: “Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik.” (Allahû Tealâ): “Allah’ın dilediği şey (cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız.” buyurdu. Muhakkak ki senin Rabbin, hüküm sahibi ve en iyi bilendir.

hâlidîne fîha: Orada ebediyyen kalacaklardır.”

37. Âyet: Sâffât-9:

37/SÂFFÂT 9: Duhûran ve lehum azâbun vâsib(vâsibun).

Kovulmuş olarak, onlar için kesilmeyen sürekli azap vardır.

ve lehum azâbun vâsib: Onlar için sürekli azap vardır.”

38. Âyet: Âli İmrân-88:

3/ÂLİ İMRÂN 88: Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).

Onlar, onun (lânetin) içinde ebedi kalacak olanlardır. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmaz...

Hâlidîne fîhâ: Orada ebediyyen kalacaklardır.”

39. Âyet: Bakara-162:

2/BAKARA 162: Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).

(Onlar), onun (lânetin) içinde ebediyyen kalacak olanlardır. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmaz.

Hâlidîne fîhâ: Orada ebediyyen kalacaklardır.”  

40. Âyet: Furkân-69:

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

yahlud fîhî muhânâ: Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.”
yahlud: Halid olur. Orada ebediyyen kalır.
fîhî muhânâ: Alçaltılmış olarak orada.
 
41. Âyet: Fussilet-28:

41/FUSSİLET 28: Zâlike cezâu a’dâillâhin nâr(nârun), lehum fîhâ dârul huld(huldi), cezâen bimâ kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).

İşte bu Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bilerek inkâr etmiş olmaları sebebiyle ceza olarak, onlar için orada ebedîlik yurdu vardır.

lehum fîhâ dârul huld: Onlar için orada (cehennemde) ebedîlik yurdu vardır.”

42. Âyet: Hûd-38, 39:

11/HÛD 38: Ve yasnaul fulke ve kullemâ merra aleyhi meleun min kavmihi sehırû minhu,, kâle in tesharû minnâ fe innâ nesharu minkum kemâ tesharûn(tesharûne).

Ve o gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri ona her uğradıklarında onunla alay ettiler. (Nuh (a.s) şöyle) dedi: “Eğer bizimle alay ediyorsanız sonra da muhakkak ki; biz, sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.”

11/HÛD 39: Fe sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yehıllu aleyhi azâbun mukîm(mukîmun).

Kendisine alçaltacak bir azap gelecek kimseleri artık yakında bileceksiniz. Ve onun üzerine, kalıcı azap nüfuz edecek.

aleyhi azâbun mukîm: Onlar için ikame edilmiş olan (devamlı kalacak olan) bir azap söz konusudur.”

43. Âyet: Mâide-37:

5/MÂİDE 37: Yurîdûne en yahrucû minen nâri ve mâ hum bi hâricîne minhâ, ve lehum azâbun mukîm(mukîmun).

Ateşten çıkmak isterler ve onlar oradan çıkacak değillerdir. Ve, onlar için "daimî azap" vardır.

“lehum azâbun mukîm: Onlar için daimî bir azap vardır.”

44. Âyet: Mâide-80:

5/MÂİDE 80: Terâ kesîran minhum yetevellevnellezîne keferû le bi’se mâ kaddemet lehum enfusuhum en sehıtallâhu aleyhim ve fîl azâbi hum hâlidûn(hâlidûne).

Onlardan bir çoğunun kâfirlere döndüğünü (dost olduğunu) görürsün. Nefislerinin, onlar için takdim ettiği ise "Allah’ın onlara öfkelenmesi" ki ne kötü şey. Ve onlar azâp içinde devamlı kalacak olanlardır.

fîl azâbi hum hâlidûn: Onlar azapta ebedî kalırlar.”

45. Âyet: Zumer-40:

39/ZUMER 40: Men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yahıllu aleyhi azâbun mukîm(mukîmun).

Kendisini rezil edecek azap, kime gelecekse (ona ulaşır) ve mukim (sürekli) azap onun üstüne iner.

aleyhi azâbun mukîm: Onlar üstüne devamlı kalacak olan bir azap vardır.”

46. Âyet: En’âm-128:

6/EN'ÂM 128: Ve yevme yahşuruhum cemîâ(cemîan), yâ ma’şerel cinni kadisteksertum minel ins(insi) ve kâle evliyauhum minel insi rabbenâstemtea ba’dunâ biba’dın ve belagnâ ecelenâllezî eccelte lenâ, kâlen nâru mesvâkum hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu, inne rabbeke hakîmun alîm(alîmun).

Ve onların hepsini biraraya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla sayınızı artırdınız (tagutların arasına insanları da kattınız).” Onlara dost olan insanlardan bir kısmı şöyle dedi: “Rabbimiz, biz birbirimizden faydalandık ve Senin bize takdir ettiğin zamanın bitiş noktasına (sonuna) eriştik.” (Allahû Tealâ): “Allah’ın dilediği şey (cehennemin yok olma zamanı gelmesi hali) hariç; sizin barınacağınız yer ateştir, orada ebedî kalacak olanlarsınız.” buyurdu. Muhakkak ki senin Rabbin, hüküm sahibi ve en iyi bilendir.

“hâlidîne fîhâ illâ mâ şâallâhu: Allah’ın dilediği şey (yani cehennemin göklerinin çatlaması) hariç, ebediyyen, cehennem var olduğu sürece onlar cehennemde kalacaklardır.”

47. Âyet: Bakara-167:

2/BAKARA 167: Ve kâlellezînettebeû lev enne lenâ kerraten fe neteberrae minhum kemâ teberraû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bi hâricîne minen nâr(nâri).

Ve o (Allah’tan başkasına) tâbî olanlar dedi ki: “Keşke bizim için (dünyaya) bir kere daha dönüş olsaydı. O zaman bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşırdık.” Böylece Allah, onlara amellerinin hasara uğradığını (hüsrana düştüklerini) gösterecek. Ve onlar ateşten çıkacak da değiller.

mâ hum bi hâricîne minen nâr: Onlar için ateşten çıkmak söz konusu değildir. Onlar ateşten çıkacak da değildirler.”

48. Âyet: İnfitâr-14, 15,16:

82/İNFİTÂR 14: Ve innel fuccâre le fî cahîm(cahîmin).

Ve muhakkak ki füccar, mutlaka alevli ateş içindedir.

82/İNFİTÂR 15: Yaslevnehâ yevmed dîn(dîni).

Dîn günü ona (alevli ateşe) yaslanırlar (atılırlar).

82/İNFİTÂR 16: Ve mâ hum anhâ bi gâibîn(gâibîne).

Ve onlar, ondan (alevli ateşten) gaib olacak (kaybolacak, yanıp bitecek) değillerdir.

Ve innel fuccâre lefî cahîm: Muhakkak ki füccar olanlar için (onlar) çılgınca yanan ateşin içindedirler.
Ve mâ hum anhâ bi gâibîn: Ve oradan ayrılıp kaybolacak değiller.”

Böylece 48 tane âyet-i kerimede, cehenneme giren bir insanın cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını gördük. Ancak cehennemin gökleri çatladığı takdirde ki Allahû Tealâ cenneti de cehennemi de neticede tekrar enerjiye çevirecektir. Kim bilir kaç katrilyon yıl sonra?

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! Efendimiz! Ellerinizden hasretle öperim. Efendimiz, Fetih-10’da, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e biat etmekten söz eden insanlar bunu: “O’nun yaptıklarını yapmak, söylediklerini yerine getirmek, fikirlerini benimsemektir.” diyorlar. Bu konuda ne buyurursunuz? Allah razı olsun. Sizi çok seviyoruz.

CEVAP:

48/FETİH 10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

İnnellezîne: Muhakkak ki onlar
yubâyiûneke: Sana tâbî olurlar.
innemâ: Böylece
yubâyiûnallâh: Allah'a tâbî olurlar.
Yani: “Onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olmuş olurlar.”
yedullâhi fevka eydîhim: Onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbiiyet söz konusu. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’de tecelli ettiği için, onların ellerinin üzerinde tecelli etmiş olan Allah’ın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in elinde tecelli eden kesimi vardır. O zaman Allahû Tealâ:  “Allah’ın eli vardır.” diyor.

El öpüldüğü zaman, daima öpülen el üsttedir. Diğer el alttadır. Toka edildiği zaman, ellerin ikisi de aynı hizadadır, aynı seviyededir. Birisi altta, birisi üstte değildir.

fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî: Bundan sonra kim bozarsa (tâbiiyetini bozarsa), o takdirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar.
ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe:
Ama kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse.  
fe se yu’tîhi ecren azîmâ: Ona büyük ecir, büyük mükâfat verilir.

Burada Allah’a olan ahdleri: “bi mâ âhede aleyhullâhe evfâ: Kim vefa ederse (yeminini, misakini, ahdini bozmazsa, yerine getirirse) ona en büyük mükâfat verilir.” Yemin, misak ve ahdin bütününü aldığımız zaman ruhumuzun da vechimizin de nefsimizin de irademizin de Allah’a teslimi söz konusu. Elbette iradesini de Allah’a teslim eden, en büyük mükâfatın sahibi olur. İrşad makamına, Allahû Tealâ tarafından tayin edilir. Gideceği yer de, en büyük mükâfat olan Adn cennetleridir.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! İnternetten Kur’ân-ı Kerim’i dinleyerek hatim edilir mi?

CEVAP: Edilebilir ama sizin de söylemeniz şart. Söylediğiniz takdirde.
 
“Dinlerken Kur’ân-ı Kerim’i gözle takip etmek gerekir mi?” (Elbette. Gözle takip etmek yetmez, sözle de söylemeniz lâzım.)

“Yoksa sadece dinlemek yeterli mi?”

Dinlediğiniz zaman Kur’ân’ı siz hatim etmiş olmuyorsunuz. Sadece dinlemiş oluyorsunuz. Kur’ân’ın hatmedilmesi, okumak suretiyle gerçekleşir. Tamam, Arap harfleriyle bilmezsiniz, Latin harfleriyle okursunuz veya okurlarken siz de aynı kelimeleri tekrar edersiniz. Her ikisi de Kur’ân’ı hatmetmek kabul edilir. Allah razı olsun.

SORU: Dînimizde imam nikâhının önemini açıklayabilir misiniz? Allah razı olsun.

CEVAP: Allahû Tealâ dîni nikâhı şart görüyor. Mutlaka yapılması gerekir. Normal nikâhın ötesinde, bir dîni nikâh da yapılmalıdır. Ülkemizde kanunlar gereğince, dîni olmayan nikâh, belediye nikâhı geçerlidir. Hukuken bir değeri vardır. İmam nikâhının, dîni nikâhın kanunlarımızın nazarında bir değeri yoktur. Ama aslında asıl Allah’ın önündeki nikâh, Allah’a göre önemlidir.

SORU: Bir insan namaz kılıyor, Kur’ân okuyor ve Allah’a inanıp başını örtmüyorsa günah mıdır?

CEVAP: Elbette günahtır. Namaz kılsa da Kur’ân okusa da namaz kıldığı zaman Kur’ân okuduğu zaman derecat kazanır. Ama başını örtmüyorsa, örtmediği sürece günahı işlemiş olacaktır. Çok büyük günah değildir ama günah işlemiş olacaktır, Allah’ın bir emrine itaat etmediği için.

SORU: Hacca yazılıp da çıkmazsa “Bir sonraki seneye bekle.” deseler eğer o kişi de ölürse hacca gitmiş gibi sevap alır mı?

CEVAP: Hacca gitmedikçe hac için, haccın sevabı alınmaz. Şartlar şudur ya da budur.

SORU: Allah’a ulaşmayı dilediğimiz halde bayanların üniversitelerde okuması ne derece uygundur. Erkeklerin sarı gömlek giymesi uygun mudur?

CEVAP: İster sarı gömlek giysin, ister beyaz gömlek giysin, ne fark eder ki? Sarı gömlek giyse, neyi değiştirecek yani? Elbette uygundur. Sarı gömlek de giyse uygundur, mavi gömlek de giyse uygundur. Bir problem görünmüyor.

SORU: Bir yıl önce Konya konferansında size tâbiiyetimi gerçekleştirdim. Fakat bir müddet boşluğa düştüm. Tâbiiyetimi tekrarlamam olur mu? (Olur tabiî. Bugün tövbe etmeye niyet ettiyseniz probleminiz yok.

Aynı zamanda oğlum Emre için de aynısı geçerlidir. Onun için de tekrar tövbe alalım mı? (Evet, tekrar tövbe alın.)

Efendimiz! Görevlerimi hiç bırakmadım. (Güzel, hay Allah razı olsun! “Görevlerimi hiç bırakmadım.” Boşluğa düştün ama görevlerini hiç bırakmadın. O zaman nasıl boşluğa düştüğünü anlayamadım.)

SORU: Sevgili Efendimiz! Hürmetle ellerinizden öper, sizi canımızdan çok sevdiğimizi belirtirim inşaallah. Müsaadenizle bir sorum var Efendimiz: Dîni yaşadığını iddia edenlerle ne zaman konuşsak, gerek Allah’ın âyetleriyle gerek Allah’a ulaşmak olsun gerek hidayet konumuz olsun; onlar için hiç Kur’ân’ın o kadar fazla yanlarında değerli olduğu görünmüyor. Onların yanında el yazması kitaplar onlar için çok değerli. Buna üzülüyoruz. Ne yapmalıyız?

CEVAP: Önce Allah’ın Kur’ân’ı gelir. Önemli olan Kur’ân’dır. İnsanların yazdığı kitaplar hiçbir zaman Kur’ân değerinde olamaz. Hepsi, netice itibarıyla insanların yazdığıdır.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykûm selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!) Efendimiz! Sizi çok ama çok seviyoruz. Efendimiz, güçlü îmân nasıl kazanılır? O gül kokan ellerinizden öperim. Allah razı olsun.

CEVAP: Îmânın güçlenmesi, kişi Allahû Tealâ’ya ulaşmayı diledikten sonra başlar. Mürşidine tâbiiyetle îmân güçlenmiştir. Ruhunu Allah’a teslim ettiği zaman daha çok güçlenmiştir. Fizik vücut tesliminde artar. Nefsin tesliminde artar. İrşad makamında artar. Ve salâh makamının 5. kademesinde en üst noktaya ulaşır. Allah razı olsun.

SORU: İradeyle akıl teslimi arasındaki farkı açıklar mısınız?  

CEVAP: İradenin teslimi… Bir insanın ruhunu, vechini ve nefsini Allah’a teslim ettikten sonra ihlâs makamını geçtikten sonra, Tövbe-i Nasuh’tan sonra iradesinin teslimi Allahû Tealâ tarafından istenir ve iradesi teslim edilir. Herkes için bu söz konusudur. Aklın teslimi diye bir olay söz konusu değildir. Böyle bir şey hiçbir zaman söylemedik. Akıl teslim edilmez. Çünkü akıl, kişinin ihtiyatında değildir. Akıl, bizi idare eden kuvvetin adıdır.

İradenin tesliminden sonra Allahû Tealâ kişiyi özel bir noktaya ulaştırır. Eğer o kişi devrin imamıysa tasarruf altına girer. Tasarrufta sadece Allah’ın yaptırdıklarını yapar, Allah’ın söylediklerini söyler. Bu, akıl teslimi değildir. Kişinin aklı yine o kişinin davranışlarını dizayn eder. Teslim alan akıl değil, Allah’tır. Allah’ın tasarrufuna girer kişi. Ne söylerse, onu Allah söyletir. Ne yaparsa, ona Allah yaptırır. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu teslimi gerçekleştirmiştir. İrade tesliminden sonra tasarruf altına girmiştir.

Allahû Tealâ diyor ki Cinn Suresinin 26. âyet-i kerimesinde:

72/CİNN 26: Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden).

O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz).

72/CİNN 27: İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ(rasaden).

Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder ki,

“Allah gaybı bilir ama kimseye söylemez. Fakat resûllerinden rızaya ulaşan hariç.”

Sadece bir kişi tasarruf rızasına ulaşabilir. O kişi, Allah’ın tasarrufundadır. Mutlaka devrin imamıdır. Devrin imamının yeri aslında peygamberliktir. Yani sadece peygamberler huzur namazının aslî imamıdırlar. Ama peygamberlerin bulunmadığı devrede de yani nebîlerin bulunmadığı devrede de huzur namazının devamı sebebiyle, huzur namazının imamlığı da mutlaka hayatta olan, bu dünyada hayatta olan birisi tarafından gerçekleştirileceği için, nebî olmayan bir resûl, devrin imamının görevini omuzlarında taşır. Ama huzur namazının imamlığını vekâleten gerçekleştirebilir. Allah razı olsun

SORU: Muhterem Efendimiz! Sonsuz hürmetle mübarek ellerinizden öperim. Sorumu inşaallah arz ediyorum. Kardeşlerimizden bazıları, görevlerini yapmadıkları gün, ertesi gün iki günlük görev yapmaları mı gerektiğini soruyorlar. Bu konuda değerli açıklamalarınızı bekliyoruz. Allah razı olsun.

CEVAP: Hayır, ertesi gün iki günlük görev yapmaları şart değil. Yaparlarsa iyi olur ama yaparlar, iyi olur. Çünkü ertesi gün borçlarını ödemiş olurlar. Ama bu birkaç güne de dağılabilir, bir haftaya da dağılabilir. Ama kolaylıklardan kaçının. Mümkünse hemen ertesi günü iki günlük zikrinizi yapın, bitirin işi. Olmadı, tamam; iki güne, üç güne, dört güne, bir haftaya yayabilirsiniz. Allah razı olsun.

SORU: Günümüzde artık peygamber bulunmamaktadır. (Hayır, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra 1400 yıldır dünya üzerinde bir peygamber mevcut değil. Kıyâmete kadar da olmayacak.)

Son Peygamberin, Peygamber Efendimiz (S.A.V) olduğunu hamdolsun, değerli açıklamalarınızdan biliyoruz.

CEVAP: Bizim açıklamalarımız Kur’ân açıklamasıdır. Yani Kur’ân’dan biliyoruz. Allahû Tealâ artık peygamber göndermeyeceğini söylüyor.

Ahzâb Suresinin 40. âyet-i kerimesinde diyor ki:

33/AHZÂB 40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyine, ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).

Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

“Muhammed, aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. O, hâtemen nebiyyindir (Nebîler’in hitamıdır, Nebîler’in mührüdür, Nebîler’in sonuncusudur).

SORU: Zamanımızda peygamberlerin irşad görevini devam ettirenler var mıdır?

CEVAP: “Devam ettirenler” değil, “Devam ettiren var mıdır?” diye sual soracaksınız. Çünkü bir tane peygamber olur. Nebî tektir. Kitap ona verilir. Hz. Musa ve Hz. Harun beraberken Allahû Tealâ kitabı Hz. Harun’a vermiyor, Hz. Musa’ya veriyor. Hz. Musa ölünceye kadar O, nübüvvet görevini yapıyor, kitaplı olarak. Kitap O’nun. O öldükten sonra kitap, öldükten sonra devralmak üzere Hz. Harun’a da verilmiş durumda. O’ndan sonra O devam ediyor. Ama bu özelliğin dışında, dünyada sadece her zaman bir tek peygamber olmuştur. O peygamber hayattadır. Bir ikincisi nebî değildir, resûldür. Eğer bir başkası olursa, her kavimde resûller mutlaka var olacaktır. O, kavmin resûlüdür, nebî değildir (peygamber değildir).

Bütün peygamberlerle beraber kavim resûlleri mutlaka var olur. Her peygamber kendi kavminin aynı zamanda resûlüdür. Ama başka kavimlerdeki resûller de yaşantılarını o süre içinde devam ettirirler. Zamanımızda peygamberlerin irşad görevini devam ettiren, Mehdi (A.S)’dır sadece. Başka bir görevli söz konusu değildir. Ama bütün mürşidler aynı görevi ait oldukları kademenin standartları içerisinde gerçekleştirirler. Yani irşad görevi.

SORU: Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu! (Ve aleykûm selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!)

Efendimiz! Sizi Afyon’da görmek çok güzel! Sevgili Efendimiz, Muddessir-38, 39, 40 âyetlerindeki yemin sahipleri kimlerdir? Nasıl yemin sahibi oluruz? Sevgi ve hürmetle ellerinizden öperiz.

CEVAP:
Muddessir-38:

74/MUDDESSİR 38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.

Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR 39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).

Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR 40: Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).

Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

Ezelde hepimiz Allahû Tealâ’ya ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi teslim edeceğimize dair ahd verdik, misak verdik, yemin verdik. Allahû Tealâ Mâide-7’de bunu söylüyor:

5/MÂİDE 7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

Bütün nefslerden teslim olacaklarına dair, bütün fizik vücutlardan teslim olacaklarına dair, bütün ruhlardan Allah’a teslim olacaklarına dair Allahû Tealâ, yemin, misak ve ahd almış. Ve de bunların hepsi yemindir. Yemin de yemindir, misak da bir yemin türüdür, ahd de bir yemin türüdür. Ruhun Allah’a teslim olma konusundaki verdiği yemin “misak” adını alıyor. Fizik vücudun Allah’a teslim olma konusunda verdiği yeminin adı “ahd” oluyor ve de nefsin Allah’a verdiği yemin de “yemin” oluyor. Öyleyse yemin, misak ve ahd, üç vücudumuz tarafından Allahû Tealâ'ya verilen yeminlerden birer tanedir.

Sevgili kardeşlerimiz! Böylece suallerimizin cevapları tamamlanıyor. Afyon konferansının suallerinin cevabı burada tamamlanıyor.

Sevgili misafirlerimiz! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir konferansı Allahû Tealâ burada tamamlamayı nasip kıldı. Huzurlarınızdan ayrılırken sevgili misafirlerimiz, hepinizi çok ama çok sevdiğimizi bir defa daha belirtmek istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R